Ana Sayfa Blog Sayfa 151

Flört Etmenin Ekonomisi

Karşı cinsten birine Cuma veya Cumartesi akşamı birlikte akşam yemeğine çıkma veya sinemaya gitme teklifinde bulunsanız. “Müsait değilim ama Pazartesi veya Salı günü öğle yemeğinde birlikte olabiliriz” cevabını alsanız. Bu durumu nasıl yorumlayabilirsiniz?  İki şekilde. Teklifte bulunduğunuz kişi, (a) size hiç ilgi duymuyor; (b) size fazla ilgi duymuyor ama tamamen ilgisiz de değil. Bu örnek olayda kişilerin yerlerini değiştirerek de düşünebilirsiniz. Yani teklifi alan ve cevabı veren siz olabilirsiniz. Cevap şıkları böyle bir durumda da aynı kalacaktır.

Günlük hayatta bu tür olaylar daima yaşanır. İnsanlar kırıcı olmamak veya köprüleri tamamen atmamak için, ister kesin ister kısmî ret cevabını ince cümlelerle vermeye çalışır. Teklifi kabul görmeyenler bu sözlerden bir anlam çıkarmaya gayret eder. Ancak sadece bununla yetinmez; cevap anındaki tavrın kendisini de yorumlar. Çünkü her hâlükârda davranışlar sözlerden daha yüksek sesle konuşur. Başka bir deyişle, davranışlarımızın da bir dili, hem de çok etkili bir dili vardır.

İktisat insan davranışlarını inceler. Her davranış hem benimsenen bir tercihi yansıtır, hem de daha fazla sayıda tercihten vazgeçildiğini gösterir. Neyin niçin tercih edildiği veya edilmediğini ele aldığı için, iktisat ilmi hayattaki hemen her konu ve olay hakkında bir şeyler söyleyebilir. Bazılarımıza sürpriz olacak şekilde, flört etmek, evlenmek ve boşanmak da bunlar arasındadır.

Her tercihin bir alternatif maliyeti vardır. Bir tercihi yapmak, yapılabilecek diğer tercihlerden vazgeçmek anlamına gelir. Diğer tercihleri kaçırmayı göze almak için, yöneldiğimiz tercihin faydasının, kaçırılan (vazgeçilen) tercihlerin (elbette tek tek) faydalarından daha fazla olması gerekir. Ancak, fayda hesabını/karşılaştırmasını mutlak anlamda, yani tüm zamanları ve ihtimalleri kapsayacak şekilde yapmak imkânsız olduğundan, insanlar bunu yapmanın daha pratik yollarını bulurlar.

Tüm iktisatçıların bildiği ve iktisat hocası Ninos Malek’in geçenlerde yayınlanan küçük  bir yazısında tekrar işaret ettiği üzere, tercihlerin yapılmasında marjinal fayda (MF) ile marjinal maliyet (MM) karşılaştırması esas alınır. Ancak, konunun daha iyi anlaşılması için iki noktaya dikkat çekilmelidir: (1) MF-MM karşılaştırması, yukarda da işaret ettiğim şekilde, her zaman bilinçli bir hesaplama yapmak anlamına gelmeyebilir. İnsanlar bu tartıyı çoğu zaman kısa süreli gözlem, tecrübe ve sezgiyle yapar. (2) MF-MM karşılaştırması objektif değil sübjektiftir. Tıpkısının aynısı bir durumla karşılaşan iki kişi farklı tercihlerde bulunabilir.

Yazının ilk paragrafındaki örnek olaya dönüp, ne söylediğimizi daha açık hâle getirmeye çalışalım. Teklifiniz reddedildi ve ders çalışma, daha önce verilen bir söz, hafta sonu için planlanan küçük bir tatil vb gerekçe gösterildi. Bunun anlamı şudur: “Seninle Cuma veya Cumartesi gecesi yemeğe çıkmanın veya sinemaya gitmenin bana MF’si diğerlerinin MFsindan daha az. Öbür türlü söylersek, seninle çıkmanın MM’si, MF’sindan daha fazla.”

Şüphe yok ki bu tercih sübjektiftir. Teklif, teklif yapılan kişinin bayıldığı bir kimseden — söz gelimi bir sinema veya spor yıldızından – gelse, muhtemelen teklifin MF’s, MM’sinden büyük olacak ve teklif kabul edilecektir.

Cuma veya Cumartesi refakatinizde yemeğe veya sinemaya gitmeye “hayır” deyip Pazartesi veya Salı birlikte öğle yemeği yeme yahut kahve içme karşı teklifi, kişinin vazgeçmeye hazır olduğu şeye (fırsat maliyeti), elde etmeye istek duyduğu şeyden daha az değer verdiğini gösterir (marjinal fayda). İnsanlar teklifleri MF ile MM’nin eşit olduğu noktaya kadar kabul edeceklerdir. MM’nin MF’yi aşması durumundaysa tekliflere hayır demeye yöneleceklerdir.

İstikrarlı flörtlere de aynı pencereden bakılabilir. Çiftler çıkmanın MF’si MM’sinden fazla olduğu sürece, çıkmaya istek duyar. MF yalnızca beraber olmanın hazlarını kapsamaz. Özellikle kalıcı beraberlik (yani evlilik) yolunda ilerleyen çiftlerde, karşı taraf hakkında bilgiler edinmek de fayda kalemleri arasında — hem de önemli — bir yer tutar. Bu bilgiler çiftlere ilerdeki çok yüksek maliyetli sorunlardan (kavgalarla dolu bir evlilik, sancılı boşanma vb) kaçınma imkânı verir.

Bazı liberal iktisatçıların yaptığı gibi hayatı tek boyutluluğa, aşırı basitliğe, mekanik bir akışa indirgemek istemem. Hayat hiçbir disiplinin tek başına kavrayamayacağı kadar karmaşık. Değişik bileşimlere girebilen birçok faktör davranışlarımızda etkili oluyor. Hayata farklı pencerelerden bakılabilir. İktisat bunlardan yalnızca biri ve her zaman en iyisi olmasa da, birçok durumda şaşırtıcı ölçüde açıklayıcı. En azından eğlendirici. Genellikle sandığımızdan daha çok olayın iktisadî boyutları da var. Onlardan haberdar olmak hem dünyayı anlama çabamızda, hem de daha iyi bir hayat kurma mücadelemizde bize destek sağlayabilir.

Serbestiyet, 29.08.2017

Rasyonel Seçmen

Türkiye ve Almanya arasındaki ipler her geçen gün daha fazla geriliyor. İki ülkenin sorumluluk makamlarında oturan yöneticileri, birbirlerine karşı diplomaside eşine az rastlanır bir sertlikle konuşuyor. Her beyan karşıdan daha üst perdeden bir atak ve beyanla cevaplandığından, gerilim sürekli yeniden üretiliyor ve tansiyon giderek yükseliyor.

Taraflar arasındaki çekişmenin bu hale gelmesinde iç politik hesaplar önemli bir yer tutuyor. Almanyalı siyasetçiler, ülkelerinde yüksek seviyelerde gezinen göçmen, yabancı ve Müslüman karşıtlığını kullanmak istiyor. Siyasi aktörlerden biri Erdoğan ve Türkiye aleyhine bir laf ettiğinde, diğerleri alta kalmamak için o lafın da ötesine geçen açıklamalar yapma yarışına giriyorlar. Buna mukabil Erdoğan da Batı karşıtlığını artırarak muhafazakâr ve milliyetçi tabanını tahkim etmeyi planlıyor. Nitekim 16 Nisan referandumu esnasında, kimi zaman hesaplı bir şekilde (izin verilmeyeceği bilindiği halde bazı bakanları Avrupa kentlerine gönderme denemelerinde olduğu gibi) sinirleri germek üzerinden bir seçim stratejisi izledi.

“Türkiye düşmanı”

Son tartışma mevzuu, Erdoğan’ın Almanya’da yaşayan Türkiyelilere 24 Eylül’de yapılacak olan seçimlerde üç partiye oy vermemeleri çağrısında bulunması oldu. Erdoğan; Hıristiyan Demokrat Parti (CDU), Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller’i “Türkiye düşmanı” olarak niteledi ve Türkiye kökenli seçmenlerden sandıkta bu üç partiden uzak durmalarını istedi.

Almanya’nın buna cevabı sert oldu. Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Erdoğan’ın çağrısı için “Ulusal egemenliğimize görülmemiş bir müdahale” ifadesini kullanırken, SPD’nin başbakan adayı olan Martin Schulz ise tepkisini “Erdoğan ölçüyü iyice kaçırdı” sözleriyle gösterdi. Başbakan Angela Merkel de “Türkiye’den gelen hiçbir müdahaleye müsamaha göstermeyeceklerini” belirtti.

Tepki sert olmasına sert de, Almanya’nın Erdoğan’dan farklı davrandığı söylenemez. Mesela Türkiye anayasa değişikliği için halk oylamasına giderken, Almanya alenen Erdoğan’a karşı bir “Hayır” kampanyası yürüttü. Keza Erdoğan’ın son açıklamasından sonra Dışişleri Bakanı Gabriel, Erdoğan’a muhalif olan grup ve kesimlerle işbirliği ve güçbirliğine gitmeleri gerektiğini söyledi.  Reuters’in “Berlin ile Ankara arasında çarpıcı bir sertleşme” olarak duyurduğu konuşmasında Gabriel, “Ülkenin yarıdan fazlasını demokratik zihniyetteki insanlar oluşturuyor. Erdoğan’ı desteklemediler. Kanımca Türkiye’de birçok insan Avrupa ve Almanya’nın, Türkiye’de demokrasiyi desteklemesini ve çaresizlik içinde seyirci kalmamasını istiyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye kökenli seçmenlerin tercihleri

Ezcümle her iki taraf da ne yaptığını gayet iyi biliyor; bir yandan kendi saflarını sıklaştırmak, diğer yandan karşıdaki seçimlere bir şekilde müdahale etmek kastıyla hareket ediyor. Dolayısıyla ne biri diğerine demokrasi dersi verebilir, ne de ahlaki üstünlük taslayabilir.

Peki, seçmen bu kapışmaya nasıl bakıyor? Karşılıklı çekişmenin seçmen davranışı üzerinde ne gibi bir tesiri olabilir? Misal, Erdoğan’ın yaptığı “Üç partiye oy vermeyin”çağrısı, Almanya’da oy verecek Türkiye kökenli seçmenlerde mâkes bulabilir mi?

Almanya’da toplam 61.5 milyon seçmen bulunuyor. Federal Seçim Kurulu, genel seçime katılacak olan münferit seçmen gruplarının kökenlerine ilişkin istatistiki saptamada bulunmanın zor olduğunu, bununla birlikte 720,000’e yakın Türkiye kökenli Alman vatandaşının oy kullanma hakkına sahip olduğunu bildirdi. Buna göre, Türkiye kökenli seçmenlerin genel seçmen kitlesine oranı yüzde 1’den biraz fazlasına tekabül ediyor.

2013 yılında yapılan genel seçimlerde Türkiye kökenli seçmenlerin yüzde 64’ü SPD’ye, yüzde 12’si Yeşillere ve Sol Parti’ye, yüzde 7’si ise Hristiyan Birlik Partilerine (CDU/CSU) oy vermişti. 24 Eylül’e yönelik kamuoyu araştırmaları, Türkiye kökenli seçmenlerin oylarının seçimin neticesini etkilemeyeceğine işaret ediyor. Eğer Türkiyeli seçmen, bir önceki seçimde olduğu gibi yüzde 60 oranında SPD’yi desteklerse, bu destek SPD’nin oylarına yüzde 1 civarında bir katkı sunacak (Celal Özcan, “Gurbetçi kime oy verecek?” Hürriyet, 20.08.2017).

AKP, 1 Kasım seçimlerinde Almanya’dan yüzde 60’a yakın bir oy aldı. Ayrıca 16 Nisan referandumunda da “Evet” oyları yüzde 64 gibi yüksek bir orana ulaştı. Bazı yorumcular bu verilere binaen Erdoğan’ın çağrısının Türkiye kökenli seçmenin tercihinde belirleyici olacağını ve bilhassa SPD’nin bundan menfi etkileneceğini ifade ediyorlar. Aynı kanaatte değilim. İki sebepten ötürü.

Radikal kırılma

Birincisi, eğer konu Erdoğan karşıtlığı ise, bunun Almanya’da hemen tüm partilerce paylaşılan ortak bir politik tutum olduğunu belirtmek lâzım. Erdoğan’ın zikrettiği üç partinin dışında kalan ve seçimleri belirleme potansiyeli olana diğer partilere bakıldığında, onlardaki karşıtlık dozunun daha yüksek olduğu görülür. Sol Parti’nin Erdoğan’a eleştirileri sertlikte diğer üç partiye tur bindiriyor. Hür Demokratlar, her fırsatta Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığını belirtiyor ve AB’nin Türkiye ile müzakerelerini derhal durdurmasını talep ediyor. Almanya İçin Alternatif Partisi ise, açıktan İslam karşıtı ve yabancı düşmanı bir siyasi hat izliyor. Yani, Erdoğan’ın üzerini çizdiği üç parti dışarıda bırakıldığında, ortada Türkiye kökenli seçmenlerin yoğun olarak oy verebileceği bir parti kalmıyor.

İkincisi, Türkiye kökenli seçmenlerin öteden beri SPD’ye yakın durmalarının çok haklı bir nedeni var. Çünkü bu parti, Türkiyelilerin taleplerine diğer partilere oranla daha fazla duyarlılık gösterir. Seçmen rasyonel davranır; tercihler arasında tefrik yapmayı bilir. Türkiye seçimlerinde muhafazakâr bir partiye, Almanya seçimlerinde ise sosyal demokrat bir partiye oy vermesi arasında bir çelişki görmez. Zira onun için önemli olan, dertlerine derman olunması, seslerine kulak verilmesidir. Her iki ülkede bu potansiyeli hangi partide görürse onu destekler. Bu da son derece tabiidir.

Yakın zamanda Türkiye kökenli seçmenleri bir yerden alıp başka bir yere savuracak kadar kökten bir değişiklik olmadı Almanya’da. Siyaset arenasına, bu seçmen kitlesiyle SPD’den daha iyi ilişkiler kuran, onların sorunlarına uygulanabilir çözümler üreten ve gelecek vaat eden bir parti dâhil olmadı. SPD halen Türkiye kökenli seçmenlere mesafesi en kısa olan parti; dolaysıyla bu seçmen grubunun ağırlıklı bir bölümünün tekrardan SPD’ye teveccüh göstermesi sürpriz olmayacak.

Hülâsa, bana göre Erdoğan’ın çağrısına rağmen 24 Eylül’de Türkiye kökenli seçmenlerin tercihlerinde radikal bir kırılma yaşanmayacak.

Serbestiyet, 25.08.2017

Turizmde Mülkiyet Problemi, Antalya Muratpaşa Konyaaltı Caddesi Örneği

Türkiye bir turizm ülkesi, ben kendimi bildim bileli turizm sektörüne değer verilir. Ülkeye giren turist sayısı, hangi ülke vatandaşlarının Türkiye’ye geldiği gibi konular kamuoyunda dikkatle izlenir. Son yıllarda gerek AB üyesi ülkelerle gerekse Rusya ile yaşanan siyasî problemler ülkeye giren turist sayısında dalgalanmalara neden olmaktadır. Sınır komşumuz Suriye’de devam eden iç savaş, karışık Ortadoğu ve Arap coğrafyası turizm sektörünün başarısını doğrudan etkilemektedir. Tıkanıklıkları aşmak için sektör temsilcileri sık sık hükümetten destek istemektedir. Oysa bunun yerine hükümeti turizm bölgeleri için öncelikli bir mülkiyet reformuna davet etmeleri sanırım sektörün önünü daha iyi açacaktır.

Birçoğumuz yaz aylarında birkaç günlüğüne deniz kıyısındaki il ve ilçeleri ziyaret ediyoruz. Antalya’ya son bir yılda 3-4 kez gitme imkânım oldu. Bu zaman zarfında Antalya kent merkezinde turizme ait olması gereken alanların kamu kurumlarınca zapt edildiğini gördüm. Hiçbir katma değer üretmeyen, sadece bazı kamu personelinin emeklilik günlerinde keyif çattığı, bu alanların verimsiz kullanımı, büyük turizm geliri ve döviz kaybı oluşturmaktadır.

Muratpaşa belediyesinin (eski Antalya) mücavir alanında bulunan Konyaaltı caddesi, doğuda kale girişinde bulunan Cumhuriyet Caddesi ile kesişme noktasından başlayarak, batıda Antalya Müzesi önünden devam etmekte ve Tarık Akıltopu Caddesi ile sona ermektedir. Yaklaşık 2-3 km’dir. Başka bir ifadeyle bu eski cadde 1. Kordonboyudur. Bu linkteki haritada da görülebileceği gibi, Deniz tarafında DSİ misafirhanesi ve sosyal tesisleri bulunmaktadır. Hemen karşısında Antalya Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi 5 yıldızlı bir otelin yerleşebileceği bir alanı kaplamış durumdadır. Batıya doğru ilerleyince Barbaros Ortaokulu en az 2000 metrekare alanı kaplamış durumdadır. Yine bu civarda (2. Kordon) Emniyet Genel Müdürlüğü Polis moral merkezi (dinlenme yeri) yer almaktadır. Artık ne işe yaradığını tam bilemediğim Meteoroloji Müdürlüğü ve hemen bitişiğinde Kara Yollarına ait bir alan yer almaktadır. Bu alan geniş bir bahçeye sahiptir, bahçede asırlık çam ağaçları dikkat çekmektedir. Caddenin sonunda Antalya Müzesi yer almaktadır. Bu kamu kurumlarından sadece Antalya Müzesi doğru yerde bulunmaktadır, konumu turizm açısından uygundur. Sağlı sollu bu 3-4 km’lik alanın en az 2-2,5 km’lik bölümü atıl, turizme ekonomiye bir katkısı olmayan kamu kurumlarınca işgal edilmiş vaziyettedir. En az 5 otel kompleks alanı zayi edilmektedir.  Turizm girişimcileri, şehirden uzak, kayalık, yol geçmez kuş uçmaz alanları belli süreliğine kiralayabilmek için devletin kapısını aşındırmaya devam etmektedir. Hiçbir değer üretmeyen kamu binaları da alandaki potansiyeli öldürmeye devam etmektedir. İşe bu alanların özelleştirilmesiyle başlamalıyız.

Büyük laflar ediyoruz, büyük projeler hazırlıyoruz, strateji belgelerini günlerce müzakere ediyoruz. Oysa Türkiye’deki mülkiyet sorunu, hazineye ait alanların olağanüstü miktarda olması birincil problemimiz. Mülkiyet reformu güncel pek çok tartışmayı sonlandıracaktır. Başta turizm bölgeleri olmak üzere, sektörel ve genel ekonomik gelişmeyi destekleyecektir. Hatta bürokratik vesayetin belini kırma potansiyeli bulunmaktadır. Bürokrasinin fiziki gücünü yok edecektir.

Mülkiyet reformuna Antalya’dan başlanmalı. Ne dersiniz?

Muhafazakârlık Nedir?

[box type=”note” align=”alignleft” class=”” width=””]Bekir Berat Özipek, Muhafazakârlık Nedir?, Ankara: Liberte Yayınları, 2017. [/box]

Türkiye için tüm ideolojilerin bir ortak özelliği olduğunu söyleyebiliriz. O da gerçekte ne olduğunun ya bilinmemesi ya da yanlış ve eksik bilinmesidir. İdeolojilerin Türkiye’deki seyrinin ilk cümlelerinde özellikle bu ifade kullanılır ve buna işaret edilir. Bunun iki sebebi olabilir. Ya günlük yaşamımızda ideolojik bir tutum sergilemiyoruzdur ve hayatımızda ideolojik tercihler yoktur ya da bunun tam tersi bir şekilde kör bir ideolojik saplantının içerisindeyizdir. Hayatımızda ideolojik saiklerle hareket etmiyorsak zaten gerçek manada ideolojilerle ve onların neler dediği ile ilgilenmeyiz. Yok eğer hayatımızı dizayn eden ideolojiler ve onların iddia ve fikirleri ise bu durumda da zaten bir ideolojinin kölesi olmuş ve ideolojilerin eksik ve yanlışlarını (her ideolojide az veya çok olabileceği gibi) kör gözlerimiz görmez olmuştur.

Bu minvalde muhafazakârlık da eksik veya yanlış bilinen ideolojilerden birisidir. Türkiye’de muhafazakârlık ideolojisi hakkındaki çalışması Muhafazakârlık: Akıl, Toplum, Siyaset ile bu konuda çok önemli ve saygın bir yere sahip olan Bekir Berat Özipek muhafazakârlık hakkında daha sade, kısa ve öz bir anlatıma sahip olan Muhafazakârlık Nedir? adında bir tür el kitabı diyebileceğimiz yeni bir eser kaleme aldı. Özipek, bu kitabıyla “en ciddi fikirlerin bile basit bir dille anlatılmasının mümkünlüğünü”[1] bizlere göstermektedir.

Muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm ile birlikte dünyaya damgasını vuran ideolojilerden birisi olmuştur. Bir felsefî alt yapısı bulunmakla birlikte tarihî bir birikime de sahiptir. Muhafazakârlık Nedir? kitabını önemli kılan asıl nokta ise, daha önce de belirtildiği gibi, böylesi ciddi bir konuyu basit ve sade bir dille fakat aynı zamanda oldukça anlaşılır ve çerçeveli bir şekilde okuyucuya aktarmayı başarmasıdır. Hacimce küçük olmasına rağmen muhafazakârlığın tanımlanmasını, değerlerini ve Türkiye muhafazakârlığını en temel yönleri ile aktarmıştır.

Muhafazakârlığı, özellikle Türkiye’de, diğer ideolojilerden belki de bir derece daha fazla incelemeye değer görebiliriz. Çünkü Türkiye, çoğunluğu itibariyle bu fikrî gelenekten beslenmekte ve kendisini de bu ideoloji ile tanımlamaktadır. Fakat muhafazakârlık genelde dindarlıkla karıştırılmakta ve bazıları muhafazakârlığın dindarlıkla aynı anlamda olduğunu düşünerek kullanmaktadır. Oysa gözlemlendiğinde muhafazakâr olduğu addedilen bu kişilerin ideolojik anlamda muhafazakâr olmadığını da görebilmek mümkün. Muhafazakârlık ideolojisiyle dindarlık arasında da zorunlu bir ilişki yoktur. Örneğin ateist muhafazakârlar da mevcuttur.[2] Bu konuda bir eksiklik de bir yöntem ve tutum olarak muhafazakârlık kavramının kullanılmasından kaynaklanmaktadır.

Evet tutum olarak bir muhafazakârlıktan bahsedilmektedir. Nitekim Özipek kitabında buna da dikkat çekmekte ve bu ayrımı belirtmektedir. Fakat bir ideoloji olarak, yüz yıllık bir fikrî geleneğin ürünü olan muhafazakârlık bulunmaktadır. Az bilineni veya bilinmeyeni de tam olarak budur. Kitap da tam olarak bunu kapsamaktadır.

Bu yanlış anlaşılmalara ve ayrıma da dikkat çekerek muhafazakârlığı Özipek’in şu şekilde tanımladığını görmekteyiz: Muhafazakârlık, keskin değişime karşı, derece derece (tedricen) değişimi savunan, aile, gelenek ve din gibi kurum ve değerlere saygı duyan, siyasete bu duyarlıklar çerçevesinde sınırlı bir işlev yükleyen bir fikir geleneği ve bir siyasî ideolojidir.[3] Muhafazakârlık somut/tarihî hakları, ara kurumları, aileyi ve geleneği muhafaza etmeyi kendisine dert edinmiştir.

Yazarın, muhafazakârlığın gelişimini dünyadaki çeşitli olaylara veya anekdotlara yer vererek açıklaması, bir nevi, kitaba ayrı bir lezzet katmıştır. Bunun yanı sıra Türkiye’den de örnekler vermesi bizim açımızdan muhafazakârlığı ve onun değerlerini kavrayabilmemizi kolaylaştırmıştır. Kitapta muhafazakârlığın eşcinselliğe karşı tutumu, siyasete bakış açısı, Avrupa ve Amerika muhafazakârlığı, neo-muhafazakârlık, devrime olan tutumları, liberalizm ve muhafazakârlık arasındaki ilişki ve akla/rasyonalizme bakışı tek tek açıklanmaktadır.

Kitapta ayrıca Türkiye muhafazakârlığı, Osmanlı’dan başlayarak günümüze, yani AK Parti dönemi muhafazakârlığına kadar anlatılmıştır. Bu da bu fikir geleneğinin Türkiye’deki seyrini yakından görmemize olanak sağlamıştır. Kısa ama ana hatlarıyla Türkiye’nin siyasî tarihi de okuyucuya sunulmuştur. Osmanlı’nın son döneminden başlayan hikaye, Cumhuriyetin ilk meclisindeki gruplaşmaya, tek parti dönemine, çok partili hayatın ilk yıllarına, Özal dönemine ve nihayet içerisinde bulunduğumuz AK Parti dönemine kadar aktarılmıştır. Kısa bir Türkiye siyasî tarihinin de bulunabileceği bu kitapta yazar bitirirken bugüne dair çok önemli bir noktaya işaret ederek uyarıda bulunuyor:

“AK Parti’nin siyasî olmaktan öte insanî, dinî veya ahlâkî bir iddiası varsa, eğer ABD’deki muhafazakârların başına gelenden sakınmak istiyorsa, muhalifleri düşmanlaştıran, kendisine siyasî destek verenlerden ise mutlak itaat ve lider kültüne bağlılık bekleyen bu ruh hâli ve zihniyeti dışlamalı. Unutmaması gerek ki onun varlık sebebi, zaten tam da bu zihniyet ve ideolojinin egemen olduğu bir sistemi değiştirmekti.”[4]

Muhafazakârlık hakkında kısa zamanda çok şey öğrenmek isteyenlere özellikle tavsiye edebilirim. Umarım bu tür kitapların sayısı artar.

[1] Bekir Berat Özipek, a.g.e., s. 11.

[2] Özipek, a.g.e., s. 14.

[3] Özipek, a.g.e., s. 16.

[4] Özipek, a.g.e., s. 133.

CHP’de Kılıçdaroğlu’nun Yerine Kim Gelecek?

0

Kılıçdaroğlu’nun ByLock’çu danışmanının deşifre olması, FETÖ’nün CHP’de nereye kadar sızdığının en somut göstergelerinden birisi oldu. Böylece, FETÖ’nün stratejisiyle ile neredeyse eşzamanlı giden bazı CHP politikaları, bazı CHP’lilerin söylemleri ve bizzat Kılıçdaroğlu’nun FETÖ’nün argümanlarını siyasî platforma taşımasının arkasında yatan ilişki ağını az çok görmüş olduk.

FETÖ ile mücadelede alınan mesafe, birçok alanda olduğu gibi CHP’de de taşların yerinden oynamasına neden oldu. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’nün “vurucu tim” diyebileceğimiz, operasyonel kadrosunda önemli zayiat vermesi, siyaset dahil birçok alanda mevzi kaybetmesine neden oldu. FETÖ birçok alanda olduğu gibi, CHP’de de mevzi kaybediyor.

FETÖ’nün Kaybettiği Mevziler

Akın Atalay Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi olan vakfı yönetmeye başladıktan sonra, gazete hızla değişmeye başladı. Bir süre sonra, adeta kapatılan FETÖ gazetelerinden biri haline geldi, hatta onlardan daha radikal bir FETÖ yayını yapmaya başladı. Gazete Can Dündar yönetiminde bir dönüşüm geçirdi.

Cumhuriyet yazarlarının hapse girmesini ve FETÖ ile ilişkili olarak tutuklanmaları, gazetenin Kemalist okur kitlesinde açıkçası bir aydınlanmaya neden oldu, CUMOK denilen ve dindarların her türlüsü ile ilişkisine tepkisel olan “Cumhuriyet Okurları”, öyle veya böyle FETÖ ile birliktelikten rahatsız oldu. Bunun en net ortaya çıktığı olay Nuray Mert’in Cumhuriyet Gazetesi’nden kovulması oldu. Bu ayrılık, aslında her ne kadar Kemalistleri gülünç duruma düşürse de bir şeyi netleştirdi: Kemalistler Cumhuriyet Gazetesi’ni yeniden ele geçiriyor veya şöyle de diyebiliriz, FETÖ Cumhuriyet Gazetesi’nde de mevzi kaybediyor.

Peki aynı şey CHP’de de yaşanacak mı?

CHP’de içindeki FETÖ Mücadelesi

Aydınlık Gazetesi’nin “haber sınırları” içinde değerlendirilebilecek bir yayınla “MİT Tırlarının Durdurulması” meselesini daha önce yayınlaması bir kamuoyu oluşturmamışken, Can Dündar’ın haberi “casusluk” olarak yaptığı, görüntü ve ayrıntılarla “MİT Tırları” meselesinin tekrar yayınlanması olayın boyutunu değiştirmiştir. Dündar, Celal Kara gibi şimdi firari olan FETÖ’nün kamikaze yargı operasyonlarını gerçekleştiren savcıların iddialarına zemin yaptığı gazete, olayı bir adım ileriye taşıyarak, FETÖ’nün “Erdoğan’ı Lahey’de yargılatma” stratejisinin argümanlarını oluşturması ve sonrasında bu söylemin bizzat Kılıçdaroğlu eliyle siyasî tartışma platformlarına taşınması, FETÖ’nün CHP üzerindeki yönlendirmesini açık kanıtlarıyla ortaya dökmüştür.

Yargıya intikal eden süreçte, Can Dündar bir itirafta bulunmak zorunda kaldı. Dündar tutuklu kaldığı süreçte yazdığı “Tutuklandık” isimli kitabında belgeleri CHP’li bir milletvekilinden aldığını yazdı. Bu vekilin Enis Berberoğlu olduğu anlaşılmasından sonra süreç Berberoğlu’na uzandı ve Berberoğlu casusluktan müebbet hapse mahkûm oldu.  Her meselede birkaç adım sonrasını hesaplayan FETÖ kendisi açısından kritik olan Can Dündar’ı Almanya himayesinde kaçırdı.  Berberoğlu ise tutuklanıp, 25 yıl hapis cezası ile cezaevine gönderildi. Bu olaydan sonra süreç biraz hızlandı ve tabiri caizse bir panik başladı. Kılıçdaroğlu apar topar Ankara’dan İstanbul’a kadar yürümeye karar verdi. Bu yürüyüş aslında FETÖ’nün CHP ve Kılıçdaroğlu özelinde kullandığı “son koz”du. Nitekim yürüyüşün formatı tam bir FETÖ stratejisini açık ediyordu. Kirletmediği kavram kalmayan FETÖ, bu yürüyüşteki “adalet” vurgusuyla “adalet” kelimesine de el atmış oldu. Yürüyüşü FETÖ kalemşörleri sosyal medyada sahiplendi, katılanlar FETÖ yönlendirmesindeki CHP’liler haricinde Kemalist çevreyi pek dahil edemedi, Kılıçdaroğlu’nun yanında “KHK Mağdurları” adı altında FETÖ mensuplarını gördük, Kemalist kesim çok steril ve temkinli bir katılım sağladı. Yürüyüş FETÖ’nün arzu ettiği “kaos ortamı”nı sağlamayınca CHP’nin FETÖ kanadında asıl panik başladı.

FETÖ CHP’de de Mevzi Kaybedek mi?

Melih Gökçek’in tweetleri sonrasında, Savcı Sayan’ın iddiaları ve CHP’nin “resmî” olarak olayı görmezden gelişi, Enis Berberoğlu’nun konuşacağı iddialarını güçlendirdi. Berberoğlu’nun eşinin kocasının Kılıçdaroğlu yüzünden tutuklandığını iddia etmesi, belgelerin Berberoğlu’na bizzat Kılıçdaroğlu tarafından verilmiş olduğu iddiaları ortaya dökülünce Kılıçdaroğlu iyiden iyiye panikledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında çeşitli haberler geldiğini söylemesi ve Kılıçdaroğlu’nun ”ön alma” çabaları, olayın ciddiyetini ortaya seriyor. Görünen o ki, kısa bir süre içerisinde Türkiye siyaseti ciddi anlamda ısınacak.

Kılıçdaroğlu “beni de tutuklayacaklar” şeklindeki açıklamaları şu anda arkaplanda devam eden FETÖ’nün son kozlarını oynadığının en önemli kanıtı. Zira anlaşılan o ki, CHP içinde Kemalist kanat, FETÖ birlikteliğinin sona erdirme konusunda bir çaba varolduğunu gösteriyor.

Kılıçdaroğlu, casusluk faaliyeti olarak yargı tarafından tescil edilen süreçte, olayın başlangıcı olan belgeleri Berberoğlu’na verdiği iddiasını reddetmedi, hedef saptırmakla meşgul. Tam da bir FETÖ taktiği olan “yapmakadık” demek yerine “ispatlayamazsınız” şeklinde bir kulağının üstüne yatma çabasında, Kılıçdaroğlu.

CHP’nin Kemalist kanadı da sessiz bir bekleme halinde. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başında artık daha fazla kalamayacağı ortada, Kemalist kanat Kılıçdaroğlu sonrasına hazırlık yapıyor, süreçteki FETÖ gölgesi nedeniyle Kılıçdaroğlu’nun MİT Tırları tavrını sahiplenmiyor. Bir kongre ile doğal yollarla Kılıçdaroğlu ile yollarını ayırıp, Cumhuriyet Gazetesi’nde olduğu gibi “Kemalist kaygılar”la partiyi tekrar sahiplenmeyi istiyor. FETÖ kanadı ise Kılıçdaroğlu’nun tutuklanıp, bir infial yaratarak olaydaki “suç üstü hali”ni iktidara yıkıp aradan sıyrılmak istiyor, tıpkı 15 Temmuz darbe girişimini beceremeyince “kontrollü darbe” acuzeliğini ortaya attığı gibi.

Şimdi soru şu: Kılıçdaroğlu’nun yerine kim gelecek?

FETÖ’nün stratejisi işleyip, Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı iken tutuklanıp, yerine yine bir FETÖ kuklasının partinin başına geçirilmesi mi, yoksa Kemalist kanadın Kılıçdaroğlu’nu bir kongre ile yerinden edip, partiyi Kemalist bir figür ile yeniden alıp, Kılıçdaroğlu’nun emekli bir siyasetçi olarak tutuklanmasıyla ilgilenmemesi ile mi sonlanacak süreç?

Kim terörist kim değil?

Geçen haftaki yazıma gelen eleştiri ve yorumlar nedeniyle birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Türkiye 15 Temmuz’da nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılamayan, sınırları çok muğlak, iç içe geçmiş ve devletin kılcal damarlarına kadar sızmış bir yapı ile ilk kez karşılaştı.

***

“Hizmet hareketi” adı altında 80’li yıllardan beri farklı sebeplerle halktan ve farklı siyasi yapılardan aldığı destekle büyüyen bu yapının o kadar çok katmanı var ki doğal olarak mağdurları da o denli fazla.

Bu nedenle hem 15 Temmuz’un hakkını vermek hem de bu yapı ile hesaplaşmak sanıldığı kadar kolay değil ve adalet için kılı kırk yarmak gerekiyor.

Bugünden geriye doğru bakıldığında ancak gerçek amacının ne olduğu yeterince anlaşılabilen 17-25 Aralık operasyonları ve MİT TIR’ları olayı gibi eylemleri samimiyetle doğru olduğunu düşündükleri için “o gün” destekleyen sıradan mensuplarını hukuken suçlu saymak hatta o süreçte hükümetin tepkisine rağmen “cemaatle” bağlarını devam ettirmeleri de suçlu sayılmak için yeterli değil. Bu olsa olsa büyük bir basiret bağlanması sayılabilir. Bunların bu desteği yukarıda yapılan alçakça planları bildikleri ve destekledikleri anlamına gelmez. Nitekim o günlerde bu operasyonlar FETÖ’cü olmayan muhalif çevrelerde ve Ak Parti içinde de bir kesim tarafından kendisine destek bulmuştu.

Tabii ki bu kaydım sınav hırsızlığına bulaşan, bundan nemalanan, devletin kendisine verdiği yetkiyi örgütün açık-gizli emelleri için kullanıp, Türkiye’yi ateşe atanları kapsamıyor.

Bu nedenle daha önce de defaatle yazdığım gibi suç tanımı ve suç kabul edilecek eylemlerin açık ve net, tartışılmayacak bir şekilde yapılması gerekiyor.

Bylock konusuna dönersek, kanaatimce bir takım programları telefonuna indirmek, kanalları-siteleri izlemek, takip etmek, abone olmak vb. eylemler suçlanmak için yeterli olamaz, olsa olsa bu bize kişilerin ilgi ve sempatilerinin hangi yönde olduğunu gösterebilir. Eğer Bylock kullanmayı tek başına suç kabul edersek Facebook ve Twitterdaki çeşitli grupları vb. de suç kapsamına sokabiliriz. Daha da ileri giderek çatısına ikinci bir çanak takıp yasaklı kanalları izlemek, internetten yasaklı sitelere girebilmek için DNS ve IP adresleri ile oynamak da suçlu ilan edilmek için yeterli sayılabilir.

Geçen haftaki yazımdan kastım dışında “Bylock bulundurmanın tek başına suçlu sayılmak için yeterli gördüğüm” algısı oluştu. Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi Bylock bize ancak cemaatin yayılış haritasını verebilir, suçlu sayısını değil.

Bu nedenle FETÖ ile ve diğer terör örgütleri ile mücadele ediyoruz derken terörün saflarını sıkılaştırmamak için çok dikkatli hareket edilmelidir.

FETÖ ile mücadelenin darbeden çok önce başladığı, bu süreçte Cumhurbaşkanının tüm kararlılığına rağmen büyük oranda yalnız bırakıldığı ve bugün bile gerekli desteği -daha doğrusu gerçek ve doğru anlamda- alamadığı düşünülürse ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

Bazı çevreler devlet içindeki konumlarını kullanarak -bunun içinde kripto FETÖ’cüler ve farklı dini-la dini çeteler de var- hem FETÖ operasyonlarını kasıtlı bir şekilde bulandırmak ve toplumsal meşruiyetini zedelemekte hem de en alttaki geniş ve olan biteni anlamakta zorlanan, hatta samimiyetle ilk günden darbe girişimine karşı çıkan cemaat mensuplarını ve kendilerine muhalif ve rakip gördükleri kesimleri de işin içine katarak cezalandırılmak için ortamı kullanmaktadırlar.

***

Bu nedenle Ak Parti’nin iktidar sahibi olması hasebiyle, adli mercilerin de hukukun kendilerine verdiği yetki ile bu tür hareketlere ne olursa olsun izin vermemesi, bu tür sulandırma gayretinde olanları ayıklaması gerekiyor.

Geçmişten ders çıkarırsak; Hz. Ömer’in oğlu babasının emri hilafına katilini kısas etmek yerine öfke ile katilin ailesini katlettiği gün yeni Halife ve pek çok sahabenin bu suçu “Hz. Ömer’in oğlu olduğu için” affetmesi gelecek yeni fitnelerin kapısını sonuna kadar açmışsa bizlerinde yeni fitne kapılarının açılmasına engel olmaya çalışmak için gayret göstermesi boynumuzun birer borcu olmalıdır.

Karar, 18.08.2017

“Dâvâ” bizden uzak olsun!

Siyaseti tanımlamak zor bir iş; en muteber otoriteler arasında bile bu kavram hakkında bir mutabakat yok. Öne çıkarılan hususun farklı olmasına bağlı olarak, çok sayıda siyaset tanımı yapmak mümkün. Bununla birlikte siyasetin alanını belirlemeye dönük bir çabada başlıca iki noktaya işaret edilebilir.

Birincisi, vasıf ve kimliklerimiz birbirinden farklı olsa da bir arada yaşamak mecburiyetindeyiz. Birlikte yaşamak ise birçok probleme kaynaklık ediyor. Siyaset, yaşamın idamesi için bu sorunların çözülmesi ve insanların hayatlarının düzenlenmesi amacıyla gerçekleştirilen faaliyetleri  — yani genel kuralların konmasını, korunmasını ve gerektiğinde değiştirilmesini — ifade eder.

İkincisi, sorunların bir hal yoluna konulması gerektiğinde bir mutabakat olsa da, nasılçözülmesi gerektiği noktasında bir mutabakatın bulunmamasıdır. Herkes sorunları çözülmesini ister ama iş çözümün ne ve nerede olduğuna gelince fikirler farklılaşır. Herkesin bir çözüm tahayyülü vardır; kendi düşüncesinin diğerlerinkinden daha iyi olduğunu savunur ve onlarla yarış içine girer. Siyaset, rekabet halindeki bu fikirlerin çatışma ve uzlaşmalarını anlatır. Siyasetin doğası hem kıyasıya mücadeleyi hem de işbirliğini içerir.

“Dâvâ adamı”

Bu bağlamda siyaset insani varoluşumuzun zorunlu bir parçası. Çünkü ne yalnız yaşayabiliriz, ne güllük gülistanlık, her türlü tasadan azade bir hayat sürebiliriz, ne de tek bir yol üzerinde hemfikir olabiliriz. Birlikte yaşayacağız, sorunlarla cebelleşeceğiz ve farklı düşünceleri savunacağız. Her zaman böyle olacak, dolayısıyla siyaset de varlığını daima koruyacak. Siyasetin olmadığı bir hayat ancak — o da belki — cennette mümkün olabilir.

Ne ki, Türkiye’de siyasete olması gerekenden daha büyük bir anlam atfediliyor. Siyasetin toplumsal ve gündelik dertlerimize alternatif çareler bulmak için yapılan bir faaliyet olarak nitelenmesi siyasetçilerimize yetmiyor. Onlar bir “dâvâ” ile ilişkilendirip siyasete mistik bir boyut katıyor. “Bu bizim dâvâmız… O bir dâvâ adamı… Dâvâmız için ne gerekiyorsa yaparız” gibi lâfları ağızlarından düşürmüyorlar. Siyasetin “sosyal kuralları koyma, koruma ve değiştirme faaliyeti” biçimindeki yalın tarifi onları kesmiyor. Onlar siyaset derken, çoğu kez, Gürbüz Özatınlı’nın deyimiyle “bizim en derinde yatan varoluşsal sorunlarımıza ‘büyük ideal’ üzerinden vaat edilen çareleri” kastediyorlar. (“Dâvâ Söylemi”,Karar, 04.06.2016, http://www.karar.com/yazarlar/gurbuz-ozaltinli/dava-soylemi-1251)

Siyasetin dâvâ mistisizmine dayanılarak yapılması yeni bir olay değil. Şükrü Hanioğlu, “kolektif hafızanın hatırlayabildiği dönemlerden beri mega toplumsal projelerin ‘siyaset’ olarak kavramsallaştırıldığı”nın altını çiziyor. 18. asrın sonundan günümüze gelinceye değin siyaset, toplumda topyekûn bir dönüşümü hedefleyen mega projeler geliştirmek ve tatbik etmek olarak telakki edilmiştir (Sabah, 22 Ocak 2017http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2017/01/22/butun-kotuluklerin-anasi-ne)

Toplum mühendisliği

Siyasete bir “toplumsal mühendislik” anlamı yükleyen bu bakışın başlıca iki özelliği vardır. Birincisi, toplumla tek yönlü bir ilişki kurar.  Birileri halk için doğru ve iyinin ne olduğunu bildiğini varsayar; siyasetin gayesi bu doğru ve iyiyi hâkim kılmaktır. İnsanlar yeterli bilinç seviyesine sahip olmadıkları ve/ya yanlış yönlendirildikleri için bunun farkında olmayabilirler. Siyasetçinin vazifesi — halk karşı çıksa da — bu doğru ve iyiyi hayata geçirmektir. Zira bu yapıldığında, kendisi için iyinin ve doğrunun ne olduğunu bilmeyenler de dâhil olmak üzere, herkes için en faydalı netice elde edilmiş olacaktır.

Kitlelere tepeden bakan siyasetin ikinci özelliği ise, Hanioğlu’nun ifadesiyle, “siyasal hareketlerin çoğulculuk ve temsili bir ‘amaç’ olarak görmemeleri, onlara mega projelerin önündeki engel ya da onları uygulamak için yararlanılabilecek ‘araçlar’ biçiminde yaklaşmalarıdır.”

Çoğulculuğun kılıcı genellikle muhalefette iken çekilir, ama iktidara yerleşildiğinde çoğulculuk tehlikeli bir hal alır ve içi boşaltır. Temsil, salt seçimlerle sınırlı tutulur. Aynı şekilde, hukuk devleti ve demokrasi de, ulaşılması gereken bir menzil olarak görülmez; bunlara “dâvâ”ya hizmet ettikleri oranda araçsal bir değer biçilir.

Rehbere itaat

Bu iki özellik — kaçınılmaz olarak — başka iki problemi de beraberinde getirir. İlki, tek yönlü ilişkinin, halkın talepleri alma ve onlara cevap üretebilme yeteneğini köreltmesidir. Siyasetçi en iyiyi bildiğine göre, başkalarının sesine kulak kabartmaya ihtiyaç duymaz. Bu da toplumla sürekli bir ilişki kurmasına ve ilişkileri güncellemesine mani olur.

Bir “dâvâ” adına siyaset yüce bir kata konduğunda, sıradan insanlardan her müşkülata ses çıkarmadan katlanmaları istenir. Ortada “kutlu bir dâvâ” varsa, neferlerine düşen, her ıstırabı sineye çekmeleridir. Zira her şey o büyük gün içindir. Dâvâ hedefine vardığında, yani o büyük gün geldiğinde, çileler unutulacak, acının yerine mutluluk alacaktır. O nedenle dâvânın rehberlerine itaat etmek gerekir.

İkincisi ise, çoğulculuğu, hukuku, temsili ve demokrasiyi araçsallaştırmanın, taraflar arasında uzlaşma olanaklarını törpülemesidir. Desteğini aldığı grupların taleplerini karşılarken diğer gruplara kör olmak, iktidar olanaklarını belli kesimler için seferber ederken diğer kesimlerin isteklerini ertelemek veya karşılamamak için bin dereden su getirmek, tansiyonun yüksekte seyretmesine neden olur. Diyalog, müzakere ve uzlaşma kanalları kapanır, kutuplaşma artar ve siyaset sürekli bir çatışma alanına dönüşür.

Gerek kafadaki bir hedef doğrultusunda halkı bir kalıba dökmenin, gerekse değerleri araçsallaştırarak çatışmayı körüklemenin varacağı yer ise, otoriterliktir. Zamanın ruhuna ve iç-dış şartlara bağlı olarak otoriterin kimliği ve rengi değişim gösterebilir. Lâkin siyaset bu minval üzerinden yürüdüğü müddetçe, bir uçtan diğerine savrulsa da,  otoriterlik kültürü kendisini yeniden üretir ve sürdürür.

“Tanrı Lider”

Özaltınlı, sözü geçen yazısında “büyülü dâvâ söylemi”nin birçok “yan etki”sinin olduğunu belirtiyordu. Gerçekten de, bir “dâvâ” ne kadar çok abartılırsa sıradan beklentileri o kadar çok geriye iter ve varlığı eleştirilemez bir heyecanı kışkırtır. Dâvâ, kendisinin dışında kalanları değersizleştirir ve bir adım ötesinde düşmanlaştırır. Sağduyuyu köreltir. Kitlesel tapınmanın kapısını açar. Lideri bir siyasetçi olmaktan çıkarır ve onu Tanrılaştırır.

Son zamanlarda bu dâvâ söylemi doruklara tırmanmış vaziyette. Bu hamaset beni boğuyor. Çünkü sorgusuz sualsiz tabi olmayı ve bütün benliğiyle adanmayı çağrıştırıyor. Eleştirilere kulağı kapatmayı ve muterizlere “hain” muamelesi yapmayı imliyor. Siyaseti makul çerçevesinden çıkarıp ona ulvi bir mânâ yüklüyor. Gözlerin dikildiği kutsal amaç veya dâvâ için her aracın kullanılmasını mubah görüyor.

O nedenle “dâvâ” lafı kulağıma çalındığında çok sıkılıyorum. “Aman, dava benden uzak olsun” diyor ve söze “dâvâ” ile girilen ortamlardan kaçmaya gayret ediyorum.

Size de tavsiye ederim.

Serbestiyet, 19.08.2017

 

Büyükada Toplantısı

Büyükada’da yapılan “insan hakları kuruluşları” toplantısından birkaç gün sonra sosyal medyaya düştüğüm bir notta, medyaya yansıyan bilgilerden bir suç çıkartmanın zor olduğuna işaret etmiştim. Ayrıca, 15 Temmuz darbesi esnasında şaibeli bir toplantının yapıldığı bu adada, darbenin yıldönümüne yakın bir tarihte böyle bir toplantının yapılmasının da yapan kişi ve kuruluşlar açısından basiretsiz bir davranış olduğunu belirmiştim.

Bu notu ihtiyatla düşmek zorundaydım, zira ortada hem iddialara hem de iddiaların dayandırıldığı delillere dair yeterli bilgi yoktu. Tüm tedbirliliğime rağmen iki taraflı eleştirilere maruz kalmaktan kurtulamadım. Bir taraf ortada hiçbir şey olmadığını, diğer taraf ise ortada bir ihanet toplantısı olduğunu söyleyerek beni eleştirdi; “gerçeği” görmezden geldiğimi öne sürdü.

İnsan hakları derneklerini her zaman önemsedim. Bu işe gönüllü soyunan insanları da daima takdir ettim. Bu yüzden, insan hakları kuruluşlarının daha korunaklı bir statüye sahip olması gerektiğini düşünüyorum.

Gelgelelim, her şeyin rayından saptırılabildiği bir dünyada ve daha bir yıl önce rastlanabilecek en korkunç darbe teşebbüslerinden birine sahne olmuş, yaralı bilinç sahibi bir ülkede, yorumlarda her zaman dikkatli olmak gerektiği kanaatindeyim. Sempatilere ve önyargılara dayanan yorumların yanlış ve yanıltıcı olabileceğini çok sayıda tecrübeyle gördüm, öğrendim.

Büyükada toplantısı hakkında medyaya yansıyan bilgiler hâlâ sınırlı. Somut bilgilerden ziyade lehte ve aleyhte yorumlar ortada dolaşıyor. Bazıları toplantının tamamen masum olduğunu, ortada hukukî anlamda da manevî anlamda da bir problem bulunmadığını söylüyor. Diğer bazıları ise toplantının bir casuslar toplantısı olduğunu, Gezi benzeri kalkışmalar planlamak için yapıldığını, bu yüzden de suç teşkil ettiğini iddia ediyor.

Büyükada toplantısı bazı bakımlardan tipik bir insan hakları toplantısına benzemiyor. Konuşmalar bu tür toplantıların olağan çerçevesinin epeyce dışına çıkmış görünüyor. Nitekim bu durum kendisini rahatsız etmiş olmalı ki çevirmenlerden biri ihbarda bulunmuş. İstanbul polisi de bunun üzerine toplantıyı basmış ve katılanları gözaltına almış. Sonrası malum.

Tüm iddialara rağmen, yine basına yansıyan bilgilere dayanarak söylemek gerekirse, ortada bir suç varmış gibi görünmüyor. Toplantı konuşma ve tartışmaların yapıldığı bir ortam. İçeriği ve niyeti ne olursa olsun konuşmalardan bir suç çıkartmamamız lazım; suç ancak eyleme geçmekle olur. Ortada bir eylem olmadığına göre suç da yok denebilir.

Yargı makamları dâvâ hazırlıklarında sabırlı olmalı ve iyi hazırlık yapmalı. Ortada yeterli delil yokken insanları tutuklamak ve haklarında dâvâ açmak, niyet iyi bile olsa yanlış ve zararlı. Üstelik bu toplantıya katılan bazılarının başka ülkelerin vatandaşı olduğu düşünülürse, ortaya kolayca uluslararası bir problem çıkabilir. Çıktı da.

Türkiye toplantıya katılan yabancıların tavır ve konuşmalarından rahatsızsa, ilgili kişileri sınır dışı edebilir. Türkiye vatandaşlarını da hemen tutuklamak yerine, ille de yargılanacaklarsa, tutuksuz yargılayabilir. Aksini yapmak, yani uluslararası tanınırlığa sahip olan kişi ve kuruluşların üstüne sağlam delillere dayanmayan dosyalarla gitmek ve somut delillere dayanmak yerine sırf yorumla hukukî işlem tesis etmek, hukuk devletine de sığmaz Türkiye’ye fayda da sağlamaz.

Diğer taraftan toplantıya katılan insan hakları kuruluşlarının bazılarının karnesinde kırık notlar bulunduğunun da altını çizmek lâzım. Bunun sebebi insan hakları ihlâlleri karşısında çifte standartlı davranmaları ve/ya bağımsızlıklarını koruyamamaları.

20. yüzyıl tarihinin de gösterdiği üzere, devletlerin insan hakları bakımından iki görevi var: (1) Potansiyel insan hakları ihlâllerini önlemek ve fiilî ihlâlleri cezalandırmak; (2) bizzat insan hakları ihlâlcisi olmaktan kaçınmak. Her devletin insan hakları sicili şu veya bu ölçüde kirli. Devletler en büyük insan hakları ihlâlcisi olabildikleri gibi, toplum içindeki insan hakları ihlâllerini önlemede yetersiz de kalabiliyor. Hattâ ihlâlleri bazen bizzat teşvik edebiliyor. Bu yüzden, insan hakları kurumlarının temel görevlerinden biri devletlerin insan hakları ihlâllerini gözetmek ve ifşa etmek.

Buraya kadar iyi. Ama insan hakları ihlâlleri sadece devletten kaynaklanmıyor. Özellikle Türkiye’de, terör örgütleri de vahim insan hakları ihlâllerine sebep olabiliyor. Gerek içteki gerekse dıştaki insan hakları örgütlerinin bu ihlâllere karşı yüksek sesle konuştuğunu şimdiye kadar neredeyse hiç görmedik. Kamuoyu baskısı yüzünden açıklama yapmak zorunda kaldıkları zaman da, failleri gizleyen ve ihlâlleri hafifleten cümlelerle işi geçiştirdiklerine şahit olduk.

Türkiye’deki kimi insan hakları örgütlerinin inanılırlık ve güvenilirliklerini sarsan problemler var. Bunlardan birinin PKK çizgisinde olduğunu biliyoruz. Bu kuruluş ayrıca özel mülkiyeti bir hak olarak görmüyor. Bir diğeri adeta FETÖ’nün uzantısı. Onunla aynı hedefleri dövüyor. Büyükada toplantısındaki konuşmalar da tuhaf. Haberler doğruysa, somut insan hakları ihlâlleri üzerinde konuşmak yerine siyasî bir cephe gibi hükümete karşı harekete geçmekten, hükümetten kurtulmak için sokakları hareketlendirme gereğinden bahsetmişler. Masanın üzerinde tuhaf haritalar ve haritaların üzerinde tuhaf işaretlerle konuşmuşlar. Bunları da görmezden gelemeyiz.

Sonuç olarak diyeceğim şu: Büyükada toplantısından suç çıkmaz. Toplantıda ne kadar rahatsız edici konuşmalar yapılmış olursa olsun, bunlar konuşmadır ve eylemlerin değil konuşmaların suç teşkil ettiği bir Türkiye, hukukun hâkimiyeti ve demokrasi açısından doğru yerde duramaz ve sorunlarıyla olması gerektiği gibi mücadele edemez. Siyasilerin bu tür konulardaki yorumlarında ihtiyatlı olması, yargı organlarının ise gözaltı, tutuklama, dâvâ açma kararlarında somut delillere dayanması lâzım. Büyükada vakasında bunlar olmadı. En somut delil olduğu söylenen katılımcılardan birinin telefonunda ByLock programının yüklü olduğu ve programın aktif şekilde kullanıldığı iddiasının da asılsız olduğu ortaya çıktı. Başka bir somut delil ise zaten mevcut değil. Bu durumda Büyükada toplantısına ilişkin yanlış tutumlarda ısrar etmenin bir anlamı ve yararı yok.

Serbestiyet, 22.08.2017

FETÖ’nün siyasi ayağı var mı?

CHP genel başkanı ve parti sözcüleri sık sık iktidar partisini FETÖ’nün siyasî ayağını ortaya çıkarmamakla — ortaya çıkaramamakla değil — itham ediyor. AK Parti’nin, ya da en azından içinden bazılarının,  FETÖ’nün siyasî ayağı olduğunu ima ediyor. Bu iddiasını geçmişte AK Parti ile o zamanlar Gülen Cemaati olarak bilinen yapı arasındaki işbirliğine dayandırıyor. AK Parti’nin FETÖ’nün devlete sızmasına yardımcı olduğunu öne sürüyor. CHP Erdoğan’ın başka bir bağlamda söylendiği aşikâr olan “Ne istediniz de vermedik!” sözünü iddiasının delili olarak gösteriyor.

FETÖ’nün bir taraftan organik bir yapısı (yani demir disiplinli, Gülen’e ölümüne ve öldürmesine sadık üyelerden oluşan bir dokusu), diğer taraftan etrafında tuttuğu veya tutmaya çalıştığı (amaçları doğrultusunda manipüle ve seferber etmeye gayret ettiği) dar ve geniş çevreleri mevcut. FETÖ’nün örgüt yapısı içinde küçük veya büyük hiçbir partinin yer almadığı kesin. Bunun iki sebebi var. Birincisi, örgütün siyasete bakışı; Gülen’in açık, meşru, demokratik siyasete duyduğu ilgisizlik ve hattâ kızgınlık, öfke, nefret. Gülen başından beri siyaseti ve siyasetçileri küçümsedi. Çok sevdiği güce ulaşmanın yolunu yarışmacı siyasete değil bürokratik iktidara yatırım yapmakta gördü. Parti kurmak, seçimlere katılarak iktidara gelmek için enerji, zaman ve para harcamak ona lüzumsuz ve yararsız göründü. İkincisi, güç tekeli elde etmek isteyen bir oluşumun kendisini tek parti içine sıkıştırmasının yanlışlığı. Bu, FETÖ’yü halk nazarında kaçınılmaz olarak sekter bir güç hâline getirecekti. Ayrıca örgütün deşifre olmasına sebep olacaktı. Partiye kaydolan FETÖ üyelerinin listesi hem devletin elinde olacak, hem de isteyen birçok çevre ona kolayca ulaşabilecekti. FETÖ bunu göze alamazdı, almadı.

Bununla beraber, FETÖ siyaset alanını boş da bırakamazdı. Çünkü demokratik meşruiyet ve meşru güç siyasette yatmaktaydı ve FETÖ lehine etkilenmeyen ve/ya yönlendirilemeyen partiler (özellikle iktidar olduklarında) FETÖ’ye zarar verebilirdi. Ayrıca, üst seviyedeki bürokratik makamlara ulaşmada siyasetin doğal olarak bir rolü, belirleyiciliği vardı. İktidar partilerinden yararlanmadan kilit bürokratik pozisyonlar ele geçirilemezdi. Bu yüzden de FETÖ siyasetle ve siyasî partilerle bir şekilde ilgilenmek zorundaydı.

İlgilendi de. Siyasete en uzak göründüğü zamanlarda bile FETÖ aslında siyasetin içindeydi. Siyasetteki varlığının görünür, alenî yüzü siyasî liderlerle ve (belki) onların yakın çevreleriyle kurulan ilişkilerdi. FETÖ her iktidar partisinin lider kadrosuyla yakın temaslar geliştirdi. Yıldızının barışmadığı başlıca kişi ve siyasî hareket Erbakan ve onun partisiydi. Yıldızların barışmaması ve hazzetmeme durumları karşılıklıydı. Bunun sebepleri araştırılmaya değer. FETÖ açısından bakıldığında benim aklıma iki şey geliyor: Erbakan hareketinin iktidar olma şansının mevcut olmadığına inanılması ve ortak kültürden gelerek aynı kulvarda oynamanın yarattığı hasımlık.  Bu ikincisini kardeş anlaşmazlığı veya kardeş savaşı olarak yorumlamak da mümkün. Buna karşılık FETÖ Demirel, Özal, Ecevit ve daha alt seviyede birçok siyasî ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Hattâ 12 Eylül cuntasının lideri Evren’le de.

AK Parti çevredeki toplumsal tabakaların koalisyonu olarak iktidara geldi. Gülen Cemaati bu tabakalar arasındaydı. AK Parti liderliği — sadece Erdoğan değil, Gül, Arınç, Çiçek ve sonra Davutoğlu dâhil tüm lider kadrolar — Gülen Cemaati’ni esas olarak eğitim alanında çalışan, devlet kadrolarına dindar elemanlar yetiştirmeye ve yerleştirmeye çalışan bir hareket olarak gördü. Kamu makamlarından  dışlanmış dindar insanlarının kamu gücüne taşınması hem dindar muhafazakâr çevrelerin, hem de soluyla sağıyla tüm demokratların desteklediği bir adımdı.

Ancak herkesin — sadece AK Parti liderliğinin değil, gelişmeleri takip eden tüm şahısların ve kesimlerin — bilmediği, belki de bilemeyeceği bir şey vardı. Erdoğan ve arkadaşları Gülencilere kamu kurumlarında ve kadrolarında alan açarken onların siyasal itaat-sadakat ilkesine bağlı kalacağını varsayıyordu. Hattâ Gülencilerin kendilerine müteşekkir olacağını ve borçlu hissedeceğini düşünüyordu. Oysa Gülen örgütünün hedefi devleti kendi devleti yapmaktı. Mensuplarının sadece manevî sadakati değil siyasî sadakati de Gülen’eydi, Erdoğan’a değil.

Erdoğan’ın “Ne istediler de vermedik!” derken kastettiği, öyle sanıyorum ki, esas itibarıyla Fetullahçıların kamu görevine getirilmekten dışlanmamalarıydı. Dindarları devlet kadrolarına eklemek zaten AK Parti’nin misyonuydu. Ama bir olgu AK Parti – Fetullahçılar ilişkisini daha özel bir konuma taşıdı: bürokratik vesayetle mücadele. Bu mücadelenin ana gücü AK Parti’ydi ve demokratik meşruiyeti de AK Parti’den kaynaklanmaktaydı. Ama daha önce de demokratik meşruiyete sahip aktörler çıkmıştı ve bunlar bürokratik vesayetle mücadeleye ya hiç girişememiş, ya da kozmetik adımlar atmanın ötesine geçememişti. Mücadelede başarı, alandaki elemanların, yani bürokratik kadroların varlığını gerektirmekteydi. Yetişmiş, hazır alternatif kadrolar sadece Gülenistlerde vardı. AK Parti hükümetleri bir anlamda bu kadrolarla çalışmaya mecburdu ve nitekim bundan kaçınmadı, kaçınamadı.

FETÖ AK Parti’den önce de, görünürde siyasetten uzakta ama aslında siyasetten de yararlanarak,  daha doğrusu üst seviye siyasetçileri kullanarak, devlette kadrolaşmaktaydı. Gizli olması, her renge bürünebilmesi, tüm kılıklara girebilmesi, dindarlara karşı hastalık derecesinde alerji duyan TSK’da bile Fetullahçıların tespit ve tasfiye edilmesini engellemekteydi. Sivil kurumlardaysa neredeyse onlara karşı yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Hiçbir kurum onlardan ari olma şansına sahip değildi. Şüphe yok ki FETÖ’nün bürokratik kadrolaşması yıllar geçtikçe genişlemekte ve derinleşmekteydi. AK Parti’nin iktidara gelişi ve vesayetle mücadele mecburiyetinde kalması, FETÖ’nün devlet içinde kendi devletini kurma sürecine yeni bir ivme kazandırdı.

Bu arada, hiç kuşkusuz, diğer partiler de FETÖ’nün ilgi ve faaliyet alanı içindeydi. Artık biliyoruz ki önce Baykal’a, sonra yaklaşık bir düzine üst seviye MHP’liye yapılan kaset operasyonları FETÖ’nün marifetiydi. FETÖ HSYK’yı ele geçirerek devlet içinde kurmakta olduğu saadet-güç halkasını tamamlamasını sağlayacak yolu açacağı için, 2010 referandumuna büyük önem verdi. Gülen adamlarına “Gerekirse ölüleri mezarlarından kaldırın, oy kullandırın” talimatını verdi. Bu yüzden Gülenciler referandum için AK Parti teşkilâtından daha sıkı çalıştı. AK Parti’nin HSYK’da çoğulluğu sağlayacak, böylece HSYK’nın tek bir grubun eline geçmesini önleyecek seçim sistemi önerisini, CHP’nin itirazı üzerine AYM’den çıkarttırdığı bir kararla engelledi. FETÖ HSYK’yı ele geçirince artık önünde hiçbir gücün duramayacağına inandı. Çok da haksız değildi, meğer ki Erdoğan gibi “çılgın” bir siyasî lider iş başında olmasın…

Erdoğan 2010 referandumundan sonraki gelişmelerde FETÖ’nün varlığını sezmeye, bir süre sonra görmeye başladı. Gördüğü — ve hepimizin masum bir cemaat sandığı — şeyin korkunç bir örgüt olduğunu anladı. Yine de, FETÖ’nün çapından ve olası cüretkârlığından muhtemelen tam olarak haberdar değildi. Partisinde elbette Fetullahçı milletvekilleri de vardı. 2011 seçimlerinde Fetullahçılardan gelen ve seçilmesi mümkün yerlere yerleştirilmesi istenen (yaklaşık 100 kişilik olduğu söylenen) aday listesini reddetti ve çok sınırlı sayıda Fetullahçıyı aday listelerine koydu. O zaman ne yaptığını, kararının ne kadar önemli olduğunu tam olarak idrak ettiğini, edebilecek durumda olduğunu pek zannetmiyorum. Bu basiretli adımı atmasaydı ve listelere istifa ederek hükümeti düşürebilecek sayıda Fetullahçı koysaydı, şimdi çok farklı, büyük bir olasılıkla Fetullahçıların kontrolü, daha doğrusu tahakkümü altında bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık.

Erdoğan ve partisi Fetullahçılarla olan ilişkisi yüzünden eleştirilebilir. Fakat yiğidi öldürsek de hakkını vermek hakkaniyet gereğidir. Kriminal kimliklerinin, yani FETÖ’cü yüzlerinin deşifre olmadığı zamanlarda Fetullahçıların kamu makamlarına alınmaması ve bulundukları yerlerden tasfiye edilmesi ayrımcılık olurdu. Buna tüm demokratlar karşı çıkardı. Yapılanın demokrasiye aykırı olduğunu ve insan haklarının çiğnendiğini söylerdi. Kaldı ki, AK Parti (ve Erdoğan) FETÖ deşifre olduktan sonra bir özeleştiri yapıp, FETÖ’ye karşı hepimizin hak ve özgürlüklerini ve de demokrasiyi koruma adına zorlu ve onurlu bir mücadele başlattı.

Gülen örgütüne karşı sessiz sedasız harekete geçmesi 2010’dan itibaren Fetullahçıların muhalif siyasî partilere ilgisini artırdı. Çünkü FETÖ hükümete savaş açmıştı. Bu savaşta siyasî desteğe ihtiyacı vardı. 2010 kasetleriyle CHP liderinin değişmesinde rol oynayan FETÖ, MHP’yi de ihmâl etmedi. MHP’yi AK Parti’ye karşı savaşın ayaklarından biri hâline getirecek manipülasyonlara başladı. FETÖ’nün HDP’yi boş bırakmış olamayacağına da kaniyim.  HDP’de hiç ummadığımız isimler FETÖ’cü veya FETÖ’nün kontrolünde çıkabilir.

Sonuçta, FETÖ’nün siyasî ayağı niteliğine sahip, onun organik parçası olan bir parti yok. Yani ne AK Parti, ne CHP, ne MHP, ne de HDP FETÖ’nün siyasî ayağı. FETÖ her partiyle ilgilenmişse de hiçbir parti onun malına dönüşmemiş. Ama partilerin FETÖ’nün organik parçası olmamaları, onların FETÖ tarafından bir şekilde kullanılmayacağını göstermiyor. AK Parti’den zaten bahsettim. Geldiğimiz noktada FETÖ AK Parti’den umudunu kesmiş vaziyette. Benzer bir durum MHP için de söz konusu. Bahçeli inanılmaz bir basiret, cesaret ve bilgelik göstererek FETÖ’ye karşı doğru bir tavır benimsedi ve bu çeteye âdetâ savaş açtı. Geriye CHP ve HDP kalıyor. CHP ve HDP’nin FETÖ’nün partileri olduğunu söylemek haksızlık olur. Lâkin FETÖ’den etkilenmediklerini söylemek de saflık yapmak ve ortadaki olgu ve işaretlere gözünü kapatmak anlamına gelir. Bu etkiyi veya ilişkiyi — artık ne derseniz — bu partilerin söylemlerinden ve bazı icraatlarından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Gezi’den beri CHP’nin siyasî dili ve konu stoku FETÖ’nünkiyle iç içe. CHP ne 17/25 Aralık’ı ne de 15 Temmuz’u failin adını zikrederek yüksek sesle ve ciddî şekilde kınayabiliyor. MİT operasyonunu da, MİT tırlarına operasyonları da lânetleyemiyor. FETÖ ile mücadeleye zerrece katkısı yok. Tam tersine, “kontrollü darbe” ve “20 Temmuz darbesi” sözleriyle FETÖ’nün değirmenine su taşıyor. HDP 7 Haziran seçimleri öncesinde anlaması çok zor bir eksen kaymasına uğradı. FETÖ ile aynı hedefleri dövmeye başladı. Kürt probleminde tarihin en büyük açılımları yapmış bir siyasî hareketi — ve liderini — hedef tahtasına oturttu. Bu söylemin ve tutumun FETÖ’den etkilenmediğine inanmak güç.

FETÖ’nün organik parçası olan bir siyasî parti yok. Yani FETÖ’nün bıu anlamda siyasi ayağı mevcut değil. Ama CHP ve HDP FETÖ’nün manipülasyonlarına açık, hattâ onlardan çok etkilenmiş görünüyor. AK Parti ve MHP gibi CHP ve HDP’nin de, eğer gerçekten demokratsalar, FETÖ’ye ilişkin konumlarını gözden geçirmesi ve gayrimeşru, hukuk ve ahlâk dışı operasyonların faili olan bu çeteye karşı meşruluğun, açıklığın, demokratik siyasetin, demokrasinin usul kurallarının yanında yer alması lâzım.

Serbestiyet, 18.08.2017

Uçağın burnu tekrar yukarı kalkar mı?

Çok partili siyasî hayata geçtikten sonra CHP’nin elinden iktidarı alan parti Demokrat Parti’ydi. (CHP de bir daha iktidarı geri alamadı zaten.) İktidarı, devleti kuran partinin elinden almanın cezasını askerî bir darbeyle indirilerek ve üç yöneticisini kurban vererek çekti. Ömrü 15 sene sürdü, iktidarda 10 sene kalabildi. Daha sonra yerine kurulan Adalet Partisi de, çalkantılı bir siyasî süreçten sonra 1980 yılındaki askerî darbeyle kapatılarak durduruldu. Halkın CHP’ye karşı büyüttüğü bir diğer parti (MNP ve MSP’nin devamı olarak) Refah Partisi, çalışıp halkın teveccühünü kazanmanın/iktidara gelmenin cezasını yine asker eliyle cezalandırılarak, 28 Şubat’ta kapatılarak çekti.

Bu üç askerî müdahale de, siyasetin normal mecrasında gitmesine darbe vurdukları için, önce iktidara gelen ve sonra ceza olarak kapatılan bu partilerin ömürlerinin normal yollarla bitmesini görmemizi engelledi.

Ama halk yılmadı, kendi dilinden anlayan partileri yine kurdu, yine teveccüh gösterdi ve iktidara getirdi. Bunlardan ilk dikkat çekeni 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan ve iktidar olan Anavatan Partisi’ydi. Kurulmaması için çok uğraşıldı. Engellenemeyince, iktidara gelmemesi için her türlü yol denendi. Halk oyunu verip birinci parti yapınca birkaç gün gecikmeli de olsa hükümeti kurma görevi alabildi. Gerçekten tam anlamıyla bir icraat hükümetiydi. Çalıştıkça hem kıskanıldı, hem de iktidarın bir daha geri alınamayacağından korkularak sürekli tehdit altında bırakıldı. İlk iktidar döneminden sonra yapılan ikinci seçimi de kazanınca, vesayet odakları hem geri adım attı, hem de kinlendi. Tabii bu arada, tek başına iktidar sarhoşluğunun getirdiği bir şımarıklık da beraberinde parti kadrolarına hâkim olmaya başladı. Her zaman şikâyetçi olduğumuz kayırmacılık, torpil, iltimas, devletten pay kapma gibi hastalıklar, partinin içini kemirdiği gibi, halk nezdinde de güven ve itibar kaybı yaşatmaya başladı. Lideri, belki de (partisinin selameti açısından) en büyük hatayı yaparak Cumhurbaşkanlığı’na çıktı ve partisini (önce emanetçi gördüğü) bir arkadaşına bıraktı. Böylece ANAP uçağının burnunun aşağıya dönmesi de başlamış oldu. Ne kadar uğraşsalar da tekrar o burnu yukarı kaldıramadılar. Uçak sürekli irtifa kaybetti, en sonunda da düştü. Artık enkazı bile yok.

Bir diğer örnek de, tam olarak uymasa bile Doğru Yol Partisi’dir. DYP, tam olarak DP, AP’nin devamıdır. Hatta arada BTP de vardır. Önü hep kesilen, hep askerî darbeye maruz kalan bir siyasî harekettir. Ama DYP askerler tarafından değil, halkın ihtiyaçlarına karşılık verememekten dolayı, uçağının burnu aşağıya doğru dönmüş ve siyasî hayatı son bulmuştur. Uçağın burnunun aşağıya döndüğünü ve bir daha yukarıya kaldırılamayacağını fark eden efsanevî lideri de, ANAP başkanının yaptığını yaptı ve Cumhurbaşkanı oldu. DYP de o andan itibaren burnunu doğrultamadı ve uçak düştü. Onun da enkazından eser kalmadı.

Türk halkı yılmadı ve yine kendine, kendini temsil edecek ve amaçladığı menzile ulaştıracak bir parti kurdurdu. Adalet ve Kalkınma Partisi 2001 yılında, halkın, diğer bütün partilerden ümidini kestiği bir zamanda, MNP, MSP, RP, FP çizgisinden gelen genç kadrolarca kurulmuş, ama bünyesinde birçok farklı tabakayı barındıran bir partiydi. Katıldığı ilk seçimde (3 Kasım 2002) uçağının burnu parti yönetiminin beklemediği bir füze gibi yukarıya diklenerek, iktidar oldu. Seçimden önce pek şans verilmeyen ama seçime katılamaması veya katılsa bile iktidar/muktedir olamaması için her türlü engelin çıkarıldığı bu parti, CHP hariç diğer bütün partileri tarihî eser olarak siyaset müzesine gönderdi ve tek başına iktidar oldu. Her türlü engellemeye rağmen Ak Parti uçağının burnu 90 dereceye yakın bir diklikle hep yukarıya doğruydu. Kendinden önceki partilerin akıbetlerinden dersler almış, aynı hataları yapmamaya çalışan bir yönetim anlayışı hâkimdi. İkinci girdiği seçim de uçağın burnunu aşağıya değil daha yukarıya çevirtti. Yerel seçimler, referandumlar, tekrar genel seçimler, derken 10 Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve ANAP ve DYP’nin genel başkanlarının yaptığı gibi partinin başkanı, halkın seçtiği ilk Cumhurbaşkanı oldu. Partisini, güvendiği bir isme Ahmet Davutoğlu’na bıraktı. Belki bu, daha önce ANAP ve DYP’nin yaptığı hataya düşmek gibi oldu. Ama Ak Parti’nin lideri olarak, halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı için başka bir aday gösteremezdi. Aday olmaya mahkûmdu, başka bir şansı da yoktu. Peşinden yapılan ve başında liderinden başka bir genel başkanının bulunduğu 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde partinin uçağı, türbülansa girdi. Uçağın burnu aşağıya döndü. Tehlikeyi gören Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın el vermesiyle 1 Kasım 2015 seçimlerinde uçak burnunu doğrultmayı başardı. Ama 7 Haziran’da yakalandığı türbülans uçağın bünyesindeki bazı rahatsızlıkları ve hastalıkları görme (veya göze sokma) imkânı verdi. Uçak bir daha böyle bir türbülansa girerse tekrar burnunu doğrultamayabilirdi. Bu görüldü. Bir müddet sonra ilk tedbir olarak Genel Başkan değişikliği yapıldı.

16 Nisan 2017’de yapılan Anayasa değişikliği referandumuyla, partinin doğal lideri ve mevcut Cumhurbaşkanı’nın partisinin başına dönmesinin yolu açıldı. Artık birinci pilot dümeni tekrar eline almıştı. Partisinin hasar görmemesi ve yere çakılmaması, burnunun tekrar yukarıya doğru çevrilmesi için belki de son bir gayret göstermek gerektiğine inanmış olacak ki, tedbir almak ihtiyacı hissettiğini müteaddit defalar dile getirdi.

“Teşkilatlarımızda metal yorgunluğu var”, “yorulanlar çekilsin”, “belediyelerle iş yapanların yakınları yönetim kadrolarında olamayacaklar”,  “liyakata önem vereceğiz”, “ev ev dolaşacağız” vb. sözler önce Cumhurbaşkanı’nın ağzından, sonra da Başbakan’ın ağzından duyulmaya başlandı. Bu sözlerin, partinin birinci ve ikinci ağızlarından, partinin kuruluşunun 16. Yıldönümüne denk gelen günlerde sıkça dile getirilmesi, halkın dilinde ve kafasında bu tür şikâyetlerin/kaygıların çok önceden var olduğunu gösteriyor. Ben de bu şikâyetleri zaman zaman, ama son zamanlarda sıklıkla duymaktayım. Genelde şu söz çok kullanılıyor. “Genel seçimde başka partiye oy vermem ama yerel seçimde mevcut başkana ve ekibine kesinlikle oy vermeyeceğim”. Bunu neden söyler bir insan, bilemem. Hizmetten mi memnun değildir, kayırmacılıktan mı şikâyetçidir, kamu malının ve parasının hoyratça ve parti teşkilatlarınca kullanıldığından mı mustariptir bilemeyiz. Ama biliriz ki şikâyet bunların hepsi ve belki daha fazlasıdır. Şayet tedbir alınmazsa halk bir ceza vermek için hazır beklemektedir. Üst yönetim tarafından bu görülmüştür. Tedbir alınmaya çalışılmaktadır. Teşkilâtlarda büyük çaplı bir değişiklik, uçağın burnunun yukarı kalkması için çare olarak görülmektedir.

Ancak ben bu tedbirlerin sonuç vereceği konusunda biraz karamsarım. Eğer bir partinin lideri, parti bünyesindeki hastalıkları görmüşse, halk bunu çok önceden görmüş demektir. Görülen şeyler lider tarafından her yerde ve her fırsatta dile getirilmeye başlanmışsa da durum çok vahim demektir. Halk belki son noktaya kadar, belirtilerin “yerel veya lokal” olduğunu düşünüyor olabilir. Ama Genel Başkan böyle söylüyorsa, demek ki “genel bir hastalık” vardır. İşte böyle bir ortamda halk ümidini keser, küser ve ilk fırsatını bulduğunda uçağı terk eder. Yani uçağın burnunun doğrultulması çabasına pek fırsat/şans vermeyebilir. Çünkü uçağın burnunun aşağıya döndüğü artık ifşa edilmiş ve kabullenilmiştir. Bunun Türkçesi “bizim içimizde yanlış yapanlar var ve biz bunları bugüne kadar ses çıkarmayarak koruduk, şimdi onları atacağız, siz yine de bize güvenmeye devam edin” demektir. Kadroları değiştirmekle toparlanmak mümkün olamayabilir. Ak Parti’nin burnu tekrar yukarıya kaldırılamayabilir. Bu çok üzücü bir son olur. Türkiye büyük bir şansı kaçırmış olur. Uçağın burnunun tekrar yukarıya kalkması, bu zamanda, bu ülke ve bu coğrafya için tek ve son çaredir. Dilerim korktuğum gibi olmaz.

Şayet Erdoğan, uçağın burnunu buradan bile tekrar yukarıya kaldırmayı başarabilirse, onun liderliğinin, kendi sağlığında sorgulanmasının imkânı da kalmaz. Çünkü bu artık ulaşılması imkânsız bir liderlik başarısı olur.