Ana Sayfa Blog Sayfa 150

Zamanında yapılmayan eleştiri

Epey bir zamandır gidişattan memnuniyetsizlik duyan bazı AK Partililerin kendi partilerine yönelik eleştirileride, son dönemde içerik ve dozaj bakımından bir eşik atladıkları söylenebilir.

Kendilerini hareketin ve partinin bir parçası olarak gören bu kişiler, daha önceden de eleştiri yapmış olmalarına rağmen, son dönemdeki eleştirilerinde önemli bir farklılık dikkati çekiyor.

İlk olarak, önceki eleştiriler asla doğrudan Erdoğan’a yönelmiyordu.

Ortada bizzat Erdoğan tarafından alınmış kararlar ve edilmiş sözler olsa bile, Erdoğan’ın adı ya hiç geçmiyor, ya da bu yapılanlarla ona kötülük edildiğini söylemek için zikrediliyordu. İlkinde, icracısı belirsiz bir icraat konu ediliyor; ikincisinde ise mesele, “onun onayı olmadan onun adına iş çevirenler” varmış gibi bir arka plan içinde ele alınıyordu.

Kötü politika ve uygulamaların sorumlusu; bazen onu yanlış bilgilendiren ve yönlendiren danışmanları, bazen ganimet elde etmek için partiyi kuşatan çıkarcı bir tayfa, bazen yetersiz ve korkak partililer, bazen de — en kullanışlısı ve en sıklıkla başvurulanı — kripto FETÖ’cüler olarak karşımıza çıkıyordu.

İkinci olarak, önceki eleştiriler arızi hatalar yapılsa da esasın doğru olduğu bağlamı içinde yapılıyordu.

Verilmeye çalışılan hava, “genel olarak iyi gidiyoruz, dâvâya hizmet ediyoruz, ancak arada sırada önemli hatalar yapıyoruz, bunları da yapmasak süper olacak” kıvamındaydı. AK Parti iktidarının “asıl” hedeflerinin doğru ve genel gidişatının iyi olduğu, ancak kısmî hatâlarla bunların gölgelendiği izlenimi uyandıran bir çerçeveden pek çıkılmıyordu.

Söz konusu kesimin son dönem eleştirileri her iki bakımdan da değişmiş durumda. Artık eleştiriler, Erdoğan’ın adı verilerek, doğrudan ona yönelerek ve sorunların arızi değil, yapısal bir yozlaşmadan kaynaklandığı “kabul edilerek” yapılmaya başladı.

Daha önceki “eleştiriler” sitem ve yakınma sayılabilecekken, şimdikiler doğrudan bir meydan okuma gibi görünüyor.

Bu dönüşümün niye şimdi gerçekleştiği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılabilir. Eleştirel düzlemin şimdi değişmesi, 2019 seçimleri arifesinde çeşitli parti-içi ve parti-dışı hesapların doğal ve kaçınılmaz yansıması olabilir. Veya artık “dâvâ” kutsamasının yarattığı buğunun dağılmaya başlamasıyla mızrağın çuvala sığmadığı idrak edilmiş olabilir. Veya ipleri koparacak türden bilmediğimiz bazı gelişmeler olabilir. Neyse; bu yazıdaki meselemiz bu değil.

Bu isimler şimdilerde, Erdoğan’ın “Yeni AK Parti”sini tabiri caizse yerden yere vuruyor, eski AK Parti’lerine ise övgüler düzüyorlar. Bu kişiler şimdilerde doğru yere yöneltilmiş ve sahici eleştiriler yapıyorlar; ne var ki artık eleştirilerinin muhatapları tarafından dikkate alınacağı ve işe yarayacağı bir bağlam ortadan kalkmış bulunuyor.

Doğru yere yöneltilmiş, sahici eleştiri yapmakta çok geç kaldılar. Eski AK Parti uzunca bir dönem hastaydı ve nihayet 16 Nisan referandumu sonrasında defnedildi. Yerinde artık Yeni AK Parti var. Bu süreçte söz konusu muhalifler Erdoğan’a güç aktarırken kendi güçlerini de iyice tükettiler.

Bu kişilerin elinde, artık idealize edilen Eski AK Parti’ye ağıt yakmaktan ve yozlaşmış buldukları Yeni AK Parti’yi taşlamaktan başka bir şey kalmamış gibi görünüyor. Çünkü şimdi yeni hükümet sistemiyle birlikte AK Parti’deki dönüşüm çoktan tamamlandı ve değişim yapısal hale geldi. Eski AK Parti’yi kurtarmak mümkün değil artık.

Oysa olup bitene zamanında karşı durabilseler, risk alıp kendi iradelerinin ve parti vizyonlarının arkasında sağlam durabilselerdi, bazı şeyler daha farklı gelişebilirdi. Şimdi ise bütün yapıp ettikleriyle, aslında şikayet ettikleri yozlaşmada ve Eski AK Parti’nin ölümünde katkıları olduğunu söylemek haksızlık sayılmaz.

Zamanında etkili bir performans sergileyemedikleri için eleştiri yoluyla etkili olma fırsatlarını yitirdiler. Zamanında yapılacak yeterince güçlü ve sağlam bir eleştirel duruşun Erdoğan iktidarını etkileyebilme olasılığının yüksek olduğunu düşünüyorum. Erdoğan popülist bir lider; kendi kamuoyu ve seçmeninin sesine kulaklarını tıkayamazdı.

Örneğin daha yakın tarihlerde, “küçük yaşta taciz veya tecavüze uğrayanların tacizci/tecavüzcüleriyle evlendirilmesi” yönünde yapılmak istenen değişikliği veya “zeytinliklerin kesilmesinin önünü açacak” düzenleme girişimlerini hatırlayalım. İkisi de başta iktidar tarafından hararetle savunulmuş, ama Erdoğan iktidarı kendi kamuoyundan gelen yeterince güçlü tepki karşısında bu konularda geri adım atmıştı.

Şimdi arkasından ağıt yakılan adalet, hukuk, demokrasi, insan hakları, ifade ve basın özgürlüğü gibi konularda, İslamcı-muhafazakâr kanaat ve kamuoyu önderleri zamanındave yeterince güçlü bir tepki verebilselerdi, şimdi dizlerini dövüyor olmayabilirlerdi.

Örneğin, milletvekillerinin (muhalefet vekillerini hedef aldığı belli olan) dokunulmazlıkları (Anayasaya ve çoğulcu demokrasiye aykırı şekilde) kaldırılmaya girişildiğinde sesleri çıksaydı, Meclisi bypass edecek bir sürece karşı durmuş olurlardı.

Bir örnek daha. Alper Görmüş’ün  “Bazen muktedir olmanın hiçbir düzeyi size yetmez…” (Serbestiyet, 22.09.2017) başlıklı yazısında örneklerle sıraladığı gibi, Erdoğan’ın Yeni AK Parti içinde kendisini tek ve tartışılmaz karar alıcı olarak yeniden tanımladığı süreçte, Erdoğan açıktan yapılmış hiçbir ciddi itiraz ve karşı duruş ile uğraşmak zorunda kalmadı.

Erdoğan’ı, hem ülke için hem AK Parti için tek ve sorgulanamaz karar alıcı haline getiren neredeyse her aşama — bazen çekince koyanlar olsa da — bu kişiler tarafından her zaman desteklendi.

En son olarak, devlet gücünü Erdoğan’da yoğunlaştıran ve devlet sistemini cumhurbaşkanının şahsi yönetimine uyumlulaştırmayı amaçlayan anayasa değişikliğine, köşelerinden, kürsülerinden, mikrofonlarından veya sosyal medya hesaplarından “EVET” oyu vereceklerini duyurdular.

Cumhurbaşkanına muazzam bir güç kullanma imkânı sunan bu değişikliği destekleyenlerin, şimdi, örneğin “TEOG vakası” karşısında şaşkınlık ve isyanlarını anlamak zor.

İktidarı güçlü anayasal ve demokratik sınırlara tabi kılmak konusunda ısrarcı olmayanlar; o iktidarın, o gücü her seferinde kendi onaylayacakları şekilde kullanacağını varsaymış olamazlar!

Muhtemelen, başka motivasyonlar ve gerekçeler vardı…

Serbestiyet, 23.09.2017

Devletin cemaati, cemaatin devleti

Türkiye’de dini cemaatler ile devlet arasındaki ilişki her zaman siyasetin önemli başlıklarından biri olageldi. Bu konu uzunca bir süre resmi laikçiliğe sıkıştı; tartışmalara İslâm alerjisi ve şeriat fobisi biçim verdi.

Kemalist-laikçi aşırılığın haksız-hukuksuz edimleri, “her aşırılık kendi karşıtına hizmet eder” yargısını doğrularcasına, Gülen Cemaati’nin görünenin altında gizli-yasadışı bir örgütlenmeye dönüşmesine ve devlete sinsice yerleşmek için her türlü aracı kullanmasına zemin ve gerekçe sundu.

Kemalistler dindarların namaz kılıp kılmadığını öğrenmek için pantolon dizlerini kontrol ederken, her kılığa girebilen, her yere sızabilen ve her şeyi yapabilen bir örgüt burunlarının dibinde ama buz tabakasının altında büyüdü.

2007’den sonra ittifakın bir parçası olan Cemaat, AK Parti’ye verdiği destek karşılığında hem devletin her kritik noktasını kontrol edebilir oldu, hem de iktidara yaslanarak ekonomi, medya, sağlık ve eğitim alanlarında rakipsiz bir “tekel” haline geldi.

AK Parti’yi Cemaat’le ittifak yaptığı için eleştirenler haksız, çünkü Kemalist vesayetin saldırıları karşısında bilhassa “devlette maharetli” bir müttefike hayır demesi kolay değildi. Lâkin AK Parti’nin hatâsı, Cemaatin bu mücadeleyi “ötekilerin” hakkını-hukukunu ihlal ederek yürütmesine göz yumması ve çanak tutması oldu. O dönemde Gülencilerin yaptığı hukuksuzlukların siyasi sorumluluğu AK Parti’nindir.

İktidar Gülen Cemaati’ni önce hükümetin, sonra devletin ayrıcalıklı ve gözde cemaati haline getirdi. Devlete/iktidara hizmet ettiği, devletin bir aparatı olduğu varsayıldı; diğer cemaatler ve diğer toplum kesimler karşısında muazzam bir pozitif ayrımcılık gördü. Gülen Cemaati devletin cemaati sanılırken, devletin neredeyse Cemaatin eline geçtiği görüldü.

Hem 17/25 Aralık hem 15 Temmuz, Cemaatin kendi mülkü saydığı devletten “vefa bilmez ve haddini aşan bakıcısını” tahliye etme girişimiydi. Kendisini devletin cemaati değil, devleti kendisinin gören bir dini topluluk, nihayetinde silâhlı bir terör örgütüne dönüştü.

Bugünlerde cemaatler ile devlet arasındaki ilişkiler, yeni FETÖ tecrübesi ile eski Kemalist laikçilik tecrübesi arasında gidip gelen bir psikolojiyle ve yanlış bir perspektiften tartışılıyor. Ya FETÖ gibi “yoldan çıkıp” devleti ele geçirme riskleri veya FETÖ gerekçe gösterilerek cemaat düşmanlığı yapılması kaygıları öne çıkarılıyor.

Bu bağlamda, farklı kesimlerin farklı saiklerle de olsa, nihayetinde cemaatlerin “devletleştirilmesi” gibi bir sonucu üretmeye uygun çözümler sunduğunu görüyoruz.

Bu çözümler cemaatleri bağımsız sivil yapılar yerine devletin cemaatleri yapacak veya devleti bir veya birkaç cemaatin oyun alanı haline getirecek türden. Her ikisinin birlikte olması, yani bir veya birkaç cemaatin devlette güçlenmesi, devlet tarafından kontrol edilen diğer cemaatlerin ise hem tek tipleştirme hem baskın cemaatlerle rekabet edememe sonucu güdükleşmesi de pekâlâ mümkün.

Bu konuyu hem ahlâken doğru hem siyaseten geçerli (işleyebilir) ilkeler üzerinden ele almak mümkündür ve aslında herkes de bunların neler olduğunu bilir. Ancak, derdi âdil bir çerçevede birlikte yaşamak olmayanların, dini bir cemaatin bir terör örgütüne dönüşümünde önce negatif sonra pozitif “devlet ayrımcılığı”nın rolünü teslim edebilmeleri olası değil.

Bu mesele iki ilkeye uyarak doğru bir çözüme kavuşturulabilir.

* Devlet/iktidar özgürlük ilkesine uygun hareket edecek: cemaatlerin — yasaları çiğnemedikleri sürece — serbestçe örgütlenmeleri ve eylemde bulunmalarına izin verecek. İster “doğru din” adına, ister “devleti korumak” adına, cemaatlerin doğası ve yapısını bozacak, dinamiğini ve çeşitliliğini baskılayacak, onları serbestçe hareket etmekten alıkoyacak veya devletin organik uzantısı haline getirecek (ya da tersi  bir sonuç üretecek) düzenleme ve girişimlerde bulunmayacak.

* Devlet/iktidar eşitlik ilkesine uygun hareket edecek: kamu makamları ile kamu kaynaklarını liyakate, hak edişe, kamu yararına ve hukuka aykırı ve belli bir cemaati kayıracak şekilde dağıtmayacak. Aynı şekilde, icra gücünü belli bir cemaati/cemaatleri cezalandıracak ve dışlayacak şekilde de kullanmayacak.

Ancak şimdiki durum itibariyle ülkede demokratik-hukuki bir kurumsallaşma yeterince güçlü olmadığı için, AK Partiyi/hükümeti desteklemeleri ve onun için çalışmaları karşılığında kayrılmaları ve bu suretle devlet içinde önemli güç odakları haline gelmeleri yüksek bir olasılıktır. FETÖ çapında değilse de belli bir güce kavuşmaları, bu gücü kendi lehlerine kullanmaları ve politikacıları özel çıkarları doğrultusunda “pazarlığa” mecbur bırakmaları  şaşırtıcı olmaz.

Burada, cemaatler ile politikacılar arasındaki “pazarlığın,” farklı toplum kesimlerinin — bu örnekte cemaatlerin — talepleri doğrultusundaki (ve demokratik sürecin olağan bir parçası olan) oy-destek “pazarlığı”ndan apayrı olduğu unutulmamalıdır.

Bunlardan ikincisi, siyasi aktörler arasında, demokratik taleplerin oluşturulması ve yukarıya taşınmasını içeren sivil-siyasi bir ilişkidir. İlki ise kamu gücü ve imkânlarını böyle bir demokratik yetkilendirme olmadan pazarlık masasına yatırmak, bir nevi kamu gücüyle şantaj yapmak demektir.

Diğer taraftan, devletin cemaatleri katı bir düzenleme yoluyla kontrol altında tutma girişimi din ve örgütlenme özgürlüklerinin ihlâli anlamına gelir. Devletin bu tür bir düzenleme girişimi tek tip bir “doğru din” anlayışını dayatacak türde olursa din özgürlüğü, bütün cemaatleri tek tip ve/ya aşırı külfetli bir örgütlenmeye zorlarsa örgütlenme özgürlüğü  bakımından sorun yaratır.

Ülkede devletten bağımsız ve güçlü bir ekonomik ve sivil alan olmadığı için, cemaatlerin bu şekilde kontrol altına alınmaya çalışılması bir taraftan devletçe kayırılan bir kaç cemaatin devleşmesine, diğer taraftan bunun dışında kalmak isteyen cemaatlerin kendilerini korumak için yeraltına inerek iyice görünmez ve denetlenemez bir hale gelmelerine yol açar.

Cemaatleri devlet eliyle zaptürapt altına almaya çalışmak yerine adalet sistemini güçlendirmek; cezai veya malî suç işlediklerinde kayırmak, üstünü örtmek, görmezden gelmek veya savsaklamak yerine lâyıkıyla işlem yapmak yeterlidir.

Keşke devlete tanrı muamelesi yapmaktan biraz olsun vazgeçilebilse!

Serbestiyet, 19.09.2017

İfade tedirginliği

Türkiye şu anda ifade özgürlüğü açısından son derece ağır bir atmosferin içinde; hava ağır mı ağır…

Eli kalem tutanlar, yazıp-çizenler kabaca iki kampa ayrılmış durumda; ortada durmak mümkün değil…

Hasbelkader veya mecburen bir kampın içinde olanlar, hep birden ve en ağır biçimde karşı tarafa saldırmak zorunda bırakılıyor. Birkaç kişinin bile farklı düşünmesine, yazıp çizmesine tahammül edilmiyor.

İçinde bulunduğu kampın bazı yanlışlarını, uysal bir dille ifade edenlere bile hoşgörüyle bakılmıyor. “Karşı kamp içinde de iyi şeyler olabiliyor” şeklindeki görüşlere  de tahammül edilmiyor. Israr edenler kapı dışarı ediliyor.

İçinde bulunduğu kampın ana fikri dışında fikir beyan etmek isteyenler, ağır bir ifade tedirginliğinin içinde daraldıkça daralıyorlar. İfade etmek istiyor ama edemiyor… Bu, depresyonların en ağırı olsa gerek…

Bu durum her iki kamp için de geçerli. Her iki kampın hâkimleri/gardiyanları, ifade özgürlüğü konusunda, maalesef, aynı paydada buluşuyorlar…

Her iki kampın cazgırları, farklı görüşler beyan eden kamp sakinlerine şöyle diyorlar: “Şimdi bunun sırası mı, eleştirinin vakti mi; bir savaşın ortasındayız, karşı tarafa malzeme mi veriyorsun, yoksa sen de mi onlardansın, hain misin, ajan mısın…”

İfade özgürlüğünün kıymetini en iyi, ifade özgürlüğünden mahrum olanlar bilir. Her iki kampın sakinleri de bu tecrübeden geçtiler…

***

Bu girişi Ahmet Taşgetiren olayını anlatmak üzere yazdım.

Efendim, halim-selim kişiliği ve mütevazılığı sebebiyle pek çok kimsenin “Ahmet Abi” diye hitap ettiği Ahmet Taşgetiren, vakti zamanında, hükümete yakın Yeni Şafak’ta yazıyordu. Gazetenin önemli yazarlarındandı.

Ak Parti hükümetlerinin birkaç icraatını, son derece ılımlı ve hafif yollu bir üslupla eleştirdiği için Yeni Şafak’tan kapı dışarı edildi.

O da, o vakitler demokrat-özgürlükçü bir maske takmış bulunan Samanyolu grubuna geçti; Bugün gazetesinde yazdı. 17/25 Aralık olayından sonra, içinde bulunduğu grubu eleştirdiği için oradan da kovuldu.

Bunun üzerine Taşgetiren, hükümete yakın Star gazetesinde yazmaya başladı. Son zamanlarda, yine ılımlı bir üslupla, hükümete yakın bazı siyasileri eleştirmeye başladı.

Bunun üzerine bizzat kendi gazetesinin yazarları tarafından ağır bir hücuma uğradı. Bu hücumlara cevaben Taşgetiren’in yazdığı yazı ise gazete yönetimi tarafından yayınlanmadı. Taşgetiren de bunun üzerine istifa etti…

***

İmdi, Taşgetiren gibi tasavvuf-meşrep bir kişiliğin ılımlı eleştirilerine bile tahammül edilemeyecekse, neye ve kime tahammül edilecek? Taşgetiren’in eleştirileri yerli de olabilir yersiz de olabilir; o ayrı bir konu. Taşgetiren’in haklılığı veya haksızlığı ayrı bir konu; ifade özgürlüğü ayrı bir konu… Taşgetiren haksız da olsa susturulmamalı…

Eleştirinin ve farklı fikrin olmadığı yerde hayat olur mu; ilerleme mümkün mü?

İstişare İslamî bir gereklilik değil mi? Peygamberimiz farklı fikirlere saygı göstermiyor muydu? “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” demiyor muydu?

Peygamberimiz savaş ve savunma konularında bile istişare ediyordu. Vahiy inmeyen konularda ashabının eleştirilerini sabırla ve hoşgörüyle dinliyordu. Bazen kendi fikrini bırakıp onların fikrine tabi oluyordu…

Ayrıntıya girmeden söylemek gerekirse; Kur’an da Sünnet de istişareyi emrediyor; farklı görüşlere tahammülü emrediyor…

“İslamcı” kisvesine bürünüp de en küçük eleştiriyi bile kapı dışarı edenler, İslam’ın temel kaynaklarını ve tarihini, bir de bu gözle okusalar iyi ederler. (Okuyacaklarını zannetmiyorum; çok meşguller…)

***

Sözkonusu tahammülsüzlük, öteki kamp için de geçerli. Nuray Mert isimli bir Cumhuriyet yazarı, farklı yazılar yazdı diye kovuldu.

Nuray Mert, evrim ve müftülerin nikâh kıyması tartışmalarında, gazetesinin ana fikri dışına çıktığı için kovuldu. Hâlbuki Mert, görüşlerini son derece bilimsel bir dille yazmıştı.

İmdi, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyenler, kendilerini “aydınlanmacı” olarak niteleyenler, görevi aydınlatma olan bir bilim kadınını kapı dışarı ettiler.

Demokrasi, aydınlanma ve ifade özgürlüğü konusunda ahkâm kesen ve her fırsatta mevcut hükümeti “ifade özgürlüğünü ihlal ediyor” diye eleştirenler çelişkiye düşmedi mi?

Demokrasinin temelinde eleştiri yok mu? İlerlemek için farklı fikirlerin yarışması gerekmiyor mu? Aydınlanma eleştiri ile başlayıp eleştiri ile yürümedi mi?

“Aydınlanmacı” kisvesine bürünüp de eleştirel düşünenleri kovanlar da oturup aydınlanma tarihini ve ifade özgürlüğü meselesini bir daha okusalar iyi ederler. (Bunların da okuyacaklarını sanmıyorum; çünkü bunlar da çok meşguller…)

***

Diyeceğim o ki, ifade özgürlüğü genel, yaygın ve baskın bir sorun. Farklı düşünenler, aforoz edilme korkusu içinde, düşüncelerini içlerine gömüyorlar; “uydum kalabalığa” demek zorunda kalıyorlar.

Her iki mahallenin de kendine göre kabadayıları mevcut. Gerektiğinde racon kesiyorlar, gerektiğinde linç ediyorlar.

Geçenlerde Cumhurbaşkanı bu gibi durumlardan rahatsızlığını açıkça ilan etti. “Benim adıma racon kesmeyin” dedi.

Ama bakıyorum da bazıları bu uyarıyı duymamış gibi davranıyorlar. Erdoğan’ın yeni bir uyarı yapması ve “benim adıma kimseyi kapının önüne koymayın” demesi gerekiyor galiba…

Yine de kraldan çok kralcıların yola geleceğini sanmıyorum… Tarih bize bunu söylüyor…

Asıl Mesele TEOG Değil!

Yeni gündemimiz TEOG’un kaldırılması. Yani gündem daha çok bunun üzerinde yoğunlaşmış durumda fakat asıl gündemin TEOG veya kaldırılması değil de nasıl kaldırıldığı olması gerektiğini düşünüyorum. Sistemin ne olduğu, nasıl olduğu, mevcut sistem iyi miydi kötü müydü, yerine gelecek olan çok daha iyi mi olacak? Bu sorularla ilgilenmek istemiyorum. Bunlar farklı, bu konuda uzman kişilerin kaleme alabileceği bir yazının konusu olabilir. Benim şu an için üzerinde durmak istediğim nokta bu değişikliğin nasıl gerçekleştiğidir.

Bu değişikliğin zamanı ve yöntemi gerçekten de oldukça rahatsızlık verdi. TEOG belki de gerçekten sağlıklı bir sistem değildi farklı bir düzenlemeye ihtiyacımız vardı. Bunlar kabul edilebilir gerekçelerdir. Buna itiraz etmiyorum. Fakat böylesi önemli (Erdoğan basit bir konu diyor ama etkisi oldukça fazla olan bir konuya basit demek haksızlık olacak sanırım) bir konuda bu kadar ani bir karar sağlıklı sonuçlar doğurmayacaktır.

Her şeyden önce bu değişiklik yapılacaktı ise bunun zamanı eylül ayı olmamalıydı. Eğer bu durum eylül ayına kaldıysa o zaman bu sınavın bu sene son kez yapılması şeklinde bir yol izlenmeliydi. Çünkü insanlar kurslara yazılma işlerini mart-nisan aylarından halletmeye başlıyor. Kursların indirim sınavları, erken kayıt avantajları gibi bazı kampanyalarından yararlanılıyor. Gerek çocuklar gerek aileler gerekse kurs işletmecileri aynı anda mağdur olmuş durumda.

Bu zamansızlığın yaratmış olduğu mağduriyetlerin yanı sıra değişikliğin nasıl gerçekleştiği de ayrı bir rahatsızlık sebebi oldu. Erdoğan karşıyım dedi ve konu kapandı.

Sürecin nasıl geliştiğine şöyle bir göz atalım dilerseniz:

Erdoğan 15 Eylül tarihinde katıldığı bir televizyon konuşmasında “Ben TEOG olayını istemiyorum. Ve bunu da artık yanlış buluyorum. … TEOG’un kaldırılması lazım.” dedi ve akabinde program sunucusunun “Nasıl bir süreç beklemeliyiz?” sorusuna “TEOG kaldırılacak hemen, kaldırdık bitti.” dedi.

Ardından 17 Eylül’de yurtdışına çıkmadan önce yaptığı basın toplantısında da “Uygulamaya girmesi konusunda herhangi bir mani yok. Çok basit bir konu. … Hemen bu adımın atılması mümkün. … Temenni ediyorum ki süratle bu ülke gündeminden çıkartılacaktır.”

Erdoğan’ın bu açıklamalarından sonra, 19 Eylül tarihinde, Bakan İsmet Yılmaz “TEOG bu sene uygulanmayacak.” diye bir açıklama yaptı.

Evet, milyonları doğrudan etkileyecek olan bir değişikliğin hikâyesi sadece bu kadar.

İşin başka bir tuhaflığı da yerine neyin getirileceğinin henüz tam belli olmaması. Bakan bey “bize güvenin, niyetimiz salih”, “1 ay içerisinde teklif bakanlar kuruluna sunulacak” diyor. Belli ki neyin getirileceği konusunda hazırlık da hakkıyla yapılmış değil.

“Daha iyiye daha iyiye daha iyiye” doğru hedef gösteriyor Yılmaz. Evet belki de gerçekten daha iyi bir şey gelecek ama bu kadar acemice bu kadar oldu-bitti şeklinde bir süreç işletilemez. 15 yıllık bir iktidarın bu kadar düşüncesizce hareket etmesini anlamakta zorlanıyorum.

Erdoğan söylüyor ve icraat yapılıyor. Erdoğan söylediyse tamamdır. Hemen yapılmalıdır. Böyle bir resim vermek için özellikle mi uğraşılıyor acaba?

Aşık-Maşuk

Aşık; Bir kimseye veya bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyan, vurgun, tutkun kimse. Maşuk ise bu sevginin beslendiği kişiye verilen isimdir.

“Aşık mı maşuku sever, maşuk mu aşıka kendini sevdirir” sorusu kafamı hep kurcalamıştır. Şayet maşuk, aşık olunacak kadar sevgiye lâyık biri değilse, aşık ne kadar isterse istesin yine de maşuku zorla sevebilir mi? Ya da maşuk bu kadar sevimli/sevilesi olmasaydı aşık onu aşkla sevmemeye ne kadar dayanabilir ki?

Benim çıkardığım sonuç; “bir insan bir insana aşık olmaz, bir insan diğer bir insanı kendine aşık eder”.

Bunun tersine bir duygu için de bu formül geçerli olur o zaman. Bir insan bir başka insandan durup dururken nefret etmez veya soğumaz. O bir başka insan, diğer bir insanı kendinden nefret ettirir veya soğutur.

O yüzden bir başkasına “neden beni sevmiyorsun” sorusu çok anlamsız bir sorudur ve bu soru ancak “kendi kendine” sorulur. Bugün ülkemizde çoğunlukla maço erkekler, beğendikleri kadından sevgilerine karşılık alamayınca bu soruyu çok sert biçimde soruyorlar. Kendilerinde hiç kusur aramadan. Oysa kendisine “Acaba bu insana ben kendimi neden sevdiremiyorum” veya “acaba şu insanı kendimden hangi davranışımla soğutuyorum, uzaklaştırıyorum” sorularını sorabilseler bu kadar şiddetin sebebi de ortadan kalkmış olacak.

Siyasette de buna benzer bir durum var. Bazı partiler “seçmen şuursuz kardeşim, üç-beş kuruşa oyunu satıyor, göbeğini kaşıyan adamdan ne beklenir, bunlar zaten bidon kafalı, gerçeği bir türlü görmüyorlar ki, celladına aşık bu millet” gibi şikâyetlenmelerle, halkın kendilerini sevmemesinden yine halkı sorumlu tutuyorlar.

Biraz tarihe bakalım 

Bu topraklarda kurulan partilerden yaşayan en eski olanı Cumhuriyet Halk Partisi. O CHP ki, tam 23 sene rakipsiz tek başına mahallede dolaşmış, hava atmış, kendisine rakip çıkmasını da her türlü yolla engellemiş. Ama rakibi olmamasının kendisine fayda vereceğini zannederken zarar vermiş. Kendini, kendisine aşık olacaklara (millete) beğendirme ihtiyacı hissetmemiş. Her türlü kabalığıyla, maçoluğuyla, zalimliğiyle halka zorla kendini beğendirmeye çalışmış. Ta ki rakip delikanlı o mahalleye gelene kadar. Yeni gelen delikanlı (Demokrat Parti), CHP’nin yaptığı hataları yapmamış veya “bundan (CHP’den) kötüsü olmaz nasıl olsa” diyen halk tarafından beğenilmiş/sevilmiş. O (DP) da boş durmamış, halkın/milletin gönlüne girmek için çabalamış (ezanı yeniden Arapçaya döndürmesi).  Millet artık mahallenin ilk delikanlısının (CHP) tarafına pek bakmaz olmuş. Böyle bir duruma alışık olmayan, “bir evin bir oğlu” olarak yetişmiş şımarık CHP, kendini millete beğendirme gayretine girmek yerine, rakibini hileyle yok etme yoluna gitmiş. Mahallenin kabadayılarını (askerleri) çağırarak, DP’yi onlara dövdürüp (27 Mayıs) mahalleden uzaklaştırmaya çalışmış. Bir müddet asker CHP’ye kimse rakip olmasın diye nöbet beklemiş ama çok fazla da koruyamamış. Milletin artık gözü açılmış, gönlünü başkasına kaptırmıştır. Gönül işi de zorla olacak bir şey değildir. Halkın sevgilisi DP başka bir isim ve kılıkla (Adalet Partisi) yeniden mahalleye geri dönmüş. Millet, aşkını kokusundan tanımış ve hemen gönlünü açmış. Bu arada mahalleye yeni yetme başka delikanlılar da gelmiş. Milli Nizam Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi adlı bu delikanlılar da milletin bir kısmının gönlünü CHP’den çelmiş ve kendilerine küçümsenmeyecek sayıda “aşık” edinmişler. Bu durum mahallenin kabadayılarının hiç hoşuna gitmemiş. Bu sefer (asker) CHP’nin çağırmasını da beklemeden eline sopayı aldığı gibi öyle bir savurmuş ki, bütün yeni delikanlılar gibi CHP de bu darbeden nasibini almış (12 Eylül). Mahalle yeniden dizayn edilmek istenmiş ve kendilerinin hoşlanmayacağı delikanlıların mahalleye gelmesini 3-5 yıl engellemişler.  Ama millet ilk fırsatta, maşukunu yeniden bulmuş. AP’ye aşık olanlar ANAP ve DYP’ye, MSP’ye aşık olanlar RP’ye, MHP’ye aşık olanlar MÇP’ye, her şeye rağmen CHP’ye kara sevdayla tutkun olanlar da SODEP, SHP, DSP, ve CHP’ye gönüllerini açmış.

Çok partili siyasî hayatımız genel olarak 4 maşuk adayının kendisine aşık bulma yarışı halinde geçmiş. Merkez sağ maşuk DP, AP, ANAP, DYP, merkez sol maşuk, CHP, SODEP, SHP, CHP, dindar maşuk MNP, MSP, RP, FP, AKP, SP, milliyetçi maşuk ise CKMP, MÇP, MHP ile mahallede kendilerine aşık aramışlar.

2000 yılına kadar bu maşukların, “ne olursa olsun aşkından vazgeçmeyecek” kara sevdalıları oluşmuş ve onlar maşuklarını hiçbir şartta terk etmemişler. CHP’nin kara sevdalılarının nüfusa oranı %25. Ne olursa olsun bu aşıklar CHP’den vazgeçmeyecek kadar sırılsıklam aşıklar. Yine ANAP-DYP’nin veya o cenahın kara sevdalıları da 2000 yılına kadar aynı orandadır. Yani %25. MSP’nin kara sevdalıları %10-12, MHP’nin kara sevdalıları ise %7-9 civarıdır. Dikkat ederseniz bunların toplamı yaklaşık %70 yapmaktadır. Geriye kalan %30 ise hiçbir delikanlıya gönlünü vermeyen bazen şu partiyi, bazen bu partiyi beğenen, ama kara sevdaya tutulmayan, belki aşık olmayan ama beğenen, eğer bir seçimde bir parti gönlünü alacak bir jest yapmış ve ona güvenmişse hemen ona göz kırpan/gülümseyen/ondan hoşlanan bu grup, bütün iktidarları belirleyen kesim olmuştur. Yani Türkiye’de bu %30’luk kesimin gönlünü alabilen iktidar olmuştur. Bu kesimin hiçbir maşuka sadakati yoktur. Onlar çok akıllı ve menfaatçidirler. Menfaat derken, kısa vadeli taktik menfaati değil, uzun vadeli stratejik menfaati hedeflemişlerdir. Bu kesim kendisini daha fazla memnun edecek maşuku gördü mü, eskisine hiç acımaz, hiç de vefa duymaz ve hemen yeni maşukun yanına koşar.

AK Parti/Tayyip Erdoğan

2000’den sonra Türk siyasî hayatına başka bir maşuk adayı girdi. Yani mahalleye yeni bir delikanlı geldi. Bu delikanlı önceden babasının (Necmettin Erbakan) dükkânında (RP, FP) çalışıyordu. Önce il başkanı, sonra Beyoğlu Belediye Başkan adayı, sonra milletvekili adayı, sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oluyor ve herkesin ezberini bozan bir seçim stratejisiyle rakiplerini şaşırtıyordu. Bütün milletin de dikkatini çekiyordu. Boyu 1.85, yaşı 40, hitabeti düzgün, yakışıklı ve güven veren bir görüntüsü vardı. Hele İstanbul BŞB adaylığı sırasındaki rakipleri tam bir yıldızlar topluluğuydu. Zülfü Livaneli, İlhan Kesici, Bedrettin Dalan, Ertuğrul Günay. Bunların arasında hiç şans verilmeyen bu yeni delikanlı büyük bir sürpriz yaparak seçimi kazandı. Ama “siyasetteki babasına” saygıda da kusur etmiyordu. Ta ki kurdukları 4. parti de mahallenin kabadayılarınca kapatılana kadar. Ne zaman ki Fazilet Partisi de kapatıldı, oğul babadan bir talepte bulundu. “Baba, dükkânın yönetimini artık bana bırak. Sen yaşlandın. Gel kasada otur. Ama kararları ben alayım sana da danışayım. Bu marketi büyük mağaza haline getireyim” dedi. Baba da, klasik Türk babaları gibi muhafazakâr, gençlere tam olarak güvenmeyen bir karakterdeydi. “Evlat, sen daha çocuksun. Bu işler senin bildiğin gibi değil. (“Bunlar daha dünkü çocuk” N. Erbakan) Bu piyasada seni iki lokmada yerler” diyerek evladının talebini reddetti. Evlat durmadı, kendine güveniyordu. Milletin gözündeki aşk ateşini görmüştü. Babasından mevcut sermayenin (FP’nin) yarısını (40 milletvekili) alarak tam babasının dükkanının karşısında yeni bir dükkan (Akparti) açtı. Vitrini, rafları, fiyatları babasının dükkanından daha iyiydi ve halk (aşıklar) “babanın dükkânını” bırakarak “oğulun dükkânına” yöneldi. İlk girdiği seçimde de önce kara sevdalılardan % 8, aşık olmayıp sadece beğenen/hoşlananlardan da %26 oy alıp hemen iktidar oldu. İlk iktidar döneminde gösterdiği performans sonucu girdiği her seçimde hem  beğenen/hoşlananlardan ve hem de diğer partilerden çok sayıda seçmeni kendine aşık ederek hep mahallenin tek favori delikanlısı olmayı sürdürdü. Demek ki bir kişi kendisini sevdirmeyi becerebilirse, halk ister istemez onu sever. Bağrına basar, arkasında durur (“yedirmeyiz”).

Bu arada eski delikanlılar yine aşıkları (milleti) suçlamaya devam ettiler. Hiç kendilerine “ben bu milleti kendime niye aşık edemiyorum/sevdiremiyorum, acaba millet benim neyimi beğenmiyor, hata acaba bende mi?” diye sormadılar. Yine mahallenin eli sopalı kabadayılarına, dış güçlere (ABD ve AB)  devlet içinde örgütlenmiş yapılara bel bağladılar. Muhtıra verdirdiler, kapattırmaya kalktılar, içeriden ele geçirmeye kalktılar, etrafını boşaltmaya çalıştılar, en son da tarihin en kanlı darbesini denediler. Ama milletin maşuku, bütün bunların altından başarıyla kalkmasını, dik durmasını bildi. Bilhassa CHP, kendisine kör/kütük aşık %25’in üzerine bir kişiyi bile kendine aşık edemedi. Ama yine suçu, kendine aşık olmayanlarda, kendisine hiç ısınamayanlarda aradı. Şayet eline kısa bir sürelik bir yetki geçse, “neden beni sevmediniz ulan” diyerek bir çok cinayet işleyeceğinin (“iktidar olduğumuzun ertesi günü yandaş medyaya el koyacağız” Gürsel Tekin) işaretlerini de ara sıra gösterdi.

İnsanlar da, partiler de, karşısındakilere/millete “neden beni sevmiyorsun/neden bana oy vermiyorsun?” diye kızmak ve efelenmek yerine, “neden ben kendimi millete sevdiremiyorum/beğendiremiyorum, milletin oyunu alamayacak ne yapıyorum, neyi yapmıyorum, ne yapmalıyım?” diye kendine sormalı. Aşık adayını/milleti değiştirmeyi değil, kendini/partisinin politikasını değiştirmeyi denemeli. Millete güven vermek istiyorsa itiraflarda bulunmalı. Bunları cesaretle, samimiyetle yapmalı. Yanlışlarından dolayı aşık adayı milletinden özür dilemeli. Aşık adayı millet işte ancak o zaman maşuk adayına güvenir, gönlünü açar, oyunu verir.

Hükümet bilgilendirme sorumluluğunun farkında mı?

Bayram için 45 bin Suriyeli, valilikten sınırı geçmek için izin talebinde bulundu.

Sığınmacılara karşı öteden beri düşmanca davranan veya onları siyasi kavganın aracı olarak kullanan çevreler de bu fırsatla yeniden istismara başladı.

“Kilis Valiliğine 65 bin Suriyeli Kurban Bayramı’nı ülkelerinde geçirmek için başvuru yapmış. Bayramı geçirdiğin ülkene artık taşınabilirsin” diyor Sinan Ogan.

Sosyal medyaya baktım, sığınmacılara karşı ırkçı, mezhepçi veya başka türden ayrımcılık yapanlar da yine mal bulmuş gibi sarılmışlar bu dezenformasyona.

Verdikleri mesaj şu: Hani orada savaş vardı? Belli ki orada öyle çatışma, yıkım falan yok ki gidebiliyorlar. Gidebilecekleri halde gitmiyorlar, hükümet onları göndermiyor yani.

Oysa Suriye’ye barış gelmiş ve bu ülke güvenli bir yer haline gelmiş falan değil.

Sosyal medyadaki ergen ırkçılar bilmiyor olabilir tabii, “madem gidebiliyor savaş yokmuş” diye düşünebilir.

Ama yaşını başını almış siyasetçiler pekala biliyor olmalılar bunun doğru olmadığını.

Gerçek durum

Peki, gerçek ne? Sahiden o Suriyeliler nasıl gidebiliyorlar oraya?

Bunun gayet makul bir açıklaması var.

O Suriyeliler, esas olarak sadece dar bir alana, Türkiye, Rusya ve İran’ın Astana sürecinde oluşturdukları Güvenli Bölgelere gidebiliyorlar.

Suriye’deki çatışmasızlık alanlarında işlerini görüp dönüyorlar. Hepsi her yere gidemiyor. O Güvenli bölgeler de aslında çok güvenli değil.

Sınırın öteki tarafında da yine kısmen Türkiye ordusunun güvenliği sağladığı bölgelere gidiyorlar.

Üç cümle. Hatta ilk ikisi de yeterli olur.

Devletin bilgilendirme amaçlı, mesela “kamu diplomasisi” yapmak için kurulmuş, işi bu olan kurumları var ve bu kadarcık bir açıklama ile bir yalanın önünü alabilecekken almıyorlar.

Belli ki ilgilendikleri çok daha önemli “devlet işleri” var. O kadar önemli işler ki, 6 yıldır ciddi bir biçimde sığınmacılara yönelik ayrımcı çevrelerin propagandasına maruz kalan, yalan yanlış bilgiler üzerinden yıllardır enfekte edilen bir topluma, “hayır o işin aslı öyle değil” diyecek zaman bırakmıyor.

Ve bu konuda açıklama yapması gerekenler, işi, görevi bu olanlar sustuğu için, sığınmacılara yönelik önyargı üreten yalanlar gündemi beliriyor.

Oysa devletin, bu tür yalanlarla sığınmacılara yönelik olarak toplumun bazı kesimlerinde yıllar içinde oluşturulan gerilimi ortadan kaldırmaya çalışması, sadece bilgilendirme sorumluluğun bir gereği değil, aynı zamanda bir güvelik sorunu.

Çözüm Süreci’nde de aynısı olmuştu. Hükümet en haklı olduğu konularda bile açıklama yapmadığı, toplumu bilgilendirmediği için meydan süreci bozmaya çalışanlara kalmıştı. Gündem tartışmasız biçimde onlar tarafından belirlenmişti ve onlar da her gün, her an, süreci aşındırmak için ellerinden geleni yapmışlardı.

Orada Bayram yok

O Suriyeli sığınmacılar, dar bir koridordan geçerek viran olmuş evlerine, kaybettiklerini bulmaya gidiyor.

“Birçoğu yıkılan binalarına kabristanlarına gidiyor, vefaya ve hüzne gidiyor. Orada bayram yok” diyor Anadolu Platformu’ndan Turgay Aldemir.

Burada ise birileri, onların felaketi üzerinden ayrımcı önyargılarını tatmin ediyor, siyasi rant devşirmeye çalışıyor.

Bir felaketin buralara savurduğu acılı insanlara karşı merhametsizliğe yönelten, onları öfkenin ve şiddetin hedefi haline bir ruh hali bu. (“Sığınmacıyı caninin önüne atmak” başlıklı yazımda daha geniş anlatmıştım bu meseleyi). Bir insan bunu nasıl yapar, nasıl içine sindirir bilemeyebilirsiniz. Belki de hiç bilmemek doğrudur bu kötülüğü.

Ama mesele onların ne yaptıkları değil; vatandaşı olduğumuz devletin, iş başındaki hükümetin ne yaptığı.

Sonuçta hükümetin bilgilendirme sorumluluğunu yerine getirmediği bir ortamda, meydan sığınmacıyı caninin önüne atmaya çalışanlara kalıyor.

Bugün durum bu.

Serbestiyet, 31.08.2017

Suspus Meclis

16 Nisan’da gerçekleşen anayasa değişikliğinin akabinde, AKP ile MHP arasında kapsamlı bir işbirliği daha gerçekleşti ve TBMM İçtüzüğünde önemli değişiklikler yapıldı. 18 maddelik teklifin 15. maddesi, “Meclis’ten geçici çıkarma” cezasını içeren İçtüzüğün 161. maddesini yeniden düzenliyordu. Teklifin ilk hali şöyleydi:

“(3) Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanına ve Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdit etmek yahut Türkiye Cumhuriyetine veya onun Anayasa düzenine sövmek, Türk Milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar ile Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak, Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak…”

Milletvekillerini neredeyse ağzını açamayacak hale getiren bir teklifti bu. Mesela, “itham” hoşa gitmeyen her söz sahibinin başını belaya sokabilirdi. “İdari yapı ve yerleşim birimleri için Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak” ise, ucu bucağı olmayan bir cezalandırma yetkisine işaret ediyordu. Bu ibare lafzına uygun tatbik edildiğinde, milletvekillerinin ülke sınırları içindeki herhangi bir yerin tarihi adını kullanmaları cezalandırılmaları için yeterdi. Diyarbakır’a Diyarbekir, İstanbul’a Konstantinopolis, Elazığ’a Elaziz diyen bir vekili geçici olarak Meclis’ten çıkarmak gerekirdi. Genel Kurul’daki görüşmelerden sonra bu “itham” ve “Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfat kullanmak” ibareleri metinden çıkarıldı ve maddenin son hali şöyle oldu:

“Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Başkanına, Başkanlık Divanına, Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline, milletvekiline, Türk Milletinin tarihine ve ortak geçmişine, Anayasanın ilk dört maddesinde çerçevesi çizilen Anayasal düzene hakaret etmek ve sövmek, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü esasında Anayasada düzenlenen idari yapısına aykırı tanımlamalar yapmak…”

Teklifin 16. maddesi, bu fiilleri işleyip geçici çıkarma cezasına çarptırılan vekile uygulanacak müeyyidelere ilişkindi. Buna göre, geçici çıkarma cezası alan bir vekilin “bir aylık ödenek ve yolluğunun üçte ikisi” kesilecekti. Mevcut maaşlar dikkate alındığında bu ceza 12 bin TL’ye tekabül ediyordu. Yani İçtüzüğün 161. maddesindeki sınırları ihlal eden bir vekil — en çok üç birleşim — Meclis çalışmalarına katılamadığı gibi, 12 bin TL’lik, hatırı sayılır bir mali külfete de maruz kalacaktı.

Tarihi değerlendirme mi, tarihe hakaret mi?

Yeni düzenleme üç konuda sınırlama getiriyor: Birincisi, Türk milletinin ortak tarih ve geçmişine sövülemeyeceği ve hakaret edilemeyeceğidir. “Sövme”yi bir tarafa bırakalım ama “hakaret”i tespit etmek, neyin hakaret olup olmadığı noktasında anlaşmak son derece güçtür. Diyelim ki bir vekil, Meclis’te, 1915’de Ermenilere reva görülen muamelenin bir “tehcir” veya “mukatele” değil de bir “soykırım” olduğunu söyledi. Ya da Türkiye Cumhuriyeti devletinin 1937-1938’de Dersim’de “katliam” yaptığını ifade etti. Veya devletin 12 Eylül’den sonra başta Diyarbakır 5 No’lu olmak üzere birçok cezaevinde “insanlığa karşı suç” işlediğini belirtti.

Ne olacak bu durumda? Bu konuşmalar nasıl ele alınacak? Tarihî bir değerlendirme olarak mı, yoksa Türk milletinin ortak tarihine bir hakaret olarak mı görülecek? Hepsini geçtim; herkes için “ortak tarih” diye bir şey mümkün mü? Tarihte vuku bulan mühim hadiseler hakkında farklı kanaatlerin olması da, vekillerin tarihî olaylar hakkında farklı düşünceleri taşımaları ve seslendirmeleri de tabiidir. Vekiller tek bir yoruma mahkûm edilebilir mi? Aklın alacağı bir iş midir bu?

Darbecilerin hükmüne koruma kalkanı

İkincisi, Anayasanın ilk dört maddesidir. Tekrar anımsatmakta beis yok: 1924 ve 1961 Anayasalarında değiştirilemezlik sadece “Cumhuriyet” için öngörülmüştü. İlk dört maddenin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hale getirilmesi, 12 Eylül’ün bir icadıydı. Buna karşın darbeciler bile milletvekillerini bu konuda konuşmaktan men etmeyi akıllarına getirmemişlerdi. Nitekim değişiklikten önce 161. maddede de böyle bir kısıtlama söz konusu değildi. Maddenin eski hali şu şekildeydi:

“Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, Cumhuriyet Senatosuna, Millet Meclisine, Cumhuriyet Senatosu Başkanına, Millet Meclisi Başkanına, Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi Başkanlık Divanlarına, Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdid etmek yahut Türkiye Cumhuriyeti’ne veya onun Anayasa düzenine sövmek…”

Hülâsâ, AKP – MHP ortaklığı, darbecilerin koyduğu bir hükme — hem de aradan 35 yıl geçtikten sonra — onlardan daha geniş bir koruma kalkanı getirdi ve vekillerin bir anayasa normu hakkında özgürce konuşmalarının önüne set çekti. Demokrasiye yapılacak en büyük kötülüklerden biridir bu.

Kürdistan korkusu

Üçüncüsü de Anayasada düzenlenen idari yapıdır. Yeni İçtüzüğe göre vekiller “Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü esasında Anayasada düzenlenen idari yapısına aykırı tanımlamalar” yapamaz. Hayret etmemek elde değil. İdari yapının bir kutsallığı yok. İhtiyaçlara cevap vermediğinde idari yapı da, tanımı da değişir, değişmelidir. Vekillerin görevi de zaten, idari yapıda bir tıkanma gördüklerinde alternatif öneriler getirmek. Bunu yaptıklarında, doğal olarak, anayasada verili tanımların dışında tanımlar ve isimler kullanırlar. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan olduğu dönemde, güçlü devletlerin eyalet sisteminden korkmalarının bir anlamı olmadığını, Türkiye’nin geçmişinde eyaletlerin bulunduğunu, şimdi de eyalet sistemine geçip eyaletleri güncel şartlara uygun olarak isimlendirebileceğini söylüyordu (https://www.youtube.com/watch?v=wzhURlrFLKA).

Tabii burada asıl gaye “Kürdistan” kelimesinin kullanılmasını engellemek. HDP’li vekiller Doğu ve Güneydoğu’dan bahsederken bazen “Kürt illeri” veya “Kürdistan” diyor. Şimdi İçtüzük eliyle, Meclis çatısı altında Kürdistan’ın telaffuzu önlenmeye çalışılıyor. Gerçekten çok hazin ve çok utanç verici bir geri adım bu. Geri adım, çünkü bakın 19 Kasım 2013’te Erdoğan, partisinin Meclis Grup Toplantısında neler diyor:

“Bu millet köksüz değildir. Bu millet reddi miras yapacak, ecdadını unutacak, ecdadına sırt çevirecek bir millet değildir. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Şurada doksan yıl, yüz yıl öncesine gidin. CHP’nin, MHP’nin yöneticileri şurada Meclis kütüphanesine gitsinler, ilk Meclis zabıtlarını, gizli celse zabıtlarını okusunlar. Milletvekilidirler, okuma hakları var, gitsinler okusunlar. Bugün MHP ve CHP neye karşı çıkıyorlarsa, orada, ilk Meclis zabıtlarında o karşı çıktıkları şeyleri görecekler. Hem de en başta Gazi Mustafa Kemal’in nutuklarında görecekler. Kürt kelimesini o Meclis’te görecekler. Gürcü, Laz, Arap, Boşnak kelimelerini o zabıtlarda görecekler. Kürdistan kelimesini o Meclis zabıtlarında görecekler. Anasır-ı İslam kavramını o zabıtlarda görecekler.

“Kendi tarihini bilmeyen, kendi tarihini okumayan karanlıktan ve cehaletten başka bir şey söylemez. Şöyle biraz daha geriye Osmanlı’ya gittikleri zaman Doğu ve Güneydoğu’nun Kürdistan Eyaleti olduğunu görecekler. Doğu Karadeniz’in Lazistan Eyaleti olduğunu görecekler. Bunlar bizim tarihimizin bize devrettiği mirastır. Bunları görmemezlikten gelemezsiniz.” (https://www.youtube.com/watch?v=1xGqJpbLDV4)

Nereden nereye?

Ya itaat et ya da sus

İçtüzük vekillere iki yol gösteriyor: Yollardan biri, bu üç konuda resmi tezlerin ve hâlihazırdaki hukuki düzenin mutlak kabulüdür. O vakit vekiller istedikleri gibi konuşabilirler. Tarihin şanlı sayfalarını gönüllerince çevirebilir, ilk dört maddeyi göklere çıkarabilir, mevcut idari sistemi her derde deva olarak sunabilirler. Diğer yol ise, vekillerin susmasıdır. Eğer vekillerin bahsi geçen mevzulara dair bir itirazları veya resmi duruşa ters düşen fikirleri varsa, onlar için en doğrusu o görüşleri kendilerine saklamalarıdır. Aksi takdirde hem maddi hem de manevi olarak yıpratılmaları kaçınılmazdır.

Şimdi düşünelim: Bir meclis var. İçinde milletvekilleri yer alıyor. Lakin o vekiller, İçtüzük marifetiyle bazı mevzulara dokunmaktan alıkonuluyor. Kamusal bir görevi icra ettiğinden dolayı herkesten daha fazla özgürlüğe sahip olması gereken vekilleri cezalandırma sopası gösterilerek suskunluğa mecbur ediliyor.

Oysa meclisleri “demokrasinin mabedi” kılan, orada her konunun vekiller tarafından serbestçe, enine boyuna müzakere edilmesidir. Eğer bir parlamenter tarihe, anayasal normlara ve idari düzene dair düşüncelerini — herhangi bir korkuya kapılmadan —  konuşamayacaksa, neyi konuşacak Allah aşkına?

Unutmayalım, suspus edilmiş bir meclisten ne demokrasi çıkar, ne de kimseye hayır gelir.

Serbestiyet, 06.09.2017

Meclisin ruhuna fatiha

Daha önce de yazdım; ama bir kez daha altını çizmekte yarar var: 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsünün püskürtülmesinden sonra OHAL’in ilan edilmesi normaldi. OHAL de nihayetinde anayasal bir rejimdi ve bu günler için düşünülmüştü. Gayesi, memleketin karşı karşıya bulunduğu hayati bir tehlikeyi bertaraf etmek için yürütmeye güç takviyesinde bulunmak, hızlı ve etkili kararlar alınmasını sağlamaktı. Normal dönemlere nazaran hak ve hürriyetler bir ölçüde askıya alınmış olsa da OHAL hukuk dışı bir yönetim değildi. Yürütme “hukuk devleti ilkesi”nin gereği olarak ulusal ve uluslararası hukuki kayıtlarla bağlıydı.

OHAL’den beklenenin elde edilmesi ise iki şarta bağlıydı: Biri, OHAL’i “devamlı bir hal”  biçimine dönüştürmemek, bundan uzak durmaktı. Diğeri ise, OHAL’i sadece OHAL ilan edilmesini mecburi kılan ve yetki kanununda ifadesini bulan nedenlerle sınırlı olarak icra etmekti. OHAL’e, darbeye ve darbecilere karşı müracaat edilmişti; dolayısıyla OHAL’den kaynaklı yetkiler de yalnızca darbeyi önlemek ve darbecileri açığa çıkarmak için kullanılmalıydı. Aksi yetki aşımına girerdi.

Torba KHK’lar

İlk OHAL darbeden beş gün sonra, 20 Temmuz’da ilan edildi. Aradan bir yılı aşkın bir süre geçti. Maalesef her iki şartı karşılamaktan fersah fersah uzak bir tatbikat yaşanıyor. Bir kere, OHAL’i kalıcılaştırma yönünde ciddi bir irade görünüyor. İktidar ilk başlarda OHAL’in mümkün olan en kısa vakitte kaldırılacağını ifade ediyordu. Şimdi ise OHAL’in ne zaman son bulacağını soranlara “OHAL’den niye rahatsızsınız?” diye tepki gösteriyor. Tablo açık; iktidar OHAL’den rahatsız değil. Onun için OHAL’i sonlandırmak için hiç acele etmiyor; tersine, normal yönetime geçme taleplerini elinden geldiğince ağırdan alıyor.

İkincisi, iktidar OHAL’i salt darbe ile mücadele için kullanmıyor; hayatın her alanını KHK ile düzenliyor. Darbe ile hiçbir şekilde bağlantısı kurulamayacak olan ama kendisi için öncelik taşıyan konular iktidar tarafından bir KHK’ya konuyor ve toptan düzenleme yoluna gidiliyor. Eskinin “torba kanunları”nın yerini “torba KHK’lar” alıyor.  İktidar, KHK’lar sayesinde muhalefet partileriyle uzlaşma ihtiyacı hissetmiyor, Meclis’teki süreçlerle başını ağrıtmıyor, uygun gördüğünü kâğıda yazıp yürürlüğe koyuyor.

OHAL’i sevmek

Kendisine bahşettiği güçten ötürü iktidar OHAL’i sevdi, gücün tadını aldı ve bu gücü kolay elden çıkaracağa da benzemiyor. Nitekim iki KHK daha çıkardı. 693 Sayılı KHK, OHAL esprisine uygun; bu KHK’da kamudan ihraç edilen personelin isimleri ve kapatılan medya kuruluşlarının listesine yer veriliyor. Lakin 694 Sayılı KHK şu ana kadarki en kapsamlı KHK’lardan birini oluşturuyor ve birçok yasada esaslı değişiklikler ve yeni düzenlemeler içeriyor.

Bu yazıda, 58 sayfa ve 205 maddeden oluşan bu KHK’ya dair iki hususa işaret etmek istiyorum.

Birincisi, OHAL döneminde çıkarılan KHK’ların OHAL’i gerekli kılan hallerle ilgili olması, anayasal bir mecburiyettir. Ancak daha önceki bazı KHK’larda olduğu gibi bu KHK’da da bu mecburiyete riayet edilmiyor.  “Doldur sepete” mantığıyla ve denetlenemeyecek olmanın verdiği rahatlıkla her mesele KHK’nın içine atılıyor. Mesela 1. madde, köy korucularının görevlerinin ifasından kaynaklı kovuşturma ve soruşturmalarda belirledikleri avukatların ücretlerinin İçişleri Bakanlığının bütçesine konacak ödenekten valilikler tarafından karşılanacağına hükmediyor. 3. madde, askerlik çağrısının ulusal yayın yapan radyo ve televizyonlardan yapılmasını düzenliyor.

Meclisi by-pass etmek

8. madde, idari yargının görev alanına giren konularda ilamsız takip yoluna başvurulamayacağını belirliyor. 45. madde, devlet üniversitelerinin yurt dışında akademik birimler ve sosyal tesisler kurabilmesini öngörüyor. 136.  madde, bölge adliye mahkemelerinin yargı çevresine dair kuralları içeriyor. 185. madde ve sonrası da kamu hastanelerinin personel ve çalışma usullerini tanzim ediyor.

694 Sayılı KHK, Orman Kanunu’nda da (madde 22) değişiklikler yapıyor, Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nda da (madde 131). Futbol ve diğer spor müsabakalarındaki bahis ve şans oyunlarına da el atıyor (madde 23), oda ve borsa seçimlerinde oy kullanabilmek için gerekli olan kayıt süresine de (madde 134).

Burada sorun, KHK’daki düzenlemelerin gerekli ya da doğru olup olmadıkları değildir. Tartışmasını her konunun uzmanları yapacaktır muhakkak. Sorun, bu düzenlemelerin darbe ile uzaktan yakından ilgilerinin bahis mevzuu olmamasıdır. Eğer bu kanunlarda bir değişiklik elzem ise, Meclis bunun için vardır. Teklif ya da tasarılar Meclise getirilir, üzerlerinde her parti kendi görüşünü açıklar, tartışmalar yapılır ve sonuçta öneriler kanunlaşır ya da reddedilir. Sorun Meclisin by-pass edilmesidir.

Suç ve ceza

İkincisi, 694 Sayılı KHK, daha önceki KHK’lardan çok daha tehlikeli bir yola girip “suç ve ceza” ihdas ediyor. Birkaç örnek vereyim.

10. madde, Uyuşturucu Maddelerin Murakebesi Hakkındaki Kanunun 25. maddesine “beşyüz günden onbin güne kadar adli para” ibaresini ekliyor.

137. madde, Türk Ceza Kanununun 188. maddesinin birinci fıkrasına “ikibin günden az”; üçüncü ve yedinci fıkralarına ise “bin günden az” ibarelerini ekliyor.

138. madde,  5237 Sayılı Kanunun 190. maddesinin 1 ve 3. fıkralarına “bin günden onbin güne kadar adli para” ibaresini ekliyor.

139. madde ise 5237 sayılı kanunun 228. maddesine iki yeni ilave ediyor: “(3): Suçun bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle işlenmesi halinde üç yıldan beş yıla kadar hapis ve bingünden onbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. (4): Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılır.”

KHK ile suç ve ceza yaratılması, hem Anayasaya hem de Türk Ceza Kanununa aykırı. Anayasanın suç ve cezalara ilişkin esaslarını düzenleyen 138. maddesi “ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulabileceğini” söyler. TCK’nın 2. maddesi de “İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza hükmolunamaz” der.

Ezcümle bir suç ve ceza konulacaksa, bu ancak kanunla mümkün olabilir. Kanunu ise çıkarmaya tek yetkili merci Meclistir. Burada Meclisin yetkisi KHK vasıtasıyla elinden alınmış ve Meclis devre dışı bırakılmıştır.

Böyle giderse Meclisin ruhuna fatiha okunması fazla zaman almayacaktır. Milletvekillerinin olan bitene bir de bu gözle bakmaları gerekiyor; yoksa varlıkları ile yoklukları arasında bir fark kalmayacak.

Serbestiyet, 31.08.2017

Ertuğrul Başer ile Söyleşi

Söyleşen: Mehmet Akif Ertaş
Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ss. 6-18.

Ertuğrul Bey, söyleşimiz için ilk adımı atmadan önce, size, hem, birçok kıymetli ismin makalesini ve kitabını Türkçeye “Türkçe Söyleme” geleneğinin izini sürerek kazandırarak, teorik metinler kaleme alarak “algı kapıları”mızı açtığınız, hem de söyleşi teklifimizi reddetmediğiniz için teşekkür ediyoruz.

Ne demek, ben teşekkür ederim, buyrun.

Söyleşimizi derinleştirmeden, gün yüzüne çıkardığınız çalışmaların arka planlarının arkeolojisine geçmeden önce, Türkiye’ye, iştigal eylediğiniz alanlar bağlamında baktığınızda nasıl bir manzarayla karşılaştığınızı bizimle paylaşırsanız seviniriz.

Bir kadrini bilemedik hissi, Türkiye deyince, o yüzden bir yerlerimizde biraz suçlu bir pişmanlık. Biraz onun sana verdiklerinin altında kalmışlık duygusu. Tabi kötü bir şey insanın kendi ülkesine, vatanına ilişkin bu tür bir hissiyata kapılması.

Sonra bunları bastıran tuhaf bir laboratuvarda yaşamış, yaşıyor olmak hissi. Sanki her birimiz birer laborantız, lamlara lamellere yatırıyoruz olup biteni, bir tüpe doldurup üstüne biraz hırs damlatıyoruz, biraz Kant, biraz Kurtuluş. Sonra elbette ikiye ayırıp bir tüpe pür silah ve şiddet, diğerine pür sabır ekliyoruz. Biraz ısıtıyoruz, renk değiştirmeye başlayınca, işkence altında inceliyoruz bakalım nasıl farklı bir reaksiyon…

Konumumuz o kadar da net değil, sanki denek yazılmışız çaresiz ihtiyaçtan, cam kaplara damlatıyorlar bizi, lamlara yayıyorlar, pipetlerle bir damla demokrasi damlatıyorlar üstümüze, bir damla çocuk nasıl yetiştirilir, bir damla ağacı sev yeşili koru, sonra elbette ikiye ayırıp… Biraz ısıtıyorlar, renk değiştirmeye başlayınca, birbirimizi bu kez kesinkes boğazlayacağımız üzerine bahisler çoktan açılmış oluyor, duyuyoruz, farkındayız ama kendimizi de eğleyemiyoruz, laborantların arkasında ayaklarımızın ucunda yükselerek bakıyor ve bir hınçla inceliyoruz acaba farklı bir reaksiyon…

Kadir bilmezlik, altında kalmışlık, laboratuvarda yaşıyor olmaklık… Bu sezgi-hislerin hepsinden süzülüp öne çıkan bir bilgi de var dile getirebileceğimiz, en çok da kendimizden biliyoruz: ülke olarak bir yol bulmak için uğraşıyoruz, daha doğrusu kendimize yol açmağa. Kendimize, kendi olmaklığımıza doğru bir yol. 19. yüzyılın sonunda Osmanlı’nın dağılmasından bugüne ağır travmalar, felçler, yaralı uzuvlar ve kimliklerle çırpındığımız şey bu.

Ve bunca çırpınıştan sonra yeni bir merhaleye geldik, şükretmek lazım. Cumhuriyeti kuran kadroların can telaşı içinde bu ülkeyi soktukları ve Cumhuriyet tarihi boyunca tahkim ettikleri yol, bir vatanın bekası için yeterli olmuş olabilir, ama artık Bize yetmiyor, dar geliyor, Bizi azaltıyor, bölüyor, kurutuyor. Artık makul, mütevazı, farklı gelenek, kimlik ve hayat tarzlarına açık, kırıp dökmeden, kök kazımadan, kansız, şiddetsiz, birbirini çoğaltarak yaşayabileceği bir yol açmağa çalışıyoruz. Bugün, Türkiye’nin bütün göçmüş hayat ve denemelerin üstüne yapmaya çalıştığı, özellikle AK partinin iktidara geldiği 2000’lerin başından itibaren iyice netleşen, milim milim ilerlettiği hamle bu.

İki yoldan ilerletmeyi düşündüğümüz söyleşimizin ilk yolunda “Türkçe Söyleme” geleneğinin izini sürerek Türkçeye kazandırdığınız çalışmalara odaklanan sorularımızı yönelteceğiz

Bu yolda ilerlemeden önce, “Türkçe Söyleme”, “Çevirme”, “Tercüme” terimlerini nasıl konumlandırdığınızı, hangi fiili ya da fiilleri kendinize yakın bulduğunuzu merak ediyoruz.

Bu soruya kendi kararımca cevap vermeden peşinen belirtmek isterim ki ben iddialı bir çevirmen değilim, İngilizce’yi Türkiye’de öğrendim, sınırlarımı bilmeye çalıştım, daha çok sevdiğim kitapları çevirdim. Diyeceğim, umarım yaptığım çeviriler beğenilmiş ve yeterince Türkçe, yeterince doğru, okunaklı ve faydalı olmuştur. Aksi durumlar için okurların affına sığınırım…

Çeviri netameli bir konu. Bir yandan her daim “çevirinin imkânsızlığı” gibi çok sağlam bir argümanın gölgesinde yaşıyor. Bir yandan da bu argümana, öyle ince eleyip sık dokumadan, “hadi git işine ya” dediğimiz hakiki dünyada işimizi bitiriyor. Bu dünya fala inanmayabiliyor ama falsız da kalmıyor. Çeviriye ihtiyacımız var, faydalanıyoruz ondan.

Sorduğunuz kavramlar sanırım bu “imkânsızlık” ile “fayda” arasında yer tutuyor. Tabii ki her durumda “Türkçe Söyleme”den yana olmak lazım. Çevirinin en imkânsız göründüğü şiirde bile olağanüstü çeviri örnekleri var, hem de çok sayıda. Muhtemelen, çevirmeni en fazla Türkçe söylemeye zorlayan metin türü şiir de ondan.

Öte yandan, benim anladığım sorun burada bitmiyor, tersine yeni başlıyor. Biri zaman ve ücret, diğeri hangi Türkçeyle söylemek?

Zaman ve ücret…Şimdi nasıl bilmiyorum, ben yaklaşık 10 yıldır kitap filan çevirmedim, ama çok değiştiğini zannetmiyorum. İyi çeviri için zamana ihtiyaç var. Diyelim hakkı 3 ay olan 250 sayfalık orta kalınlıkta bir kitabı makul bir aylık gelir elde etmek için 1 ayda çevirmek zorunda kalıyor bu işten geçim sağlayan çevirmenler. Bu da ister istemez niteliğe yansıyor. Nasıl çözülür bilemiyorum.

Diğer, bence daha kritik mesele, hangi Türkçeyle söylemek?

Bir ara (1980’ler) uzun süre baskısı tükenmiş bir kitabı aramış ve sonunda bulmuştum. Çeviri orijinal dildendi, çevirmen çok saygı duyduğum bir yazardı. Sonra büyük bir iştahla okumaya başladım. Ama bunca aradığım, yolunu gözlediğim kitabı inatla okunmuş 40-50 sayfadan sonra bırakmak zorunda kaldım. Çevirmen-yazar aşırı “öztürkçeciydi” ve ben de o dönem kendi çapımda bir “öztürkçeci” olmama rağmen metne nüfuz edemiyordum. (“Öz Türkçe”, Hakiki Koç gibi tuhaf, manasız bir adlandırma zaten, bir yerde öz olmayan bir Türkçe olduğunu ima ediyor, pes yani!)

Cumhuriyet elitlerinin maalesef takıntılı bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a ait ne varsa cenge tutuştuğu bir tarihten miras bu. Aynı dozda olmasa da halen devam eden bu dil cenginden geriye kökleri açıkta, iyi beslenemeyen, ıssızlaşmış sözcükler, yağmalanmış anlam kıyıları, kelime cesetleri, atasözü, deyim kadavraları, eş anlamlı lakin dibine kadar güç mücadelesine alet edilmiş, birbirinin kuyusunu kazan, birbirine düşman, zıddına ulaşılamayan kelimeler kaldı. Dilden gıdalanan bütün canlıları, varlıkları, dille yapılan bütün faaliyetleri, yaratımları, eserleri, içinden dille geçilen her türlü oyunu, düşünceyi, sohbeti, tefekkürü, yeri göğü, nesneyi, özneyi, her şeyi, her şeyi etkiliyor, yoksullaştırıyor bu.

Ne zaman yatışır bu hoyratlık, parçalanma, ne zaman insan zihni ve gönlünün yumuşattığı bir arifaneliğe, oturmuşluğa, körfezdeki durgun suluğa ulaşır bilmiyorum. Ama hala bu viran, uğursuz, hurdalığa dönmüş dil tamir atölyesinde oturup kalkıyoruz. Tabloya giderek görsel imgenin/kelimenin merkeze taşındığı bir anlam kurma istidadı gibi yeni unsurlar da dahil olunca konu daha da çetrefilleşiyor…

Burada makul olan bizi bugüne sırtında taşımış, beslemiş büyütmüş geçmişle ilişki kurmak oysa, geçmişle bugün arasındaki besleyici anlam kanallarını açmak, bir zorunluluk bu. Ve bu bağlamda önemli bir hamle olarak Eski Türkçeyi (Osmanlıca) sıradan eğitim sistemimize dahil etmekten başka bir yolumuz yok. Ama Eski Türkçe’nin liselerde zorunlu veya seçmeli olarak okutulması gündeme gelince kopan fırtınayı hatırlayınca hala işimizin çok zor olduğunu söylemek gerekiyor.

Belli ki buradaki sorun basit bir öztürkçecilik tercihi de değil. Dilimizi bize taşıyan gelenek, kültür ve İslam’ın dışlanması, esas sorun burada. Nur yerine ışık, afiyet olsun yerine yarasın demek sadece dilsel bir tercih değil, uzlaşmaz bir şekilde geleneğin, geleneksel kültürün, İslam’ın dışlanmasına dayalı bir toplumsal tasavvurun, varoluş tercihinin ifadesi.

Eğer insanın temel, indirgenemez, kurucu unsuru dil ise… Bizden önce gelenlerin bu dili kullanarak, bu dilin içinden var ettiği, yarattığı, yeniden ürettiği kültür, gelenek ve dini reddettiğinizde, dışladığınızda büyük bir dert açarsınız başınıza ve biz açtık. Öyle bir nokta geldi ki (kendimden biliyorum) insanlar isteseler bile gelenek ve İslam’la, onun taşıdığı dille, kavramlar alemiyle, semantikle ilişki kuramaz hale geldiler veya tersi. Haa bu tür dışlayıcı yollara gitmeyen insanlar, kesimler yok mu, var, ama azınlıkta.

Burada gündelik dile takılmayın, o ihtiyaçtır ve bir sıkıntı çıkarmaz, ama esas anlamın kurulduğu derin, kurucu dil düzleminde büyük bir yoksullaşma yaratıyor mevcut durum.

Paul K. Feyerabend
Paul K. Feyerabend

Feyerabend’in “Yönteme Karşı” ve “Akla Veda”sından hareketle sormak istiyoruz: Sizce rasyonalizm, rasyonalizmi hariçten gazel okumadan çuvaldızlayan birçok ismin kitabının kazandırıldığı Türkiye’de layıkıyla ve yeterince sorgulanıyor mu?

Rasyonalizmle hem belli bir Aklı (“Batı Aklı”) hem de şu “Aklın yolu bir”deki teklik iddiasını anlıyorum ben. Bu Aklın eleştirilmesi çok çeşitli düzeylerde ve esas olarak yine o Aklı yetiştiren toprakta, Batıda sürüyor. Biz daha çok bu eleştirileri deyim yerindeyse ithal ediyoruz. Bilim ve teknoloji alanında bu eleştirinin ne dışarıda ne içeride fazla şansı olduğunu sanmıyorum, ama yine de bilim, teknoloji ve ürünlerinin toplumsaldaki yetki ve macerasıyla ilgili beşerî, ahlaki kaygıların gündemde kalmasını sağlayabilir ki az şey değil bu da.

Aklın eleştirisinden daha çok beşerî bilimler alanında, insana, kültüre, geleneğe, en geniş anlamda toplumsala ilişkin konularda verim almayı bekleyebiliriz. Öyle de oluyor zaten. Bunun için de Bizim Aklın eleştirisini ithal etme, Batı üzerinden dolaşma sevdamızın yanına kendimize, kendi dilimize, geleneğimize ve Doğumuza yönelik, yani kendi tarihsel-kültürel-felsefi derin aklımıza yönelik bir sevdaya düşmeyi de eklememiz gerekiyor. Coğrafyamızda bireyi, insanı, kardeşi kuran, özgürlüğü, adaleti, hakkı zihinlere, ahlaka işleyen, gönüller arası gizli yollara nakşeden kategori, düstur, değer ve kavramları tefrik etmek, böylece kendi aklımızın özgün hatlarını, siluetini ortaya çıkarmak. Ancak o zaman diğer akılları daha iyi kavradığımız, Aklı daha iyi eleştirdiğimiz gibi, kendi aklımızın olanaklarını da daha iyi değerlendirebiliriz.

Bildiğiniz gibi bu da şu anda adeta iki farklı Türkiye’nin mücadele ettiği bir konu. Bakalım, zaman her şeyin ilacıdır derler…

aklavedaHızımızı rasyonalizmi içeriden sorgulayan metinlerin Türkçeye, sizin de içinde bulunduğunuz kıymetli isimlerce kazandırılmasından almışken devam etmek ve sözü “Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek”e odaklı sorumuza getirmek istiyoruz izninizle:

“Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek” fiiliyle, Tanpınar’ın teorik ve merkezine, Tanpınar’a özgü teoriyi alan uzun ve kısa metrajlı kurgusal eserlerinde bize kavrattığı, fikirle muhayyileyi bir arada hareket ettirme fiilinin ortak paydada buluştuğunu düşünüyoruz.

Sözünü ettiğimiz fiillere bir de geleceği tasarlamayı eklersek sizce Robinson, Rundell ve geliştirdiği enternasyonal perspektif, hem “Toplumcu” hem de “Muhafazakâr” olarak bilinen eleştirmenlerce hasıraltı edilen Tanpınar’ı ortak paydada buluşturmamız mümkün mü?

12 Eylül darbesini takip eden yıllarda, yeni bir çıkış bulmak için solculuğumuzu, devrimciliğimizi, hayatımızı masaya yatırdığımız bir dönemde 20’li yaşlarında ruhen bitap düşmüş bir grup arkadaş bir koldan hicaza, hüzzama, nihavende, vb., yönelirken bir koldan da Tanpınar’a yönelmiştik. Heyecanlandığımızı, şifa ve huzur bulduğumuzu hatırlıyorum. Dünyanın rengine kanmış, yeni, bağımsız hayat arayışında evden uzaklaşmış ve büyük bir fiyaskonun ardından kös kös geri dönmüş oğullar/kızlar gibiydik. Ve Tanpınar’da bizi anlayışla, olduğu gibi kabul eden, uyuya kaldığımızda üstümüzü örten baba evimize dönmüştük sanki. Tanpınar uzmanı değilim ama salt bu hatırama güvenerek sorunuza cevap vermeye çalışayım.

Doğal olarak içine doğduğumuz dilin, kültürün, zihniyetin, anlam evreninin, paradigmanın, sorunsalın, ideolojinin (ben buna topluca anlamsal diyorum) terimleriyle konuşur, düşünür, o anlamsalın çizdiği sınırlar dahilinde, kurduğu iskelelerin, çıktığı katların, ürettiği dalgaların, yankılandırdığı çağrışımların, aydınlattığı gölgelerin izin verdiği ölçülerde tefekkür eder, yeni anlamlar peşinde koşarız. Bir kere kabul edelim ki bu zorunluluktur. İnsan emdiği, kendisini şekillendiren dil, kültür, ömür vasıtasıyla emdiği, edindiği kelimeler, kavramlar, çatılar, binalar, evler, fikirler, alet edevatla düşünür, akıl yürütür, yaratır.

Bir ihtiyaca binaen veya en belirgin halde şiirde, müzikte olduğu gibi saf bir tecessüsle bu verili, sınırlandırıcı, alıştığımız ve bize alışmış, evcil anlamsalın dışına taşmaya, ötesine geçmeye, onunla düşünülemeyen bir şeyi düşünmeye, anlamaya çalışırız. Bilim, sanat, dost sohbeti, vb., gibi birbirinden çok farklı alanlarda insanı gönendiren bir yaratım sürecidir bu. Evcil, yorgun anlamsalın toprakları dışında uzanan vahşi, diri, vaat yüklü, balta girmemiş anlam cangılından bir parça daha toprak kazanmak… Farklı olanakları, mümkünlükleri, varolma, yapma etme, anlama biçimlerini keşfedebilmek için şarttır bu.

tahayyülEvcil anlamsalın dışına çıkmak için, aynı zamanda, orayı düşünebileceğimiz, eski fikri hammaddemize, alet edevatımıza ve de bunlarla kendimizi zorlayarak yaptığımız derme çatma yeni alet edevata da ihtiyacımız vardır. Bu deyim yerindeyse “doğaçlama düşünmek”, “doğaçlama tefekkür”, “doğaçlama sezgiye, felsefeye, tahayyül gücüne koşulmak”tır. Burada evcil aleme ait terimler, nosyonlar, kavramlar pek işe yaramaz. İhtiyacımız olan şey, hepimizde varolan, hepimizin içinde varolduğu, herkesin aslında tek tek faili olduğu, iştirak ettiği ama hiç kimsenin müdahale de edemediği bir tür öznesiz, başsız, sonsuz, kümülatif dilin o bilinmeyende ilham veren olanaklarını, bir sezgi ağını karanlık anlam suyuna atmak, bir sezgi yumağını ucu görünmeyen o vahşi anlam düzlüğünde yuvarlamak, orada açmaktır…

Burada nereden sökün ettiğini tam bilemediğimiz, ama sezginin, tahayyül gücünün yakalamayı başardığı anlam kırıntıları, imgeler, derme çatma terim partikülleri iş görür.

Şimdi açık ki bu düzlemde, tahayyül gücünü uyaran, muhayyileyi, sezginin ipekten ağını besleyen başlıca unsurlardan biri anadilin derinlik ve sonsuzluğudur, bu da az veya çok realize edilmiş anlamlar, anlam ilişkileri, potansiyelleri, kelimeler, kavramlar kadar gerçek yaratımlar, yapıp edişler, eserler halinde göçmüş bahçelerde, gelenekte ve dinlerde yatar.

Tanpınar’ı bize baba evi kılan şey, modernliğin (az veya çok gelenek ve dinden aralaşma olarak algılanan modernliğin) artık kaderimize karışmış unsurları ne kadar güçlü, tersinmez veya çok olursa olsun, bizden önce yaşayanların, geleneğin, Anadolu’nun, Osmanlı’nın ve İslam’ın yaratımlarını bugün ne olduğumuzun ve kendimiz kalarak ne olabileceğimizin ön şartı olarak hissetmiş olmasıdır. Osmanlı’nın dağılmasından bugüne ağır travmalar, felçler, yaralı uzuvlar ve kimliklerle çırpına çırpına kendimize, kendi olmaklığımıza doğru bir yol açarken bu geçmiş ve geleneği yok saymak sadece kendimizi o yaralı kimliklere hapsetmeye yarar. Geçmişi ve geleneği yoksa insan bir dünya bozkırında, zaman zaman yolunu şaşırmış at sineklerinin uğradığı kuru ve yapayalnız bir çalıdır.

Şöyle düşünüyorum: Varlığını iki cihanda tasarlayan, bu cihanı yalan, ölümden sonrakini gerçek kabul eden, yani daima iki cihanı da gözeterek yaşayan ve eyleyen insanların yonttuğu bir kültürün var olmuş olması bile, nasiplerin dağıtıldığı Perşembe akşamlarıyla, komşuya götürülen bir tas çorbayla, her hareketinden hamt ve şükür yayılan ihtiyarlarıyla böyle bir muhayyilenin vücut bulmuş, yeni doğanlara aktarılan bir sevinç, yaşama enerjisi ve iyilik üretmiş olması bile (ki Anadolu’da sıradan insanlardan bahsediyoruz, annemizden babamızdan, komşumuzdan) bir mucizedir. Onu yok saymak, kökünü kurutmaya çalışmak yerine ondan (arzunuza göre) ibret, bilgi veya dünyevi ya da uhrevi ürpertiler, işaretler, renkler devşirmek, git gide grileşen dünyamıza farklı bir ton kazandırmak daha heyecan verici değil mi? Bunun dini bir anlamsalda kabul, ifade veya tahayyül edilmiş, Allah, Muhammed, Musa isimleriyle işlenmiş, şekillendirilmiş olması, insani ve kültürel olarak inanın hiçbir önem taşımaz ve zerre kadar dışlanmayı, aşağılanmayı, kötülüğü hak etmez. Tersine bu mucize karşısında dili tutulmak, dilin ve muhayyilenin sonsuzluğunu, sonsuz var ediş gücünü hayranlıkla seyretmek, ondan ilham devşirmek ve her halükârda şükretmek gerekir.

ahmethamdiBu olmadığında insan dilin de dünyada olmaklığın da gurbetindedir, kendisiyle, diliyle, dünyada olmaklığın anlamıyla, tadıyla, kaderiyle arasına giren boşluğu, sahrayı aşmak için kuş gibi çırpınır durur. Bizim için istesek de istemesek de bu topraklarda bir varoluş çıpasıdır gelenek ve İslam, şu toplumsal denilen hacıyatmazın varlık dengesini sağlayan dipteki ağırlıktır, onsuz varoluş dengemizi tutturamayacağımız yer çekimidir, üzerine modern veya klasik, alafranga veya alaturka her türlü yapıyı kurabileceğimiz mucizevi zemin, toplumsal-tarihsel-dilsel-anlamsal kaidedir…

O yüzden ne kadar dört başı mamur ne kadar gerçekçi ya da hayalci olursa olsun hiçbir gelecek tasavvuru veya romantik adıyla ütopya geçmişte ve halihazır tarihsel-toplumsal zamanda bu mucizevi kaidenin yarattığı, yaratmakta olduğu şeyleri ihmal edemez; gerekirse iğne ile kuyu kazarak bu yaratımları yitip giden zamanın elinden kurtarmadan kendi olmaklığına doğru ciddiye alınabilecek bir ufuk ortaya koyamaz. Tanpınar işin daha çok bu kısmındaydı ve ondan dolayı etkileyiciydi diye düşünüyorum.

“Muhafazakârlık”ın Türkiye’de çoğu kez “Mutaassıp”lıkla karıştırıldığını gözlemliyoruz. Bu kavram kargaşasına sizce bilinerek mi göz yumuluyor?

Hayır sanmıyorum, bu türden büyük kavram sertleşmelerinin gerisinde genellikle, çeşitli toplumsal, kültürel, siyasal tezahürleri olan bir zihniyet çatışması vardır. Burada benim anladığım daha çok, şu Kemalist iktidar ve idare teknikleri çerçevesinde haplar halinde üretilmiş, sonrasında da bir yığın seküler, sol, sosyalist hareket (ki birçoğu anti-Kemalist olduğu iddiasındadır) tarafından parlatılmış devrim, devrimcilik, ilericilik, aydınlanmacılık gibi kavramların domine ettiği bir Cumhuriyet tarihinin eseri bunlar.

Oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış siyasi iktidarı olduğu kadar kültürel ve entelektüel iktidarı da elinde tutan bir iktidar bloğunun kendi hasımlarına, gelenek, Osmanlı ve İslam’dan vazgeçmeyen kesimlere yapıştırdığı ve onların da üzerlerinden atamadığı nosyonlar.

Muhafazakarlık, yukarıda Tanpınar bağlamında söz ettiğim gibi kendi içinde makul, anlaşılır, sağlam bir tutumdur. O yüzden sol-seküler-laik iktidar bloğu açısından istenir bir şey değildir. İstenir olan onların ilerici, muhafazakarların gerici, bağnaz olması ve böyle algılanmasıdır; onların devrimci, yeniliğe açık, aydınlık geleceğe koşan, muhafazakarların, yani “yahu söylemesi ayıp ben Müslümanım ve Cumhuriyet tarihinden öte Osmanlı, İslam medeniyetini de benimsiyor ve önemsiyorum” diyenlerin tutucu, bağnaz, ortaçağ karanlığını savunan olması ve böyle algılanmasıdır, vb.

“Türkçe Söyleme” fiilini yakıştırdığımız çalışmalarınız ve teorik metinlerinizin Türkiye’nin muhalefetinin tıkanmış yollarını açmayı amaçladığını bilerek muhaliflik, muarızlık ve asilik kavramlarını nasıl konumlandırdığınızı ve Türkiye’de hangisinin ya da hangilerinin etkili olduğunu düşündüğünüzü merak ediyoruz.

Şimdi, yukarıda da dikkat çekmeye çalıştığım gibi, dilimizin geçirdiği felç ve halen farklı tepkiler veren sağ-sol uzuvları nedeniyle, bahsettiğiniz türde kavramlarla az çok gerçekliği yansıtan, açıklayıcı ayrımlar koyan düzenli, bağlantılı bir bütünlük oluşturamadığımızı düşünüyorum. Birçok alanda böyle bu. Onun yerine, bu terimlere ihtiyaç duyduğumuz reel iktidar ve siyaset alanına bakmak daha sağlıklı.

Devletçi, bürokratik, baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak kullanan 27 yıllık tek parti rejiminden çıkış 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Menderes’e nasip oldu. Bu, kendi ölçülerinde devlet yerine millete, milli iradeye; bürokratik kurumlar, baskı ve şiddet araçları yerine rızaya, sandığa, çoğulcu demokrasiye, sivil siyasete vurgu yapan bir “sağ” siyaset/muhalefet geleneğinin de doğuşuydu. Türkiye toplumunun demokrasi, özgürlük, adalet ve kardeşlik arayışının ana yatağını oluşturan bu seçim ve rızaya ve sivil siyasete dayalı, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesinden yana, demokratik meşruiyetçi gelenek Demirel, Özal, Erbakan ve Erdoğan’la gitgide güçlenerek yoluna devam etti, ediyor. Eksiği gediği günahı sevabıyla bu topraklarda 70 yılı bulan bir gayretin sonunda demokratik bir siyaset yolu ve alanı inşa etmeyi başardı.

Öte yandan fazla değil 1950 seçimlerinden 10 yıl sonra 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayıp artçı cunta savaşları ve ek darbe girişimlerinin sıraya girdiği “öğretici” bir darbe eğitim seferberliğinin ardından, merkezini askeri bürokrasinin tuttuğu, tek parti rejiminin baskıcı kültürel, kurumsal ve toplumsal mirasına yaslanan, aynı şekilde devletçi, bürokratik, aynı şekilde baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak benimseyen, kıblesini her daim Atatürkçülük olarak ilan eden bir Darbe Mekaniği Siyaseti/Muhalefeti doğdu. Bu seçimler yoluyla mecliste değil alavere dalavere merdiven altında imal edilen, kayıt-dışı, yıldırmaya, idama ve silaha iman etmiş, devlet, bürokrasi, idari/adli sistem, akademi ve medyayı elinde tutan, kendisini devletin, iktidarın ve Türkiye’nin tek sahibi olarak gören elitlere mahsus, normal zamanda genel darbe mekaniği faaliyetleri yürüten sıkışık zamanlarda, yani ihtiyaç halinde bu genel mekaniğin çekiç vuruşlarıyla hazırlanmış toplum kesimlerinin örtük veya açık desteğini de alarak darbe yapan bir siyaset/muhalefet şekliydi. (Yaklaşık 60 yıl boyunca tıkır tıkır işleyen bu darbe mekaniği siyaseti nihayet, şükürler olsun, 15 Temmuz 2016’da kırıldı!)

Burayı biraz uzatmış olabilirim, ama derdim, yakın dönem demokrasi tarihimizde bu iki siyaset/muhalefet aksının dışında bir siyaset/muhalefet şekli yoktur. İster muhalif ister muarız, ister alternatif ister asi, isterse devrimci/devirmeci türde olsun her türlü siyasi girişim er geç bu iki akstan birine yanaşır. Bence münferit siyasal tutum, eylem ve hareketlerde (örneğin Gezi) açıklama modellerimizi düze çıkartacak en kritik soru budur: söz konusu siyasi girişim veya eylem sonuçta hangi aksta iş görmüştür?

Mesela, en ibretlik örneklerden biridir, sosyalist sol, CHP’de vücut bulan devletçi, baskıcı, Kemalist sola alternatif, özgürlükçü, yoksul halk kesimlerinden yana bir hareket olarak siyaset sahnesine çıktı. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) parlamentoya girdi ve özgürlükçü, eşitlikçi kalkış ve referans noktalarıyla bu tabloda başarılı bir şekilde ilk aksa, parlamenter, sivil siyasete, rıza ve iknaya dayalı, çoğulcu demokratik siyaset aksına dahil oldu. Ancak çok kısa bir süre sonra silah ve şiddete dayalı devrimci/devirmeci örgütlerin galebe çaldığı bir iklimde aynı sosyalist sol hızla parlamenter, sivil siyasetin karşısına geçti. Bunu yaptığı anda kaderi belli olmuştu, aynı hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı.

Ancak tarih sosyalist sola cömert davranmaya karar vermişti: 12 Mart darbesinden sonra bir şans daha yakaladı. Kendilerini adam yerine koymayan, söz ve siyaset alanının dışında tutan ve Menderes ve Demirel’le denedikleri ama değiştirmeyi başaramadıkları bir darbeler düzenini değiştirme arzusuyla yükselen bir özgürleşme dalgası onlara inandı, kredi açtı, ama yine olmadı. Kritik 1977 1 Mayıs dönüşüyle silah ve şiddetin ana tema haline geldiği bir iklimde parlamenter, sivil siyaseti net bir şekilde karşısına aldı ve hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı.

Ama tarihin cömertliği devam ediyordu, bu kez 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin ardından tarumar edilmiş, iflas bayrağını çekmiş bir ülkede 2002 seçimlerinde AK partinin net bir zafer kazanmasıyla sivil siyasetin yolu, önceki denemelerle kıyaslanmayacak bir güçle yeniden açılmıştı. Uzatmayayım, Sosyalist sol biraz yalpaladıktan sonra sivil siyaset aksında durmayı yine başaramadı ve aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı. (Ama darbe mekaniği bu kez işe yaramadı, 15 Temmuz’da Türkiye toplumu tarihinde ilk kez darbecileri alt etmeyi başardı.)

Durumun vahametini anlatmak için son bir noktaya daha dikkat çekerek kapatayım konuyu: Tüm bu sol, sosyalist siyaset tartışmalarında 2007-8’lere kadar, her türlü özgürlük mücadelesinin ön şartı olarak sivil siyasetin yanında olmak diye bir cümlemiz yoktu bizim, böyle bir cümleyi kuracak demokratik siyaset kültürümüz yoktu. Hatta bunu anlatmayı deneyecek ön terimlerimiz bile yoktu.

eb23

Sizinle gerçekleştirdiğimiz söyleşi Temmuz ayında çıkacak olan sayımızda yayımlanacak. Temmuz ayında çıkardığımız her sayımızda, Madımak ve Başbağlar’da yaşananları, Hasan Hüseyin Korkmazgil ile Cahit Zarifoğlu’nu bir araya getirerek protesto ediyor ve hem “acıyı bal eylemek”ten, hem de “acıya kardeş olmak”tan söz ediyoruz.

Bu trajik olaylardan, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen kalkışmadan ve tabii ki sizin “Bir fatiha: Arkadaşım Ahmet Aşık’ın ruhuna mektup” başlıklı kıymetli yazınızdan yola çıkarak sormak istiyoruz: Madımak ve Başbağlar’ın yaraları kabuk bağlarken, FETÖ, sizce, Temmuz ayını, bu kabuğu kaldırmak, yarayı deşmek için özellikle tercih etmiş olabilir mi?

Valla her şey beklenir bunlardan. 4-5 yıl önce devlet ve demokrasimizi resmen tehdit etmeye başlamış ve bir yıl önce kanlı bir darbe girişiminde bulunmuş bir yapıdan bahsediyoruz, ama hala pek çok yönüyle çok karanlık bir oluşum. Ve Madımak ve Başbağlar da sonuçta dönemin darbe mekaniği içinde vücut bul(durul)muş olaylar. Ee, o zaman her şeyi beklemek lazım.

Şükrü Argın, Osman Akınhay ile gerçekleştirdiği bir söyleşide, edebiyatın 12 Eylül’ü kalben desteklediğini vurgulamıştı.

Sizce 15 Temmuz’u kalben destekleyen bir edebiyattan söz edilebilir mi, Ahmet Ümit, Ayşe Kulin, Elif Şafak’ın metinleri bu bağlamda ele alınabilir mi?

İsimler üzerinden gitmek bizi gereksiz kişisel çekişmelere sürükleyebileceği gibi, meselenin ürkütücü boyutlarını görmemize de engel olabilir. O yüzden ben konuyu tüm bu saydığınız isimler yanında saymadığınız pek çok yazar, sanatçı, aydın ve akademisyenin de yer aldığı bir laik, seküler, sol entelektüel blok üzerinden tartışmayı yeğliyorum.

Şimdi yukarıda da biraz değindiğim gibi Osmanlı’nın bakiyesinden bir ülke ve devlet çıkarmayı başaran Cumhuriyet elitleri maalesef takıntılı bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a ait ne varsa cenge tutuştular. Cumhuriyet tarihi baskı, şiddet ve darbe mekaniklerine yaslanan oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış, kendisini Atatürkçü, Kemalist olarak tanımlayan ve bu sıfatla devletin ve toplumun nihai sahibi olarak gören bir devlet katının yanı sıra, bu devlet katının etrafında kümelenmiş aynı şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a mesafeli, Doğuya arkasını dönmüş (bir bataklıktır Doğu) ve yüzünü Batıya çevirmiş (çağdaş uygarlık seviyesi, ışığın ve aydınlığın yurdudur Batı) bir kültürel, entelektüel kast da yarattı. Devletçi, kendisini ortanın solunda konumlandıran, Batılı ve “aydın” olarak tanımlayan laik, seküler, seçkin bir entelektüel bloktu bu ve her türlü kültürel, sanatsal, entelektüel üretimi elinde tutuyordu. Bu haliyle aynı tarihlerde dışa kapalı bir ekonomi içinde halkın vergileriyle kuruş kuruş binbir emekle kurulan Tekel, Sümerbank, Paşabahçe veya İskenderun Demir Çelik gibi devlet iktisadi teşebbüslerine benziyordu.

Bu katı iktidar bloğu, gelenek ve İslam’ı referans alan her türlü yazar çizeri dışlamakla, yok saymakla kalmadı, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi, kendisinden uzaklaştığını hissettiği her ismi de dışladı, yıldırdı, canından bezdirdi veya doğrudan yok etti.

Ancak laik, Kemalist iktidar bloğunun ana elemanlarından biri olan bu sivil, seçkin entelektüel zümre zamanla, işin tabiatı gereği, Devletten uzaklaştı, kendi çapında ciddi bir devlet, Kemalizm, hatta Batı eleştirisi üretti, özgürlükçü, toplumcu, demokrat, bağımsızlıkçı, liberal, anti-emperyalist, sosyalist, anti-kapitalist, devrimci kimlik, siyaset ve hareketler altında daha özgürlükçü, eşitlikçi bir yola girdi.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, bu seçkin aydın zümre görece özgürlükçü yeni kimliğiyle, bu topraklarda vücut bulmuş iki siyaset tarzı arasındaki mücadelede, yani olağan demokratik sivil siyaset ile olağanüstü darbe mekaniği siyaseti arasındaki mücadelede deyim yerindeyse hep “arada kaldı”. Ama demokrasi tarihinde bu iki siyaset arasında bir yer yoktu, o yüzden, 1960, 1971, 1980 darbelerine varan süreçlerde, silah, iktidar, şiddet, yeraltı ve acil dünyayı değiştirme takıntılarıyla, bulunduğu “aradan” isteyerek veya istemeden (demokratik sivil siyasetin karşısında konumlandığında gidebileceği tek yere), aktör ya da figüran olarak darbe mekaniğine kaydı.

Ama bu dünyadaki imtihanları bitmemişti: Kader bu kez de 2000’lerin başında büyük bir seçim zaferiyle iktidara gelen ve açık bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’ı kendi muhafazakâr kimliğinin vazgeçilmez bir unsuru olarak gören AK partinin demokratik sivil siyasetiyle denedi onları. Yani hesap pusulasına demokratik sivil siyaset yetmezmiş gibi şimdi bir de gelenek ve İslam eklenmişti. Dahası mekânın bütün kapıları tutulmuş, kaçacak yeri de kalmamıştı.

Edebiyatın, edebiyatçıların, sanatın, sanatçıların, şair, yazar çizer, entelektüel ve aydınların içinde yer aldığı laik, sol, seçkin entelektüel zümre maalesef bu imtihanda da arada kaldı. Kimi “yetmez ama evetçi” bölümleriyle bir dönem demokratik siyasetin yanında yer almayı başarsa da 2013 Gezi olaylarıyla birlikte o defteri de kapattı, kendini ikna etti ve yine bildik saflarda Erdoğan ve AK parti üzerinden demokratik sivil siyaseti vurmaya başladı. Genetikleri netleşmiş ve giderek de kemikleşmişti: demokratik sivil siyaseti küçümseme, gelenek ve İslam’a karşı fobik bir hazımsızlık ve elbette Kemalizm’in üstüne çıkılan bir Marksizm’le ikiye katlanmış onmaz bir şiddet perverlik… Çok renkli gibi duran bu laik, seçkin entelektüel bloğun bütün renkleri kısa sürede aynı genetiğe bağlanmıştı.

Ve demokratik siyaset alanı genişledikçe, darbe mekaniği kırıldıkça, 80 yıldır söz ve siyaset alanının dışında tutulan toplum kesimleri (başta dindar Müslümanlar) kendi gelenek, dil ve dinleriyle kamu alanına, merkeze, eşit vatandaşlığa doğru yürüdükçe irtifa kaybettiler ve irtifa, itibar ve iktidarları azaldığı oranda da hınçları büyüdü.

15 Temmuz darbe girişimi böyle bir ortamda geldi. Laik, sol, seküler, Batıcıl bir kültürel, sanatsal ve entelektüel iktidarı elinde tutan bu zümre tabii ki darbe girişimini destekledi, kimi olup biteni çekirdek çitleyerek televizyondan seyrederek, kimi marketlerde gıda stoklama kuyruklarına koşarak, kimi utanmaz kesimleri kadeh kaldırarak, kimi utangaçları içi içini yiyerek kalben, kimi uzmanları “böyle darbe mi olur”, “aman dikkat, bu da Erdoğan’a yarayacak”, vb., diyerek!

Sözü 15 Temmuz kalkışmasına getirmişken soralım diyoruz: kalkışma, muhtıra, darbe terimlerini nasıl konumlandırıyorsunuz?

Yukarıda bahsettiğim, demokratik sivil siyasetin karşısında duran ve ülke olarak normalleşmemizi engelleyen şu darbe mekaniği siyasetinin dönemin ihtiyaçlarına göre başvurduğu araçlar bunlar. Fotoğraflar muhtelif ama arabı aynı.

Sadece elitizmle değil, lümpenlikle de aranıza mesafe yerleştirdiğiniz bir üslubunuzun olduğunu bilerek yöneltmek istiyoruz bu sorumuzu da: Türkiye’ye elitizm ve lümpenlik bağlamında baktığınızda nasıl bir manzarayla karşılaşıyorsunuz?

İltifatınıza teşekkür ederim. Lümpenlik konusunda bir şey diyemeyeceğim ama, elitizm konusunda bir yerde “Elitizm bugün modern toplumun, modern demokrasilerin bir virüsü ise, Türkiye toplumunun et yiyen virüsüdür”, diye yazmıştım. Toplumun, demokrasinin, demokratik siyasetin et yiyen virüsü.

Olağan toplumda birçok alanda “elit” adını verdiğimiz insanlara ihtiyacımız olduğunu, birçok toplumsal faaliyetin, tepedeki elitler sayesinde yürüdüğünü biliyorum. Bunlarla bir derdimiz olamaz. Derdimiz (en sade terimlerle ifade edersek) elit-sıradan ayrımının mutlaklaştırıldığı, bizzat öngörüldüğü ve büyük bir titizlikle yeniden üretildiği hallerle.

Çünkü bu ayrım söz ve siyaset alanında yurttaşların eşitlik ihtimaline ket vuruyor, demokratik siyaset alanımızın derinleşmesine, genişlemesine zarar veriyor. Demokrasi her şeyden önce bir nicelik ve usul meselesidir. Toplumsalda doğru, makul, iyi, arzuya şayan veya denemeye değerin karara bağlanmasında, kendi hakikatimizi, adaletimizi tesis ve tüm bunları temellük etmede mümkün olduğunca çok sayıda yurttaşın (mümkünse tamamının) doğrudan bilgi ve görgüsüne başvurmak ve bunu temin edecek usulleri oluşturmak. Her türlü muhteva ve nitelikten önce gelir bu.

Oysa, en başta kendinden sonraki bütün siyasi akımları etkilemiş (bu da ayrı bir hayret konusudur), onlarda az veya çok yankı bulmuş Kemalizm, dolayısıyla genel olarak Sol, sonra tüm çeşitleriyle Sosyalist hareketler, son icadımız FETÖ, vb., birer kadro ve seçkinler hareketi. Dahası “temsili” sıfatıyla andığımız demokrasi, klasik siyasi partiler, faaliyet ve organizasyon biçimleri de, vb., aynı elitizme su akıtıyor.

Bu açıdan toplum olarak Türkiye’nin sicili hayli bozuk. Uyanık olmakta fayda var. Bu sert çekişmeli zamanlardan geçip elinden kaçamayacağımız makul standartta, demokratik sivil siyaset standardında birleşebilmek için, bu standardı artık hiçbir siyasal yaklaşım, görüş veya hareketin altına inemeyeceği bir ölçü, söz ve siyaset zemini haline getirebilmek için çok ihtiyacımız var bu uyanıklığa.

Söyleşimizi genel gözleme dayalı bir soruyla derinleştirdik. Aynı özellikte bir soruyla kıyıya çıkmak istiyoruz: Nefret söyleminin alanının her gün biraz daha genişlemesini kalem ehli olanlar sizce engelleyebiliyorlar mı? Bu yolda hatırı sayılır adımların atılması için neyin ya da nelerin hayata geçmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bakın o kadar geriye gitmeye bile gerek yok, bizim doğup büyüdüğümüz, eli ayağı düzgün bir tarih yazımında Türk Demokrasi Tarihi olarak anılmayı hak eden son 60-65 yıllık dönem bile nasıl büyük çalkantılar, çatışmalar, darbeler, cinayetler, katliamlarla, travmalarla dolu. Bunları birebir yaşayan, ölen öldüren gerçek insanlardan söz ediyoruz. Burada bir hınç, ayrımcılık, öç, husumet, nefret, garez, vb., birikmemiş olması mümkün mü? Açıkça söylemekten çekinmeyelim, sağcısı, solcusu, Kürdü, Türkü, Müslümanı Hristiyanı, Ermenisi Arabı, devrimcisi, ülkücüsü, sosyalisti, Kemalisti, bu ülkenin bütün kimlikleri yaralı. Yani bu hınç, nefret, husumet birikmesi bütün kimlikler için söz konusu.

Ama talih yüzümüze güldü ve aslında, şükürler olsun, buradan çıkış yolunu bulduk, nal gibi parlıyor önümüzde: kansız, darbesiz, şiddetsiz, ölmeden öldürmeden, bütün kimliklerin eşit, aynı hak ve özgürlüklerle birbirini çoğaltarak yaşayacağı demokratik bir toplum. Çünkü uzun yıllar sözün, kültürün, siyasetin, iktidarın dışında tutulan dindar, muhafazakâr Müslümanlar, Türkiye toplumunun kültürel ve anlamsal omurgası, besleyici, yaratıcı kaynağı gelenek ve İslam’ı da yanlarına alarak olağan topluma, siyasete, söze dahil oldular. Ve 15 Temmuz’da demokrasi ve toplum olma tarihimizde ilk kez darbe mekaniğini kırdılar. Bu bütün kimliklerin sağalması, yaralarını iyileştirmesi için bir şanstır.

Bu bağlamda nefret söyleminin alanının gitgide genişlediği kanaatinde değilim. Söz konusu olan, daha çok, sözünü ettiğimiz laik, beyaz, kaybettiği iktidara ağlayan entelektüel bloğun ne yazık ki demokrasi, eşitlik, olağanlık karşısındaki direnci. Tipik darbe mekaniği içgüdüsüyle toplumsaldaki tüm fay kırıklarıyla oynamayı iş edinmesi, şiddeti sürekli yücelterek, şiddet övgüsüyle yatıp kalkarak yol bulmaya çalışanı da şaşırtması yol açmaya çalışanı da!

Ben bir tarihsel dönemin ve zümrenin sonu olarak görüyorum tüm bu yaşadıklarımızı. Çünkü her türlü kurucu yapıcı düzlemi, kardeş sözünü terk ettiler. Eksiğini aramak diye bir tabir vardır Anadolu’da, utanç vesilesidir, bu zümre elverişli birikimleri, alet edevatlarıyla sürekli bir bütün olarak Türkiye’nin ve kendi bildikleri gibi yaşamak isteyen toplum kesimlerinin eksiğini, açığını aramaya durdular. Ve o kadar büyük bir birikim ve iktidar tecrübeleri var ki her seferinde elleri yüzleri ter temiz zeytinyağı gibi üste çıkmayı beceriyorlar.

Onun için sıradan nefretin, ayrımcılığın, sıradan, gündelik İslamofobinin yatıştırılmasını bahsettiğiniz kalem ehlinden beklemek zor.

Ben daha çok, yaralarını daha kısa sürede iyileştirecek görünen, iyileştirmekte olan kimliklerden (hepsinden önce de dindar, muhafazakâr kimlikten) bekliyorum bunu: en haklı, alacaklı olduğu yerde bir adım geri çekilişten, bir hakkını helal edişten, hiç beklenmedik bir anda kalplerin ve gönüllerin altında bir yol buluştan, bu yolda tek taraflı, önünü arkasını düşünmeden büyük bir hakka teslimiyetten, affedişten doğacak, diye bekliyorum.

Bakalım…

Söyleşen: Mehmet Akif Ertaş
Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ss. 6-18.

OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu işlevsel olabilecek mi?

15 Temmuz 2016 günü, bütün kamusal kurumlara sızarak yuvalanmış olan hain FETÖ çetesi Türkiye’de en menfur ve kanlı darbe teşebbüsünü gerçekleştirdi. Darbe teşebbüsünün halkın kahramanca direnişi neticesinde akim kalmasını takiben çok sayıda kişi Fetullahçı Terör Örgütü ile irtibatı, iltisakı, üyeliği olduğu ya da bu örgüt içerisinde etkin rol aldıkları gerekçesi ile kamu görevinden ihraç edildi. Bu ihraçların, bir kısmı OHAL KHK’ları, bir kısmı da diğer yetkili idari birimler tarafından yapılan idari işlemler vasıtasıyla gerçekleşti. İhraç edilenlerin bir kısmı hakkında savcılık soruşturması devam etmekte, bir kısmı hakkında dava açılmış, yargılamalara devam edilmekte, bir kısmı gözaltına alınma ve tutuklama kararları kapsamında cezaevinde bulunmaktadır.

15 Temmuz’dan bu yana bu kapsamda ihraç edilenlerin sayısı takriben 150 bin civarındadır. Tabii ki devlet en hunhar darbe teşebbüsünden kurtulabilmek için can havliyle bu terör örgütü ile mücadeleye giriştiği için, bazılarının bu örgüt ile ilişkisi olmadığı halde görevden uzaklaştırıldıkları görülmüştür. Nitekim bu örgüt ile alakası olmadığı tespit edilen çok sayıda kamu görevlisi, görevlerine iade edilmiştir. Fakat hala çok sayıda kişinin, kendilerinin mağdur olduklarına inandıkları görülmektedir. Fakat haklarında verilen ihraç kararlarına karşı yargı yolu kapalı olduğu için, bu kesim elleri kolları bağlı bulunmakta idi. Bu arada şunu da ifade edeyim ki, kendilerini mağdur olarak görenler, az sayıda kişi değildir; bu yolla ihraç edilen FETÖ’cü olan olmayan herkes kendilerini mağdur olarak görmektedir.

Kimler başvurabilir?

Bu kapsamda ihraç edilenler, ihraç işlemlerinin iptali için, önce idari yargı mercilerine müracaat etti. Fakat bu mahkemeler, yapılan müracaatları, yargısal denetime tabi olmadığı gerekçesi ile reddettiler. Ayrıca, kamu görevinden uzaklaştırmayı içeren OHAL KHK’ları hakkında AYM’ye iptal davası açıldı ise de, AYM, OHAL KHK’ları AYM’nin yargısal denetimine tabi olmadığı gerekçesi ile reddetmiştir. İdari yargıdan red kararı alan bu kişiler, bu kez de bireysel başvuru kapsamında AYM’ye müracaat ettiler. Bu şekilde görevden uzaklaştırılanlardan bir kısmı da, AİHM’e müracaat etmişlerdir.

Bu yolla görevden uzaklaştırılanların, sağa sola yaptıkları müracaatlar teker teker reddolunurken, Hükümet 685 Sayılı OHAL KHK ile OHAL kapsamında, terör örgütlerine veya MGK’ca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle başka bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan KHK hükümleri ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak üzere OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu kurdu.

Komisyon yedi üyeden oluşuyor. Komisyonun görev süresi iki yıldır. Bakanlar Kurulu, gerek gördüğü takdirde bu süreyi birer yıllık sürelerle uzatabilir. Komisyona başvurular, valiliklere ya da kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarılanlar ya da ilişiği kesilenler için, en son görev yaptıkları kuruma yapılır. Başvuru süresi 60 gündür.

Komisyon, OHAL kapsamında doğrudan KHK’larla tesis edilen aşağıdaki işlemler hakkındaki başvuruları değerlendirip karar verir: Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi; öğrencilikle ilişiğin kesilmesi; dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim kurumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması; emekli personelin rütbelerinin alınması”.

Komisyon, görev alanı ile ilgili her türlü bilgi ve belgeyi ilgililerden talep edebilir. Yedi kişilik Komisyon tarafından yürütülecek çalışmalar için yeteri kadar personel görevlendirilir. Komisyon incelemelerini dosya üzerinden yapar. Komisyon, inceleme sonucunda başvurunun reddine veya kabulüne karar verebilir. Komisyonun red yönünde verdiği kararları karşı HSK’ca belirlenecek Ankara idare mahkemelerinde iptal davası açılabilir. Komisyonun, AYM üyeleri, Yargıtay ve Danıştay daire başkanı ve üyeleri, hâkim ve savcılar ve Sayıştay meslek mensupları hakkında verdiği red kararına karşı ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da dava açılır. Dava açma süresi 60 gündür. Başvurular; 17.07.2017 gününden itibaren başlamıştır ve 14.09.2017 günü sona erecektir.

İç hukuk yolları tüketilmeli

Komisyonun kurulması üzerine, AYM, 70 bin 771 kişinin yaptığı bireysel başvurular hakkında, “OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonuna ve/veya idari yargı yollarına müracaat edilmeksizin bireysel başvuru yapıldığı için başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez” olduğuna karar vermiştir. Bazı kişiler de doğrudan AİHM’ne müracaat etmişlerdi. AİHM, bu müracaatları reddederek, Komisyona müracaat edilmesi gerekliliğini belirtmiştir. Dolayısıyla, gerek AYM’ne, gerekse AİHM’ne bireysel başvuruda bulunulabilmesi için tüketilmesi gerekli iç hukuk yollarından birisi de Komisyona müracaat etmektir.

AYM ve AİHM tarafından verilen bu kararlar, Komisyonun kurulmasının birçok yönden önemli olduğunu göstermektedir. Şöyle ki:

1) AYM, önceki tarihlerde OHAL KHK’ları hakkında yargısal denetim yolunun kapalı olduğu yönünde karar vermişti. AYM’nin bu kararı her ne kadar hukuk devleti ilkesi ile çelişmekte ise de 1982 Anayasası’na uygundu. Bu durum karşısında insanların, hak arama hürriyeti kapsamında yargısal mercilere müracaat etme yollarının kapalı olması sebebiyle ciddi manada mağduriyetler yaşamaları mümkün ve muhtemel hale gelmişti. İşte Hükümet, 685 Sayılı OHAL KHK’yı çıkararak, bu tür muhtemel mağduriyetlerin giderilmesi yolunu açtı. Bu yolla, Hükümet, Komisyon teşkil ederek, anayasal olarak denetlenemez nitelikte olan işlemlere karşı müracaat yolu açarak, Anayasanın öngördüğü çıkmaz sokaktan hukuk içerisinde çıkış yolunu göstermiştir.

2) Söz konusu 685 Sayılı OHAL KHK’yla sadece Komisyonun kurulması ile yetinilmemiş, ayrıca bu Komisyonun işlemlerine karşı yargı mercilerine müracaat hakkı da tanınmıştır. Yargısal denetim hakkının tanınması yoluyla, Anayasada hukuk devleti ile çelişecek şekilde yargısal denetimi yasaklayan sistem, hukuk devleti ile uyumlu hale getirilmiştir. Bu, son derece önemlidir. Çünkü mağdur olduklarına inanan insanlara hukuki çerçevede haklarını elde etme yolu aralanmıştır.

3) Komisyonun vereceği kararlarla muhtemelen bazı kişilerin mağduriyetleri, gecikmeli olarak da olsa giderilmiş olacaktır.

4) Komisyonun kurulması şu açıdan da önemlidir: Daha önce çıkarılan KHK’larla bazı kişiler görevlerine iade edildi. Bazılarının iade talepleri reddedildi. Her ne kadar iade ve red kararlarını hükümet vermekte ise de, hükümet bu kararı kendiliğinden vermemektedir; alt birimler tarafından oluşturulan dosya ve önerileri esas alarak bu kararları vermektedir. İşte burada alt birimler, bir kişi hakkında ihraç önerisinde bulunmuşsa, bu kişinin tekrardan göreve iade edilmesi yönündeki öneriyi kolay kolay yapmamakta idi. Bunda, “Şayet iade yönünde karar verirsem, acaba ben de FETÖ’cü olarak yaftalanır mıyım”? ya da “Göreve iade ettikten sonra bu kişinin bir şekilde FETÖ ile irtibatlı olduğu anlaşılırsa, bunun bedeli bana ödetilir” korkusunun etkili olduğu söylenebilir. Komisyonda bu korku olmayacağı için, hakikaten mağdur olduğu yönünde kanaat oluşan kişilerin göreve dönmeleri yolu açılmıştır. Bu ihtimalin varlığı mağduriyetlerin giderilmesi yönündeki ümitleri artırmaktadır.

Komisyon göreve başladı, müracaatlar alınıyor. Muhtemeldir ki bu süreç hemen bitmeyecek; belki de iki yıllık süre yetmeyecektir. Fakat en azından bu yolun açılmış olması hukuk devleti açısından önem arz etmektedir. Bu Komisyonun da mağdur olduğuna inanan kişilerin müracaatlarını reddetmesi halinde, bu red işlemine karşı idari yargıya müracaat etme, alt derece mahkemelerinin red işlemine karşı istinaf ve temyiz mercilerine müracaat etme yolları açılmış olmaktadır. Bütün buralardan da sonuç alınamazsa, AYM’ye ve en nihayetinde AİHM’e müracaat yoluna gidilebilecektir. Bütün bu yargı yollarının açık olması, Komisyonun kararlarını somut bulgulara, verilere ve delillere göre karar vermeye sevk edecektir. Elbette ki Komisyon idari bir merci olduğu için, kararlarında hukuka aykırılık bulunabilir. O zaman da insanlar, haklarını alabilmek için yargı mercilerine gideceklerdir. Bu vesileyle, Komisyona müracaat, tek başına değil, diğer yargı mercilerine müracaat hakkının tanınmış olması ile bütünlük içerisinde son derece önem arz etmektedir.

Gizlilik ana ilkeleri

Muhtemelen kişilerin haklarını elde etmeleri uzun zaman alabilir. Yine bazı kişiler, bu yolların tamamına müracaat ettikleri halde hala mağdur olduklarına kanaat getirebilir. Fakat burada şunu da çok iyi takdir etmek gerekir ki, mücadele edilen FETÖ terör örgütü, dünyanın en tehlikeli bir yapılanmasıdır. Akla gelmedik türlü yöntemlerle kendilerini gizleyebilen bir yapı var karşımızda. Zahirde dini cemaat kisvesine bürünen, fakat hakikatte en azılı bir terör örgütü olan bu yapının hiçbir ahlâki, manevi, dini, insani ilkesi mevcut değildir. Devletin kılcal damarlarına kadar sızan, kendisini en üst düzeyde gizlemeyi bilen bir yapıdır. Dolayısıyla, FETÖ’cü olarak yaftalanan bir kişinin FETÖ’cü olmadığının tespiti çok zordur. Nitekim ceza yargılamaları uzunca süredir devam ediyor. Bu sürecin uzun sürmesinin bir sebebi de, bu gizliliklerine rağmen bunlar hakkında ulaşılan delil ve bulgularla suçun varlığını ortaya koymaya çalışmaktır. Benzer durum, Komisyon incelemesi ve Komisyon kararlarının yargısal denetiminde de söz konusu olacaktır. Ben minimum zararla Komisyon çalışmalarının verimli olacağını ümit ediyorum. Şayet Komisyonda hak teslim edilemezse, bu kez yargı mercileri bu mağduriyetlerin giderilmesi konusunda önemli işlevler görecektir. Şimdiden gelecekte neler olacağını tespit etmek mümkün değildir. Ama en azından diğer idari işlem ve yargılama süreçlerindekinin bir benzeri burada da yaşanacaktır. Hukuk devleti içerisinde bundan başka ulaşılacak bir başka yol yoktur. Salt kötümser yaklaşımlarla, bu sürece yönelik olumlu beklentilerin kötürümleştirilmesinden kaçınılması gerekir.

Star Açık Görüş, 26.08.2017