Ana Sayfa Blog Sayfa 148

FETÖ’nün tabanı ve tavanı

FETÖ ile mücadelenin ahlâkî haklılığını ve gerekliliğini tartışmaya açmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Tam da tersine bunu yapmanın büyük bir ahlâksızlık ve akılsızlık olduğu kanaatindeyim.

FETÖ ile mücadelenin demokrasi, hukuk devleti, insan hakları açısından taşıdığı önem ortada. Ancak, mücadele, hiç dile getirilmeyen veya nadiren işaret edilen bir konu açısından da mühim: Gülen örgütünün bazı üyelerinin –bunu istiyor ve hak ediyorlarsa- örgütün tahakkümünden kurtarılması ve normal bir hayata kavuşturulması.

Gülen örgütünün iç tarihini tam olarak bilmiyoruz. Cemaat olmaktan örgüt olmaya ne zaman yöneldi? Örgüte bağlananlar hangi zaman diliminde olağan bir cemaate katılma duygu ve düşüncesiyle, hangi zaman diliminde güçlü bir örgütün parçası ve emrinde olma amacıyla örgüte yöneldi? Cemaatin kriminal bir örgüte dönüştürülmesinin içten görülebilecek işaretleri var mıydı? Bu işaretleri görüp cemaatten kaçanlar oldu mu? Olduysa sayıları ne kadar? Bunlar kimler? Yoksa ayrılmalar örgüt amaçlarına muhalefetin değil örgüt içi hiyerarşi ve menfaat anlaşmazlıklarının sonucu muydu? Bu konularda fazla bilgimiz yok. Örgüt bu bakımdan hâlâ bir sır küpü.

Kendi tercihlerimden ve okumalarımdan biliyorum ki, bu tür örgütlerin içyüzünü kavramak da içine düştüyseniz onlardan kaçıp kurtulmak da zor. Örgüte duyulan sadakat-bağlılık kör, ışığa kapalı. Bu tür örgütleri, işleyişlerini ve içindekilerin durumunu normal insan kafasıyla ve bakışıyla anlayamayız. Onların epistemolojisi, inançları, psikolojileri hakkında etraflı bilgiye ihtiyacımız var. Bu bilgiye sahip olmadıkça, karanlıkta iğne aramak gibi meşakkatli bir işle karşı karşıyayız.

Bir örnek vereyim. FETÖ daha 2010’da hükümete açtığı savaşı 17/25 Aralık 2013’te tüm dünyaya ilân etti. Hem polis-yargı darbe teşebbüsünde hem de sonraki dönüm noktalarında “hükümetin/Erdoğan’ın biteceği” mesajını verdi. Her hamlesinde kaybetti. Normal bir insan bunları yenilgi olarak görür ve hem yapılanları hem konumunu sorgulardı. Ama Gülenistler öyle yapmıyor. İslâm kültüründe “beda” denilen bir tutumla mutlak zafer tarihini devamlı erteliyor. Her mağlubiyeti zafere yaklaşmayı sağlayan bir adım olarak görmeye ve göstermeye çalışıyor. Bu tavır örgütün çözülmesini yavaşlatıyor ve -varsa- somut suçlara bulaşmamış insanların kurtulma -yani hukukî soruşturmaya uğramama ve normal hayata dönme/hayatını normalleştirme- imkânını azaltıyor.

Ne yapmalı?

Elimde, kafamda sihirli bir formül yok. Olsaydı açıklamaktan çekinmezdim. Herkes gibi ben de düşünüyorum. Ama düşünürken FETÖ problemi artık kökten çözülmüş, FETÖ bir aktör olmaktan çıkmış gibi akıl yürütmekten kaçınıyorum, her unsuru ve ihtimâli hesaba katmaya çalışıyorum.

Meseleye bir de şöyle bakmaya çalışalım. FETÖ’yü –biraz iyimser, hatta gerçeğe göz kapayıcı bir tavırla ve yazının hatırına- kabaca taban ve tavan olarak ikiye ayıralım. Tavanda bütün kriminal faaliyetleri –soru çalma, insanlara kumpas düzenleme, düzmece davalar açma, sahte delil üretme, yasa dışı dinleme, MİT müsteşarına ve MİT tırlarına operasyon, 17/25 Aralık, 15 Temmuz gibi- planlayan, aşağıya emir gönderen ve bir ölçüde planların icrasına bizzat katılanlar var. Tabanda ise cemaat zannettikleri yapıya spesifik bir suça yönelik değil genel bir destek sağlayan, hatta Allah rızası için çalışan bir cemaate bağlı olduğunu zanneden, açığa çıkan suçları hiçbir şekilde yapıyla ve Gülen’le ilişkilendirmeyen kimseler yer alıyor.

Gülen örgütünün tavanı –en azından beyin takımı- yurt dışında. Bazıları ABD ve AB’nin –bilhassa Almanya’nın- güçlü koruması altında rahat yaşıyor. Kriminal faaliyetlerine devam ediyor. Örgütün kırılan cephelerini onarmaya, Türkiye’yi tüm dünyadan muhasara altına almaya çalışıyor. Taban ise şaşkınlık ve korku içinde Türkiye’de yaşıyor. Devletin durup dururken üzerlerine geldiğini, Allah’ın bu “musibet” ile onları sınadığını zannediyor. Cemaat zannettiği örgütle bağlarını korumaya ve söylenenleri yapmaya çalışıyor.

Olağan şartlarda böyle bir örgütle mücadelede ilk hedefin beyin takımı olması gerekir. Beynin etkisiz hâle getirilmesi için harekete geçilir. Bu, ilgili şahısların yakalanıp tecrit edilmesini, aralarındaki iletişimin kesilmesini, tavan ile taban arasındaki haberleşmenin durdurulmasını şart kılar.

Türkiye bunu yapamadı. Erdoğan zamanında anlaşılamadığı için yeterince hızlı hareket edemedi ve içerdeki birçok kimse kaçtı. Bazı çete önderleri ise zaten başka memleketlerdeydi. Şimdi hepsi yurt dışında ciddî bir himaye altında yoluna devam etmekte. Bu durumda geriye yapılabilecek tek bir şey kalıyor: Örgütün beyin takımının ülkede kalan unsurlarını cezalandırmak ve tabanını tamamen dağıtmak.

Yanlışların olması, mağduriyetlerin doğması ihtimâli tabanı tasfiye sürecinde ortaya çıkıyor. FETÖ’nün beyin takımı tabandaki insanların hayatının zorlaşmasına ve mağdur olmasına üzülmüyor, hatta muhtemelen seviniyor. Bunun örgüte sadakati artıracağını, dayanışmayı ve itaati güçlendireceğini ve eline Türkiye aleyhtarı propaganda için malzeme vereceğini düşünüyor. Bazen umduğunu buluyor.

Türkiye FETÖ ile mücadele etmek zorunda. Demokrasisini bir yana bırakın, bekası bile bu mücadeleye bağlı. Bunu tavan seviyesinde yapamaması taban seviyesinde mücadeleyi daha önemli hâle getiriyor. Mantık – tanımı ve tarifi yapılmamış olabilirse de- muhtemelen şöyle işliyor: Tabanı tasfiye edersek tavanın elinde ülkede operasyon yapma gücü, aracı kalmaz. Bu bakışın tamamen yanlış olduğu söylenemez. FETÖ olağanüstü bir kriminal beceriye sahip. Benim gözlemleyebildiğim kadarıyla hâlâ örgütte olması gereken çapta bir çözülme yok. Koptu sanılanların önemli bir bölümü aslında FETÖ’cü olmayan ama etrafı onlar tarafından sarılarak “kullanılan” kimseler –bazı Zaman yazarları gibi-. Onların FETÖ’ye karşı tavır alması FETÖ için büyük bir kayıp teşkil etmez. Beyin takımı yurt dışında ve örgüt ezoterik yapılanmaların epistemolojisini ve iletişim yöntemlerini kullanarak tabanını ayakta tutmaya çalışıyor.

Bence, FETÖ ile haklı mücadelede haksız mağduriyetler yaşanmamasını isabetle talep edenlerin, yuvarlak lafları bırakıp işe yarar öneriler geliştirmeye çalışması lâzım. Belki çok daha etkili ve yanlışları sıfırlayacak önerileri vardır. Bunu yapmayıp havanda su dövmeye devam edelerse, korkarım, yukarda işaret ettiğim kişiler gibi, FETÖ’cü olmadığı hâlde FETÖ’ye hizmet edenlerin-ettirilenlerin hatalarını tekrarlamaları uzak bir ihtimâl olmaz. FETÖ tabanındaki –varsa- suça bulaşmamış kimselere bir çıkış kapısının aralık bulunması FETÖ’nün tavanının dağıtılmasına bağlı. Bu ne kadar çabuk başarılabilirse o kadar iyi.

Serbestiyet, 29.09.2017

Eğitimde ideal sistem var mı?

TEOG kaldırılınca hem bunun yapılma biçimi hem de bu kararın kendisi üzerinde tartışmalar başladı. Bunu hiç şaşırtıcı bulmuyorum. Sadece TEOG değil genel olarak eğitim sistemi, değişmez tartışma konularımızdan. Türkiye tabiri caizse “formel eğitim manyağı” olmuş ülkelerden biri. Eğitime o kadar önem ve değer veriliyor, öylesine büyük anlamlar ve beklentiler yükleniyor ki, eğitime ilişkin sonsuz ve sonuçsuz tartışma girdaplarına düşmemek imkânsız.

Eğitim elbette önemli. Ama ne her şey, ne de sadece okullara hapsedilebilir. Formel eğitim hayatın bir parçası olmakla beraber, eğitimin ancak bir bölümüne tekabül eder. Aileden başlayarak toplum, çeşitli kanallarla yeni nesillere bilgi ve beceri aktarır. Devletler eğitime el koyup — sivil toplumu bu alandan sürüp — her yere yayılan tekçi eğitim sistemleri yaratmadan da, toplumlarda eğitim denen beşerî faaliyet vuku bulmaktaydı.

Eğitimin bu kadar önemli — hatta kutsanır — hâle getirilmesinde, devletin mesleklerin icrasını diplomaya bağlama yolunda azimle ilerlemesinin büyük payı var. Devlet her geçen gün meslekleri diplomaya göre lisanslamayı yaygınlaştırıyor. Böylece örgün eğitime binen  yük artıyor. Bu bazen işe yarıyor, özellikle kadınların statü değiştirmesine yardım sağladığında olduğu gibi. Bazen de zarar veriyor. En kötü durumda, zekâ ve yaratıcılığın körelmesine yol açıyor. Eğitim seviyesi yükseldikçe âdetâ hayat bilgisi ve becerisi azalıyor, teşebbüs ruhu geriliyor, bazen tamamen ölüyor. Bilgi ve formasyon kazandırmaya değil değer empoze etmeye odaklanan eğitim ise insanları hoşgörüsüzlüğe, bağnazlığa sürüklüyor.

İdeal bir eğitim sistemi bulmak ve kurmak imkânsız. Her ülkede eğitim hakkında şikâyetler var. Hangi sistem benimsenirse benimsensin mutlaka hem açıkları olacak, hem de ondan memnun olmayacaklar çıkacak. Bu yüzden eğitimde toplu uygulama — daha doğrusu dayatma — sayılacak şeyleri asgaride bırakmak ve çeşitliliğe, yaratıcı rekabete, toplumsal güçlerin kendiliğinden yeni yol ve tarzlar keşfetmesine kapıyı açık bırakmak gerekir. Bizdeki egemen anlayış ise bir yolunu bulup muhteşem bir eğitim modeli kurmak ve bir daha değiştirmemek üzere uygulamak.

Başka bir şekilde söylenirse, Türkiye eğitimde reformcu bir çizgiyi değil devrimci bir çizgiyi benimsiyor. Bir defalık atış ve mükemmelliği ulaşma. Bu ham bir hayal. Hayat böyle bir şeye müsaade etmez. Oysa her görüş dinlendikten, tüm ihtiyaç ve talepler dikkate alındıktan sonra yekpare değil modüler bir sistem benimsense ve kafaya estikçe tüm sistemi değiştirmek yerine bu sistemde deneme yanılma sonucu düzeltmeler yapılsa, iyiye doğru daha çok mesafe alınır. Orta öğretime geçişte son yıllarda yaşanan sistem değişiklikleri bu tesbit ve öneriyi doğruluyor. Sık sık değişiklik hiçbir sistemin oturmamasına yol açıyor. Öğrencileri ve velileri şaşkına çeviriyor. Sistemin kuralları oturmuyor. Uygulamanın doğruları ve yanlışları tam olarak görülemiyor. Ailelerin ve öğrencilerin zamanı, enerjisi, kaynakları heba ediliyor.

Eğitimin  birçok yönü var. İlki öğrencilerin ve ailelerin istek ve tercihleri. İkincisi, pedagojik uzmanlığı olanların öğretme teknikleriyle ilgili bilgi ve önerileri. Üçüncüsü, uzmanların kendi alanlarındaki derslerin muhtevasıyla ilgili teklifleri. Son olarak — benimsediğimiz müdahaleci sistem yüzünden — neredeyse her şey hakkında son kararı politik otoritenin vermesi. Tartışmalarda herkes meşrebine göre bunlardan birilerini öne çıkartıp diğerlerini ihmâl edebiliyor. Meselâ CHP’ye sorarsanız, eğitim bir uzmanlık işi ve bu konuda söz, aileyi ve siyaseti dışlayarak uzmanlara — yani eğitim bilimcilere — bırakılmalı. Bu çok hatâlı bir bakış. Toplumsal taleplerin gözetilmemesi, temsil gücüne sahip siyasî otoritenin karar alma yetkisinin de göz ardı edilmesi, sonunda bürokrasinin tahakkümüne yol açar. AK Parti çizgisinin toplumsal taleplere yeterli özeni gösterip göstermediği de tartışılır. Bence iktidar eğitim meselesinde toplumsal çoğulluğa daha fazla kulak kabartmalı. TEOG hakkındaki tartışmaların yoğunluğu ve ateşinin mühim bir sebebi, çok hızlı değişiklik kararı alınması. Vatandaşlar arasında bir kamuoyu araştırması yapılması, uzmanların görüşlerinin alınması, muhalefetin dinlenmesi çok şık ve yararlı olurdu. Oysa önce TEOG kaldırıldı, tartışmalar arkadan geldi.

Bir diğer — ve bana göre çok daha önemli, ama ne iktidar ne de muhalefet tarafından tartışılan —  konu devletin, ister şu ister bu istikamette olsun, eğitime neden bu kadar müdahil olduğu. Türkiye’de okullar devlet okulu, müfredatı devlet belirliyor, kitapları devlet hazırlatıyor, hizmet sunanlar — yani öğretmenler – de  rekabetten anlamayan ve şeytandan korkar gibi korkan devlet memurları. Ülkede ne müfredatta, ne de eğitim tekniklerinde ciddiye almaya değer bir yarışma var. Dolayısıyla iyiler kötüleri eleyemiyor. Bütçede eğitime ayrılan pay devamlı artırılıyor, ama harcamayı yapan devlet olduğu için ne bu kaynakların etkin kullanılıp kullanılmadığı ölçülebiliyor, ne de başarıları ödüllendirip başarısızlıkları müeyyideye bağlamak mümkün oluyor.

Devlet tanrı değil. Yapısından gelen sınırları ve bir şeye bu derecede müdahil olunca niyeti o olmasa da yaratacağı kötülükler var. Devlet tek başına eğitim işinin altından kalkamaz. Sivil toplum unsurlarının devreye girmesi ve eğitimde — muhteva, yöntem, finansman vb bakımlardan — bir rekabetin yaratılması gerekir. Akıllar biraz da bu istikamette çalışsa ve tartışmalar ona göre yapılsa ne iyi olurdu.

Serbestiyet, 26.09.2017

Türkiye’nin Kuzey Irak politikası ne kadar doğru?

Kuzey Irak Kürdistan Yönetimi’nin 25 Eylül’de bir referanduma gitmesine Türkiye’de hem çeşitli toplum kesimleri, hem devlet yetkilileri tarafından şiddetle karşı çıkılıyor. Bunun doğru olmadığı ve birçok probleme yol açacağı söyleniyor.

Ortadoğu çok zor bir bölge. Bölge ülkeleri ve halklarının yanı sıra, neredeyse tüm önemli dünya güçleri de orada. Birçok aktör ve faktör var. Dengeler ve ilişkiler, ittifaklar ve düşmanlıklar devamlı değişiyor. Bölgede yaşayan halklar fazlasıyla duygusal ve kırılgan. Dolayısıyla analizlerde çok dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerekiyor.

Türkiye’nin iki endişesi söz konusu:

(1) Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması Irak’ın parçalanmasına yol açar. Bu, Türkiye’nin de parçalanma tehlikesiyle karşılaşmasına sebep olabilir.

(2) Yeni devlet, başta Türkmenler olmak üzere diğer etnik gruplara zarar verebilir. Türkmenler ve Araplar Kürt tahakkümü altında kalabilir.

Bu endişelerle Türkiye, Barzani ekibine karşı kısmen realist kısmen idealist bir politika uygulamaya çalışıyor. Hem “yapmayın, etmeyin” hem de “yaparsanız karışmam” diyor. Bir taraftan diplomatik çabalarını sürdürüyor, diğer taraftan kuvvet kullanabileceğini ima eden hareketler ve sözlerle diş gösteriyor.

Meseleye soğukkanlı ve ilkeli bir şekilde bakalım.

Şüphe yok ki referandum, bağımsızlığa giden yolun başlangıcı. Irak Kürtleri bağımsız bir devlet kurmak istiyor. Türkiye buna karşı. Bu karşı çıkışın sağlam bir zemini var mı? Yalnızca güce mi dayanıyor, yoksa bazı ahlâkî ve felsefî ilkelerle temellendirilebilir mi?

Ortadoğu’nun sınırları emperyalist güçler tarafından sunî olarak çizilmişse de, Irak başka bir ülke. Referandum yapacak Kürtler de başka bir ülkenin halkının bir parçası. Bu durumda ahlâkî bir sorun ortaya çıkıyor: Türkiye neye dayanarak, başka bir ülkenin içindeki bir halkın ayrı bir devlet kurmasına meşru olarak karşı çıkabilir?  Ne yapacakları, o halkın kendi iç meselesi değil mi?

Meseleyi PKK’nın Kuzey Suriye’de yapmaya çalıştığı şeyle karıştırmayalım. PKK kökü Türkiye’de olan, terörü yöntem olarak benimsemiş, Türkiye vatandaşlarını katleden bir cinayet örgütü. Hiçbir ahlâkî meşruiyeti yok. Bu yüzden, Suriye’deki vaka Kuzey Irak’takinden ayrı bir durum. Kuzey Irak’ta Türkiye’ye düşmanlık göstermeyen, müttefikimiz olan bir Kürt halkı ve PKK’nın da rahatsızlık duyduğu meşru bir Kürt yönetimi var.

Yakın tarihi unutmamak lâzım. Türkiye, başlangıçta Kuzey Irak Kürdistan Yönetimi’nin kurulmasına da şiddetle karşı çıktı. Irak Kürtlerinin önderlerini aşağıladı. Ayrı bir siyasî kimlik kazanmalarına asla müsaade etmeyeceğini yüksek perdeden seslendirdi. AK Parti zamanında bu saçma politika değiştirildi ve ilişkiler düzeldi. Kuzey Irak âdetâ Türkiye’nin arka bahçesine dönüştü. Kötü mü oldu?

Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin Türkiye’deki Kürtleri ayrılığa itmesi ille de olacak bir şey değil. Hattâ tam tersi etkide bulunması daha muhtemel. Aynı halktan olmak aynı çatı altında birleşmeyi kaçınılmaz kılmıyor. İşte Arap dünyası. Aynı dinden, dilden, kültürden ve tarihten halklar birçok ülkeye bölünmüş durumda. Buna karşılık, asıl Türkiye’de bazı yayın organlarının Irak Kürtlerine karşı şövenist bir dil kullanıyor olması, ülkemiz Kürtlerinin, bizim Kürtlerimizin alınmasına sebep olabilecek mahiyette.

Irak’ta bir Kürt devletinin ortaya çıkması durumunda bölgede yaşayan diğer halkların mağdur edilmesi ihtimâli elbette ciddiye alınmalı. Siyasî yapılanmanın rengi ne olursa olsun, insanlar evleri yıkılarak, toprakları ellerinden alınarak köklerinden sökülmemeli. Yerleşim birimleri hiçbir şekilde etnik ve demografik tasfiyeye, arındırmaya maruz bırakılmamalı. Bölge halkları dinleri ve kültürlerini yaşamaktan ve yaşatmaktan, dillerini sivil hayatta da resmî ortamlarda da serbestçe kullanmaktan alıkonmamalı, bu konularda önlerine engel çıkarılmamalı. Türkiye’nin bu hususlardaki her talebi meşru olacaktır. Ama bir Irak Kürt devletinin bu yanlışları yapacağını peşinen varsaymamızı gerektirecek kuvvetli işaretler de yok.

Diğer taraftan, birçok Kürde göre Kürtler dünyadaki en büyük devletsiz halk. Kuzey Irak Kürtlerinin çoğunun kalbinde yanan bağımsız devlet ateşi söneceğe benzemiyor. Bu ateşle umutsuzca mücadele etmek yerine onu iyi istikamete yönlendirmeye çalışmak daha doğru olsa gerek. Üstelik Irak Kürtlerinin Bağdat’tan kuşku ve rahatsızlık duymasının haklı ve meşru temelleri de var. Saddam’ın gitmesine rağmen Kürtler ayrımcılık kurbanı olmaktan tamamen kurtulamadı. Bağdat yönetimi Kürtlere taahhütlerinin bazılarını yerine getirmedi. Aşikâr ki — ülkenin nüfus kompozisyonundan dolayı — Bağdat’ta daima İran yörüngesinde bir yönetim iş başında olacak. Bütün bu şartlar altında bence Türkiye için doğru politika Kuzey Irak Kürtlerini ve Kürt yönetimini dışlamamak, düşmanlaştırmamak. Tarihî ve kültürel ortaklığımız olan bu halkı yanında tutmak. Müttefik olarak konumlandırmak.

Kürtler ve Türkler kardeştir. PKK bir sapmadır; Türk-Kürt ilişkisini boğan bir zehirli sarmaşıktır. Türkiye’nin Kuzey Irak Kürtlerine sahip çıkması PKK’yı da boşa düşürecektir. Türkiye, Kuzey Irak Kürt yönetimini engellemeye çalışmak yerine yeni devletin eşit vatandaşlık ve egemenliğin tüm halklar arasında paylaşılması temelinde demokratik bir varlık olarak ortaya çıkması için mücadele edebilir. Kuzey Irak’ta demokratik, bağımsız bir Kürt (Türkmen-Arap) devleti, Türkiye’nin bölgedeki en büyük ve en güvenilir müttefiki olabilir.

Bu görüşler elbette tartışılabilir. Tartışılmalıdır. Ancak, böylesine hayatî bir meselede tek bakış açısına sıkışıp kalmamanın, farklı ve yarışan perspektifler geliştirmenin çok yararlı olacağı ve doğruyu bulmamızı kolaylaştıracağı kanaatindeyim.

Serbestiyet, 22.09.2017

PKK terörü çalışma hakkını gasp ediyor

Özgürlükle ilgili tartışmalar genellikle hayat tarzını seçme ve izleme hakkı ile ifade ve din özgürlükleri üzerinden yürütülür. Şüphe yok ki bunlar çok önemli. İnsanlar seçtikleri veya kendilerini içinde buldukları hayat tarzını sürdürme ve koruma hakkına sahip (olmalı). Kimsenin onları bunu yapmaktan men etmesi meşru sayılamaz. İfade özgürlüğü de özgürlükçü toplumlardaki temel haklardan. Kişiler, özellikle kamusal meseleler, şahıslar ve kurumlar hakkındaki görüşlerini — bilhassa eleştirilerini — taciz edilme, zarar verilme korkusu yaşamadan, sahip oldukları veya kullanabildikleri bütün araçlarla dile getirme hakkına sahip. Din özgürlüğü ise, ifade özgürlüğü gibi, bir kavşak özgürlük. Hem hayat tarzını seçme özgürlüğü ile ifade özgürlüğünü kapsıyor, hem de onlara dayanıyor. Her insan bu özgürlüklere başkalarının lütfu olmaksızın sahip. Ancak hepsinin bir fiyatı vardır. Bu özgürlükleri sahiplenmek ve kullanmak isteyenler, başka herkesin de aynı hak ve özgürlüklere sahip olduğunu kabul etmek, onların hak ve özgürlüklerine saygı göstermek zorunda.

Özgürlüklerin çok defa ihmâl edilen bir yüzü, ekonomik özgürlükler. Ekonomik özgürlükler uzun vadede en az diğer özgürlükler kadar önemli. Hattâ onlardan bile önemli, çünkü doğrudan doğruya insanın bekasıyla — yani hayat hakkıyla — bağlantılı. Ayrıca, ekonomik özgürlükler olmadan yukarda sözü edilen diğer özgürlüklerin var olması ve/ya korunması da mümkün değil. Nitekim ekonomik özgürlüğün çiğnendiği, yok edildiği her türden devletçi kolektivist sistemde, din, ifade ve hayat tarzını seçme özgürlüklerinin de ortadan kalktığı görülüyor. Bu yüzden, özgürlük konusunda tutarlı bir çizgi izlemek, samimî ve dürüst bir özgürlük savunucusu olmak isteyen herkes, ekonomik özgürlüklerin de önemi ve değerini kabul edip savunmak zorunda.

Ekonomik özgürlük deyince akla sadece zenginlerin özgürlüğü gelmemeli. Ekonomik özgürlük herkesi ilgilendirir ve herkese aittir. Aralarında hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm insanlar ekonomik özgürlüğe sahip. Aynı zamanda muhtaç. Bu hususu ekonomik özgürlüğün tanımını yaparsak daha iyi görebiliriz. Ekonomik özgürlük; ekonomik aktörlerin (bireylerin ve birey birliklerinin, örneğin firmaların) ekonomik amaç ve araçlarını serbestçe seçebilmesi; sahip oldukları ve ekonomik faaliyet için önem taşıyan (insanlar tarafından değer verilen) varlıkları ekonomik süreçlere keyfî bir engelleme ile karşılaşmaksızın sürekli olarak dahil edebilmesidir. Bu tanım, parasını yatırıma ödünç vereni ve üretim tesisi kuranı olduğu kadar, vasıflı veya vasıfsız emeğini kiraya vermek isteyeni (çalışanı) da kapsar ve ilgilendirir. Yani işçiler de, çalışanlar da, emeğinden başka ekonomik varlığı olmayanlar da müteşebbisler, fabrikatörler, bankerler kadar ekonomik özgürlüğe sahip ve muhtaçtır. Ekonomik özgürlük öylesine önemlidir ki, onu engellemek insanın hayat hakkına saldırmak anlamına gelir.

PKK Güneydoğu’da elektrik alt yapısı, baraj, yol gibi işler yapan firmaların tesislerine, araçlarına ve elemanlarına ısrarla ve sistematik olarak saldırıyor. Evine, çoluk çocuğuna ekmek götürmeye çalışmaktan başka bir şey yapmayan, korumasız, silâhsız işçileri kurşunlayarak hunharca öldürüyor. Müteşebbislerin edinmek için yıllarca çaba harcadığı kamyon, iş makinası gibi araçları yakıyor. Binaları bombalayarak tahrip ediyor. Ne yazık ki bu adi saldırılar iç ve özellikle dış kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmüyor. İşçilerin alçakça katli karşısında bile bu ülkedeki bazı sözümona emek taraftarı çevrelerin, kişi ve kuruluşların kılı kıpırdamıyor. Hak ihlâli olup olmadığı tartışmalı birçok meselede dünyayı ayağa kaldıran bu çevreler, masum işçilerin katledilmesi, insanların çalışma hakkının gasp edilmesi, malının mülkünün tahrip edilmesi, müteşebbislerin iş kurma ve yürütme hakkının çiğnenmesi karşısında sessiz kalıyor. Uluslararası kuruluşlara ülkedeki iş hayatının durumuyla ilgili bilgileri de genellikle bu tür kuruluşlar sağladığı (veya kendisi ideolojik bakımdan açıkça önyargılı olduğu) için Uluslararası Çalışma Örgütü de (ILO) işçilere yönelik saldırılarla ve işçi cinayetleriyle ilgilenmiyor. Onları gündemine almıyor. Haklarında ses vermiyor.

PKK terörü insanların sadece hayat hakkına zarar vermiyor. İşçilerin çalışma, hayatını kazanma hakkını da çiğniyor. Bölge halkının refah seviyesinin yükselmesine engel oluyor. Fakirliği ve ekonomik geriliği kalıcılaştırıyor. Bu gerçeği de görmeli ve üzerinde konuşmalıyız.

Serbestiyet, 19.09.2017

Kuşatılmış Türkiye

Bilgi çok eskiden beridir önemsenen, bazen kutsanan bir unsur. Platon bilgiye adeta tapıyordu. Bilginin erdem olduğuna, toplumların erdemli kimseler tarafından yönetilmesi gerektiğine inanıyordu. Yani bir filozof diktatör istiyordu. Platon’dan bugüne felsefe camiasında ne kadar değişiklik olduğu tartışılır. Ülkemiz örneğinde, en radikal toplum mühendisliği projelerini savunanlar arasında azımsanmayacak sayıda felsefecinin bulunması, bize kayda değer bir değişiklik olduğu hayaline kapılmamak gerektiğini anlatıyor.

Bilgi bugün de önemli. Sık sık bilginin güç olduğu söylenir. Bilgiyi üreten ve bilgi ağlarını kontrol eden, bilgiyi üretemeyen ve bilgi ağlarını kontrol edemeyenden üstündür. Bu, devletlerarası ilişkilerde de geçerli bir kaide. Dünyanın en güçlü devletleri daha çok bilgi üreten, toplayan ve kullanan ülkeler. Akademik bilgiden istihbarat bilgisine kadar her bilgi alanında önde gidiyorlar.

Türkiye sancılı bir demokrasiye sahip. Çok partili sistem denemelerimizin bir buçuk asra yaklaşan bir tecrübe birikimi var. Bu, kesintisiz akan bir zaman olmamış; sık sık kesintiye uğratılmış ve ülke hiçbir zaman eksiksiz bir demokrasiyi gerçekleştirememiş.

Dolayısıyla, eksik ve sıkıntılı bir demokratik sistem içinde yaşıyoruz. Ama kazanımlarımız ve başarılarımız da var. Şöyle de ifade edilebilir: Türkiye demokrasisi — eğer demokrasilerin bir tür cennet olduğu kabul ediliyorsa — cennet mi? Hayır, çok eksiği ve gediği mevcut. Peki, Türkiye demokrasisi bir cehennem mi? Hayır, ülkede demokrasinin birçok ilke ve kurumunun iyi kötü işlediğini görüyoruz.

Daha somuta indirelim. Türkiye’de gazetecilik yaptığından dolayı hapiste yatanlar var mı? Muhtemelen var. “Hapisteki gazeteciler” denen herkes gazetecilik faaliyetlerinden dolayı mı tutuklu veya hükümlü? Muhtemelen hayır. Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, tutuklu yargılanmakta olan veya mahkûm edilmiş “gazeteciler” arasında bomba atma, cinayete ortak olma, terör propagandası yapma gibi suçlar isnat edilenler de bulunuyor.

Başka bir konuya geçelim. Türkiye’de bir Kürt problemi var mı? Var. Kürtler bazı temel haklarından mahrum mu? Evet. Peki, Kürtler haklarını sivil-demokratik yollarla arama imkânına sahip mi? Büyük ölçüde evet. Yakın geçmişte bir Kürt partisi, Kürt olmayan çok sayıda vatandaşın da oyunu alarak, parlamentoda üçüncü büyük parti konumuna oturdu. Koalisyon tartışmalarında adı geçti. Meclis idarecileri arasında temsilcileri var. Aynı parti (türevleriyle birlikte) Güneydoğu’da 103 belediyede — yani mahallî idare birimlerinde — iktidara geldi mi? Evet. Sonra ne oldu? Şiddeti geriye itmesi, siyaseti öne çıkarması gereken bu parti, elindeki belediyeler aracılığıyla şiddet faaliyetlerine destek sağladı. Zaten iktidarda olduğu yerlerde PKK’nın akıl, ahlâk ve demokrasi dışı “hendek siyaseti”ne katılarak  Kürt problemini ağırlaştırdı. Demokratik siyasetin önünü kesti. Bu partinin bazı milletvekillerinin bana göre haksız ve gereksiz yere tutuklanmış olması, onun demokratik siyasete suikast düzenlediği gerçeğini değiştirmez.

Öbür konuyu ele alalım. Türkiye’de dinî cemaatler var mı? Var. Bunlar hayli geniş bir özgürlükle örgütlenme ve faaliyet yürütme hakkına sahip mi? Evet, özellikle son yıllarda ve AK Parti hükümetlerinin reformları sayesinde. Peki, bu cemaatlerden biri, cemaat olmayı bırakıp iktidar yarışına katılan bir illegal örgüte dönüştü mü? Evet. Demokrasinin tüm usul kurallarını reddederek devlet içinde yoğunlaşan bir kadrolaşmayla ve uluslararası mahfillerle işbirliği içinde, ülkeye adeta el koymaya kalktı mı? Evet. Yüzlerce insanı katletti mi? Evet. Türkiye bu örgüte karşı haklı, meşru ve zaruri bir mücadele veriyor mu? Evet. Bu mücadelede yanlışlıklar ve haksızlıklar da oluyor mu? Evet. Bunlar bu mücadele gereğini ortadan kaldırır mı? Hayır. Sadece daha dikkatli ve itidalli olmak gerektiği gerçeğine işaret eder.

Türkiye’de manzara bu. Peki, AB ve ABD’de Türkiye nasıl görünüyor? Şöyle: Kürt halkına sivil ve siyasî hiçbir hak tanımayan, Kürt çocuklarını acımasızca öldüren bir ülke. Masum, zavallı, mutedil, kendi hâlinde bir emekli din adamına savaş açan, hiçbir suça ve suç örgütüne bulaşmamış binlerce kamu görevlisini işten atan bir iktidar. Olağanüstü hal ile bütün vatandaşlarının nefes almasını bile zorlaştıran bir devlet.

Yukarda da belirttim; Türkiye demokrasi bakımından ne cennet ne de cehennem. Siyasî sistem içinde iyi şeyler de var (oluyor), kötü şeyler de. Daha teknik bir lisanla söylersek, Türkiye tam bir liberal demokrasi değil; eksikli bir demokrasi. Devletten ve hükümetten kaynaklanan problemler elbette mevcut, ama tüm problemlerin kaynağında onlar bulunmuyor. Tabloda başka aktörler de mevcut. Özellikle hükümetin aldığı pozisyonlar ve devleti sürüklediği istikamet, kendisinin ve bütün bu aktörlerin fikir ve davranışlarının bileşiminin ürünü.

Durum buyken, neden Türkiye böylesine berbat bir durumdaymış gibi görünüyor yurt dışında? Cevap basit: AB ve ABD’ye Türkiye’de olan bitene dair tüm bilgi esas itibarıyla iki kanaldan akıyor: PKK ve FETÖ. Bu iki örgüt dünyanın birçok yerine uzanan geniş ağlarını kullanarak Türkiye’yi yukardaki gibi resmediyor. Türkiye aleyhtarlığına zaten teşne olan ve devletlerinin dış politikası istikametinde ilerleyen medya organları da bu bilgilere dayanarak Türkiye hakkında yayın yapıyor. Sonuç ortada.

Bu durum değiştirilebilir mi? Evet, tamamen değilse de kısmen veya önemli ölçüde değiştirilebilir. Ama bunun bir çırpıda ve bugünden yarına olamayacağını, yapılamayacağını bilmeliyiz. Türkiye hakkındaki bu ahlâksız ve abartılı resmediş hepimize zarar veriyor. Bu yüzden vatandaş olarak da bu sorunla ilgilenmek zorundayız. Nitekim ben konuşma fırsatı bulduğumuz Batılı arkadaşlarıma tabloyu tüm boyutlarıyla anlattığımda — eğer önyargılı değillerse — şaşırıyor ve gerçek durumu hızla anlıyorlar.

En temel ihtiyaç, Batı dünyasına somut olaylar ve genel durum hakkında sağlam ve delilli bilgi taşımak ve bunu bir defaya mahsus olarak değil, sürekli yapmak. Bu işi sadece resmî kurumların ve elçiliklerin yapması yetmez. Resmî beyanlarda ister istemez bir inandırıcılık sorunu var. Bu yüzden, sivil toplum çevrelerinin de devreye girmesi gerekir. PKK’nın ideolojisi ve pratiği belgeli olarak dünyaya anlatılabilir. FETÖ’nün içyüzü ve ne yaptığı da meselâ sağlam iddianamelere dayanarak Batı’ya taşınabilir. “Gazeteciler” hakkında da Adalet Bakanlığı periyodik olarak halkı bilgilendirebilir. Buna yönelik açıklamalar diğer dillere de çevirtilerek ilgili ve meraklı çevrelere ulaştırılabilir.

Diğer taraftan, Türkiye’nin demokratik açıdan mahzurlu ve aleyhine kolay propaganda malzemesi yapılabilecek hatalardan özenle kaçınması gerekir. Bu çerçevede, Nagehan Alçı’nın haklı olarak dikkat çektiği gibi (http://www.haberturk.com/yazarlar/nagehan-alci/1629798-cumhuriyet-davasinin-tek-islevi), CumhuriyetSözcü, Büyükada toplantısı gibi iddianameleri zayıf dâvâlarla gündeme gelmemeye çalışılmasında, en azından bu tür dâvâlarda tutuksuz yargılama yoluna gidilmesinde fayda var.

Hükümet çevrelerinin telâşı ve öfkesini anlıyorum. Birçok bakımdan hak da veriyorum. Ancak, sürmekte olan amansız mücadelenin tek alanı hukuk olamaz. Her şeye ceza yargısıyla çözüm bulunamaz. Aynı zamanda entelektüel bir mücadele var ve uzun vâdede bu mücadelede başarılı olmak çok daha önemli. Entelektüel mücadelenin gerekleri ile hukuk meseleleri birbirinden ayrıştırılamazsa ve açık toplumda fikrî, ahlâkî tartışma konusu yapılabilecek şeyler lüzumsuz yere yargıya havale edilirse Türkiye etrafındaki kuşatmayı kırmakta çok zorlanır.

Serbestiyet, 15.09.2017

Bankalar ve kârlılık

Bankaların kâr etmesinin Türkiye için yararlı olacağına dair yazıma bazı abartılı eleştiriler geldi. Ben ekonomiye kazan-kaybet yaklaşımı ile kazan-kazan yaklaşımının bankaların kârına bakışı etkileyeceğine işaret etmiş ve kazan–kazan bakışı açısından bankaların kâr etmesinin sadece kendileri için değil memleket için de iyi ve yararlı olduğunu belirtmiştim. Biliyorum, kazan-kazan perspektifini benimsemeyenlerin bunu kavraması ve kabul etmesi zor. Bununla beraber, meseleye daha teknik açıdan da bakılabilir. Bu durumda da bankaların ‘ekonomiye zarar verici’, ‘sömürücü’  bir kâr seviyesine yükseldiği iddialarının doğru olmadığı görülür. Bu yazıda -değerli iktisatçı Ünsal Çetin’den aldığım bilgi notunu da kullanarak- bunu yapacağım.

Bankacılık sektöründeki hiç kimse aşırı kâr sözünü kabul etmeyecektir. Bunun sebebi onların işin içinde -yaygın tabirle, mutfağında- bulunmaları. Başka bir deyişle sektörün işleyiş usullerini ve şartlarını bilmeleri. Bankaların aşırı kâr ettiğini söyleyenler sağlam bir zemine dayanmadan konuşuyor. Görüşlerinin daha etkili olabilmesi ve yararlı bir tartışmaya -fikir alış-verişine- zemin hazırlaması için ölçülerinin ne olduğunu açıklamaları ve de bankaların ne kadar kâr etmesi gerektiğini düşündüklerini söylemeleri gerekir.

Aslında bankaların bırakın ‘aşırı’ kârı, “çok” kâr ettiği iddiası bile çok tartışılır.  Finans sektörünün sağlıklı bir yapıya sahip olmasının ekonomi açısından hayatî önem taşıdığı da başarılı bankacılık için kârlılığın şart olduğu da biliniyor.  Nitekim bu gerçekler hükümet üyeleri tarafından da zaman zaman dile getiriliyor. Meselâ, Başbakan Yardımcısı Mehmet şimşek Mayıs ayı içinde şu sözleri sarf etti:

“Maalesef finansal okuryazarlık Türkiye’de sınırlı olduğu için, bankalar kâr açıklıyorlar, ‘Birinci çeyrekte şu kadar milyar kâr ettiler’. Ondan sonra herkes diyor ki ‘Ya bu kadar kâr ettiler, biraz daha bunları zapturapt altına alın’.

Ancak işin gerçeği farklı…

Sermayeni reel olarak koruyabilmiş misin? Burada da artık kritik  eşiklere gelmiş durumdayız. Kârlılık oranı yüzde 11’in altında.  Hazine’nin borçlanma faiz ortalamasına baktığınız zaman yani hiçbir şey yapmasanız, eskiden olduğu gibi Hazine’ye verseydiniz, o zaman bu kadar eleman neden çalıştıracaksınız, bu kadar riski neden alacaksınız. Onun için bizim sektörel yaklaşımımızın sağlıklı, rasyonel bir söylem ve eylem bazında götürülmesi gerekiyor.”(http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1882865-simsek-bankaciligin-karlilik-oranlarinda-kritik-esige-geldik).

Şimşek’in buradaki ölçütü özsermaye/kârlılık oranı.  ‘Aşırı’ kârdan bahsedenlerin ölçüsünün ne olduğu ise belirsiz.

Devlet devamlı borçlanma ihtiyacı içinde. Bunun için tahviller çıkarıyor. Banka sahipleri bankacılık faaliyeti yapmayıp özsermayeleriyle sırf Hazine borçlanma senedi satın alsalar -hiç riske girmeden-  hatırı sayılır getiri elde ederler. Durum buyken, yatırımcılar banka kurmak ve ayakta tutmak için çalışma yoluna gidiyorsa bu ülkeye büyük katkıdır.  O yüzden özsermaye kârlılığının enflasyon oranı ve hazine borçlanma oranı gibi kıstas seviyelerden yukarı tırmanması arzuya şayandır; üzülecek değil sevinilecek bir durumdur.

Türkiye’de geçen yıl sektörün özsermaye kârlılığı azalma eğilimindeydi. Yaman Törüner Haziran ayında bu konuda şöyle yazmıştı:

“Bloomberg, Merkez Bankası, BRSA raporlarından yola çıkılarak Oliver Wyman tarafından geliştirilen grafikte, yıllar itibarıyla  bankalarımızın vergi sonrası (post tax) hisse getirisi (return on equity) ve sermaye maliyeti (cost of capital) gösteriliyor. Sermaye maliyetinin hisse getirisinin üstünde olduğu durumlarda, bankalar sermayelerinden yiyor demektir. Bu durumda, bankaların borsalardaki hisse fiyatları defter değerlerinin bile altında gerçekleşir.

2010 yılından beri, Türkiye’de banka kârlılıkları sürekli biçimde düşüyor. Bu durum yabancı bankaların ülkemizi terk etmesine ve milli bankalarımızın da kredi verememesine neden oluyor. Yabancı hisse senedi yatırımcıları da ülkemizden çıkıyor. Artık bankalar büyümeyi bir kenara koyup, kârlılıklarını artırma yoluna gitmek zorundalar.(http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/yaman-toruner/dis-finansman-ihtiyacimiz-yuksek-2261947/)

Durum yeteri kadar açık. Ana sorun ise şu:  Kârlılık artışını sorun olarak görenlerin bakış açısının piyasa süreci paradigmasına aykırı olması. Bankaların işleyişinin piyasadaki diğer firmaların işleyişinden çok farkı yoktur. Sektörün kârlılığını artırması orta ve uzun vadede piyasaya yeni girişlerin olmasını, mevcut oyuncuların da reel sektörü daha fazla destekleyebilmesini sağlar. Özsermaye kârlılığının artması sayesinde kredi kaynakları artar. Kredilerde artış kredi faiz oranlarını daha düşük seviyelere çeker. Sektörel bazda düşük bir özsermeye kârlılığı ise bunun tersine sebep olur. Kaynaklar azaldıkça kredinim fiyatı -yani kredi faizleri- yükselir.

Yaman Törüner’in belirttiği gibi 2010’dan bu yana bankaların öz sermaye kârlılığında bir düşüş vardı. Bu yıl tablo değişti.  Bankalar daha yüksek kâr artış oranları yakalamaya başladı. Ama yine de bu iddia edildiği gibi ‘aşırı’ bir kârlılık değil. Türkiye ile benzer yapıdaki ülkelerle kıyaslandığında bir ortalama bir kârlılık düzeyi söz konusu.

Selva Demiralp tartışmaların hararetlendiği günlerde bu konuya şu satırlarla dikkat çekmişti:

“Geçtiğimiz haftanın gündeminde bankaların kârlılık oranı vardı. Kimi  yorumcular bankaların çok kâr ettiğini ve sistemi sömürdüğünü ileri sürerken, kimisi mevcut kâr oranlarının makul seviyelerde olduğunu dile getirdi. Bankaların çok ya da az kâr ettiklerine neye göre karar vereceğiz?

Öncelikle kârlılık oranını nasıl ölçeceğimize karar verelim. Dünyada yaygın bir şekilde kullanılan kârlılık ölçüsü bankanın koymuş olduğu öz kaynağa oranla ne kadar kâr ettiğini gösteren ROE (Return on Equity) ölçüsü.

Öz kaynak kârlılığı değerine baktığımızda, Türkiye için son dönemde yüzde 15 üzerine çıkmış bir rakamdan bahsediyoruz. Tek başına değerlendirdiğimizde, öncelikle yüzde 10’luk enflasyon oranını bu nominal getiriden düşmemiz lazım. Çünkü koyduğunuz sermayeden enflasyonun üzerinde bir kâr etmezseniz net getiriniz olmaz.

Şimdi yüzde 15’lik ROE değerini benzer gelişmekte olan ülkelerle kıyaslayalım. NYU’dan Aswath Damodaran’ın yaptığı hesaplara göre Ocak 2017 itibarıyla gelişmekte olan ülkelerin bankacılık sistemi yüzde 14 ile yüzde 19 arasında bir öz sermaye kârlılığı değerine sahip. Riskin daha az olduğu gelişmiş ülkelerde kârlılık oranının da azalması beklenir. Nitekim oran ABD’de yüzde 9 civarındayken Avrupa’da yüzde 4-yüzde 7 aralığında seyrediyor. Avrupa için oldukça düşük olan bu kârlılık oranının ise otoriteler tarafından bir endişe unsuru olduğunun altını çizmek lazım.

Bu çerçeveden baktığımızda, son dönemde artmış da olsa bankalarımızın öz sermaye kârlılıklarının benzer risk profiline sahip gelişmekte olan ülkelere kıyasla yakın seviyede olduğunu görüyoruz. Üstelik bizim enflasyon seviyemizin gelişmekte olan ülkeler arasında da yukarıda olduğunu unutmayalım.” (http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/selva-demiralp/bankalar-cok-mu-kar-ediyor–2500038/

Bankalarımız kâr ettikçe güçlenir. Onlar güçlendikçe Türkiye’nin sermaye stoku artar. Artan sermaye stoku yatırıma daha fazla kaynak, daha fazla kaynak ise daha yüksek ekonomik büyüme demektir. Finans sektörünün sağlam olmadığı bir ülkede ekonomik büyümenin hayal olduğunu Türkiye zaten kendi tecrübelerinden biliyor. Bu yüzden,  finans sektörümüzün güçlenmesi yönündeki her gelişmeyi sevinçle karşılamak lâzım.

Serbestiyet, 12.09.2017

Bankaların kârı, Türkiye’nin yararı

Biri bana “Türkiye’nin en önemli ekonomik problemini en kısa şekilde nasıl ifade edersin?” diye sorsa, “aşırı politize olunması” cevabını veririm. İtiraf etmek gerekir ki bu sadece bizim problemimiz değil; derecesi ve yoğunluğu değişmekle birlikte tüm ülkelerde yaşanıyor. Ancak, bizimki gibi sağlam bir siyasî felsefeye oturmamış ve usul kuralları üzerinde yeterince kuvvetli bir mutabakatı yakalayamamış ülkelerde sorun daha ağır şekilde tezahür ediyor. Her alanı ve bu arada ekonomiyi ziyadesiyle etkiliyor.

Bunun tüm topluma her bakımdan verdiği zararlar var. En başta gelenlerinden biri, ekonomik hayatın olağan işleyişine indirdiği darbeler. Aşırı politize olmanın ekonomide yarattığı boş inanç, ekonominin kendi kural ve işleyiş yolları olduğunu görmezden gelip, onun bir makine gibi istendiği şekilde tanzim edilebileceğini sanmakta. Güzel memleketimizde, toplum kesimleri arasında değişik konularda ciddî fikir farklılıkları olsa da, bu konuda epeyce kuvvetli bir ortaklık boy gösteriyor. Sağcısı da solcusu da, seküleri de dindarı da bu görüşte. Sanıyorlar ki ekonomide siyasî kararlar ve idarî talimatlarla istenen her şey (veya hemen her şey) yapılabilir. Keşke öyle olsaydı, ama – maalesef — bu bir hayal. Ekonomik ilerlemenin yolu bu olsaydı, dünyada kalkınmamış ülke kalmaz ve dünya bugünkünden bilmem kaç yüz kat gelişmiş olurdu.

Bu tür sağlıksız ortamlarda sakin ve sağduyulu seslere ihtiyaç çok. Bu yüzden öyle bir ses duyunca çölde vaha bulmuş gibi seviniyorum. Geçenlerde Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali bir demeç verip, ekonomik hayat hakkında bankacılık sektörünü merkeze alan önemli açıklamalar yaptı. Bali medyaya geniş biçimde yansıyan sözlerinin bir bölümünde şöyle dedi:

 “Tasarruf sahibinin fon fazlalarını alır değerlendirirsiniz, ona değer yaratırsınız. İş Bankası’nın bugün 40 milyar TL özkaynağı var, bunu devlet tahvilinin sunduğu getiriyle değerlendirirseniz zaten 4 milyar TL’nin üzerinde bir gelir elde edersiniz. 1.371 şube, bu kadar teknoloji yatırımı, 25 bin kişilik istihdamla riskler barındıran bir işi doğru risk yönetim teknikleri ile yapıyorsunuz. Sektörde yüzde 14-15 civarında bir özkaynak kârlılığı çok makul ve bugünkü tabloda, özellikle bankacılık sisteminin fonksiyonu açısından kritik. Çünkü biz yüzde 15’lik sermaye yeterlilik rasyosunu koruyacaksak, bunu korumamız bize yeni kredi verme imkânları sağlayacaksa yüzde 15 civarında bir özkaynak kârlılığını da korumamız gerekiyor. Halbuki biz kârları buharlaştırmıyoruz. İş Bankası olarak alıyoruz, özkaynağımızın üzerine ilave ediyoruz. Yeni kredi imkânı olarak kullandırmak üzere özkaynağımızı güçlendiriyoruz. Özellikle kurumumuz için çok güvenle söyleyebilirim ki bizim kârımız Türkiye’nin kârıdır, bizim kârımız Türkiye’nin kârınadır. Aynı anlayışta çalışmaya devam edeceğiz.”

Bu açıklamalar olağan ekonomik şartların sürdüğü ve piyasa ekonomisinin kurumsallaştığı bir ülkede yapılsa “bilinenler tekrarlanmış” der geçerdik. Ama Türkiye söz konusu olunca daha bir önem kazanıyor. Üzerinde durulmayı hak ediyor.

Malûm; Türkiye’de hükümet faizlerin düşmesi için gayret göstermedikleri, kredi vermekte cimri davrandıkları gibi gerekçelerle bankalara ağır eleştiriler yapıyor. Son eleştiri, bankaların geçen yıla göre çok yükseldiği söylenen kârları üzerinden geldi.

Siyasetçilerin para kaynaklarını harekete geçirerek yatırımlara fon sağlanmasını arzulaması, meşru ve anlaşılır bir talep. Neticede her şeyden sorumlu tutulan, halka hesap verecek ve seçimlerde vatandaşın oylarını toplamaya çalışacak olan onlar. Ne var ki, finans sektörünün ve hassaten bankacılığın da işleyiş kuralları var. Bunları kısa vadeli yararlar adına yıkmaya çalışırsanız — yani sektöre abartılı müdahalelerde bulunursanız — kaş yapayım derken göz çıkar ve ekonomiye kısa vâdede elde edilebilecek yararlardan çok daha fazla zararı orta ve uzun vâdede verirsiniz.

Finans sektörü modern ekonomide en önemli sektör. Sağlam bir finans sektörü olmayan ve sermaye stokunu artıramayan hiçbir ülke, ekonomik yarışta başarılı olamaz. Ülkelerin gyrisafi yerli hasıla (GDP) üzerinden ölçülen ekonomik büyüklüğü ile finans sektörlerinin büyüklüğü arasındaki paralellik, ne tesadüf ne de boşuna. Bu yüzden, Türkiye finans sektörünü geliştirmek zorunda. Bunun fiilî anlamı ve gereği şu: Bankaların büyümesi.

Her işte olduğu gibi bankacılıkta da büyümek için başarılı işletmecilik yapmak gerekir. Başarılı olmanın en somut ölçüsü ise kâr etmek. Kâr eden her firma memlekete iyilik yapıyor demektir. Çünkü kâr, öz kaynakların etkin kullanıldığını gösterir. Bu her firma için olduğu gibi bankalar için de geçerlidir.

Yine Adnan Bali’nin işaret ettiği gibi, ekonomi sıfır toplamlı bir oyun değildir. Birinin kazanması illâ diğer(ler)inin kaybetmesi anlamına gelmez. Sağlıklı bir ekonomi kazan-kazan ile yoluna devam edebilir. Kâr eden bankalara bakarak, kaynakları etkin kullandıkları hükmüne varabiliriz. Neticede, Bali’nin demecinde söylediği gibi, bu kârlar firmanın büyümesi ve güçlenmesi için kullanılacaktır. Büyüyen banka daha sağlam ayaklar üzerinde duracak ve kredi portföyünü genişletecektir. Ve de bundan bütün memleket kazançlı çıkacaktır.

Kısaca, bankaların kâr etmesi memlekete zarar vermez; aksine, fayda sağlar.

Serbestiyet, 08.09.2017

Olağanüstü Hal’in meşruiyetini koruma ihtiyacı ve görevi

Türkiye 15 Temmuz’da eşine ender rastlanır bir toplumsal vaka yaşadı. İslâmî bir retorik kullanan, kendisine “din ve ahlâk eksenli, eğitim ve hayır faaliyetlerine odaklanmış mütevazi bir grup” havasını vermeye çalışan, aslında dünyevî güce saplantılı bir cemaatten — daha doğrusu bir örgütten — gelen korkunç bir darbe teşebbüsüne sahne oldu.

Sivil toplum içinde de uzantıları ve payandaları bulunan bu örgütün asıl güç kaynağı, devlet içinde yaptığı yığınaktı. Artık FETÖ kısaltmasıyla anılan örgütün, emniyet ve yargı başta olmak üzere tüm kamu bürokrasine yayılan geniş bir yapılanmaya sahip olduğu ve bir “paralel devlet” veya “iç devlet” gibi işlediği, 15 Temmuz öncesinde de biliniyordu. Ancak, örgütlenmenin gerçek boyutlarından ve örgüt içi disiplin, itaat ve sadakatin dehşet verici sıkılık ve derinliğinden, istihbarat örgütleri dâhil hiçbir kurum — ve kişi — tam olarak haberdar değildi. Toplum tehlikenin gerçek boyutlarını görme imkânına 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan gelişmelerle vakıf olabildi.

Türkiye’nin karşılaştığı olağanüstülük veya olağandışılık, bazen zannettiğimiz gibi sadece 15 Temmuz başkaldırısından ibaret de değil. 15 Temmuz’un taşeronu olan örgütün 15 Temmuz öncesindeki tüm faaliyetleri de bunun içinde. Kestirmeden söyleyelim; Türkiye her ülke için olağanüstü sayılacak bir durumla karşılaştı. Seçilmiş iktidarı teslim almak isteyen FETÖ, daha önceki hamleleri başarısız kalınca, ortaklarının da onayı ve teşvikiyle — aynı zamanda desteğiyle — işi 15 Temmuz teşebbüsüne kadar vardırdı.

FETÖ gibi bir örgütle bu şekilde karşılaşan her ülke şok geçirir. Kaleyi dışardan fethetmek isteyenleri teşhis ve onlarla mücadele, kaleyi içerden işgal etmeye kalkanları teşhise ve onlarla mücadeleye nazaran her zaman daha kolaydır. FETÖ Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik bir iç işgal hareketidir. Olağanüstü bir örgüttür ve olağandışı işlere imza atmıştır.

FETÖ ile zaten yürütülmekte olan mücadelenin 15 Temmuz’dan sonra yeni boyutlar kazanması kaçınılmazdı, zaruriydi. Türkiye bu yüzden 1982 Anayasası’nın 104’üncü maddesinde tanınan olağanüstü hal ilan etme ve kanun gücünde kararnameler çıkarma yetkisini harekete geçirdi. Olağanüstü hal, sıkıyönetimin bir altı. Sıkıyönetimde yetki askeriyeye geçiyordu. Bu yüzden askerlerin çok sevdiği bir yoldu. Hükümet bu yolu kapattı. Olağanüstü hal uygulamasında yetki sivillerde. Dolayısıyla olağanüstü hal sıkıyönetime nazaran daha yumuşak ve insan hakları ihlâllerine sebep olması ihtimali daha az.

Olağanüstü hal düzenlemesi hemen tüm demokrasilerde var. Nitekim bizdekilerin yüzde birine bile denk düşmeyen saldırılarla karşılaşan — Fransa gibi — ülkeler de olağanüstü hal uygulamaya gidebiliyor. Bu yüzden, bazı AB ülkelerinin olağanüstü hal uygulamamıza prensip olarak karşı çıkması, standart ikiyüzlülüklerinin son tezahürü. Olağanüstü hal uygulamaları kapsamında FETÖ mensuplarının (kamu kurumlarından ayıklanmaları amacıyla) görevden  alınmasının kınanması da aynı kategoride.  Özellikle Almanya bu hususta garip, ahlâk ve insaf dışı bir tavır almakta. Sosyalist blokun çökmesinden sonra Doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleştirilmesi sürecinde 500,000 Doğu Alman kamu görevlisi işten atıldı. Gerekçe, bu kişilerin Doğu Alman gizli polisi STASI hesabına çalışmış olabilecekleriydi. Almanya tek tek dosyalarla ilgilenme zahmetine girmedi. Bu insanları topluca işten çıkardı. Tekrar işe alma vaadini ise büyük ölçüde tutmadı. Olağanüstü bir durumla karşılaşmıştı ve olağandışı adımlar atması gerekmekteydi. Hiç kimse Almanya’yı bu yüzden ağır biçimde eleştirmedi. İşte bu Almanya şimdi aynı konuda Türkiye’ye ders vermeye, ayar çekmeye, hattâ dayatmada bulunmaya kalkıyor.

Olağanüstü bir durumla karşılaşan Türkiye, haklı olarak buna istisnaî olarak başvurulan araçları da kullanarak cevap vermeye çalışıyor. Bu çerçevedeki olağanüstü hal ilânı ve uygulamaları anayasal bir temele sahip. Ancak, aynı zamanda toplumsal meşruiyete de sahip olmaları gerekir. Aksi takdirde Türkiye FETÖ — ve diğer terör örgütleri — ile mücadelesinde ahlâkî üstünlüğü kaybetme tehlikesiyle karşılaşabilir.

Olağanüstü hal hemen kaldırılsın çağrılarını/taleplerini dürüst ve gerçekçi bulmuyorum. Hem FETÖ ile mücadele edilmesini isteyip hem de olağanüstü hal uygulamasına karşı çıkmak, bariz bir çelişki. Bu tavırdakiler FETÖ ile mücadelenin hangi araçlarla, nasıl yapılması gerektiği konusunda somut öneriler getirmedikleri sürece ciddiye alınamaz. Olağanüstü halin kaldırılması talebi gerçekçi de değil, zira FETÖ’nün beyin takımı yurt dışında, koruma altında ve faaliyetlerine devam ediyor. Örgüt operasyon kabiliyetini önemli ölçüde kaybetmiş olsa da hâlâ tehdit ve tehlike teşkil ettiğine dair birçok işaret var. Öyle sanıyorum ki 2018 Yazından önce olağanüstü halin kaldırılması gündeme gelemez.

Ne var ki bu gerçek, olağanüstü halin işletilmesiyle ilgili bazı genel ve özgül değerlendirme ve eleştirilerde bulunmayı haksız ve gereksiz kılmaz. Hattâ — tam tersine — ahlâkî üstünlüğü koruma arzusu ve endişesi, olağanüstü hal uygulamalarını titizlikle izleme ve değerlendirmeyi zaruret hâline getirir.

Takip edebildiğim kadarıyla en önemli problem, olağanüstü hal döneminde çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerde, OHAL’in ilân sebepleriyle ilgisi ve ilişkisi olmayan konular ve kişiler hakkında düzenlemeler yapılması. Kanunla düzenlenmesi uygun olan hususlara kararnamelerle şekil verilmesi. Çok somut bir problem — ki daha önce de, hem de birkaç defa yazdım — FETÖ ile doğrudan ve hattâ dolaylı bir bağlantısı gösterilmeyen (çoğu solcu) bazı akademisyenlerin görevine son verilmesi. Sosyalizmin ve sosyalistlerin bu ülkedeki en keskin eleştirmenlerinden biriyim.  Ama bu uygulamayı haksız ve yanlış buluyorum. Üstelik bunu sosyalizmin ve sosyalistlerin egemen olduğu bir ülkede başıma getirilmeyecek bir kötülük kalmayacağını bildiğim halde söylüyorum. Çünkü bir ilke meselesi olarak görüyorum. Bir kere daha söyleyeyim; solcu veya sosyalist akademisyenlerin üniversitelerden kanun hükmünde kararnamelerle uzaklaştırılması doğru değil. Bu akademisyenlerin fikirlerinin eleştirisini diğer akademisyenler yapar. Çoğulcu bir fikir hayatında sosyalistlerin de olması gerekir. Solcu-sosyalist hocaların da devlet üniversitelerde barınma, çalışma hakkı var. Sosyalistlerin bulundukları bazı yerlerde kurdukları tahakküm ise ayrı bir mesele.

Yine daha önce yazmıştım; Varlık Fonu’nun olağanüstü hal kararnamesiyle kurulması da yanlıştı. Hükümet elbette böyle bir fon kurmayı gerekli görebilir. O zaman doğru olan, bunu tartışmaya açmak ve Meclisten çıkartılacak bir kanunla kurmaktır. Varlık Fonu’nu istemeyen bir siyasî otorite iş başına gelirse, o da aynı yöntemle fonu ortadan kaldırabilir. Bu tür meseleleri tartışmaya açmak, lehte ve aleyhte argümanların ortaya konmasına imkân sağlamak, memleketin yararınadır.

Yeni bir kararnameyle MİT’in cumhurbaşkanına (daha doğrusu, şahıslar geçici olduğuna göre, cumhurbaşkanlığına) bağlanması için de aynı değerlendirmeler yapılabilir. Ben MİT’in cumhurbaşkanına bağlanmasında bir mahzur görmüyorum. Yürütmede cumhurbaşkanlığı sistemine gidiyoruz. İstihbarat FETÖ’nün en çok yığınak yaptığı alanlardandı. İstihbarattaki karışıklık ve yetersizliğin nelere malolabileceği, 7 Şubat 2012’den beri biliniyor. Bürokratik tahakküm geleneğine sahip ülkemizde, bizler evimizde rahat otururken seçilmiş siyasetçilerin topun ağzında durduğu da malum. Ancak, MİT’le ilgili düzenlemenin kanunla değil kanun hükmünde kararname ile yapılması bence uygun olmadı, şık kaçmadı. Meclisten her kanunu rahatlıkla geçirecek güç ve tecrübede olan AK Parti, keşke bu meselede olağan yasama yollarını kullansaydı.

Anayasal ve yasal araçlara sahip olmak, toplumsal meşruiyeti sağlamaya ve elde tutmaya her zaman yetmeyebilir. Araçlar yanında usullere de önem vermeliyiz. Neticede, sadece hukukta değil, toplumsal hayatın birçok alanında da usul esasa mukaddemdir. Aman dikkat, haklı bir dâvâda hatalı adımlar atarak FETÖ — ve diğer terör örgütleri — ile mücadelede meşruiyeti ve ahlâkî üstünlüğü kaybetmeyelim.

Serbestiyet, 05.09.2017

Türkiye, Rohingya Müslümanlarına sahip çıkmalı

Uzak Doğu ülkesi Myanmar’da Rohingya Müslümanları yıllardır büyük felaketler yaşamasına rağmen, bununla ilgili haberler, bırakın dünyayı, Türkiye’nin bile gündemine daha yeni yeni girmeye başladı. Neler olup bitiği hakkındaki bilgimiz çok kısıtlı.  Türk medyası, Yeni Şafak gazetesinin ve TVNet’in özel çabaları bir yana bırakılırsa, yaşanmakta olan dramı takip etmekte ve topluma duyurmakta yetersiz. Bereket versin, yaşanan felaketi daha yakından takip eden kişi ve kuruluşlar var. Asia Society Policy Institute yöneticisi ve kuruluşun Myanmar İnsiyatifi’nin öncüsü Debra Eisman, Enstitü’nün web sitesinde Myanmar’da yaşanan felaketi aydınlatıcı bilgiler veriyor (http://asiasociety.org/blog/asia/explainer-whats-happening-myanmars-rohingya-muslims).

Eisman’ın anlatımına göre, geçtiğimiz birkaç ay içinde Myanmar’ın Rakhine eyaletindeki Müslümanlar yaygın ve yoğun polis ve asker şiddetine maruz bırakıldı. Tecavüz, işkence ve — çocuklar dâhil — insanların rastgele öldürülmesi vakaları yaşandı. Baskılar ve katliamlar yüzlerce insanın ölümüne ve binlerce insanın yerini yurdunu, evini barkını terk etmek zorunda kalmasına sebep oldu. Binlerce kişi çok zor şartlar altında Bangladeş’e sığındı. İddialara göre Müslümanlara yönelik bu son saldırılar, Bangladeş’te üslenen bir isyancı grubun 9 polisin öldüğü saldırısına cevap olarak yapıldı. Ancak, Müslümanlar bu saldırıdan (veya saldırı iddiasından) önce de zaten yoğun baskı altındaydı.

Müslümanlar Myanmar’daki 135 etnik-dinî gruptan biri. Nüfusları bir milyon civarında. Myanmar onları, yıllardır orada yaşamalarına rağmen,  Bangladeş’ten yasa dışı yollarla gelmiş göçmenler olarak kabul ediyor ve vatandaşlık hakkı tanımıyor. Kimlik vermiyor.  Sivil haklarına ciddî kısıtlamalar getiriyor. İnançlar arası evlilik yasak. Müslüman kadınların belli bir zaman dilimi içinde sahip olabileceği çocuk sayısı dahi kısıtlanmış vaziyette.

Aslında geçmişte Müslümanların ülkeye entegrasyonu yönünde bazı adımlar atılmıştı. 1982 yılında Vatandaşlık Kanunu çıkarıldıktan sonra Müslümanlara esas itibarıyla geçici oturma kimlik belgesi demek olan “beyaz kart”lar verildi. Bu belge Müslümanların ülkede yaşadığını kabul etmekteydi; hattâ  2008 Anayasa referandumunda ve 2010 seçimlerinde oy kullanmalarına bile olanak tanıdı. Ama bu süreç devam ettirilmedi. Beyaz kartlar 2015 seçimlerinden önce geri alındı.

Ülkede nüfusun çoğunluğunun Budist olmasına ve Budist kimliğine yönelik herhangi bir tehdit söz konusu olmamasına rağmen, Budizmi “korumayı” amaçlayan aşırı milliyetçi hareketler var. Bu sevdadaki radikal rahipler ülke içinde Müslümanlara karşı düşmanca tavırları körüklüyor. Oysa Müslümanlar zaten ülkede etkili değil. Kamu kurumlarında çalışabilen Müslüman olmadığı gibi, parlamentoda da Müslüman temsilci yok.

İşte bu şartlar altında yaşayan Müslümanlar şimdi daha da kötüsüne doğru sürükleniyor. Evlerini barklarını terk ediyor, bazen canlarını kurtarmakta dahi başarısız kalıyorlar. Binlerce Müslüman mülteci olarak sığınabilmek için, çoğu zaman hayatlarını da tehlikeye atarak,  Bangladeş başta olmak üzere tüm çevre ülkelere kaçmaya çalışıyor. Kısaca, Myanmar’daki Müslüman toplumu büyük bir insanî dram yaşıyor.

Türkiye göçmenlere karşı doğru, ahlâklı, insanî davranış siciline Suriyeli göçmenlerle yeni altın sayfalar ekledi. Üç milyondan fazla Suriyeli insanı hiç tereddüt etmeden ülkeye aldı ve güvenli ve sağlıklı bir hayat yaşayabilmeleri için elinden gelen her şeyi yaptı, yapmaya devam ediyor. Bu tavrı her türlü takdirin üstünde ve tüm diğer ülkelere örnek olacak mahiyette.

Şimdi Türkiye’nin benzer bir adım atmasının tam zamanı. Myanmar’daki Arakan Müslümanları dünyanın gözleri önünde katlediliyor. Biz sadece son saldırıları izliyoruz, ama saldırılar 2012’de bir grup Müslüman erkeğin bir Budist kadına tecavüz ettiği iddiası üzerine başlatılmıştı. Başlangıçta Budist saldırıları sivil görünümlü çetelerin marifetiydi. Ama devlet onları önlemek için ciddî bir çaba sarf etmedi. Şimdiyse saldırılar açıkça polis ve ordu, yani resmî güçler tarafından yürütülüyor. Raporlara göre Müslümanlar sadece Rohingya’da değil, Myanmar’ın her yerinde baskı ve saldırılarla karşılaşıyor. Rohingya’da ise kadın, çocuk, yaşlı demeksizin kitleler hâlinde öldürülüyor. Uluslararası faaliyet yürüten insan hakları kuruluşlarının hiç ilgilenmediği söylenemez, ama olaya hak ettiği ilginin gösterilmediği de ortada.

Türkiye’nin Myanmar ile ortak sınırı yok. Dolayısıyla, Arakan Müslümanlarını Suriyeli göçmenler gibi kolayca ülkeye kabul edemez. Ama Türkiye ekonomik gücü ve uluslararası sistem içindeki yeriyle, işletebileceği ağlarla Arakan Müslümanlarına sahip çıkabilecek durumda. Hiç vakit geçirmeden harekete geçmeli ve isteyen tüm Arakan Müslümanlarını getirerek Türkiye’ye yerleştirmeli. Türkiye bunu yapabilir ve Türkiye’ye bu yakışır. Ayrıca Türkiye, uluslararası camiayı ve ulus-üstü kuruluşları harekete geçirmek için de çaba sarf etmeli. Cumhurbaşkanının BM Genel Sekreterini araması ve katliama müdahale edilmesini istemesi çok yerinde bir adımdı. BM Güvenlik Konseyi’nin “tarafları itidale davet” eden açıklaması ise saçma ve çok talihsiz olmakla beraber, bir ilk adım olması bakımından mühim ve yararlı.

Türkiye mazlum Rohingya Müslümanlarına tüm imkân ve kabiliyetleriyle sahip çıkmalı.

Serbestiyet, 01.09.2017

Kürdistan referandumu ve siyasi basiret

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin referandum kararı üzerine Türkiye’de yapılan tartışmalar, farklı perspektiflerden yapılan ciddi bazı analizleri dışta tutmak kaydıyla, devletin izlemesi gereken başarılı bir siyasanın oluşumuna katkı yapıcı olmaktan epeyce uzak görünüyor.

Konu genellikle eski reaksiyoner dış politika konseptinin ve sınırların hemen ötesinde bir Kürt devletinin varlığı durumunda Türkiye’nin bölüneceği şeklinde özetlenebilecek geleneksel resmi siyasi önkabulün yörüngesinde tartışılıyor ve oradan da tepkiselliğin anlamlı biçimde ötesine geçebilen bir perspektif ve söylem gelişmiyor.

Oysa referandum kararına ilişkin olarak geliştirilmesi gereken yaklaşım, “bağımsız bir Kürt devleti Türkiye’yi böler” şeklindeki tezin ciddi biçimde sorgulanmasını gerektiriyor. Ama bundan ibaret de değil. Referandum kararının hayata geçirildiği bir durumda izlenecek politika da “biz istememiştik, yaptınız” türünden bir tepkisellikle malul olmamalı. Doğru bir perspektif ve söylemi üretecek bir siyasi basirete tam da bu zamanda ihtiyaç var.

Eski paradigmanın yörüngesinden çıkabilmek

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında dile getirdiği  “karar bölgede yeni çatışmalara yol açabilir” şeklindeki kaygı temelsiz değil. Ama çözüm, uzun ve acılı bir tarihin sonucu olarak ortaya çıkan referandum kararına karşı çıkmaktan geçmiyor. Gerçekten de referandum sonrası bazı büyük devletlerin, bölgedeki çatışma potansiyelini derinleştirmek için çaba sarf edeceklerini düşünmek için aşırı şüpheci olmak gerekmiyor. Özellikle ABD’nin referandum kararının açıklanmasından itibaren izlediği politikanın seyri, onun daha önce defalarca yaptığı gibi, tarafları kendisine daha fazla bağımlı hale getirecek bir gerilimin, hatta sıcak çatışmanın taşlarını döşemeye yönelik olabilir, devletler bunu yapar.

ABD’nin IKBY’nin referandum kararını dile getirdiğinde ciddi bir tepki vermemesi, ancak zaman geçtikçe ve referandum kararı geri dönülemez noktaya doğru ilerledikçe açıklamalarında gittikçe daha olumsuz bir yaklaşımı somutlaştırması, sadece Trump sonrası taşların yerine oturmamış olmasıyla açıklanmayabilir. ABD yarın Erbil’i Irak (ve İran) karşısında bir ölçüde güvensiz bir ortamda bırakmayı tercih edeceğinin sinyalini de veriyor olabilir.

Tam da bu yüzden, Türkiye’nin bu meselede kendi rolünü, büyük güçleri kendi tezini desteklemesi için ikna etmeye çabalayan gerilimin taraflarından biri düzeyine indirgememesi önemli. Her halükarda bölge bizim bölge, coğrafya bizim coğrafya ve birbirimize karşı husumet içinde olmanın maliyetini ödeyecek olanlar da bizleriz. Bizim husumetimiz üzerinden büyük güçlerin bu coğrafyada daha fazla hakimiyet tesis etmesine izin vermemek için bölge devletlerinin sorumlu davranması şart. Sorumlu davranmak söz konusu olduğunda ise maalesef sayabileceğimiz fazla devlet yok. Bugün bunu İran’dan beklemek anlamlı değil ve “çocuğun anası olmak” Türkiye’ye düşüyor.

Peki bunun somut pratikteki anlamı nedir?

Bu anlam öncelikle “Irak’ın toprak bütünlüğünü” konusunda abartılı bir duyarlılık sergilemekten, IKBY’ni ve Barzani’yi tehdit edici bir dil kullanmaktan geçmiyor. MHP’nin dediği gibi “savaş sebebi sayalım” veya CHP’nin dediği gibi “24 saat” verip, olmadı “anladığı dilden konuşalım” türünden bir tepkisellik üzerine basiretli bir dış politika inşa etmek de mümkün değil. Çünkü düşünün, yarın ABD Irak merkezi hükümetini kademeli bir ayrılma sürecine ikna ederse, Türkiye kendisini peşinen bağladığı bu politikayı nasıl sürdürebilecek? Ya da yarın Türkiye ile Irak ilişkileri ciddi biçimde bozulursa, bu politikayı nasıl değiştirecek?

Referandumun ötesinde…

Bir an için Irak Kürtlerinin referandum kararının yanlış ve Türkiye’nin onu engellemeye çalışmasının da doğru olduğunu varsayalım. Böyle bile olsa, bu politika referandumun yapıldığı günün hemen ertesinde doğal olarak geçerliliğini kaybeder. Böyle bir ortamda izlenmesi gereken politika da farklı olmak zorundadır.

Kürtlerin referandumu ahlaki olarak meşrudur ve siyasi olarak da Türkiye’nin çıkarlarına aykırı değildir. Hatta Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı da uzun vadede Türkler ve Kürtler açısından beraberce kazançlı çıkabilecekleri bir potansiyelin birikiminin miladı olabilir. Tabii basiretli bir siyasi perspektif egemen olur da bu birikimi kullanmayı mümkün kılabilirse.

Türkiye, Irak Kürtlerinin tercih hakkını tanımalı. Onları bölge devletleri karşısında yalnız ve ABD’ye muhtaç halde bırakmamalı. Referandum yapılsın veya yapılmasın, doğru yaklaşım budur. IKBY ile yakın iletişim içinde kalarak, referandum kararının ardından gelişebilecek gerilim ve çatışma riskini gidermeye çalışmalı.

Türkiye’nin sorunun taraflardan biri olmaması, aksine, çatışma potansiyelini eritecek ve izleyeceği politikayla büyük devletlerin bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmelerine izin vermeyecek biçimde, hem Irak Kürdistanı’na, hem de Irak ve İran’a söz söyleyebilecek bir diyalojik ilişki zemininde kalabilmesi, bağımsızlık kararından kaos bekleyenlerin hevesini kursağında bırakabilir.

Basirete ve sağduyuya ihtiyacımız var, sloganlara ve klişelere değil.

Aksi halde Türkiye, eski paradigmalarla yönetilmesi mümkün olmayan yeni bir dönemde olduğumuz gerçeğini anlayamadan çabalamaya devam eder. Tarih de onun doğru yönde müdahil olması durumunda akabileceğinden başka türlü akar.

Serbestiyet, 23.09.2017