Ana Sayfa Blog Sayfa 149

TEOG olmadığında…

Cumhurbaşkanı Erdoğan TEOG’un kaldırılmasından söz etti. “Liseler kendi imtihanlarını kendi yapar. Bu sorular MEB tarafından hazırlanır. Ama o sınavlar yapılırken MEB’in kontrolü altında yapılır” dedi.

Mevcut sistemin mükemmel olmadığı açık. Ama hangi öğrencinin nereye yerleşeceğine bir şekilde karar vermek gerekiyor ve bu çerçevede TEOG’u, “şimdiye kadarki en iyi sistem” olarak görenler az değil. Özellikle de alternatifleri göz önüne alındığında.

Ama daha da önemlisi, merkezi sınavdan vazgeçip liselere verilecek inisiyatiften kaygı duymak için sebepler var.

Bu sistemde alt sınıflardan gelen yetenekli çocuklar, yola ciddi anlamda dezavantajlı çıkmış olmalarına rağmen gayret edip başardıklarında, geçmişte esas olarak üst düzey bürokrat ve zengin çocuklarına rezerve edilmiş olan okullara girebiliyorlar. Merkezi sınav sisteminin bu anlamda bir tür eşitleyici niteliği var.

Pek çok okulun “hormonlu not” vererek kendi öğrencilerine haksız avantaj sağladığına dair yaygın şikayetin yapıldığı bir ülkede, “MEB kontrolünde” bile olsa, kamu okullarına bırakılacak takdir marjının, yeniden “en alttakiler” aleyhine işleyecek bir kapıyı aralaması mümkün olabilir.

Bu yüzden de sistemde yapılacak her değişiklikte, “çevre”den gelen çocukların durumunu göz önünde bulundurmak gerek.

**

Eğitim bu ülkede baştan kötü kuruldu. Eğitimde çeşitliliğe, çoğulculuğa bilinçli bir biçimde yer verilmedi ve “genç dimağların” toptan aynı resmi tornadan geçirilmesine çalışıldı.

“Büyük mutfakta iyi yemek pişmez” demişti Nietzsche, kamusal eğitimden söz ederken. Pişmedi de.

“Tevhidi Tedrisat” cenderesi içinde kalarak bu ülkenin eğitim sorununu gereği gibi çözmek hiçbir hükümet için mümkün değildi ve bugüne kadar bunu başaran olmadı. Dahası, nüfus arttıkça, milyonlarca çocuğun sorunlarını aynı hantal yapının içinde çözmeye çalışmak daha da zor hale geldi.

Bugün bu eski totaliter zihniyet, yapı ve işleyiş köklü biçimde değiştirilmeden atılabilecek adımlar epeyce sınırlı. Rejimin temelleriyle çelişen köklü özgürleştirici reformları yapmadan, sistem içinde kalarak sorun çözmeye çalışmak kolay değil.

**

Kalıcı çözüm, eğitim sistemini çeşitlilik ve çoğulculuk temelinde yeniden kurmak. Müfredatıyla, sınav sistemiyle farklılıklara açık, rengarenk, özgür eğitim sistemlerinin aynı anda var olacağı bir çerçeveyi oluşturmak.

Ama bu sistemin içindeyken, yani eğitimin esas olarak devletin bir fonksiyonu olduğu bir ortamda, bunu olabildiğince genel ve objektif kurallara dayandırmak daha adil görünüyor.

Önerilen sistem bunu sağlayacak gibi görünmüyor.

“Örneğin Kars’ta yaşayan orta gelir grubundaki bir aile çocuğunu okul okul gezdirecek mi? İstanbul, Ankara… Okulların ayrı ayrı sınavlarına girmek müthiş bir zaman ve emek istiyor. Özellikle uzak şehirlerde yaşayan aileler için İstanbul’daki iyi okullar hayal olmayacak mı?”diyor bir arkadaşım.

Mevcut sistem bütün eksikliklerine rağmen köklü okullara fakir ailelerin çocuklarının da girmesini mümkün kılıyor. “Benim arkadaşımın kızı … Lisesi’nde şimdi”  diyor bir diğeri (Ünlü bir lisenin adını söylüyor) ve ekliyor: “Eski sistemlerin hiçbirinde oraya girme şansı yoktu.”

Bu kazanımın gerisine düşmemek gerek.

O çocuğun dişiyle tırnağıyla kazandığı yeri, falanca genel müdürün çocuğuna vermeyi mümkün kılacak bir takdir yetkisini kimseye tanımamak gerek.

Öğrencilerin okullara yerleştirilmesinde eşitlik ilkesinden uzaklaşma anlamına gelebilecek her türlü düzenlemeden kaçınmak gerek.

Serbestiyet, 17.09.2017

Başarısızlık tesadüf mü?

Başarı tesadüf olmadığı gibi başarısızlık da tesadüf olmaz. Eğitim sisteminin bir konuşmayla rastgele şoklanmasının ardından, “eğitimde başarısızlık” üzerine hayli söz sarf edildi.

Başarısızlık eğitimle sınırlı değil; her alana yayılmış durumda. Bu günlerde insanlar MTV’ye gelen yüzde 40 artışa isyan ediyor. Kamu harcamalarındaki kontrolsüz ve popülist artışın, ekonomik problemleri çözmek yerine üstünü örtmeye veya ötelemeye dönük politikaların sonuçlarını görmeye başlıyoruz. Başarısızlık alanlarına adalet ve yargı sistemi, FETÖ ile mücadele veya dış politika da eklenebilir.

Bir başarı hikayesi olarak başlayan AK Parti iktidarı nasıl bu noktaya geldi?

Parti amigoları, dünyanın bir “üst akıl” marifetiyle bizi içerde ve dışarda dört bir taraftan kuşatmış ve diz çöktürmeye yemin etmiş olması sebebiyle, yaklaşmakta olan büyük başarının geciktiğini söyleyeceklerdir.

Dikkatimizi onlardan uzaklaştırıp daha makul olanlara çevirdiğimizde, belki bazıları iktidarın enerjisini ve dikkatini Gezi,  17-25 Aralık ve 15 Temmuz badirelerini savuşturmak için harcadığını, bu yüzden diğer alanlarda tökezlediğini söyleyebilir.

Ben bu olayların genel önemini kabul etmekle birlikte, başarısızlığın temel sebebini başka yerde görüyorum. Kendilerine şu soruyu sormalarını öneriyorum:

Eğer AK Parti bu olayları şu anki politika ve söylemleri ile karşılamak durumunda kalsaydı, saldırıların altından kalkabilir miydi acaba?

Başarısızlığın kökeni dışsal değil, içsel. İktidarının ilk evresinde AK Parti’nin önünde neyin yapılacağına, neyin takip edileceğine, neyin doğru olduğuna dair bir model vardı. O modele  göre hareket ediyordu. Baskıcı ve yozlaşmış bir rejim karşısında, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin genel çerçevesi içinde bir mücadele veriliyordu. Başarısı kanıtlanmış olan ve AK Parti’nin politikalarına da yön veren bu model, liberal-demokratik modeldi.

Önüne koyduğu modele uygun icraatta bulunduğu sürece, bunun başarılı sonuçlarını da aldı. Örneğin, yozlaşmış ve yolsuzluğa batmış ülkelerin tanıtıcı unsuru olan, sadece faizi ödenebilen borçlarla çevrilmiş devâsâ bütçe açıklarının yerine, denk bütçeye yönelik katı maliye politikaları güttü.

İlk dönem AK Parti’nin sadece hükümet değil, iktidar olma mücadelesini içeriyordu. AK Parti iktidarının ikinci dönemi, aynı zamanda istediğini elde ettiği dönem oldu. 12 Eylül anayasa referandumu başarısı ardından gelen Haziran 2011 genel seçimleri bu dönemece işaret eder.

O dönemde İstanbul il başkanı olan Aziz Babuşçu’nun, Nisan 2013 yılında bir toplantıda geçmiş on yıla ve gelecek on yıla dair yaptığı bir kıyaslamadaki sözlerini hatırlayalım:

“… liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak.”

Bu konuşmanın önemi, AK Parti’nin muktedir olmasıyla birlikte önceki on yıl boyunca referans aldığı sosyal-siyasal modeli terk ederek, yerine dâvâsını taşıdığı “medeniyet tasavvuru”nu veya “İslami toplum” modelini referans alacağının ilânı olmasında yatar.

Gerçekten de yıllar içinde AK Parti iktidarının liberal-demokratik modeli terk ettiğine, daha önce yaptıklarını tersine çevirmeye başladığına, otoriter ve güvenlikçi bir yönetim anlayışına kaydığına tanıklık ettik. AK Parti iktidarının Kemalist devletçi reflekslere geri döndüğünü, eski bürokratik ve ideolojik kalıplara, yargı ve tutumlara sarıldığını, hamaset ve beka kaygısı siyasetsizliğine teslim olduğunu gördük.

Dini referanslı icraatında ise, (örneğin eğitim adına) daha fazla İHL açmak, başarılı seküler okulları “almak” veya daha fazla din dersi koymakla uğraştığını gördük. Başarısızlığı kendileri de kabul ettiğine göre, bunlar işe yaramamış.

Göremediğimiz şey ise, AK Parti’nin kendi medeniyet modelini hayata geçirmesiydi.

Eskiyi yıkarken liberal-demokratik model referans alınmış ve başarılı bir performans sergilenmişti. Buna karşılık AK Parti iktidarı kendi rejimini inşa etmede başarısız oldu. Sebebi ise, referans alınacak, işe yarar ve arzuya şayan bir “medeniyet modeli”nin aslında ellerinde olmamasıydı. Kurumları, ilkeleri, unsurları, hedefleri, araç ve yöntemleri tanımlanmış, adil ve uygulanabilir böyle bir model yoktu.

Hükümetten hiç kimsenin orta ve uzun vâdede ne yaptığı ve ne yapacağını bilen bir görüntüsü yok. Bir o tarafa bir bu tarafa, sürekli bir yalpalama hali var. Cumhurbaşkanının bir konuşmayla kaldırdığı TEOG, yarın cumhurbaşkanı fikir değiştirirse bir hafta arayla tekrar getirilir. Dün artan vergi oranı yarın kalkar.

Belli bir “iyi toplum ve iyi siyaset” modeli referans alınmadığı için, her konuda bugün hararetle savunulan, yarın şiddetle taşlanabiliyor. Bugün beyaz olan, üç ay sonra siyah olabiliyor.

İktidar âdetâ körlemesine uçuyor. İktidara yön veren sadece iki hedef var gibi görünüyor; ne olursa olsun iktidarda kalmak ve büyük devlet olmak (bunun gerekli ve yeterli koşullarını sağlamadan, bu konuda yeterince düşünüp gerekeni yapmaya yanaşmadan).

Bazıları İslâmî siyasi toplum modelinin inşa edilememesini İslâmcıların iktidar ve parayla olan sınavı kaybetmesine bağlıyor. Bu, işin başka bir boyutu. Ancak asıl sorun, elde böyle bir modelin olmaması — herhangi bir modelin ahlâk veya özgürlük bakımından tercih edilir olup olmayacağı veya modelsizliğin genel olarak ülkenin çıkarına olup olmayacağı tartışmalarından bağımsız olarak.

Bence Türkiye’de İslâmcılar henüz bununla yüzleşebilmiş değil. Başarısızlığı kişisel zaaflara ve yozlaşmaya, amansız düşmanlara veya liderin yanıltılmasına yükledikleri sürece de bir farkındalık yaşanması zor görünüyor.

Liberal-demokratik sosyal-siyasal modelin şimdiye kadar ortaya çıkmış tek “İslâmî” alternatifi, Taliban veya İran örneklerinde görülen din temelli totaliter sistemler. Türkiye’deki İslâmcılar, istemedikleri bu aşırı örnek ile liberal-demokratik model arasında kendilerine bir alternatif bulamıyor.

Çünkü yok. Başarısızlık ve yönsüzlük halinin sebebi, liberal-demokratik siyasal modelin referans alınmaktan vazgeçilmesi. Çözüm, liberal-demokratik vizyona geri dönüşte yatıyor.

Liberal-demokratik modelden vazgeçince elde iki şey kaldı.

İlki, Kemalist devletin bilinen zihnî ve icraî kalıpları. O yüzden iktidara “yeşil Kemalist” yakıştırmasını daha sık duyar olduk.

İkincisi ise, Türkçülük ve (daha yoğun kullanılmış) İslâmcılık ile harmanlanmış tipik bir sağcılık. O yüzden MHP – AK Parti koalisyonu kusursuz işliyor ve ekonominin göz bebeği inşaat sektörü oluyor.

Serbestiyet, 30.09.2017

Kürdistan referandumu (1) Barzani’nin çocukluk hayali

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, uluslararası camianın destek vermediği, komşularının ise hiddetle karşıladığı bağımsızlık referandumunu 25 Eylül’de gerçekleştirdi. Koparılan fırtınaya kıyasla son derece sakin bir ortamda ve şenlik havasında yapılan halk oylaması, şimdiden birçok dengeyi sarstı. Önümüzdeki dönemde bu sarsıntıların artması beklenebilir. Dolayısıyla 25 Eylül’den sonraki süreçte Kürdistan referandumunu daha fazla konuşmak durumunda kalacağız. Birkaç yazıda, bu referanduma dair Türkiye’de öne çıkan bazı argümanları tartışmaya çalışacağım.

Türkiye’de bilhassa iktidar temsilcileri artı her hal ve şart altında iktidarı savunmayı görev belleyen kalemler, 25 Eylül’ü tamamen Mesud Barzani’nin şahsi bir meselesi olarak lanse ettiler. Barzani’nin bu meseleyi takip eden herkesçe bilinen bir düşüncesini tarihsel seyrinden ve bağlamından kopararak, bağımsızlığı bir “çocukluk hayali” biçiminde resmettiler ve bunun üzerinden itibarsızlaştırmak istediler. Cumhurbaşkanı Erdoğan hem içerde hem dışarıda birçok kez “Çocukluk hayaliymiş, böyle devlet mi yönetilir?” mealinde açıklamalarda bulundu.

“Kurucu aktör”

Peki, gerçekten böylesine tarihi bir nitelik taşıyan bir hamle çocukluk hayali ile açıklanabilir mi? Acaba Barzani, milliyetçilikten gözleri körelmiş, sağını solunu görmez olmuş bir hırs küpü mü? Milyonlarca insanın kaderini kendi hayallerine bağlayacak kadar kendinden geçmiş bir lider mi? Yoksa hesap kitap bilmez bir kumarbaz mı?

25 Eylül’e dair böyle bir çerçeve, olan biteni anlamayı imkânsız kılar. Referandumu salt Barzani’nin kişiliğiyle ilişkilendiren bir okuma, sahibini hiçbir yere götürmez. Referandumun Kürdistan’ın iç siyasetiyle irtibatı yadsınamaz. Bağımsızlığın iç bütünleşmeyi sağladığı ve böylece Barzani’ye güç takviye ettiği de su götürmez. Keza, Barzani’nin kendisine “Kürdistan’ın kurucu aktörü” misyonunu biçtiği de aşikâr; zaten bunu hiçbir zaman gizlemedi.

Lakin bunlar “referandum neden yapıldı?” sorusunun cevabını vermeye yetmez. Barzani’nin kendisine tarihi bir rol atfettiği belliydi. Ayrıca bir siyasetçi olarak iç politikaya dair bazı hesaplar içinde olması da normaldi. Fakat eğer referandum yapmayı mümkün hale getiren tarihi ve güncel şartlar olmasaydı, Barzani salt kendi özlemlerinden hareketle böylesine kritik bir adımı atamazdı. Bu meyanda, Kürdistan’da halkın önüne sandık konmasını ve halkın da bunu sahiplenmesini sağlayan başlıca üç dinamikten söz edilebilir.

Varlık-yokluk mücadelesi

(1) Referandum, Kürdistan için yeni bir tartışma konusu değil. Bu fikir bir gün içinde doğmadı. Barzani gece uykuya dalıp sabah referandum düşüncesiyle uyanmadı. Referandum, bilhassa 2003’ten sonra, Kürdistan’ın gündemini sürekli meşgul etti. Aslında 2005 yılında bir referandum yapıldı ve yine yüzde 90’ların üzerinde bir “evet” oyu çıktı. Fakat bu, sivil toplumun öncülük ettiği ve herhangi bir resmi hüviyet taşımayan bir referandumdu. Dolayısıyla etkisi sınırlı oldu; bir niyet beyanının ötesinde bir anlam ifade etmedi.

Merkezi hükümet ile tansiyonun yükseldiği dönemlerde, örneğin 2014’te KBY referandumu tekrar masaya getirdi. Ancak referandum iradesinin belirmesinden kısa bir süre sonra IŞİD, Kürdistan’a saldırdı. Kürdistan bir varlık-yokluk mücadelesi içine girdi ve doğal olarak öncelik IŞİD ile mücadeleye verildi. O dönem için referandum düşüncesi rafa kaldırıldı ama bundan tamamen vazgeçilmedi.

Ezcümle, referandumun bir tarihi, toplumda bir karşılığı var. Öyle ki, karar alındığında, referanduma karşı sert bir muhalefet sergileyen Goran ve Komel gibi partiler bile, 25 Eylül’de sandığa gidileceği kesinleşince, kitlelerini karşılarına almamak için muhalefet saflarını terk ettiler ve halka “evet” oyu kullanma çağrısında bulundular. Yani Kürdistan halkının referanduma dönük bir kabulü olmasaydı, Barzani’nin sırf içteki siyasi rekabetten hareketle bir referandum kararına öncülük etmesi söz konusu olamazdı.

Kâğıt üzerinde kalan anayasa

(2) Erbil ile Bağdat arasında çok çeşitli sorunlar var. Bunlardan beş tanesinin iplerin kopmasına neden olduğu belirtilebilir:

a. İhtilaflı bölgelerin statüsünün belirlenmesi (2007’nin sonuna kadar statünün tayin edilmesi gerekiyordu).

b. KYB’nin petrol gelirinden yüzde 17’lik payının — 2014’ten beri – ödenmemesi.

c. Merkezi hükümet tarafından karşılanması gereken peşmerge giderlerinin, on yıldan bu yana karşılanmaması (buna mukabil Bağdat, son derece tartışmalı bir yapılanma olan Haşdi Şabi’yi merkezi hükümete bağladı ve giderlerini de merkezi bütçeden karşıladı).

d. KYB’nin petrol ve doğal gaz üretimi ve satış konusunda talep ettiği yetkilerin tanınmaması ve Erbil ile Bağdat arasındaki yetki karmaşasının devam etmesi.

e. Şiiliğin Irak’ın resmi ideolojisi haline gelmesi ve Kürtler ile Sünni Arapların başta merkezi hükümet ve ordu olmak üzere sistemden dışlanmaları.

Uzun bir zamana yayılan bu problemlerin giderilmesi noktasında herhangi bir mesafe alınamadı. Tersine, gerilim artıkça Kürtler daha çok sistem dışına itildi. Federal ilkeler uygulanamaz hale geldi, anayasal hükümler kâğıt üzerinde kaldı. “Iraklılık” herkesi kapsayan bir kimlik olamadı. Özellikle Maliki döneminde başvurulan bağnaz siyaset, Irak’taki halklar arasındaki güvensizliği had safhaya çıkardı, bir arada yaşayabilmenin bütün zemini dinamitledi.

Dolayısıyla Kürtler, keyifleri öyle istediği için referanduma gitmiş değiller. Irak’ta sürdürülemez bir durum vardı. Referandum hem bunu fâş etti, hem de çözüm için KYB’nin alternatifini ortaya koydu.

Doğru zaman

(3) Kürdistan yönetimiIŞİD’e karşı verilen mücadelenin, bağımsızlık için uygun bir ortam yarattığı kanısındaydı. Bir kere, IŞİD’e karşı verilen savaşta KYB önemli bir işleve sahip. Hem IŞİD karşıtı koalisyon hem de (özellikle) ABD, mücadelenin başarıyla sonuçlanması için KYB’nin sahadaki varlığına büyük bir önem atfediyor. KYB referanduma giderken, IŞİD’le mücadeleden kaynaklanan bu önemi ve ihtiyacı kendisi için bir avantaja çevirmek istedi. Ayrıca Erbil, IŞİD belasının tamamen bertaraf edilmesi halinde Bağdat’ın kendi taleplerini karşılamada çok daha eli sıkı davranacağını, bağımsızlık meselesine ise çok daha sert bir tavır alacağını hesapladı. Bu nedenle, kendisi için bundan daha uygun bir vakit olmadığını hesap ederek bu adımı attı.

Keza bağımsızlık, Kürdistan’daki hemen herkesin ortaklaştığı bir konuydu. Politik angajmanları ya da hayat tarzları birbirinden farklı olsa da, bağımsızlık konusunda insanların düşünceleri birbirine tahmin edilenden çok daha yakındı.  Bağımsızlık bu zor durumda kitleleri birleştiriyor ve onları müşterek bir arzu etrafında bir araya getiriyordu.

Dolayısıyla Erbil’in yaptığı hamle bir siyasi okumaya dayanıyordu; öyle çocukluk hayalleriyle açıklanabilir bir vaziyet yoktu ortada. Ayrıca bu, dayanağı olmayan bir okuma da değildi. KYB’nin şartların kendi lehine olduğu düşündüğü bir aralıkta bağımsızlık referandumu kartını masaya sürmesi, siyasetin kuralları içerisinde anlaşılabilir ve doğal bir durumdu.

Devam edeceğim.

Serbestiyet, 03.10.2017

“Bildiğin gibi değil”

Yıllardır tanırsınız birbirinizi. O da sizin gibi bir fanidir. Görünen, bilinen ve ulaşılan verileri esas alır o da. Değerlendirmelerini bunların üzerine kurar. Herkes gibi devletin de yanlışlara düşebileceğini kabul eder.

Derken bu dostunuzun yolu bir şekilde siyaset ya da bürokrasiyle kesişir, önemli bir makama postu serer. Hal ve tavırlarındaki belirgin farklılaşma hemen gözünüze çarpar. Üzerine bir ağırlık çökmüş gibidir. Memleketin ve dünyanın bütün yüklerini sırtlamış bir pozda yürür.

Pek tabii, değerlendirmeleri de eskisi gibi olmaz artık. Söz gelimi -öyle atla deve değil- çok basit bir meseleyi konuşursunuz. Konuya ilişkin bütün veriler orta yerde duruyordur. Herkesin ulaşabilme şansı vardır onlara. Siz de bakarsınız bu verilere ve bir neticeye varırsınız. Eğer vardığınız netice onunkiyle örtüşüyorsa ne ala! Yok, örtüşmüyorsa vay halinize! Daha düne kadar sizin gibi yanılabilir bir fani olan dostunuz âlemin bütün gizlerine sahip bir bilgeye dönüşür. Gözlerini hafif kısar, yüzüne son derece deruni bir bakış yükler, biraz da boğuk bir sesle siyaset ve bürokrasinin yazılı olmayan anayasasında geçerli olan cümleyi size söyler: “Bildiğin gibi değil!”

Eğer dostluğunuz kaviyse, bazen utanarak sıkılarak bazen de kızarak sorarsınız neyi bilmediğinizi. Devlet terbiyesi almadığınız için cehaletinizi mazur görür. Size tane tane devletin her şeyi paylaşmayacağını, bazı bilgileri kendine sakladığını, yolunu da o bilgilerin aydınlattığını söyler. Böylece giz perdesini kalınlaştırır. Sizin bilmeyip de onun bildiği şeyin ne olduğunu öğrenemezsiniz. Dahası böyle bir şeyin gerçekte var olup olmadığını da bilemezsiniz. Kudretini bilinmezliğinden alan bu hal karşısında size düşen de belli olur: “Her şeyi bilme, çok fazla karıştırma, devlete güven, yanlışta olduğunu kabullen, söylenene itaat et!”

“Devlet aklı”

Bürokrasiye ya da siyasete intisap edip üstüne bir de etkili bir pozisyonu işgal şansına eren devletlû dostlar “devlet aklı” kavramını da çok severler. İşin doğrusu cazip bir kavramdır bu; öyle ki bazen sizin de aklınızı çeler. Normalde hiç hazzetmeseniz de bazen kendinizi de bu kavramı kullanırken bulursunuz. Devletlûlar için ise vazgeçilmezdir. Her kapıyı açar, her sıkıntıyı çözer, her derde deva bulur, her eleştiriyi savuşturur.

Diyelim ki olmayacak bir iş yapılır. Açık-seçik bir hata işlenir. Siz kalkar kendi aklınızcaeleştirirsiniz. O vakit dostunuz karşınıza hemen devlet aklını koyar. Evvela biraz da küçümser bir edayla sizi süzer, ardından ciddi bir tonlamayla size “Devlet aklının kararıdır bu, devletin bildiği bir şey mutlaka vardır” der. Yüzünüzde şiddetli bir tokat gibi şaklayan bu cevap karşında sarsılır, oturduğunuz yere çakılıp kalırsınız.

Sonra sarsıntı geçer, kafanıza bazı sorular üşüşür: “Acaba bu devletin yönetimde bulunanların aklından öte, soyut ve zamana-mekâna hükmeden bir aklı var mı?” diye küçücük beyniniz zonklamaya başlar.

Beyin bu; her ne kadar küçük olsa da bir kez işlemeye başladıktan sonra nerede duracağı bilinmez. Düşünmeye devam edersiniz, mesela, “Varsa böyle bir akıl, kim temsil ediyor bunu?  Acaba nerede ikamet eder bu akıl?” diye sorarsınız muhatabınıza. Dostluğunuz güçlü bir mazisi varsa sorgulamayı bir adım daha ileriye taşırsınız:“Peki üstat” dersiniz “Farzı muhal devlet aklı var olsun.  İyi de hiç mi yanılmaz bu akıl? Her zaman doğruyu mu bulur? Böylesine ilahi bir yetenekle mi donatılmıştır?

Safça bulur bu soruları dostunuz. O büyülü cümleye (bildiğin gibi değil) ve o efsunlu kavrama (devlet aklı) muttali olduktan sonra bile hatada ısrarınız üzer onu. Dostça uyarır sizi: “Vay kardeşim, bu devletin bin yıllık bir aklı var. Bütün bilgiler, belgeler onda. O yanılıyor da bir tek sen mi doğruyu görüyorsun. Bırak Allah aşkına!”

Usluca ve usulca çekilirsiniz köşenize, bin yıllık bir aklı sorgulayacak değilsinizdir herhalde!

Serbestiyet, 29.09.2017

Hukuk ötesi SİHA

31 Ağustos 2017 tarihinde Hakkâri’nin Oğul (Tale) Köyü Kanireş mevkiinde SİHA’larla (Silahlı İnsansız Hava Araçlarıyla) bir operasyon yapıldı. Hakkâri Valiliği bir gün sonra yaptığı yazılı açıklamada, söz konusu operasyonda “4 BTÖ (bölücü terör örgütü) mensubunun etkisiz hale getirildiğini” ve “teröristlerle toplantı halinde bulundukları sonradan anlaşılan 4 işbirlikçinin yaralandığını” bildirdi. Yaralılardan Mehmet Temel, Hakkâri Devlet Hastanesi’nde tedavi altındayken hayatını kaybetti.

Valiliğin açıklaması bir garipti. Evvea “toplantı halinde bulundukları sonradan anlaşılan” ne demekti? Kişiler “önce” vurulmuş, “sonradan” mı toplantıda oldukları anlaşılmıştı? Yoksa “toplantı halinde bulunduklarına” Valilik “sonradan” mı karar vermişti? Bunun operasyonu temize çıkarmak için daha doğru olacağını mı düşünmüştü?

Hem o “işbirlikçi” sıfatı da neyin nesiydi? Herkesten önce devletin ve devletin memurlarının hukuka ve hukuki dile riayet etme yükümlülüğü yok muydu? Öyleyse yasadışı örgütlerin –örgüt içi ve örgüt dışı cinayetleri meşrulaştırmak adına — başvurdukları bir kavramı, valilik nasıl olur da vatandaşlar için bu kadar rahat kullanabilirdi? Haklarında herhangi bir hüküm bulunmayan yurttaşları örgüt jargonuyla mahkûm etmesinin altında yatan neydi? Yoksa hukuku yerle bir eden bu acul dilin gayesi, hukuka ters düşen birtakım eylemleri örtmek miydi?

6 Ağustos’ta yine Hakkari’de — Şemdinli’de — güvenlik güçleri bir köye operasyon yapmıştı. Köydeki gözaltına alma işlemleri esnasında altmışın üzerinde köylünün güvenlik güçlerince darp edildiği iddia edilmişti. Valilik hemen bunu yalanlamış, iddiaların “terör örgütünün propagandasını yapmak maksadını taşıdığını” belirtmişti. Ne var ki sonradan bu iddialar belgelenmiş, Savcılıkça soruşturma başlatılmış, halka kötü muamele ettikleri tespit edilenler görevden alınmıştı (http://serbestiyet.com/yazarlar/vahap-coskun/skenceye-sifir-toleranstan-sira-dayagina-810400). Yani Valiliğin parlak bir sicili yoktu; iddialara gösterdiği reaksiyon akıldaki suallere cevap oluşturmuyor, tersine soru işaretlerinin sayısını çoğaltıyordu.

Somut iddia

CHP İstanbul milletvekili Sezgin Tanrıkulu, bir milletvekilinin yapması gereken en tabiî işi yapıp bu soruların peşine düştü ve çok mühim bir iddiayı gündeme taşıdı. Tanrıkulu, SİHA ile gerçekleştirilen operasyonda sivil vatandaşların vurulduğunu iddia ediyordu. Genel suçlamalar içeren, zaman ve mekân belirtmeyen, mağdurları ve failleri belirsiz kılan, kısaca sırf adından söz edilsin ve lâf olsun diye kamuoyunun önüne atılan bir iddia değildi bu. Aksine, son derece somut bilgilere yaslanıyordu.

Zira Tanrukulu, tek tek şahısların isimlerini, yaşlarını ve mesleklerini belirtiyordu. Ne iş yaptıklarının, nerede çalıştıklarının, nerede ikamet ettiklerinin malumatını veriyordu. Medeni ve hukuki durumlarını (sabıkasız olduklarını) ortaya koyuyordu. “İşbirlikçi” diye damgalanan şahısların olaydan bir hafta önce aynı yerde yaptıkları pikniğin fotoğraflarını gösteriyordu. Tanıklarla ve şahısların aileleriyle yaptıkları görüşmelerden elde ettiği bilgileri kamuoyunun dikkatine sunuyordu.

İddianın somutluğu, yanlışlanmasını da doğrulanmasını kolaylaştırıyordu. Hiç öyle bağırmaya, çağırmaya, hakaretler yağdırmaya, ortamı alevlendirmeye gerek yoktu. Yapılması gereken belliydi: Bahse konu olan, bir milletvekilinin belgelerle desteklediği vahim bir iddiaydı. Gerçeğin tüm boyutlarıyla bilinmesini sağlamak için hükümet idari soruşturma, yargı organları adli soruşturma başlatmalıydı.

Cevap yerine hamasi nutuk

Kamuoyunu yakından ilgilendiren bir mesele olduğu için de adli ve idari tahkikatının neticesine dair topluma bilgi verilmeliydi. Netice iki türlü olabilirdi: İddianın yanlışlığı kanıtlanırdı. O halde Tanrıkulu’nun bir açıklama yapma borcu doğardı; böyle bir yanlışlığa neden düştüğünün siyasi hesabını vermek zorunda kalırdı. Ya da iddia doğrulanırdı.  O vakit de sorumlular idari ve adli müeyyidelere çarptırılırdı.

Lakin böyle olmadı. Cumhurbaşkanı, Başbakan, kabinenin nerdeyse tümü ve iktidara yakın medya Tanıkulu’na karşı çok sert sözler sarf etti. “Cevap verdiler” diyemeyeceğim; çünkü ortada bir cevap yoktu.  İktidar her bir iddiayı çürütecek serinkanlı izahatlar yapmadı, bunun yerine somut olaya değinmeyen hamasi nutuklara sığındı. “SİHA’lar terörle mücadelede çok önemli”ydi. “Bugüne kadar 3000 teröristi SİHA’lar imha etmiş”ti. “Tanrıkulu kimin temsilcisi”ydi. “Devlet, teröriste kimlik mi soracak”tı. “Terörle mücadelenin her aşaması hukuk içinde sürmekte”ydi.  “SİHA’ların sivil vurduğunu söylemek teröristlerin ekmeğine yağ sürmek”ti, vs.

Ölümcül ve orantısız güç

Kısacası, iktidar çok laf etti ama bahsi geçen olayda maddi gerçeğe ulaşmayı sağlayacak bir şey söylemedi. Onların yapması gerekenleri barolar yaptı. Diyarbakır, Van ve Hakkari barolarından oluşan bir heyet operasyonla ilgili bir çalışma yaptı ve rapor yayınladı. Heyet, Hakkari Valiliğiyle, Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığıyla, operasyonda yaşamını yitiren Mehmet Temel’in ailesiyle, operasyonda yaralanan ve akabinde tutuklanan İbrahim Sak ve Musa Tarhan ile görüşmeler gerçekleştirdi.

Mehmet Temel’in ailesi, heyet üyelerine, 37 yaşında ve üç çocuk babası olan Temel’in Hakkari’de ikamet ettiğini, tesisat işlerinde çalıştığını ve ildeki birçok resmi kurumun tesisat işlerini yaptığını belirtmiş. Hattâ olaydan bir gün önce Ağız ve Diş Hastahanesi’nin tesisatını döşediğinin altını çizmişler. Temel’in, olayın meydana geldiği Kanireş mevkiine arkadaşlarıyla birlikte piknik yapmak için gittiğini söylemişler.

Tutuklu bulunan Sak ve Tarhan, güvenlik makamlarına ve adli birimlere verdikleri ifadelerinin aynısını heyete de tekrar etmişler. Her ikisi de şehirden piknik için yola çıktıklarını, şehir merkezinin çıkışındaki polis noktasında kontrolünden geçtiklerini, ceviz ağaçlarıyla kaplı Kanireş mevkiine vardıklarını belirtiyorlar. Daha sonra oraya bir aracın geldiğini, içinden silahlı kişilerin indiğini ve kendilerine “Burada ne arıyorsunuz?” diye sorduklarını söylüyorlar. Bu esnada büyük bir patlamanın gerçekleştiğini anlatıyorlar.

Heyet yaptığı görüşmelerin ve incelemenin ışığında, SİHA saldırısında yaşamını yitiren Temel ile yaralanan üç kişinin “Hakkâri ilinde tanınan, il merkezinde ikamet eden, her biri farklı işlerde çalışan, evli ve çocuk sahibi sivil kişiler olduğu”nu tespit etmiştir. Heyet “Ulusal ve uluslararası mevzuat göz önüne alındığında, müdahalenin sivil yerleşim ve yaşam alanlarına yakınlığı, kullanılan ölümcül gücün demokratik bir toplumda mutlak zorunluluk halleri kapsamında sonuçları itibariyle orantılı olamayacağı kanaatindedir.”

Kutsiyet perdesi

Heyete göre, hukuk devletinin bir gereği olarak, yaşanan olay askeri, idari ve adli yönleriyle ayrıntılı bir şekilde araştırılmalıdır. Bu bağlamda Heyet, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nu göreve davet etmiştir.

Ancak TBMM’nin konuya el atmasını bırakın; TBMM üyelerinden biri konuyu gündeme getirdi diye hakkında soruşturma başlatıldı. Bu, çok vahim bir durumdur. Çünkü eğer bir askeri operasyonda hukuk dışı işler olduğunu öne süren bir vekile soruşturma açarsanız, bu gözdağı olarak algılanır. Bununla SİHA’ların etrafına bir koruma duvarı örersiniz. Üzerine örtüğünüz kutsiyet perdesi SİHA’ları hukukun ötesine taşır ve artık bu araçlarla yapılan operasyonların hukuki olarak sorgulanması imkansızlaşır.

Kimsenin hukuk devleti ilkelerini SİHA’larla vurmaya hakkı yoktur.

Serbestiyet, 22.09.2017

Bir liberalin bir vergiyi savunması

Bilenler için bir tekrar gibi olacak ama liberalizm, serbest piyasaya dayalı, insan hakları merkezli, demokratik ve sınırlı (özellikle ekonomi) devlet yönetimi teorisidir. Buradan “liberalim” diyen birinin vergileri savunması söz konusu değildir. Bu satırların yazarı da kendini “liberal” olarak tanımlamaya çalışan bu açıdan liberalizmi öğrenmeye araştırmaya çabalayan birisidir. O halde hangi vergiyi, hangi gerekçelerle savunmaya çalışacağımı izah etmeye başlayayım.

Geçtiğimiz günlerde yeni OVP (Orta Vadeli Program) açıklandı, ama programı tartışan yok zira 2018 yılında “hususi” araçlardan alınan MTV (Motorlu Taşıtlar Vergisi)’ne bir defalık %40’a çıkaran bir zam yapılacağı planı ortaya atıldı. Başta sosyal medya olmak üzere konu hararetle tartışılmakta. Çorbada benim tuzum bulunsun kabilinden düşüncelerimi aktarmak isterim. Konuya temel iki açıdan yaklaşmaya çalışacağım:

1. Sosyal Devlet, “…Kazan Öldü…”,

Nasrettin Hoca’nın fıkrasını bilirsiniz, “komşunun kazanını ödünç alan hoca, bir süre sonra komşusuna bir tencere vererek ‘senin kazan doğurdu der’ kazan sahibi çok mutlu olur.  Uzun zaman geçmesine rağmen kazanını geri alamayan komşu hocanın kapısını çalar. Hoca bu sefer: ‘kazan öldü’ der… Şaşıran ve “kazan ölür mü?” diye isyan eden komşuya: Hoca“doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun” yanıtını verir Türkiye’deki sol, sağ kollektivistler sosyal devletten çok memnunlar,  2018 hedefi olan 74 bin kamu çalışanı alma planını büyük bir memnuniyetle karşıladılar. Onlara kalsa 740 bin ya da 7 milyon alsa daha iyi. 4 milyon kamu personeli, 12 milyon emekli bilmem ne kadar kişiye sosyal destek ödemesi… bütün bunlar bu kesimlerce hiçbir zaman eleştiri konusu olmuyor. Yani onlar hep kazanın doğurmasını istiyorlar. MTV zammı ise kazanın bazen ölme ihtimalini de hatırlatması gerekiyor. “Sosyal devlet” tanımı oldukça yüksek bir ekonomik yük demektir, bu durumda hükümetler en büyük bütçe girdi kalemi olan vergilere başvururlar. Bir vergiyi haksız, adaletsiz, ölçüsüz buluyorsanız önce devletin ekonomik yaşamdaki müdahalelerine nasıl baktığınızı bir değerlendirin derim…

Devletin sürekli büyüyen ekonomik aktivitelerini olağan bulup, artan vergiden şikâyetçi olmak tutarsızlıktır.

2. Alternatifler,

Bir olaya ilişkin hüküm verirken alternatifleri düşünmeden, irdelemeden yargıya kapılmak son derece yanlıştır. MTV zammına ilişkin 3 alternatif belirleyip duruma bakalım:

2.a. MTV zammının geri çekilmesi: Bu durumda beklenenden fazla bütçe açığı söz konusu olacaktır. Son yıllarda sağlanan bütçe disiplini sarsılacak açığı kapatmak için iç-dış borç alınacaktır. Bu durumda borçlanma maliyeti (faiz) oranı artacaktır. 1990’lar boyunca Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik istikrarsızlık günleri geri gelecektir. Oluşan yeni maliyet her birey için % 40’lık MTV’den katbekat fazla olacaktır.

2.b. Başka vergi kalemlerine zam: Hükümet bütçe açığını azaltmak için giderlerini azaltmak, gelirlerini arttırmak için çaba sarfetmek zorundadır. Gelirler için ise başvuracağı en gerçekçi yol vergilerdir. MTV artışından vazgeçilirse diğer vergilere zam kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda KDV ve ÖTV akla gelmektedir. MTV yerine % 8’lik KDV kalemlerine mi (genellikle gıda ve temel tüketim ürünleri); yoksa zaten yüksek olan %18’lik KDV kalemlerindeki ürün ve hizmetlere mi; yoksa ÖTV oranlarında mı zam uygulanmalı? İster KDV veya ÖTV’de yapılacak zamlar enflasyonun yükselmesine neden olacaktır. Maliyet daha fazla olacaktır.

2.c. Gelir Vergisi veya Kurumlar Vergisi: Bankalar tüm toplumun ortak düşmanı olarak %20’lik kurumlar vergisi oranının %22’ye çıkarılmasıyla zaten cezalandırıldılar. Haberin ajanslardan geçmesinden sonra BİST bankacılık hisselerinde bir düşüş gözlendi. Yani Bankaların piyasa değeri düştü. Gelir vergisi kulağa hoş gelen ama tam anlamıyla uygulanamayan vergi kalemidir. Deneyim sahibi hazine uzmanları bu durumu gayet iyi bilirler. Tahsil edilemeyecek vergi kalemine zam yapmak güvenilir bir yol değildir. Diyelim ki gelir vergisi oranlarını arttırdık, şirketler, kişiler bu vergiden kaçmak için bir sürü yol yöntem kullanacaklardır. Ödemek isteyenler ise ürettikleri mal ve hizmete zam yapmak yoluna gideceklerdir. Yani olan vatandaşa olacaktır.

Başladığımız noktaya geri dönersek, devlet Tanrı değildir, olmayanı yaratamaz, insanlığın hizmetine sunamaz. Devletin “sosyal sorumluluk” adına ekonomiye müdahalesi, iç-dış güvelik ve adalet alanlarının dışında faaliyet göstermesinin bir maliyeti vardır. Oluşan maliyet hükümetlerin tüm yurttaşlardan topladıkları vergiler yoluyla finanse edilir. Vergilerin artmasını istemeyenler, öncelikle devletin tanrılık rolünden çıkmasını istemeliler. Kamuya alınacak devasa memur rakamlarından, memurlara yapılan zamdan, memurların sosyal tesis vb. ayrıcalıklarından yakınmayanların vergiden dert yanma hakları yoktur.

Hükümet bu satırların yazıldığı saatlerde %40’lık MTV zammını biraz düşürmek için adım atıyordu. Oran biraz düşecek ama tamamen ortadan kalkmayacaktır. Bizlerin yapacağı, hükümeti özellikle kamu personeli hacmini küçülmek, en azından frenlemek üzere çağrı yapmaktır. Ayrıca hükümet denk bütçe kararlılığını ortaya koymalı ve bunu gerçekleştirmelidir. Sürekli büyüyen bir bütçe ve bütçe açığı zamanla kapatılmaz hale gelecektir.

Sosyalizm: Eşitlik mi kölelik mi?

“Din, dil, ırk, cinsiyet ve siyasî görüş farkı gözetilmeksizin bütün insanlar eşittir”.

Birlemiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan bu ifadelerin uluslararası bir hukuk normu hâlini alabilmesi uzun mücadeleler sonunda mümkün olabilmiştir.

Bu norma göre bütün insanlar yaşama, düşünce, ifade, çalışma, inanç ve ibadet özgürlüğü gibi kullanmaktan men edilemeyecekleri ve başkalarına devri mümkün olmayan birtakım haklara sahip olarak doğar ve yaşarlar (yaşamalıdırlar). Bu haklara sahip olmada bilâ-istisna gözetilen eşitliğin anlamı ve çerçevesiyle ilgili tartışmalar ise devam etmektedir.

Liberallere göre eşitlik, yukarıda zikredilen temel haklara sahip olma ve bu hakları serbestçe (engellenmeden) kullanabilme meselesidir. Bu iradî kullanım sonunda ortaya çıkan neticenin bütün sorumluluğu ferde ait olduğundan, bu neticeye tesir edecek müdahaleler liberaller tarafından hoş karşılanmaz ve âdil bulunmaz. Zira bu müdahaleler hem ferdî iradeyi yaralar, hem de muhtemel ferdî başarısızlıklara mazeret olarak gösterilebilirler.

Tartışmanın diğer tarafında yer alanlar, insanların sadece bu temel haklara sahiplik bakımından değil, bu hakların kullanımı sonunda hâsıl olacak fayda ve getiriler bakımından da eşitliğini savunurlar. Eşitliğin bu mânâda tesisi için kamu otoritesinin devreye girmesinde sakınca görmez, bilâkis fayda mütalâa ederler. Bu grubun tipik temsilcileri Jakobenler, sosyalistler ve refah devleti yandaşlarıdır.

«Hürriyet, eşitlik ve kardeşlik» sloganıyla yola çıkan Jakobenlerin Fransa’da yarattığı dehşetin izlerini dönemin siyasî havasını son derece canlı ve ilginç ayrıntılarla işleyen J. Louis David’in tablolarında yahut İki Şehrin Hikâyesi (C. Dickens) ve 1793 Devrimi (V. Hugo) gibi edebiyat klasiklerinde de görmek mümkündür.

Eşitlik ve sosyal adalet kavramlarının hâlihazırdaki bayraktarlığını yapan refah devleti anlayışı Hür Fikirler’de kıyasıya eleştirilse de çağımızın bu siyasî ve entellektüel vebası, üzerinde daha çok durulmayı ve her fırsatta çürütülmeyi fazlasıyla hak ediyor. Bu konuda kendi payıma düşeni başka bir yazıda ele alacak, bu yazıda ise sosyalistlerin eşitlik anlayışı üzerinde duracağım.

Sosyalizm, Çalışma Özgürlüğü ve Adâlet

Sosyalistlere göre eşitlik (ya da eşitsizlik) temelinde kapitalist sistemin ve özel mülkiyetin yattığı tamamen iktisadî bir meseledir. İnsanlar arasında gerçek bir eşitliğin tesisi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasıyla mümkündür. Özel mülkiyet, insanlar arasında gelir ve statü farkı yaratmakla kalmaz, kapitalizmin içine düştüğü buhranların, iktisadî durgunluğun ve işsizliğin de başlıca sebebini oluşturur.

Sosyalist ekonomiye geçilip üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kaldırılınca, devlet yegâne işveren haline gelecektir. Her türlü ekonomik faaliyetin tek elden planlanıp yürütülmesiyle, çalışmak isteyen herkes eşit şartlarda iş bulabilecektir.

Özel teşebbüsü ve sermaye irâdını (faizi) yasaklayan, miras hakkını tanımayan bir ekonomik sistemde insanların ‘çalışmama’ gibi bir seçeneği olamayacağına göre, “herkese iş” parolasıyla yola çıkan sosyalizmin hakiki vaadinin eşitlik değil kölelik olduğu âşikâr değil mi?

Mamafih, iktisadî bakımdan eşitliğin herzaman âdil ve arzuya şâyân olduğu da iddia edilemez.

Sosyalist esaslara göre yönetilen bir ekonominin, yine sosyalistlerin iddiasına göre kapitalizmin/kapitalistlerin asla başaramadığı -yahut nadiren ve tesadüfen başardığı- bir şekilde daima tam istihdamda olduğunu (tutulduğunu) farz edelim.

Klasik iktisat teorisine göre, bir ürünün talebi artar ve stoklar bu artışı karşılamada yetersiz kalırsa, o ürünün fiyatının yükselmesi beklenir. Böylece sınırlı sayıdaki ürüne, diğerlerinden daha çok fedakârlık (ödeme) yapmayı göze alan kişilerin sahip olması, üstelik bulunabilecek en âdil ve barışçı yollarla sağlanmış olur. Bu ise, istediği ve yükselişten önceki (eski) fiyatını ödemeyi kabul ettiği halde, bazılarının o ürünü alamaması anlamına gelir.

Sosyalist bir hükümet, halkın refah ve memnuniyetini korumak saikiyle hareket eder ve fiyatların yükselmesine izin vermezse, carî fiyatı ödemeyi kabul ettiği halde tüketicilerden bir kısmı o ürünü bulamaz, yani kıtlık baş gösterir. Bunu önlemek için -fiyatların yükselmesine izin vermek dışında- yapılabilecek tek şey, üretimi artırmaktır.

İktisat teorisine göre kısa dönemde üretimi artırmanın tek yolu, daha fazla emek istihdam etmektir. Kaynakları tam ve etkin kullandığı iddiasındaki sosyalist bir ekonomide atıl emek (işsizlik) olmayacağından, artan talebi karşılamanın tek yolu işçilere fazla mesai yaptırılmasıdır.

Fazla mesai yaptırma kararı verdiği an, sosyalist bir idarenin önünde iki kapı açılır.

Sadece talep artışı gözlenen endüstriye fazla mesai yaptırılması halinde, o endüstride çalışan işçiler diğerlerine göre daha çok kazanmaya başlayacak, bu da vatandaşlar arasındaki iktisadî eşitliği bozacaktır.

İktisadî eşitliği korumak (bozmamak) için, fazla mesai uygulaması üretim artışı gerekmeyen endüstrileri de içine alacak şekilde bütün ekonomiye teşmil edilebilir yahut fazla mesai yapanlara herhangi bir ödemede bulunmama yoluna gidilebilir. Bunlardan ilki kaynak israfına, ikincisi emeğin sömürülmesine yol açar, ki sosyalizmin varlık sebebi her ikisini de ortadan kaldırmak olarak va’z edilmiştir.

Diğer bir husus, fazla mesaiye katılımın ihtiyarî olup olmadığı. Günde sekiz saat çalışan ve bunu yeterli bulan birini zorla çalıştırmak sosyalizmin “emeği özgürleştirme” iddiasıyla bağdaşmayacağından, sosyalist bir idarenin kimseyi fazla mesaiye zorlamaması beklenir. Eğer öyleyse, fazla mesai yapıp yapmamalarına bağlı olarak aynı endüstride, fabrikada, hatta aynı tezgâhta çalışan işçiler arasında bile gelir farkı (iktisadî eşitsizlik) ortaya çıkabilecektir.

Adâlet, Bazen Eşitsizliktedir

Gelir dağılımında meydana gelecek bu tür bir eşitsizlik, önlenmesi değil, bilâkis korunması, hatta teşvik edilmesi gereken kesinlikle “âdil” bir sonuçtur. Asıl âdil olmayan, herkesten fazla çalıştığı halde emeğinin karşılığını alamamaktır.

Arkadaşlarının uykuya, eğlenceye yahut dinlenmeye ayırdığı vakitlerde ders çalışan bir talebenin sınıf ortalamasının üstünde bir not alması nasıl âdil ve beklentilere uygun bir sonuçsa, daha fazla, daha disiplinli ve daha verimli çalışan insanların daha çok kazanması da öyle mütalâa edilmelidir.

Kaldı ki insanların doğdukları ülkeyi, şehri, hatta mahalleyi, ailelerini, mensup oldukları camiayı, cinsiyetlerini ve bütün diğer faktörleri göz ardı ederek eşitsizliği sadece gelir ya da servet dağılımında aramak ne derece doğru? Mutlak eşitlik için bütün bu faktörlerin de kontrol edilebilmesi gerekir. Bu ise imkânsızdır.

Ebeveynimizi ya da doğduğumuz coğrafyayı kendimiz seçmedik. Fakat günün birinde farklı bir coğrafyada, ana-babamızın, toplumun ya da devletin bize biçtiğinin dışında bir hayat sürebilmemiz, ferdî tercihlerin serbestçe hayata geçirilmesine fırsat tanıyan bir sistemin varlığı ile mümkün.

Önemli olan herkesin hayata aynı şartlarda başlamasını ve eşit şartlarda yaşamasını sağlamak değil, farklı bir hayat kurma, daha fazla çalışarak daha fazla kazanma ve ilerleme yolunun herkese eşit derecede açık tutulması, kimsenin önüne hukukî ya da fiilî engeller çıkartılmamasıdır.

Adaletsizliğin önüne geçmek isteyenlerin yapması gereken, herkesi belli bir vasatta birleştirmek yerine kural ihlâllerinin (mesela kopya çekerek yüksek not almanın) önüne geçmek ve kural ihlâli yapanları cezalandırmak olmalıdır.

Kürt anasını gömmesin

İnsan suretinde ortada dolaşan bazı mahlûklar Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine vahşice saldırdı. Merhumeye karşı son görevlerini yerine getirmek için orada bulunanlara ağır küfürler etti. Cenazenin defnedilmesine müsaade etmedi. Defnedilse dahi onu oradan çıkaracaklarını yönünde tehditler savurdu. Tuğluk ailesi bunun üzerine annelerini defnedildiği mezardan çıkarıp Dersim’de toprağa verdi.

İnsanın kanını donduran bu hadise Türkiye’deki ortak yaşama zeminini tahrip gayretinin tepe noktasını temsil ediyor. Pervasızca davranan ve dinî, ahlâkî ya da insanî hiçbir hasletten nasibini almamış bir güruh var ortada. Bu güruhun mensupları kendilerinin dışında hiç kimseye tahammül göstermiyor. Etrafta memleketin sahibi pozlarında dolaşıyor. Kamusal yaşamın kurallarını koyma hakkını kendilerinde buluyor. Herkesin uyması gereken sınırları çiziyor. Haddini aşanları  “düşman” kategorisine oturtuyor ve onlara derin bir kin besliyor. Gerektiğinde — ki hep gerekir — hadlerini bildirmek için düşmanlarının üzerine nefretlerini boca etmekten de çekinmiyor.

Peki, bu vandallar tüm bunları nasıl yapabiliyor? Saldırılarının arkasında hangi saik yatıyor? Bu cesareti nereden buluyorlar? Gözlerine kestirdiklerine vurup geçerken neye güveniyorlar? Sırtlarını nereye yaslıyorlar? Neden hiçbir endişe taşımıyorlar? Onları bu denli özgüvenli kılan nedir?

Dışlayıcı bir “millî”lik

Herhalde bu durum, onların zaafları veya kişilik bozuklukları ile açıklanamaz. Muhtemelen bunların da etkisi vardır ama hadise buna hapsedilemez. Resmin bütününe bakılmalı. Eğer bugün bir grup kendinde ölümleri bile sınıflandırma ve kimin nereye gömüleceğini belirleme kudreti vehmediyorsa, bunun müsebbibi mevcut siyasi atmosferdir. Bu atmosferi şekillendiren en önemli faktör ise iktidarın siyasi söylemi ve tatbikatı ile girdiği ittifak ilişkileridir. İki noktanın altı çizilebilir bu meyanda.

İlkin, AKP ile demokrat ve liberal kesimlerle arasında fiili olarak kurulan işbirliği çeşitli nedenlerden ötürü uzunca sayılabilecek bir süre önce bozuldu. Bunun üzerine AKP, iktidar yapısında doğan boşluğu ulusalcı ve milliyetçi kesimlerle doldurdu. İş tutulan aktörlerdeki değişimle birlikte AKP’nin dili ve politik tercihleri de yeniden biçimlendi. Kapsayıcı ve reformcu siyaset çizgisi yerini “milli ve yerli” denilen bir çizgiye bıraktı.  Bir zamanlar ayaklar altına alınan milliyetçilik, yerlilik sosuyla, baştacı yapılmaya başladı.

Bu millilik ve yerlilik ise son derece dışlayıcı bir niteliğe sahipti. Çünkü iktidara göre hem içte hem dışta bir varlık-yokluk savaşının içinden geçiliyordu. Herkes hükümetin yanında saf tutmalı ve iktidarın tercihlerine ses çıkarmadan itaat etmeliydi. Milli ve yerli olmanın gereği buydu. Sorgulamak, eleştirmek, bir politikanın eksikliğine işaret etmek ancak milli olmayanların, yerli bir hassasiyet taşımayanların yapacağı faaliyetlerdi. Velhasıl iktidar ve çevresindekiler devletin ve milletin menfaatini düşünen “milli” kişilerdi. Muhalifler ise Türkiye’nin çıkarını düşünmeyen, ilerlemesini ve genişlemesine yan gözle bakan “gayri-milli” unsurlar oluyordu.

Milliliği iktidar politikalarına onay şartına bağlayan derecede dışlayıcı bir anlayıştı bu. Bunun bazı toplumsal fay hatlarını tetiklememesine imkân yoktu. Zira Türkiye’de devlet eliyle köpürtülen bir millilik daima iki kanal üzerinden gelişir. Biri anti-Kürtlük ve diğeri gayri-müslim karşıtlığıdır.

Milliyetçilik abartılıp sorgulanamaz bir pozisyon haline getirildiğinde, bunun taşıyıcılığını üstlenen grupların bilhassa Kürtlere ve gayri-müslimlere yönelmeleri şaşırtıcı olmaz. Milliyetçiliğin bayrağını dalgalandıranlar, Kürtleri ve gayri-müslimleri günah keçisi olarak damgalar ve ülkenin başına gelen her türlü melânetin sorunlusu olarak onları gösterir. Dolayısıyla onlar karşı yapılacak eylem — ne kadar kötü olursa olsun — yine de mubah olur. Bu grupları artık “Kürt anasını görmesin” kesmez; onlar “Kürt anasını gömmesin” boyutuna geçer.

Göz yaşartan müsamaha

İkincisi, iktidar “millilik siyaseti vesilesiyle ittifak yaptığı gruplara muazzam bir hareket serbestisi tanıdı. Uzaktan en ufak bir muhalefet tınısı taşıyan küçük eylemler bile güvenlik güçleri tarafından sertlikle bastırılırken, bu milliyetçi ve ulusalcı kesimlerin kamusal görünürlükleri en üst seviyeye çıkarıldı. Kaynaklar hizmetlerine sunuldu, en geniş alanlar onlara açıldı. Hemen her meselede “Buralar bizden sorulur” havasında racon kestiler ve dediklerini de yaptılar. Mesela “Değerlerimize aykırı” dediler, gittiler müze bastılar. Sözüm ona İsrail’e kızdılar; kalkıp Yahudi vatandaşlarımızın ibadethanelerini kuşattılar.

Kamu düzenini ve güvenliğini açıkça bozan eylemlerine bile iktidar göz yaşartıcı bir müsamahakârlıkla yaklaştı. Bu eylemleri yapanlar hakkında etkin bir soruşturma yürütmedi. Yaptıklarına göz yumuldukça bu grupların da cüreti arttı. Cezalandırılmayacaklarına, cezalandırılmak bir yana hattâ taltif edileceklerine olan güven, sonunda geldi onları cenaze basacak kadar ileri götürdü. “Kürt anasını gömmesin.”

Tehlikeli oyuncak

Milliyetçilik, tehlikeli bir vasıtadır. Kitleleri hamasi bir millilikle doldurur ve sokağa salarsanız, kendilerini milli menfaatlerin sahibi ve temsilcisi olarak görenlerin sağa sola saldırmasına ve büyük suçlar işlemesine kapı açarsınız. Çekiciliğine kapılıp milliyetçilikte gaza bastığınızda, farklı etnik kimlikleri karşı karşıya getiren ortamlar oluşturur ve çatışmanın toplumsal kimliklere sirayet etmesine neden olursunuz.

Hatun Tuğluk’un cenazesi, tehlikenin boyutunu göstermesi bakımından çok uyarıcı oldu.

Ülkenin üzerinde kötü bir atmosfer var. Bu atmosferi iktidarın tercihleri yarattı; dolayısıyla bunu dağıtmak da öncelikle onun sorumluluğuna girer.

Serbestiyet, 19.09.2017

“Ulus-devletçik”

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin 25 Eylül’de bağımsızlık referandumuna gideceğini açıklaması, PKK içinde bir dalgalanma yarattı. Bağımsız bir devlet, Kürtlerin uzun müddettir peşinden koştukları bir hayaldi. Referandum, bu hayali gerçek kılmak adına atılmış en somut ve ciddi adımdı. Acaba PKK, buna karşı nasıl bir tavır alacaktı?

Aslında PKK’nin bağımsızlık referandumuna karşı olduğu — daha sürecin başında —  belliydi. Lâkin öyle pat diye de karşı olduğunu deklare etmedi. Evvela lâfı ağzında dolandırdı. Mevcut şartlar altında referandum yapmanın herhangi bir derde deva olmayacağını söyledi. Bununla birlikte referanduma gitmenin bir hak olduğunu da teslim etti ve herkesin çıkan neticeyi kabullenmesi gerektiğini ifade etti.

Ancak bu çok uzun sürmedi. PKK, her halinden gönülsüz olduğu belli bu tavrını bir kenara bıraktı. Dilini çatallaştırdı ve bağımsızlık referanduma tam cepheden vurmaya başladı. Nitekim PKK’nin KBY’deki organizasyonları, kendilerince birçok neden ileri sürerek referandum aleyhtarı cephenin içinde yer aldıklarını duyurdular.

Fakat bu karşıtlık ne genel Kürt kamuoyunda, ne de PKK tabanında bir yankı buldu. Kürtler referandumu itibardan düşürmek için dillere pelesenk edilen tezlere itibar etmediler. Sokaktaki insan için mesele basitti: Söz konusu olan, bağımsızlık için yapılan bir oylamaydı ve bunun partiler arası çekişmelerin ötesinde ve üstünde bir anlamı vardı. Onların kahir ekseriyeti, siyasi aidiyetlerine takılmadan, bağımsızlık yolunda mesafe kat edilmesinden hoşnuttu.

HDP bu durumun farkındaydı. O nedenle referandum konusunda PKK’den farklı bir yerde durdu. HDP yöneticileri, sürecin başından itibaren — ve defaatle — referanduma destek beyanları verdiler. Mesela, Bağımsızlık Referandumunu Destekleme İnisiyatifi ile görüşen HDP Sözcüsü ve Urfa Milletvekili Osman Baydemir, referandum kararının arkasında olduklarını — bir kez daha — net bir dille ortaya koydu:

“Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki Bağımsızlık Referandumu ile ilgili fikrimizi daha önce kamuoyuna deklare etmiştik. Bugün, 25 Eylül’de gerçekleşecek referandumu desteklediğimizi tekrar ifade etmek istiyorum. Kendi kaderini tayin hakkı, bütün halkların temel haklarından biridir ve bu hak onlara analarının sütü gibi helaldir. Bizler HDP ve Kuzeyliler olarak, Güneydeki kardeşlerimizin bu haklarını elde etmeleri için elimizden gelen desteği vereceğiz.”

Keza, tutuklu bulunduğu Edirne Cezaevi’nden Fransa’nın L’Express dergisine açıklamada bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a göre de, “Güney Kürdistan’ın kaderini orada yaşayan halkın kendisi” belirleyecekti:

“Geriye kalan her kesimin de buna saygı duyması gerekir. Ancak biz arzu ederiz ki Kürdistan bölgesindeki kardeşlerimiz tam bir ulusal ittifak içinde ve parlamento kararı ile referanduma gidebilsinler. Her halükârda karar kendilerinindir. Sonuç ne çıkarsa çıksın biz onların yanında olacağız.”

“Demokratik ulus paradigması”

Hülasa HDP, referandumun yanında durdu. Fakat HDP’nin yan ürünü olan, bölgedeki ve yerel yönetimlerdeki yüzünü temsil eden Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), 10 Eylül’deki Parti Meclisi toplantısından sonra bağımsızlık referandumuna karşı bir bildiri yayınladı.

DBP, 25 Eylül’ü “Kürtlerin özgürlük ve statü talebini küçük bir ulus-devletçik ile boğma çabası” olarak görüyordu.  Ortadoğu’daki Kürt sorununun çözümü ancak “miadı dolmuş ulus-devletler kurarak değil, halkların ortak iradesine dayalı demokratik ulus paradigmasına dayalı çözüm yöntemleriyle” mümkün olabilirdi. Ayrıca DBP “halkların demokratik birlikteliklerine dayalı çözüm yöntemlerinin, 21. yüzyılda ulus-devletlerden daha kazanımcıolacağına” inanıyordu ve bu vesileyle bu inancını yeniden vurguluyordu.

Kanımca bunlar sağdan-soldan apartılmış kavramlardan ibaret. Kulaktan dolma bilgilerin üzerine oturtulan büyük laflar. Gerçek hayatta karşılığı olmayan afaki söylemler. İçi boş ve arkaik sloganlar.

Bu metnin üzerinde uzun boylu konuşulabilir elbet, ama benim açımdan şu kadarını söylemek yeter sanırım: Bu lâf bulamacının kime ve neye hizmet ettiği tartışılabilir, farklı adreslere işaret edilebilir, ama Kürtlere hizmet etmediği kesin ve açıktır.

Serbestiyet, 15.09.2017