Ana Sayfa Blog Sayfa 147

Bitmeyecek tartışma: faiz

Bir gün, o zaman ortaokul 1’e giden oğlum şöyle bir soru sordu: “Bir insan 200 bin liraya ev alıyor ve onu kiraya verip ayda 500 lira kira alıyor. Bu helal oluyor da bir başka insan elindeki 200 bin lirayı bir başkasına verip aylık 500 lira faiz (paranın kirası) alınca niye haram oluyor?” Tabii hepimiz aval aval birbirimizin yüzüne bakıp sustuk. Böyle durumlarda verilebilen cevap sadece “Allah haram etmiş de ondan” olabiliyor ve susuluyor.

Bu topraklarda, belki de insanlık tarihinde en çok tartışılan konulardan biri herhalde “faiz”dir. Fakat bu kadar tartışmaya rağmen bir türlü sonuca ulaşamamıştır. Nedir faiz? Ne kadardan sonrası faizdir? Mesela şu ayetteki “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. (Âl-i İmran 3/130)” “kat kat arttırılmış” ne manaya gelmektedir?  Ya da şu ayetteki “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve eğer inanmışsanız faizden arta kalanı bırakın. Şayet böyle yapmazsanız, Allah’a ve Resulü’ne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tövbe ederseniz artık sermayeleriniz sizindir. Böylece ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz. (Bakara 2/278-279).” “faizden arta kalanı bırakın” ne demektir? Bunlara her fakih kendi anlayışına göre cevap veriyor ama verilen her cevap yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

Peki şu hadisteki “Rasûlüllah bizi altını parayla veresiye satmaktan nehyetti.” (Buharî, 1993: Büyû 80),” “altını parayla veresiye satmak” tan bir hüküm çıkar mı? Kağıt parayı veresiye satabilir miyiz acaba? Peki şu hadis “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla, tuz tuzla başa baş misliyle, peşin olarak satılır. Kim artırır veya artırılmasını talep ederse faize girmiş olur. Bu işte, alan da veren de aynıdır”(Müslim, ts.: Müsakat 82)” ne anlatmak istiyor?

İşte bu hükümler tam ve net açıklığa kavuşturulamadığı için tartışmalar da hiç bitmiyor?

Ben akademisyen değilim. O yüzden de haddimi aşmamaya gayret ediyorum. Hem fıkıhçıların sahasına, hem de iktisatçıların sahasına fazla tecavüz etmemeye gayret ediyorum. Ama her şeyden önce pratik biriyim ve pratik hayatın her türlü çilesini çekmiş bir insanım. Bildiğim klasik bir iktisat kuralı vardır. Üretimin 4 ana faktörü var. 1: Müteşebbis, 2: Sermaye, 3: Emek, 4: Toprak. Yani bu 4 faktör bir araya gelince ancak üretim olabiliyor. Üretim nedir? İnsanların hayatlarını idame ettirebilmeleri için gerekli her şeyin birileri tarafından yapılıp imal edilmesi süreci. Yani üretim olmazsa insanoğlu aç ve çıplak kalır demektir. Yani üretim kutsal bir faaliyettir. Üretim yapmak için yola çıkanlar da kutsanması gereken insanlardır. Bu 4 faktörden en önemlisi ve olmazsa olmazı “müteşebbis”tir. Diğer üç faktör bir araya gelip bir şey yapamazlar. Mutlaka onların başına bir müteşebbis gerekir. Sıralamada ikinci önemli  faktör ise zamana ve mekana göre değişiklik gösterebilir. Örneğin; “emek”in bol “sermaye”nin az olduğu yer ve zamanda (bugün Afrika ve Asya’da) ikinci önemli faktör “sermaye” olurken, tersinin geçerli olduğu yer ve zamanda (bugün Avrupa, Amerika, Japonya, Singapur) “emek” ikinci önemli faktör olmaktadır. “Toprak” ise en bol bulunan olduğu için o hep 4. Sırada kalmaktadır.

Bu 4 faktör, bulundukları mekana, zamana, teşebbüsün mahiyetine göre üretimden elde edilen kazançtan değişik oranlarda paylarını almaktadır. Alamazlarsa zaten o üretimin bir parçası olmaktan çekileceklerdir. Yani “sermaye”, Afrika, Asya gibi zor bulunan ülkelerde, üretimden en yüksek payı almadıkça, üretim faaliyetine katılmayacaktır. “Emek” Avrupa-Amerika gibi yerlerde, üretimden hatırı sayılır bir pay alamayacaksa, müteşebbisi kendisine yalvartacaktır.

Bir müteşebbisin aynı zamanda sermayesi de olabilir. Bu durumda iş daha kolay olacaktır. Çünkü müteşebbis, sermayesi olan bir başka kişiyi “ne olur bana sermaye ver de şu karlı işi yapayım” diye ikna etmek zorunda kalmayacaktır. Eski dönemlerde, yani şehirleşme ve gelişmenin çok ve yüksek olmadığı, yerel ilişkilerin hala devam ettiği yerlerde, müteşebbis ruhlu bir kişi projesine sermaye vermesi için akrabasını, arkadaşını, bir tanıdığının tanıdığını bulabilmekte, kazançtan ona ikna olacağı bir payı teklif etmekte ve üretime başlayabilmektedir.

Kentlileşmenin arttığı, birebir insan ilişkilerinin ve güvenin zayıfladığı, yapılacak yatırıma sağlanması gereken sermayenin, bir kişinin karşılayabileceğinden çok daha büyük boyutlara ulaştığı günümüzde ise artık eş-dost-akrabadan sermaye desteği almanın imkanı kalmamıştır. Ama ihtiyaçlar hem çeşitlenmiş hem de beklentiler yükselmiş bunlara bağlı olarak da yatırımların büyüklüğü artmıştır. Bu yatırımlara sermayeyi, sermayenin bütününü karşılayacak bir kişidense, küçük küçük miktarlarını karşılayacak yüzlerce kişiden bulmak zorunda kalınmıştır. Ama müteşebbis ile sermayedarı bir araya getirip, bir kahvede toplayıp  “haydi herkes cebindekini bu torbaya koysun” demek mümkün ve akıllıca olamayacağı için (gerçi bunun çok kötü örnekleri görüldü ve acı sonlar yaşandı), küçük küçük birikimleri bir araya toplayıp, onları yatırıma dönüştürecek olan müteşebbise veren kurumlar ihdas edilmiştir. Bunun adı “banka”dır. Bankalar, “benim kenarımda bir miktar para var, bir sene kullanmayacağım, alın bunu iş yapacak birine verin” diyen sıradan vatandaşların paralarını, “benim projem var, bunu hayata geçirip insanlara faydalı üretim yapacağım” diyen müteşebbislere aktarmaktadır.

İşte burada, üretimin 4 faktöründen biri olan sermayedarların, hiç tanımadıkları ve tanımayacakları bir müteşebbisin yapacağı üretimden elde edilen kazançtan ne kadar pay alacaklarının nasıl belirleneceği problemi ortaya çıkmaktadır. Eğer, küçük bir birikime sahip vatandaş, kendine hem tatmin edecek bir getiri getirmeyecekse, hem de bir gelir garantisi verilmeyecekse parasını yastık altından çıkarmamaktadır. Bu durumda da üretim yapılamamakta, iş sahası açılamamakta, fiyatlar yükselmektedir. Bunu çözmek için bankalar araya girip “yastığının altındaki parayı bana getir, bir yıl sonra sana, onun üzerine %….. kadar garanti kar vereyim” diyerek küçük yatırımcıyı ikna etmektedir. Sonra topladığı bu parayı da, kendi işletme maliyetini ve kredinin ödenmeme riskini de üstüne koyarak “al sana sermaye, hayalindeki işi yap, paranı kazan ve yıl sonunda bana, sana verdiğim paranın üzerine %…… kadar koyarak geri getir” diyerek müteşebbise vermektedir. İşte bu faaliyetle insanların karnını doyurmakta, üstüne elbise alabilmektedir.

Küçük tasarrufçunun, parasını bankaya vermesi karşılığı bankadan 1 yıl sonra aldığı pay, klasik üretim faktörlerinden “sermaye”nin, kazançtan aldığı paydır. Günlük hayatta buna “faiz” denmesi, üretimin kazancından alınan payın helal olmasını ortadan kaldırmaz.

Buna benzer durumlarda, “efendim o adam da bankaya parayı faizle vermesin” argümanı ileri sürülüyor. Bununla ilgili bir soruyu, İslam ve ticaret konusunda ihtisas yapmış bir profesöre sordum. “Elimde insanlık için faydalı olacak bir projem var. Ama param yok. Bu işe yatırım yapacak birisini de bulamıyorum veya ikna edemiyorum. Ama banka bana para veriyor. Sen de bankadan alınan paranın sonunda ödenen fazladan miktarın faiz olduğunu ve bunun zinhar haram olduğunu söylüyorsun. Ben bu durumda ne yapayım? dedim.  Bana cevabı şu oldu: “Ya sana faiz almadan para verecek veya sana ortak olacak birini bulacaksın, ya da bu işi yapmaktan vaz geçeceksin.” Evet hüküm bu.

Ben bu tür durumlarda hep tersi durumu düşünürüm. “Ya hiç kimse elindeki  üç-beş kuruşu, ekonomiye faydalı olsun diye bankaya yatırmasa ne olur?”

Bu konuya devam edeceğim.

100. yılı münasebetiyle: Ekim Devrimi niçin ele alınmalı?

Bu sene, 1917’de vuku bulan Ekim Devrimi’nin (ED) yüzüncü yılı. Bu münasebetle dünyanın birçok yerinde bu önemli tarihî olay hem öncesi hem sonrasıyla ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Türkiye’de ise ne yazık ki hak ettiği ilgiyi — özellikle akademik çevrelerde — görmüyor. Türkiye’de Ekim Devrimi ile en çok sosyalist çevreler ilgileniyor. Onlar da daha ziyade ED’nin ne denli mühim ve insanlığa yararlı olduğundan dem vuruyor.

ED dünyada ilk defa — hem de çok büyük bir toprağa ve nüfusa sahip bir ülkede — sosyalizmin hayat bulmasını sağladı. Ondan önce de sosyalist tecrübeler yaşanmıştı ama hiçbiri Sovyet-Rus tecrübesiyle karşılaştırılamaz. En etkili sosyalist düşünür olan Marx, kendi sosyalizmini daha ziyade determinist tarihî gelişim şemasında kapitalizm sonrası olarak görmüş ve sosyalizmi ağırlıklı olarak bir kapitalizm eleştirisi biçiminde formüle etmişti. Gerek onun gerekse diğer tanınmış sosyalist yazarların çalışmalarında, sosyalizmde (ve komünizmde) hayatın nasıl olacağı hakkında yeterince ayrıntılı bir açıklama veya öngörü yoktu. Marx’ın, sosyalizmden sonra gelecek komünizm aşamasında “kıtlığın ve işbölümünün ortadan kalkacağı; insanların sabah balık tutup, öğleden sonra sığırlarla meşgul olup, akşam da felsefi tartışmalara katılacağı” yolundaki sözleri içeriği olmayan, propaganda amaçlı bir tür cennet vaadinden ibaretti.

Bu biraz olsun anlaşılır bir durumdu. Marksist şemada her toplumsal safha bir öncekine kıyasla bir ilerlemeydi. Marx’a göre kapitalizm muazzam bir zenginlik yaratmış ve üretimi bir problem olmaktan çıkarmıştı. Artık mühim olan üretmek değil paylaşmaktı. Sosyalizmde değişen insan tabiatı, komünizmde kardeşlik ve eşitliğe dayanan bir paylaşıma vücut verecekti. Bu hoş bir anlatımdı ama fazla anlamı yoktu. Gittikçe daha karmaşık hale gelen toplumların nasıl organize edileceği (var olacağı) hakkında hiçbir şey söylememekteydi. Bu yüzden, soyut akıl yürütmeleri aşan tecrübelere ihtiyaç vardı. Bazı toplumlar sosyalizmi denemeli; sosyalizm altında işlerin nasıl yürüyeceği görülebilmeliydi.

Kuşku yok ki her düşünür, sosyalizmin topluma ne getireceği hakkında Marx kadar iyimser değildi. 1870-1914 arası klasik liberalizmin yayıldığı, barışın egemen olduğu ve refahın hızla yükseldiği bir dönemdi. 1820’de doğan Herbert Spencer, ilk başlarda insanlığın iyiye gittiğinden çok emindi. Zamanla yanıldığını anladı.  Aradan yarım asır geçmeden, yükselmekte olan sosyalist dalgayı görerek Devlete Karşı İnsan (1884) kitabında sosyalizmin insanlığı köleliğe götüreceğini yazdı.  Gustave Le Bon ise Sosyalizmin Psikolojisi (1899) adlı kitabında insanlığın kaçınılmaz olarak sosyalist denemeler yaşayacağını, bazı toplumların âdetâ kendilerini kurban ederek sosyalizmin ne olduğunu insanlığın anlamasını kolaylaştıracak tecrübeler yaşayacağını belirtti. Yanılmıyordu.

Gelgelelim, bugün bile sosyalizm hakkında eleştirel yaklaşımlar övücü yaklaşımlardan çok daha az. Üstelik bu tavır sadece sosyalistler arasında değil, sosyalist olmayanlar — hattâ sosyalizme karşı olduğunu beyan edenler — arasında da yaygın. ABD’de yapılan kamuoyu araştırmaları, sosyalizmi kapitalizme tercih ettiğini söyleyenlerin oranının bir kat fazla olduğunu gösteriyor. Türkiye’de bu tür araştırmalar yapılmıyor ama medyada ve akademide egemen dili incelemek, sosyalizmin aydın muhitlerinde ne kadar itibarlı olduğunu gösteriyor. Kimi muhafazakâr — hattâ liberal — yazarlar bile Türkiye sosyalistlerini eleştirirken “sosyalist olduğunu iddia eden” veya “sahte sosyalist” gibi ifadeler kullanıyorlar. Böylece bir tür sosyalizmi aslında onayladıklarını gösteriyorlar.

Klasik bir liberalin sosyalizmle ilgilenmesi için — en azından — iki neden var. İlki hakikate ve insana saygı. Sosyalizm tecrübeleri bir maliyetle yaşandı. Bu maliyetten, sonraki yazılarımda daha ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Bunun görmezden gelinmesi veya sıradan bir şeymiş muamelesi görmesi benim vicdanıma dokunuyor. Mağdurların, mazlumların hakkı ve hatırası için sosyalizmle ilgilenmem gerektiğini düşünüyorum.

İkinci neden, sosyalizm ile klasik liberalizmin birbirinin zıddı iki kutup olması. Benim de paylaştığım bir görüşe göre aslında iki ana ideoloji mevcut: Liberalizm ve sosyalizm. Bir ülkede, entellektüel ve siyasal kültür ortamında bunlardan birinin ilerlemesi diğerinin gerilemesi anlamına gelir. Dolayısıyla, sosyalizmle ideolojik bir zıtlığım var. Onun gerilemesinin insanlığa daha yarayışlı bir çizgi olan klasik liberalizmin önünü açacağını düşünüyorum. Bu yüzden de sosyalizmle ilgilenmek durumundayım.

Serbestiyet.com’da peş peşe kaleme alacağım birkaç yazıyla sosyalizmi hemen her bakımdan analiz masasına yatıracağım.

Serbestiyet, 17.10.2017

Demokrasi: Öz mü usul mü?

Dünyanın her tarafında egemen olan siyasî kültür, insanları demokrasiyi esas itibarıyla bir öz meselesi olarak görmeye teşvik etmekte. Bu anlayışa göre demokrasi bir öz meselesidir ve bu öz mutlak iyiyi temsil eder. Bundan dolayı, beşerî hayatın her alanında ve her şeyde, bir demokratik olan ve bir de demokratik olmayan vardır. Tabiatı icabı ilki iyi, ikincisi kötüdür.

Demokratik sistemlerin yer yer yetersiz kalması ve hattâ patlamasının en önemli sebebi, bence bu. Çünkü aslında demokrasi az miktarda öz, daha fazla miktarda usul meselesidir. Demokrasinin öz kısmı da, demokrasinin kendisinden ziyade liberal düşünceyle ilgilidir. Demokrasi liberalizm tarafından aşılandığı vakit işe yarar bir sistemdir. Liberalizm tarafından aşılanmadığında ise, anti-demokratik sistemlerde karşımıza çıkan kötülüklere — hem de bazen daha ağır biçimde — sahne olması mümkündür. Başka bir deyişle, demokrasi dediğimiz şey aslında liberal demokrasidir. Liberalizmden arındırılmış demokrasi, rüzgârın önündeki yaprak gibi sürüklenecek ve birçok anti-özgürlükçü akım tarafından rahatlıkla etiket olarak kullanılabilecektir. Örneğin sosyalist diktatörlükler demokrasi kavramını sahiplenmiş fakat liberal etiketinden özenle uzak durmuştur. Çünkü liberal değerlerin benimsenmesinin sosyalist diktatörlüğün tasfiye edilmesini mecburî kılmasından korkmuştur.

Demokrasi kimin yöneteceği ve bunun nasıl belirleneceğiyle; başka bir deyişle, kamu otoritesini kullanma makamına oturanların o makama nasıl gelip gidecekleriyle ilgili bir kurallar manzumesidir. Burada temel ilke bellidir. Önemli siyasal makamlara seçimle gelinir ve seçimle gidilir. Bunu kabul etmeyen hiçbir görüş ve akım demokrat olma iddiasında bulunamaz. Tabiî ki bu seçimlerin hür, âdil, eşit, yarışmacı ve periyodik olması gerekir. Her seçim demokratik değildir ve demokrasilerde seçimlerin yeri başka hiçbir şey tarafından alınamaz. Usul kurallarını kabul edenler sonuçlarını da peşinen kabul etmeye rıza göstermiş olur.

Demokrasimiz hakkında değişik tartışmalar yapıyoruz. Bence en önemli problemimiz demokrasinin usul kurallarının yeterince içten ve yaygın biçimde benimsenmemesi. Şahsen ben son dört beş yılda bunu daha iyi fark etmeye başladım. Bu yüzden yazı ve konuşmalarımda sık sık bu hususa değiniyorum. Yakın tarihe göz atalım. 28 Şubat post-modern darbesi usul kurallarını çiğnemeyi alışkanlık hâline getirmiş TSK mensuplarının demokrasiye karşı bir hamlesiydi. Bürokratik iktidarın siyasî iktidarı tayin etmek istemesiydi. Gezi isyanları demokrasinin usul kurallarının bir başka reddiydi. İsyanların nihaî amacı, seçilmiş iktidarı yaygınlaştırılan ve alevlendirilen sokak şiddeti yoluyla yıkmaktı. 17/25 Aralık (2013) devlet bürokrasisi içine gömülmüş illegal bir yapılanmanın — bugün buna FETÖ deniyor — hukukun silâh, hukukçunun tetikçi, yolsuzluk iddialarının susturucu-kamuflaj olarak kullanıldığı bir operasyonuydu. 15 Temmuz (2016) ise, tıpkı daha önceki benzerleri gibi, demokratik usul kurallarını an açık ve en kaba biçimde çiğneme teşebbüsüydü. Hedefi sadece hükümeti yıkmak değil, Erdoğan ve ailesini fiziksel olarak da yok etmekti.

Bütün bu vakalarda ben, iktidarda bulunan partinin ve liderlerinin kimliğine bakmadan usul kurallarını savundum. Seçimle gelenin seçimle gitmesi gerektiğine vurgu yaptım. Usul kurallarının yıkılmasının bir kaos yaratacağını ve hepimizi enkaz altında bırakacağını belirttim. Mikro-analizlerimde yanıldığım noktalar olsa da, bu makro-analizlerimde hep haklı çıktım.

Şimdi usul kurallarına ilişkin bir başka tartışma gündemimizde: Belediye başkanlarının istifa etmesi veya ettirilmesi. AK Parti birkaç hafta önce şiddetli bir sarsıntı geçirmeye başladı. Sebebi bazı belediye başkanları hakkında çıkan şayialardı. Partinin 2019 seçimlerine hazırlanması için başarısız veya problemli görülen belediye başkanlarının görevden çekilmesi istenmekteydi. Kadir Topbaş bu hengâmede istifa etti.

Belediye başkanlarının seçilmesi ve görev yapması sistemimiz şöyle: Şahıslar bazen bağımsız bazen parti adayı olarak başkanlık seçimlerine giriyor. Basit çoğunluk usulüyle en çok oyu alan belediye başkanı oluyor. Olağan şartlarda görevini süresi bitene kadar sürdürüyor. Belediye işlerini yürütebilmek için de, özellikle bağlı oldukları partinin belediye meclisindeki üyelerinden destek alması gerekiyor.

AK Parti’nin yenilenme hamlesinde belediyelere yönelik olarak geliştirilen tutum, bu kuralın şu veya bu ölçüde ihlâl edilmesine yol açacak nitelikteydi. Parti yönetiminin memnun olmaması, yetersiz görmesi veya o makamdan uzaklaşması gerektiğini düşünmesi yüzünden belediye başkanlarının “gitmesi” isteniyordu. Belediye başkanları elbette gidebilir. Cinayet gibi bir suç işlerse, güncel bir problem olarak FETÖ’ye mensupsa, şu veya bu sebeple kendisi arzu ederse… elbette görevi bırakır. Bunun dışındaki yollar sıkıntı yaratır. Onları istifaya zorlamak, seçimle gelen seçimle gider ilkesini çiğnemek anlamına gelir. Bu gerçeği parti yönetiminin o kişiden memnun olmaması, parti tabanında o kişinin gitmesine yönelik baskın ve belirgin bir talep bulunması da değiştirmez. Demokrasiden söz edebilmek için usul kurallarına uymak gerekir.

Sistem izin verse başka türlü de olabilir. Meselâ, genel seçimlerle mahallî seçimler birleştirilebilir. Bir yerde en çok oyu alan oranın belediye başkanlığı da kazanmış olur. O makama partisi daha sonra bir atama yapar ve başkanı istediği zaman değiştirir. Başka bir sistem şu olabilir: Mahallî idareler için ayrı bir seçim yapılır. Ama ilgili mevzuat seçilen başkanın gerektiğinde partisi tarafından görevden alınabileceğini ve yerine yenisinin atanabileceğini hükme bağlar. Bu sistemlerin hepsi olabilir. Mühim olan bu yollar üzerinde bir toplumsal uzlaşma sağlanmış, oyunun kurallarının öncede belirlenmiş olmasıdır. Ama sistem bunlardan biri değilken belediye başkanlarını istifaya zorlamak, seçimle gelme ve gitme kuralına zarar verir.

Öyle sanıyorum ki siyasî konularda çok rasyonel olan ve burnu olağanüstü iyi siyasî koku alan AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan, bu tarzın sebep olabileceği sıkıntıları gördü ve frene bastı. İyi de etti. Aksi takdirde AK Parti önceden tahmin dahi edilemeyecek karışıklıklar içine düşebilir ve istediğinin tersine güçlenerek değil zayıflayarak seçimlere girmek zorunda kalabilirdi.

Serbestiyet, 13.10.2017

AK Parti ve belediye başkanları

AK Parti’deki “değişim ve yenilenme” çabaları, parti teşkilatının illerdeki tepe yöneticilerinden sonra belediye başkanlarına da ulaştı. İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın istifası sağlandı. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in de istifa ettirileceği şayiası çıktı. Gerek Erdoğan’ın gerekse parti ve hükümet sözcülerinin açıklamaları her an buna benzer şeyler olabileceğine işaret ediyor.

Belediye başkanlığı sistemimiz bir tür başkanlık sistemi gibi görülebilir. İstikrarlı bir yürütme organı ve temel kararları alan bir meclis. Nitekim AK Parti 16 Nisan’da halkın takdirine sunulan modeli halka anlatmak ve savunmak için belediye başkanlığı sistemiyle benzetmeler yapma yoluna gitti. Bu benzetmede püf noktası halkın doğrudan devrede olmasıydı.

Biliyoruz ki, demokraside temel siyasî makamlara seçimle gelinir ve istisnai haller dışında oralardan yine seçimle gidilir. Yakın dönemde bu kural ısrarla çiğnenmek istendi. AK Parti 2013 yaz başındaki Gezi, 17/25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2015 krizlerinde bu ilkeye sarılarak direndi. Bunda haklıydı. Birçok demokrat da aynı ilkeye dayanarak bürokratik kumpaslara ve sokak şiddeti kampanyalarına karşı seçilmiş hükümeti savundu.

Belediye başkanları seçilmiş insanlar.  Ancak, birer siyasetçi olarak çok korunaksızlar. Daha önce de bir vesileyle belediye başkanlarının en azından milletvekilleri kadar korunaklı olması gerektiğini yazmıştım. Diğer taraftan, Türkiye’de mahallî idare birimleri üzerinde çok koyu bir vesayet denetimi var. Bunun bir delili, il-ilçe protokollerinde en önde yer alması gereken belediye başkanlarının, sadece valilerin-kaymakamların değil milletvekillerinin ve askerî memurların da gerisinde sıralandırılması. Belediye başkanları resmî protokollerde dördüncü sırayı işgal ediyor. AK Parti resmî protokolde önemli değişiklikler yapmasına rağmen belediye başkanlarının statüsünü yükseltmedi, olması gereken yere çekmedi.

AK Parti’nin baskıyla veya “ikna” ile demokratik seçimlerle göreve gelmiş belediye başkanlarını istifa ettirmesi nasıl yorumlanabilir? Yapılan, “seçimle gelen seçimle gider” ilkesine aykırı değil midir? Bu hususta düşünmek lâzım. Konu önemsiz görülerek savuşturulamaz.

Elbette belediye başkanları üzerlerinde parti etiketleriyle seçime giriyor. Partileri onların seçim zaferinin ortağı. Ancak, belediye başkanlarının başarısında kendi paylarının, meselâ milletvekillerinin kendi seçim başarılarındaki payından daha fazla olduğunu da biliyoruz. Bu yüzden, bir belediye başkanı bir milletvekilininkinden daha aşağı olmayan bir demokratik meşruiyete sahip. Bu durumda, belediye başkanlarını — cinayet vb adi suçlar dışında — ithamlarla istifaya zorlamak, demokratik teori açısından sıkıntılı görünüyor.

Bu teze, parti teşkilâtında ve tabanında böyle bir arzu olduğu söylenerek cevap verilebilir. Olabilir ama bu da durumu fazla değiştirmez. Belediye başkanı parti tabanının eğilimlerine göre gidip gelemez. Seçilmenin de meşruiyetin de kaynağı seçmenler ve yarışmacı seçimlerdir. Ayrıca, belediye başkanları sadece onlara oy verenlerin değil tüm seçmenlerin belediye başkanıdır ve bir tür zorla görevden uzaklaştırılmaları, sadece ona oy veren seçmenlerin değil — bir ölçüde olsun — diğer seçmenlerin iradesinin de çiğnenmesi gibi, demokrasi açısından istenmeyecek sonuçlar verebilir.

Değerlendirilmesi gereken bir başka konu da, bu değişikliklerin faydalı mı yoksa zararlı mı olacağı. Bazı yorumcular peşinen bu kararlardan AK Parti için yararlar çıkacağını düşünüyor. Ben bunun o kadar kesin olmadığını sanıyorum. Belediye başkanları çok önemli politikacılar. Halkla — meselâ bakanlara nisbetle — daha fazla temasa sahip. Bu, onların insanlarla daha kuvvetli bağlar geliştirmelerini sağlamakta. Bu yüzden, her kentin belediye başkanının genişçe bir çevresinin bulunduğu ve şartlar ne olursa olsun bu çevrelerdeki bazı kimselerin belediye başkanı olan kişiyle birlikte hareket edeceği düşünülebilir. O zaman, görevden uzaklaştırılan belediye başkanları partilerine karşı bir çizgi izlerse partinin seçim kazanması zorlaşabilir.

Seçimle gelenin seçimle gitmesi, HDP’li belediyeler açısından da geçerli midir? Elbette, ama HDP’li belediye başkanlarının durumu daha karışık. Birçok yerde teröre bulaşıldığına, destek verildiğine dair kuvvetli — bir kısmı delillere dayalı — iddialar var. Bu yüzden yargı mekanizmaları devreye girdi. Buna rağmen, demokratik teori açısından buralarda da, teröre bulaştığı ispatlanamayan kimselerin göreve iade edilmesi gerekir.

Belediye başkanları üzerinden yenilenmede başka bir yol takip edilebilir miydi? Bence edilebilirdi. Hakkında suç işlediği — meselâ FETÖ’ye bulaştığı — şüphesi bulunanlar hakkında hukukî soruşturma yapılabilirdi. Durumu böyle olmayanlar ise, seçime çok az kalmışken uzaklaştırılmak yerine 2019 seçimlerinde aday yapılmayabilirdi. Böylece daha sakin ve daha az sancılı bir yenilenme süreci yaşanırdı.

Bu tür görevden almaların belediye başkanları üzerinde fiilen ne gibi etkileri olabilir? Biri müsbet diğeri menfi iki etki akla geliyor. Müsbet etki, partili belediye başkanlarının başarılı olma ve seçim vaatlerini gerçekleştirme yolunda daha dikkatli olmaya çalışmalarıdır. Menfi etki ise belediye başkanlarının kendilerinin başına da aynı şeyin gelebileceği endişesiyle bir güvensizlik duygusu içine düşebilecek olmasıdır.

Hayatın birçok alanında olduğu gibi siyasette de sakin ve tedbirli ilerlemekte fayda var. AK Parti 2019 seçimlerinin şimdiden başlattığı hazırlık sürecinde bu kuralın dışına çıkma eğilimleri gösterebileceğinin işaretlerini veriyor.

Serbestiyet, 10.10.2017

Kürdistan referandumu (3) İkinci İsrail

Türkiye’de Kürdistan referandumu iki konu üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalıştırıldı. Biri Kerkük’tü. Diğeri de İsrail’in bağımsız bir Kürdistan’ı destekleyeceğine dair açıklamalardı. Kerkük ile milliyetçilerin, İsrail desteği ile de muhafazakâr-mütedeyyin kitlelerin referandum karşıtlığı bilenmeye çalışıldı.

Öyle bir propaganda yapıldı ki, sanki Türkmenlerin Kerkük’te bağımsız bir devleti varmış da, Kürtler orayı işgal edip Türkmenleri boğazlayacakmış gibi bir atmosfer yaratıldı.

Ve yine öyle bir propaganda yapıldı ki, Kürtler Ortadoğu’da İsrail’in kılıcını kuşanmış, Müslümanları dağıtmaya gelen “hain” ve “nankör” bir halk olarak resmedildi. Bağımsız bir Kürdistan “Ortadoğu’nun bağrına saplanan hançer” olarak nitelendi. “Müslümanları parçalayacak bir nifak tohumu”na benzetildi. Kürdistan “İkinci İsrail” olacaktı. Bu devletçik “emperyalizmin yeni ileri karakolu” vazifesini görecekti. Bölgeyi paramparça etmek isteyen büyük güçler, Ortadoğu ateşinde Kürtleri “maşa” olarak kullanacaktı.

Sanırsın ki Kürtler, Müslüman değil. Sanırsın ki Kürtler, hiç ateşle sınanmamış. Sanırsın ki, bölgedeki diğer bütün Müslüman devletler ise birbirine muhabbetle bağlı. Sanırsın ki Ortadoğu devletlerinin hepsi emperyalizme bayrak açmış da cengâverce mücadele ediyor…

Ve sanırsın ki bir tek Kürtler nankörlük yapıyor. Müslümanların ortaklaşa kurduğu oyun salt Kürtler tarafından bozuluyor. İslâmın birliğine, ümmetin kardeşliğine darbeyi sadece onlar vuruyor. Yalnızca onlar büyük güçlerle ilişki kuruyor…

Öylesine bir gözbağcılık, öylesine tek yanlı bir propaganda…

“Mazlum Kürtler”

Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna “İkinci İsrail” kodlaması üzerinden kara çalınması hakkında söylenecek çok söz var. İki tanesiyle yetineyim.

Birincisi, İsrail’in Kürdistan’ın bağımsızlığını desteklemesi, kendi politik çıkarlarıyla ilgilidir. İsrail her zaman, Ortadoğu’da Araplar dışındaki kimliklerle mümkün mertebe irtibatlı olmaya çabaladı. Şah döneminde İran’la, bugün Türkiye ve Azerbaycan ile kurduğu ilişkiler bunun bir göstergesi. Bu bağlamda, Kürdistan’ı da müttefik olabileceği bir ülke olabilir diye destekliyor. Kürdistan’ın bağımsızlaşmasıyla İran’ın bölgedeki nüfuzunun kırılacağı beklentisi, İsrail’i bağımsızlığın yanında durmaya itiyor.

İsrail, Kürdistan’ın bağımsızlığını dış kamuoyunda (a) Kürdistan’ın özgür bir ülke olacağı, (b) Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadelede sağlam bir ortak olduklarını kanıtladıkları ve (c) Kürtlerin kendi kaderlerini belirlemeye dönük iradelerine saygının demokrasinin bir gereği olduğu tezleriyle savunuyor. İsrail bu meseleyi kendi iç kamuoyuna ise “mazlum Kürtlerle dayanışma” üzerinden anlatıyor. Kürdistan’ın bağımsızlığını savunmanın insani bir görev olduğundan bahisle bağımsızlıkçı bir hat kuruyor.

Hem komşuların hem de uluslararası camianın bağımsızlık referandumuna karşı olduklarını beyan ettikleri bir ortamda, İsrail’in referanduma son derece net ifadelerle arka çıkmasının Kürdistan’da İsrail’e dönük bir sempati oluşturması, dolayısıyla bağımsızlık mitinglerinde birkaç İsrail bayrağının ellerde dolaşması da doğaldır. Doğal olmayan, Kürdistan camilerinde okunan salalara kulaklarını, kılınan şükür namazlarına gözlerini kapatanların, bütün bir referandumu bu birkaç kare üzerinden mahkûm etmeleri ve Kürtlerin bağımsızlık talebini sırf İsrail bağlantısı üzerinden okumalarıdır.

İsrail bayrağını Kürdistan sokaklarında görmekten rahatsızlık duyanlar, bunun sorumluluğunu Kürtlere atacaklarına kendi hal ve hareketlerine eleştirel bir gözle bakmayı deneseler, hem kendileri hem de Kürtler için daha faydalı bir iş yapmış olurlar. Eğer ortada ruhlarını muazzep eden nahoş bir manzara varsa, buna Kürtlere karşı yıkıcı ve tahkir edici bir söyleme müracaat edtem suretiyle kendilerinin sebebiyet verdiklerini de bilmek durumundalar.

İlk taşı günahsız olan atsın

Mevcut durumda doğal olmayan ikinci husus, İsrail’in desteğini bir ayıp, bir günah gibi diline dolayanların, dönüp kendileri ile İsrail arasındaki yoğun ilişki ağına bakmamalarıdır. Öyle bir intiba uyandırıldı ki, sanki bütün İslam âlemi İsrail’i tecrit etmiş de sadece Kürtler İsrail’in elini tutar olmuş. Oysa gerçeğin bunun tam aksi olduğu aşikârdır.

Her şeyden evvel, İsrail’in Kürdistan Bölgesi’nde bir temsilciliği dahi bulunmuyor. Peki, mesela Türkiye’nin durumu nedir? Türkiye, kuruluşundan kısa bir süre sonra İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkedir. Türkiye ile İsrail arasında askeri, iktisadi ve sınai alanlarda büyük ortaklıklar var. “One Minute” ve “Mavi Marmara” hadiselerinde bozulan ilişkileri tamir etmek için Türkiye’nin çok büyük bir gayret sarfettiğini, hükümet yetkililerinin İsrail’i “dost ülke” olarak tarif ettiğini de herkes hatırlıyor.

Yanlış anlaşılmak istemem: Türkiye’nin İsrail’i tanımasını, İsrail ile her alanda işbirliği yapılmasını ve yara alan münasebetleri tamir etmek için diplomatik emek harcanmasını eleştiriyor değilim. Eleştirdiğim nokta, iktidarın (ve iktidar medyasının) İsrail ile bu kadar içli dışlı olmasını karartıp, İsrail’in Kürdistan’a verdiği — o da açıklama düzeyindeki —  desteği bir “günah” gibi yansıtmaktır.

Acaba Türkiye’ye “mübah” olanı Kürdistan’a “haram” ve “günah” kılan nedir? Var mıdır böyle ölçüt? Eğer İsrail ile temas bir günahsa, o günah duvarını yıkmak için atılacak ilk taşı, bugün Kürdistan’a İsrail üzerinden efelenenler arasından hangi günahsız atacaktır?

Serbestiyet, 14.10.2017

Kürdistan referandumu (2) zamanı değil

Kürdistan’daki bağımsızlık referandumuna “zaman” gerekçesiyle karşı çıkanlar iki büyük grupta toplanabilir: Birincisi, aslında Kürdistan’da bir referanduma “hiçbir zaman” rıza gösteremeyecek olanlardır. Referanduma gösterdikleri aşırı reaksiyona bakarak Türkiye ve İran’ı bu grupta değerlendirmek yanlış olmaz. Her iki ülke de, bağımsız bir Kürdistan’ı iç ve dış politik hedeflerine dönük büyük bir tehdit olarak algılıyor ve karşı çıkıyor. Bunun temelinde, hem İran’ın hem Türkiye’nin kendi içlerindeki Kürt meselesini demokratik bir çözüme kavuşturamamış olması yatıyor. Irak Kürdistanı’ndaki bir gelişmenin domino etkisi yaratmasından ve kendi topraklarına da sirayet etmesinden korkuyorlar.

İkinci grup ise, kendi önceliklerini gerçekleştirmek için “şimdilik” bağımsızlık yolunda adım atılmasını tasvip etmeyenlerden oluşuyor. Bu ülkeler, ilkesel olarak Kürdistan’ın bağımsızlaşmasına bir karşıtlık sergilemiyor. Kürtlerin kaderlerini kendi ellerine alma taleplerine saygı duyduklarını belirtiyorlar. Ancak mevcut şartlar nedeniyle böyle bir girişimin bölgedeki sıkıntıları büyüteceğini belirterek “şimdi zamanı değil” diyorlar. ABD, Avrupa ve Rusya, genel olarak bu çerçevede mütalaa edilebilir.

Mesela ABD’nin referanduma karşı çıkmasında başlıca iki sebep vardı. Sebeplerden biri, IŞİD ile sürdürülmekte olan mücadeleydi. ABD referandumunun dikkatleri dağıtacağını, IŞİD’e olan yoğunlaşmayı bozacağını, IŞİD’e karşı omuz omuza savaşan Irak ordusu ile KBY güçlerini karşı karşıya getireceğini düşünüyordu. Böyle bir zaafın yaşanmaması için de KBY’den referandumu ileri bir tarihe almasını talep ediyordu.

Sebeplerden diğeri ise, 2018’de Irak’ta yapılacak olan genel seçimlerdi. ABD, Ibadi’nin güç kaybetmesini istemiyordu (ve istemiyor). Çünkü Ibadi’nin yerine Maliki gibi bütün dizginleri İran’ın eline verecek birinin seçimlerin galibi olmasını, kendi planlarını bozacak bir unsur olarak görüyor. Seçimlerden İbadi’nin zaferle çıkmasını istiyor ve Irak üzerindeki İran etkisini bu yolla dengelemeyi hesap ediyor. Dolayısıyla ABD, Ibadi’nin elini zayıflatacak bir faktör olarak değerlendiğinden referandumun şimdi yapılmasını doğru bulmuyor(du).

Ne zaman?

Fakat bu noktada gerek ABD’nin, gerekse diğer zamanlama karşıtlarının yanıtlaması gereken bir soru vardı: “Ne zaman? Referandum yapmak için hangi zaman uygun olur?”KBY muhataplarına ısrarla bu soruyu iletti ama cevabını alamadı. Zira herhangi bir gücün böyle bir mesuliyeti üstlenmesi ve referandumu programlaması söz konusu değildi.

Ayrıca, IŞİD’in Irak’taki varlığına son verildiğinde ve Irak merkezi hükümeti toprakları üzerindeki hâkimiyetini tahkim ettiğinde, KBY’nin referandum yapmasına ses çıkarmayacağının bir teminatı var mıydı? Hayır, böyle bir teminatı da kimse veremezdi. Hattâ bazı veriler, Irak’ın güç toplaması halinde Kürdistan’a karşı çok daha şedit bir tavır alacağına delalet ediyordu. Ibadi’nin söylemlerindeki değişim, bunun en büyük kanıtıydı.

KBY referandum kararını açıkladığında Ibadi, mealen, “Bağımsızlık Kürt kardeşlerimizin de hakkıdır. Onların da kendi devletlerini kurmak hakkı vardır. Ama hepimizi tehdit eden bir IŞİD belası mevcut, o nedenle şu anda bir referandum yapmak doğru olmaz” diyordu. Fakat sonradan uluslararası camianın gösterdiği tepki Ibadi’yi cesaretlendirdi; artık referandumun ertelenmesini değil tamamen iptalini dillendirmeye başladı. Hülasa, bugünkü konjonktürel karşıtlığın, yarın koşullar KBY aleyhine geliştiğinde mutlak bir karşıtlığa dönüşmeyeceğinin garantisi yoktu.

“Kötü, daha kötü, en kötü”

KBY Başbakanı Neçirvan Barzani bir keresinde “Kürdistan’ın bağımsızlığı için kötü zaman, daha kötü zaman ve en kötü zaman vardır” demişti.  Bir gerçeğin özlü bir ifadesiydi bu.

Gerçekten de bilhassa komşu ülkeler ve uluslararası camia açısından bakıldığında, bir Kürdistan referandumu için koşullar hiçbir zaman mükemmel olmayacaktı. Mutlaka itiraz eden, çekince koyan ya da cepheden reddeden biri veya birileri bulunacaktı. Dolayısıyla referandum için şartların tümüyle tamama erdiği ve herkesin kabullendiği bir dönem hiç gelmeyecekti.  Kürdistan’ın bu tür bir eşref saatini beklemesi, Godot’yu beklemekten öte bir mana taşımayacaktı. Godot gelmemişti; o dört başı mamur eşref saati de gelmeyecekti.

KBY de bunu gördü, riski üstlendi ve referandumunu yaptı. Referandum geride kaldı ve zamanlamadan kaynaklı itirazlar da anlamını yitirdi. Artık geleceğe odaklanmak gerekiyor. Nitekim ABD, Rusya ve Avrupa ülkeleri söylem ve eylemlerini bu yeni duruma uyarlıyor.

Lakin Türkiye’de bu kez “Referandum iptal edilsin” ve “Referandum yok hükmündedir” yollu sesler yükseliyor. Bunların da Türkiye lehine bir netice üreteceğini sanmıyorum. Referandum yapıldı ve bitti; KBY’nin bunu iptal etmesi düşünülemez. Keza referandumu“keenlemyekün” (hiç olmamış, yoklukla mâlul) saymak da kafayı kuma gömmek olur. Referandum hüküm doğurdu. Sadece Macron’un Bağdat ile Erbil arasındaki müzakere masasını Paris’e kurmak için yaptığı hamlelere bakmak bile bunu anlamaya yeter.

Artık hiç kimse sanki referandum yapılmamış gibi davranamaz. Eğer davranırsa, bu onun etki alanını küçültmesine ve oyundaki rolünün azalmasına mal olur.

Serbestiyet, 09.10.2017

İç düşman ve iki toplum

Toplum olmayı başaramadığımız, bunun yerine cemaatler ülkesi olduğumuz yönünde değerlendirmelere rastlıyoruz. Bana kalırsa Türkiye’yi iki ayrı toplumdan oluşan bir ülkeolarak tanımlamak daha doğru.

Şükrü Hanioğlu 30 Temmuz 2017 tarihli Sabah gazetesi köşe yazısında bu konuya değindi. Yazısının başlığı “‘İki Türkiye’ nasıl ayrıştı ve kutuplaştı?” şeklindeydi. Hanioğlu sebep ve nitelik açısından Fransa’daki bölünmüşlüğe benzeyen Türkiye örneğinin, sonuç itibariyle Fransa örneğinden farklılaştığını ileri sürüyor.

Hanioğlu’na göre iki toplumlu durum, Fransa’da 1905’deki kırılmada “devrimci ve ateist Fransa’nın monarşist ve Katolik Fransa’yı ezmesi”yle sonuçlanmıştı. Oysa Türkiye’deki çatışma, taraflardan hiçbirinin tam ve gerçek bir galibiyet elde edememesiyle devam ediyor.

Yani Fransa bir Fransa olabildi; Türkiye’de ise hâlâ iki Türkiye var. Ben de aynı görüşteyim. Türkiye’de keskin bir siyasi rekabet veya husumetin ötesine geçmiş bir bölünmüşlük söz konusu.

Keskin siyasi rekabet veya kutuplaşma geniş toplumlarda olağan kabul edilebilir. Ancak burada önemli olan husus, siyasi çatışma ve rekabetin taraflarının kabul ettiği bir asgari ortaklık zeminini içerip içermediğidir. Taraflar siyasi sistemin genel çerçevesi, rekabet kurallarının neler olduğu ve nasıl işletileceği konularında asgari bir uzlaşmaya ulaşmamışlarsa, orada sadece iki farklı siyasi kesimden değil, iki ayrı toplumdan söz ediyoruz demektir.

Türkiye’de iki farklı kamuoyu var; iki farklı ortaklık var; kendi içinde birlik duygusu taşıyan ve iki ayrı siyasi toplum idealini benimseyen iki farklı toplum var. Ortada, aynı toplumun pek çok konuda anlaşmazlığa düşen kesimlerinden çok, iki ayrı ve düşman ülkenin toplumları var. En azından siyaset böyle yürüyor. Çatışan iki toplum arasındaki ortaklıklar ise çoğunlukla rastgele konularda ve kırılgan bir hal sergiliyor.

Carl Schmitt’in meşhur dost-düşman ayrımını andırır şekilde işleyen bir siyasi dinamik mevcut gibi görünüyor bana. Schmitt bir insan topluluğunu siyasi bir toplum haline getirecek en önemli unsurun, toplumun dışında belirlenen ve düşman bellenen bir tür “kurucu öteki” olduğunu ileri sürer. Bir ülke siyasi bir birlik olacaksa, üyelerini biz haline getirecek bir duygu ve çıkar birliği, bir ortak kimlik sunmak durumundadır. Siyasi birlik dışarda düşman “öteki”niiçerde bütünleşik bir “biz”i şart koşar.

Schmitt’e göre, bir toplumun kendi içindeki farklılıkları kabul ederek, onları düşmanlaştırmadan birlikte yaşayabileceğini, yani çoğulcu bir siyasi toplumun var olma olasılığını savunan liberal demokrasi, temel bir yanlışın içindedir. Schmitt’in demokrasiden ziyade demokrasiye çoğulcu nitelik veren liberalizmle derdi olduğunu ve kendisinin Nazi Partisi üyesi olduğunu hatırlatalım.

Şimdi Türkiye’de, iki toplum kesimini aynı ülkenin, aynı toplumun, aynı devletin birlikte yaşamak zorunda olan üyeleri olarak kabul eden bir zihniyet yerine, diğer sosyal-siyasi kesimi Schmitt’in dış düşmanı gibi konuşlandıran; dolayısıyla âdetâ “içerden bir dış düşman” üreten bir zihniyet mevcuttur. İki düşman toplum halinin sergilenmesi, bir tarafın zafer kazanmış göründüğü zamanlarda sönmekte; iki taraf arasındaki dengenin sarsıldığı veya (2002-2017 AK Parti yönetiminde görüldüğü üzere) iktidarın diğerinin eline geçtiği dönemlerde alevlenmektedir.

İktidar kimin eline geçerse geçsin, bölünmüşlük orda duruyor. Çünkü (a) her iki kesimi de güvende hissettirecek bir yapısal değişim; (b) ülkedeki sosyal, ekonomik ve siyasi iktidarı diğerleri ile adilane paylaşmaya rızayı içerecek bir zihni değişim sağlanamadı. Belki bu gerekçelerden biri diğerinin sebebi, belki de ikisi birbirini karşılıklı besleyen iki ayrı dinamiktir.

Ülkede siyasetin ana mücadele hattı devleti ele geçirmek veya devletin sahibi kalmak ile belirleniyor. Kim devletin sahibi olursa, kim devlet iktidarını ele geçirirse, devlet gücünü kendi “toplumunu” ihya etmek, diğer toplumu ise kendi iyi hayat anlayışı doğrultusunda dönüşmeye zorlamak, dönüşmeyi reddedenleri cezalandırmak ve yıldırmak amacıyla kullanıyor.

Her iki toplumun siyasi lider ve seçkinleri, iki toplum kesimini birbirine düşman tutmak konusunda fazla gayretli.  Ülkeyi, biri diğerine iç düşman olarak tanımlanan iki ayrı “informel siyasi” toplum halinde tutacak politika ve söylemlere sarılıyorlar.

Çünkü “birbirine düşman iki ayrı toplumlu hal”den fayda sağlıyorlar. Kendi taraflarındaki niteliksizlik, liyakatsizlik, yolsuzluk, adaletsizlik ve yozlaşma olguları, içerde yaratılan bir varlık-yokluk savaşının dumanı altında gözlerden saklanabiliyor.

Yüksek bir performans sergilemeden, belli bir oy desteğini veya (muhalefette bile kalsa) bazı imkânları belli ölçülerde ellerinde tutmayı başarıyorlar.

Herkesi olmasa da kemikleşmiş bir kitleyi garanti ediyorlar. Çatışmayı yükseltip siyaseti bir varlık-yokluk savaşına yaklaştırdıkça destek kitlesi genişliyor, destekçiler konsolide oluyor. Siyasetçiler başta olmak üzere bütün elitlerin başarısızlıklarının üstü örtülmüş oluyor.

Devlet gücü, devleti ele geçiren kesime hizmetçi kılındığı için, her iki toplum kesimi iç düşman görülen öteki toplumun temsilcileri iktidar olursa büyük bir saldırı ve yıkımla karşılaşacakları korkusunu yaşıyor.

Bu yüzden kendi liderleri ve yönetimlerinin yaptığı hukuksuzluk ve yolsuzluklara göz yumuyor; pek çok gayri-adil, gayri-ahlaki ve anti-demokratik politika ve icraatı sineye çekiyorlar.

Böylece düşmanlık tarafları sadece başarısızlığa değil, ahlaksızlığa ve adaletsizliğe de razı etmeye yarıyor. Sıradan insanlar ahlaki-siyasi suça ortak ediliyor; suça bulaştırıldıkça düşmanlık ve korku için gerçek sebepler yaratılmış oluyor — veya artık temsilcileri ne yaparsa yapsın, onları desteklemekten başka çıkar yol göremiyorlar.

Bir asra yaklaşan geçmişi gözden geçirir ve her iki kesimin elitlerinin, genellikle tek bir toplum kuracak vicdan ve vizyonun gerisinde kaldığını, bu açıdan eksikli ve kusurlu olduğunu düşünürsek, umutlu olmak için fazla cesaret bulamayabiliriz.

Ancak bizi umutlandıracak bazı olgular da var. İç düşman-öteki toplum kavramlaştırması, siyasi manipülasyon ve kışkırtma olmadığında, sıradan insanların sıradan hayatlarında birbirleriyle açıktan ve doğrudan düşmanlık yaratacak bir etkiye sahip görünmüyor.

İnsanlar kendi sivil hayatlarında, diğer toplumun üyelerini gerçek bir düşman olarak görmek durumunda yüklenilecek maliyetin ne olduğunu seziyorlar. Bu, diğerlerine keskin düşmanlık güdenlerin olmadığı anlamına gelmez; ancak bu kişiler, sadece devleti yanlarına alarak düşmanlıklarını yürürlüğe koymaya cesaret edebilirler.

İkinci olarak, Türkiye’de iki toplum arasındaki oransal denge, iki toplumdan birinin bir diğerini âdetâ bir dış düşman gibi tümden devre dışı bırakacağı ölçülerde değil. Örneğin son referandumda neredeyse ortadan ikiye ayrıldık. Hem katılım yüksekti, hem de oranlar birbirine çok yakındı.

Oyunun kuralları üzerinde — gönülsüz bile olsa — bir anlaşma sağlamadan ve diğer siyasi kesimleri düşman kategorisinden çıkarmadan, tek bir toplum olmayı başarmak mümkün değil.

Serbestiyet, 14.10.2017

Ekim devriminin Müslüman dünyaya etkileri

Ekim devriminin yüzüncü yılına erdik. Acaba Ekim devrimi neydi? Niçin ve kime karşı yapıldı? En çok kim etkilendi? Bu sorular çok soruldu, devrimin ideolojik yönünü tasvir eden ve değerlendiren lehte ve aleyhte birçok çalışma yapıldı, ama ben Ekim devriminin siyasî tarih açısından yeterince ele alınmadığını düşünüyorum. İdeolojik ve siyasal (ve tarihî) değerlendirme birbirinden farklı şeylerdir. Sosyalizmin başarısı veya başarısızlığı ile devrimin siyasî tarihe ve toplumlara etkisi başka şeylerdir. Bu yönüyle ele alınmadığı için demir perdenin, köleleştirdiği toplumlardaki etkilerini ve bugüne yansımalarını tam olarak göremiyoruz. Devrimden Müslüman toplumların nasıl ve ne derece etkilendiğine dair elimizdeki veriler ve çalışmalar, tanıklar hâlâ hayatta olmasına rağmen yetersiz görünüyor.

Ekim devrimi kime karşı yapıldı?

Çoğu yazar, bu soruya basit bir cevap veriyor: Çarlık Rusya’sına karşı. Cevabın bu kadar kolay olduğunu sanmıyorum. Devrim, en çok Müslüman toplumları etkiledi. Çin’i de dahil ettiğimizde Müslüman nüfusun yarısı sosyalist blokta siyasi ve ekonomik ambargo altında yaşadı ve hâlâ, farklı şekilde de olsa yaşamaya devam ediyor. Devrim Ruslara, Doğu Avrupa ve Latin Amerika milletlerine büyük zulümler yaşattı. Bu acıların daha büyüğünü Müslüman toplumlar yaşadı. Müslüman coğrafyasının bugünkü sorunlarında da devrimin azımsanmayacak etkileri olduğunu, özellikle Afganistan’ı, Çeçenistan’ı, Bosna’yı ve buralardan yayılan şiddet gruplarını düşünürsek sanırım kimse inkâr etmez.

Devrimin Müslüman toplumlar üzerindeki etkilerini siyasi ve ekonomik açıdan incelemek gerekiyor. Bu konudaki literatür eksikliğinin akademik çalışmalarla giderilmesi gerekiyor. Ben aslında kanlı devrimin 100. yılına iki yazıyı yetiştirmeyi çok istiyordum. Birincisi, Ekim Devriminin İslam Coğrafyasına Etkisi. İkincisi ise Sovyet Blokunda Din Özgürlüğü: 1917’den Günümüze. Ne yazık ki başka sorumluluklarım nedeniyle onları yazamamanın büyük üzüntüsünü yaşıyorum. Fırsat kaçmış değil elbette. İnşallah bu iki çalışmayı uzun vadede de olsa bitirmeyi başarabilirim.

Onları bitiremesem de küçük bir yazıyla 100. yıla kendi adıma bir not düşerek sorumluluğu üzerime almış olacağım. Esasında iddia ettiğim şey, bu küçük yazıyla ispatlanabilecek türden değil. Bu nedenle iddiamı, bir hipotez olarak görmenizi; yazdıklarımı da bu hipotezin uzantıları olarak yorumlamanızı istirham ederim. Şimdilik. Ayrıca tarih ve sosyoloji çalışmalarıyla verilerin toplanmasına da ihtiyaç var. Belki bu süre içinde varsayımımı doğrulamam için bana veri sağlayabilir veya vazgeçmem için karşı deliller sunabilirsiniz.

Bolşevik devrimi 1917’de yapıldığında I. Dünya Savaşı’nın etkileri hâlâ sürüyordu. Özellikle Müslüman coğrafya, sömürgeciliğe karşı direnmeye çalışıyordu. Müslümanların topraklarına ve varlıklarına iki koldan saldırı vardı: Birincisi, Avrupa devletlerinden gelirken ikincisi Ruslardan geliyordu. Her ikisinin altında da yayılmacılık ve kolonizasyon amaçları yatıyordu. Rekabet büyük, savaş çetrefilliydi.

İngilizler, Hindistan’daki Babür-İslam idaresini 1857’de tamamen bitirmişler ve British East India Company ile bu devasa ve bereketli toprakları yönetiyorlardı, ama Hindistan Müslümanlarının entelektüel ve ticarî güçleri hâlâ yıkılmış değildi; ta ki Müslümanlara ülkeyi böldürtene kadar. Bölünmeden sonra Hindistan’da çoğunluk olan Müslüman nüfus, azınlık konumuna düştü; bugün 200 milyona yakın bir nüfus, azınlık olarak yaşıyor.

Mukavemet için İttihad

Sömürgeci taarruzlara karşı 1860’lardan sonra Müslüman toplumlar, İttihad-ı İslam (İslam Birliği) adı altında iş birliği ile mukavemet etme yolları aradılar. İttihad-ı İslam’ı anlamak için bugünkü Avrupa Birliği‘ni düşünebilirsiniz. Bu birlik, sömürgeciliğe karşı birlikte mücadele etmenin yanında siyasi ve ekonomik iş birliği temeline dayanıyordu. Merkez İstanbul’du; istasyon şehirler Kahire, Agra ve Kazan’dı. 1908 Devriminden sonra İttihatçılar da İttihada (Birliğe) sahip çıktılar, hatta II. Abdülhamit döneminde aydınlarla yönetim arasında yaşanan çatışmadan dolayı sekteye uğrayan çalışmalar, daha profesyonel bir şekilde yürütülmeye başlandı. Bosna’dan, Köstence, Akmedrese, Agra, Delhi, Burma, Singapur, Moro ve Mindeneo’ya; Senegal’den Fes, Kahire, Buhara, Kazan, Hive, Kaşgar ve Urumçi’ye kadar İttihat, her bölgede teşkilatlanmakta ve yüzlerce gazete ve dergi çıkartılmaktaydı (Bkz. Hasan Yücel Başdemir, “İslamcılık”, Siyasi İdeolojiler, Adres Yayınları, 2017).

Avrupalılar ve Ruslar, bu hareketten büyük endişe duydular. 1911’de Rus Büyükelçisinin Çar’a yazdığı raporda İttihatçıların, solcu aydınların yardımıyla hâlâ Orta Asya’daki ittihad-ı İslam faaliyetlerini sürdürdüklerini, isimleri ve yayınları sıralayarak endişe ile yazıyor ve İttihat için toplanan paraların dökümünü veriyordu (Çarıkov, Hofmeister (2016), “Rusya’nın İstanbul Büyükelçiliği’nin II. Abdulhamid Dönemindeki Pan-İslamizm Hareketleri İle İlgili Bir Raporu”, KTÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 2, ss. 195-211.)

Avrupalı siyasetçiler, bu harekete Pan-İslamism adını verdiler. Günümüzde de Avrupa merkezli siyasetin, İslamcılık terimine karşı aşırı tepkilerinin altında sanırım bu arka planın önemli bir etkisi var. O zamanlar, bu ideolojiye sahip çıkanların kahir ekseriyesi ya İslam’da reformu (islahat-ı diniyye) savunan ya da dinden uzak, pozitivist fikirlere sahip insanlar olmasına rağmen İttihad-ı İslam, çok güçlü bir taban desteğine sahipti. Esasında İttihad-ı İslam, siyasetin ruhuna uygun olarak farklı fraksiyonlar arasında bir çatı yapı olarak işlev görüyordu. İçinde pozitivistler de, solcular da, milliyetçiler de, muhafazakârlar da vardı. 1912’lere gelindiğinde İstanbul’da Musa Kazım Efendi’nin organizasyonları ile çok güçlü bir network oluşturulmuştu. Bu network üzerinden haberler çok hızlı şekilde yayılıyor; siyasi ve ekonomik dayanışma sayesinde Avrupa ve Rus istilalarının etkileri kırılmaya çalışılıyordu.

İttihad’a en büyük desteği, Kazan, Kırım, Dağıstan, Hive, Kaşgar, Buhara gibi Kuzey ve Doğu’daki onlarca hanedanlık veriyordu. Onlar kısmen şiddet bölgelerinden uzakta idiler. Bu nedenle maddi zenginliklerini bir taraftan devam ettirirken, entelektüel üstünlüklerini de hâlâ koruyorlardı (Oysa bizim bilgisayarlarımız hâlâ Agra, Hive ve Kaşgar’ı dilbilgisi denetiminde hatalı yazımlar olarak görüyor; Moskova, New York ve Brüksel’i ise doğru olarak görüyor. Bu, sanırım Bolşevik devriminin başarısı).

İttihadın Çöküşü

Barışçıl güç birliğine dayanan direnişi kırmak, yayılmacılığın ve sömürgeciliğin önünü açmak için yapılacak en iyi şey, İttihadı yıkmaktı. Ekim devrimi, İttihad’ın en önemli kısmını yerle bir etti. Kuzey’deki ve Doğu’daki bütün İslam coğrafyasının üstü demir perde ile örtüldü ve buralarda yaşayan insanlar, devrimle birlikte 100 yıldır sürmekte olan büyük bir soykırıma, zulme ve hak ihlaline maruz kaldı. Diğer Müslüman coğrafya ile olan bütün ilişkileri kesildi. Artık Müslüman dünyanın neredeyse yarısı, demir perdenin altına, Sovyet hapishanesine hapsedilmişti. Bizim çocukluğumuzda Sarp sınır kapısı, dünyanın bittiği yerdi.

Bugün hâlâ buraların İslam coğrafyası olduğu konusunda bizim algılarımız çok zayıftır. Aynı şey, Orta ve Güney Afrika ile Hindistan için de geçerlidir. Buralardaki İslam etkisi ve Müslüman nüfusu bilinçli olarak az gösterilir. İslam denilince akla çoğu zaman, Arap ülkeleri gelir. Bu, hâlâ devam eden yalnızlaştırma ve kültürleri izole etme politikalarının sonuçlarıdır. İslam’ı sadece Araplarla anmak, onları siyasi olarak yalnız bırakmak ve İslam’ın bütün temsiliyetini Arapların üzerine yüklemek, geçen yüzyılın uluslararası ilişkilerinin önemli bir stratejisidir. Bu şekilde İslam’ın görünürlüğü de tek tipleştirilmiş oluyordu. Self-determinasyon ilkesi gereği kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip olan Araplar, iradeleri dışında çizilmiş (ama kimin ve neden çizdiği belli olmayan) onlarca farklı ülkede, meşruiyeti halkından değil, güçlü sömürgeci ülkelerden alan otokratik yönetimler altında yaşamak zorunda bırakılıyorlardı.

Hikâye, Bolşevik devrimi ile bitmedi elbette. Bugüne kadar süren uzun bir devamı var. Ekim devriminin Müslümanlara karşı yapıldığını; Avrupa ve Rus yayılmacılığına karşı direnci kırmak için yapılmış zımnî bir anlaşmanın sonucu olduğunu söylemek, her ne kadar ispatı mucip bir varsayım olsa da onun, en fazla (veya en az diğerleri kadar) zarar verdiği ve tahrip ettiği toplumların, bugün her yerinde göz yaşı ve kan akan Müslüman toplumlar olduğunu söylemek hiç zor olmayacaktır.

Devrim hikâyesinin bu kısımları, gözden kaçıyor. Ekim devrimi ve onu izleyen gelişmelerden sonra Müslüman toplumlar arasındaki siyasi ilişkiler ve ticarî anlaşmalar, üçüncü ülkeler üzerinden sağlanır oldu; diplomaside masanın başındaki eşitlerden biri olma özelliği de 1917’den sonra kayboldu. Keskin gümrüklerin ve sınır hatlarının ne anlama geldiğini bilen kimse yok. Bugünkü sorunların sebebi, sömürgeciliğin başladığı günden beri bölgedeki ilişkileri düzenleyen yabancı aktörlerin, diktatörlere ve otokratlara destek vermeye devam etmesi; demokrasi için yanan en küçük bir kıvılcımı bile, hayali bir canavar olarak yarattığı İslamizm korkusunu bahane ederek söndürmesidir.

CHP’nin kendi adalet talebini sulandırışı

Siyasette içerik kadar görünüm, müktesebat kadar imaj da önemli. Hattâ kısa vâdede görünüm ve imaj her şeyden daha mühim. Bunu gösteren iç ve dış, tarihî ve güncel birçok örnek bulmak mümkün.

CHP’nin Ankara-İstanbul arasında gerçekleştirdiği “Adalet Yürüyüşü” siyaset açısından yararlı bir eylemdi. Bir ölçüde aceleye getirilmekle beraber, iyi gitti. Kılıçdaroğlu kimsenin — belki kendisinin bile — beklemediği ölçüde başarılı bir fiziksel performans sergiledi. Eylem özellikle İstanbul’daki CHP’li belediyelerin büyük maddî desteğiyle tamamlandı. Öyle sanıyorum ki CHP umduğunu, hattâ daha fazlasını buldu. Eylemin — adalete bir katkı yapıp yapamayacağından bağımsız olarak — geniş bir medya ilgisi görmesi, CHP’nin ülkedeki ve dünyadaki imajına müspet katkılarda bulunması pek mümkündü. Nitekim öyle de oldu. Gazeteler günlerce haber yaptı. Televizyonlar tartışma platformlarını parti temsilcilerine açtı. Kısacası yürüyüş CHP’ye imaj bakımından son derece yararlı oldu.

Siyaseti iyi bilen bir partinin-ekibin yapması gereken, bu eylemin üzerine yeni eylemler inşa ve eylemin gereklerini icra etmekti. Yürüyüş değil ama bu daha somut ve daha küçük çaplı çabalar, adalete gerçekten katkı sağlayabilirdi. Neler yapılabilirdi diye sorulsa, ilk akla gelenler şunlar olabilir(di): CHP önemli FETÖ dâvâlarına düzenli gözlemci göndererek bir taraftan FETÖ mensubu cani ve darbecilerin hak ettikleri gibi cezalandırılmasını isteyebilir, bir taraftan da mahkemelerin adil yargılama kurallarına uygun olarak işlemesi için talepte bulunabilir(di). Yetkin, partizan olmayan uzman ve akademisyenlere, adalet sistemimizin ve  yargı çalışanlarının genel ve öznel problemleriyle ilgili raporlar yazdırıp kamunun tartışmasına açabilir(di). Bu raporlara dayanan somut reform paketleri hazırlayıp hükümeti bu istikamette adımlar atmaya zorlayabilir(di). Bunların hiçbiri yapılmadı. Yapılmasına niyet dahi edilmedi.

Buna karşılık CHP iştahla adalet kavramını sulandıracak adımlar attı. Hâlâ da aynı istikamette ilerlemekte.

Bu adımlar neler?

CHP Ankara-İstanbul yürüyüşünün ana teması olan âdil ve etkin bir yargı sistemi meselesini bir yana bırakıp, adalet kavramı etrafında tartışılması çok da doğru olmayan konularda adalet kavramı üzerinden günlük siyasete boğuldu. Ordu’da bir yürüyüş yapıp “fındık üreticisi için adalet” istedi. Manisa’da “üzüm üreticileri için adalet” talep etti. Çanakkale’de Kurban Bayramı öncesinde düzenlediği ve günler süren Adalet Kurultayı’nda, eğitimden sendikal haklara kadar uzanan bir yelpazede adalet temalı konuşmalar yaptı ve yaptırttı.

CHP’nin bu faaliyet ve söylem stoku, adalet hakkında sadece ona mahsus olmayan bir kafa karışıklığını yansıtıyor. Fındık ve üzümün taban fiyatının adalet meselesi sanılması, bunun sonucu. CHP adlî adalet denen ve adaletin özünü teşkil eden adalet meselesinin sınırları dışına taşarak, adaletle ilgisi ve ilişkisi olup olmadığı çok tartışmalı — bana göre ilgisiz olduğu çok açık — konuları adalet kavramı altında siyasî malzeme hâline getiriyor. Böylece gerçek  adalet kavramının altını oyuyor.

Fındık ve üzüm üreticilerinin maddî kazançlarının, çok soyut ve genel anlamda adaletle — daha doğrusu “sosyal adalet” denilen anlayışla —  belki bir ilişkisi olabilir ama somut olarak fındık ve üzüm fiyatının adaletle bir ilişkisi yoktur. Malların fiyatını, tanımı yapılamayacak bir adalet kavramı veya adalet dağıtan özne değil, arz-talep kanunu belirler. Arz sabitken talep artarsa fiyat yükselir. Talep sabitken arz artarsa fiyat düşer. Dünyanın hiçbir siyasî gücü ve entellektüel mülâhazası bunu değiştiremez. Politikacılar devlet müdahalesiyle kısa vâdede durumu değiştirdiklerini zanneder, ama gerçekte olan değişme değil yanılma-yanıltmadır.

Fındığa daha yakından bakalım. Destekleme alımına tabi tutulan her malda olacağı gibi fındıkta da, devlet müdahalesi geçmişte fındık üretim alanlarının insanlar tarafından “garantili gelir” güdüsüyle suni olarak genişletilmesine yol açtı. Yani, talepten fazla fındık üretilmesinin  sebebi devlet politikaları oldu. Başka bir deyişle, fındık fiyatını düşüren aslında devlettir. Şimdi de devletin taban fiyat uygulaması adalete değil piyasanın çarpıtılmasına hizmet ediyor. Bu yüzden problemler doğuyor. Sonra problemlerin kaynağı olan devlet, adalet adına piyasaya tekrar müdahaleye çağırılıyor. Daha doğrusu, fındık üreticisini sübvanse etmeye dâvet ediliyor. Bunun maliyeti ise, kaçınılmaz olarak fındık işiyle hiç alâkası olmayan kişilere — vergi mükelleflerine — fatura ediliyor.

Durum bu olduğuna göre, akıllı bir partinin bu meselelerde yapması gereken devleti geri çekip piyasa güçlerinin işlemesine müsaade etmektir. Oysa CHP devletçilikte iktidar partisine fark atıyor.  Devletin mutlaka müdahil olmasını, vergi mükelleflerine daha fazla yük bindirecek harcamalar yapmasını istiyor. Bunu da çarpıtılmış bir adalet kavramı adına yapıyor. Bu tavır CHP’yi kendi kendisiyle çelişkiye düşürüyor; uzun vâdede toplumsal hayat için çok daha önemli olan adalet talebini sulandırıyor.

Serbestiyet, 06.10.2017

KADEM’in örnek davranışı

İnsan hakları deyince akla ilk olarak hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkı gelir. Siyaset felsefesinde bunlara “doğal haklar” adı verilmektedir. Sivil hak ve özgürlükler ise din, ifade, örgütlenme, seyahat, yerleşme, çalışma, teşebbüste bulunma özgürlüğü ve siyasî yöneticilerin kim olacağının belirlenmesinde söz sahibi olma hakkı olarak sıralanabilir.

İnsan hakları hem bir değer hem bir durumdur. İnsan haklarının değer olması hakların tüm insanlara ait olmasına; insanlar arasında haklara sahiplik bakımından hiçbir surette pozitif veya negatif ayrımcılık yapılmamasına işaret eder. Bir durum olarak insan hakları ise, insan haklarının kullanılmasının siyasî otorite tarafından engellenmediği, hakların kullanımına uygun bir siyasal ve hukukî çerçevenin mevcut olduğu bir duruma denk düşer.

Bu insan hak ve özgürlüklerinden, ayrıca insan hakları arasında sayılmayan — teknik olarak sayılması da şart olmayan — türev haklar çıkar. Bazı durumlarda, türev hakların türevleri de bulunur. Örneğin, hak ve özgürlüklerini serbestçe kullanabilen bir birey, hayat tarzları arasında bir tercih yapabilir; yani nasıl bir hayat yaşayacağına bizzat kendisi karar verebilir. Hayat tarzını belirleme hakkının bir parçası olarak nasıl giyineceğini — veya giyinmeyeceğini — de kendisi belirleyebilir. Başkalarına bir hak ve özgürlük ihlâlinde bulunarak zarar vermedikçe (geliştirilmiş zarar ilkesi), hiç kimse (hiçbir otorite) bireyin hayat tarzıyla ve kıyafetiyle ilgili tercihlerine karışamaz.

Türkiye’de hayat tercihlerine müdahale anlamına gelecek vakalar yaşanmasının çeşitli sebepleri var. En mühimi, hak ve özgürlüklerle ilgili felsefî-ahlâkî çerçevenin yeterince yaygın ve derin bir toplumsal kabul görmemesi. Bu, toplumsal hayatta bazen hayat tarzını tercih hakkının tamamen reddedilmesi, bazen de bir hayat tarzı tercihi onaylanırken diğerlerinin mahkûm edilmesi, baskı altına alınması biçiminde tezahür ediyor.

Bu tür haksız müdahalelerde bulunma ve insanlara baskı yapma eğilimleri her toplum kesiminde görülebiliyor. Müdahaleciler-baskıcılar hareketlerini — duruma ve yerine göre — bilime, çağdaşlığa, Atatürk devrimlerine, dinî inanç ve anlayışlara dayanarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Kendi hayat tarzlarını merkeze koyarak (normalleştirerek) başka hayat tarzlarını ve sonuçlarını dışlıyor, toplumdan sürmek istiyor. Kendisine yapılmasına razı olmayacağı muameleleri başkalarına reva görüyor, uyguluyor.

Herkes, her kesim, kendisine yönelik hak ve özgürlük ihlâllerini elbette kınayacak ve defetmeye çalışacaktır. Bu eşyanın tabiatı icabıdır. Ancak, asıl erdemli ve insan hak ve özgürlüklerini korumaya hizmet edici davranış, insanların kendileri gibi inanmayan,  düşünmeyen, yaşamayan kişilerin hak ve özgürlüklerini tanıma ve koruma hususunda hassasiyet göstermesidir. Bu, aynı zamanda akıllıca bir davranıştır. Ülkelerin savunmalarını sınırları dışından başlatması gibi, hak ve özgürlüklerimizi korumaya kendi sınırlarımızın ötesinden başlamak — ahlâklı olmasına ilâveten — rasyonel bir tutum da olacaktır.

Geçenlerde bir müftü bazı kadınları kılık kıyafetlerinden dolayı aşağılayan sözler sarfetti. Başını örtmeyen veya dekolte giyinen kadınları kastederek “Mağazalarda ambalajı açılmış teşhir ürünleri hep yarı fiyatına satılır. Anlayana…” dedi.  Bu çirkin sözlere değişik toplum kesimlerinden sert tepkiler geldi. En anlamlı tepkilerden biri KADEM’in (Kadın ve Demokrasi Derneği) gösterdiği tepkiydi.

KADEM genellikle dindar, mütedeyyin kadın üyeleri olan bir kuruluş. Birçok aydınlatıcı, eğitici, yetiştirici faaliyete imza atıyor. Yurt çapında bir teşkilâtı var. Kadın hareketlerinde tekel olmak isteyen ve çifte standartlılıkta hiç de cimri davranmayan seküler-sol-Kemalist kadın kuruluşlarına alternatif bir çizgi takip ediyor.

KADEM üyelerinden bir grup, dernek başkanı Sare Aydın Yılmaz’ın öncülüğünde adliyeye giderek bu din görevlisi hakkında suç duyurusunda bulundu. Kendi üyeleri arasında pek tercih edilmeyen bir kılık-kıyafet tarzının özgür olmasını; adı geçen müftünün bu tarzı tercih edenlere yöneltilen sözlerin “hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” olarak değerlendirilip cezalandırılmasını istedi.

Şahsen müftünün sözlerinin — olanca çirkinliğine rağmen — soyut bir genelleme olduğu ve belirli bir bireyi hedef almadığı için ifade özgürlüğüne girdiğini düşünüyorum. Bu tür çirkin sözleri önlemenin bir ceza meselesi değil bir terbiye meselesi olduğu kanaatindeyim. Nitekim bu sözlere toplumda yoğun bir tepki gösterildi. Ancak, KADEM’in hassasiyeti ve tepkisini görünür şekilde dışa vurması çok yerinde oldu. Bu tür tepkiler böyle lüzumsuz ve edepsiz sözlerin sarf edilmesini engelleyebilir, en azından zorlaştırabilir.

KADEM’i kadınların hakları konusundaki hassasiyetinden dolayı tebrik ediyor, ayrımsız hak ve özgürlük savunusunun başka — özellikle Atatürkçü ve solcu — kuruluşlara da sirayet etmesini diliyorum.

Serbestiyet, 03.10.2017