Ana Sayfa Blog Sayfa 146

TEOG sonrası adil bir sınav sistemi nasıl olmalı?

TEOG’un yerine getirilecek sınav sistemiyle ilgili endişeli bekleyiş devam ediyor. Yapılan açıklamalardan yeni sistemin niteliğini anlamak da mümkün değil.

Önce usul açısından yapılagelen ciddi bir yanlışa işaret etmek gerek. Biz TEOG’un değişeceğini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasından öğreniyoruz ve bunu bütün hazırlıkların mevcut TEOG sistemine göre yapıldığı bir yılın sonunda öğreniyoruz.

Öncelikle bu böyle mi olmalı? Biz sınav sisteminin değişeceğini cumhurbaşkanından mı öğrenmeliyiz? Öğrenciler mevcut sisteme göre çalışmış, sınava hazırlayan öğretmenler, sınav hazırlık kitaplarını yazanlar hazırlığını ona göre yapmış, sınavı beklerken nedir bu?

Bakanlığın bu gelişmeden haberi var mı yoksa Cumhurbaşkanının açıklamasını onlar da bizim gibi yeni bir haber olarak mı dinlediler? Haberleri varsa şimdiye kadar neden kamuyu bilgilendirmediler? Bakan “çalışıyoruz” diyor. İyi de ne çalışıyorsunuz ve niye şimdi çalışıyorsunuz diye soruyor insan.

Oyunun ortasında kural değiştirmek

Ben matah bir eğitim sistemi varmış da hükümet bozmuş gibi düşünenlerden değilim. Tersine, asıl baştan yanlış kurulmuş eğitim sistemini kökten değiştirmeyi başaramadıkları için eleştiriyi hak ettiklerini düşünüyorum onların.

Çünkü tam da Cumhuriyetin başında büyük ve verimsiz bir devlet işletmesi olarak kurgulanan, çocuğun ufkunu açmayı değil, kapatıp resmi ideolojiye uygun “makbul vatandaş” yapmayı amaçlayan Kemalist eğitim sisteminin doğal sonuçları bütün bu yaşadıklarımız.

Ve temeli yanlış kurulmuş bir binayı da tadilatla düzeltmek hiçbir eğitim bakanı için mümkün değil. “Kanser gülsuyuyla temizlenmez” diyor Kant. Türkiye’de çocuğun zihnini kötürümleştirmek için kurulmuş eğitim sistemi de revizyonla kurtulmaz.

Bununla beraber, eğitim sistemi ile sınav sistemini birbirine karıştırmamak gerek.

Evet, ne yapsanız dikiş tutmaz ve kalıcı olarak iç huzuruyla sahipleneceğiniz bir sınav sistemi de olmaz bu düzende. Ama bu düzende bile yapmamanız gereken şeyler var. Bunların başında da oyunun kurallarını sıkça değiştirmemek geliyor. Özellikle de oyun başlamışken ve sonuna yaklaşmışken.

Bu bakımdan sınav sistemini sık ve ani değiştirmeye ilişkin eleştiri ve şikayetler haklı. Yenisini açıklamadan veya kararlaştırmadan “değiştiriyoruz” demenin ise hiç izahı yok.

“En kötü sistem belirsizlikten iyidir, şimdi o var” diyor genç bir öğretmen. Çok haklı.

“Devrim” değil “ıslahat”

Eğer mesele eğitim sistemiyse, ona cerrahi müdahale şart. Evet, “kanser gülsuyuyla yıkanmaz” ama eğitim sistemini temelden değiştirecek iradeniz veya niyetiniz yoksa, onu reforme etmelisiniz. Reformu da usulünce yapmalısınız.

TEOG’un hatasız olduğunu söyleyen yoktu. TEOG şimdiye kadarki en eşitlikçi sınav sistemiydi ama onun bu niteliğini zedeleyen açık noktaları da vardı ve yapılması gereken, eksikliklerini tespit edip düzeltmekti. Ve bu değişikliği, en az bir eğitim yılı öncesinden duyurup, öğrencileri ve öğretmenleri belirsizliğe mahkum etmeden yapmaktı.

İkincisi olmadı.  Ama birincisi için hala bir fırsat var.

Madem ki değişecek, o halde bu değişikliği daha adil bir sınav sistemi için fırsat olarak kullanmak hala mümkün.

Bu süreçte dikkat edilmesi gereken en önemli husus, yeni sınav sisteminin daha eşitlikçi biçimde oluşturulması. Önümüzdeki en hayati, en kritik mesele bu.

Peki bu çerçevede yeni sınav sisteminin muhtevası ve usulü ne olmalı?

Üç husus hayati önem taşıyor bu konuda:

  • Yeni sınav sistemi, kayırmacılığa, hormonlu notlara ve okulların -özellikle de özel okulların- kendi öğrencilerini avantajlı kılmak için kullanacakları tüm sübjektif değerlendirmelere kapalı, ülke çapında düzenlenen genel bir sınav olmalı.
  • Eğer okullara zerre kadar takdir marjı verilecek olursa, mesela sınavın bir kısmını da onlar yapsın denirse, bu marjın her zaman en alttakilerin çocuklarının aleyhine işleyeceği bilinmeli. Bütün öğrencilere eşit şans verilmeli.
  • Okulların öğrenciye “destek” için verdiği puanlarla manipüle edilmiş not değil, adı ne olursa olsun, sadece genel sınav veya sınavlarla aldığı not belirleyici olmalı.

Ve bundan sonra bir değişiklik yapılacaksa, sınav kapıya gelince değil, makul bir süre önce duyurulmalı.

Yarın bir eğitim emektarının yeni sisteminde neden okulların verdiği başarı puanının hesaba katılmaması gerektiğine ilişkin fikirlerine ve onun önerisine yer vereceğim.

Serbestiyet, 19.10.2017

Cumhurbaşkanı “Alevi sorunlarını çözün!” dese…

Muharrem ayı gelmişken hem Cumhurbaşkanımıza hem de hükümete sorsak; Alevi açılımına ne oldu?

Kürt açılımının akıbetini biliyoruz; PKK ve uzantıları sayesinde hendeğe yuvarlandı ancak Aleviler ne hendek açtı ne de barikat kurdu. Çok çok AK Parti’ye oy vermedi, siyasetini beğenmedi, karşısında yer aldı.

Peki, bunlar sorunlarının çözülmemesi için bir sebep olabilir mi? 28 Şubatçıların başörtülü kadınlarımızın birtakım haklarının engellenmesi ile Alevilerin birtakım haklı taleplerinin yok sayılması arasında ne fark var?

Biz onlardan farklıyız demekle farklı olunmuyor; hak ve adalet de sağlanmıyor…

Bu işler o kadar da kolay değil diyecekseniz; hiç konuşmayın daha iyi, çünkü bu ülke istenildiğinde bazı şeylerin çok da kolay yapılabildiğini biliyor.

Cumhurbaşkanımız bir TV programında “TEOG kalkacak” dedi ve kalktı! Yetkililerden de “Efendim, bir bakalım, olur mu olmaz mı?” diyen çıkmadı. Alevilerin istek ve talepleri de ol(a)mayacak şeyler değil!

Yeter ki Sayın Cumhurbaşkanımız bir işaret buyursun; herkes üstüne düşeni yapar.

***

Nitekim geçmişte ortada hiçbir şey yokken “Alevi Açılımı” o gün Başbakan olan Cumhurbaşkanının bir işareti ile başlamamış mıydı?

Hükümet de Alevileri toplayıp taleplerini sorunca onlarda -ayrılıklarını bir kenara koyup- bir dizi ortak talebi sıralayıverdiler.

İşte ne olduysa o zaman oldu!..

Düne kadar devletten dışlanan Muhafazakar-Dindar siyasamız iktidarla birlikte devletin gücünü içselleştirdi ve geçmişte kendilerini ezen ancak kendisini laik olarak tanımlasa da özde -kendinden menkul bir anlayışla- Sünni-Hanefi ve Türk olarak kabul eden devletin tüm reflekslerini sahiplenmeye başladı ve aydınlandılar(?).

Dünden bugüne bir türlü paradigma değişikliği yapamadığımız için de ne Alevi ne de Kürt sorununda bir arpa boy yol alamıyoruz ve hep aynı dehlizlerde kaybolup duruyoruz.

Şimdi, bizim bazı gerçekleri bilmediğimizi iddia edecek kadar da devletçi kesilen siyasilerimizden ricam, bizi de kendileri gibi aydınlatmaları!..

O vakit söz! Bir daha demokrasiymiş, özgürlükmüş demeyeceğim… En azından kendi adıma!

***

Peki, Aleviler ne istiyordu?

Zorunlu din dersleri kalksın. Neden karşı olduklarını bilmeyen yok ama işin asıl muhatabı MEB de dahil herkes bilmezden geliyor. Din dersine kimsenin karşı çıktığı yok -en azından çoğunluk- karşı olunan şey bu derslerde Sünniliğin dayatılması. Yoksa felsefe, tarih gibi bir genel kültür dersi olsa zaten itiraz edilmeyecek.

Seçmeli olsa ne kaybederiz ki; hem bu dersi zorunlu hale DARBECİLER getirmedi mi?

Ama Alevilerin de bir eksiği var; keşke okullarda seçmeli ders seçimi yapılırken örgütlenip çocukları için “Alevilik Dersi” isteseydiler!? Ama nerde…

Cemevleri resmen tanınsın ve elektrik, su faturaları camiler gibi devlet tarafından ödensin istiyorlar. DİB, çok bütünmüşüz gibi İslam bölünür, İslam’ın tek ibadethanesi cami-mescittir dayatması içinde. Düne kadar Osmanlı’da ve bugün İslam dünyasının her yerinde cami dışında tekke-zaviyeler var, cemevi niye sorun olsun ki?

Burada Alevilerin de cemevleri tanınsın derken diğer tarikat ve cemaatlerin yasaklı kalmasını istemenin ve fiiliyatta bir hükmü -Alevilere zarardan başka- varmış gibi “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Hakkında Kanun”a sahip çıkmanın anlamsızlığını kavramaları lazım.

Aleviler; eşit yurttaş olmak, ayrımcılığa uğramamak istiyorlar. Bunda da bir gariplik var mı? Yok.

Peki, kamuda hemen hiçbir kurumda Alevilerin esamesi okunmazken; AK Partili yıllar boyunca mülakatla alım yapılan hiçbir kuruma kolay kolay giremezlerken; hâkim, savcı, vali, kaymakam, genel müdür, şube müdürü, polis, komiser, amir vs. vs. olamazlarken haksızlar mı?

***

Bakın Alevilerin de vergi ödediği TRT, bugünlerde ‘Muharrem Matemi’ni sadece 10 dakikalık bir tekrar programla hatırlıyor…

Bu işin çözümü de her çetrefilli sorundaki gibi maalesef tepede bitiyor çünkü alttakilerin sorun çözme becerisi yok… Herkes bir yerlerden emir bekliyor!..

Karar Gazetesi, 27.09.2017

Eğitim şart!

Yeni bir eğitim-öğretim yılı bu kez de müfredat tartışmalarının gölgesinde başlıyor. Her zaman olduğu gibi herkes kendi dünya görüşü ve zaviyesinden durumu değerlendirirken tartışmalar daha çok Atatürkçülük, laiklik ve din üzerinden yürüyor.

MEB, yeni müfredatın çağın gereklerini karşılamak için hazırlandığını söylerken özellikle PISA vb. ölçme sistemlerinin beklentilerini karşılamayı hedeflediğini belirtiyor. Hedefler oldukça iddialı. Peki, gerçekleşir mi? Söylendiği kadar kolay değil…

***

İki yüzyıldır sürekli aynı dehlizlerde kayboluyoruz. İşe rantiye kafasıyla bakınca da on sekiz değil seksen kişi de kontrol etse bir kutup ayısı bir ders kitabının sayfaları arasına sızıp o malum hareketi hepimize yapabiliyor. Çünkü zihniyet aynı…

Sofrasında kırmızı etin en iyi yeri eksik olmayan bazı lümpenlerimizin her kurban bayramı hayvan sever kesilmeleri gibi bir durum… Tabii ki adama “ot ye!” diyemiyorsun!

Eğitim işinin mutfağında olmaktan çok işin teorik kısmıyla uğraşan akademisyenlerimiz de çoğunlukla -dünyadan aşırma bilgilerle- uçmaya devam ediyorlar. Söylediklerinin pratikte uygulanıp uygulanamayacağını kimse sorun etmiyor.

Sonra da hep birlikte sandviç oluyoruz. Amerika’da yapılan IQ testlerinde siyah çocuklar “Spartaküs kimdir?” sorusuna sandviç cevabı veriyormuş çünkü annelerinin yaptığı bir çeşit sandviç ismiymiş. Tabii ki testler beyazlar için hazırlandığından sonuç malum.

Yeni nesilden sürekli şikayetçiyiz ama eğitim sistemimizdeki çarpık ceza-ödül ilişkisini bir türlü sağlıklı hale getirecek çareler üretemedik. Geçmişte sınıf geçmek çok zordu şimdi ise sınıfta kalabilmek için büyük yetenek gerekiyor!

Geçen yıl milyonlarca takdir ve teşekkür belgesi dağıtmışız; PISA’da yerlerdeymişiz ne gam!

Ceza denilince aklıma geldi; bir klişe var “köpek adamı ısırırsa değil, adam köpeği ısırırsa haber olur.” Okullarımızda öğretmenlere karşı şiddet vaka-i adiyeden bir hal almış durumda ama haber değeri yok…

Bir zamanlar ‘Eti senin kemiği benim hocam!’ diyorduk şimdi de “eti de senin kemiği de senin evladım!” modundayız.

Gemisini kurtaranın kaptan olduğu bir memleketteyiz. Okul her şey mi? Belki değil ama mevcut sistemde velisinden gerekli desteği alamayan ve çevresel şartların yetersiz olduğu bir yerdeki çocuğun başarı şansı tamamen kadere ve Allah vergisi yeteneklerine kalmış durumda.

O yüzden sınavlarda başarılı olan tek tük gariban ve çoban çocukları bizi fazlasıyla heyecanlandırıyor. Ne kadar adil değil mi?

Her yerimiz dökülüyor, Anadolu Lisesine 2-3 matematik netiyle gelen öğrenciler biraz büyüdüklerinde bu kez de mühendislik fakültelerine hatta matematik bölümlerine 4-5 netle yerleşiyor. Sonra da Yargıtay başkanımız Hukuk mezunlarının seviyesinden şikayet ediyor. Haklı mı?..

İki yüz küsur üniversitemiz olmuş; 3-5 bin nüfuslu kasabalarımızda bile yüksekokullarımız var…

Meslek liselerini geçmişte İmam Hatipleri (İH) engelleyeceğiz diye yok ettik. Bugünse “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” sloganına rağmen hala yerimizde sayıyoruz ve şimdi de tüm meseleyi İH’ler üzerinden çözmeye çalışıyoruz. Ne de olsa Tevhid-i Tedrisatçıyız. Dün tersindendi bugün de düzünden dayatıyoruz.

***

Yaz yaz bitmez… Almanya’daki Türklerin anadilde eğitimleri bir hak ama kendi insanımıza böyle bir hak yok! Bu ülkede milyonlarca Sünni olmayan insan var ama bu insanların çocukları için kendi inançlarına-felsefelerine uygun bir eğitim isteme hakları yok, varmış gibi davranıyoruz.

Hem böyle bir şey zaten doğamıza aykırı. Ne demiş büyüklerimiz: “Ya davulcuya, ya zurnacıya…” Maazallah serbestlik bize gelmez!

İlgisiz ama aklıma geldi, zamanında bir Diyanet İşleri Başkanımız hac dönüşünde gazetecilerin DİB’in gayr-ı müslim vatandaşlarımız için ne tür hizmetlerde bulunduğu sorusuna “Elbetteki biz onlar için de çalışıyoruz. Onlara İslam’ın ne kadar güzel bir din olduğunu anlatıyoruz!” mealinde bir cevap vermişti.

Davul, tokmak misali. Tokmak kimin elinde ise keyfince dövüyor!

Karar Gazetesi, 13.09.2017

Otoriter militan laiklik ve müftü nikahı

Batı’da olağan uygulamalardan birisi olan kilise nikâhına benzer şekilde müftülere nikâh kıyma yetkisinin verilmesi konusu birkaç ay önce ülkemizde yoğun tartışmalara sebep olmuştu. Şayet söz konusu kanun kabul edilirse, belediye başkanı ve muhtarlar gibi müftüler de resmi olarak geçerli olacak şekilde nikah kıyabileceklerdi. Bir anda belli çevreler “Bu tasarıya karşı laiklik elden gidiyor, tasarı laikliğe aykırı, rejim çatırdıyor” kabilinden feryat etmeye başladı. Bazı feminist kadın dernekleri, bunun küçük yaştaki çocukların evlendirilmesi yolunu açacağını belirterek konuyu tamamen mecrasında saptırma yönüne gitti. Bir müddettir kamuoyunun gündemine gelmeyen bu konu son günlerde önce AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal tarafından tekrardan gündeme getirildi. Ünal, müftülere nikâh kıyma yetkisinin verilmesini öngören düzenlemenin herhangi bir şekilde geri çekilmesinin söz konusu olmadığını belirtti. Geçtiğimiz günlerde de müftülere resmi nikah kıyma yetkisi veren düzenleme TBMM’de kabul edildi.

Yapılan düzenlemeye militan laikler tarafından iki tür gerekçe ile karşı çıkılıyor. Birincisi bu öneri laikliğe aykırıdır, ikincisi çocuk yaşta evlilikler olağan ve meşru hala gelebilir. Her iki gerekçe de isabetli değildir. Şöyle ki:

Çağdaş hayat dayatması

Önce ikinci gerekçeden başlayayım. Burada yapılacak nikâh, gizli kapaklı olmayacak; bilakis resmi ve kamunun bilgisine açık olarak yapılacak. Tam tersine, bu usulle küçük yaşta birisinin nikâhının kıyılması imkânsız hale gelecektir. Çünkü bir belediye başkanının ya da diğer yetkili kamu görevlilerinin yaptıkları araştırma ve incelemelerin tamamı burada da yapıla-caktır. Bir müftünün bu yetkiler kapsamında gizli kapaklı işler yapabilmesi mümkün değildir. Yapılan işlemler tamamen resmi işlemlerdir; nüfus idaresini alakadar eden, nüfus cüzdanı-nın değiştirilmesini icap eden yönleri vardır. Yani bir belediye başkanının küçük birisinin nikâhını kıyması ne kadar imkânsızsa, müftününki de o kadar imkânsızdır.

Gelelim laikliğe aykırılık mevzuuna. Burada esas alınacak laiklik konusuna kısaca açıklık getirmek istiyorum. Genellikle iki tür laiklik vardır. Birin-cisi, laikçilik temelli otoriter militan laiklik, ikincisi demokratik laikliktir. Otoriter militan laiklikte, laik devletin din ve vicdan hürriyetinin alanına müda-halesi en üst düzeye kadar çıkabilir. Pozitivist temelde toplumun yukarıdan aşağıya dönüştürülmesini; bu yolla dinin toplumsal ve kamusal hayattan uzaklaştırılmasını, hatta mümkünse bireysel hayattan da dışlanmasını amaçlar.

Topluma ve bireylere, “çağdaş hayat” şeklinde tanımladığı bir hayat tarzını dayatır. Burada laik devlet etken ve belirleyici, birey ve toplum da edilgen konumdadır. Amaç, laik devletin pozitivist temelde çağdaşlık modelinde seküler bir toplum inşa etmesidir. Laik devlet, bu işleri yaparken toplumun karşı çıkmasına tahammül etmez. Laik devlet, kişilerin kendi özel hayatlarını, düşünce ve inanç dünyalarını diledikleri gibi şekillendirmelerine izin vermez. Devlet, kişinin başörtüsüne de diğer kılık kıyafetlerine de nikâhını nasıl kıyacağına da zararlı gördüğü bazı düşünce ve inançları kabul etmesine de karışır ve mümkün olduğu kadar bu alanlarda yasaklayıcı olur. Kısaca halka rağmen halkçılık durumu söz konusudur. Nitekim uzunca yıllardır yaşanan ve yakın geçmişte çözümlenen başörtüsü yasağının arkasında da bu anlayış vardı. Nitekim Anayasa Mahkemesi (AYM), geçmiş yıllarda verdiği birçok kararında, başörtüsünü çağdaş hayat tarzına aykırı bularak, başörtüsünü serbest hale getiren kanunu iptal ederek otoriter militan laikliğin amansız savunucusu işlevini icra etmiştir. Otoriter militan laiklikte, öngörülen çağdaş hayat tarzı ile çeliştiği ölçüde, din ve vicdan hürriyetinin alanı en üs düzeye varıncaya kadar daraltılabilir. Hatta bunlara göre, dini cemaatler, tarikatlar, dergâhlar, Kur’an kursları vd. laiklikle çelişmektedir ve bunların tamamı yasaklanmalıdır.

Demokratik laikliğe göre ise başkalarına zarar vermediği ve kamu düzenini bozmadığı ölçüde din ve vicdan hürriyetinin alanı maksimum düzeyde koruma altındadır. Herkes bireysel olarak dilediği inancı benimser ve gereklerini yerine getirir. Bu laiklikte, temel ölçüt, dini pratiklerin ve kuralların herkes için uyulması zorunlu kurallar haline getirilmemesidir. Mesela, başörtüsünün, namaz kılmanın, oruç tutmanın herkes için zorunlu hale getirilmesi laiklikle çelişir. Bunların serbest bırakılması ise laiklikle uyumludur. Çünkü zorlama yoktur, bir hürriyetin kullanılmasına müsaade etme vardır. Demokra-tik laiklikte bir hayat tarzı dayatması yoktur. Birilerinin çağdaş hayat tarzı dediği hayat tarzı da, bu hayat tarzı ile çeliştiği iddia edilen dindar hayat tarzı da teminat altındadır. Herkes başkalarına zarar vermeyecek şekilde kendi hayat tarzını kendisi belirler. Kısaca bu laiklik telakkisinde etken unsur devlet değil birey ve toplumdur. Kişiler dilediği şekilde inanır, kılık kıyafetini dilediği şekilde belirler. Devlet bireylere laiklik adına bir dayatmada bulunamaz. Herkes kendi hayat tarzını, düşünce ve inan dünyasını, devletin müdahale ve zorlaması olmaksızın kendisi tayin eder.

Toplum ihtiyaçlarına cevap

Başörtüsü serbestîsi gibi müftülere nikâh kıyma yetkisinin verilmesi de toplumda bireylerin dini temelli hassasiyetlerinden kaynaklanan taleplerini karşılamaya yönelik bir imkân sunmaktadır. Kısaca toplumun dini hassasiyetleri temelli bir ihtiyacına cevap verilmektedir. Başörtüsünü serbest bırakmak ile müftülere resmî mahiyette nikâh kıyma yetkisinin verilmesi arasında hiçbir fark yoktur.

Nitekim demokratik laikliğin cari olduğu Batılı demokratik ülkelerde de din adamları tarafından kıyılan nikâhın çok sayıda örnekleri vardır. Bun-lardan bazıları şu şekildedir: Yunanistan’da 1982 yılında (L 1250) kabul edilen bir kanunla, dini nikâhın (kilise nikâhi) da sivil resmi nikâh gibi aynı derecede geçerli olduğu kabul edilmiştir. İngiltere’de seküler usullerle yapılan resmi nikâh yanında, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman ve diğer dinlerin kendi usullerine uygun olarak kendi ibadethanelerinde (kilise, şapel, cami, havra vb.) yaptıkları dini nikâhlar da resmi nikâh gibi geçerli kabul edilmekte-dir. Danimarka’da 1969 yılından sonra, dini gruplara, resmi olarak geçerli sonuçlar doğurmak üzere dinî nikâh törenleri düzenleme yetkisi verilmiştir. İtalya’da 1929 tarihli Lateran Antlaşmasıyla, Katolik dinî nikâh da medeni nikâhla birlikte geçerli kabul edildi. İspanya’da 3 Ocak 1979’da İspanya Devleti ile Vatikan arasında yapılan uluslararası nitelikteki anlaşma kapsamında kilise nikâhının medeni nikâhla eşdeğerde sayılması kabul edildi. Polon-ya’da da 1992 yılında Polonya Devleti ile Vatikan arasında yapılarak imzalanan ve 1997 yılında parlamento tarafından onaylanan uluslararası antlaşmaya göre Katolik Kilisesinin dini nikâh kıyma yetkisi mevcuttur. Bu yetki, 24.07.1998 Tarihli Medeni Kanun’da yapılan değişiklikle devlet tarafından tanı-nan diğer bazı dini cemaatlere de tanınmıştır. Batı’da bu örnekleri çoğaltabilmek mümkündür. Bu ülkelerde de demokratik laiklik vardır. Ama toplumda mevcut olan dini hassasiyetlere cevap vermek, din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını kolaylaştırmak amacıyla dini nikâha resmi nikâh gibi geçerlilik tanınmıştır. Şayet, dini nikâh herkese zorunlu kılınsa idi işte o zaman laiklik ihlal edilmiş olurdu.

Müftülere resmi nikâh kıyma yetkisinin verilmesi ile artık kişiler dilerlerse belediye başkanları ya da onun görevlendireceği memurlara, dilerlerse de müftülere ve onların görevlendirdiği memurlara nikâh kıydırabilecek. İki kere nikah kıyma zahmeti de ortadan kalkmış olacak. Bu uygulama geçmişte birey-militan laik devlet arasında yaşanan keskin çatışmalardan birisine son vermiş olacaktır. Bu durum ayrıca muhafazakâr toplumsal kesimle devlet arasında kaynaşmaya da vesile olacaktır. Bu kesim, hiç olmazsa geçmişte yaşadıkları militan laiklik temelli bazı acıtıcı uygulamaları nispeten de olsa unutacaktır.

Star Açık Görüş, 28.10.2017

Kürdistan referandumu (5) beş bin Ülkücü

Paneller, konferanslar, programlar, dersler, yurt içi ve yurt dışı çalışma seyahatleriyle yüklü bir süreçten geçtim. Arka arkaya gelen işlerden ötürü yazı disiplinine riayet edemedim. Şimdiye kadar referandum dizisini bitirmeyi düşünüyordum; olmadı. Yine de aklımdaki plana uyarak bu diziyi a istiyorum. Dört yazı yazmıştım, üç kalmıştı; kaldığımız yerden devam ediyorum.

Blöf yapmayan MHP

Kürdistan referandumu üzerine en büyük fırtına Kerkük konusunda koparıldı. “Kerkük’ün Türklüğü” üzerinden Kürdistan’ın bağımsızlığına karşı bir hat oluşturuldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Kürtlerin Kerkük’te işgalci” olduklarını öne sürdü. Böylece bütün bir tarihe; Kerkük’te ağırlıklı kimliğin Kürt olduğunu söyleyen Evliya Çelebilere, Katip Çelebilere, Şemsettin Samilere ve diğer birincil kaynaklara ters düştü.

Kerkük hamasetinin en ateşli unsuru, beklendiği gibi, MHP oldu. Genel Başkan Bahçeli, bir grup toplantısında lafı eğip bükmeden Kürtlere açıktan gözdağı veriyordu:

“Dedik ki, ‘hiçbir kişi, kurum ve kuruluş Irak Türkmenlerinin varlık mücadelesini samimiyetle desteklemese de, Milliyetçi-Ülkücü Hareket tarihi sorumluluğunun, milli misyonunun gereğini yapacak ve yanlarında olacaktır.’ Yine dedik ki, ‘Bu kapsamda en az beş bin Ülkücü gönüllü başta Kerkük olmak üzere, Türkmenlerin yaşadığı Türk kentlerindeki varlık, birlik ve dirlik mücadelesine katılmak üzere hazır beklemekte.’ Blöf yapmıyoruz, palavradan konuşmuyoruz. Hâlâ anlamayan varsa bu konuda şakamızın da olmadığını altını çizerek, üzerine basarak belirtmeyi yararlı buluyorum.”

Bağımsızlık gündeminin hayhuyu içinde bu açıklama üzerinde çok durulmadı. Tepkiler bir iki köşe yazarının eleştirileriyle sınırlı kaldı. Ne hükümetten, ne de varlık sebebi hukuku ve demokratik siyaseti korumak olan sivil veya resmi kurumlardan rahatsızlık belirten bir hareket geldi.

Oysa Bahçeli’nin bu beyanı çok büyük bir önemi haizdi. Çünkü bu sayede biz MHP’nin genel başkanın emir-komutası altında ve her an harekete geçmeye hazır bir silâhlı birim olduğunu öğrenmiş olduk.

Eğer az buçuk normal bir ülke olsaydık, bir siyasi parti liderinin böylesi bir beyanatı fırtınalar koparırdı. Hele bu siyasi parti, Meclis’te temsil edilen ve fiilen hükümet ortaklığı yapan bir parti ise! Siyasetçiler anında bu tür tehditkâr ifadeleri kullananın ağzına tıkar, savcılar hemen hukuki bir takibata başlardı. Oysa bizde Bahçeli’nin sözlerine son derece doğal bir açıklama muamelesi yapıldı.  

MHP (gerçekte) nedir?

Cevaplanması gereken başlıca iki sual var:

Bir: MHP — gerçekte — nedir? Kerkük’e gönderileceği belirtilen beş bin ülkücünün gayesi herhalde orada piknik yapmak ya da çiçek toplamak değildi. “Başta Kerkük olmak üzere Türkmenlerin yaşadığı Türk kentlerindeki varlık, birlik ve dirlik mücadelesine katılmak üzere hazır beklemekte” olduklarına göre, ellerinde — piknik ya da çiçek sepeti değil — silâh olmalıydı. Yani Bahçeli, silâhlı ve hazır kıta halinde bekleyen beş bin ülkücüden bahsediyordu.

O halde soruya tekrar dönelim: MHP gerçekte nedir? Bir siyasi parti mi? Peki, bir siyasi partinin istediği anda sahaya sürebileceği beş bin silâhlı elemanı olabilir mi? Tersinden de sorabiliriz. Kafası bozulduğu zaman eli silâhlı beş bin kişiyi meydana salacak bir örgüt, siyasi bir parti olabilir mi? Silâhlı beş bin kişiyi istihdam eden bir yapı ile demokratik siyaset mümkün müdür? MHP’nin arkasına beş bin kişilik bir vurucu timi aldığı bir ortamda, diğer siyasi partiler nasıl korunabilecek, nasıl eşit şartlarda siyasi rekabet edebilecektir?

“MHP silâhı bıraksın”

İki: MHP’nin ayrıcalığı nedir? Bildiğimiz bir anayasal ve yasal düzen var. O anayasa ve yasalarda, her bir anayasal kurumun — ve bu arada bir siyasi partinin — ne yapıp ne yapamayacağı açık bir şekilde düzenlenmiştir. Yine bildiğimiz kadarıyla, gerek yurt içinde güvenliği temin etmek, gerekse dıştan gelecek tehditlere karşı ülkeyi savunmak ile vazifeli kurumlar da bellidir. Bir siyasi partinin bu tür bir vazifesinin olmadığı ise izahtan varestedir. Partilerin silâhlı elemanları olmaz, olamaz; onlar kendilerini belli sayıda kişiyi silâhlandırıp iç ve dış güvenliği sağlamakla görevli sayamaz. Bu kural bütün partiler için geçerlidir.

Öyleyse MHP’yi ayrıcalıklı kılan nedir? Partinin genel başkanı, sarih bir biçimde, beş bin silâhlı milisinin olduğunu söyledi. Gelen cılız tepkileri elinin tersiyle itti, silâhlı bağlarının olduğunu tekrar etti ve herkese meydan okudu. Başka bir parti olsa — bırakın böyle açıktan efelenmeyi — buna benzer bir imada dahi bulunsa, savcılar çoktan partinin kapısına dikilmiş, kapatma davasının iddianamesi çoktan hazırlanmış olurdu.

Lâkin söz konusu MHP olduğunda etrafı bir sessizlik kapladı. Sorumluluk mevkiindeki siyasetçi ve hukukçular, bir şiddet organizasyonun varlığını deklare eden ve öven Bahçeli’ye karşı kör ve sağır oldu.

İş yine başa düştü! Demokratik siyasete inanan bir vatandaş olarak MHP’ye çağrım, silâhı bırakması ve sadece meşru siyaset kanallarını kullanmasıdır.  

Kürdistan referandumu (4) beka meselesi

IKBY Başkanı Mesud Barzani, Mayıs 2015’teki ABD ziyareti sonrasında, bağımsızlık meselesine dair bir açıklama yapmıştı. “Ne zaman olacağını söyleyemem ama bağımsız Kürdistan geliyor” demişti. ABD’nin bağımsızlığa “olur” verdiği olarak okunan bu açıklama, daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da sorulmuştu. Erdoğan’a göre “Bağımsız Kürdistan meselesini Irak’ın birinci derecede kendi iç meselesi olarak değerlendirmek gerekiyor”du: “Yani Irak, kendi içinde eğer böyle bir eyaleti bu şekilde bölünme ile neticelendiriyorsa bu onun iç sorunudur, bizi ilgilendirmez.”

Görüldüğü üzere iki yıl öncesine kadar Kürdistan’ın bağımsızlığı Türkiye için bir sorun teşkil etmiyordu. Türkiye buradan kendisine dönük herhangi bir tehdit algılamıyor ve meseleyi –olması gerektiği gibi — Irak’ın bir iç sorunu olarak değerlendiriyordu. Irak’ın akıbetinin ne olacağına, Kürdistan ile birlikteliğinin devam edip etmeyeceğine o coğrafyanın sakinleri karar verecekti. Diğer devletlere düşen, bu karara saygı duymaktı.

2017 Haziran’ında IKBY, 25 Eylül’ü ilk ilân ettiğinde, Türkiye yine serinkanlı bir tavrıbenimsedi. Fakat referanduma bir hafta kala Türkiye iki yıl önceki pozisyonunun tamamen zıddı bir pozisyona geçti ve Kürdistan’ın bağımsızlığını kendisi için bir “beka sorunu” olarak nitelemeye başladı. Bunan bağlı olarak Türkiye’nin dili de 180 derede değişti ve KBY’ne karşı tepkileri çok ağır bir mahiyet kazandı.

Milliyetçi koalisyonu tahkim etmek

Peki, ne oldu da iki yıl önce Irak’ın iç işleri olan bir konu, iki yıl sonra birden Türkiye’nin beka sorunu haline geldi? 25 Eylül’den bir hafta öncesine kadar bile beka sorununun lâfı dahi edilmiyordu. Acaba devlet “tehlike”nin büyüklüğünü son bir haftada mı fark etti?

Bana göre bu keskin dönüşün, AKP’nin içerideki ittifak ilişkileri ve 2019 hesaplarıyla doğrudan bir bağlantısı var. MHP ile kurulan fiili koalisyonu yalpalamadan sürdürmek ve milliyetçi kesimi iktidarın arkasında konsolide etmek, AKP’nin halihazırdaki en önemli önceliğini oluşturuyor. Yoksa ortada Türkiye’nin varlığını tehdit eden bir durum bulunmuyor.

Kürdistan’ın bağımsızlığı Türkiye için bir tehlike oluşturmuyor. Ne dün ne bugün, KBY’den Türkiye’ye yönelmiş bir saldırıdan söz edilebilir. Aksine KBY fiili olarak 25 yıl, hukuki olarak 12 yıldır hâkim olduğu bölgede, Türkiye ile hep işbirliği içinde oldu. Bağımsızlık, Türkiye’nin mevcut sınırlarını değiştirme iddiasını taşımıyor. KBY’nin Türkiye’nin sınırlarına dönük bir talebi de bulunmuyor.

“Güvenilmez unsurlar”

Sorun, Bağdat ile Erbil arasındadır.  Her iki merkez bu sorunu ya müzakere, ya çatışma, ya da hem müzakere hem çatışma yollarını takip ederek halledebilir. Bu vasatta Türkiye, KBY ile uzun döneme yayılan ittifak ilişkisini göz önünde bulundurarak “hakem ve arabulucu” rolünü üstlenebilirdi. Lakin kısa vadeli iç politika hesaplarından ötürü, mevcut olmayan bir beka sorunu yaratıp KBY’ye tamamen sırt çevrilmesi, bu ihtimali ortadan kaldırdı.

“Beka meselesi”nin ima ettiği bir husus daha var. Buradan hareketle Kürdistan’ın bağımsızlığına karşı çıkanlar, ister bilerek ister bilmeyerek, Türkiye’deki Kürtlerin bu yeni devlete meyledip ülkenin bütünlüğüne zarar vereceği imasını içeren bir noktaya düşüyor. Kürtleri hep “güvenilmez unsurlar” kategorisinde gören bu bakışın gerçeklerle örtüşen bir tarafı yok.

Türkiye Kürtleri, Türkiye ile birlikte yaşama iradelerini çeşitli vesilelerle gösterdi. Kürtlerin salt PKK’nin şehir merkezlerindeki hendek ve barikat savaşlarına gösterdiği tepki bile, Türkiye Kürtlerinin tercihini anlamaya yeter. Kürtlerin tercihi bellidir ve eğer bir gün bu tercih değişecekse, bunun müsebbibi Kürtler değil devletin yanlış politikaları olacaktır.

Sadakat testi

Türkiye’de devlet her kriz anında hemen Kürtlere dönüyor ve onları bir sadakat testinden geçiriyor. Hem de Kürtlerle nasıl bir ilişki kurduğuna ve onlara karşı ne tür bir dil kullandığına zerre kadar dikkat etmeksizin yapıyor bunu. Her halükârda kendisinin haklı olduğundan en küçük bir şüphe duymuyor. Yapıp ettiklerinin, söyleyip söylemediklerinin Kürtlerin mânâ evreninde ne tür çağrışımlar yaptığıyla alâkadar olmuyor. Buradan sağlıklı bir netice çıkmaz.

Önerim şu: devlet Kürtleri test edeceğine, bugünlerde aşırı dozda nükseden kendi “Kürt fobisi”ni test etsin. Belki o vakit bunun ne kadar derinlere işlediğini görebilir ve  “beka sorunu” söylemini “Kürt fobisi”ni saklamak için kullanılan bir örtü olmaktan çıkarabilir.

Serbestiyet, 18.10.2017

Sandığın itibarını düşürmek

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan İstanbul, Ankara, Bursa ve Balıkesir gibi büyük şehirlerin belediye başkanlarını istifaya zorladı. Başkanlar birer birer istifalarını veriyor.

Belediye başkanlarının istifaya zorlanmasının demokratik bakımdan tartışılması gerekiyor.

“Seçimle gelenin seçimle gitmesi gerekir” diye itiraz edenlere karşı, bu yapılanı savunanların temel argümanı şuydu: Bu belediye başkanları kendi partileri, hattâ bizzat parti başkanları tarafından belirlenmiştir ve aldıkları oy şahıslarına değil partilerine verilmiştir.

Bu savunma geçersiz. Yapılan demokratik meşruiyet bakımından doğru değil. Bu ve benzeri icraat, yapanlara kısa vadede fayda sağlıyor görünse bile, orta ve uzun vâdede sandığın itibarına zarar vererek ülkeyi demokratik bir siyasal sistem idealinden iyice uzaklaştırmaya hizmet eder.

İlk olarak, belediye başkanı seçimlerde parti tarafından aday gösteriliyor diye, “görevden alma” kararının partinin hakkı olduğunu savunmak anlamlı değildir. Kimse aday gösterilmekle seçilmiş olmaz; o koltukta oturma yetkisini sandıkta seçmen verir. Seçmenin verdiği bir yetkiyi parti genel başkanının alması, demokratik meşruluğa açıkça aykırıdır.

Eğer asıl yetkiyi verenin parti olduğu veya seçmenin oyunu aslında partiye verdiği kabul edilecekse (bunun ne kadar anti-demokratik olacağı bir yana) belediye başkanları veya milletvekillerinin seçildikten sonra partilerinden ayrılmaları, parti değiştirmeleri, kendi partilerini kurmaları veya özgür iradeleriyle bile olsa istifa etmeleri yasak olmalıdır!

Partiler siyasi mücadeleyi belirli bir örgütlülük etrafında sürdürmek için oluşmuş yapılardır. Bu örgütlülük kendini ve adaylarını seçmene beğendirmek ve seçmenden yetki alabilmek amacıyla hareket eder. Bu örgütlülük nedeniyle sahip olunan güç, seçmene ait olan bir yetkiyi seçmenin elinden gaspetmek için kullanılmamalıdır.

Eğer adayların belirlenmesinde parti içi demokrasinin yokluğundan muzdarip olanlar varsa, yapmaları gereken şey kendi partilerinde demokratik yöntemlerin kullanılması için baskı oluşturmaktır. Yoksa parti içi demokrasi yokluğunu gerekçe gösterip, ülke içi demokrasiyi sakatlamak ve sandığın itibarını zayıflatmak değil.

Ayrıca, belediye başkanlarının “ne ile istifaya zorlandıkları” sorusu meselenin diğer önemli boyutudur. Belediye başkanlarının istifaya ikna edilmedikleri, istifaya zorlandıklarıkonusunda kamuoyunda bir görüş oluştu.

Başkanların “kendi iradeleriyle istifa ettikleri” yolunda tek ve cılız bir açıklama dışında bunu yalanlayacak bir açıklama gelmediği gibi, verilen beyanat ve sürecin tamamı “zorlanma”yı doğrular nitelikte görülüyor.

Bu zorlamanın, söz konusu belediye başkanlarının görevleri sırasında yapmış olabileceği bazı işlere ilişkin, soruşturma ve yargılamaya yol açabilecek dosyalar vasıtasıyla yapıldığına dair söylentiler yayıldı. Eğer bu söylentiler doğruysa, bunun anlamı adaletin gözardı edildiği ve yargının siyasi iktidarın basit bir aparatına dönüştürüldüğünün ilanıdır.

Bu yüzden, umalım ki öyle olmasın ama, belediye başkanlarının istifaya zorlanması sadece seçmenin demokratik yetkisinin gasp edilmesi değil, ayrıca adaletin de çiğnenmesi anlamına gelebilir. Başkanların işlediği herhangi bir suç varsa bundan pazarlıkla kurtulabilmeleri düşünülemez olmalıdır. Çünkü bu şahsi değil kamusal bir meseledir.

Ayrıca Erdoğan sadece bir parti genel başkanı değil, aynı zamanda yeni anayasal düzenlemeyle devlet iktidarının büyük bir kısmına hükmeden bir cumhurbaşkanıdır. Bu tür işlemler sırf kendi partisi ile ilgili sıradan işlemler değildir. Bunların parti ile devleti özdeşleştirmeye ve sivil siyaseti devletin vesayeti altına almaya dönük bir boyutu da vardır.

Temsili demokrasi, yurttaşların kamu makamlarına kimlerin geleceğini belirleyebilmesini garanti altına alır. Seçmenin yetkilendirdiği ve bir koltuğa oturttuğu kişileri, devlet gücü ve imkânlarını kullanarak o koltuklardan kalkmaya zorlamak veya halktan aldıkları yetkilerini kullanamaz duruma düşürmek, bir tür vesayetçilik oynamaya kalkmaktır. Bu yapılan, sandığı bypass etmek, demokrasinin içini boşaltmak anlamına gelir.

Eskiden vesayet merkezlerinin halk tarafından seçilen hükümetleri seçim dışı yöntemlerle iktidardan düşürmeye (veya halk tarafından verilen yetkilerini kullanmalarına engel olmaya) kalkması nasıl yanlış idiyse, bugün de belediye başkanlarının istifaya zorlanması yanlıştır.

Ülkenin veya yaşadığı beldenin kaderi üzerinde seçmenin oyuyla söz sahibi olduğu fikrinin altının oyulmaması ve sandığın itibarının zedelenmemesi, toplumda demokrasiyi ve iç barışı korumak bakımından hayati önem taşıyor.

Serbestiyet, 31.10.2017

Hapsedilmiş seçmen

Bir önceki yazımda, Türkiye’nin âdetâ iki ayrı ve birbirine düşman kılınan toplumdan oluşan bir ülke haline getirildiğini; dahası, bölünmüşlüğün siyasiler başta olmak üzere her iki kesimin elitlerinin tabiri caizse “işine geldiğini” ileri sürmüştüm. Buradan devam edeyim…

CHP’nin, bir siyasi partinin genel başarı kriteri olarak kabul edilebilecek (a) (merkezde veya yerelde) iktidara gelme; (b) etkin ve sonuç alıcı muhalefet etme ölçütlerinin ikisi bakımından da başarılı olamadığı, bizzat CHP’liler tarafından sık yapılan bir değerlendirmedir. Seçmenin bu başarısızlığa rağmen,  çoğunlukla yakına yakına, istemeye istemeye de olsa CHP’ye oy vermeye devam ettiğine tanık olduk, oluyoruz.

CHP’nin gerek iktidar olmaksızın, gerek etkili bir muhalefet sergilemeksizin ülkenin ana muhalefet partisi olarak kalmasını sağlayan bu “sahte başarı”nın sırrı, seçmeninin ideolojik korku ile hapsedilmiş olması. Ayrıca CHP, uzunca bir süre, demokratik başarı notu zayıf da olsa oligarşik vesayet sayesinde “iktidarda gibi” olmanın avantajlarına sahipti.

Seküler temelli bu ideolojik korku, yaşam biçimi üzerinden tanımlanan bir siyasi toplum idealinin İslâmcı bir karşı güç tarafından yok edilmesi olarak tanımlanmaktaydı. Korku sadece “iç düşman”la sınırlı bir tehdit öznesine yüklenmekle kalmıyor; “iç ve dış mihraklar” şeklinde, her iki boyutu kaynaştırıp devâsâ bir düşman ve büyük bir tehdit yaratmaya hizmet eden bir strateji güdülüyordu.

Seküler-ideolojik korku, derin devletin seküler-Kemalist aydınların öldürülmesi türünden operasyonel işleri sayesinde hep harlı tutuldu. Merkez medya her zaman — büyük harflerle — DEVLETİN yanında yer aldı ve söz konusu korkuyu besledi. Seküler toplumun aydınlarının ağırlıklı bir bölümü (seküler aydınlardan liberal ve/ya demokrat olarak anılacak olan önemli isimlerin AK Parti’yi desteklemiş olması asla affedilmedi), bu korkuyu ve bu korkuyla ayakta tutulan sistemi destekledi.

Korku üzerinden yapılan siyaset, nihayetinde bir tür zincirleme reaksiyon sonucu, kendi kendini gerçekleştiren kehanet gibi “gerçek” oldu ve AK Parti, rejimin yeni resmi sahibi haline geldi. Korkulanı kendi eliyle dâvet etmiş olsa da, laik kesimdeki çıkarım ise “gördünüz işte, korkmakta haklıydık”tan ibaret kaldı.

Son zmanlarda seküler-ideolojik korku siyaseti, eldeki son mevzilerin kaybedilmesi korkusu olarak yenilendi; dolayısıyla CHP’de seçmenin ideolojik korkuyla hapsedilmişliği de devam ediyor.

Diğer taraftan, şimdiye kadar merkez sağ seçmende görmediğimiz hapsedilmişlik durumu, “yeni” AK Parti politikaları ile muhafazakâr topluma da yaşatılmaya başladı. AK Parti de artık korku siyaseti güdüyor ve kendi seçmenini eski rejimin restorasyonukorkusuna hapsediyor. Son on yılda muhafazakâr toplumun kazandığı itibarın, makam ve mevkilerin, paranın, gücün ve ikbalin kaybedileceği korkusu düzenli ve bilinçli şekilde işleniyor.

Muhafazakâr seçmen, elde ettiklerini iç ve dış paydaşlarıyla yekvücut hücum eden bir üst aklın tehdidi altında kaybetmekn ve belki daha da kötü duruma düşmekle korkutuluyor. İktidar — yine büyük harflerle — DEVLET gücü ve imkânları ile dev medya desteğini, bu korku iklimini beslemek için harekete geçirmiş durumda. Yapılan haberlere, açılan soruşturmalara, tutuklananların sayısına bakılırsa, dört bir yanımız ajan ve hain kaynıyor — ve ne hikmetse bu kişiler hep CHP ya da seküler toplum kesimleri üzerinden iş çeviriyor!

CHP seçmeninin yaşadığına benzer bir sıkışmışlık halini, şimdi  AK Parti seçmeni de yaşıyor. Artık muhafazakâr seçmenin elinde, ileriye dönük bir vizyon ve umut sunmak konusunda tükenmiş; etkili ve sorun çözücü demokratik politikalar üretmekte başarısız; demokratik bakımdan defolu bir parti var. İyi bir gelecek umudunu değil, mevcut olanları kaybetme korkusunu pazarlıyor.

Ancak muhafazakâr seçmen, alternatif iktidarın CHP olduğu bir siyasi düzlemde ne yaparsa yapsın veya ne yapamazsa yapamasın, şu anda AK Parti dışında bir alternatif göremiyor. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra, içine sinmeye sinmeye de olsa, yakına yakına d olsa, gidip partisine oy veren AK Parti seçmenlerinin sayısındaki artışa tanıklık ettik. Benzer şekilde Anayasa referandumunda da, içine sinmese de “evet” oyu verdiğini söyleyenler hayli fazlaydı.

Korku ile hapsedilmiş seçmen siyasetinde:

* İki kesim arasındaki kutuplaşma, birinde şeriatçı diğerinde laikçi “karşı taraf” korkusu üzerinden her kritik dönemde çeşitli araçlarla azdırılıyor. Bu da tıpkı, alerjik birinin alerjisini kurgulanmış yollarla azdırmayı andırıyor.

* Bu iki toplumun iki ayrı korkusuna ek olarak, pekiştirici olarak ve her ikisinde de işe yarayan bölücü korkusu ekleniyor.

* Korku siyaseti, her iki kesimin siyasetçilerinin kendilerini etkili ve başarılı siyaset üretme baskısı altında hissetmemesine; sırf hamaset ve demagoji sayesinde uzun süre ayakta kalabilmelerine izin veriyor. Kalitesiz bir siyasete mahkûm ediliyoruz.

* Korku siyaseti öyle bir dinamiğe sahip ki, iktidarda olan için baskıyı şart koşuyor; üstelik,  işe yarar görünmesi için söz konusu baskının gittikçe artırılması da gerekiyor.

* Devlet kendi yurttaşlarını düşman gibi, hattâ öncelikli tehdit gibi görmeye başlıyor; her konuşma, her yazı, her kitap, her film veya her toplantı birer tehdit olarak görülür hale geliyor. Devlet gücü ve enerjisini aslında kendi vatandaşı olan, ancak öteki, “düşman” topluma mensup olma vasfı öne çıkanlar üzerinde kontrol ve baskı kurmaya harcıyor. Böylece ülkenin enerjisi ve potansiyelinin büyük bölümü kısır bir döngü içinde tüketiliyor.

Oysa korku siyaseti, tamamen kapalı ve/ya anti-demokratik bir rejime dönüşmeksizin sürdürülemez.

Korku siyaseti ile yaratılan dalgalar üzerinde sörf yaparak ilerleyen siyaset, nihayetinde korkulanı gerçeğe dönüştürmeye hizmet ediyor. Çünkü korku siyasetinin baskıcı, adaletsiz araç ve yöntemleri hem karşı tarafı ahlâken haklı ve güçlü hale getiriyor, hem de karşı tarafın ılımlı kesimlerini baskı altın alırken saldırgan ve radikal kesimlerini büyütmeye yarıyor.

Son olarak, demokrasinin ve hukukun gerçek kıymetini, sadece devlet iktidarı elinde olmayan toplum kesimi idrak edebiliyor!

Serbestiyet, 22.10.2017

İyi Parti: Erken Bir Değerlendirme

Bir süredir siyaset sahnesinde boy gösteren Meral Akşener önderliğindeki İyi Parti kuruldu. Bu partinin siyasî ideolojisi ve siyasal programına dair elimizde az sayılmayacak bilgi var. Bu bilgiler çerçevesinde İyi Parti’yi değerlendirmek amacıyla bu satırlar kaleme alınmıştır. Bu amaçla, parti programı, açılış günü konuşması ve parti elitlerinin siyasal kimlikleri üzerinden bir okuma yapılmıştır.

Sondan başlayacak olursak İyi Parti’yi kuranların ağırlıklı olarak MHP tabanından oldukları görülmektedir. MHP’nin yeniden TBMM çatısı altında temsiline başladığı günden (22 Temmuz 2007) günümüze 3 parçalı yapısı gözlenmektedir. Klasik  “sağ” muhafazakâr milliyetçi orta Anadolu kimliği, ülkücüler ve ulusalcı “ege kıyı”  kesimidir. 15 Temmuz sonrasında MHP’de ulusalcı kesim dışlanmaya [veya onlar kendilerini ayrıştırmaya] başladı. MHP bu dönemde Erdoğan’a destek olabilecek bazı adım ve politikalar geliştirdi. Bu da MHP’deki hepimizin bildiği kopuş sürecini başlattı. MHP’de kendilerine “yer bulanmadığını” iddia eden bazı partililer referandum sürecinde “Hayır” cephesinde yer alarak açıkça MHP’den farklı bir yol izlediler. Sonuçta, MHP’den ayrılan ya da bir şekilde dışlananların oluşturduğu İyi Parti kurulmuş oldu. İyi Parti’nin kurucu elitlerinin kimliğini “sağ ulusalcı” olarak kaydetmek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu kimlik kategorizasyonu partinin siyasî yelpaze içindeki yeri hakkında da bir fikir vermektedir.

Partinin siyaset sahnesinde resmen yer aldığı 25 Ekim 2017 günü Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde partililere seslenen Akşener: Türkiye’nin iyi yönetilmediğini, devlet sisteminin iyi çalışmadığını,  yargı ve hukuk sisteminde sorunlar olduğunu ifade etti (http://www.haberturk.com/aksener-yeni-partiyi-bugun-acikliyor-slogan-turkiye-iyi-olacak-1686000 , 30 Ekim 2017). Bu konuşmada ayrıca bazı vaatler sıralandı. Bu vaatler eğitim, hukuk ve iç işleri gibi alanlarda yoğunluk gösterdi. Konuşmanın genel muhalefet partilerince gündeme getirilen konuları kapsadığını söylemek mümkündür. Ayrıca, açılış konuşmasının partinin vizyonu ve gelecek tasavvurunu kısmen ortaya koyduğunu iddia etmek mümkündür. Parti kuruluş töreni konuşmasının ve Akşener’in bir gün sonra Anıtkabir ve Hacı Bayram Veli hazretlerinin türbe ziyaretlerinin hem sağa hem sola dönük bir siyasal aktivite olduğunu söyleyebiliriz. Buradan, İyi Parti’nin erken dönem merkez partisi olma hamlelerinin içinde olacağını kestirmek mümkündür.

İyi Parti’nin programı 74 sayfadan oluşuyor. Programda eğitim, kadın, güvenlik vb. temel konularda amaçlar belirlenmiş partinin temel amaçları aşağıdaki 10 madde ön plana çıkarılmıştır:

  • Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, değerlerini ve üniter yapıyı korumak
  • Çağdaş medeniyeti yakalamak
  • Sevgi ve saygı dilini hâkim kılmak
  • Parlamenter sistemi yaşatmak
  • Denge ve kontrol ilkesi üzerine kurulu kuvvetler ayrılığını kurmak
  • Fırsat eşitliği sağlamak
  • Mülkiyet hakkını korumak
  • İnançlara saygı ve ifade özgürlüğünü sağlamak
  • Bağımsız, tarafsız ve adil yargıya kavuşmak
  • Yolsuzlukla tam ve etkin mücadele etmek

(http://im.haberturk.com/images/others/2017/10/24/Editor_Program_T.A.C.G_dzenlenmi_24.10.2017V.pdf 30 Ekim 2017).

Partinin amaçlarına bakıldığında, ulusalcı ideolojinin izleri açıkça görülmektedir. Parti programından İyi Parti’nin “sağ ulusalcı” bir çizgiye yakın bir pozisyon takındığı görülmektedir.

İyi Parti’de “olan şeyler” yanında “olmayan şeyler”in varlığı da dikkat çekmektedir. Örneğin Kürt sorunu bu partinin gündeminde değildir, partinin bu tercihi, partiyi Ege kıyı partisi durumuna düşürebilir. Partinin sağ seçmen ve partilerinde görülen “kalkınmacılık” hedefine kısmen yer verdiği, sol seçmenin önem verdiği “çağdaşlık” kavramına da kısmî bir ağırlık verdiği görülmektedir.

İyi Parti’nin, erken dönem ortaya çıkan, kimlik, söylem ve aktiviteleriyle parti programı esas alındığında “Sağ Ulusalcı” bir parti olduğunu iddia edebiliriz. Reaksiyonel bir parti izlenimi görülmektedir. Partinin daha çok “Ege kıyı” hattında kendine bir seçmen kitlesi yaratabileceğini, bir miktar Akdeniz sahil şeridinde varlık gösterebileceğini ön görmek mümkündür. İyi Parti’nin Türk siyasî yaşamındaki etkisi ve varlığı ilerleyen zamanda daha net görülecektir. Ancak, siyasî yelpazenin ana hatlarında kendine yer bulmayan (açamayan) ara partilerin ömrü kısa ve etkisi çok az olmaktadır. Sonuçta, ana siyasî hatların arasında sıkışmış bir siyasî parti konumu partinin durumunu özetlemektedir.

Şerif Mardin neden önemliydi?

Sosyal bilim dünyamızın öncü ismi Şerif Mardin,  kısa bir süre önce (6.9.2017), 90 yaşında vefat etti. Sadece ülkemizde değil dünya çapında itibarlı bir bilim adamıydı. Türkçe ve İngilizce dillerinde çok önemli, muhalled eserler vermiştir.

Bu şöhretine rağmen cenazesi bir fukara cenazesi gibiydi. Sivil toplumumuz da siyasi toplumumuz (devlet) da hocaların hocası Mardin’e gereken önemi göstermedi.

Geçen yıl, yine “hocaların hocası” olarak anılan, Halil İnalcık da 100 yaşında vefat etmişti. İnalcık’ın cenazesine, sivil ve siyasî toplumun her kesiminden en üst düzeyde katılım oldu. Günlerce klasik ve sosyal medyada konuşuldu. Hakkında yazıldı çizildi…

Cenazesi özel bir Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle Fatih Camii haziresine, Gazi Osman Paşa’nın yanı başına defnedildi. Kısaca, İnalcık’a evliya muamelesi yapıldı. Teşbihte hata olmazsa şöyle diyebiliriz: İnalcık’ın cenaze töreni bir saray ise Mardin’in cenaze töreni bir gecekonduydu.

Şair, “kadrini seng-i musallada bilüp ey Baki…” diyordu. Mardin’in kıymeti seng-i musallada da bilinmedi.

***

Bana göre Mardin, İnalcık’a göre çok daha önemli bir bilim adamıydı. Türkiye’de demokrasinin, özgürlüklerin, sivil toplumun ve liberal-muhafazakâr siyasetin önünü açmıştır. Hatta İslamcılığın bile gelişmesine, bilerek veya bilmeyerek, katkıda bulunmuştur.

Bugün AK Parti kadroları, siyasî toplumun bütün katmanlarına yerleşmişse, bunda Mardin’in büyük payı vardır. Onun açtığı bilimsel ve siyasî meşruiyet kanallarının büyük katkısı vardır…

Mardin neden önemlidir? Bana göre Türkiye’de özgürlüklerin ve demokrasinin önündeki en büyük engel resmî ideolojidir. İşte bu resmî ideolojiyi ve bu ideolojiden beslenen tarih anlayışını ve modernleşme yöntemini, akademyadan ilk eleştiren Mardin olmuştur. Mardin, ilk taşı attığı için önemlidir.

Mardin, dünyaca makbul sayılan bilimsel eserleriyle, bir taraftan mevcut düzeni (statükoyu) eleştirirken bir yandan da düzenin ötekileştirdiği kesimleri anlamaya çalışmış ve bu anlama çabasıyla onları meşrulaştırmıştır.

Tamamen bilimsel bilgi temelli eleştirileriyle resmî ideolojiyi temelden sarsmıştır. Ayrıca, resmî ideolojiyi ve onun temsilcilerini bilimsel ve etik açıdan yargılamış ve onları bilimsel bağlamda mahkûm etmiştir. Bir taraftan düzeni yıpratıcı eleştirilerini yaparken bir taraftan da geniş kitlelerin siyasî ve sivil meşruiyetlerini kazanmalarına yardımcı olmuş ve onların önünü açmıştır.

***

Mardin, Türkiye’de ilk defa “merkez-çevre” modelini uygulayarak siyaset ve toplum ilişkilerini farklı ve sarsıcı bir açıdan tahlil etmiştir. Açıkça söylemese de merkez olarak kastettiği, resmî ideolojinin temsilcileriydi. Mardin bu görüşlerini son derece rafine ve örtük ifadelerle ama sarsıcı analizlerle ifade etmiştir.

Mardin’in çevre diyerek yücelttiği kesimler ise, yine açıkça ifade etmese de, Müslüman halktı; yığınlardı; merkez tarafından aşağılanan tabakaydı.

Mardin’in ikinci önemli katkısı sivil toplum kavramını Türkiye’ye tanıtması ve teorik/tarihî boyutlarıyla analiz etmesiydi. Bugün canlı ve diri bir sivil toplum varsa, darbelere karşı direnen bir sivil toplum mevcutsa, bunun bilimsel inşasında Mardin’in büyük katkısı vardır.

Mardin modernleşme konusunda da resmî kabulleri sarsıcı analizler yapmıştır. Mardin, merkezin yürüttüğü devletçi-jakoben modernleşmenin başarısızlığını açıkça ifade etmiş ve dini/dindarı dışlayan modernleşme modelini eleştirmiştir…

Mardin’e göre, Cumhuriyetçi laik ideoloji bir dünya görüşü olarak İslâm’ın yerini alamamıştır. Mardin’in modernleşme bağlamındaki uzun analizleri/söyleşileri gazetelere şöyle manşet olmuştu: Öğretmen imama yenildi…

***

Mardin’in bu cesur çıkışlarına karşılık İnalcık ise hiçbir zaman resmî ideolojiyi ve resmî tarihi eleştirmemiştir. Özgürlüklerden ve demokrasiden bahsetmemiştir. İnalcık, hayatı boyunca resmî ideolojinin sadık bir mü’mini olmuştur.

İnalcık, Osmanlı’nın kuruluşu ve yapısı hakkında çok önemli araştırmalar yapmış ve kitaplar yazmıştır. Ve bu çalışmalarında tam bir bilimsel tarafsızlık ve kalite mevcuttur.  Fakat İnalcık, sıra yakın tarihe geldiğinde, objektif ve araştırmacı bir bilim adamı kimliğinden çıkıp bir propagandist ve ideolog oluvermiştir.

İnalcık’ın Osmanlı tarihi konusundaki çalışmalarındaki derinliğin tersine yakın tarihle ilgili yazılarında tam bir sığlık mevcuttur. Bu yazılarında, yeni ve farklı bir şey söylemek yerine, resmî ideolojinin yakın tarih konusundaki bilinen tezlerini tekrarlamıştır.

Herhalde bundan olsa gerek, İnalcık’ın ardından Odatv ve Aydınlık gibi Kemalist medyada övgü dolu yazılar çıkarken Mardin’in ardından eleştiri, hatta hakaret dolu yazılar çıkmıştır…

***

Tasvirî (deskriptif) çalışmalar yapmakla yetinen, demokrasi ve özgürlükler bahsine girmeyen, kitlenin önünü açıcı çalışmalar yapmayan İnalcık neden sivil ve siyasî toplum tarafından büyük alâka görmüştür? Bunun sebebi nedir? Bu, araştırılması gereken ilginç bir konudur.

Benim cevabım şöyle: Tarih her zaman popüler bir bilim dalı olmuştur; her zaman halkın ilgisini çekmiştir. Tarih, okunması kolay ve zevkli bir alandır; sadece aydınların değil sıradan insanların da ilgi duyduğu bir alandır. İnalcık o yüzden meşhur olmuştur.

Ama teorik ve soyut çalışmalar, tarih gibi popüler değildir. Halk teorik kitaplardan hazzetmez. Aydınlar bile teorik-soyut kitaplardan hazzetmezler, çok okumazlar ama okuyor gibi yaparlar.

Mardin’in, son derece derin ve analitik gücü yüksek, teorik çerçevesi sağlam kitapları halk tarafından gerekli rağbeti görmedi. Bu da gayet doğal… Ancak aydınlar da yeterince okumadılar ve anlamadılar Mardin’i.

Aydınların Mardin’e ilgisizliklerinin asıl sebebi bana göre Mardin’in resmî ideolojiyi eleştirmesiydi. Resmî ideolojinin şeytanlaştırdığı isimleri, mesela Said-i Nursi gibi isimleri, bilimsel araştırma konusu yapmasıydı.

Bizde aydınların çoğunluğu –az veya çok, sağ veya sol- resmî ideolojinin tesirinde kaldıklarından, Mardin’i benimsemediler; sahiplenmediler…

***

Bazı cahiller, din üzerine çalışmalar yaptığı için Mardin’i dindar/muhafazakâr zannediyorlar. İtiraf ve ifade etmek gerekir ki, Mardin hiçbir zaman dindar olmadı; halkçı da… Mardin’in seküler bir hayatı vardı.

O hiçbir zaman halkın arasına da karışmadı; aristokrat bir zümreye mensuptu… Beyazdı ve seçkindi.  Ama beyaz ve seçkin sınıfın tersine Kemalist değildi; o yüzden kendi sınıfı tarafından bile dışlandı.

Mardin, dürüst ve namuslu bir bilim adamıydı… Resmî ideoloji de dâhil olmak üzere hiçbir bağla kendisini bağlamamıştı. 1960’lı yıllarda, modaya ve çevresine uyup solcu da olmamıştı

Mardin, fildişi kulesinde yaşadı, halka karışmadı ama halkı anlamaya çalıştı. Evet dışarıdan baktı, bazen oryantalistçe baktı ama samimi baktı, iyi niyetli yaklaştı. Çalışmalarında, resmî ideolojinin yukarıdan bakan dilini de yöntemini de kullanmadı…

Tarih, siyaset bilimi, sosyoloji, felsefe ve edebiyat gibi birçok bilim dalında uzmandı. Bütün bu alanlardaki derin bilgisini kullanarak, inter-disipliner bir usulle, nitelikli eseler verdi. Mardin, bir nevi çağdaş İbn-i Haldun idi.

***

Mardin, resmî ideolojiyi eleştirdi ama bunu yaparken bilimsellikten ve tarafsızlıktan ödün vermedi. Resmî ideolojiyi, tamamen bilimsel bağlamda ve tamamen objektif bir dille tahlil etti; çok örtük ifadelerle ve imalarla eleştirdi; bu ideolojinin basitliğini ve temelsizliğini gösterdi…

Bu bağlamda şunları söyledi: “Kemalizm’in gelişmiş bir söylem olduğuna inanmıyorum. (…) Büyük felsefî derinliği yoktur.” “Kemalizm, kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam oluşturamadı…” “Cumhuriyetin ideolojisinde büyük bir boşluk var; bu da, çağdaş dünyada daha büyük önem kazanan bir sorun olan etik ilkelerini söz konusu eden bir boşluktur.”

Niye Kemalist olmadığını bu sözlerinden anlayabiliyoruz. Niye solcu/Marksist olmadığını da şu sözlerinden anlıyoruz: Türk Marksizm’i dünyanın en sığ Marksizm’i demeyeceğim ama dünyadaki sığ Marksizmler içinde yer aldığını sanıyorum.”

Hasılı, Mardin gibi derin bir entellektüelin ve has bir bilim adamının Kemalist ve Marksist olması mümkün değildi.

***

Mardin, resmî ideoloji ve sosyalizm ile ilişkileri bağlamında, çekinik ve aşırı bilimsel tutumuna rağmen, sol-Kemalist ideolojinin hâkim olduğu akademik dünyada dışlandı, ötekileştirildi; hatta aforoz edildi. İşte bu dışlanmanın kısa hikâyesi:

Orta öğrenimini, lisans ve lisansüstü kariyerini Amerika’da tamamlayan Mardin, yurda döndükten sonra Ankara SBF’de çalışmaya başladı. Ancak çalışmaları ve görüşleri, o sıralarda Mülkiye’ye egemen olan sol-Kemalist çevrelerce beğenilmedi; dışlandı ve ötekileştirildi. Siyasalın en seçkin hocasıydı ama orada barındırılmadı…

Mardin bir süre sonra Boğaziçi Üniversitesi İİBF’de çalışmaya başladı. Fakat orada da kısa bir süre sonra sağ-Kemalist yönetim tarafından dışlandı ve Mardin buradan da ayrılmak zorunda kaldı. Bunun üzerine yeniden Amerika’ya gitmek zorunda kaldı.

Amerika’daki çalışma hayatından sonra yeniden Türkiye’ye döndü ve bu defa Sabancı Üniversitesi’nde çalışmaya başladı; burada nispeten daha rahat çalışmalar yapabildi. Fakat tam da istediği ortamı bulamamış olmalı ki, buradan da ayrıldı yahut ayrılmak zorunda kaldı…

Özetle, sekülerlerin hiçbir mahallesinde barınamayan Mardin, ahir ömründe (2014), muhafazakârların mahallesine sığınmak zorunda kaldı: Şehir Üniversitesi’ne geçti ve ömrünün sonuna kadar burada çalıştı… Mardin, en nihayet, muhafazakârların kurduğu Şehir Üniversitesi’nin bir mensubu olarak hayata ve akademiye veda etti.

İronik olan şu: Seküler medya, Mardin’in “mahalle baskısı” söylemini, muhafazakâr iktidarı eleştirmek adına manşete taşımıştı. Kadere bakın ki, en büyük mahalle baskısını bizzat Mardin’in kendisi gördü. Beyaz olduğu halde beyazların mahallesinde barınamadı. Baskı gördü, dışlanma gördü ve hatta linç girişimlerine maruz kaldı…

Ahir ömrünü öteki mahallede ikmal eyledi… Şairin dediği gibi: “Uzun yola çıkmaya hüküm giydim/ Beyazların yöresinde nasibim kalmadı…/ Burada bitti artık işim, ocağım yok/ Uzun yola çıkmaya hüküm giydim…

***

Mardin ideolojik olarak nerede duruyordu? Bana göre Mardin, saf bir bilim adamıydı. Onu bir ideolojik sınıflamaya dâhil etmek/kategorize etmek pek mümkün değil. Kendisi de kimseyi kategorize etmezdi. Sosyal analizlerinde tanımlama/kategorize etme yöntemi yerine anlama/açıklama yöntemini tercih ederdi.

Şerif Mardin, muhaliflerinin zannettiği gibi İslamcı veya muhafazakâr değildi. Gerek özel hayatında gerekse bilimsel hayatında bunu açıkça görebiliriz. Mardin din üzerine pek çok bilimsel çalışma yapmıştır ama kendisi dindar değildir. Dinle alâkalı konulara ve dinî kişiliklere, Said-i Nursî de dâhil, bir araştırma nesnesi olarak yaklaşmıştır. Onları anlamaya ve açıklamaya çalışmıştır. Araştırdığı konularla arasına hep mesafe koymuştur.

Hocanın solcu ve Kemalist olmadığını da yukarıda açıkladık. Hoca, sol-Kemalist rüzgârların bütün akademiyi sardığı bir dönemde bile solcu olmadı. Sosyalizme de hiç meyletmedi…

Peki, yine bazı muhaliflerinin iddia ettiği gibi, Mardin liberal miydi? Hoca bir dönem (1954-60), “liberal” olarak kabul edilen Forum dergisinde yazmış ve yine “liberal” olarak kabul edilen Hürriyet Partisi’nde yer almıştı. Fakat bu Forum dergisi ile Hürriyet Partisi’nin liberal kabul edilmesi pek mümkün değildir. Bu iki odak, bilerek veya bilmeyerek, 27 Mayıs’ın önünü açan akımlara lojistik destek vermiştir.

Mardin 1993’te Yeni Demokrasi Hareketi içinde yer almıştır ancak bu hareketin de liberal kabul edilmesi mümkün değildir. Bu hareket daha çok, eski solcuların liberal bir etiketle başlattıkları bir akım olarak kabul edilebilir.

Toparlayacak olursak; muarızları tarafından kolayca “liberal” olarak etiketlenmesine rağmen, Mardin klasik liberalizm bağlamında bir liberal olarak kabul edilemez.

Yüksel Taşkın’ın da tespit ettiği gibi Mardin, liberal bir siyasî duruşu olmasına rağmen ontolojik bir devlet eleştirisi yerine kültüralist seçkin eleştirisine meyilliydi: Türkiye’de liberallerin çoğu, “devlet doğası gereği kötücüldür ve sınırlandırılmalıdır” demekten ziyade devletin başındaki seçkinlerin kültüralist eleştirisini yapmaya daha meyillidir. Böylece kültürel yabancılaşma tezleri üzerinden seçkinlerin yer değiştirmesini asıl mesele olarak görmüşlerdir.

Sonuç olarak Mardin, büyük ideolojiler bağlamında, liberal, sosyalist ve muhafazakâr değildi. Yukarıda yazdığım gibi onu bir ideolojik kategoriye dâhil etmek zordur. Çok zorlarsak Mardin’i “liberal-sol” olarak tanımlayabiliriz. Nitekim 12 Eylül öncesi dönemde, liberal-sol eğilimli yazarların yer aldığı Toplumcu Düşün dergisinde yer almıştı…

***

Hiç kimse mükemmel değildir; kutsal da değildir. Mardin de birçok açıdan eleştirilebilir ve eleştirilmesi de gerekiyor. Aksi halde bilim nasıl ilerleyecek? Zaten merhum da kendisinin aşılmasını istiyordu…

Benim görebildiğim kadarıyla Mardin, kendisi aristokrat bir kökenden ve çevreden geldiği için, aşağıya/çevreye doğru indikçe olayları ve zihinleri okumakta/anlamakta zorlanıyordu. Kitabî olmayan yahut kitaba geçmemiş konuları anlamakta zorlanıyordu.

İkinci olarak Mardin, modelleme ve teorik çerçeve kurma konusunda biraz aşırıya gidiyordu. Pek çok meseleyi/olayı tek bir modele bağlamak, bütün olup biteni tek bir teorik çerçeve bağlamında izah etmek, bana göre, biraz aşırıya gitmektir… Soyut ve teorik çerçeveler çoğu zaman detayları ve biricik/özgün yanları görmeye manidir.

Üçüncü olarak Mardin, eğitim hayatının tamamına yakınını Amerika’da geçirmiş olmasından kaynaklansa gerek, bazı meselelere bir oryantalist gibi dışarıdan ve sathî bakıyordu; konunun içine gir(e)miyordu.

S. Seyfi Öğün’e göre de Mardin, çalışmalarını oryantalist-skolastik kavram çiftleri üzerinden yürütmüştür; bu da süreklilikleri kurmak, geçişleri oturtmak  ve karşıtlıkları ilişkilendirmek sorununu ortaya çıkarmıştır.

***

Mardin, kimilerine göre aristokratik kökenden dolayı mağrurdu, soğuktu. Ama son dönem talebelerine göre ise oldukça mütevazı ve hoşgörülüydü. Derslerinin sonunda “ben böyle düşünüyorum, yanılmış olabilirim; siz daha iyisini yapın” dermiş…

Ben de yazımı bu dileklerle bitiriyorum: Ben Mardin’i böyle değerlendiriyorum; yanılmış olabilirim. Mardin üzerine daha çok çalışılması gerekiyor. Genç araştırmacıların önünde devasa bir Mardin külliyatı var. Bu, didik didik edilmesi ve her satırı üzerine düşünülmesi gereken bir külliyat…

Bir de biyografistlere çağrım var: Mardin’in hayat serüveni de çok ilginç ve enteresan detaylarla dolu. Mardin, özel hayatıyla da akademik hayatıyla da derinliğine incelenmesi gereken bir şahsiyettir.

Ben kendi hesabıma Mardin’le ilgili bir detayı, cenaze merasiminde konuşan kuzeni Betül Mardin’den öğrendim. Betül Mardin’den ilk defa duyduğum bilgi şu: “Biz aynı zamanda Arapız. Mısır’a giderdik beraber. Kahire’de amcalarda kalırdık…”

Acaba diyorum, merhumun dışlanmasının bir sebebi de bu bilgide gizli olabilir mi?

***

Her ne ise… Netice itibariyle Şerif Mardin büyük bir hocaydı; hocaların hocasıydı… Eser vermiştir; sosyal bilim sahamızda kutup yıldızı olmuştur…

Allah rahmet eylesin, taksiratını affeylesin…