Ana Sayfa Blog Sayfa 144

Şiddet ve adalet

Türkiye’de şiddet çok yaygın bir problemdir. Şiddet, fiziksel, psikolojik ve sözel olmak üzere üç biçimde tezahür etmektedir. Şiddetin üç biçimini bolca yaşıyoruz. Peki, şiddet olayları “adil şekilde” yargılanıp cezalandırılıyor mu? Bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyoruz. Bunun birçok nedeni var, yapısal problemler, kültürel problemler ve hukuk sistemindeki çarpıklıklar gibi faktörler şiddetin adilce mahkûm edilmesini engelliyor.

Öncelikle şiddet olaylarını (fiziksel şiddet: dövme, vurma, yaralama vb.) bir şema ile ayırmak istiyorum.

Şema

Bu şema bize kısaca şunu gösteriyor: Öncelikle bireyin maruz kaldığı şiddet kamuoyu ilgisine mazhar olamamışsa maalesef birey adalet arayışına 1-0 geriden başlıyor. “Birkaç ay önce eşimin görev yaptığı okuldaki öğretmen arkadaşımızın babası bir kafede bir grupla başlayan tartışma sonucunda ciddi şekilde darp edildi. Yaklaşık 15 gün komada kalan baba sonunda vefat etti. Bu süreç içinde darp edenlerin tutuklanmadan sokakta gezdiğini öğrendik” Zira amcamız, kamuoyu ilgisine mazhar olacak bir figür değildi. Konu TV’de sosyal medyada gündem yapılmamıştı. Şemadaki ikinci ana kol kamuoyu ilgisini çekebilmiş olaylardır. Bu konumdakiler adalet arayışında oldukça avantajlıdır. “Erzincan’da kediye işkence eden asker” olayı buna iyi bir örnektir. Söz konusu kişi hem normatif hukukun gazabına hem de hukuk kuralı olmayan bazı yaptırımlara maruz kaldı. Kamuoyunun dikkatini çeken insana yönelik şiddet olaylarını da üçe ayırma gereği duydum. Bu ana aks üzerindeki olaylar da kendi içinde üçe ayrılabilir. Birinci grupta şiddete maruz kalanın siyasî-ideolojik yön iddiası gündeme getirilebilirse yine mağdur avantaj sağlamaktadır, maktul ise alabileceği en büyük cezaya çarptırılmaktadır. Yaşam biçimine indirgenecek şiddet olayları da maktule pahalıya patlatılmaktadır. “Şortlu kıza saldırı” gibi olaylar hepimizin malûmudur. Yaşam biçimi, “çağdaş olanlar ile çağ-dışı” olanların aynı hukukî cezaya çarptırılacağını bekliyorsanız, yanılıyorsunuz, bunun böyle olmayacağını sanırım hepimiz biliyoruz. Şiddet olayları şemasında son ayrım devlet erkine yönelik durumun hesaba girip girmemesiyle ilgilidir. “Hatırlayınız, bir grup maganda güpegündüz bir aracı takip ediyor, benzin istasyonunda araç içindeki gaziyi darp ediyordu. Failler serbest kalınca Adalet Bakanlığı konuyu T.C.K 301. maddeye dayandırarak faillerin tutuklanmasını sağlamıştı.” Benzer uygulamalar bazı şiddet olaylarında gündeme gelmişti.

Türkiye’deki adalet sisteminde çok ciddi problemler var. Bir grup maganda bir insanı öldüresiye dövüyor, canını yakıyor vs. bazen ölümüne neden oluyor… Çoğu zaman bu magandalar serbest kalıyor. Kamuoyu her şiddet olayına aynı derecede duyarlı değil. Şiddet, sadece “kadın, şortlu giyim, gazi vb.” durumlara indirgenmeden tartışılması, mücadele edilmesi gereken bir problemdir. Kadın, çocuk, erkek veya bir kedi şiddete uğradıklarında canları aynı derece yanıyor. Psikolojileri aynı derecede bozuluyor ve korkuyorlar…

Adalet sistemimizde ayrımcı olmayan yaptırımlara ihtiyaç vardır. Bir insanın şiddete maruz kalması, saçının bir telinin dahi kırılması kabul edilemez, büyük küçük, ayrım yapmadan failler tutuklanmalı, hak ettikleri cezayı almalılar. Bütün bunların yanında mülkiyete saldırılar da hukukî yaptırımlara uğratılmalı. Zira mülkiyet bireyin bir parçasıdır, ondan ayrı düşünülemez…

Kemalizmlerin Çatışması

0

2017 yılının 29 Ekim-10 Kasım sürecinde, Kemalizm bağlamında, siyasî tarihimize geçecek nitelikte gelişmelere şahit olduk. Bu gelişmeler kimi açıdan komik kimi açıdan trajik idi…

Ben meseleye komik tarafından bakmak istiyorum. Trajik lakırdılar edip kimseyi üzmek istemem…

Bu seneki kutlamaları, evvelkilerden ayrı kılan, Kemalizm yarışına, en sonunda, Ak Parti’nin de katılmış olmasıydı. Böylece Kemalizm portföyümüz iyice zenginleşmiş oldu.

***

Ak Parti’nin Kemalizm yorumuna Muhafazakâr Demokrat Kemalizm dememiz gerekiyor herhalde; CHP’ninkine de Sosyal Demokrat Kemalizm.

MHP’ninkine Milliyetçi Kemalizm dersek; İyi Parti’nin Kemalizmine ne dememiz gerekiyor acaba? Akşener’in hakkını yememek, okkalı bir isim bulmak lazım. Öyle ya, siyaset tarihimizde Celal Bayar’dan sonra işi iman bahsine kadar götüren ikinci siyasetçi oldu.

Bayar, bir büyük türbe olarak Anıtkabir’i inşa ettirdikten sonra, deftere “seni sevmek ibadettir” yazmıştı. Akşener de bu 10 Kasım’da Anıtkabir’de “imanımızı tazelemek için buradayız” dedi. Bu okkalı laflardan sonra Bayar ve Akşener’in Kemalizmine “İmanlı Kemalizm” demek farz oldu…

Perinçek’in Kemalizmine “Maocu Kemalizm” mi demek lazım; yoksa “Sosyalist Kemalizm” mi? İki özel isim yan yana gelemez, iki ideoloji de yan yana gelemez. En iyisi yuvarlak bir laf edip “Sol Kemalizm” deyip geçelim. Odatv ve benzeri ulusalcı mahfillerin Kemalizmine de “Ulusalcı Kemalizm” demek caizdir.

***

Koç ve Boyner gibi işadamlarının Kemalizmine “Kapitalist Kemalizm” diyebilir miyiz acaba? M. Kemal’in kendisi kapitalist olmadığına göre pek uygun kaçmaz galiba. “Liberal Kemalizm” hiç uymaz. En iyisi bunlarınkine de “Amerikancı Kemalizm” diyelim.

Bunlarınkine Amerikancı Kemalizm dersek “yurtta sulh cihanda sulh” sloganıyla darbe girişiminde bulunan ABD sakini Gülen’in Kemalizmine ne diyeceğiz? Allah ve Peygamberle görüştüğünü söyleyen Gülen, muhtemelen M. Kemal’in ruhuyla da görüşmüştür. O halde buna da “Ruhçu Kemalizm” diyelim…

Mehdilik iddiasındaki Adnan Oktar’ın Kemalizmine de kısa yoldan “Mehdici Kemalizm” deyip geçelim…

***

Bir de pek kimsenin bilmediği “Tarikatçı Kemalizm” var. Bu da Haydar Baş’ın Kemalizm’i… Kendisi de bir tarikatın başı olan Haydar Baş’a göre M. Kemal zikir halkasına katılıp zikreden bir müritmiş… Pek kimse bilmezmiş ama M. Kemal aynı zamanda hafızmış…

“Yok artık” dediğinizi duyar gibiyim ama bunun internette video kaydı bile var. Bana inanmayan açıp izleyebilir.

Bir de Mevlevilik tarikatına ilgi duyan Emin Işık isimli bir ilahiyatçı akademisyen var. Ona göre de M. Kemal, bütün inkılaplarında peygamberden ilham almıştır. Bunu da Tarikatçı Kemalizm defterine yazıyorum…

***

Bütün bu birbiriyle zıt Kemalizmleri gördükten sonra aklıma Huntington’ın “medeniyetlerin çatışması” tezine karşı ileri sürülen iki tez geldi:

Tarık Ali “Fundamentalizmlerin Çatışması” tezini ortaya atmıştı. Edward Said de “Cehaletlerin Çatışması” teziyle karşı çıkmıştı Huntington’a…

Acaba bizdeki Kemalizmlerin çatışması hangisine daha uygun? Kemalizmleri, köktenci/temelci akımlardan sayabilir miyiz? Olabilir; Kemalist devrimler toplumu kökten değiştirmek istemişti ve temellere göndermede bulunmuştu…

Kemalizmlerin çatışmasına cehaletlerin çatışması diyebilir miyiz? Bu fazlasıyla ciddi sorunun cevabını işinin ehli tarihçilere havale ederek topu taca atıyorum…

***

Huntington’dan sonra bir de aklıma Namık Kemal geldi. Namık Kemal’e göre, müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar. Yani fikirlerin çatışmasından hakikatin kıvılcımı doğar… Buradan yola çıkan bazı mizahçıların, “kabakların çatışmasından da kabak çekirdeği çıkar” dedikleri malûmdur…

Acaba Kemalizmlerin çatışmasından ne doğar? Bu çatışmadan kim kârlı kim zararlı çıkar? Bunu 2019 seçimlerinin öncesinde ve sonrasında göreceğiz…

2019 dedim de aklıma geldi. Kemalizmlerin bu kadar çoğalmasına bir sebep de cumhurbaşkanlığı seçiminde %50+1 realitesinin ortaya çıkmasıdır.

Başkanlık sistemine evet diyenler, Ak Parti’nin bu sebepten Kemalizm’e kayacağını hesap etmişler miydi acaba?

***

Ak Parti’nin azıcık Kemalizme kaydığını gören kraldan çok kralcılar, “en Kemalist benim” yarışına giriverdiler! 29 Ekim ve 10 Kasım sürecinde, ibretlik sahnelere şahit olduk.

Uzun yıllar Gülen’in yanında bulunmuş bir yazar, “birdenbire neden Kemalist oldun” eleştirilerine, “ben 10 yıl önce de Zaman’da bunları yazmıştım” cevabını verdi. Kemalizme hızlı bir giriş yapan başka bir yazar da aynı eleştiriye karşı “ben Taraf’ta da bunları yazmıştım” deyiverdi…

M. Kemal için mevlit okutan bir kasabanın belediye başkanı “daha önce neden okutmadın” sualine karşı “aslında eskiden beri düşünüyordum ama bu sene kısmet oldu” dedi…
İstanbul’un bazı Ak Partili ilçe başkanları da Anıtkabir’e otobüs kaldırdı. Eyüp Sultan’a çalışan otobüsler 10 Kasım’da Anıtkabir’e çalıştılar…

Daha fazla örnek vermek istemiyorum. Samimiyet mülkü temelden sarsılmasın diye… Samimiyet bahsinde, Aziz Üstel’in eski bir yazısını hatırlatmakla yetiniyorum…

***

Öteki partilerin neden Kemalist oldukları malûm ama Ak Parti gibi ciddi bir partinin neden Kemalizm’e kaydığını tahlil etmek gerekiyor.

Ak Parti başından beri kamuoyu anketlerine göre politika belirleyen, halkın nabzını tutmasını iyi bilen, realist ve pragmatist bir partidir. Bu konuda da bir kamuoyu yoklaması yaptırmadan adım attığını zannetmiyorum.

Eğer Adil Gür’ün yaptığı anket doğruysa Ak Parti’nin son çıkışının da realist ve pragmatist bir temeli olduğunu görüyoruz:

Bu ankete göre 1 Kasım’da AK Parti’ye oy verenlerin % 41’i, Kemalist ilke ve inkılaplara bağlı olduğunu söylüyor. Bu rakam CHP’de yüzde 86,7’ye yükselirken, MHP’de yüzde 59,3, HDP’de ise yüzde 30,3’te kaldı.

***

HDP’de bile Kemalizme bir şekilde yakınlık duyan bir kitle bulunduğuna göre, %50+1’i hedefleyen bir partinin Kemalistlere sempatik görünmek gibi bir taktik belirlemesi rasyonel bulunabilir.

Ancak Ak Parti’nin bu çıkışı, başka partilerin Kemalistleri tarafından gayr-i samimi bulunabilir ve beklenen oyu getirmeyebilir. Tersine bir gelişme olarak Ak Parti’nin anti-Kemalist mensupları, bu kayma dolayısıyla partisinden uzaklaşabilir.

Yani Ak Parti, Dimyat’a pirince giderken evindeki bulgurdan olabilir. Benim kanaatime göre Ak Parti, ona en çok oy getiren samimi duruşundan taviz vermemeli.

Bu duruşuna devam ederse, ilk turda olmasa bile, ikinci turda kesin olarak %50+1’i yakalayacaktır. Eğer MHP aday göstermeyip Erdoğan’ı desteklerse birinci turda kazanması da zor olmayacaktır.

Hatırlatmak isterim ki, Erdoğan 2014 seçiminde, Kemalizm yarışına girmeden % 52 almıştı… O zaman MHP de karşı taraftaydı. MHP’nin desteğini alan Erdoğan’ın, Kemalizm yarışına girmeden, ilk turda kazanması sürpriz olmayacaktır…

***

Konuyu, Kemalizmlerin bu denli çoğalmasını hayra yormayan Şükrü Hanioğlu’nun görüşleriyle bitirelim.

Hocamıza göre liberal demokrasilerde, bir lider ismiyle özdeşleşen izmlere rastlanılmaz. Bizdeki bu durum, demokrasimizin aşamadığı araçsallaştırma sorununun bir yansımasıdır.

Hanioğlu’na göre Kemalizm, son tahlilde, çoğulculuk karşıtı otoriter siyaseti ve “toplum mühendisliği”ni meşrulaştırıcı bir araç işlevi görmektedir… Kemalist hareketlerin her biri gerçek “Kemalizm”in kendilerininki olduğunu savunmuştur. Ancak bunların “yukarıdan aşağıya siyaset” ortak paydasında buluştuğu, herhangi bir “Kemalizm” biçiminin “otoriter” olmayan yaklaşımlar ve siyaset üretmesinin mümkün olmadığı unutulmamalıdır. (Sabah, 19.11.2017)

Hanioğlu’nun bu sarsıcı analizlerinden sonra, otoriter ideolojilerle mücadele ederek ve demokrasiyi savunarak iktidara gelen Ak Parti’nin bu mevzuyu yeniden düşünmesi gerekiyor herhalde…

Paradan para mı kazanılırmış?

Bir önceki yazımda http://www.hurfikirler.com/faiz-degil-kar-payi-istiyorum/, faizin haram olduğuna inanan insanların, tasarruflarını faizsiz olduğu sanılan kurumlara teslim edip, oradan, tasarruflarına dönem sonunda eklenen kısmının faiz olmaması inancıyla, parasını faizli bankaya yatırmamış olmanın huzurunu yaşamalarından bahsetmiştim.

Türkiye insanı, tasarrufların bir yerlerde toplanıp yatırıma ve üretime dönüşmesi gerektiği gerçeğiyle en ciddi karşılaşmasını 24 Ocak 1980 kararlarıyla yaşadı. Zamanın hükümeti (filen DPT müsteşarı Turgut Özal), faiz oranlarını alınan kararlarla gerçek rakamlara (enflasyon) yükseltti ki, insanlar faizin cazibesine kapılıp yastık altındaki parasını gitsin bankalara yatırsın istedi. İslamî camiadaki ateşli tartışmalar da o zaman başladı. “Zinhar haramdır.” Oysa ekonominin başındaki Özal, Türkiye’nin sıkıştığı darboğazdan çıkmasının tek yolunun yatırım ve üretim olduğunu farketmiş, gidip zengin ülkelerden borç para alarak bu değirmenin döndürülmesinin mümkün olmadığını görmüştü. İlk olarak içerideki tasarrufları ekonomiye kazandırmak istedi. Bu arada faizin bu yüksekliğini fırsat bilen bazı işbilir şahıslar da bankalardan rol kapmaya çalıştı ve “banker” patlaması yaşandı. Tabiî dramatik sonuçlar da ortaya çıktı. Ortaya çıkan dramatik sonuçlar, faizin haram olduğunu düşünen/söyleyenleri haklı çıkarmış gibi göründü. Bazı sonuçların dramatik olmasının hiçbir mahsuru yok. Bankerler paranın kendilerine teslim edilmesi için bankalardan yüksek faiz vererek insanları ikna etme yoluna gitti. İnsanlar da buna rağbet etti. Makul kazanç yerine yüksek kazanç beklerken zarar ettiler. Hiçbir mahsur yok. Ticarette bu normaldir. Devletin de burada hiçbir şey yapmasına gerek yoktur.

Özal çok ileri görüşlü biri olarak, insanların cebindeki parayı yatırıma ve üretime döndürme amacıyla bir başka formülü daha hayata geçirdi. Televizyonlardaki o meşhur “satarım-sattırmam” polemiğine sebep olan (bugün ise bizi kahkahalarla güldüren) “gelir ortaklığı hissesi” sistemidir. Devletin garanti gelir getiren yatırımlarına (boğaz köprüsü, otoyollar, barajlar) halkı küçük paralarla da olsa ortak edip, yıl sonunda onlara gelirden pay verme sistemiydi. Faizin haram olduğuna inanan insanlar buna da fetva aradılar ve sonuçta şu görüşün ortaya çıktığını biliyorum. “Köprüler ve yollar halkın ortak malıdır. Bundan para kazanmak eşkıyalıktır. Eşkiyalığa ortak olmak da eşkıyalıktır. O yüzden haramdır.” “İslamda sadece kâra ortaklık yoktur. Oysa köprü senedinde zarardan bahsedilmemektedir. Sadece kâra ortaklık vardır. Öyleyse helâl değildir.”

Ne yapılırsa yapılsın inançlı insanların hâlâ yine paralarını yastık altından çıkarmaması karşısında bir başka enstrüman hayata geçirildi. O da faizsiz bankacılık. İkna metodu olarak da “kâr ve zarar ortaklığı” retoriği kullanıldı. Arap sermayesiyle ilk gelen kurumun peşinden 2 kurum daha Türkiye’ye geldi. (Tabiî bunlar Türkiye’de bir kesim tarafından “laiklik elden gidiyor, Arap sermayesini istemeyiz” diye epey gürültü kopmasına sebep oldu) Peşinden de 2-3 tane de yerli sermayeyle faizsiz kurum kuruldu ve piyasa çeşitlendi.

Bütün bunların dışında lokal olarak, insanların cebindeki parayı kendi himayesine almak için binbir türlü yol bulan uyanıklar da bu piyasada büyük problemlere yol açtı. Yurt dışında yaşayan insanlarımıza yıl sonunda yüksek kâr verme vaadiyle para toplayan Anadolu’daki küçük işletmeler, firmalarının isminin sonuna “holding” eki koyarak ve ortaya bir sandık koyarak insanlardan para topladı. İnsanlar da hatırı sayılır miktarda bu kurumlara para verdi. Ama karşılığında bir teminat olmayınca maalesef birçok insanın birikimi yok oldu. Dramatik sahneler yaşandı. İnsanların birbirine inancı kalmadı. Kala kala ortada faizli ve faizsiz bankalar kaldı.

Şimdi gelelim bu kurumlardan elde edilen kazancın ne olduğuna. İlk yazımdan beri, günümüzde artık yatırımların büyüklüğünün, iki arkadaşın ceplerindekini çıkarıp ortaya koyabileceği sermayenin çok üzerine çıktığını ve kentleşmenin getirdiği mobilizasyonla eski ilişkilerin yerini daha resmi ilişkilerin aldığını söylüyorum. Artık bakkal dükkânı açmanın bir esprisi yok. Para kazanmak için büyük market açmaktan başka yol yok. O büyük marketi de 3-5 arkadaşın ortaya koyacağı sermayeyle açmak mümkün değil. Hem rekabet yüzünden elde edilecek getiri de o 3-5 kişiyi tatmin etmeyebilir. İnsanlar arasındaki ortaklık krizleri de işin cabası. Genelde insanlar da artık eskisinden daha zengin oldukları için de, hemen herkesin veya eskisinden daha çok insanın cebinde az veya çok bir birikim var. Bir kişinin 5000 TL birikimi, herhangi bir işletme için çok bir anlam ifade etmiyor artık. Ama 100 kişinin cebindeki 5’er bin lira “500 bin” lira ediyor. İşte amaç bu 100 kişiden tasarruflarını bir vaat karşılığı emanete alıp, onu çalıştıracak ve kazanç sağlayacak birine teslim etmek. Büyük bir market (işletme) artık ancak böyle açılabilir. İşyeri açmak isteyen kişinin amacı nedir? “Para kazanmak, zengin olmak, iyi yaşamak, bir şube daha açmak, insan çalıştırmak, hayır-hasenat yapmak”. Evet yatırım yapacak kişi mutlaka bu amaçlardan en az biri için yatırım yapar. Hiç kimsenin, “kâr etmeden insanlara hizmet edeyim” amacıyla bir işe girişmeyeceğini hepimiz biliyoruz.  Edeceği kârdan ortaklarına da bir kâr payı dağıtması gerekecek. Yoksa o işletmeye niye ortak olsunlar ki? Paralarını niye o işi kuracak kişiye teslim etsinler ki? Marketi 5 kişinin 100’er bin lira koyup açmasıyla, 100 kişinin 5’er bin lira koyup açması arasında hiçbir fark yoktur. Dönem sonunda mutlaka bir hesap yapılıp kâr ve zararın ortaklara yansıtılması gerekir. 5 kişinin fiilen ortak olduğu durumda dönem sonunda “zarar ettik” denmesiyle, 100 kişinin ortak olup dönem sonunda “zarar ettik” denmesi aslında aynı şeydir. Ama hiç kimse bir ortaklığa zarar etmek için girmeyeceği için 5 kişinin olayı kabullenmesiyle 100 kişinin kabullenmesi farklı sonuçlar doğuracaktır. Nitekim YİMPAŞ veya İhlas Finans örneğinde olduğu gibi, insanlar “zarar” sonucunu kabullenmemiş ve firmaların önünde yatarak “paramızı isteriz” demiştir. Hatta devleti araya koyup, “bizim paramızı kurtar” diye devlete görev yüklemeye kalkmışlardır.

İnsanoğlu riski sevmez. Garanticidir. Yaratılışı böyledir. Biz bu yaratılışı bugüne kadar değiştiremediysek, bundan sonra da değiştiremeyeceğimize göre (ki böyle bir hakkımız da olmadığına göre) yapmamız gereken insanlara güven vermektir. Garanti vermektir. “Paranı bana emanet edersen ben senin paranı batırmayacağıma, eritmeyeceğime, zarara sokmayacağıma garanti veriyorum” diyen kuruma parasını emanet edecektir. Çünkü bütün varlığı o 3-5 bin liradır ve onu korumak, değerini muhafaza etmek, yarınını garanti altına almak en doğal insan davranışıdır.

İşte bankalar (faizli-faizsiz), ülkenin zenginleşmesi için, gençlerin iş bulabilmesi için, yarınlarımız olan çocuklarımızın bizden daha iyi yaşayabilmesi için tek kaynağımız olan yurt içindeki tasarrufları milyonlarca insandan küçük küçük miktarlarda toplayıp, onları büyük büyük yatırımlara kaynak yapıp, milletimizin zenginleşmesinin, gençlerin iş bulmasının ve ülke ekonomisinin dünyada üst sıralara tırmanmasının aracılık hizmetini yapan kurumlardır. Bankadan kredi kullananlar, riski alıp, yatırım yapıp, insan çalıştırıp, katma değer üreten, zenginleşen ve ortaklarını da zenginleştiren müteşebbislerdir. Onlara ortak olanlar da, küçük küçük birikimlerini tanımadıkları yatırımcıya kaynak olsun diye aracı kuruma teslim eden, ama yatırımcının kazancından da pay isteyen/alan vatandaştır. Yani kısaca, bankaya para yatıran “paradan para” kazanmıyor. Böyle bir şey olması da mümkün değil.  O parayı alıp yatırım yapan müteşebbisin kârından kendi payını alıyor. Reel sektörden kâr payını alıyor. 100 bin lira sermaye koyup kârdan payını alan 5 kişinin kazancı helâlse, 5000 lira koyup bankadan dönem sonunda, parasının o anki ülke şartlarında getirdiği kazancı alan 100 kişinin kazancı da helâldir.

Bütün bunlara rağmen, faizin haram olduğunu düşünerek parasını bankaya yatırmayan, yastık altında veya altında dövizde tutan, bunu da harama girmeyip doğru yaptığını düşünenler aslında kendi halkına, çocuklarına ve ülkeye kötülük yapıyorlar. Bunu da bir sonraki yazıda açayım.

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

0

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, 2008’den beridir katılıyorum; önceki on kongrede, kongrenin organizasyonunda görev alarak katıldım, bu yıl ilk defa LDT çalışanı olarak değil, katılımcı olarak bulundum kongrede. Benim için duygusal olarak da önemli olan bu kongre, Türkiye’nin fikir tarihi açısından da önemli bir kongreydi. Kongrenin en güzel yanlarından birisi, birkaç yıldır zorlu bir süreç geçiren sevgili Gülay Göktürk’ün de aramızda olmasıydı, onu yeniden aramızda görmek hepimiz için büyük bir moral ve mutluluk kaynağı oldu.

Geçen yıl, benim de 15 Temmuz üzerine bir sunuşla katıldığım kongreden sonra, bu seneki kongrenin de ana temalarından birisi 15 Temmuz’du. Birçok başlıkta verimli tartışmaların yer aldığı kongrenin benim açımdan yine önemli konularından birisi 15 Temmuz’du. Ayrıca LDT’nin 25. Yılında yaptıklarımız ve yapamadıklarımızı da konuştuğumuz oturum, bu manada da önemli bir oturumdu, liberaller olarak mevcut durumumuzu tartıştığımız verimli bir oturumdu. Tuttuğum notlarım da daha çok bu oturum çerçevesinde oldu.

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Rahmetli Cemil Meriç’in Bu Ülke’si ilk olarak üniversite yıllarımda okuduğum ve sonrasında defalarca dönüp baktığım, beni ilk sarsan ve düşünce serüvenimde kilometre taşları arasındaki kitaplardan birisi oldu. Meriç’in, ülke aydınına en ciddi eleştirileri yönelttiği ve bu ülkenin aydınının, bu ülkenin dertlerine ve geçmişine eğilmesi gereğinden hareketle kaleme aldığı, bu ülkeye dair kafa yoran herkesin bir şekilde uğrağı olan bir eser Bu Ülke. “LDT’nin 25. Yılı” oturumu, bu manada liberaller açısından önemli bir tartışmanın da başlangıcı oldu.

Başkanlığını Gülay Göktürk’ün yaptığı oturumda LDT Genel Koordinatörü Özlem Çağlar Yılmaz, LDT Kurucusu Prof. Dr. Atilla Yayla ve LDT Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Tanel Demirel’in birer tebliğ sundu.

Oturumda, Atilla Yayla’nın bir tespiti, Türkiye fikir tarihi açısından önemli bir tartışmanın başlangıcı oldu. Atilla Hoca, mealen, 15 Temmuz sonrasında Türkiyeli liberallerin, yerlilik, millilik ve vatanseverlik kavramları üzerine düşünmeleri gerektiğini söyledi. 15 Temmuz her manada Türkiye tarihi açısından önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Fakat benim de dahil olduğum, bir grup liberalin bir senedir üzerine kafa yorup, yazıp çizdiği “bu ülke”nin tarihiyle, kavramlarıyla ve dertleriyle hemhal olma sürecini tasnif eden bir kırılma oldu.

Bilinen Dünya’nın Sonu: Batı’nın Evrensel Değerlere İhaneti

Türkiye 1990’ları bir cehennem gibi yaşadı. İşkencenin, faili meçhullerin sıradanlaştığı, toplum kesimlerinden ayrıcalıklı bir sınıf haricinde herkesin devlet tarafından ezildiği o acı ve karanlık yıllardan “evrensel insani değerler”e tutunarak çıktık. Çoğunlukla Avrupa Birliği veya geniş anlamıyla Batı’nın ittirmesiyle, bir anlamda “zorlamasıyla” işkence meselesini çözdük. İşkence meselesi önemli, zira devletin sıradanlaştırıp, bir anlamda meşrulaştırdığı ve sorgulanmayan, toplum tarafından dahi (kendine uygulanmadığı sürece) kabul gören bu insan hakkı ihlalleri, ülkeyi zindana çeviren en sembolik şeydi. “İşkenceye sıfır tolerans” diye zihnimizde kalan düzenlemelerle bu mesele zaman içerisinde aşıldı. Tüm bu süreç boyunca, Avrupa bizim için bir “ideal”di. Sezar’ın hakkı Sezar’a, o dönemler haklı bir özenmeydi Avrupa’nın medeni değerleri içselleştirmesine özenmek.

Özellikle 2002’den sonra, AK Parti iktidarıyla hızlanan reformlar, insan hakları ihlalleri açısından da hızlı bir ivme kaydetti ve 2010’lara geldiğimizde, en ağır ve can yakıcı meselemiz olan Kürt Meselesi’nde, Trabzonlu bir şehit annesini ikna etmiş bir sürecin içindeydik; çözüm sürecinde Tayyip Erdoğan’ın aldığı inisiyatif, şehit asker annesiyle gerilla annesini bir araya getiriyordu. Trabzonlu bir şehit annesi “Çocuklar ölmeyecekse, APO’yu serbest bıraksınlar, gelsin benim evimde kalsın, ben razıyım!” noktasına kadar getirmişti. (Başka bir yazının mevzuu ama PKK ve HDP’nin ve onların dümen suyundaki “aydınların” sürece ihaneti bu fırsatı kaçırmamıza neden oldu.)

Fakat bizim evrensel değerleri içselleştirdiğimiz 2010’lu yıllar Avrupa için bir yalpalamanın başladığı yıllar oldu. Öncelikle Mısır Darbesi’nde takındıkları tavır, bir şeylerin ters gittiğini gösteriyordu. Avrupa “darbe”ye “darbe” diyememişti. Sonrasında da darbeci general ile hiçbir şey olmamış gibi ilişkiyi sürdürmüş, hatta darbeyi haklı görmüş, talep etmişti. Pek konduramasak da durum buydu.

Mısır Darbesi sonrası Türkiye’nin başına gelecek olan az çok anlaşılmıştı esasında. Batı öne sürdüğü “evrensel değerler”i bir araç olarak kullanmaktan çekinmiyor, hatta doğrudan bu değerleri çıkarları doğrultusunda bir propaganda aracı olarak kullanıyordu. Mısır’daki darbeyi bu değerlerle meşrulaştırdılar. Türkiye açısından da neredeyse birebir bahaneler aynı yalanlar üzerinden “yeniden şekillendirilen” evrensel değerleri propaganda aracı olarak kullanıyorlardı. 15 Temmuz’un ertesinde basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, özgürlük, insan hakları gibi kavramlar, Erdoğan’ın bir “diktatör” olarak tanımlanması için gereken araç gereçlerdi. Evrensel değerler, Batı açısından, Erdoğan’sız bir Türkiye’ye ulaşmak için içi boşaltılmış işlevsel kavramlar olmaktan öteye gidemiyordu. 15 Temmuz tüm bu teorik lafların gözümüzün içine baka baka pratiğe döküldüğü gece oldu. Batı bir darbeyi talep ettiğini belli etti, darbenin başarılı olması için elinden geleni yaptı, darbe başarısız olduktan sonra dahi kınayamadı ve zaman içinde belli belirsiz nedamet getirdi. 15 Temmuz aslında “bilinen dünyanın sonu” oldu bizim için: Batı evrensel değerlere ihanet etmişti ve yalnızdık.

Bu Ülke’ye Dönüş

15 Temmuz günü can havliyle sokağa çıktık ve değeri ileride daha net anlaşılacak olan, dünya tarihi açısından çok önemli bir “demokratik başarı” hikayesinin bir yerinde yer aldık, savaş uçakları, tanklar ve ağır silahlarla kendi ülkesini işgal etmeye kalkan “ele geçirilmiş bir işgal ordusu”nu yenilgiye uğrattık ve bir darbeyi önledik. Murat Belge gibi, lafla peynir gemisi yürüten “Batı demokratları”na sıradan insanlar olarak hayatları boyunca unutamayacakları bir ders verdik, müstemleke aydınlarından alacağımız bir ders olmadığını gösterdik. Bunu yaparken de müstemleke aydınlarının çok önemsediği “Batı değerleri” ve “Batı yöntemleri” ile değil, kendi değerlerimiz ve kendi toprağımızdan neşet eden saiklerle yaptık bunu. Cami minarelerinden okunan Selâlarla ve anonslarla haberleştik, parti ayrımı gütmeden, ülkücüsü, dindarı, liberaliyle Türk Bayrağı’ndan başka elimizde bir şey olmadan, ezik Marksist sloganlarla değil “Ya Allah, bismillah, Allah-u Ekber”lerle yaptık bunu.

Bir “seferberlik ilanı” ile mücadele ettik. Meclis bombalanırken meclis kürsüsünden “bunu yapanları yargı önüne çıkaracağız” diyerek, “halkın gücünden başka bir güç tanımıyoruz” diyerek yaptık. İğdiş edilmiş “basın özgürlüğü”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlar için değil, “vatanımız” için çıktık, sonrasında meydanlarda “vatanı bekledik” gece gündüz. 7 Ağustos’ta, Yeni Kapı’da ağlayarak İstiklal Marşı okuduk. Önümüzde müstemleke aydınları yoktu, yanımızda Batı eziği “aydınlanmış kitleler” yoktu. Kayseri’den, Sivas’tan, Erzurum’dan otobüslere doluşup gelmiş “sıradan insanlar” olarak yaptık bunu.

Batılı mı “kalacağız” yoksa “Yerli” mi olacağız?

Hasıl-ı kelam, memleketin işgali için devşirilmiş Fetullahçılar bu topraklara ait değildi, nitekim tasmaları kimlerin elindeyse onların çiftliklerine gittiler, oralardan ihanetlerine devam ediyorlar.

Şimdi biz bizeyiz. Ve soru şu: Bize “dayattığı” evrensel değerlere ihanet etmiş bir Batı’nın diliyle, argümanlarıyla canımıza kastetmeye geldiklerinde, kendimizi onlara beğendirmeye, giyotine boynumuzu uzatmaya devam eden müstemleke aydını olarak mı “Batılı” olacağız, yoksa iki yüzlülüğünü suratına çarpıp, ancak bir eşiti olarak muhatap olmaya devam ederken; kendi insanımızla, toprağımızla, değerlerimizle barışıp, geçmişi yeniden düşünüp “yerli” mi olacağız?

“Faiz değil kâr payı istiyorum”

Bir önceki yazıda (“Bitmeyecek Tartışma:  Faiz”) klasik ekonomide üretimin dört faktörü olduğunu, bunlardan birinin olmaması durumunda üretimin olamayacağını söylemiş ve bunlardan “sermaye” faktörünün üzerinde durmuştum. Çünkü en çok üzerinde tartışılan, bu topraklarda kıt olduğu için pahalı olan, pahalı olduğu için de can acıtan sermayeyi “banka aracılığıyla” elde etmenin getirdiği tartışmalara değinmiştim.

Bu arada, son yüzyıldaki teknolojik gelişmelerin hayatımıza getirdiği bazı yeniliklerin üretimin dört faktörünün mahiyetini değiştirdiğini de görüyoruz. Örneğin robotlar son zamanlarda “emek”in yerini almaya başladı. Hele “yapay zekâ”nın hayatımıza daha çok girmesinin, klasik manadaki emek ve emek hareketlerinin seyrini değiştireceğini görmek lazım. Tamamen kol gücü “emek” üzerine oluşturulmuş bir dolu teori ve literatür belki önümüzdeki dönemde önemini yitirecek. Mesela “home office” denen çalışma türü, üretimin dört faktöründen “toprak”ın önemini yitirmesine yol açacaktır. Bazı girişimciler, mobil haldeyken, sadece tablet ve akıllı telefonlarla, birçok büyük fabrikanın ürettiğinden daha fazla katma değer üreten işler yapıyorlar.

Bu faktörler bu şekilde evrim geçirip, bir kısmı yok oluyorken, dört faktörden “sermaye”nin eski halinde değişiklik olmaması beklenemez. Faize konu olduğu ve yasaklandığı dönemlerde sözü edilen para altındı. Altın daha sonra kâğıda dönüştü. Kâğıt şu sıralar bankalardaki “kayıt”a dönüştü. Önümüzde yeni bir para türü görünüyor. Hatta kullanılmaya ve devletler tarafından da takip edilmeye başlandı bile. O da “bitcoin” gibi sanal paralar. Bütün bu gelişmeler, ilk zamanlarda konulan hükümleri yeniden gözden geçirmemizi gerektiriyor. Yani, değişim aracının altın olduğu dönemde verilen fetva, kâğıda dönüştüğü zaman gözden geçirilmesi gerekmiyor muydu? Altın için yasak edilmiş “faiz”in, üzerine desenler basılmış ve rakamlar yazılmış, ama insanlar tarafından değer verilen, değeri de zamana ve zemine göre değişen “banknot” denilen değişim aracı için de aynı şekilde hüküm altına alınması ne kadar doğrudur?

Paranın altından kâğıda nasıl değiştiğini şu hikâye çok güzel anlatıyor: Zamanında Mekke’den Şam’a ticaret için mal götüren tüccarlar, Şam’dan elde ettikleri “nakit (altın)” hasılatı çölde yanlarında götürürken, eşkıya tarafından soyulmaya karşı bir çare geliştiriyorlar. Şam’daki itibarlı bir kişi, tüccarın elde ettiği altın hasılatı emanete alıyor ve Mekke’deki irtibatta olduğu ve kendisine son derece güvenen bir başka itibarlı kişiye hitaben “tüccar ……’nın bende ……..dirhem altını var, bu kâğıdı kim getirirse, ona o miktarda altını verebilirsin. Bu kâğıdı bana kim getirirse ben de buradan o miktarda altını ona veririm” manasına gelen bir sertifika veriyordu. Bu sertifikayı (banknot) alan şahıs Şam’dan Mekke’ye dönüyor, oradaki itibarlı kişiye gidiyor ve sertifikayı nakde çeviriyordu. Gel zaman git zaman, bu sistem aksamadan sürdürülürken, Şam’daki itibarlı kişinin (banker) aklına bir fikir üşüşüyor. “Nasıl olsa benim yazdığım her kâğıt bu piyasada itibar görüyor, o zaman ben, karşılığında gerçek altın olmadan da böyle bir kâğıt yazsam acaba ne olur” diyor ve karşılığı olmayan bir banknotu birisine veriyor ve Mekke’ye gönderiyor. Mekke’deki banker de banknotu görünce itimat ediyor ve karşılığında altını getiren şahsa veriyor. İşte ilk karşılıksız banknot ve enflasyon bu şekilde ortaya çıkıyor. Artık o noktada eski hükümlerin değişmesi gerekirken bugüne kadar hiç dokunulmamış olması ve zorlama izahlarla geçiştirilmesi, bizi bugünkü çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir.

Faiz hakında “haramdır” hükmü verildiği zaman değişim aracı “altın”dı demiştik. Altın bugün, kâğıt parayı (banknotu) basıp piyasaya süren kurumun (merkez bankaları) depolarında emanette (ya da öyle olması gerekir). Yani, merkez bankasının bulunduğu ülkenin hazinesindeki altını birebir satın alacak değerde kâğıt para piyasaya sürülmüş vaziyette. Tabiî bu, kâğıt paranın ilk basıldığı günler için geçerli. Zaman içinde piyasadaki kâğıt para yetmeyince, karşılığında altın olmayan kâğıt paralar da piyasaya sürülmüş ve artık denge kaybolmuş ve tılsım bozulmuştur. Böyle bir durumda geçmişte, örneğin hazineden 100 gr. altın satın alacak kâğıt parayı elinde bulunduran kişi, karşılıksız basılan bu paralar yüzünden artık hazineden 100 gr. altın talep edemeyecek demektir. Belki elindeki banknot artık 80 gr. altın alabiliyordur. İşte bu durum insanları, elindeki nakdin değerini korumak için bir çare aramaya itmiş ve enflasyon farkı kadar miktarı, borç verdikleri kurum veya kişiden talep etmeye başlamışlardır. Örneğin, bir ülkede hazinedeki altın karşılığı olmadan % 20 oranında karşılıksız banknot basılmışsa, bu o ülkede % 20 enflasyon, yani paranın değer kaybı veya alım gücünde düşme olduğunu göstermektedir. İşte insanlar, bir yıllığına borç verecekleri kişi veya kurumlardan bu farkı istemeye başlamışlardır. Buraya kadar olana, din âlimleri de zaman zaman fetva vermişlerdir. Bir kısmı, her ne gerekçeyle olursa olsun içinde “faiz” kelimesi geçen hiçbir getiri helâl olamaz diyerek çözümsüzlüğü tercih etmişlerdir. Bu anlayış, öyle şeylere sebep vermiştir ki, “faiz yemeyeyim” diye birçok insan, veresiye verdiği malın parasını tahsil ettiğinde, sattığı malı yerine koyamamış, verdiği borcu uzun zaman sonra aldığında, aynı rakamlarda geriye aldığı için artık paranın neredeyse geçerliliği kalmamıştır. Ama birçok insan bunu sineye çekmiş, “aman benim boğazımdan haram geçmesin, bu dünyada zarar etsem de öbür dünyada kâr ederim” anlayışıyla hareket etmiştir.

Paranın enflasyon karşısında erimesinin güvencesi olacak “faiz” miktarında artık bir problem kalmamış gibi gözükmektedir. Ancak ikinci kısımdaki sıkıntı hâlâ sürmektedir. Yani, paranın kredi olarak verilmesi ve bunun karşılığında bir menfaat edilmesi amacıyla bankaya yatırılması ve oradan bir menfaat elde edilmesi hâlâ kerih görülmektedir. “Faizle iş gören bankaların yaptırdığı bankoya oturmanın haram olduğu, önünden geçilirse içeriden sızacak havanın teneffüs edilmesinin bile insanın maneviyatına zarar vereceği, devletin cebr yoluyla aldığı bazı paraların geri ödenmesindeki ‘nema’nın ne yapılacağı, mecburen ‘nemalanmış’ paranın üreminin nereye verilmesi gerektiği, maaşını bankadan almanın verdiği sıkıntı” gibi konular dinî inancı kuvvetli insanların gündeminden hiç düşmemiştir. Hatta halk arasında şöyle fetvaların verildiği bile konuşulur olmuştur. Şayet kendi rızan olmadan bankadan veya devletten senin parana bir faiz işlemişse, o parayı alıp ya hayrına tuvalet yaptıracaksın (ki insanlar o paranın üzerine pislesinler) ya da bir fakire vermek üzere odun-kömür alacaksın (ki o para ancak ateşte yanmaya lâyıktır).

Bütün bu endişelere çözüm olarak da “katılım bankacılığı” formülü bulunmuş ve 1980’li yılların ikinci yarısında Türkiye’de de faaliyete başlamıştır. Buradaki mantık, yine mudilerden “belirsiz bir vaat karşılığı” (bankalarda belirli olması haram olarak görülüyor) para toplama, bu parayı kredi olarak talep edenlere nakit olarak vermeyip, onların ihtiyacı olan malı peşin parayla satın alıp, vadeli ve üzerine kâr koyarak, taksitli satma prensibi üzerine kurulmuştur. Yani faizli bankalara bulaşmayacak, elinde birikimi olan inançlı bir kişi, parasını bu kurumlara götürecek, benim param “şu iş sahasında değerlendirilsin” diyecek, kurum da onun parasını, mudinin talep ettiği iş sahasında değerlendirecek, vade sonunda da o iş kolunun kârlılığı kadar payı mudiye ana paranın üzerine koyarak verecek. Tabiî bu durumun, İslam âlimlerinin hep savunduğu “kâra ve zarara ortaklık” prensibiyle alâkası yoktur. Çünkü kimse zarara ortak olmak istememektedir. Şayet parasını yatırırken “bu işin sonunda kâr da var zarar da, buna hazır mısınız” diye sorulsa, alınacak cevap bellidir. Yani, “Müslüman ancak bir işletmeye kâr ve zarar ortağı olursa olur, sadece kâra ortaklık diye bir şey İslama göre caiz değildir” türü anlayışın gerçek hayatta karşılığı yoktur. Bu gerçek bilindiği içindir ki, katılım bankaları hiç bu konuyu gündeme getirmemişlerdir. O kurumlara yatırılan para sadece “kâra ortaklık”tır ve kâr “garanti” olmalıdır. Ancak bu getirinin, faizli bankaların verdiğinden az olmaması da gerekmektedir. Çünkü, bir tanıdığı aynı miktarda bir parayı faizli bankaya yatırdığında % 10 getiri elde etmişse, kendisi faizsiz kurumda % 8 getiride kalmışsa, zarar ettiğini düşünüp, faizli bankaya para yatırmanın hangi durumlarda caiz olacağına dair fetvalar aramaya başlayacaktır. O yüzden faizsiz olduğunu iddia eden kurumlar, gazetelere “yatırdığınız 100 lira, geçtiğimiz 3 ayda şu kadar kâr getirmiştir” diye ilanlar vererek, kendilerinin de faizli bankalar kadar kâr payı verdiklerini göstermek zorunda kalmışlardır. Aslında bu durum, inançlı inançsız bütün insanların menfaatlerinin peşinde koştuklarını, kimsenin zarar etmeye razı olmadığını, verilen fetvaların gerçek hayatta pek bir karşılığının olmadığını göstermektedir.

Bir sonraki yazıda, mudinin bankadan aldığı nemanın faiz olup olmadığını, bankadan kredi alıp, geriye nemalanmış ödeme yapanların ödediklerinin ne olduğunu izah etmeye çalışacağım.

Referandumun meşruluğu gerekliliğini göstermiyor

Bu aralar Türkiyeli Barzani’ye yakın ya da Barzani’yi önemseyen gruplarda ilhamını yine Barzani ve politbürosunun açıklamaları ve tahlillerinde bulan büyük bir duygusallık büyük bir tepkisellik var. Durumun haklı karmaşıklığından olsa gerek basitleştirmek ve anlam vermek için “hainlik” kavramına sığınmış görünüyorlar. Dinlemeye, anlamaya zamanları yok gibi büyük bir hayal yıkıntısının altından kalkmak için teselliyi “hainlik” kavramında bulmuş gibiler. Öyle ya başka bir açıklaması olamazdı yaşanılanların! Daha birkaç gün önce Barzani ve Peşmergesi öncülüğünde, gönüllerdeki bağımsız Kürdistan’ın tarihî ilanına giden yolda umutlu, güçlü ve büyük beklenti vardı.

Şartlar, dengeler artık ne derseniz özetle rüzgâr dahil güneş bile Kürtlerden yana idi! Kürtler hiç olmadığı kadar bağımsızlığa yakındı! Bu koşullarda bağımsızlık referandumu kendisinden beklenen sonuçları vermeyip ortada Kürtlerden yana bir rüzgârın olmadığı anlaşıldığında dönüp düşünmeye tahlil etmeye gerek yoktu çünkü bunun yegâne bir açıklaması vardı: İhanet ve Hainlik.

Kürtlerin, Kürtler derken bahsettikleri aktör aslında Barzani ve grubu, ihanete uğramış ve kendilerine de hainlik yapılmıştı. Sadece içeride bir hainlik yoktu aynı zamanda uluslararası güçler de ihanet etmişti! Daha hayallerde canlı olan basında mürekkebi bile kurumamış Batılı aktörlerin “yapmayın, etmeyin, erteleyin” açıklamaları hiç olmamış gibi Batılılar ihanet etmiş! Sadece dost bildikleri Batılılar değil içeride de büyük bir ihanet varmış. Bundan dolayı daha birkaç gün öncesinde Celal Talabani’nin taziyesinde ona methiyeler dizen “gözün arkada kalmasın” diyen bir grup aynı şahsa ve ailesine, bildiğiniz ana avrat, düz gittiler.

Belki hatırlayanınız vardır, bilemiyorum. Her şey Kürtlerden yanayken “referanduma “evet” dememek hatta referandumu yapmamak Kürtlerin ölmüşlerine, dirilerine, doğmamışlarına, dağına, toprağına, kuşuna… ihanettir; Kürdistana hainliktir!” gibi söylemler ile bölgenin diğer aktörleri ve Kürtlerden yana bir rüzgârın olduğu görüşlerine kuşku ile yaklaşanlara, “tamam referandum meşrudur; ana sütünüz gibi helaldir ama bi durun” diye cümleye başlayanlar dahil herkese karşı duygusallık ile güçlendirilmiş bir tepki ve üstlerinde oluşturdukları muazzam bir baskı vardı. O zaman da, yine müthiş bir deha ile “hainlik” kavramına sığınmışlar, eleştirileri ve tavsiyeleri bertaraf etmeye çalışmış, makul bir tartışma ortamına bile zırnık koklatmamışlardı. Öyle ya destek vermeyenler olsa olsa kürdfobiktir! Destek vermeyen Kürd ise o zaman düşmanın aklına diline üslubuna teslim olmuş asimile olmuş bir zavallıdır! Hiç bir şey değilse gerçeğin farkında olan ama kendi çıkarı kadar önemli görmeyen çıkarcı acınası bir ideologdur.

Bütün bunların ötesinde anlaşıldı ki, eleştiri okları kendilerine yönelince, başka grupların eleştiri karşısında sergiledikleri/takındıkları, haklı olarak sevmedikleri tutumun bir adım ötesinde ya da gerisinde değiller.  Bir baktık ki çok da farklı değillermiş.

Neyse mevzu bu değil aslında…

Referandum mevzusu ortaya atıldığında hem bunu savunma anlayışlarına hâkim olan üslup hem de referandumun kendisi birçok açıdan sakattı, yanlıştı. Aynı zamanda referandumun sonucunda bölgede yaşanan hızlı gelişmelerden sonra da takınan üslup doğru olmadı. Referandum kararı alındığında buna destek vermeyenleri, buna kuşku ve kaygı ile yaklaşanları “hımm… sizde bir hainlik söylemi var sanki” diyerek suçlayıp sonuçlarını ise ihanet ve hainlik ile açıklamak hangi mantık ile mümkün olabilir?

Referandum kararı açıklandığında yanlıştı, gereksizdi. Bunu şimdi sonuçlara bakıp “haklıydım” demek için söylemiyorum ama haksızdılar, yanlıştılar, yazık ettiler demek için söylüyorum.

Öncelikle “kendi kendisini yönetmek” gerçekten bir hak mıdır; halklara özgürlük getirir mi gibi tartışmalar bir tarafa bağımsızlık bölgede yaşayan Arapların, Türklerin, Farsların ve diğer halkların ne kadar hakkı ise aynı şekilde bundan Kürtleri mahrum etmenin ahlâken savunulacak bir tarafı yoktur. Bu temelde ahlâkîdir, meşrudur en az Türkler kadar Kürtlerin de hakkıdır.

Peki, o zaman bağımsızlık referandumu neden yanlıştı/tır?

  • Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) zaten kendi kendisini yönetiyordu. Üstelik merkezî hükümette de temsil ediliyorlardı. Bağımsızlığın birçok kurucu unsurunu taşıyan güçlü bir özerklik alanları vardı. Sınırlar Kürt güçlerinin elindeydi, gümrüklerde merkezî hükümetin memurları değil; IKBY’nın ofisleri ve memurları vardı. Bunlara rağmen duygusal söylemler ile bağımsızlık referandumuna gitmek yanlıştı.
  • Irak Anayasası Türkiye dâhil bölgede birçok anayasadan nispeten daha demokratik ve insan haklarına dayanıyor. Resmi dil Arapça ve Kürtçe’dir. Diğer birçok dil güvence altındadır. Bu temelde Kürtlerin refah, hak ve özgürlükleri için önlerine bağımsızlığı getirmek mutlak bir zorunluluk değildi.
  • Bu referandumun Türkiye’de yeni kırılan kürdfobinin canlanmasını ve güçlenmesini getireceği açıktı. Türkiye’nin kendi Kürt meselesini çözmesine bir katkısı olmaması temelinde yanlıştı.

Bu sebeplerle Kürtlerin kendi kendisini yönetmesi, yüz yıllık özlem, Kürtlerin özgürlükleri gibi gerekçeler ile bağımsızlık ilânına gitmek yegâne yol değildi. Önemli olan Kürtlerin refah ve özgürlükleri ise bunu geliştirme imkân ve fırsatları vardı. IKBY’nin BM’de bir sandalye talep etmesinden daha anlamlı ve önemli olan hem özerk bölgenin refah ve gelişimine hizmet edecek, hem Kürtlerin hak ve özgürlüklerini geliştirecek hem de özellikle Türkiye’nin ciddi bir mesafe aldığı Kürt politikasını geliştirmesine katkı sağlayacak sürdürülebilir bir ilişki ve politikada ısrarcı olmalarıydı.

Referandum meşruydu ve haklarıydı. Buna eyvallah! Ancak bunun gerekli ve zarurî olmadığı ve aynı zamanda Kürtlerin hak ve özgürlüklerine bir katkısının olmayacağı da anlaşılmış oldu.

Bu saatten sonra “Ne yapmalı?” tartışmasından önce bu her derde deva olarak görülen “hain, ihanet” çözümlemelerinden ve bunun üzerinden tepki göstermekten vazgeçmek gerekiyor.

Sıradan insanın kaderi ve kapitalizm

Alelâde zamanlarda dik durmak kolaydır. Parlak nutuklar atmak, iddialı cümleler kurmak, özgürlük havarisi kesilmek, darbe olursa tankın üzerine ilk ben çıkarım demek…

İnsanın gerçek karakterinin bütün zaaflarıyla ortaya çıktığı zor zamanlar vardır bir de. Havanın bulanıklaştığı, denizin kabardığı, yağmurun gökler delinmiş gibi yağmaya, rüzgârın sert esmeye başladığı zamanlar.

Böyle zamanlarda önce yapraklar savrulur. En cılızlar, en savunmasızlar (ve en masumlar) onlardır çünkü. Sonra ağaçlar devrilmeye, azgın sular önüne kattığı herşeyi sürüklemeye başlar. Doğanın bu azgınlığına karşı size güvenlik vaad edenlere yanaşırsınız. Yahut zayıf ve korumasız hâlinizden istifade eden bir güçlü sizi alır ve kulu-kölesi yapar.

Büyük (merkezî) krallıkların henüz kurulmadığı Orta Çağ Avrupasının sıradan insanları, böyle bir güvenlik endişesi içinde yaşıyorlardı işte. Küçük prenslikler ve derebeyleri bir yandan birbirleriyle kapışırken, öbür taraftan eşkıya, haydut ve diğer tehlikelere karşı himaye ettiği insanlardan ağır vergiler alıyorlardı. Kaleler ve topraklar el değiştirdikçe halkın ödediği vergiler de katlanarak artıyordu.

Lakin Orta Çağ Avrupasında ağır vergilere tâbi olmak bile bir baht göstergesiydi: Bir mülkiyetiniz vardı en azından ve muhatap alınan bir şahsiyettiniz. Kapitalist öncesi dönemde Batı’da hüküm süren ekonomik sistem olan feodalitenin, nüfusun geniş kesimini oluşturan serflere sunduğu tek şey ailece sığınabilecekleri bir dam altıydı çünkü. Karşılığında bütün ailenin (doğmamış çocukları da dâhildi buna) ömür boyu ve neredeyse karın tokluğuna senyörün hesabına çalışması gerekiyordu. Mesai saatlerini belirleyen de yine senyördü.

Kapitalizmin ilk başarısı, kitlesel bir refah yaratmadan çok önce bu kısır döngüyü kırmak oldu. İnsanlar yine ailece, ömür boyu ve uzun mesailer yaparak, fakat bu defa kapitalistler için çalışıyorlar, emeklerinin karşılığı olarak az da olsa bir ücret alıyorlardı. Hor ve hakir görülen, ne kadar çalışırsa çalışsın eline birşey geçmeyen serfler için ücretin ne anlama geldiğini bugün tasavvur bile edemeyiz. Fakirlik, beş parasız olmaktan ve hep öyle kalacağını bilmekten çok daha yüksek bir mertebe değil mi?

Eskinin serfleri, o günün işçileri, biraz daha çok çalışarak veya aynı sürede daha iyi iş çıkararak (=verimlilik) daha fazla kazanabileceklerini gördüler zamanla. Ve daha dikkatli harcayarak, kazandıklarının bir kısmını koruyabileceklerini (tasarrufu) fark ettiler. Kazançlarıyla harcamaları arasındaki bu farkı biriktirerek, daha önce sahip olmadıkları şeyleri zamanla alabileceklerini düşündü, velev ki umut ettiler. Kapitalizmin sıradan insana kazandırdığı ilk ve en önemli şeydi umut etmek. Birgün herşeyin daha farklı ve daha güzel olabileceğini umut etmek -bir serfin hayal bile edemeyeceği şey. Sıradan insanlar, kapitalizm sayesinde vaktiyle hayalini dahi kuramayacakları kadar çok şeye sahip oldular. Mamafih, elde ettiklerinin en değerlisi umut edebilmekti.

Senyör seçme şansları yokken, kendilerine daha cazip işler ve teklifler sunan patronlar arasında gidip gelmeye, şayet cebindeki para yetiyorsa kimseye sormadan istediği şeyi alabilmeye başladılar. Kırılan düğmesinin yerine senyöründen habersiz yenisini dahi alamayanlar için az şey miydi bu? Kapitalizmin sıradan insana kazandırdığı ikinci şey, bağımsız karar alma ve hareket edebilme kabiliyetiydi.

Umut etmeyi ve bağımsız (hür) hareket etmeyi öğrenen serfler, kapitalizmin kendilerine vaat ettiği hayatı yaşayabilecekleri şehirlere, atölyelere ve fabrikalara akın etmeye başladılar. Bu devâsa göç yüzünden ücret hadleri o kadar uzun süre yerlerde süründü ki hep öyle kalacak zannedildi. Üstelik bu hataya, bilhassa Kuzey ve Batı Avrupa’da cereyan eden bu büyük sosyo-ekonomik dönüşümün yol açtığı ızdıraba bir tepki olarak ortaya çıkan sosyalizm ve sosyalistler değil, serbest piyasa ekonomisinin dış ticarette mukayeseli üstünlükler teorisini geliştiren güçlü ismi Ricardo da düştü.

Göç hareketleri zamanla emek depolarını doldururken, üretimin sıklet merkezi tarlalardan atölye ve fabrikalara kaydı. Bu tabloya kadının kapitalist üretim ilişkileri içindeki yerini alması da eklenince nüfusun artış hızı kaçınılmaz olarak yavaşladı. Bu yavaşlamanın ücret hadlerini yükselten etkisi sonraki dönemlerde görülecekti.

Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, çocuk işçiliği, konforsuz evler… Tedricen aşılmış olsa da, kapitalizmin takriben ilk yüz yılına getirilen bu eleştirilerin hepsi doğru. Fakat hakkaniyet adına sormak gerekiyor: Kapitalist öncesi dönemde çocuk işçiliğinin olmadığını, serflerin çalışma şartlarının daha iyi, mesailerin daha kısa olduğunu iddia edebilen var mı? Senyörün kendilerine layık gördüğünden başka bir yerde oturan, onun haberi ve izni olmadan evine tek bir çivi çakabilen, hatta onun aldığının dışında bir pantolon giyebilen var mıydı?

Artık feodal düzende bir serf değil, kapitalist düzende işçiydiler. Karın tokluğuna çalışsalar da, o gün ne yiyeceklerine kendileri karar veriyorlardı. Belki kapitalistler karşısında güçsüzdüler, fakat senyörler karşısında ne idiler ki sanki? Bugüne göre çok az, fakat o gün için muazzam şeylere sahiptiler. Feodal düzende sahip olmadıkları ve asla olamayacakları şeylere: Hürriyete ve birgün daha iyi şartlarda yaşama umuduna.

Tekrar etmekte fayda var ki kapitalizm genel bir refah üretmeden çok çok önce, geniş kitlelere hürriyet getirdi. Ekonomik gelişme ve refah, bu hürriyetin verdiği imkânlarla sağlanabildi.

Görünen o ki, kapitalizm olmasa ömür (hatta nesiller) boyu ve karın tokluğuna bir senyörün yahut ağanın toprağında çalışacak insanların kapitalizmi karalaması bile, Hayek’in deyişiyle ancak kapitalizm sayesinde mümkün olabiliyor.

* Liberal Gençlik Dergisi’nin son sayısında yayınlanmıştır.

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Türkiye 15 Temmuz 2016’da sarsıntıları hâlâ devam eden müthiş bir olay yaşadı. Yargı tarafından FETÖ adı verilen, bünyesinde terör unsurunu da barındıran, İslâmî görünümlü, totaliter bir ezoterik örgüt, uluslararası ortaklarıyla birlikte, ülkenin parçalanmasıyla, işgal edilmesiyle, iç savaşla da sonuçlanabilecek bir darbe teşebbüsüne girişti. Bu, “darbekolik” ülkemizin şimdiye kadar gördüğü en sofistike darbe girişimiydi. Püskürtülmesi de âdetâ bir mucize oldu. Başarılı olsaydı, şimdi ya bambaşka ve muhtemelen cehenneme dönmüş bir Türkiye’de yaşama çalışıyor olacaktık, ya da hattâ Türkiye diye bir ülke kalmamış olacaktı. Kahraman milletimiz, siyasilerin de sağlam duruşuyla bu darbeyi önledi.

15 Temmuz darbesinin önceki darbelerle benzerliklerinin yanında farkları da vardı.

En önemli farklardan biri teşebbüsün ağırlık merkezinin bulunduğu yerdi. Önceki darbelerde ağırlık merkezi daima (bir bütün olarak veya içindeki bazı unsurlarla) orduydu. Bu sefer ordu mensupları darbenin bileşenlerinden biri olmakla beraber, darbenin beyni sivil toplum içinde gömülüydü. Darbeci askerler totaliter yapılanmanın “imam” adı verilen sivil parçalarının kendilerine verdiği emirleri gerçekleştirmeye çalıştı.

Darbe teşebbüsünün bir diğer farklı özelliği ideolojik rengiydi. 15 Temmuz’a kadar tüm darbeler Kemalist askerler tarafından ve Atatürkçülük adına yapılmıştı. 15 Temmuz’a da seküler bir görüntü vermeye çalışıldı, ama bu sefer fail “dinî” bir gruptu. İslâmî bir retorik kullanmakta, mensuplarının itaatini dinsel motivasyonlarla sağlamaktaydı. Buna rağmen laik çevrelerde ve dünyada daha geniş destek bulmak ve toplumu yanıltmak için Kemalist çağrışımlar yapan öğeler kullanıldı. Darbenin görünen yüzü olması planlanan “Yurtta Sulh Konseyi”nin, 1960 Darbesi’nin “Millî Birlik Komitesi” gibi 38 üyeden oluşması, darbe bildirisinde laikliğe ve Batı ittifakının öğelerine sadakate özel vurgu yapılması bunun örnekleriydi.

Son olarak bu darbenin uluslararası bağlantıları evvelkilerden daha güçlü ve açıktı. Cumhuriyet Türkiyesi’nde vuku bulan her darbede özellikle ABD’nin payı olduğu artık genel bir kabul. Ama bunun delilleri sınırlı. Buna karşılık 15 Temmuz’da ABD’nin ve/ya NATO’nun katkısı açık. Son olarak, ABD İstanbul Başkonsolosluğu’ndaki bazı görevlilerin FETÖ elemanlarıyla hayatın akışına aykırı bağlantıları ortaya çıktı. Bu da darbenin uluslararası bir tezgâh olduğunu ve FETÖ’nün aslında bir taşeron kimliğiyle hareket ettiğini kanıtlıyor.

15 Temmuz olayı, gerek toplum içinde, gerekse bu vakaya daha büyük önem vermesi ve didik didik incelemesi gereken akademi ve medya çevrelerinde tüm boyutlarıyla incelendi mi? Bu soruya maalesef gönül rahatlığıyla evet cevabı veremiyorum. Bu, her bakımdan üzücü ve korkutucu. Sebep olabileceği İlk problem 15 Temmuz’un mahiyetinin tam olarak anlaşılamaması. İkinci problem FETÖ’nün ne olduğunun ve hangi özellikleri bulunduğunun tam olarak kavranamaması. Bunlarla bağlantılı üçüncü sonuç, FETÖ ile hakkıyla mücadele edilememesi.

Olay elbette ceza yargısını ilgilendiriyor. Birçok dâvâ aynı anda yürütülmekte. Bazı dâvâlarda, beklendiği gibi,  ağır mahkûmiyet kararları çıktı. Diğer dâvâlar da yakında yine ağır cezalarla biteceğe benziyor. Ancak, olayı sadece hukukla anlamak ve çözmek imkânsız. Çok yönlü ve gayet karmaşık bir vakayla karşı karşıyayız.

Akademik dünyada konuya ilişkin çalışmalar var. Ancak bunların çoğu yetersiz; hiçbir yeni bilgi ortaya çıkarmayıp malûmu tekrarlamakta. Medya çevrelerinde de durum çok parlak görünmüyor. Medyanın bir kısmı, belki de medyanın tabiatı icabı, olayın çeşitli unsurlarını ya magazinleştiriyor ya da abartılı, vakanın özünün göze kaçırılmasına katkı sağlayabilecek haber ve yorumlara malzeme yapıyor.

Bu korkutucu ortama bir istisna geçenlerde geldi. 26-28 Ekim’de memleketimizin güzel köşelerinden Kartepe’de, İzmit Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde bir 15 Temmuz zirvesi düzenlendi. Çok sayıda yerli ve yabancı akademisyen, uzman ve gazetecinin sunuşlarıyla katıldığı “Uluslararası 15 Temmuz ve Darbeler Sempozyumu”nda aynı anda dört salonda birbirinden ilginç paneller gerçekleştirildi. Paneller çok sayıda katılımcı tarafından izlendi. Panel başlıkları bile sempozyumda 15 Temmuz’un ne kadar etraflı biçimde ele alındığını göstermeye yeterliydi. 15 Temmuz’un iç ve dış medyaya yansıması; genel olarak dış dünyanın, spesifik olarak AB, NATO, Almanya, ABD gibi aktörlerin darbe esnasında ve sonrasındaki tutumları; darbenin taşeronunun karakteristik özellikleri; darbenin ekonomi üzerindeki etkileri; Türkiye’de darbelerin ve darbeciliğin tarihi…

İzmit Büyükşehir Belediyesi’ni ve ortaklarını tebrik ediyorum. Emeği geçen her kişi ve kuruma da teşekkürlerimi iletiyorum. Bu verimli ve yararlı çabanın hak ettiği ilgiyi görmesi için, tebliğlerin hem basılı olarak hem de hazırlanacak özel bir web sitesiyle sanal ortamda kamuya sunulmasının çok yerinde olacağı kanaatindeyim.

Kartepe Zirvesi’nin benzer toplantılar için örnek teşkil etmesini dilerim.

Serbestiyet, 31.10.2017

Sosyalizm neden kaçınılmaz olarak diktatörlük üretir?

Sosyalizm en geniş ölçüde 20. yüzyılda uygulanma alanı buldu. 1900’lerin ikinci yarısında yaklaşık 40 ülkede sosyalist rejimler kurulmuş bulunuyordu (fakat sadece 15 kadarı uluslararası komünist harekete dahildi; resmen ve gerçekten komünist parti yönetimleriydi). Bu rejimlerin ortak özellikleri de vardı, farklı yanları da. Şaşmaz ortaklık hepsinin diktatörlük olmasıydı. Sosyalist ülkelerin tamamı fiilî olarak tek parti rejimleriydi ve hangi adı taşırsa taşısın, bu partiler ülkenin mutlak egemeniydi. Her ne kadar faşizmden farklı olarak siyasî söylemde lider öne çıkarılmadıysa da, sosyalist rejimin hükümranı tekelci sosyalist-komünist partiler, onun egemeni ise liderlerdi (parti başkanı, politbüro başkanı, parti genel sekreteri). Birçok sosyalist ülkede liderler hayat boyu iktidarda kaldı. Fiiliyatta liderleri değiştirme imkânı çok azdı. Bazı yerlerde sosyalizm bir tür “hanedan sosyalizmi”ne yöneldi. Küba ve Kore bunun en iyi örnekleri olarak tezahür etti.

Neden tüm sosyalist rejimler birer diktatörlük olarak boy gösterdi? Bu, sosyalizmden bir sapma mıydı? Yaygın kurnazlık taktiğini izleyerek sorarsak, diktatörlükler ideal sosyalizmin değil de reel sosyalizmin ürünü müydü? Sosyalizm yanlış uygulandığı için mi diktatörlükler doğdu? Sosyalizm doğru uygulansa diktatörlükler ortaya çıkmaz, demokrasilerdeki hak ve özgürlükler sosyalist ülkelerde de tam mânâsıyla var olabilir miydi?

Aslında sosyalizmin diktatörlük olduğunun söylenmesine kızılmasını anlamak zor. En büyük sosyalist teorisyen Karl Marx bunu zaten ifade etmişti. Sosyalist rejimin bir proleterya diktatörlüğü olacağını ve toplumu komünizme hazırlayacağını ileri sürmüştü. Rusya’da sosyalist rejimin kurulmasından sonra, komünizme geçişin tek ülkede sosyalizmle mi yoksa tüm dünyanın sosyalist olmasından sonra mı gerçekleşeceği yolunda tartışmalar yapıldı.

Bir sosyalizm gözlemcisi sıfatıyla, sosyalizmin diktatörlük pratiğinin orijinal teoriden bir sapma değil, ortodoks sosyalist teorinin doğal ve kaçınılmaz sonucu olduğu kanaatindeyim. Yani sosyalist ülkeler sosyalist teoriden saptığı için değil, teoriye sadık kaldığı için sosyalist diktatörlükler doğdu. Tersini iddia etmek, ispatlanması zor bir tez ortaya atmak anlamına gelir.

Sosyalizmin diktatörlüğe mahkûm olmasının sebepleri neler? En başta gelenleri “ideolojik taassup” ve “eşitlik ideali.” Bir diğeri, mülkiyet hakkının ilgasının yarattığı “mülklerin idaresi” problemi. Bunları biraz açıklayalım.

Ortodoks sosyalist teoriye göre, burjuva diktatörlüğünü (veya kapitalist sistemleri; hangisi hoşunuza giderse) yıkan ve sosyalist bir rejimin kurulmasını sağlayan devrimin hemen tamamlanması ve garanti altına alınması beklenemez.  Devrimin tamamlanması ve yerleşmesi için zamana ihtiyaç duyulur. Bu çerçevede, eski rejimin alışkanlıklarının ve tortularının tasfiye edilmesi uzun bir mücadeleyle olur. Çünkü sosyalist sistem içinde eski rejim dönemindeki şahsî menfaat takipçiliğine devam edecek kırıntılar olacaktır. Bunları engellenmek ve tümüyle tasfiye etmek için, baskı altında tutulmaları gerekir. Bu baskıcı bir rejim demektir. Hakeza, sosyalist rejim kurulmasına rağmen sosyalizme düşman düşünce ve davranış kalıplarına şartlandırılmış işçiler de olacaktır. Onların ideolojik eğitime tabi tutulması da sistematik bir endoktrinasyon çabasına ihtiyaç gösterir. Bu da zamana yayılan bir baskıcı rejim demektir.

Sosyalizmin en büyük değeri ve en yararlı propaganda aracı, eşitliktir. Ancak, sosyalist eşitlik tarzı, sosyalistlerin sevdiği bir deyişle, kendini nakzedecek ve tahrip edecek tohumları bağrında taşır. Sonunda eşitlik ideali hem diktatörlüğe yol açar, hem de muhtemelen kapitalizmdekinden daha ağır eşitsizliklere neden olur.

Eşitliği insanların aynı hayat şartlarına, aynı malî-maddî varlığa sahip olması diye tanımlayalım. Sosyalist bir rejimin tarihin belli bir anında mucizevî bir şekilde bu anlamda eşit bir toplum kurduğunu varsayalım.  Bu sürdürülebilir bir durum mudur? Eşitlik hali ebediyyen korunabilir mi?

Eşitliği kurduktan sonra topluma eşitlik adına müdahaleyi bırakırsanız, eşitsizlik yaratan faktörlerin tesirleri hemen ortaya çıkmaya başlar. Üretim araçlarının kamusal mülkiyet altında olması bunu önlemeye yetmez. İnsanlar davranış alışkanlıkları, tercihleri, hattâ şansları yüzünden eşitsizleşmeye doğru ilerler. Çok geçmeden eşitsizlik dikkat çekecek boyutlara ulaşır. Eşitlik temel idealse ve sosyalist devletin temel görevi insanları eşitlemek ve eşitlik içinde tutmaksa, devletin topluma devamlı eşitlikçi müdahalelerde bulunması gerekir. Ahlâk ve politik ekonomi profesörü James Otteson buna “sosyalizmin ikinci gün problemi” diyor. Topluma bu tür kapsayıcı ve daimî müdahalelerde bulunacak bir devlet, muazzam yetkiler ve araçlarla donatılmış olmalıdır. O bütün vatandaşlarını takip etmeli, onlarla ilgili kayıtlar tutmalı, bu kayıtlara dayanan politikalar oluşturacak organlar tesis etmeli ve bu politikaları destekleyecek zorlama (cebir) araçlarını yaratmalıdır. Bunu yapan devlet zaten zaptedilmez güce sahip bir diktatörlük olacaktır. Yani eşitlik gibi ulvî görülen bir değer ve amaç, insanların tahakküm altına girmesine yol açacak ve her türlü tahakkümü meşrulaştıracaktır.

Sosyalizmin neden kaçınılmaz olarak diktatörlüğe dönüşeceğine dair bir başka açıklama, mülklerin idaresi problemiyle  ilgilidir. Mülklerin idaresi her toplumun ana işlerindendir. Özel mülkiyetin egemen olduğu bir sistemde mülkleri sahipleri idare eder. Kamulaştırma, mülkiyet sahipliğini ortadan kaldırır, ama mülklerin idaresi problemini ortadan kaldırmaz. Mülklerin ne için, ne zaman, hangi kombinasyonlar içinde ve kimler tarafından kullanılacağının karara bağlanması gerekir. Bunu yapmak için devlet devreye girer. Tüm mülkleri idare etme yetkisine sahip bir kamu gücü kaçınılmaz olarak diktatörlüğe evrilir.

Evet, hem teorisi hem pratiği sosyalizmin diktatörlüğe mecbur ve mahkûm olduğunu gösteriyor.

Serbestiyet, 27.10.2017

Ekim Devrimi’nin 100. yılı münasebetiyle: Sosyalizmin görmezden gelinen başarısızlık ve kötülükleri

Daha önceki yazılarımda da altını çizdiğim üzere, sosyalizm kendi başına bir teori hüviyetinde inşa edilmedi. Bir kapitalizm eleştirisi olarak formüle edildi.  Marksist düşünce zembereği içinde, sosyalizmi bir tez olarak sunmak ve hem sosyalizmden komünizme hangi dinamiklerle ve nasıl geçileceğini, hem de gerek sosyalizmde gerekse komünizmde hayatın nasıl olacağını açıklamak gerekirdi. Sosyalistler bu külfete girmedi. Daha doğrusu bu ağır, muhtemelen altından kalkılamayacak entellektüel vazifeden kaçtı.

Sosyalizmin ayrıntılarını es geçip kapitalizm üzerine odaklanmak ve sosyalizmin meziyetlerini kapitalizme atfedilen kusurlar üzerinden ima etmek — altını çiziyorum, açıklamak değil ima etmek — klasik Marksist yazarlara münhasır kalmadı. Daha sonraki sosyalistler de aynı yolda ilerledi. Hem nasyonal sosyalist hem ortodoks sosyalist totalitarizm denemelerinden sonra Jürgen Habermas, 1970’lerde yazdığı kitaplarda hâlâ kapitalizmin krizlerini vurguluyordu. Sonra köprülerin altından çok sular aktı. İddia ettiği tüm sorunların aslında sosyalizmin sorunları olduğu anlaşıldı. Anti-demokratik sosyalizmin fikir savaşçısı Habermas, bir özeleştiri yapmadan, yanıldığını itiraf etmeden, sosyalizmin kurbanları için üzüntü beyan etmeden, liberal demokrasi teorisyenliğine soyundu ve hiçbir zaman demokrasinin gerçek mahiyetini kavrayamamasına rağmen, demokrasiyi anlatan ders kitaplarına girmeyi başardı.

Gerek klasik gerekse modern (çağdaş) sosyalist yazarlar kapitalizmin kötülüklerinden bahsederken bazı şeyleri tekrar tekrar vurguladı. Onlara göre kapitalizm bir diktatörlüktü. Ezenlerin ezilenler, sömürenlerin sömürülenler, burjuvazinin işçiler üzerinde diktatörlüğüydü. Kapitalist ülkelerde yaygın olan hak ve özgürlük söylemi, köleleştirilmiş kitleleri yanıltmak, avutmak için kullanılan ideolojik aparatlardandı. Kapitalist ülkelerde gerçek özgürlük yoktu. Oralarda hak ve özgürlükler şeklî idi.

Aynı kişilere göre kapitalizm eşitsizlik demekti. Kapitalist ülkelerde kaçınılmaz olarak eşitsizlikler doğardı. Bu eşitsizlikler elbette ekonomik temellere dayanmaktaydı. Üretim ilişkilerinden — yani üretim araçlarının sahiplenilme biçiminden — kaynaklanmaktaydı. Bu eşitsizliğin sistem içinde giderilmesi mümkün değildi. Buna paralel olarak, kapitalizm geniş halk kitlelerinin azınlık bir sınıf (tabaka) tarafından sömürülmesi anlamına gelmekteydi.

Sosyalist düşünürlere göre kapitalizmde burjuvazinin zenginliği bu sömürüye dayanmaktaydı. Çok sayıda insan üretmekte, az sayıda insan onların yarattığı zenginliği gasp etmekteydi. Artı-değer — yani müteşebbisin işçiye ürettiği şeyin değerinin tamamını değil yalnızca bir parçasını vermesi ve geri kalanını kendine muhafaza etmesi — yüzünden burjuva zenginleşmekte, çalışan sınıf fakirleşmekteydi.

Marx’a göre kapitalizm daha önceki toplumsal sistemlere nisbetle çok büyük bir zenginlik yaratmıştı. Bu, takdire şayandı. Ama bu sistemle daha ileri gitmek imkânsızdı. Kapitalizm kendini tahrip edecek güçleri yaratmaktaydı. İnsanlığın ileriye doğru yürüyüşünde gelecek, sosyalizmi ve komünizmi göstermekteydi. Zenginliğin iyice artması, hayatın daha zevkli hale gelmesi, insanların boş vakitlerinin artması sosyalizme bağlıydı.

Tarihin ve talihin cilvesine bakın ki, sosyalist düşünür ve akademisyenlerin kapitalizme atfettiği bütün kötülükler sosyalist ülkelerde tezahür etti.

Sosyalist ülkeler tam bir diktatörlük olarak boy gösterdi. Aslında bu, Marx tarafından da öngörülmüş ve dile getirilmişti. Marx’ın teorisine göre burjuva diktatörlüğünün yerini proletarya diktatörlüğü alacak, ama bu diktatörlük haklı ve gerekli olacaktı. Oysa sosyalist rejimler diktatörlüğün en kötü hallerini sergiledi.

Özgürlük sosyalist ülkelere hiç uğramadı. Sosyalistleşen ülkelerde daha önceden var olan ve sosyalistler tarafından “şeklî” diye küçümsenen özgürlükler de tümüyle ortadan kalktı. Sosyalist rejimlerde din, ifade, seyahat, yerleşme, meslek seçme ve icra etme, mülkiyet edinme, basın ve muhalefet özgürlükleri yoktu. SSCB’nin ilk yıllarında muhalifler ya öldürülür ya da sürgüne gönderilirdi. Stalin’den itibaren başka yöntemler de geliştirildi. Sosyalizme muhalif olanların aklı sağlığı yerinde olamazdı. Onların tedavi edilmeye ihtiyacı vardı. Bu gerekçeyle bazı muhalifler psikiyatri kliniklerine kapatılmaya ve “tedavi edilmeye” bile başladı.

Sosyalist sistemler en iddialı oldukları eşitlik alanında da büyük felâketler yarattı. Sosyalist ülkelerde eşitsizlik kapitalist ülkelerdekinden daha ağır biçimlere büründü. Kapitalist ülkelerdeki eşitsizliğin temelinde ekonomik faktörler yatarken, sosyalist ülkelerde eşitsizliğin kaynağı siyaset ve ideoloji oldu. İmtiyazlı sınıf nomenklatura’ya mensup olanlar (yani Komünist Parti’nin önde gelenleri) özel mağazalardan en iyi malları yarı fiyatına alabilirken, geniş halk kitleleri kıtlık içinde ve kalitesiz tüketim mallarıyla yaşamaya mahkûm edildi.

Sosyalist ülkeler kapitalizmin yaratığı zenginliği daha ileriye taşıyamadı. Birçoğu zenginlik bakımından hem mutlak hem de göreli anlamda kapitalist ülkelerin gerisine düştü. Sosyalist ülkelerde insanlar çok ağır şartlar altında çalışmak ve yaşamak zorunda kaldı. Refah seviyesi yerlerde süründü. Bütün objektif ölçütler bakımından sosyalist ülkeler kapitalist ülkelere nisbetle başarısız oldu.

Kısacası, sosyalist teorisyenlerin kapitalizme atfettiği bütün problemler — hem de daha önceden hayal edilemeyecek ağırlık ve yoğunlukta — sosyalist ülkelerde yaşandı. Ama bu korkunç tablo gelecek nesillerin ibret almasını sağlayacak, geniş kitlelere ulaşacak akademik, edebî ve sanatsal çalışmalara dönüşmedi, dönüşemedi.

Ne olursa olsun, gerçekler balçıkla sıvanamaz, 20. yüzyıl sosyalizminin tarihi bir kötülük ve başarısızlık tarihidir.

Serbestiyet, 24.10.2017