Ana Sayfa Blog Sayfa 145

Ekim Devrimi’nin 100. yılı münasebetiyle: Sosyalist rejimler birer vahşet rejimiydi

Siyasal rejimler çeşitli ölçütlerle değerlendirilebilir. Benim için en önemli ölçüt insanların hayat hakkına saygıdır. Zira insan hayatı kutsaldır. Bir insanın hayatı bir başkası tarafından hiçbir amaç ve değer uğruna elinden alınamaz. Hiçbir ideoloji, tasavvur, din, siyasal proje veya toplumsal ütopya, insanları öldürmeyi meşrulaştıramaz.

Ne insanlar birer melek, ne de insanlık tarihi meleklerin tarihi. Tarih boyunca insanlar birbirlerinin hayat hakkına haksız ve gereksiz yere zarar verdi. Kötü insanlar hemcinslerine birçok kötülük yaptı. İnsanların uğradığı en büyük kötülükler, organize gruplardan kaynaklandı.

Siyasal yönetimlerin sicili bu bakımdan çok kabarık. Bugün devlet adını verdiğimiz siyasal yapılar, geçmişte insanları kitleler halinde yok etti. Bu bakımdan rekor hangi çağa ve kime ait? Bu soruya birçok insan “20. yüzyıla” ve “faşist rejimlere” diye cevap verecektir. 20. yüzyıl doğru ama rekorun faşistlere ait olduğu yanlış. Rekortmen, sosyalist rejimler. İstisnasız her sosyalist rejim bir insan mezbahası gibi çalıştı. Sayılamayacak kadar çok insanı alçakça yollar ve usullerle katletti. Nüfusbilimci Rudolph Rummel sosyalist rejimlerdeki toplam siyasî cinayet sayısının 200 milyon civarında olduğunu tahmin ediyor. Bu rakamdan Sovyetler Birliği’nin payına düşen 61 milyon civarında. Çin 80 milyonla başı çekiyor. Diğer sosyalist ülkeler de çaplarına göre katliam pastasından pay almaktan geri durmadı.

Sosyalist ülkelerdeki bu akıl almaz insan kıyımı, sosyalizmden bir sapma mıydı? Başka bir deyişle, Marx’ın ve Engels’in çizgisi siyasî amaçlı kitle cinayetlerine onay vermez miydi? Ne yazık ki bu suale “evet” cevabı vermek imkânsız. Öyle olsaydı, 20. yüzyılda kurulan kırk kadar sosyalist ülkenin biri olsun bu canilik ve cellatlık uygulamasının dışına düşerdi. Böyle bir sosyalist ülke hiç olmadı. Çünkü Marx ve Engels’in açtığı yoldan başka bir istikamete gidilemezdi. Yuri Maltsev’in dediği gibi, “Yirminci Yüzyıl sosyalizminin dehşetengiz karakterlerinden Lenin, Stalin, Mao ve Pol Pot, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunun beklenen sonucuydu.” Komünist Manifesto’da öngörülen sistem, onun inşasına direnecek insanları sinek gibi ezecek güce sahip bir merkezî otoriteyi öngörmekteydi. Bu otorite yaratıldı ve insanların hayatları bozuk para gibi fütursuzca harcandı.

Rus sosyalistleri şiddeti (terörü) hem Çarlık rejimini yıkmada, hem ülke içi egemenlik mücadelesinde rakiplerini tasfiye etmede, hem de sosyalist rejimin inşasına kendi hak ve özgürlükleri için direnen işçi, köylü, şehirli, asker ve aydın tabakalarını yok etmede acımasızca kullandı. Vahşeti meşrulaştıracak ideolojik gerekçeler üretildi. “Sınıf düşmanı” ve “halk düşmanı” gibi terimler — Fransız Devrimi’nden de ilham alarak — yaratılıp kullanıldı.

Sovyet sosyalistlerinin hem Rus halkına, hem işgal ettikleri yerlerin halklarına verdikleri zararla  ilgili genel çalışmalar var. Ancak belirli kesimlere yönelik terörle ilgili araştırmalar daha az. Bu meyanda çocukların başına gelenler bazen teferruat gibi görülüp ihmal ediliyor. Oysa çocuklara yapılan zulüm belki en korkuncu. Çünkü çocuklar her halükârda masum ve savunma imkânından tamamen yoksun.

Sovyetler Birliği “yeni bir insan” ve “yeni bir toplum” yaratma yolunda “eski düzene ait” gördüğü her toplumsal kuruma müdahale etti. Bu kurumlar arasında en başta aile ve din yer almaktaydı. Önde gelen komünistlerden Madam Smidovich “aileyi yılların birikmiş tozundan arındırmak için sarsmalıydık ve öyle de yaptık” dedi. Sivil toplumun en önemli unsuru olan aile etkisizleştirilmeden, bireyi atomize eden ve tüm ara kurumları ortadan kaldırarak onu devleşmiş bir devletle karşı karşıya bırakan bir sistem yaratılamazdı.

Çocuklar topluma müdahalelerden ve aileye yönelik saldırılardan en çok etkilenenlerdi. Ayrıca “toplumsal temizlik” çocuklara doğru uzatıldı.  Eski bir Sovyet vatandaşı olan, sosyalist rejimin özelliklerini yaşayarak öğrenen iktisat profesörü Yuri Maltsev’in anlatımıyla, Çar II. Nicholas ve eşi Alexandra ile beş çocuklarının Lenin’in emriyle infaz edilmesinden sonra çocuk cinayetleri kural halini aldı. Katliamlar anasız ve/ya babasız kalan milyonlarca çocuğun bu sefer devlet tarafından başka türlü bir baskı altına alınmasına yol açtı. Milyonlarca aile yerinden yurdundan sökülüp Sibirya’nın soğuk, yaşamaya elverişsiz topraklarına sürüldü. Çok sayıda çocuk korkunç şartlar altında yapılan sürgün yolculuklarında öldü. Menzile ulaşanlar da ağır yaşama şartları altında hayatını kaybetti. Ölen çocukların cesetleri ya toplu mezarlara gömüldü, ya da yol kenarları ve kamp kıyılarındaki çukurlara atıldı.

Çocuklara yönelik zulüm yasal bir form da aldı. Stalin 1935’te Sovyet Ceza Kanunu’nun çocukların on iki yaşından sonra öldürülmesine izin veren 12. maddesini yürürlüğe soktu. “Armut dibine düşer” mntığının ürünü olan bu madde, annesi-babası “halk düşmanı” ilân edilip hapse atılmış veya infaz edilmiş ailelerin çocuklarının devlet tarafından toplanması ve (kendilerini işkence, kötü muamele, açlık, tecavüz gibi kötülüklerin beklediği) kamplara gönderilmesi için kullanıldı.

Milyonlarca insanı bir ütopya uğruna acımasızca öldüren, özellikle de masum çocuklara akla hayale gelebilecek en büyük kötülükleri yapan rejimler, ideolojik renkleri ne olursa olsun, birer vahşet rejimi olmaktan başka ne olabilir? Aynı veya benzer şeyleri faşistler tarafından yapılınca kınayan, failleri lânetleyen birçok kişi, iş sosyalist cinayet ve katliamlara gelince neden susuyor? Bu tavır insanlıkla, ahlâkla, adaletle nasıl bağdaştırılabilir?

Görmezden gelmek, üstünü kapatmak, susmak hakikati değiştirmiyor. 20. yüzyılda hayat bulan bütün sosyalist rejimler, masum insanları hapishanelere tıkmayı, sürgüne göndermeyi, uydurma suçlarla tek tek veya topluca katletmeyi meşru, mübah ve hattâ gerekli gören, insana hiç saygı duymayan, bu bakımdan sicilleri faşist rejimlerinkinden çok daha kötü olan vahşet rejimleriydi

Serbestiyet, 20.10.2017

AK Parti’nin bekası gençliğin geleceği

Türkiye, her zaman olduğu gibi gündelik siyasetin izbe sokaklarında vakit kaybederken çok önemli sorunlarımız ise yine yerli yerinde duruyor. Emek ve zamanımızı bu sorunların çözümüne harcamak yerine israf ediyoruz.

AK Parti kendi bekası ile ülkenin bekasını uzun süredir birleştirdiği için eskisi gibi halkın sorunlarına çözüm üretmek vasfını yitirmiş gözüküyor ve daha sakıncalısı kendisine içerden ya da dışarıdan yapılan en ufak bir eleştiriyi dahi kaldıramayacak bir ruh hali içinde. Belki de en büyük sorun partinin Erdoğan’a yardımcı olmaktan çok ayak bağı olması.

Tabii ki bunda Erdoğan’ın tutumu da büyük etken. Kendisi dışında çok fazla inisiyatif kullanılmasına müsaade etmediği ve partinin de her konuda işaret bekler bir hal içinde olması politika üretebilecek isimlerin de etkisizleşmesine yol açıyor.

Parti içindeki sorunlar yetmezmiş gibi icracı konumdaki kamu görevlilerinin çoğu da işlerini yapmak için Erdoğan’ın dikkati çekmesini bekler bir haldeler. Hâlbuki yetki ve görevleri kanunca belirlenmiş. Trafik denetiminin adam gibi yapılabilmesi için bile Erdoğan’ın “ne oluyor” demesini bekliyoruz…

Türkiye’nin acilen bu açmazdan çıkması gerekir. Cumhurbaşkanının her konuya zaman harcaması kadar abes bir durum olamaz. Öyle olacaksa bunca kamu çalışanına ne gerek var?

***

Türkiye için hiç hayra alamet olmayan durumlardan birisi de siyaseten bir sıkışmışlık içinde olmamız. Halkın önünde ümit verebilecek herhangi bir siyasi figür ya da oluşum yok. Siyaset daha çok Erdoğan üzerinden yürüyor. Erdoğan da çoğu kez kendisine karşı oluşan bu kampı ustaca lehine kullanıyor.

Yaşanan ekonomik sıkıntılara, işsizliğe, gelecek kaygısının en üst seviyeye çıkmasına rağmen hala Erdoğan siyasetimizin en güçlü ismi…

Bugün Türkiye’nin geleceğini büyük ölçüde orta kuşak belirliyor ve Türkiye’deki orta kuşağın muhafazakâr-milliyetçi tabanının ezici bir çoğunluğu Erdoğan’a aşık ve Erdoğan’ın şahsı ile kendi bekalarını birleştirmiş durumda. Ve bu sınıf seçim sonuçlarını belirleyebilecek kadar da güçlü.

***

Ya yeni kuşaklar?

İşte burada bir soru işareti var. Erdoğan gençlik şurasında gençlere hitap ederken doğru bir şekilde “girişimci olmalarını, memurluk hayalini kurmamalarını” söyledi.

Ancak geçen 16 yılda gençlerin geleceğe ümitle bakmalarını ve devlet dışında şanslarını aramalarını sağlayacak –tüm yatırımlara rağmen- ciddi bir alt yapı değişikliğinin olmadığı ise acı bir gerçek. 16 yıllık kesintisiz iktidara rağmen eğitim sistemi yap-boz tahtasına dönmüş durumda. Defalarca sınav sistemleri değişti, tüm müfredat değişikliklerine rağmen okullarımız hala gerçek hayattan kopuk.

Sayısız üniversitemiz var ama bunların çoğu uzatmalı lise konumunda. Verdikleri eğitim piyasa şartları içinde bir gelecek vaat etmiyor. Sürekli artan vasıfsız bir işgücümüz var. Çalışan nüfusumuzun yarısından fazlası asgari ücretle çalışıyor.

Beyaz gömleklilerimizin de büyük kısmı bekledikleri şartlara sahip değil. Girişimcilik ise tüm desteklere rağmen dar kalıpları yıkamıyor.

Ekonomik şartlar, gençlerin ayakta durmasını zorlaştırdığı için evlenseler bile büyüklerinin gölgesinden kurtulmalarına izin vermiyor.

Bu hal içinde önümüzdeki yıllarda oy kullanma yaşına gelecek gençler ve şu an yirmili otuzlu yaşları süren nüfusumuz büyük bir yılgınlık içinde ve karamsar. Bu genç nüfusun büyük bir kısmı orta kuşak gibi herhangi bir ideoloji ya da liderle duygusal bir ilişki içinde de değil. Bu nedenle oylarının büyük bir kısmı yüzer-gezer.

Erdoğan’ın tüm telkinlerine rağmen ailelerin çok çocuk yapmamasını buna bağlayabiliriz. Genç nüfus muhafazakâr bile olsa dünyaya büyüklerinin baktığı gibi bakmıyor. Rızkın Allah’tan geldiğine inansa da daha iyi bir yaşam arzu ediyor.

2019’un anahtarı da sanki bu genç nüfusun elinde ve kim başkan olmak istiyorsa bu kitleyi etkileyecek bir söylem geliştirmesi gerekecek. Yoksa bizim gibi orta ve eski kuşakları etkilemenin yolu basit.

Karar Gazetesi, 25.10.2017

Halk, siyasiler ve elitler

Türkiye dönüp dolaşıp hep aynı yerlerde patinaj yapıyor ve işin kötüsü bu sorunların çoğu halk için gerçekte bir problem de değil; halk bu problem alanlarını kendi içinde zaten bir şekilde çözmüş. Tabii ki burada her şeyin güllük gülistanlık olduğu iddiasında değilim ancak halk arasında yazılı olmayan zımni bir anlaşmanın varlığından bahsediyorum.

Ancak siyasilerimiz ve elitlerimiz ısrarla kendi tahayyül, korku ve endişelerini halka aşılamaya çalışıyor ve bunu yaparken de çoğu kez halkın asıl sorunlarını görmezden geliyor –gerçekte bilmiyor- ve üstüne de kendi davalarına sahip çıkmasını istiyor.

***

Sünni ya da Alevi, Türk ya da Kürt, Müslüman ya da gayrimüslim olsun insanlar sınırları bir şekilde önceden belirlenmiş bir ilişkiler ağı içinde yaşıyor. Bu sebeple de Kürt bakkal, Laz kasap, Ermeni terzi, Türk manav, Çerkez tüccar ve daha niceleri aidiyetleri ile beraber ortak bir sosyal ilişkiler ağının parçası olarak aynı mahallelerde yaşayabiliyordu ve her şeye rağmen –bu farklılıklar azalsa da- hala da yaşıyor.

Geçmişten günümüze devletin, siyasilerin ya da derin güçlerin manipülasyonu olmadıkça da kimse bu sınırları kolay kolay aşmıyor. Aşmadığı için de ne dini ne de etnik aidiyetler bir çatışma sebebi olmuyor.

Burada halk içinde şiddete yönelebilecek bir damarın olmadığı iddiasında değilim; bu damarın harekete geçebilmesi için çok güçlü bir dış müdahalenin olması gerektiğinden bahsediyorum. 6-7 Eylül olayları, Maraş, Sivas, Kırıkhan, Madımak gibi katliamlar hep bu damarın hunharca harekete geçirilmesi ve maalesef devletinde bunu önlemek için üstüne düşen vazifeyi yerine getirmemesinden kaynaklanmıştı.

Ancak, tüm bu müdahalelere rağmen bu çabaların genele baktığımızda başarısızlıkla sonuçlandığını da görmemiz gerekiyor.

Bugün bu topraklarda akan bunca kana rağmen bir Türk-Kürt iç savaşı yaşanmıyorsa, onca katliama rağmen Aleviler ve Sünniler birbirine girmemişse bütün bunları halkın çoğunluğunun ferasetine bağlamaktan başka şansımız yok. Çünkü halkın derdi başka!

İşsizliğin başını alıp gittiği, insanların mesleksizlik kıskacında asgari ücrete mahkum olduğu buna karşılık beklentilerinin arttığı, eğitimin sisteminin iflas ettiği, adalet anlayışının zedelendiği, güvenlik kaygısının had safhaya çıktığı ve demokratik işleyiş konusunda derin endişelere kapıldığı bir dönemde siyasetin hala eski usullerle yürütülmeye çalışılması kabul edilebilir değil.

Erdoğan’ı ve Ak Partiyi diğerlerinden farklı kılan, devletin ve siyasetin normal şartlarda yapması gereken ama düne kadar yapmadığı asgari işleri yapması idi. Ancak 2012 sonrası Ak Parti de siyasette ciddi bir gerileme içinde.

16 yıllık tek parti iktidarında yeni bir nesil yetişti ve bu nesil geçmişin yaşanmışlıkları ile fazlaca ilgilenmiyor ve bilmek de istemiyor. Daha çok önüne bakan bir nesil var ve beklentileri ebeveynlerinden oldukça farklı.

Erdoğan dünün ezilen ve dışlanan muhafazakar çevrelerin yükselişini temsil ediyordu ancak yeni nesil ne 28 Şubat’ı ne de diğer yaşanmışlıkları biliyor; .dolayısıyla hayatı kendi yaşanmışlıkları üzerinden okudukları için de eski kuşakların korkularına esir değiller. Bu gerçek muhafazakar olmayan çevreler için de geçerli.

Müftülere nikah kıyma yetkisi verilmesi üzerine yapılan tartışmalarda bunu açıkça görüyoruz. Halkın geneli bu tartışmaları umursamazken sadece Ak Parti ile CHP ve laikperest cephenin eski öncülleri bu tartışmaya yalın kılıç atılmakta.

***

Bu ilgisizlik geçmişe nazaran Ak Partinin de ciddi bir sıkışmışlık içinde olduğunu gösteriyor halbuki düne kadar gündemi belirleyen hep Erdoğan ve Ak Parti olmuştu. Son günlerde halkın genelini rahatsız eden adımların sıklıkla atılması ve yükselen sesler nedeniyle geri adımların atılması ciddi bir yorgunluğa işaret ediyor. Bazı alanlardaki sessizlik ise son derece tedirgin edici!

Ve toplumun bir çıkış arayışı içinde olduğu ve geçmişteki Ak Parti gibi umut verecek yeni bir hareket beklediği ise açıkça görülüyor. Erdoğan’ın karizması hala yerli yerinde dururken böyle bir oluşum çıkabilir mi yaşayıp hep birlikte göreceğiz.

Karar Gazetesi, 18.10.2017

Zweig, AB ve biz

Stefan Zweig (1881-1942), Avrupa’nın 20’nci yüzyılda yetiştirdiği en büyük dehalarından biriydi. Zweig, İbn-i Haldun okumuş mudur bilinmez ama o da İ. Haldun’a benzer bir şekilde tarihin gel-gitlerle, yükselişler ve geri çekilişlerle dolu olduğunu söyler.

S. Zweig’ın özgür ruhu Avrupa’nın karanlık bir çağın içinde çırpındığı günlerde her şeye rağmen özgürlüğün savunucusu olmuş ve hep birleşik bir Avrupa ve dünya hayali kurmuştu. Yaşanan tüm acılara rağmen Avrupa’nın içinde böyle bir cevher olduğuna inanıyordu. O, hep sınırların anlamsızlaştığı ve insanlığın birbirine yakınlaştığı yeni bir Roma hayal etmişti.

***

Zweig’e göre Roma yaptığı yollar üzerinde ilerleyen garnizonları ile sadece asker ve kılıç değil beraberinde düzen, ahenk ve bir kaynaşma da götürmüştü. Öyle ki, Roma yıkılıp gitse de asırlarca aziz hatırası hiç unutulmadı, halkların kalplerinde hep özlenen ve beklenen olarak kaldı.

Roma’dan çok sonra Osmanlı Akınları Balkanları aşıp Macar ovalarına indiğinde ilk Osmanlı padişahları farkında olmadan bu aziz hatırayı tekrar hatırlatmış ve uzun süren bir düzen kurmuşlardı.

Bu başarıyı sırf askeri güçle açıklamaya çalışmak kadar zavallı bir şey olamaz herhalde. Bu nedenle pek çoklarımızın Fatih’in İstanbul’dan sonra gözünü Roma’ya dikmesinin hikmetini anlayamamasına çok da şaşmamalı.

Zweig, birleşik bir Avrupa hayali gören ve bu hayalin içinde Roma’yı arayan pek çok entelektüelden belki de sadece biri ama en etkililerindendi. O sanatın, müziğin, edebiyatın uluslar üstü bir şey olabilmesi için evrensel bir dilden-anlaşılmasından da bahsediyordu.

Uluslaşma çağında Goethe gibi bir dahi Almancaya hapsolmuş, Shakespeare ise asırlarca Britanya adalarının dışına çıkamamıştı. Hiçbir dil Latincenin o geçmişteki kuşatıcı gücüne erişememişti. Yazık ki bizde o günlerde dilimizden Arapça ve Farsçayı söküp atma hevesine kapılmıştık.

Zweig, Hitler’in yükselişi karşısında kapıldığı büyük karamsarlık içinde hayatına son verirken hayalini kurduğu yeni Roma ya da Birleşik Avrupa’nın kuruluşunu göremeden aramızdan ayrıldı.

Tarihi gel-gitlere benzetmişti ya Zweig, Avrupa yine yeni bir gel-gitin içinde.

Soğuk Savaş döneminin ardından küreselleşme ve sınırların ortadan kalkması düşüncesi her yerde adım adım gerilerken yenildiğini düşündüğümüz faşizm özgürlük kisvesi altında yine özgürlüklere kastederek tekrar yükseliyor. Dünya kan ve gözyaşları ile yıkanırken, Batı’nın kendisini olan bitenlerden soyutlayabileceğini düşünmek zaten bir yanılgıydı.

Akıl ve mantık birleşik bir dünyanın nimetlerini kullanmak yerine içe kapanmayı, sınırlar çizmeyi açıklayamazken bugün Katolanya sadece kendisini değil belki de tüm bir AB’nin geleceğini tehlikeye atmıyor; belki de pek çok Avrupalıya Avrupa’nın karanlık geçmişini de hatırlatıyor olmalı.

Avrupa’nın her köşesinde faşizm rüzgarları eserken Katalanları suçlamak hiç de kolay değil!

Zweig’in sıklıkla vurguladığı gibi özgürlüğün ve birlikteliğin gücünü, özgürlüğün tüm nimetlerini kullanan özgürlük düşmanlarına karşı dünden daha güçlü savunacak entelektüel bir güce, özgür ruhlara ihtiyaç var. Ve bu özgür ruh ve gücün uzun bir süredir gerilediğine ise şüphe yok.

***

İnsan, Zweig’ı okurken keşke bizim de hem geleneği hem de yaşadığı çağı ve ötesini kucaklayabilen Zweig’larımız olsaydı diyesi geliyor. Haksızlık etmeyeyim mesela bir Cemil Meriç’imiz var muhafazakârlarımızın hiç anlamadığı!

Bugün, “Kızıl Elma” hayali kuran aydınlarımız ve idarecilerimiz ise milliyetçilik çağının insanlığa içirdiği zehri damarlarından atamadığı için geçmişin mirasını hakkıyla kavramaktan aciz.

Hal böyle olunca Batı’nın gerilediği ve çöktüğü bir çağda bize de kendi yükselişimizi inşa edebilmek yerine geçmişte olduğu gibi Batı ile aynı çukura yuvarlanma kahrını yaşamak kalıyor. Çünkü anlık duygu ve öfkelerimizle yaşıyoruz. Hâlbuki devlet bunlarla değil akıl ve mantıkla yönetilmeli.

Eğer öyle olsa idi Türkiye’yi yönetenler de İran gibi yapar ve Celal Talabani’nin cenazesini diplomatik gerginlik dışında tutmayı bilirlerdi.

Karar Gazetesi, 11.10.2017

AB’ye ihtiyaç kalmadı mı?

Türkiye’nin AB serüvenini 1959’a kadar geriye götürebiliriz. Ancak bizim AB maceramız birbirini gerçekte istemeyen ama istermiş gibi yapan kimselerin arkadaşlık ilişkisine benziyor. Uzun yıllardır taraflar kendilerine biçtikleri rolü oynadı ve bugün geldiğimiz noktada ise artık bu ilişkinin mesut ve bahtiyar bir sonla bit(e)meyeceği açıkça söylemeye başladı.

Avrupa’da Yunanistan’dan geri kalmama adına atıldığımız bu macerada AB’ye girme şansımız yüzde 1 ise onu da zaten Yunanistan’ın 1981’deki üyeliği ile fiilen kaçırdığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Belki politikamızın ana çerçevesinde –Yunanistan’ı engelleme- ısrar etseydik en azından AB’ye üye olmasak da Yunanistan’ın üye olarak arkasına AB gücünü almasını engelleyebilirdik.

***

Ancak hal böyleyken, bizdeki siyasal yelpazenin geçmişte AB’ye girme konusunda hiç de hevesli olmadığını; sağcıların “Hristiyan kulübü”, solcuların ise “onlar ortak biz pazar” sloganı ile, marjinal partilerin ise daha ağır ithamlarla AB üyeliğine karşı çıktıklarını bilmezden geliyor “AB, bizi istemiyor!” yaygarası yapıyoruz. Nitekim AK Parti’nin ana nüvesini yetiştiren MSP ve Erbakan geleneği de AB’ye şiddetle karşı idi.

AB sürecini ülkemizin bekası için çok önemli gören belki de tek lider Özal oldu. Ancak o da AB ile yakınlaşmayı Türkiye’nin önünü açacak ve yapısal değişiklere zemin hazırlayacak bir araç olarak görmüştü. Nitekim dün de bugün de çok eleştirilen “Gümrük Birliği Anlaşması” Türkiye’nin önünü pek çok sektörde açmış ve bugün dünyada elektrik-elektronik alanında dünya markalarına sahip olmamıza, otomotiv vb. sektörlerde de az da olsa yer bulmamıza zemin hazırlamıştı.

Türkiye tarihinde ise AB üyeliği için görünürde en cansiperane şekilde çaba harcayan parti şüphesiz AK Parti oldu. Ancak AK Parti’nin bu ilişkiye bakışı da Özal gibi pragmatik gerekçelere dayanıyordu.

AK Parti ilk yıllarında kendisine karşı hemen her yerde cephe üstüne cephe açan statükocu ve vesayetçi güç odaklarını durdurabilmek, zayıflatabilmek ve de yenebilmek için AB müktesebatı ve Kopenhag Kriterlerini adeta bir can yeleği olarak gördü ve kullandı.

Geriye doğru baktığımızda da bu tavrın çok da yadırganacak bir tarafı olmadığı çok açık. Çünkü içerideki bu kuralsız güçlerle mücadele ancak AB’nin desteği ve AB kurallarının Türkiye’ye uyarlanması ile mümkün olabilirdi.

Maalesef AK Parti’nin AB uyum sürecine ilgisi –Türkiye’nin hemen her alanda rahatlamasına yol açmasına rağmen- statükocu ve vesayetçi odakların bellerinin kırılması ile 2012’den sonra neredeyse tamamen durma noktasına geldi; bugün ise Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkça “AB’ye ihtiyaç kalmadı” diyerek rest çekmekte. Kısa bir süre önce de “Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yapar, yola devam ederiz” demişti.

***

Tabii ki şimdiki beklentimiz –en azından benim- ikinci sözün altının doldurulmasında. Bugüne kadar hiçbir zaman gözü kapalı bir AB taraftarı olmadım, bu nedenle de asıl beklentim AB üyesi olmaktan çok AB kriterlerine ulaşmış bir Türkiye oldu. Böyle bir Türkiye’nin de AB’ye ihtiyacının olmayacağına inananlardanım.

Hukuktan eğitime, sanayiden ticarete, dini, etnik ve pek çok sorunlarımızın çözümü, ileri(?) demokrasiye ve üst düzey standartlara ulaşabilmemizin yolu kabul etsek de etmesek de büyük ölçüde AB uyum yasalarından geçiyor.

Aklın yolu birken bazı konularda macera aramanın bir anlamı yok.

Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip ülkesiyiz ve yakın bir gelecekte önlem alamazsak Avrupa’nın en büyük vasıfsız iş gücüne sahip ülkesi haline geleceğiz ki bu sorun etnik-dini sorunlarımızdan bile daha tehlikeli. Ve kim ne derse desin bu gidiş durdurulamadığı takdirde hem AK Parti’nin sonunu getirmeye hem de ülkemizi çok büyük bir bunalıma sokmaya gebe.

Bizim AB’ye ihtiyacımız yok diyenler elbette doğru söylüyor ancak Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı olmayabilir ama Türkiye’nin pek çok alanda AB standartlarına kavuşmaya ve hatta aşmaya ihtiyacı olduğu çok açık. Bu nedenle komplekslerimizi bir kenara bırakıp geleceğimize yön verecek adımları atmak gerekiyor.

Peki, bu adımları atabilir miyiz? İşte bütün sorun burada…

Karar Gazetesi, 04.10.2017

Sorun sadece TEOG’da değil!

Eğitim-öğretim faaliyetlerinin içinde birisi olarak baştan söyleyeyim ki TEOG’un kaldırılması ve bugünden yarına tümden sınavsız bir sisteme geçilmesi mümkün değil. Devletinden özeline bütün okullarda öğrencilerin notları öğrenciden ve öğretmenden bağımsız şişirilmek zorunda kalınırken, okul notlarına dayalı öğrenci yerleştirilmesi nasıl mümkün değilse bütün okulların kendi sınavlarını kendilerinin yapmaları ve öğrenci seçiminde serbest bırakılmaları da –bu daha çok devlet okulları için- o derece doğru değil.

Bizim yapısal olarak çok daha ciddi problemlerimiz var.

Çeşitli vesilelerle yazıyorum, mevcut geçme sistemi ile öğrencilerden dayatılanlar ile başarı beklemek hayalciliktir. Mevcut sistem tüm kozu –olumsuz anlamda- öğrenciye verirken öğretmenin öğrenciyi etkileme ve yönlendirme gücünü tamamen elinden almış durumda. Öğretmenlerin yetersizliği belki de en son konu.

***

Sınıf geçme baskısını kaldıralım derken neredeyse bunu imkansızlaştırdık. Bu da olması gereken elemenin başka türlü yapılmasına yol açtı.  Daha da kötüsü disiplin yönetmelikleri ile ödül-ceza dengesi de tamamen bozuldu. Başarılı, uyumlu, gayretli öğrenci ile uyumsuz, sorun çıkaran, verilen hiçbir görevi yerine getirmeyen hatta arkadaş ve de öğretmenlerine karşı şiddete kadar giden eylemlerde bulunabilen öğrenciler adeta korumaya alındı.

Ve böylece sistem adeta ekonomik olarak geri kalmış bölgeler için adeta sıfırlandı.

Bizim ilk ve orta kademede verilen eğitimin kalitesini arttıracak ve bu aşamada öğrencileri yetenek, beceri ve birikimlerine göre doğru şekilde yönlendirecek bir sisteme ihtiyacımız var. Akademik bir başarı gösteremeyecek öğrencilere “sen de bu sınavlara gireceksin” diyerek Fen Liselerine girecekmiş muamelesi yapmak öğrenciye zulümden başka bir anlam taşımıyor, daha kötüsü aileleri de kandırıyoruz.

Belki de bu çocuklar çok iyi birer usta olacaklar, teknoloji üretecekler, sanatçı ya da sporcu olacaklar ama biz bu çocukları mesleki eğitim alabilecekleri ya da yeteneklerini anlayabilecekleri en uygun zaman diliminde ulaşamayacakları bir akademik başarı peşinde koşturmayı marifet sanıyoruz.

TEOG kaldırılmalı ancak MEB’e ait Fen Liseleri ve Köklü Anadolu liseleri için Türkiye’nin en ücra köşesindeki başarılı öğrencilerin de buralara girmelerini sağlayacak adil bir sistem kurulmalıdır. TEOG beğenmesek de pek çok alt ve orta halli aile çocuklarının Galatasaray, Kabataş gibi köklü okullara ya da bulundukları yerlerdeki en iyi okullara yerleşmesine imkân sağlayabiliyordu.

Hâlbuki geçmişte bu okullar belli bir zümrenin çocuklarının tapulu malı durumundaydı. Geçmişte yayınlanan bir OECD raporu, Türkiye’deki Fen Lisesi öğrencilerinin % 90’nından, köklü Anadolu Liselerindeki öğrencilerinin de %75’inden fazlasının Türkiye’nin en zengin tabakasının çocukları olduğu tespiti yapıyordu. Ve bu gerçek bugün de çok değişmiş değil…

Sağlam bir ilk ve orta kademe eğitiminin öneminin herkes farkında ancak onca çaba ve müfredat değişikliğine rağmen hala bir türlü doğru yolu bulamıyoruz.

Bizim gelişmiş ülkelere göre eksikliklerimizde belli. Bu eksiklikleri gidermemiz gerekiyor. Örneğin Batı ve Doğu’da pek çok ülke yabancı dil eğitiminde çok başarılı iken biz neden başarısız bunu düşünmemiz gerek.

Bugün insanlar çocuklarını niçin bu seçkin okullara göndermek istiyor, gücü yeten neden özel okullara para harcıyor?

***

Açıkçası çoğunluk iyi bir yabancı dil eğitimi ve de iyi bir üniversiteyi kazanmanın yolu olarak görüyor bu okulları. Ancak burada gözden kaçan, bu köklü okulların çoğunun öğrencilerin akademik başarısından çok kişisel, sosyal ve kültürel gelişimine de önem verdikleri gerçeği. Çünkü bu çocuklar zaten akademik başarıyı elde edebilecek bir alt yapı ile buralara kadar geliyorlar. Buna sahip olmayanlar içinde alternatif yollar üretmeliyiz. Çocukları illa 12 yıl sınıfta tutacağız hastalığından da vazgeçmeliyiz.

TEOG’dan vaz geçerken biraz da bu noktalara da dikkat edilmesi kanaatimdeyim. Unutmayalım ki biz mal üretmiyoruz ve ürünümüz insan!

Serbestiyet, 20.09.2017

Kürt devleti savaş sebebi mi?

Türkiye ne kadar değişirse değişsin, bazı konulardaki reflekslerimiz bir türlü değiş(e)miyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bölünme, parçalanma kargaşası kaygısı içinde İttihatçı-Kemalist geleneğin oluşturduğu ve zihniyetimize yerleştirdiği, dün başka çare ya da çıkar yol bulamadıkları için gidilen yolları bugün bile hala geçerli sananlarımız çok fazla.

Değişiyoruz, dönüşüyoruz, yeni bir devir başlatıyoruz, yeni bir düzen kuruyoruz derken bile eski düzenin eski alışkanlıklarını sürdürme konusunda üstümüze yok. Kemalizm’e karşı olduğunu iddia edenlerimiz bile Kemalizm’in Kürtlere, Alevilere, azınlıklara ve de dindarlara karşı politikalarını paylaşmakta bir beis görmüyor.

Toplum dönüşüp, değişirken siyasetimizin açılım süreçlerine rağmen dönüp dolaşıp aynı noktalara savrulması geleceğimiz açısından büyük bir tehdit. Siyasetimizi sürekli kırmızı çizgiler üzerinden yapmaya çalışınca içerde ve dışarıda çizgilerimizin üstüne birileri tarafından çizgi çekilince geleceği ön göremediğimiz gibi duruma göre vazife de çıkaramıyor ve refleks de gösteremiyoruz.

Dünyanın büyük güçleri dahi çıkarlarını koruyabilmek adına politikalarında değişikliğe giderken bizim tek kanatlı kuş gibi uçmaya çalışmamız fazlasıyla tuhaf kaçıyor.!

***

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin referandum kararı herkesten çok bizi geriyor. Bir muhalefet lideri bunu “savaş sebebi” bile sayabiliyor ve Dışişleri yetkililerimiz bu kadar sert olmasa bile bunu onaylamadığını üstüne basa basa açıklıyor. Biraz tersten olacak ama 300 bin nüfuslu Kıbrıs Türkleri için bir devlet kurulmasını normal karşılarken lafa geldiğinde “etle-tırnak gibiyiz, biz kardeşiz” söylemleri ile tanımladığımız Türk-Kürt rabıtasını unutarak milyonlarca Kürdün bir devletinin olması fikri bizi herkesten fazla korkutuyor.

Bugün Iraklı Şii Araplar ile Sünni Arapların dahi ayrılmayı düşündükleri bir düzlemde kimsenin pek de umurunda olmayan Irak’ın toprak bütünlüğünü bir biz bir de İran dert edinmiş durumda. İran’ın bölgedeki bağımsız bir Kürt devletini kendi bölgesel hegemonyasına bir darbe olarak görmesi gayet normalken bizim bu denli tepkili olmamız ise oldukça garip.

ABD ve müttefiklerimizin bizleri sürekli kritik eşiklerde yüzüstü bıraktıkları bir düzlemde Kürtlerle olan sıkı bağlarımızı güçlendirmek yerine sert söylemlerin bize ne kazandıracağı üzerinde iyi düşünmek gerekiyor. Hem içerideki hem de dışarıdaki Türkiye dostu olan milyonlarca Kürdün küstürülmesinden başka işe yaramayacak bu sert üslubun daha makul ve anlaşılabilir bir çizgiye çekilmesi gerekiyor. Irak’taki Türkmen varlığı Kürtleri yok saymamıza değil tam tersine Kürtlerle Türkmenlerin daha sağlıklı bir zeminde nasıl buluşturulabileceği üzerinde kafa yormamızı gerektiriyor. Barzani’yi ve Kürtleri referandumdan vazgeçirmeye çalışmak yerine gelecekteki kaçınılmaz bölünmede hem Türkiye için hem de bölgedeki Türk ve Kürt soydaşlarımız için en karlı ve faydalı yolu çizmeye çalışmamız gerekiyor.

Ama bunun için de geçmişin şartları içinde üretilmiş paradigmalardan vazgeçmek “etle-tırnak gibiyiz ve kardeşiz” söyleminin hakkını vermemiz gerekiyor. Bölgedeki bağımsız bir Kürt devletini Türkiye’nin de bölünmesine gidecek bir yol olarak görüyorsak zaten bölünmeyi baştan kabul ettiğimiz anlamına gelir. Böyle bir psikoloji farkında olmadan her şeye rağmen kaderini Türkiye ile birlikte gören milyonlarca Kürdün de gönlünün kırılmasına yol açacaktır.

Maalesef enerjimizi sürekli boşa harcamayı kanıksamış durumdayız. Açılım sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen Kürtlerin büyük kısmının ‘Hendek Siyasetini’ reddetmesi bile bizim için yetmiyor ve önümüze açılan fırsatı göremiyoruz.
Demokrasinin geliştiği, temel hak ve özgürlüklerin sınırlarının genişlediği, ekonomik gücünü arttıran bir

Türkiye dış Kürtler için de bir cazibe merkezi olacaktır. Ve bunun kazananı hem Türkler hem de Kürtler olacaktır. Kaybedenlerini ise saymaya gerek yok.

Karar Gazetesi, 06.09.2017

MEMUR-SEN kimin temsilcisi?

Türkiye ilginç bir memleket. Zaten AK Parti’nin ölü doğurduğu memur sendikaları ile Ttoplu sözleşme görüşmeleri sendikal mücadele açısından tam Aziz Nesinlik olaylara sahne oluyor.

Unutanlar olabilir hatırlatalım, KESK “grevsiz toplu sözleşmenin bir anlamı olmaz” derken herkes bu da bir kazanımdır diyerek yapılan düzenlemeyi desteklemişti.

Ve bugün gelinen noktada KESK haklı çıktı. Toplu sözleşme görüşmeleri her seferinde ‘kendin çal kendin oyna’ misali yürüyor ve hükümetler memurları, kamu işçilerini ciddiye aldıkları kadar bile ciddiye almıyor. Öyle ki memurlara bir süre önce kamu işçilerinin aldığı zammın ancak bir kısmının reva görülmesinde birinin grev hakkı varken diğerinin olmamasında yatıyor olabilir. Bu durum toplu sözleşmesiz dönemde de böyleydi şimdi de böyle. Bir zamanlar bir mühendis emrindeki işçinin yarısı kadar bile maaş alamıyordu, aynı kadrolardaki işçi ile memur arasında büyük maaş farkları vardı.

***

Yılarca sendikalar ve hükümet arasındaki müzakereleri takip eden biri olarak MEMUR-SEN’in geçmişte bu masada oturan KESK ve KAMUSEN’e bakarak bir çığır açtığını söylersek yanlış olmayız. Geçmişte bu sendikaların aşırı siyasal eğilimlerini eleştiren biri olarak başta KESK olmak üzere KAMUSEN’e haksızlık yaptığımı kabul etmem gerek. Bu iki sendika geçmişte iktidarlara MEMUR-SEN kadar angaje olmamıştı.

Daha önce de yazmıştım, -sarı sendika değilseniz- bir sendikanın temel motivasyonu ve üyelerinin beklentisi özlük haklarının korunması ve ekonomik şartlarının mümkün mertebe iyileştirilmesidir.

Açıkçası MEMUR-SEN, AK Parti’nin sendikal ayağı olarak kuruldu ve bu güçle serpilip büyüyerek kısa sürede tüm sektörlerde yetkili sendika haline geldi.

Bu kadar güçlü bir sendikadan ne beklenir?

Elbette ki üyelerinin çıkarlarını koruması!

Peki, MEMUR-SEN ne yapıyor, kimi temsil ediyor?

Her toplu sözleşme görüşmeleri öncesi esip gürleyip büyük beklentiler doğuran bir yol izliyor. İşin şakası AK Parti de bu yüksekten uçuşlara hem ses çıkarmıyor hem de kendisine yakın medya vasıtasıyla gaz vererek kamuoyunda bu taleplerin hükümette de bir karşılığı olduğu zehabı uyandırıyor.

Buna karşılık kamuoyunda da –memur olmak için can atan ama olamamış ya da memurlardan hoşlanmayan- bazı çevrelerin memur düşmanlığı da bir şekilde hortlatılıyor, ne tembellikleri ne başka şeyleri kalıyor. Mesleksizler ordusu da sanki asgari ücretin düşüklüğünün sebebi memurlarmış gibi davranıyor.

Hükümet ise toplu sözleşme görüşmelerinin olmadığı dönemlerde parlak ekonomik rakamlar açıklarken ve dünyanın kaçıncı büyüğüyüz derken memurlara zam ve özlük haklarının iyileştirilmesine gelince birden ülkenin içinde bulunduğu ekonomik-sosyal-siyasal şartları öne sürerek kibarca “kusura bakmayın!” diyor. Hükümetin tavrı kendince anlaşılabilir bir şey ancak anlaşılması güç olan yetkili sendikanın teslimiyetçiliği!

Talep edilenin yarısı bile olmayan bir teklife “Kapalıyız!” dedikten sonra yarım puanlık bir artışı müzakere edilebilir bulmak çok da anlaşılır değil…

MEMUR-SEN kapalı kalsa ne olurdu?

En azından görünüşte zevahiri kurtarıp “direndiler…(?)” denir ve mevcut yasal düzenlemeye suç atılabilirdi.

Peki, şaşırdık mı?

Geçmişte de hatırlanırsa hükümetin daha yüksek zam teklifine güya alternatif sunarak “seyyanen zam” denilmiş ve milyonlarca memur hem yüzdelik anlamda zarara uğratılmış hem de enflasyon farkından olmuştu. Yine tüm sektörlerde ek ödeme alınırken eğitim kolundaki çalışanlara bu ek ödemeyi istemeyi unutarak binlerce eğitimci bundan mahrum bırakılmıştı.

***

Peki, MEMUR-SEN hiç mi çalışmıyor? Maalesef sendikanın en büyük başarısı birkaç yıl önce yetkili bir isminin açıkça ifade ettiği şekliyle “üyelerimiz için makam ve mevki dağıtmak elbette ki bizim amacımız” mottosundan ibaret durumda.

Bugün böyle bir sendikal hareket hemen tüm sektörlerde yetkili sendika konuma geliyor ve tüm yaşananlara rağmen üye sayısı artıyorsa ve bu güce rağmen hükümet karşısında bu kadar pasif kalınıyorsa, memurların ve özellikle de yetkili sendika üyelerinin hiç ama hiç şikayet etme hakları olamaz.

Memurlar 250 kazanım elde etmiş bu arada, bu konuda da haklarını yemeyelim…

Karar Gazetesi, 30.08.2017

28 Şubat’tan 15 Temmuz’a

Demokratik değerlere ve hukukun üstünlüğüne inanılan bir yerde herhangi bir siyasi partinin doğruları ve beklentileri -halkın teveccühü ne denli güçlü olursa olsun tek başına yeterli değildir – devletin ve de milletin tek doğrusu haline getirilemez. Hükümetler de sadece kendi oydaşlarına karşı sorumlu değildir, çünkü toplumun çoğunluğunun doğruları ve beklentileri toplumu oluşturan diğer paydaşlar ve tekil bireylerce paylaşılmayabilir ve haksızlıklara sebep olabilir.

Bu nedenle bir siyasi parti veya lider ne denli güçlü olursa olsun yapıp-edecekleri hukukun gerçek manası ile hakkaniyet dairesi içinde olmalıdır.

Kendi literatürümüzden konuşursak, halife-lider ya da bugünkü sistemde hükümet ve başı, İmam Maturidi’nin belirttiği gibi sadece Müslimlerin değil aynı zamanda zımmilerin de lideridir ve görevinin hepsinin huzur ve refahını sağlamak olduğu unutmamalıdır.

Toplumun beklenti ve arzuları zamana, mekana ve ihtiyaçlara göre değişiklik gösterebildiği için bir iktidarın yapıp ettiklerini bir başka iktidar gerekli halk desteğini bulduğunda yasal sınırlar ve demokratik teamüller çerçevesinde değiştirilebilir, geliştirebilir, yenileyebilir.

Bu nedenle son günlerde hükümet kanadından ve de hükümeti destekleyen bazı yazarlardan açıkça ya da ima yoluyla duyduğumuz AK Parti’nin beklenti ve doğrularının devlet ve milletin beklentileri ile bir tutulmak isteği doğru bir yaklaşım değildir.

Bu tavır hem ülkeye hem de AK Parti’ye açıkça zarar verir çünkü böyle bir yaklaşım yapılan ya da yapılacak işlerin hatasıyla sevabıyla tenkit edilmesini ve varsa hataların düzeltilmesini zorlaştırır.

***

Bir siyasi partinin kendi ikbalini koruma kollama endişesi taşıması ve bunun için önlemler alması elbette ki eleştirilemez. Ancak bu tedbirlerin insaf dairesinde olması da şart. Toplumsal desteğinizin çok güçlü olması size temel ilkeleri es geçme hakkını vermez.

Türkiye kurulduğu günden beri sürekli kritik eşiklerden geçiyor.

Ve maalesef biz de bunları yapılması elzem işleri yapmamak, ötelemek için bir bahane olarak kullanıyoruz.

Dün, yapılabilecekleri “28 Şubat…” diye geçiştirirken bugün de “15 Temmuz…” diye geçiştirmeye hiç kimsenin hakkı yok.

Unutmayalım ki dünden bugüne başat problemlerimiz hiç değişmedi ve yerli yerinde duruyor. Çok yakın bir geçmişte iki çok önemli seçimi atlatmış, “Hendek” tuzağına çekilmek istenmiş, arkasından hain bir darbe girişiminden kurtulmuşken sorunlarımızı geçmişteki gibi sadece birer asayiş meselesi olarak görüp emniyet önlemleri ile çözme hastalığından kurtulmamız gerekiyor.

Aksi takdirde aynı çukurlara tekrar tekrar düşmemiz kaçınılmaz olacak.

OHAL içinde onlarca karar çok kolaylıkla alınırken ve toplumun hemen her kesimi büyük bir itidal sergilerken temel hak ve özgürlükler konusunda cimrilik sergilenmesini anlamak gerçekten çok güç.

Gerçek işsizliğin başını alıp gittiği, ekonomik sorunların yerli yerinde durduğu, Kürtlerin, Alevilerin, azınlıkların ve de bugün için muhafazakâr iktidar var diye sesi fazla çıkmayan Sünni dindarların bazı sorunları hâlâ çözülememişken bu sorunlardan en azından kısa vadede çözülebileceklerin çözümünün gelecek (?) başka baharlara bırakılması hiç de hoş değil.

Daha da önemlisi adalet hassasiyetinin zayıflatılmaması elzem…

Ergenekon, Balyoz ve JİTEM gibi kritik davalarda hukukun temel ilkelerinin yerle bir edilip, adaleti tesis yerine birilerini terbiye etmek ve birilerine alan açmak için kullanılmasının sonuçlarını hep birlikte gördük. FETÖ’cülerin oyunları yüzünden dün pek çok insan mağdur olup, hayatları kararırken maalesef bugün içlerindeki gerçek suçluların da cezasız kalmasına yol açıldı.

Ancak, unutmamalı ki çoğumuz bu pis oyunu ancak 17-25 Aralık sonrası görebildi…

Bu yaşananlardan ders alınmalı ki bir beş yıl sonra yine aynı kandırılmışlık hissini yaşamayalım…

Karar Gazetesi, 23.08.2017

TEOG’un Aşil Topuğu veya yeni sınav sistemi için bir öneri

Mevcut TEOG sisteminin eşitlikçi tarafı muhafaza edilerek yapılacak bir değişiklik, yaşadığımız sıkıntılı süreci fırsata çevirebilir.

Yeni sistemin açıklanmasına az kaldı ve Eğitim Bakanlığını etkilemek için paha biçilmez değerdeki günlerden geçiyoruz.

Belki de geçtik gitti bile. Ama açıklanmamış sistemde umut vardır diyerek, onu daha adil bir çizgiye çekmek için gayret sarf etmek gerek.

Emektar bir eğitimciyle bunu konuşuyoruz.

TEOG’un kaldırılacağı yönündeki açıklamadan memnun olduğunu söyleyerek başlıyor. Önce şaşırıyorum ama dinleyince TEOG’u daha ileri bir noktadan eleştirdiğini anlıyorum.

Aşil topuğuna dikkat

İdeal bir sistemin çocukların hakkına girmeye izin vermeyecek biçimde düzenlenmesi konusunda hemfikiriz. Bu bağlamda o da TEOG’un “genel sınav” boyutuna itiraz etmiyor.

Ama önemli bir uyarıda buluyor.

TEOG genel sınavda alınan nottan ibaret değil ve onun “okul notu” boyutunun, ondan beklenen eşitliği ve adaleti ciddi biçimde zedelediğini dile getiriyor.

Şöyle ki:

Malum, TEOG’un yüzde 70’i bütün öğrencilere aynı anda aynı sorularla uygulanan genel sınavda aldığı nottan, yüzde 30’u ise “okul başarı puanı”ndan geliyor.

İlk bakışta okul başarı puanının yüzdesi düşük olduğu için etkisinin de düşük olduğu zannedilse de öyle değil. Kıdemli eğitimci, öğrencinin iyi bir okula gitmesini veya gitmemesini belirleyecek olan asıl rakamın tam da burada oluştuğunu ifade ediyor.

Ona göre sistemin müdahaleye açık tarafı veya zayıf noktası da burada. Çünkü objektif davranıp, öğrenciye hak ettiği notu veren öğretmenler ve okullar, o çocukları genel sıralamada onbinlerce kişinin altına düşürüyor. Annesinin veya babasının imkanlarıyla okudukları özel okullarda sübjektif notlarla ortalaması yükseltilen çocuklar ise hiç hak etmedikleri halde, daha iyi okullara yerleşebilecek puanlar alıyorlar.

Aslında bazı okulların kendi öğrencilerini avantajlı kılmak için “hormonlu not” verdikleri öteden beri biliniyor. Bakanlık da bu konuda inceleme yapıp ceza kesiyor. Ama ne kesilen cezalar çocuğun çalınan geleceğini geri getiriyor, ne de hak etmeyenlerden hak etmediklerini geri almak gibi bir sonuç doğuruyor.

“Geçme notu” ile “yerleştirme notu” birbirinden ayrılmalı

Hormonlu olsun veya olmasın, sayısız okulun farklı sebeplerle aynı standartta not vermediği bir ortamda çözüm ne olmalı? Eğitim emektarı, sınıf geçme notunun yerleştirmeye etkisinin ortadan kaldırılmasını öneriyor.

“Altıncı, yedinci ve sekizinci sınıflarda, örneğin matematik dersinden bir sınavı öğretmen yapıyorsa, bir sınavı da bakanlık genel sınav şeklinde yapsın” diyor. Aynı şekilde üniversiteye girişteki OBP’nin hesaplanmasının da dokuzuncu, onuncu, onbirinci ve onikinci  sınıflarda yapılacak merkezi sınavlarla olmasının objektiviteyi getireceğini söylüyor.

“Öğrencinin yıllar içinde bu genel sınavlardan aldığı notların bileşkesi belirlesin onun yerleşeceği okulu” diyor ve ekliyor: “Sınıf geçmeye ise hem öğretmenin yaptığı sınav, hem de genel sınavın toplamı tesir etsin.”

Bu yöntemin birçok bakımdan ilave avantajı olacağına da dikkat çekiyor.

Öğrencinin yerleştirme sınavının zamana yayılmasının daha sağlıklı bir başarı belirleme yöntemi olacağının altını çiziyor.

Velilerin, okul idaresinin ve öğretmenlerin öğrencinin durumu ile ilgili erken tedbir alabilmelerinin, mümkün olduğunu düşünüyor.

Velilerde öğrenciyle ilgili gerçek beklentilerin oluşabileceğini de.

“Robert Kolej öğrenci seçerken çok rasyonel davranıyor. Alacağı öğrencilerin en başarılı öğrenciler olmasına özen gösteriyor ve okul notlarına değil TEOG notlarına bakıyor” diyor, Pervin Kaplan’ın konuyla ilgili yazısına atıfla ve ekliyor: “Okul notlarının katılmasıyla hesaplanan sübjektif puanı değil, öğrencinin genel sınavdan aldığı objektif puanı geçerli kabul ediyor, kendisi için öğrenci kabul ederken.”

Her sistemin önceliği adalet olmalı

Bu ülkede çocuklar eşit şartlarda çıkmıyorlar hayat kavgasına.

Bazı aileler her imkânı çocuklarının önüne sererken, bazılarının gücü sadece mahalledeki okula göndermeye yetiyor.

Ama yapısal adaletsizlikle malul bir ülkede genel sınav, her şeye rağmen “aşağıdakiler”in “yukarı” çıkması için bir fırsat oluyor.

Yapılması gereken, onun eşitlikçi özünü zedeleyen bütün delikleri tıkamak olmalı. “Okul puanı” bu sistemin topuğundaki ufak bir delik. Ama aynı zamanda etkisi bir çocuğun geleceğini belirleyecek kadar büyük bir delik.

Bu veya başka bir öneri size makul gelebilir veya gelmeyebilir. Ama eşitlikçi bir sınav sistemine ihtiyacımız olduğu açık ve bunun üzerine herkes bildiğini söylemeli.

Bir adalet meselesi aslında bütün konuştuğumuz.

Yarışa zaten epeyce zor şartlarda giren dezavantajlı çocuk, bütün engelleri atlatıp tam öne geçecekken, rakibine verilen “doping” anlamına gelen fazladan notla geri kalıyorsa, bu sistemin tıkanması gereken deliği var demektir.

Yeni sınav sistemi nasıl olursa olsun, toplu iğne başı kadar bir deliğe (örneğin “takdir marjına”) yer vermemeli.

Çünkü oradan girecek ateş, o dezavantajlı çocuğun geleceğini yakar. Onun vebalini de kimse üstüne almak istemez herhalde.

Serbestiyet, 20.10.2017