Ana Sayfa Blog Sayfa 143

Kürdistan referandumu (6) açlık-yokluk tehdidi

Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağımsızlık için referanduma gitme kararı aldığında, muhtemelen Türkiye’den bir tepkinin geleceğini bekliyordu. İki sebepten ötürü: Biri, Türkiye’de iktidarlar değişse de varlığını koruyan kökleşmiş devlet zihniyetinin, Kürdistan’ın bağımsızlığını kolay sindiremeyeceği sezgisiydi. Diğeri de, Ortadoğu’da mevcut statükoda radikal bir sarsıntı yaratacak bir gelişmeye bölge devletlerinin sıcak bakmayacaklarının bilinmesiydi. Dolayısıyla Türkiye’nin bağımsızlık sürecini sahiplenmemesi, desteklememesi ve belli bir oranda tepki koyması normal karşılanıyordu. Türkiye’nin başlangıçtaki tavrı da beklentilere uygun düşüyordu.

Fakat büyük gün yaklaştıkça Türkiye’nin herkesten daha sert bir tavra yönelmesi KBY’de bir şaşkınlık yarattı. KBY, İran’dan gelecek aşırı bir reaksiyona hazırdı. Lâkin Türkiye ile ilgili düşünceleri farklıydı. Zira Türkiye ile KBY arasında örnek gösterilebilecek bir siyasi-iktisadi işbirliği ve diyalog vardı. KBY uzun bir süredir fiilen bağımsız bir devlet gibiydi. Türkiye, KBY ile Bağdat’ı by-pass eden petrol anlaşmaları imzalamak suretiyle, bu fiili durumu tanıdığını gösteriyordu.

Ayrıca KBY’nin istikrarı Türkiye’nin menfaatineydi. Eğer KBY zayıf düşerse bundan kuvvet devşirenler PKK ve İran olacaktı. Herhalde Türkiye kendi aleyhine neticeler doğuracak bir davranışa yönelecek değildi. Kaldı ki bağımsızlık uzun vâdeli bir hedefti.  Dolayısıyla Türkiye’nin — arka çıkmasa da — daha ihtiyatlı bir çizgi takip edeceği umuluyordu.

Fakat umulanın tersine Türkiye’nin tepkisi giderek sertleşti. Gene de KBY, başlangıçta bunun iç politikaya dönük olduğunu ve söylem düzeyinde kalacağını tahmin ediyordu. Elbette bir anlaşma zemini ortaya çıkacak ve kendilerini hangi şartların bağımsızlık oyununa ittiği Türkiye tarafından da anlaşılacaktı. Ama öyle olmadı; zaman geçtikçe Türkiye söylediklerini eyleme dökmeye başladı ve KBY’ye tamamen sırtını döndü. KBY şoke oldu; bu, IŞİD’in Erbil’e saldırısı sırasında Türkiye’den beklediği yardımı görmeyen KBY’nin yaşadığı ikinci hayal kırıklığıydı.

“Kılıcınız keskin olsun”

Hayal kırıklığı sadece KBY ile sınırlı kalmadı. Türkiye’de AKP’ye oy veren Kürtlerin büyük bir kısmı da allak bullak oldu. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere çeşitli siyasi aktörler ve iktidara yakın medya, KBY’ye karşı ezici ve yıkıcı bir lisana müracaat ettiler. Mesela, Mavi Marmara gibi yüksek volümlü bir kriz döneminde ve İsrail için bile öngörülmeyen tedbirler (!), söz konusu KBY olunca çok rahat gündeme taşındı. Milli Savunma Bakanı, sınırda tatbikat yapan askerlere “Kılıcınız keskin olsun” diyerek Kürtlere gözdağı verdi. Hükümet medyası, aslı astarı olmayan “Barzanilerin Yahudiliği” senaryosunu tekrar ısıtıp piyasaya sürdü, naralar attı, savaş davulları çaldı.

Her ne kadar hedefin sadece KBY olduğu söylense de kullandıkları ifadeler KBY üzerinden bütün Kürtleri tahkir eden bir nitelik taşıyordu. Aşırı dil bütünüyle yanlış ve zararlıydı. Çünkü bu, Türkiye’ye dış politikada bir yarar sağlamadığı gibi, iç politikada da ciddi bir yarılmaya neden oluyordu.

Zembereğinden boşalmış bir kötücül söylem bütün değerleri çiğneyip geçiyordu.

“Kürtleri ötekileştirmek”

Bu süreçte birçok yaralayıcı söz sarf edildi. Onların içinden en öne çıkanı ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aitti: “Bir vanayı kapadığımız anda iş bitti. Bütün geliri meliri, hepsi ortadan kalkıyor. Tırlar Kuzey Irak’a çalışmadığı anda bunlar yiyecek giyecek bulamayacaklar. Öyle bir duruma gelecekler. Niye? Mecburuz, yaptırım.”

Oysa Hakan Albayrak’ın dediği gibi “Böyle bir mecburiyetimiz yok ve olamaz” idi. Kürdistan ahalisini en temel ihtiyaçlarından bile mahrum etmeye varacak bir yaptırımın, tatbiki bir yana, telaffuzunun dahi kitapta yeri yoktu. Bilakis, en azılı düşmanlarımızla savaşırken aldığımız esirleri bile yedirmeye ve giydirmeye mecburuz. Onları dahi aç ve çıplak bırakmamız caiz değilken böyle bir yaptırımı kardeş ve dost IKBY halkı için nasıl düşünebiliriz?”

Siyaseti bir yana bırakın; bu sözler ne insani ne de İslami olarak kabul edilebilirdi. İnsana kıymet katan bütün hasletlere doğrudan aykırı düşüyordu. Her şart altında Türkmenlerin koruyuculuğunu üstlenirken Kürtleri açlıkla ve yoklukla tehdit etmek, Türkiye’nin bütün Kürtleri “ötekileştirmesi” dışında bir anlama taşımıyordu. Gerek icraatı ve gerek üslubuyla devlet, Türkmenler ile Kürtler arasında bir ayrımcılık yaptığını ve “Irak Kürtlerinin Irak Türkmenleri gibi ‘bizden’ kabul edilmediğini” dünya âleme ilan ediyordu.

Ankara ne kadar anladı ya da hissetti bir fikrim yok ama, bu ayrımcı dil, bizatihi kimliklerine yönelik bir tepki biçiminde görüldüğünden, Türkiye’deki Kürtlerde AKP’ye karşı derin bir kırılma yarattı. Bunun en önemli göstergesi, sadece AKP’lilerin değil, 16 Nisan referandumunda AKP’nin yanında duran diğer bütün parti ve sivil-siyasi inisiyatiflerin de bu söylemden duydukları rahatsızlığı açıkça dillendirmeleriydi.

“Kobani düştü düşecek”  

Suriye’de IŞİD’in Kobani’ye saldırdığı dönemde Erdoğan’ın kullandığı “Kobani düştü düşecek” sözü bölgede AKP’ye çok pahalıya mal olmuştu. AKP’liler bu ifadenin öncesinden ve sonrasından koparılarak kullanıldığını ve Erdoğan’a haksızlık edildiğini savunsalar da, bu söz Kürtlerin geniş bir kesimi tarafından bir “temenni” gibi algılanmış ve buradan kaynaklanan tepkiler sandığa yansımıştı.

Bağımsızlık referandumu bağlamında kullanılan “Yiyecek giyecek bulamayacaklar”sözünün de benzer bir kırılma yarattığını düşünüyorum. Bunun da AKP’ye siyasi bir fatura çıkarıp çıkarmayacağını ise şimdiden söylemek güç. Üç nedenden dolayı:

Bir, seçimlere hatırı sayılır bir vakit var ve aradaki sürede köprülerin altından daha çok sular akar. İki, seçmenin tercihi salt AKP’nin değil, rakip partilerin izleyeceği yol ve icraatla da şekillenir. Ve üç, eğer mevcutların dışında başka bir siyasi alternatif meydana çıkarsa, dengeler kökten değişir.

O sebeple, hâlihazırdaki kırgınlığın gelecekte AKP aleyhine bir siyasi maliyet üretip üretmeyeceğini görmek için biraz beklemek gerek. Bununla birlikte, yıktıkları gönül köprülerini onarmalarının, Erdoğan ve AKP için eskisinden çok daha güç olacağını söyleyebiliriz.

Serbestiyet, 03.11.2017

“Tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle birlikte”

Ali Bulaç 15 aydır hapiste. Mümtaz’er Türköne, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay ve diğer birçok isim de öyle.

Yarın duruşmaları var. “FETÖ-PDY silahlı terör örgütü üyesi olmak”la suçlanıyorlar. İstenen ceza 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve örgüt üyeliğinden 15 yıl hapis.

Suçlandıkları davanın iddianamesi, örgüt hiyerarşisi içinde, örgütün amaçları doğrultusunda algı oluşturmaya çalışmaktan söz ediyor. Ama bırakın istenen cezanın ağırlığıyla orantılı olmasını, herhangi bir suçun varlığını gösterecek tek bir somut delil yok dosyada.

Ali Bulaç’ın altı yazısı var mesela suç isnat edilen; ama sadece yazılara genel bir atıf var; hangi yazının hangi bölümü hangi açıdan suç teşkil ediyor, iddianame bundan bahsetmiyor.

Hukuk, savcının sadece şüphelinin aleyhine olan delilleri değil lehine olanları da toplamasını zaruri kılıyor. Ama bu da yok iddianamede.

Oysa bu yapılsaydı, Ali Bulaç’ın birçok yazısının 17-25 Aralık Operasyonu, Halkbank ve İran’a ambargo konusunda “FETÖ’nün örgütsel amaçları”yla hiç de örtüşmediği, örneğin ambargoyu delmenin meşru olduğunu vurguladığı, 15 Temmuz’dan üç ay önce de “darbeye davetiye çıkarmak alçaklık” türü yazılar yazdığı da anlaşılacak.

Bulaç’ın hukuki temsilcisi bu yazıları da sunuyor ama lehine bir kanaat oluşturabilecek nitelikteki bu yazılara iddianamede yer verilmiyor.

Onun yerine,

“… görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları ya da ön hazırlık niteliğinde yazılar yazdıkları; şüpheli yazarların genel itibariyle de süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri…” türünden soyut suçlamalar var. Bu yönüyle iddianamenin kendisi bariz biçimde siyasi bir duruşu yansıtıyor.

Bu yazarlara yönelik siyasi eleştirilerin bir bölümüne ben de katılıyorum ama bunun da ceza hukukuyla ilgisi yok. Başka bir ifadeyle, bu yargının konusu olmamalıydı.

Hepsi bir yana, bu yargılamanın tutuklu yapılması gerekmiyor. Bir buçuk yıldır hapisteler; tekamül etmiş bir dosya söz konusu ve bu saatten sonra delilleri karartma gibi bir gerekçe de anlamlı görünmüyor. Özellikle de tüm deliller yazıkları yazılardan ibaretken.

Öte yandan bazılarının ciddi sonuçlar doğurabilecek sağlık sorunları da var.

Şahin Alpay 73 yaşında. “Sağlığım gittikçe kötülüyor” diye yazıyor mektubunda ve şöyle diyor:

“16 Kasım 2017’de Silivri Devlet Hastanesi’nde ilk kez kardiyolog muayenesine alındım. Muayene ve eforlu test sonucu fazla gecikmeden anjiyo olmam gerektiği söylendi… Silivri’ye girerken sağlığım iyi değildi, 15 ay sonra daha da kötüleşiyor.”

12 Eylül darbesinin elebaşı Kenan Evren darbecilikten mahkum edildiğinde, ilerleyen yaşı ve sağlık sorunları göz önüne alınarak, -ki bu makuldü- hapse atılmamıştı. Ama bugün Şahin Alpay, üstelik de henüz mahkum bile olmadan, sanık sıfatıyla hapiste tutuluyor.

“Giden gitti, esas somut suç isnat edilebilecek olanları ellerinden kaçırdılar, el önünde onlar vardı, onları buldular ve cezalandırıyorlar” diyor bir hukukçu arkadaşım.

On beş ay. Dile kolay. Hali hazırda bu tutukluluğun kendisi bir cezaya dönüştü.

Açık ki 17-25 Aralık hepimizin arasında derin bir fay hattı oluşturdu. Bizleri de politik olarak karşı karşıya getirdi. Bugün bu davada yargılanan bazı isimlere ben de kızdım uzun süre.

Ama hukuk böyle işlemez. O bir ruh haliyle hareket etmez; öfke ve intikam içermez. Adaletin gözlerinin bağlı olmasının bir anlamı da budur.

Ortada somut bir delil varsa ortaya koyar ve cezaları neyse verirsiniz. Ve dava sonuçlanıncaya kadar da insanları aylar yıllar boyu hapiste tutmazsınız.

Adil olan bu.

Serbestiyet, 07.12.2017

Amerika’daki mahkeme neyi yargılıyor?

“Bak, gördün mü, adam itiraf etmiş işte” türünden paylaşımlarla, çocuklar gibi şen, ABD yargısından “AKP’yi mahkum etmesini” bekliyor birileri.

Zarrab’a “bülbül” diyenler bile var. Belki şu anki “sesini” beğendiklerinden, ABD’nin onu “öttürme” şekli hoşlarına gittiğinden.

Türkiye’deyken inanmadıkları Zarrab şimdi adaletin sesi olmuş, Amerikan yargısı da İlahi Mahkeme.

Her şeyden önce, neyin davası bu? Konusu ne?

Amerika İran’a ambargo koymuş, Türkiye’den birileri de onu delmiş.

Davanın özü bu.

Bu arada, iddiaya göre, bazı Ak Partili bakanlar ve/veya oğulları da rüşvet almış. Bu da konuşuluyor ama davanın asıl konusu olarak değil.

**

Özden başlayalım. Bu bir Birleşmiş Milletler ambargosu değil, ABD ambargosu.

Peki ABD İran’a ambargo koymaya yetkili mi?

Ne uluslararası hukuk bakımından yetkili ne de ahlaki bakımdan. Gücüne dayanıp, gücü yettiğine kendi çıkarına uygun kararı empoze ediyor her zamanki gibi.

Başkalarına haram kıldığı meyveyi kendisi yiyor belki yine. Bazı büyük ABD firmalarının yasağın etrafından dolaşarak İran’la iş yaptığı söyleniyor. Tıpkı geçmişte yaptığı gibi.

İran’ın eli temiz değil de ona ambargo koymak için ABD’nin dibi daha mı az kara?

**

Ben Zafer Çağlayan’a da diğerlerine de kefil olmam; “Hükümetin çevresindeki insanlar rüşvet almamıştır” falan demem. Ama tıpkı 17-25 Aralık gibi. Asıl mesele yolsuzluk değil (Hatta bu kez davanın görünürdeki konusu bile bu değil.)

Yolsuzluktan çok daha pis bir devletler oyunu ve bu anlamda çok daha büyük bir yolsuzluk bu. Ve ben bu oyunda “ABD’nin adil ve tarafsız yargısı”na da dış politikasında ahlaki ilkeleri izlediğine inandığım kadar inanıyorum.

ABD yönetimi bu davayı konjonktüre bağlı olarak Türkiye’yi hizaya getirme ve gelmezse cezalandırma bahanesi olarak kullanmayı deneyecek gibi görünüyor. Zarrab’ın “birlikte çalışmayı” kabul etmesi ve “itirafçı” olması, önceden başkalarını suçlayıp şimdi ABD’nin Türkiye’ye karşı koz olarak kullanabileceği şekilde konuşması bu açıdan dikkat çekici.

İktidara karşı pek çok kez en sert muhalefeti yapan Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu bu ayrımı yapabilenlerden. “Biz bu şartlar altında bunu hiçbir zaman polemik konusu  yapmayacağız. Çünkü bu konu sadece Erdoğan’a karşı değil Türkiye’ye karşı  yürütülen bir tavırdır” diyor o yüzden.

Bunu tespit ettikten sonra gelelim iktidarın sorumluluğuna:

Türkiye toplumu 17-25 Aralık’ta ne yapılmak istendiğini gördüğü için “yolsuzluk operasyonu” dolmuşuna binmedi; iktidarın yanında durdu. Bununla birlikte ona açık çek falan vermedi ve alaşağı etme girişimini atlattıktan sonra yolsuzluklarla ilgili olarak gereğini yapmasını bekledi. Ama o bunu yapmadı. Rüşveti yargılasaydı bu vesileyle Türkiye’nin ABD’nin ambargosunu deldiği ortaya çıkacaktı da o yüzden mi? Bu gerekçenin tatmin edici olabilmesi için badireyi atlatır atlatmaz bu isimleri dışlaması ve kendi tabanı tarafından da yolsuzlukla suçlanan, dahası hiç sevilmeyen benzer isimleri taltif etmeye devam etmemesi gerekirdi. Ama etti. Bu insanlar, onların çevresinde arzı endam etmeye devam ettiler. Bugün iktidarın en büyük avantajı, ABD’de bu dava görülürken “belge” açıklayan bir muhalefete sahip olması; ama bunun bile bir avantaj olarak sınırları var.

Bu noktada ana muhalefete gelelim:

Rüşvet iddialarını terk etmeksizin bugün ABD’nin ambargo üzerinden Türkiye’yi yargılamasına net bir dille karşı çıksaydı, gerçek veya sahte, o belgeleri Zarrab’ın ifadeleriyle eşzamanlı yayınlamasaydı yine de şansı olabilirdi. Ama bugün yaptığı, fırsatçılıktan öte kötü bir şey. Ortalama insanın aklına ve vicdanına itibar etmemekte devam ettiği sürece tarih dışı kalacak ve bu da normal olacak.

**

Bir devletin tek yanlı ambargo koyma yetkisini tartışmadan davayı konuşanlar farkında olmasalar veya farkında değilmiş gibi yapsalar da şu an ABD açıkça hukuksuzluk yapan bir devlet. Katar veya Arabistan’dan açık açık haraç isterken yaptığının bir benzerini Türkiye’ye de yapıyor. Bunu görmek için “yerli ve milli” olmak gerekmiyor. Asıl evrensel ilkeler, mesela adalet perspektifinden bakınca doğru bir görüntü ortaya çıkıyor.

ABD’nin keyfi yasağını veri kabul edip, piyasa ekonomisine ve serbest ticarete yönelik engelleyici tutumunu sorgulamaksızın Türkiye’den veya başka bir ülkeden birilerini ambargoyu delmekle suçlamak doğru değil.

Çünkü bu ambargonun kendisi meşru değil.

**

Hükümeti eleştirmek için çok sebep var. OHAL sürecindeki pek çok uygulama, haksız tutuklamalar, işten atmalar ve yaşatılan mağduriyetler… Ama ABD’nin siyasi ve ticari çıkarları için koyduğu ambargo ile ilgili dava bunlardan biri değil.

Yolsuzlukla ilgili eleştirinin yeri de bu dava değil.

Bunu tespit etmek, sizin yolsuzluğu önemsemediğinizi falan göstermez, tersine, fırsatçılığı reddetmeniz, yolsuzluk eleştirinizi çok daha güçlendirir; çünkü onun ahlaki bir temele dayandığını gösterir.

Son olarak “ABD hegemonyası”ndan “bir süreliğine” söz etmeyip, o sayfayı ABD bir şekilde “Tayyip”i gönderdikten sonra konuşmak üzere atlayıp, sadece rüşveti konuşan ülkemizin “anti-Amerikancı, anti-emperyalist çevreleri”ne gelince.  Tarih de “bir süreliğine” onlara yer vermemeye devam edecek.

Serbestiyet, 03.12.2017

Partilerin geleceği ve ‘genç politikalar’

Türkiye’de, erken seçim kararı alınmadığı takdirde, 2019 yılının Mart ayında mahalli idareler, Kasım ayında da TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktır. Ayrıca Kasım 2017’de yapılacak TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemine de geçilmiş olacaktır. Şu anda 2017 Anayasa değişikliğinin başta hükümet sistemine ilişkin olanlar olmak üzere birçok hükmü bu tarihten itibaren yürürlüğe girerek uygulanmaya başlayacak. Bu seçimlerle birlikte Cumhurbaşkanı ve TBMM üyeleri aynı tarihte ayrı ayrı seçimlerle belirlenecektir.

Bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için en az yüzde 50+1 oy alması gerekir. Ayrıca TBMM ile Cumhurbaşkanının uyumlu olarak çalışabilmesi için, Cumhurbaşkanının mensubu olduğu partinin TBMM’de de yeterli çoğunluğa sahip olması gerekir. Her ne kadar AK Parti’nin günümüzdeki şartlarda sahip olduğu oy potansiyeli oldukça yüksek ise de, değişen konjonktürel şartlara bağlı olarak yakın, orta ve uzun gelecekte herhangi bir siyasi partinin bu düzeyde oy alabilmesi Türkiye şartlarında oldukça zor görünüyor. Bu sayıya ulaşabilmek için partilerin seçmen tabanını her halükârda genişletmeleri gerekir. Bunun çeşitli yolları vardır.

Birincisi, topluma yönelik verilen mesajların kapsayıcılığının artırılması; rakip partilerin tabanını da kapsayacak şekilde politikaların geliştirilmesi. Hemen her partide arayış içerisinde olan belli seçmen tabanı mevcuttur. Bunlar tespit ve ikna edilerek, kazanmaya yönelik etkili söylem ve politikalar geliştirilerek, seçmen tabanı genişletilebilir.

İkna edici söylem dili

İkincisi, sert ve çatışmacı üslup yerine daha ılımlı, ikna edici bir söylem dilinin tercih edilmesi. Bu üslup, özellikle yüzer gezer oyların kazanılmasında etkili olacaktır. Her ne kadar sert ve çatışmacı üslup bazı seçmenleri konsolide etse de bazı ürkek seçmenlerin de başka taraflara kaymalarına ya da oy vermekten imtina etmelerine sebep olabilmektedir.

Üçüncüsü 15 yıldır iktidarda olan AK Parti aleyhine oluşturulan algılar vasıtasıyla çok sayıda siyasi şahsiyetin ciddi manada güven kaybına uğradığı görülmektedir. Bunlar mutlaka tespit edilerek ıslahata gidilmelidir.

Dördüncüsü, doğruluk ve kamusal menfaatler temelli siyaset dili ve uygulaması geliştirilmeli. Malum günümüz dünyasında siyasetler ve propagandalar olgulardan ve bilgilerden ziyade algılar üzerinden yürütülmektedir. Her bir siyasi parti bu yöndeki kötü sicilli algıları bertaraf edici politikalar geliştirmedikçe ya büyüyemez ya da ciddi oy aşınması yaşar. Algıların olgulardan daha belirleyici olduğu günümüz dünyasında bu şartın gereklerini yerine getirmek hayati öneme sahiptir.

Beşincisi, Türk seçmeni giderek daha seçici hale gelmektedir. Bunun için de temayül yoklamalarının ya da ön seçimlerin, seçmen tabanının sahici eğilimlerini yansıtacak şekilde yapılması gerekiyor. Hemen hemen her partide, temayül yoklamalarında, anketlerde ya da önseçimlerde türlü hilelere başvurularak çok kötü, az sevilen ya da hiç sevilmeyen adayların öne çıkarıldığı, bu yolla aday yapıldığı, bunların neticesinde de asıl bedelin ilgili parti tarafından ödendiği görülmektedir. Her bir seçim çevresinde olmasa da bazı seçim çevrelerinde bu tür bir aday belirleme tercihinin ilgili parti için önemli kazanımlar sağlayacağı kanaatindeyim.

Seçimin kilit noktası

Altıncısı ve belki de en önemlisi, gençlere yönelik politikaların geliştirilmesi. Türkiye nüfus artışı bakımından dinamik bir yapıya sahiptir. Türkiye’de genç nüfusun, hem genel nüfus içerisindeki oranı, hem de genel manada nüfus artışı Batılı ülkelerden çok fazla olduğu için, her sene bazı Batılı ülkelerin nüfusundan fazla genç nüfus seçmen olmaktadır. Bu da siyasi partilerin genç seçmenler üzerinde yoğunlaşmalarını lüzumlu kılmaktadır.

Burada genç seçmenlere yönelik bazı rakamları vermek istiyorum. 7 Haziran 2015’teki seçimlerde 1 milyon genç ilk kez oy kullandı. 16 Nisan referandumunda bu sayıya ise 1 milyon 608 bin kişi eklendi. 2019 seçimlerinde seçmen sayısına takriben 2 milyon kişi daha eklenecek. Böylece 7 Haziran 2015’ten Kasım 2019’daki seçimlere kadar yaklaşık 4.5 milyon yeni seçmen oy kullanacak. Gelecek seçimlerde toplam seçmen sayısı takriben 60 milyon olarak kabul edilecek olursa, son dört yıllık zaman aralığında oy kullanmaya hak kazananların toplam seçmen sayısına oranı yüzde 7.5 olacaktır. Genç seçmenler sadece bunlardan ibaret değildir. 2015 yılından önceki dönemlerden itibaren oy kullanan genç seçmenler de bu rakama dâhil edildiğinde, bu oran çok daha yukarılara tırmanacaktır. Bu vesileyle 2019 seçiminin kilidini oluşturan kitle, gençler olacaktır.

Türkiye’de genç seçmenlerin büyük ekseriyeti AK Parti öncesi dönemi hiç görmemiş ve bilmiyor. Özellikle koalisyon dönemlerinde yaşanan sorunlardan haberleri yoktur. Gençler genellikle son 15 yıllık icraatları, 2002 öncesine uzanan geçmiş yıllardaki uygulamalarla kıyaslama yapmak yerine, idealindeki ütopik ve çoğu hayali gelecek tasarımları ölçütünde değerlendirme yapıyor. Gençler, inanılmaz ölçüde etkileşim ortamı meydana getiren sosyal medyadan, genç arkadaşlarından, bunlarla yaptıkları paylaşımlardan etkilenmektedir. Bazen bir tek özensiz siyasi söylem onların hayal dünyalarında büyük ve onarılması güç tahribatlar meydana getirebilmektedir.

Orta yaştakilerin ya da yaşlıların hiç âlemine girmeyen bazı meseleler gençler için çok önemli olabilmektedir. Bu tür bir konuya ilişkin ince, cazip bir söylem ya da politika önerisi onların gönüllerini fethedebilmektedir. Çoğu eski kuşak siyasetçiler, yabancı oldukları bu kesimi anlayamadıkları için, gençlerin verdikleri siyasi tepkiler karşısında bocalamaktadır. Bu anlamama ve yabancılaşma, gençlerin bazen uç olarak görülen, bazen de zahiri görünümleri ile çelişen partilere yönelmelerine sebep olabilmektedir. Gençleri kazanabilmek için, bunlara yönelik ilmi araştırmalar yapılmalıdır. Ciddi ve sağlıklı çalışan araştırma şirketlerinden mutlaka istifade edilmelidir.

2017 Anayasa değişikliği ile seçilme yaşının seçme yaşı ile eşitlenmesi bu kesime yönelik önemli bir kazanım ise de, bu tek başına yeterli değildir. Hem partilerin teşkilatlarında hem de yasamada belli ölçülerde gençlere yer verilmesi gerekiyor. Ayrıca bu kesime parti içinde mükellefiyetler yükleyerek aktif olmalarının sağlanması gerekiyor. Ayrıca, gençlere yönelik politika ve söylemlerin geliştirilmesinde genç partililerden de mutlaka faydalanılması lazımdır. 2019’da Cumhurbaşkanlığını kazanma ve TBMM’de yeterli çoğunluğu sağlama iddiasında ve idealinde olan siyasi partiler bu önerileri esas almadıkları takdirde hiç ummadıkları bir netice ile karşılaşabilir.

Star Açık Görüş, 18.11.2017

Amerika’da Demokrasi?

Cemal Fedayi

ABD’nin Kudüs kararının görüşüldüğü BM oylamalarındaki tavrı ABD’nin demokrasiye inancı ve saygısı konusundaki şüpheleri iyice artırdı… Bu oylamalarda ABD demokrasinin değil diktatörlüğün tarafında yer aldı.

ABD, Güvenlik Konseyindeki oylamada tek başına kaldı; 14 üye bir tarafta, tek başına ABD öteki tarafta. Amerika, demokrasinin köküne kezzap döken veto hakkını kullanarak 14 çoğunluk oyunu geçersiz kıldı.

ABD, genel kuruldaki oylamada da yalnız kaldı. Tam 128 ülke ABD’yi haksız bulurken, sadece 8 ülke ABD’nin tarafında yer aldı. Bu ülkelerden birisi İsrail; ötekiler ise adı bile duyulmamış minnacık devletçikler. Bu oylamalar sonucunda, ABD’nin uluslararası platformlarda demokratik olmadığı aşikâr oldu.

ABD’nin dışarıya doğru demokrat olmadığı da Afganistan ve Irak olaylarından sonra açığa çıktı. ABD, “demokrasi götürüyorum” dediği yerlere kan ve kaostan başka bir şey götürmedi.

Bütün bunlardan sonra sormak gerekiyor: Dışarıya doğru demokrasi karşıtı olan ABD, acaba kendi içinde demokrat mı? Acaba Amerika gerçekten demokrat bir devlet mi? Amerika’da gerçek bir demokrasi var mı?

Tam bu noktada merhum Malcolm X’in Amerikan demokrasisine dair söylediklerini aktarmak istiyorum: Amerika’da demokrasi yok; hipokrisi (riyakârlık) var… Amerikan rüyası yok; Amerikan kâbusu var…

***

İç ve dış diye bir ayrımın anlamsızlaştığı şu küreselleşme çağında ABD’nin kendi içinde de demokrat olmadığını söylememiz pekâlâ mümkündür. Dış-politik konularda demokrasiye değil de “güçlü olan haklıdır” anlayışına sahip olan ABD’nin kendi içinde de “güçlü olanın etkin olduğu” bir rejime sahip olduğunu söyleyebiliriz.

ABD için demokratik bir cumhuriyet nitelemesi yerine oligarşik bir cumhuriyet demek mümkündür. Amerika’da çok sayıda oligarşik gruplar var; bu gruplar belli bir denge çerçevesi içinde ABD’yi yönetiyorlar. Bu gruplar içinde en güçlü olan yönetimden en çok payı alıyor.

Amerikan resmi literatürü bu gruplara lobiler diyor ama ben onlara “oligarşik gruplar” demeyi daha uygun buluyorum. Bu grupları tek tek saymak mümkün değil ama en irilerini şöyle sayabiliriz: Yahudi lobisi, silah lobisi, petrol lobisi, finans lobisi, ermeni lobisi, Rum lobisi… Son zamanlarda, Trump’ın yarattığı boşluktan yararlanarak Amerikan siyasetine etki eden Pentagon’u da bu gruplardan birisi olarak niteleyebiliriz…

***

Kudüs meselesinin temelinde de bu oligarşik gruplar realitesi var. Hem metal hem de mental açıdan yetersiz ve birikimsiz olan Başkan Trump, kısa sürede sakata çıktı; oraların tabiriyle topal ördek oldu. Kamuoyu ve sivil toplum tarafından istenmeyen adam haline geldi. Hakkında resmi soruşturma açıldı… Adamlarının kimisi istifa etti, kimisi onaylanmadı… Trump iyice köşeye sıkıştı…

O da kurtuluşu bu oligarşik yapılara yaltaklanmakta gördü. Önce silah lobisini memnun etti. İlk resmi ziyaretini S. Arabistan’a yaparak 110 milyar dolarlık silah satışını sağladı. Daha sonra attığı adımlarla petrol fiyatlarının yükselmesini ve vergilerin azalmasını sağlayarak petrol lobisini memnun etti. Onu kurtaracak altın vuruşu en sona sakladı: ABD’nin en güçlü lobisi olan Yahudi lobisini memnun edecek Kudüs kararını açıkladı.

Eh artık bundan sonra sırtının yere getirilemeyeceğini düşünüyordur, herhalde. Ne de olsa sırtını en sağlam yere dayadı. Medya, akademi ve finans dünyasında etkili olan Yahudi lobisi onu himayesine almıştır, herhalde. Muhtemelen, çok büyük hatalar yapmadıkça, yarım yamalak da olsa iktidarını sürdürebilir.

Ancak bu zafer ona pahalıya mal oldu; zaferi bir nevi Pirus Zaferine benzedi. Onu asıl bitiren “Bize oy vermeyeni bitiririz” tavrı oldu. BM nezdindeki Kudüs oylamalarından sonra ABD’nin demokratik makyajı tamamen aktı; demokrat makyajın altından diktatöryal ve dayatmacı, kapkara bir yüz ortaya çıktı. Kendisine oy vermeyenleri not ettiğini ilan eden; aleyhte oy kullananları parasal yardımlarını kesmekle tehdit eden bir kara yüz…

***

ABD’nin Kudüs kararı acaba Amerikan halkının bir tercihi midir? Elbette değil. Halkın görüşlerini yansıtan ama fikirlerini haykıramayan ABD’nin makul adamları, bu kararın ABD’nin ulusal çıkarlarına aykırı olduğunu söylüyorlar. Bu kararın ABD’yi dış politikada yalnızlaştırdığını, Ortadoğu’da zora soktuğunu ifade ediyorlar.

Fakat Amerika’da, en azından Ortadoğu konusunda, halkın dediği değil de Yahudi lobisinin dediği oluyor. Yani ABD’nin kendi içinde de demokrasi yok; halkın değil çıkar gruplarının dediği oluyor. ABD içindeki örgütlü ve paralı çıkar grupları Amerikan demokrasisini, kâğıt üstünde ve sözde demokrasiye dönüştürüyor.

Geçenlerde rasyonel ve insaflı bir Yahudi, İsrail Lobisi’nin Amerikan demokrasisine verdiği zarardan bahsediyordu. Haaretz yazarı Gideon Levy bir konuşmasında aynen şunları söyledi: İsrail lobisi olmasaydı Amerika daha demokrat bir ülke olurdu

Bu yargıyı öteki gruplara da teşmil edebiliriz. Siyasete müdahale eden lobiler olmasaydı Amerika daha demokratik bir ülke olurdu. Türkiye’nin daha demokratik olmasını askerlerin müdahaleleri, Amerika’nın daha demokratik olmasını da lobilerin müdahaleleri önlüyor.

***

Amerikan demokrasisini tartıştığımız zaman Dahl’dan bahsetmemek olmaz. Robert Dahl’a göre Amerika bir demokrasi değil poliarşidir. Yani ABD şeklen demokrasi olarak görünse de, aslında geniş halk kesimleri siyasal alanda etkin değildir; Amerika’yı halk değil muhtelif elit grupları yönetir. Sıradan vatandaşlar ülke yönetiminde etkin değildir: Birkaç yılda bir yapılan seçimlerde, hepsi aslında aynı elit kesimlerden olan ve temsil ettikleri grupların çıkarlarını savunan adaylar arasından birini diğerine tercih etmenin ötesinde bir şey yapamazlar.

Chomsky de Amerikan demokrasisini eleştirenlerden birisidir. Ona göre bütün partiler ve bütün adaylar aynı çıkar gruplarına hizmet ederler…

Aslında son seçimlerde bunun bariz bir örneğini gördük. Yahudi lobisi hem Demokratlara hem de Cumhuriyetçilere yatırım yapmıştı. Yani hangisi kazanırsa kazansın, aslında kazanan Yahudi Lobisi olacaktı… Nitekim öyle de oldu…

***

Tarihsel olarak biraz geriye gidip Tocqueville’den de bahsedelim: 1830’larda, “Amerika’da Demokrasi” isimli meşhur kitabında, Amerika’daki eşitlikten, özellikle de fırsat eşitliğinden bahsediyordu. Özgürlükleri ve sivil toplumu anlatıyordu. İmtiyazlı sınıfların olmamasından övgüyle söz ediyordu…

Tocqueville’den sonra, zaman içinde ABD çok değişti; özellikle 11 Eylül’den sonra ABD, demokrasiden de liberalizmden de fersah fersah uzaklaştı. Eşitlik de özgürlük de ağır yara aldı. Tocqueville’in övgüyle söz ettiği Amerika’nın kurucu değerleri yer ile yeksan oldu…

Eğer Amerika’da eşitlik olsaydı (imtiyazlı lobiler olmasaydı) seçim sürecinde insanlar “tek kişi tek oy” (one person one vote) diye haykırırlar mıydı? Lobilerin oyu, halkın oyundan daha ağır basmasaydı ABD bu kadar aptalca yönetilebilir miydi? Eğer Amerika’da sivil toplum güçlü olsaydı Trump gibi bir çılgın, hâlâ başkanlık koltuğunda oturabilir miydi?

Hâsılı, ABD kendi içinde de kendi dışında da demokrat değil. Liberal hiç değil. Bütün bu gerçeklere rağmen diğer ülkelere hâlâ “demokrasiden, özgürlüklerden ve insan haklarından” söz eden ABD’ye “gölge etme, başka ihsan istemez!” diyoruz. Ve ekliyoruz: Bundan sonra sen bize değil biz sana demokrasiyi götüreceğiz…

***

Bu noktada şöyle bir sual ile karşılaşmak kaçınılmazdır: Amerika’da demokrasi yoksa ve iktidar halka dayanmıyorsa Amerika nasıl oluyor da ayakta duruyor; halka dayanmayan bir devletin yıkılması gerekmez mi?

Bunu şöyle cevaplayabiliriz: Amerika’da ulusal/federal ölçekte güçlü bir demokrasinin olmadığı doğrudur ama yerel/federe bazda güçlü bir demokrasi vardır. Amerika’yı ayakta tutan da budur.

Amerikan merkezî/federal yönetiminin yerel halk üzerindeki etkisi son derece sınırlıdır. Her yerel birimin (state’in) kendi yasaması, yürütmesi ve yargısı vardır. Yani yerel bazda halk kendi kendini yönetiyor. Temel hakları zaten garanti altında olan yerel halk, Trump’ın dış politikadaki anti-demokrat tutumuyla ilgilenmez bile…

Amerika’yı ayakta tutun ikinci şey de refah seviyesidir. Yüksek refah seviyesi Amerikalıları birarada tutan en güçlü tutkaldır. Bireyler, demokrasiden daha çok gelirlerini düşünürler. Kişi başına düşen milli gelir şu anda 50 bin dolar civarında. Gelir bu seviyede seyrettiği müddetçe, ABD dağılmaz; dimdik ayakta durur. Geliri yerinde olan sıradan vatandaş için demokrasi, temel değil ikincil bir konudur…

***

cfresss

(“Bizim hükümetimiz zengin çıkar gruplarının kontrolü altında” diyen; paranın seçimlerdeki rolünün düşürülmesini ve tüm ABD’lilerin hükümette eşit söz sahibi olmasını talep eden Demokrasi Baharı (Democracy Spring) hareketinin Kongre önündeki eylemi; 14 Nisan 2016)

“Kürdistan’ı Erdoğan’a sorun” dediler

TBMM’de neden böyle bir diyaloğa ihtiyaç duyulduğunu anlayamadığım Meclis Başkan Vekili ile Osman Baydemir arasında Kürdistan tartışması yaşandı.

Başkan Vekili “Kürdistan neresi” diye sormuş.

Birçok HDP’li yetkili ve bazı köşe yazarları da başbakanlığı döneminde Erdoğan’ın mecliste yaptığı konuşmada Kürdistan’dan bahsettiğini ve merak edenlerin Erdoğan’a sorması gerektiğini ifade ettiler.

Eğer Kürdistan’ın neresi olduğunu Erdoğan’a soracaksak diğer taraftan HDP ve partnerlerinin Erdoğan karşısındaki tutumunu da değerlendirmek gerekmez mi? Madem Kürdistan’ın neresi olduğu tartışmasında referans noktası olarak CHP, MHP, AKP arasından AKP liderliği gösteriliyorsa bu durumda HDP’nin bu insana karşı tutumunda sorulması, sorgulanması gereken bir şey yok mu?

“Kürdistan’ı Erdoğan’a sorun” diyen yetkililere de hatırlatmak lazım…

İşte siz bu insan ile bütün köprüleri yıktınız; CHP-MHP ile dışarıdan içeriden nasıl olursa olsun bir araya gelir ve destekleriz ama Erdoğan ve AKP’si ile biraraya gelmeyiz, dediniz.

PKK tarafından kendilerinin bile açıklayamadığı tutarsız, anlamsız ve gerçeklerden uzak gerekçeler ile siyaset terörize edildiği sırada Diyarbakır’da iki tane acil ve geniş katılımlı toplantı yaptınız. Birinde akıl tutulmasına kapılmışçasına destek verdiniz diğerinde yeteri kadar destek veremediğiniz gerekçesi ile özür dilediniz. Destek verdikleriniz sizin bugün “gidin ona sorun” diye referans gösterdiğiniz Erdoğan’ın devrilmesini istiyordu.

Bir eş genel başkanınız İstanbul’da yaptığı mitingde “seni yargılayacağız; korkma” diyordu.

Kendilerine “hendekler Kürtlere zarar verecek, hendekleri kapatın” dediği heyetler arasındaki bir toplantıda sizin heyetin başındaki diğer bir eş başkanınız “Erdoğan gidene, saray yıkılana kadar direneceğiz” demiş.

Aranızdan çok sevdiğiniz biri katıldığı TV programında, Irak’ta Saddam’ın Amerika yardımı ile nasıl devrildiğini tane tane anlatıp, Erdoğan’ı ima ederek “devrilmesi için dış destek gerekiyor” demeye getirdi.

Meşhur deyimi ile “hepiniz oradaydınız”, bütün bunlar olurken; üstelik heyecanla alkışlıyordunuz. Var olan ulusal – uluslararası, yasal – gayri yasal bütün gücünüzü, imkânlarınızı ve elinizdeki fırsatları bugün referans gösterdiğiniz ve sadece onu gösterebildiğiniz bir liderin aleyhine kullandınız.

Aranızdan biri çıkıp, gerçek anlamı ile de bir tek kişi bütün bu akıl tutulmasını eleştirdiğinde TV’lerinizde ölümle tehdit ettiniz, linç ettiniz ve bu duruma en makulünüzün; “akil insandır” denilenlerinizin dahi “gıkı” çıkmadı. Bunun ötesinde referans gösterdiğiniz insanın partisinde siyaset yapanların tehdit edilmesine ve maalesef öldürülmelerine de sesiz kaldınız…

Uzatmak istemiyorum ancak “Kürdistan’ı sorun” diye referans gösterdiğiniz ve sadece onu gösterebildiğiniz Erdoğan karşısındaki, aslında sorgulanması gereken, analiz edilmesi gereken tutumunuzun, politik duruşunuzun kısa ama yeterli özeti bu olsa gerek…

Siyaset Anlayışımız ve 1057 Sayılı Kanun

0

Türkiye’deki siyaset anlayışımız her bakımdan oldukça dikkat çekicidir. Muhalif görüşlerin birbirlerine adeta düşmanlık beslediği bir anlayış ile bugüne gelmişiz ve öyle de gidiyoruz. Siyaset anlayışımızda bir şeylerin tersliği o kadar çok belli oluyor ki… Ama bu terslik eminim ki eskiye nazaran çok daha fazla kişinin dikkatini çekiyor. Çünkü her geçen gün (politik manada) normalleşen insan sayısının, yavaş da olsa, arttığı kanaatindeyim. Fakat eskide, bir nevi kültürel olanda, yer etmiş ve bugüne kadar gelmiş olan kodlar kolay kolay değişmiyor. Hele ki bu kültür, Türkiye’de olduğu gibi uzun yıllar boyunca planlı ve programlı bir şekilde zorla oluşturulmuş ise.

Belirtildiği üzere bu terslik iktidar-muhalefet ilişkisinin düşmanlık üzerine kurulu oluşu. Bunun temellerini, belki de en net, cumhuriyetin ilk yıllarında gözlemleyebiliyoruz. Cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde ‘yapmak’ ilk amaç değildi. İlk önce ‘yıkmak’ ve ‘yok etmek’ düşünülmüştü. Yapılan birçok meselede bu böyle olmuştur. Bilindiği üzere cumhuriyet, bir yabancı düşmanlığı üzerine değil kendi içinde, öncekine yani eskiye, Osmanlı’ya düşmanlık üzerine kuruldu ve bu şekilde var olmaya çalıştı. Bu düşmanlık da bir savaşı doğurmuştu. Açılan savaş daha çok kültürel bir savaştı. Yeni bir toplum yaratmak yani yeni bir kültür var etmek amaçlanıyordu. Çünkü var olan kültür bizim olamazdı, eskinindi; yani modern ve medeni Batı’nın değildi. Biz medeni bir toplum olmalıydık ve bu da “cahil” olan halka bırakılamazdı. Bizzat kendi elleriyle, güçlerini kullanarak halkın kültür seviyesini yükseltmeleri gerekiyordu. ‘Yükseltmek’ ise aslında Batılı gibi yapmak için kullanılıyordu.

Kültür ve medeniyet alanında halkı ‘yükseltmek’ için bazı projeler hazırdı zaten. Şapka, alfabe, müzik, gelenek, tarih gibi konulara el atılmalıydı. El atılması gerektiğine inanılan bu konuların mahiyetini nasıl tanımladıklarını Mustafa Kemal’in şapka ve alfabe konularındaki sözlerinden anlamak mümkündür. Şapka konusunda şöyle diyordu Mustafa Kemal: “Milletimizin başına giymekte olduğu, cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medenî dünyaca başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece, Türk milletinin medenî toplumlardan zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığını göstermek kaçınılmaz oluyordu.” Alfabe konusunda da şöyle demişti: “Türkçe sağdan sola doğru yazılmaya devam ettikçe, asla Avrupa medeniyetinin ideallerini düzgünce ifade edemez.” Bu sözlerden anlaşılacağı üzere dayandırılan tek ölçüt Batı/Avrupa gibi olmaktı. Bu tür değişiklikler ile bir Avrupalı gibi yani medeni ve kültürlü olabilecektik.

Eskiye açılan ve her şeyin mubah kabul edildiği bu savaşta, yapılanlardan belki de çok fazla bilinmeyen veya dillendirilmeyeni de 1057 sayılı kanundur. Osmanlı sultanlarına ait olan tuğra ve kitabelerin yok edilmesi ve kaldırılmasını içeren bu kanun 1927 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu, kendi içimizde verilen kültürel savaşın bir ürünüydü. 1927 yılında, henüz çok genç bir cumhuriyette ‘yapmadan’ önce ‘yıkılması’ gerekenlerden birisi de eskiye ait tuğra ve kitabelerdi. Gereken yapıldı. Bu sefer dönemin Rize mebusu Ekrem Rize tarafından yapıldı. Ekrem Rize, Cemil Meriç’in ifadesiyle “kendi tarihini tahribe memur” olanlardan birisiydi. Eskiden kalan ne varsa ona düşmandı.

Ekrem Rize, memuriyetin gereğini yerine getirmek adına 1927 yılında beş maddelik bir kanun teklifi hazırlayıp meclise sunmuştu: “Türkiye Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Bilimum Mebaniî Resmiye ve Milliye Üzerindeki Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması Hakkında Kanun” (Bu kanunun maddelerini yazının sonunda bulabilirsiniz) İsminden de anlaşılacağı üzere Rize, bu kanunla eskiden kalan tuğra işaretlerini ve kitabeleri kaldırmayı arzuluyor ve nihayetinde başarılı da oluyordu. Meclise sunulan bu teklif Refik Koraltan’ın başkanlık yaptığı bir genel kurulda tek bir ‘hayır’ oyu çıkmaksızın kabul ediliyor. Böylece sürmekte olan bu savaşta bir cephe daha “başarılı” bir şekilde kapanıyor. Eskiye ait olan bir şeylerden daha kurtulmuş olunuyor. Yani ülke olarak “medenî ve kültürlü” olmaya bir adım daha yaklaşmış oluyoruz.

Düşmanlık ve ‘yıkmak’ üzerine kurulan bir siyasî anlayışın bugün Türkiye’de temel anlayış olmasında bu tür “kurucu değerlerin” varlığını her durumda hissedebiliyoruz. Ne yazık ki uzun bir süre daha hissetmeye de devam edeceğiz. Çok net görünüyor ki yarın iktidar değişse gelen yeni iktidar ilk önce kendinden öncekinin yani ‘eskinin’ yaptığı şeyleri ‘yıkmak’ ile işe başlayacaktır. Çünkü bugün bile ana muhalefet, iktidar dünyanın en doğru işini bile yapsa alkışlamayacaklarını itiraf ediyor.

* 1057 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Bilimum Mebaniî Resmiye ve Milliye Üzerindeki Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması Hakkında Kanun

Madde 1 – İçinde Devlete mütehattim bir vazife icra, yahut Hükümetin veya belediyelerin efrat ile zaruri ve kanuni olan münasebetlerini temine tahsis edilen binalarla alelümum mektep binalarında vaktiyle Osmanlı saltanatını temsil için konulmuş olan, yahut vaziyetlerine göre halen temsile delalet eden tuğra veya armalar ve bunlarla beraber olarak sultanların mediherini ihtiva eden kitabeler hakkında ikinci madde hükmü tatbik olunur. Bu kabil tuğra ve arma ve kitabe bulunan hususi binalar, bunlar kaldırılmadıkça veya örtülmedikçe yukarda zikrolunan faaliyetler ve münasebetlere tahsis olunamaz.

Madde 2 – Birinci maddedeki kayiterin şumulü dahilinde olan tuğra ve arma ve kitabeler Devlet veya belediye malı olan binalarda bulunduğu halde kaldırılarak müzelere konulur.

Yerlerinden kaldırılmalariyle gerek kendilerinin, gerek bulundukları binaların, bedii veya tarihi kıymetlerine halel gelecek olanlar, eserin ve bulunduğu mahalin bedii kıymetini nakisedar etmemek üzere münasip vesait ile örtülür.

Madde 3 – Alakadar Vekaletlerin müracaatı üzerine Devlet binalarından hangi eserlerin kaldırılması veya örtülmesi lazımgeldiğini tayin ve örtülmesi lazım ise şekil ve suretlerini tesbit ile karar vermek Maarif Vekaletine aittir.

Madde 4 – Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 5 – Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.Yerlerinden kaldırılmalariyle gerek kendilerinin, gerek bulundukları binaların, bedii veya tarihi kıymetlerine halel gelecek olanlar, eserin ve bulunduğu mahalin bedii kıymetini nakisedar etmemek üzere münasip vesait ile örtülür.

 

İsveç’te #MeToo – Gülderen Sonsuz Başer

0

Amerika’da bazı sinema ve TV yönetmenlerinin cinsel taciz ve şiddetine maruz kalan aktrislerin açıklamalarıyla başlayan #MeToo hareketi kısa sürede Avrupa’ya sıçradı. Özellikle İsveç’te çığ gibi yayılarak toplumun hemen tüm kesimlerinde yankı buldu.

Önce TV programcıları, film yönetmenleri ve büyük günlük gazete yöneticileriyle başlayan hareket, kısa sürede siyasî partileri (Sosyal Demokrat Parti, Sol Parti, Çevre Partisi, İsveç Demokratları vb.), başta Sosyal Demokrat Parlamento başkanı olmak üzere İsveç parlamentosunu, milletvekillerini, Belediye başkanlarını, yargı ve polis teşkilâtlarını, bürokratları, üniversiteleri, kilise ve dinî vakıfları ablukaya aldı. Peş peşe açılan soruşturmalarda pek çok “makam mevki sahibi” istifa etmek, görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

En büyük darbeyi de İsveç’in dünya üzerindeki cirminden büyük ve haklı itibarının ana kaynaklarından biri olan İsveç Akademisi aldı. İsveç Akademisi, bildiğiniz gibi, her yıl tüm dünyada heyecanla beklenen bilim, kültür, ekonomi ve edebiyat gibi dallarda Nobel ödülleri veren kuruluştur.

Açılan soruşturmalar Akademi üyeleri ve yakın çevrelerinin Akademiyi nasıl kendi çıkarları doğrultusunda kullandıklarını, bilim, kültür ve edebiyat alanında verilen maddi ve manevi her türlü yardım ve teşvikin nasıl cinsel tacizle kirlendiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Cinsel tacize, aşağılanmaya izin vermeyen kadınlar cezalandırılmış, bilim ve sanat âlemine giriş yolları kapatılmış. O saygın profesörlerin, yazarların, bilim adamlarının, kontrol ettikleri güç ve iktidar mekanizmalarıyla birlikte fiilen ve ahlâken nasıl kirlendiklerini gösteren sayısız açıklama geldi.

İsveç toplumunda bu zamana kadar aslında bilinen ama bir anlamda yok sayılan erkek-egemen kültürün ortaya dökülmesi demekti bu. Öyle anlaşılıyor ki, genel demokratik, liberal standartlar, temel hak ve özgürlükler, güçlü sosyal demokrat gelenek, sendikalar, işçi hakları, cinsel özgürlükler, vb., gibi temel yerleşik kurumlar araçlaştırılmış ve elitler elinde bu durumu perdeleyen bir işlev de görmüşler.

Bu arada esas olarak göçmen-sol-seküler kesimlerde hâkim olan ve onların etkisiyle de son yıllarda sadece ırkçı partiyi (“İsveç Demokratları”) değil aynı zamanda sol/sosyal demokrat çevreleri de güçlü bir şekilde etkisi altına alan İslamofobik takıntıların sert bir hakikat kayasına çarpışına da tanık oluyoruz. Bu takıntılı çevreler, şimdiye kadar, dünyamızda erkek kültürünün bir parçası olan kadına karşı şiddet, ayrımcılık, cinsel taciz ve istismar vakalarını teoride genel, evrensel bir sorun olarak görseler bile, pratikte, bu “aşağı” insanlık hallerini esas olarak yoksul ve göçmenlere, özellikle de Müslümanlara yükleyerek, eleştirilerinin odağına Müslümanları koyarak hakikatin etrafından dolaşmayı başarıyorlardı.

O yüzden #MeToo, kimi bilinen “feminist” simaları şoka soktu. Türk, Kürt, İranlı, Arap, Asyalı, Afrikalı solcu/sosyalist/feminist kadınlar ve erkekler, şimdiye kadar hakkaniyetli eleştirinin sınırlarını aşarak, özellikle, “İslam’da kadının maruz kaldığı ayrımcılık, taciz ve şiddet” üzerine kurdukları güvenli “feminist” söylemleriyle kala kaldılar.

Mesela bir dönem Sosyal Demokrat Parti’de kadın kolları başkanlığı yapmış, halen de etkili bir siyasetçi olan Türkiye göçmeni bir kadın, İsveç’te hızla yayılan #MeToo hareketinde mağdur kız kardeşlerine destek vermek yerine, yaşadığı derin hayal kırıklığıyla “Ama bu kadar da erkeklere saldırılmaz ki” diyor. Modernliğin, demokrasinin, özgürlüğün beşiği bu güzel Batı’da nereden çıktı bu diye hayıflanıyorlar, belli ki taciz ve istismar olaylarının “burada” böyle ortaya dökülmesinden acayip taciz olmuşlar. Çünkü şimdiye kadar hep “geri kalmış, yoksul ülkelerin ezik göçmen kadınları”nın haklarıyla uğraşıyor, onları “aydınlatmaya” gayret ediyorlardı ve rahattılar.

Bu şaşkın kaotik ortam içerisinde en düzgün tavrı kilise gösterdi. İsveç Kilisesi Kadın Baş Piskoposu Antje Jackelén yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Tüm dünya cinsel taciz, istismar ve cinsiyetçilik hikâyeleriyle çalkalanıyor. #MeToo hareketi bir devrimin kapısını aralıyor ve miadını çoktan doldurmuş olması gereken bir şiddet, güç, iktidar istismarını ortaya koyuyor. Çeşitli iş kollarında kadınlar birbiri ardına ayağa kalkıyor ve kutsal bir hiddetle haykırıyorlar: Artık yeter.”

Süreç tam hızıyla devam ederken siyaset katında da kayda değer gelişmeler var. Sosyal Demokratların öncülüğünde İsveç parlamentosu, bu vesile ile mevcut yasalarda cinsel suçlarla ilgili komik cezaları yeniden ele alarak daha ağır ve caydırıcı yasalar çıkarmak için harekete geçti. Bu arada teslim edelim ki, #MeToo’nun İsveç’te kısa sürede bu kadar güçlü bir ses getirmesi, İsveçli kız kardeşlerimizin şimdiye kadar bu yolda aslında büyük mesafe kat ettiklerini gösteriyor. Yolları, yolumuz açık olsun.

“Me too” hareketi İsveç’te ve Batı dünyasında nerelere kadar uzanır şu an kestirmek güç ama genel insanî/ahlâkî değerler temelinde, İslamofobik takıntılardan arınmış, daha uyanık bir erkek-egemen kültür eleştirisine katkıda bulunacağı kesin.

Üçüncü dünya ülkesi siyaseti olarak yurtdışındaki para meselesi

Son günlerde CHP, Erdoğan ve ailesinin yurtdışında parası olduğunu iddia ediyor. Bu kapsamda farklı günlerde iddialar dile getiriliyor. CHP Genel Başkanı başkanı Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisi bu iddiaları seslendirmekle kalmıyor, parti sözcüleri de sık sık konu ile ilgili yeni belge ve iddiaları gündeme getiriyorlar. Özellikle Salı günleri yeni iddialar ve bazı belge ve dekont örnekleri kamuoyuyla paylaşılıyor.

CHP’nin iktidar olmak adına kuvvetle bel bağladığı “yurtdışında para” meselesi istenen düzeyde siyasi bir etki doğurmadı. Bunun temel iki nedeni var: Birincisi iddiaları destekleyen somut delil yok denecek kadar az. Bu belgelerden bazıları TR içinde yapılan para transferlerini konu ediniyor. Oysa iddia Man Adası’nda bulunan bazı şirketlerle ilgiliydi… İkinci yön ise, “yurt dışındaki para” meselesinin 3. Dünya ülkesi psikolojisi ve siyasetinin artık Türkiye için geçerli olmadığının CHP tarafından idrak edilememesiyle ilgilidir.

Sık sık siyaset bilimcileri CHP’nin 1930-50 arasına takılıp kaldığını bunun ötesine geçemediğini ifade ederler. CHP, yeni dünyayı, yeni Türkiye’yi bırakın etkilemeyi, algılama ve gerçeği kabul etmede büyük güçlük çekmektedir. Onun için 1960’da darbeyi meşrulaştırmak için kullandıkları argümanları ısıtıp ısıtıp Tükiye’nin önüne koymaktadırlar. Bunu da siyaset zannetmektedirler. 1960 darbesinden sonra Menderes’in kanına girebilmek için hemen “yurt dışına milyonlarca lira kaçırıldı” iddiası gündeme getirilmişti. Sonunda cellâtlar emellerine ulaştılar. Bu tür iddiaların iş gördüğünü sanan CHP zaman zaman bu yola başvurma gereğini duyuyorlar. CHP’yi iştahlandıran bir diğer gelişme üçüncü dünya ülkesi Pakistan’da Anayasa Mahkemesi’nin darbesi oldu. Anayasa Mahkemesi, Navaz Şerif’i “yurt dışında para iddialarıyla ve yolsuzluk suçlamasıyla” azil etti. (http://www.hurriyet.com.tr/pakistan-basbakani-navaz-serif-yolsuzluktan-azledildi-gizli-servet-bitirdi-40534276, 19 Aralık 2017).

Benzer gelişmeler zaman zaman Afrika ülkelerinde de görülmektedir. Bu gibi gelişmeler CHP’yi tabiî çok heyecanlandırdı, benzeri bir darbe olmasa bile seçmen gözünde Erdoğan ve ailesini mahkûm etmenin hayaline kapıldılar.

CHP’nin bu siyasî manevraları bu günü, bu günün Türkiye’sini anlamaktan çok uzakta olduklarını bir kez daha gösterdi. Artık 21. Yüzyılda yaşıyoruz. Sınırlar kalktı, ilişkiler gelişti, ticaret ışık hızıyla yapılıyor. Küçük esnaf bile yurtdışına ticaret yapabiliyor, bilgisayar başından ödeme veya tahsilât yapılabiliyor. Türkiye çok değişti, insanlar onlara ait menkul veya gayri menkulleri istedikleri gibi tasarruf etme, satma, bağışlama haklarına sahipler bu nedenle de Erdoğan veya aile üyeleri yurtiçi veya yurtdışında kendilerine ait menkulleri gayri menkulleri hepimiz gibi tasarruf etme hakkına sahiptirler. CHP’nin akıntının tersine kürek çekme siyaseti işe yaramıyor, istenen sonuçları doğurmuyor. Bunun yerine doğru düzgün bir siyasal proje üretmesi gerekiyor ama şahsen ben  hiç ümitli değilim…

Aşkın Baysal – Aşkın ve ekonominin romanı olur mu?

Bugüne kadar edebiyat dışı yoğun entellektüel üretimiyle bilinen Atilla Yayla, şimdi aşkı ve ekonomiyi biraraya getirmiş bir romanla karşımızda. İkisi bir araya nasıl gelir diye sormadan önce şaşırmamız gereken başka şeyler var: Kitapta da iddia edildiği gibi, ekonomiyle ilişkilendirilemeyecek hemen hiçbir şey yok. Bu ilginç roman, ekonomik ve siyasi görüşleri açısından zıt kutuplarda yer alan iki akademisyenin fikir çatışmaları içinde yavaş yavaş şekillenen aşkını anlatıyor.
Bu kitabı, yazıldığını haber aldığım ilk günden beri, yani daha proje safhasından bu yana büyük bir merakla bekliyordum. Merakımın ilk nedeni ise, yazarı Atilla Yayla’nın, bugüne kadar aşina olduğumuz entellektüel profilinin dışında bir işe girişmiş olması.

Atilla Hoca’yı iyi tanıdığımı düşünüyorum. Uzun yıllar yazı ve kitaplarını takip ettikten sonra kendisiyle 2012 yılında bizzat tanıma şansına da nail oldum. O gün bugündür Liberal Düşünce Topluluğu çevresinde çok daha yakın bir münasebet içindeyiz. Üniversite yıllarında ondan ders alma şansı yakalayamamış olsam da, kendimi onun ‘fahri’ ve sürekli bir öğrencisi sayarım.

Fikirdaşlık ve dostluğunu paylaşmaktan her zaman kıvanç duyduğum Hoca’nın bir roman yazmakta olduğunu öğrendiğimde inanmakta zorlandım. Evet, kendisinin çok velut bir yazar olduğunu biliyordum. Liberalizm, Özgürlük Yolu, Siyasi Düşünce Sözlüğü, Siyaset Bilimi, İktisat ve Hayat gibi telif eserlerin yanı sıra, Türkçe liberal düşünce kütüphanesine çok değerli çeviri kitaplar da kazandıran Yayla, bunların dışında çeşitli süreli yayınlara da düzenli katkılarda bulunuyordu ne de olsa. Yine Hoca’yı yakından tanıyan herkes, entellektüel profilinin ötesine geçen çok yönlü ve yaratıcı kişiliğini de takdir etmiştir. Bütün bunlara rağmen Yayla’nın bir edebiyat eserine imza atması, onu tanıyan herkes için büyük bir sürpriz olmuştur.

İKİNCİ SÜRPRİZ

Kitap basılıp elime geçtiğinde merakım ikiye katlandı. Bunun için kitabın kapağındaki ibareyi okumam yetti: Bir iktisat kültürü ve aşk romanı… İyi bir edebiyat okuru olduğumu düşünürüm ama bugüne kadar ekonomi ve aşkı bir araya getiren bir esere rast geldiğimi hatırlamıyorum.

Bu ilginç içerik alaşımı, kitabı bir çırpıda okuyup bitirmemi sağladı. Böyle bir alaşımın ortaya nasıl bir eser çıkardığını merak etmeseniz bile, kitabı çok kolay bir şekilde okuyacağınızdan eminim. 260 sayfayı aşan roman, cep kitabı boyutlarında basılmış ve daha önemlisi çok akıcı bir dille kaleme alınmış, çünkü.

Kitap, kapağındaki tanıtıcı ibarenin karşılığını fazlasıyla veriyor. Birbirlerine zıt ekonomik ve siyasî kutuplarda bulunan iki akademisyenin, liberal dünya görüşüne sahip Ahmet ile sosyalist idealler peşindeki Gülce’nin başta imkânsız gibi görünen ama biraz da ‘kaderin cilvesiyle’ yavaş yavaş şekillenen aşk hikâyesini anlatan roman, liberal ekonomik düzenin temel ilkelerini, Ahmet’in ağzından okuyucuya kolayca okunan ve anlaşılan bir dille aktarıyor. Yazar bu aktarım için, Ahmet’in öğrencilerine verdiği, çeşitli deney ve tartışmalarla şekillenen dersleri esas almış. Bu yönüyle kitap, aşk hikâyesi sosuna batırılmış bir ders kitabı olarak da okunabilir. Kitabı okuduktan sonra, Hoca’dan üniversitede ders alamama eksikliğimi bu şekilde de olsa telafi ettiğim hissini yaşadım.

TÜRKİYE’Yİ TEMSİL EDEN BİR SINIF

Romanda Ahmet’in ders verdiği sınıf, biraz da Türkiye’yi temsil ediyor. Sınıfta belli başlı tüm siyasi görüşlerden öğrenciler var. Muhafazakâr öğrencilerin çoğunlukta olduğu sınıfta Kemalistler, milliyetçiler ve Kürtler de var. Bu kesimler ve sahip oldukları fikirler, çeşitli karakterlerle temsil ediliyor. Sözgelimi Muhammed muhafazakâr ve dindar bir portre olarak dikkat çekerken, Devrim sosyalist ideolojinin temsilcisi konumunda. Ahmet’in sınıfta öğrencilerle girdiği diyaloglar, biraz da liberal düşüncenin toplumdaki bu kesimlerle ve onların fikirleriyle giriştiği tartışmaların bir yansıması mahiyetinde.

Kitapta, Türkiye’deki siyasî fikirler yelpazemizdeki kronik bir çelişkiye de dikkat çekilmiş. Bu da iki ana karakter olan Ahmet ve Gülce üzerinden yapılmış. Nispeten dar gelirli bir aileden gelen Ahmet serbest piyasayı ve liberal fikirleri müdafaa ederken, varlıklı bir aileye mensup olan Gülce sosyalist ideallere adanmıştır.

Her kurmaca eser yazarının gerçek hayatıyla mukayese edilir, benzerlikler bulunmaya çalışılır. Bunu, hem sıradan okurlar hem de profesyonel okurlar diyebileceğimiz eleştirmenler yapar. Bu da çok doğaldır. Her yazar hayal gücünden, etrafında olup bitenlerden, okuyup dinlediklerinden olduğu kadar, bizzat kendi hayat tecrübesinden de ilham ve malzeme alır çünkü.

Atilla Yayla’yı iyi tanıdığını düşünen biri olarak, Gizli Aşk’ı okurken aklımda ister istemez Hoca’nın profili canlandı. Hatta şu bile söylenebilir: Hoca’nın akademik ve şahsî kimliği, olaylara ve fikirlere bakışı, tartışmaları sağlam bir şekilde temellendirilmiş argümanlarla yürütme üslubu, Ahmet karakterine fazlasıyla yansımış.

* Atilla Yayla, Gizli Aşk, Liman Kitapları, Liberte Yayın Grubu, Ankara 2017

** 13 Aralık 2017 tarihli Yeni Şafak Kitap Eki‘nde yayınlanan yazının geniş hâlidir.