Ana Sayfa Blog Sayfa 138

Akademik hayata ilişkin şehir efsaneleri

Türkiye’deki akademik ünvanlar ile akademik makamlara yükselt(il)me ve ata(n)malar hakkında ortalıkta dolaşan bazı şehir efsaneleri var. Anladığım kadarıyla bunların bazıları gerçekleştirilmek istenen değişikliklere gerekçe yapılıyor. Bu yüzden, bu efsaneleri patlatıp gerçeği toplumun gözleri önüne sermekte fayda var.

Akademik hayata girişte anahtar doktora yapmaktır. Bunu yapan kimse “doktor” ünvanını alır. Doktora bir üniversitenin kendi bünyesinde verilir. Herhangi bir merkezî organa bağlı değildir. YÖK sadece doktora programlarının açılmasına izin verir ve bu programları hoca sayısı bakımından denetlemeye çalışır. Geri kalan her şeyi üniversitelerin kendileri halleder.

Doktora yapanlar dışardan veya içerden olabilir. İçerden olanlar o üniversitede veya başka bir üniversitede araştırma görevlisi olabilir. Doktora yapmaları statülerinde otomatik bir değişiklik meydana getirmez. Bunun için iki yol vardır: Öğretim görevliliğine geçmek veya yardımcı doçent olmak. İkisi de şu veya bu şekilde bir sınav içerir. Öğretim görevlisi olanlar genellikle meslek yüksekokullarında görev yapar. İlgili kurumun yapacağı sınavla alınır. Yardımcı doçentliğe girmek için adayın bilimsel yayınlarından oluşan bir dosya hazırlaması gerekir. Bu dosya jüri tarafından yeterli görülürse aday bir yabancı dil sınavına alınır. Bu sınav Türkçeden ilgili dile ve ilgili dilden Türkçeye bir sayfalık bir çeviri yapmayı kapsar. Başarılı olursa yardımcı doçent olarak atanır. Bu, daimî bir kadro değildir. Atanma süresi bir yıldan üç yıla kadar uzayabilir. Ama birçok yerde fiiliyatta âdetâ daimî bir kadro gibi işlemektedir.

Öğretim görevlileri prensip olarak meslek yüksekokullarında ders verirken, yardımcı doçentlik kadrosunu alan kişi öğretim üyesi sıfatını kazanır. Fakültelerde ders verebilir ve akademik heyetlere girebilir. Bu kadro, eski (YÖK öncesi) üniversite sisteminde ders verecek hoca bulmakta sıkıntı yaşandığı için, YÖK’ün ilk yıllarında ihdas edildi. Dünyada birçok yerde örnekleri var. En gelişmiş akademik camiaya sahip ABD’de yardımcı doçentin karşılığı assistant professor, doçentin karşılığı associate professor olarak bilinir.

Öğrendiğim kadarıyla, siyasî makamlara bilgi taşıyan bazıları yardımcı doçentliğin doçentliğin önünde bir engel olduğunu söylemiş. Sanki yardımcı doçent olmayanların doçentliğe müracaat edemediği ve bu yüzden herkesin yıllar kaybettiği iddiasında bulunmuş. Külliyen asılsız. Yardımcı doçentlik ile doçentliğin bir alâkası yok. Bunlar birbirinden bağımsız ünvanlar. Doktorasını tamamlayan bir kişi “doktor araştırma görevlisi” veya “doktor öğretim görevlisi” olarak çalışırken de — veya üniversitede değil de başka bir yerde iş hayatını sürdürürken de — doçentliğe müracaat edebilir. Bu yüzden, doçentliğe başvuruyu kolaylaştırma adına yardımcı doçentliği kaldırmak mantıksız.

Yardımcı doçentlik atamalarında haksızlıklar, adam kayırmalar, keyfî engellemeler olmuyor mu? Bunu bizzat tecrübe etmiş biri olarak kesinlikle söyleyebilirim ki oluyor. Ama bu, sistemden ziyade insanların karakter özelliklerinden kaynaklanıyor. Sistem değişikliği ile bunun üstesinden gelmeye çalışmak, beklenen sonucu vermeyecek, çözdüğünden daha çok sorun üretecek hatâlı bir adım olabilir.

Meselenin başka boyutları da var. İlki şu: Yardımcı doçentler doktora tezlerinden fazlasını kapsayan bir dosyayla, yani genellikle makalelerle desteklenen bir dosya ve bir dil sınavı ile bu ünvanı kazanıyorlar. Tek tek kazanıyorlar. Şimdi bir kanunla ve topluca ünvanlarını bu kişilerin elinden almak, net ve kesin bir haksızlık olacaktır. İlgili kişileri küstürecek ve motivasyonlarını kaybetmelerine sebep olacaktır. Statülerinde de gerilemeye yol açacaktır. Bu gerileme hem öğrencileri nezdinde hem de sosyal çevrelerinde ortaya çıkacaktır. Bu da bu insanlara yapılan bir haksızlık demektir. Siyasî irade yardımcı doçentliğin kaldırılmasında kararlıysa, bu hiç olmazsa daha az mağduriyet yaratarak yapılabilir(di). Üniversitelerde yeni yardımcı doçentlik kadroları açılmaz, ama kazanılmış yardımcı doçentlik kadrolarına da dokunulmaz, bu statüdeki insanlar yardımcı doçent ünvanına sahip olmaya devam ederler(di). Zaman içinde genç akademikler doçentliğe yükselir, böylece bu unvan ortadan kalkar(dı). Bu arada, üniversitelerde yaşı ilerlemiş, doçentliği düşünmeyecek kimseler de var. Bu insanların da mevcut kadrolarında kalmaları ve öyle emekli olmaları, statüleri ve gelirleri bakımından yerinde olur(du).

Yapılmak istenen düzenleme hakkında yardımcı doçentlerle — bilhassa eski öğrencilerimle — konuştum. Onlar elbette kendi gelecekleri söz konusu olduğu için daha titizler. Bu sayede benim göremediğim veya önemini yeterince idrak edemediğim noktalara dikkat çektiler. Onlardan da kısaca bahsetmek isterim.

En mühimi, doçentliği kazanma ve doçentliğe atanmada yapılacak değişiklikler. Önce şunun altını çizelim. Doçentlik ünvanının ayrı ayrı üniversiteler tarafından verilmesi uygun görünmüyor. Bunun sebebi, üniversitelerin çoğu dalda o alandaki uzmanlardan (profesörlerden) oluşan beş kişilik doçentlik jürisi kuramayacak olmaları. Bu hemen tüm üniversiteler için geçerli. Onun yerine ülke çapındaki akademik havuzu kullanmak hem akademik hayat için, hem de akademiklerin kendileri için daha iyi. Bundan dolayı Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) şartları iyileştirilmek kaydıyla, doçentliği vermeye devam etmeli. Ancak, bu işin daha ciddi olması için jüri üyeliği ayrıca teşvik edilmeli. Her sene girilecek jüri sayısına bir sınır getirilmeli; jüri üyelerinden dosyalardaki eserleri ciddiyetle okumaları ve ciddî raporlar hazırlamaları beklenmeli. Hattâ bu raporlar kamuya açılmalı. Yani yayınlanmalı. Ve jüri üyelerine aday başına beş – on bin lira ödemek gibi, dosyaları gerçekten incelemeye teşvik edecek mekanizmalar kurulmalı.  Sözlü sınav, şimdi de planlandığı gibi kaldırılmalı. Sözlü sınavlar yazılı sınavlardan çok daha sübjektif olabiliyor. Değişiklik tasarısında sözlü kaldırılıyor. Bu yerinde bir adım. Ancak başka bir sorun yaratılıyor.

Bu sorun, ÜAK’nin eskiden olduğu gibi doçentlik ünvanı değil “doçentlik yeterlik belgesi” verecek olması. Bu, en mühim akademik yükselme olan doçentliğin itibarını azaltacak bir adım. Hesaplara göre, ÜAK’den bu belgeyi alacak kişi, ilgili üniversiteye müracaat ederek kadro isteyecek. Bu şimdi de böyle. Ama kişinin ataması yapılmasa da, meselâ — en kötü durumda — “doktor araştırma görevlisi” statüsünde olsa da, doçent ünvanını kullanabiliyor.

Doçentlik atamalarında üniversiteler daha önce de rol alıyordu. Şimdi bu rolün artırılması, üniversitelerde ÜAK’den belge almış insanlar arasında ayrımcılık yapılmasına zemin oluşturabilir. Partizan, ideolojik önyargılarla hareket eden üniversite yönetimleri, yeterliğe değil de başka şartlara dayanarak atamalar yapabilir; istemediği kimseleri uzun süre “doktor öğretim görevliliği”ne mahkûm edebilir.

Bekleme süresi diye bazı şeylerden de bahsediliyor. En belirgin bekleme süresi, profesörlüğe müracaat edebilmek için doçentliğin kazanılmasından sonra beş sene geçmesinin gerekmesi. Diğer ünvanlarda, pozisyonlarda bekleme süresi denen şey ilgili kişinin akademik performansına bağlı. Ancak, akademik hayat sürekli bilimsel eser üretmeye dayanır. Bu eserlerin yazılma ve yayınlanma olarak iki ana aşaması vardır. Her ikisi de zamana ihtiyaç gösterir. Hele uluslararası indekslerde yer alan dergilerde makalelerin yayınlanması birkaç yıl alabilir. Bu yüzden, bekleme süresi bir kapris değil akademik mesleğin bir gereği olarak ortaya çıkar. Bu bekleme sürelerini askerî disipline benzetmek, akademik hayattan habersiz olunduğunu gösterir.

Hükümetin iyi niyetli olduğundan kuşku yok. Siyasetçi kendisine iletilen bilgilere dayanarak şöyle düşünüyor: “Ortada bir haksızlık var. Benim siyasetçi olarak görevim bu haksızlığı gidermek. O zaman idarî ve kanunî yollarla müdahale edeyim.” Burada niyet iyi, ama niyetin iyi olması müdahalenin iyi olacağını, iyi sonuçlar vereceğini garanti etmiyor. Akademik hayatın (ve yargı hayatının) kendine mahsus nitelikleri vardır. Bu alanlar olağan şartlarda siyasî müdahaleye en az maruz kalması gereken alanlardır. Akademik özerklik denen şey budur. Bu yüzden, siyasetin akademinin iç işleyişine detaylı bir şekilde müdahil olmak yerine genel esasları gözetmesi ve gerisini camianın kendisine bırakması yerinde olur.

Toplumsal hayat her alanı olduğu gibi akademik camiayı da etkilemekte ve dönüştürmekte. Bundan otuz sene önce üniversite profesörlerinin Kemalist, Türk milliyetçisi, sosyal demokrat veya sosyalist olması âdetâ doğaldı. Şimdi üniversitelerde liberal, muhafazakâr ve İslâmcı profesörler de var. Bunu sağlayan ana faktör toplumsal dönüşüm. Uzun vâdede toplumsal dönüşümün önünde hiçbir şey duramaz.

YÖK’ün hazırladığı üniversite değişiklik paketi siyasî açıdan da mahzurlu. Binlerce yardımcı doçent var. Bu insanlar tenzili rütbe ile karşılaşmaktan mutlu olmayacak. Bunu belki de siyaseten AK Parti’ye karşı tavır alma gerekçesi yapacak. Bunun AK Parti iktidarına yarar sağlamayacağını, aksine zarar vereceğini görmek için uzman olmaya gerek yok.

Siyasetçiler bence meseleye tek değil birçok açıdan bakmalı. İlle de bir adım atılacaksa, bunu haksızlık yapmadan ve mağduriyet yaratmadan yapmaya çalışmalı.

Serbestiyet, 23.01.2018

Özgürlükçülük ve serbest ticaret

Özgürlük çok itibarlı bir kavram. Bu yüzden, hemen herkes tarafından cömertçe kullanılıyor. Özgürlüğe karşı olduğunu söyleyen kimselerle nadiren karşılaşıyoruz. Hattâ onların bile, özgürlüğün bütün toplum için bir değer sayılmasını istememelerine rağmen, kendilerinin (en azından bazı bakımlardan) müdahaleye maruz bırakılmamasını, yani bu ölçüde özgür olmayı talep ettiğini görüyoruz.

Özgürlük kavramı, diğer nedenlerin yanısıra hem başkalarını etkilemeye hem şık görünmeye yaradığı için de kullanılır.  Siyasî ideolojiler yelpazesinin birbirine zıt noktalarında bulunanlar (meselâ liberaller ve sosyalistler) özgürlük kavramını kendilerine ait kılarak rakiplerini fikren bastırmaya, ekarte etmeye çalışır. Felsefî duruşları birbirinden çok farklı kafaların özgürlük kavramını aynı iştahla kullanması ve kavram üzerinde tekel kurmaya çabalaması, kavramın belirli bir anlamı olup olmadığı konusunda kafa karışıklığı yaratır.

Özgürlüğü bir değer olarak savunan kimseye “özgürlükçü” denir. Peki, özgürlük kelimesini müsbet anlamda kullanmakla özgürlükçülük aynı şey midir? Özgürlük kavramını sevmek ve övgüyle anmak, veya soyut olarak özgürlük talep etmek, özgürlükçü olmaya yeter mi? Sanırım hayır. Hem özgürlükten bahsettiği halde özgürlükçü olmayan insanlarla karşılaşabiliriz, hem de tarihe baktığımızda özgürlük kelimesini bayrak hâline getirmiş ve özgürlük getireceğini ilân etmiş bazı akım ve oluşumların düpedüz kölelik sistemleri kurduğunu görebiliriz.

Öyleyse hangi kişinin (akım, ideoloji, parti veya hareket de diyebiliriz) özgürlükçü olduğunu anlamamızı sağlayacak ölçütler var mıdır? Evet vardır. Hem de birden çok. Bu yazıda bu ölçütlerden belki de en az dile getirilenine değineceğim: Serbest ticarete karşı tavır.

Bu konuyu ele almanın tam zamanı. Çünkü Avrupa’nın sosyalistleri ve Çin’in komünistleri bile kendilerini serbest ticaret taraftarı bir pozisyona yerleştirmeye — yahut öyle görünmeye — çalışırken, serbest ticaretin en büyük savunucularından biri olduğu (tartışmalı şekilde) iddia edilen ABD’de,  korumacı  — yani serbest ticaret karşıtı — bir başkan iş başında. Donald Trump korumacı ekonomik politika önerilerini hayata aktarabilirse, ABD’yi de dünyayı da hem serbest ticaret hem barış açısından zor günler bekliyor demektir.

Özgürlük ile serbest ticaret arasında güçlü bir bağ var. Serbest ticaret bireysel özgürlüğün doğal sonuçlarından ve aynı zamanda garantilerinden biri. Serbest ticarete karşı çıkan birinin (akımın, ideolojini, partinin, hareketin) sahici ve tutarlı bir özgürlükçü olması imkânsız. Bu hakikati görenler yalnızca serbest ticaret taraftarı iktisatçılar ve filozoflar değil. Onlarınkine tamamen zıt bir yerde duran, yani özgürlükçü olmayan bazı yazar-çizerler de gerçeğin farkında. İktisatçı Pierre  Lemieux’un bir kitap değerlendirme yazısından öğrendiğime göre, Amerikan İç Savaşı’ndan önce tanınmış bir korumacı ve kölelik taraftarı olan George Fitzhugh şöyle demiş:

“Özgürlüğün iyi bir şey olduğunu kabul ederseniz serbest ticaretin kötü olduğunu savunma imkânı bırakmamış olursunuz — çünkü özgülük serbest ticarettir.”

Özgürlük ile serbest ticaret arasındaki ilişki herhâlde bundan daha iyi ifade edilemezdi. Doğrudan, tereddütsüz ve kesin. Aslında özgürlük birçok şeydir — din, ifade, seyahat, mülk edinme, çalışma, bir araya gelme veya ayrılma, yerleşme, evlenme, neslini sürdürme hakkı. ve Bunların en önemlilerinden biri serbest ticarettir. Tarih bu gerçeğin en büyük şahidi. Her özgür toplumda ticaret serbest olmuştur. Serbest ticaretin yasaklandığı, ortadan kaldırıldığı her yerde özgürlüğe de veda edilmiştir. İster küçük çaplı — Hristiyan Reformasyonu sonrası doğan, Hristiyan komünizmini benimsemiş cemaatler gibi – tecrübelerde, ister devâsâ boyutlu — Sovyetler Birliği gibi – projelerde, durum değişmemiştir.

Özgürlük ile serbest ticaret arasındaki bu kopmaz bağ bize özgürlükçü olan ile olmayan arasında ayrım yapmak, özgürlüğe nisbetle konumları teşhis ve tespit etmek açısından muazzam bir imkân sağlar. Özgürlük kavramının çarpıtıldığı, anlam erozyonuna uğratıldığı, özgürlük düşmanı olanların bile özgürlük kavramıyla kendilerini kamufle ve muhataplarını manipüle etmeye çalıştığı bir dünyada, kimin özgürlükçü olduğunu kimin olmadığını anlamada bu tür sağlam ölçütlere çok ihtiyacımız var.

Özgürlüğe gerçekten inanıyor ve değer veriyorsanız, her kim özgürlük kavramının bol keseden kullanıldığı yazılar yazıyor ve nutuklar atıyorsa, ona hemen serbest ticaretle ilgili görüşlerini, özgürlüğün serbest ticareti kapsamasının gerekip gerekmediği hakkında ne düşündüğünü sorun. Serbest ticareti savunuyorsa onun özgürlükçü olduğuna, serbest ticarete karşı çıkıyorsa onun özgürlükçü olmadığına gönül rahatlığıyla hükmedebilirsiniz. Şahıslar gibi oluşumları, hareketleri, ideolojileri, siyasî partileri de bu teste tâbi tutabilirsiniz.

Kolay gelsin.

Serbestiyet, 16.01.2018 

Adam Smith’in öncülleri

Nereden bakarsak bakalım, Adam Smith düşünce tarihinin en önemli ismi. Smith iktisatçı olarak tanınır ama öncelikle bir ahlâk filozofu. 1759’da yayımlanan Ahlâkî Duygular Teorisi bir etik klasiği. Bu eser ahlâkın temeli olarak duygudaşlığı ele alır. Buna bazen sempati (veya empati) ilkesi de diyoruz. Smith’e göre tüm insanlarda davranışlarına başka insanlardan onay arama eğilimi vardır. Bu yüzden insanlar ahlâken neyin doğru neyin yanlış olduğunu, kendilerini bir davranışa maruz bırakılan insanların yerine koyarak anlar. Smith’in 1776 yılında yayımlanan Milletlerin Zenginliği ise bir iktisat klasiği. Smith bu eseriyle iktisat ilminin kurucusu unvanını hakkıyla elde etti. İktisadın sonraki bütün gelişimi Smith’e destek veya reddiye biçiminde tezahür etti. M. Skousen’in yaptığı gibi iktisadı Smith, Marx ve Keynes arasındaki bir kavga olarak görürsek, kavgadan galip çıkan A. Smith oldu (Modern İktisadın İnşası, Liberte Yayınları).

Smith’in büyüklüğü tartışılmaz. Ancak, Smith’in aynı zamanda biraz şanslı olduğunu da kabul etmek gerekir. İngilizce yazması, Endüstri Devrimi’nin ilk ortaya çıktığı ülkede yaşaması Smith’in fikirlerinin emsallerinden daha fazla duyulması ve yayılmasını sağladı. Oysa benzer veya aynı fikirleri Smith’den daha önce ifade etmiş yazarlar da var. İspanyol skolastikleri gibi. Bu yazarlardan biri Anders Chydenius adlı İsveçli bir yazar.

Gary Galles’in mises.org’da yayımlanan yazısında bu yazar hakkında bilgi veriliyor. Chydenius (1729 – 1803) A. Smith’in Milletlerin Zenginliği’nden 11 yıl önce, 1765’te yayımlanan Millî Kazanç adlı kitabında Smith’inkilerle önemli ölçüde örtüşen fikirler dile getirdi. İngilizce ve Fransızca bilmediği için Avrupa’da aydınlanma hareketi içinde yapılan tartışmalardan habersizdi. Ancak, sağduyunun doğal sonucu olarak, ülkesindeki yanlışları bugün Smithci adını verdiğimiz perspektiften ciddî biçimde eleştirdi ve özgürlük ve zenginliğe giden yolun serbest piyasadan, küçük devletten geçtiğini belirtti.   Eserleri yakın zamanlara kadar İngilizceye çevrilmediği için dünyada tanınmadı.

Chydenius insanların zenginliğinin komşularının istek ve ihtiyaç duydukları şeylere bağlı olduğu gerçeğinin altını çizdi. Bu, bugün bile pek çok kişi tarafından anlaşılamamış bir gerçek. Zengin olmak zengin olmayı istemekle veya çalıp çırpmakla değil, insan kardeşlerimizin isteyeceği, onların ihtiyaçlarına cevap verecek, onların tüketeceği şeyler üretmekle sağlanır.  Bu İsveçli fikir adamı devletin niye sınırlı olması gerektiğini şu şiirimsi sözlerle ifade etti: “ Devletin bir ticaret alanından bir başka ticaret alanına kanunlar yoluyla işgücü aktarması gayet gereksiz. Buna rağmen, kendilerini güçle veya onlara imtiyazlar ihsan ederek meşgul eden ne kadar çok devlet adamı var… Ancak, hiçbir devlet adamı şimdiye kadar bize hangi ticaretin en büyük Milli Kazancı vereceğini pozitif şekilde ifade etmeye muktedir olmadı. (Ekonomik özgürlük) özel ve Milli Kazanç bir menfaat hâlinde birleştiği zaman ve daima kendini yazılı kanunların arkasına gizlemeye çalışan bencil çıkarlar en emin şekilde karşılıklı rekabet tarafından kontrol edildiği zaman, devleti binlerce lüzumsuz endişeden, yazılı kanunlardan ve gözetlemelerden kurtarır.”

Chydenius’un bunları yazdığı zamanlarda İsveç yoğun göç vermekteydi. “(İşçiler) özgürlük arıyor… Onlar konuşmalarını anlamadıkları fakat aralarında serbestçe dolaşıp hareket ettikleri insanların olduğu yerde yaşamayı tercih edeceklerdir…” dedi. Devletin belli sanayi dallarına imtiyazlar vermesinin yanlışlığına işaret etti. Bu imtiyazların başkalarının sırtından verilmiş olacağını belirtti. İşçilerin emeğini serbestçe kiraya verebilmesinin önemine dikkat çekti: “Fakirin mülkiyeti çalışma ve ekmeğini kazanma özgürlüğünden başka bir şey değil. Eğer bir kişinin bu hakkı inkar edilirse veya zorla engellenirse… o zaman açıktır ki onun serbestçe iş arama ve hayatını kazanma hakkına da zarar verilmiş olur ve dolayısıyla onun özgürlüğünün anayasal garantisi anlamını ve değerini kaybetmiş olur…”

Chydenius emeğin ücretinin piyasa şartları tarafından belirlenmesi gerektiğini yazdı. Çalışacak ve çalıştıracak kişilerin kendi serbest iradeleriyle bir anlaşma yapmasının Milli Kazanca en fazla katkıyı sağlayacağını vurguladı. Bunu yapabilmelerinin insanların özgürlüğünde kapsandığını söyledi. Uzmanlaşmanın ve rekabetin ekonomik gelişmeyi, milli refahı, toplumun bir bütün olarak ilerlemesini sağlayacağını tespit etti.

İlerde bu öncü yazarın eserlerini akademik çalışmalarda ele almayı ve ele aldırmayı düşündüğüm için burada keseceğim. Ancak Chydenius gibi öncü yazarların — özgürlüğü, kendiliğinden doğan düzeni, serbest piyasaları savunan yazarların — sadece bildik ‘Batı’ coğrafyasında değil dünyanın neredeyse her yerinde ortaya çıktığının ve bu yüzden bu kurumların ve fikirlerin özgül kültürlere mahsus olmayıp tüm insanlığa ait olduğunun altını kalınca çizerek belirtmekte fayda var.

Serbestiyet, 12.01.2018

Marx’ın insan ve piyasalar hakkındaki fikirleri neden yanlıştı? (3)

Marx’ın insan, toplum ve mutluluk hakkındaki görüşlerinin tümü gerçekten bir kaçıştır. Bu, Marx’ın “otonom eylem” ile kapitalist “tercihler” arasında yaptığı ayrımda görülür. “Eylem” gerçekte ifade edilmiş tercihten başka bir şey değildir. Ancak yapmayı istediğimiz şeye karar verdikten sonra eylemde bulunuruz. Tabiatın sınırları ve diğer insanların varlığı yüzünden arzu ettiğimiz her şeyi elde edemeyeceğimizden, bu,  ulaşmaya çalışacağımız ve bir gün için, bir süre için veya ebediyen bir tarafa ayıracağımız şeydir. Aslında Marx ve Engels bile bir anlamda bunun farkındadırlar. Günün değişik saatlerinde değişik şeyler yapmaktan söz ediyorlar. Bu zaten insanın zamanının kıt olduğu anlamına gelmiyor mu? İki şeyi aynı anda yapamamak veya aynı anda iki yerde olamamak, hayal kırıklığı nedeni değil midir?

Her insan ne zaman ve ne kadar isterse avlanmaya veya balık tutmaya (otonom biçimde) özgür olacağına göre, toplumun çeşitli üyeleri orman hayvanlarını avlamayı veya balıkları yakalamayı onların soyunu tehlikeye düşürecek hızda yapmak isterse ne olacaktır? Birkaç insan aynı anda ve aynı yerde balık tutmak isterse, aynı yerde avlanmak isterse ne olacaktır?

Marx’ın buna cevabı şu olabilir: Herkesin toplumsal yönelimli olması “yoldaşça” bir anlaşmanın ortaya çıkmasını sağlayabilir. Ama bu yeni bir şey değildir. Bu, kıt kaynakların kullanılmasıyla ilgili “karşılıklı anlaşma”lara, “alış-veriş”lere ve “mübadele”lere verilen bir başka isimdir. Komünal mülkiyet haklarının toplumun üyeleri arasında tanzim edilmesidir. Ancak, toplumun tüm üyelerinin üzerinde komünal olarak anlaşılmış sonuçları daima seveceğinin garantisi yoktur. Bazıları, kendilerinin onları dışlayan diğerlerinin çıkarı için “istismar edildiğini” düşünecektir. Bu yüzden, müstakbel komünist cennette bile bazı insanlar diğer insanlardan ve tabiattan yabancılaşabilir.

Aynı şekilde, sanat için sanat ve tabiat için tabiat fikri de doğru olamaz.  Sanat için kullanılacak kaynaklar da, tabiatın hediyelerini elde etmek için kullanılacak kaynaklar da (çoğalmaları için çabalanmadıkça) daima sınırlıdır. Marx’ın büyülü komünist dünyası var olsaydı (kurulsaydı) bile, örneğin ormanların ilkel kullanımlar için mi yoksa yerleşme alanları için mi kullanılacağının karara bağlanması gerekecekti. Şüphe yok ki ortak kararlar her ne şekilde alınmış olursa olsun, bazıları bu kararlarla hemfikir olmayacak ve/ya onları sevmeyecektir.

Sanat için kullanılacak kaynaklar da kaçınılmaz olarak sınırlı olacaktır. Sonsuz miktarda boya bulunmayacaktır.  Bazı sanatları yapabilmek için diğer sanatlardan vaz geçmek gerekecek; boya üretmek için kullanılacak maddelerin bir kısmı başka sanat malzemeleri üretimine gidecektir. Bu tercihler arasında hiç çelişki olmayacağını ileri sürmek, gerçek dünyadan kaçıp bir fantezi dünyasına sığınmaktır.

Şurası bir fiziksel ve psikolojik gerçektir ki insanlar, icra edilmesi gereken çeşitli iş ve görevlerle ilgili eğilimleri ve kapasiteleri bakımından birbirlerinden farklıdır. Aynı şekilde, insanların her şeyle uğraşmaktansa belli şeylerde uzmanlaştıklarında daha verimli oldukları da psikolojik ve fiziksel bir gerçektir. İş bölümü hem verimliği, hem toplumun toplam üretimini. Artırır.  İşbölümü yaşama standartlarını yükseltir, boş zamanı artırır, daha çeşitli ve kaliteli malların üretilmesini sağlar.

Esasen bunun böyle olduğuna insanlığın son iki asırlık tarihi yakından şahittir. Son iki yüz yıldır insanların boş vaktinin artması ve hayatın daha zevkli hâle gelmesi, kendi menfaatleri peşinde koşan insanların özel mülkiyetin barışçıl kullanımına dayanan bir düzen içinde işbirliği sonucu ortaya çıkmıştır.

İnsanlığı sefaletten, endişeden ve ihtiyaçlarını karşılayamamaktan kurtaran, liberal kapitalizm olmuştur. Piyasa kapitalizmi insanları ağır işçilikten ve çoğu zaman hayatı riske atan tatsız işlerden kurtardı. Serbest piyasa, maddî ve kültürel konfor üretmek için gerekli çalışma süresini giderek artan sayıda insan için giderek kısalttı. İnsanlara ekonomik özgürlüğün sağladığı zenginlikten zevk almaları için lâzım olan serbest zamanı sağladı; bu çerçevede, daha uzun ve daha sağlıklı hayatlar yaşamalarını da mümkün kıldı.

İnsanın günlük hayatındaki (Marx’ın bahsettiği anlamda) yabancılaşmadan kurtarılması da, sermaye birikimine dayanan özgürlükçü kapitalizmin kazanımları tarafından sağlandı. Serbest piyasacı kapitalizm çalışanların verimliliğini artırdı; elde edilebilir faydalı mal ve hizmet arzını artıran sermaye birikimi ve kâr amacı güden üretim yoluyla, insanı varlığını sürdürme endişesinden kurtardı. Serbest piyasalar insanları zevk ve eğlence araçlarına daha fazla sahip olmaya, hayat araçlarını artırmaya muktedir kıldı.

Serbest piyasaların bunlardan başka faydaları da var. Belki de en önemlisi, toplumda bir tür eşitliği veya eşit insanî değere sahip olmayı sağlamış olması. Avusturya İktisat Okulu mensuplarından F. A. Hayek’in işaret ettiği üzere, serbest piyasa sistemi toplumun bütün üyelerinin aynı amaçlar, gayeler ve değerler hiyerarşisi üzerinde mutabık kalmasını gerektirmez. Rekabetçi piyasa sisteminde her birey, kendi amaçlarını seçmekte ve mutluluğu kendi yolunda aramakta özgürdür. Piyasada her insan diğer insanlardan kendi amaçlarına ulaşma yolunda yararlanır. Böyle bir ortamda, bireyler arasında, merkezî bir otoritenin zor kullanarak sağlayabileceğinden çok daha kapsamlı bir iş bölümü ortaya çıkar ve toplumun kollektif amaçlarına daha fazla hizmet edilir.

Marx daha önce ve yukarıda özetlenen fikirleriyle gerçeklerden kaçtı. Serbest piyasanın, iş bölümünün, rekabetçi ekonominin üretebileceği şeyleri insanların bu disipline katlanmadan, gerekli çalışma zahmetine girmeden elde edebilmelerini istedi. R. Ebeling’in dediği gibi, bu,  istediği her şeyi her zaman elde edemeyeceğini bilmeden sınırsız taleplerde bulunan ve herkesin kendisine talep ettiği şeyleri temin emek zorunda olduğunu zanneden şımarık bir çocuk tavrı gibiydi.

Serbestiyet, 05.01.2018

Marx’ın insan ve piyasalar hakkındaki fikirleri neden yanlıştı? (2)

Marx’a  göre komünizm “kollektif planlama” yoluyla  işi/çalışmayı “sınırlanmış eylem” olmaktan çıkartıp “otonom eylem” hâline getirecekti. Bir bütün olarak işçiler tarafından “demokratik” biçimde regüle edilmesi hâlinde, kollektif planlama toplumun tüm üyelerinin arzularından toplumsal ve rızaya dayalı olarak doğacaktı. Kollektif plan hiç kimseyi dışlamayacak, toplumun tüm mensuplarının katılımıyla bilinçli olarak planlanıp idare edilecekti. Bunun sonucu olarak da herkesin uğruna çalıştığı, “başkalarını gözeten” bir “ortak iyi” duygusu vücut bulacaktı.  Bu şartlar altında hiç kimse iş bölümü içinde başkalarının istediği şeyi yapmakla sınırlı ve onu yapmaya zorlanıyor olmayacaktı.  Bunun anlamı, komünizmin insanları uzmanlaşmanın “tiranlığı”ndan kurtarmasıydı. Marx ve Engels, 1846-47’de kaleme aldıkları, ancak yayıncı bulamadıkları için “farelerin eleştirisi”ne terkettikleri ve ancak 1932’de basılabilen Alman İdeolojisi adlı ortak elyazmalarında bunu şöyle açıklıyordu:

“Hiç kimsenin tek bir faaliyet alanıyla sınırlı olmayıp herkesin dilediği her alanda beceri kazanabileceği komünist toplumda, genel üretimi toplum regüle eder ve böylece benim bugün bir şey ama yarın başka bir şey yapmamı, sabahleyin avlanmamı, öğleden sonra balık tutmamı, akşam sığır yetiştirmemi, yemekten sonra ise eleştiri faaliyetinde bulunmamı; münhasıran avcı, balıkçı, çoban veya eleştirmen olmaksızın, aklım neye niyet ederse onu yapmamı mümkün hâle getirir.”

Bu yeni komünist dünyada hiç kimse sevmediği veya yapmak istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmayacaktı. İlâveten, komünist planlama sayesinde üretim öylesine artacaktı ki, çalışma günü içinde  herkesin sadece yapmaktan zevk aldığı şeyleri yapmak için serbest zamanı olacaktı.

Komünizm sosyal bilinçliliği ve diğerlerini gözetir olmayı da takviye edecekti. Toplumsal olarak üretilen her şey yalnızca “istek” veya “ihtiyaç” temelinde dağıtılacaktı. Artık kıtlık, insanın arzularına kısıtlamalar bindirmeyecekti. Sonuç olarak “şeylere sahiplik” ve şeylerin elde edilmesi güdüsü azalacak; bencillik insan karakterinin bir özelliği olmaktan çıkacaktı.

Diğer insanlar artık kıt şeyleri sahiplenme açısından “rakip” olarak değil, fakat daha yüksek sosyal değer taşıyan amaçlara ulşmanın sosyal işbirlikçileri olarak görülecekti. Altruizm, insandaki egemen güdü olacaktı.

Buna ek olarak komünizm estetik takdirde bir patlamaya yol açacaktı. İnsan, hayatını kazanmak için değil, fakat yaratmanın verdiği zevk için yaratacaktı. İş “yabancılaşma”nın kaynağı olmaktan çıkacak; insanın “güzelliğe” yönelik özgür (otonom) arzularını yansıtan bir faaliyete dönüşecekti.

Komünizm insanı her şeyde ve her bakımdan özgürleştirecekti. Marx’a göre,

“Toplumun komünist biçimde organizasyonu ile bireyin belli bir kesin sanata bağımlılığı, onu münhasıran bir ressam, bir heykeltraş vb yapan bağımlılık [subordination] ortadan kalkar… Komünist bir toplumda  artık ressamlar olmaz, fakat yalnızca diğer faaliyetlerin yanında resim yapmakla da meşgul olan insanlar olur.”

Kapitalizmin sona ermesi ve komünizmin gelmesiyle, yeryüzünde cennet kurulacaktı. Her şeyden herkese yetecek miktarda olacaktı. İnsan hayatta kalmak için çalışmaktan azade olacaktı; iş bölümü zincirinden kurtulacaktı; ona zevk veren şeylerin peşinde koşmakta özgür olacaktı. Komünizmle insan (Tanrı gibi) her istediğini yapacak kadar özgür ve güçlü olacaktı.

Marx bütün bu inanılmaz şeyleri öne sürerken, aslında insan tabiatına ve kıtlık gerçeğine itiraz ve isyan etmekteydi. Bu konularda tamamen gerçeklerden kopuktu. İnsan asla bireysel “ego” olmaktan kaçamaz,  onun dışına taşamaz. Hepimiz bireyler olarak varız; biricik ve benzersiz insanlar olarak düşünür, hatırlar, tahayyül eder, tercih eder ve davranırız.

Bizim tecrübelerimiz, bizim tecrübelerimizdir. Düşüncelerimiz ve inançlarımız, bizim düşünce ve inançlarımızdır. Şeylere verdiğimiz değer, bizim verdiğimiz değerdir. Kendimizi başkalarının yerine koymaya, başkalarının düşünce ve duygularını anlamaya çalıştığımız zaman bile, kendi zihin hâlimiz içinden bunu yapmaya teşebbüs ederiz. Bilinçli, kavramsallaştıran varlıklar olarak bu ayrı tabiatımız ve karakterimiz, öz yönelimli bireyler olarak zihinsel farklılıklarımızı yaratan şeylerdir. Bu, yaratıcılığın ve imkân çeşitliliğinin kaynağıdır. Keza bu, ancak dünyayı farklı biçimlerde görmekten kaynaklanabilir. Bunu mümkün kılan da bireylerin kendi iyileri peşinde koşması, kendi tecrübelerini yaşamasıdır. Kendi iyileri peşinde koşan bireyler kendileri için en avantajlı olduğunu düşündükleri yollarda ilerlemeye çalışır; bunu barışçıl ve gönüllü piyasa ortamında gerçekleştirir.

Marx teorisini geliştirebilmek için bazı insanî gerçekleri reddetme yoluna gitti. Bunlardan biri kıtlık vakıasıdır. İnsanlar tüketmek için üretmek zorundadır. Bunun için de birilerinin (çoğunluğun, neredeyse herkesin) kendi emeğini araç olarak görmesi gerekir. İsteklerimiz bize kendiliğinden sunulmaz; emek kendi başına zevk veren bir araç olmaktan ziyade üretmek için kullanılmak zorundadır.

Marx insanların başka insanları kendi amaçlarının aracı olarak görmesinden de rahatsızdı.  Bunu doğru olmadığını düşünüyordu.  Ona göre, insanlar arasındaki ilişkiler insanların iyi vakit geçirmek için bir  araya geldiği, iyi yaşamak için gerekli şeylerin kim tarafından ve nasıl sağlanacağının dert edilmediği bir kulüp gibiydi. Marx, insanın tabiata ve insan tarafından üretilmiş nesnelere ihtiyaçları açısından, imkânları açısından ve hayatın lükslerini üretmenin aracı olarak bakmasının normal olduğu fikrini de benimsemiyordu. Bir eve, işe veya sanat eserine “para değeri” biçilmesi, Marx’a göre onları insanileştirmekten uzaklaşmaydı.

Oysa insanlar bu şeylere hem istedikleri, hem onlar ve onları elde etme araçları kıt olduğu için değer verir. Bizim için neyin az veya çok önemli ve değerli olduğuna karar vermemiz icap eder, çünkü istediğimiz her şeyi aynı anda elde edemeyiz. Bunun karşısında, Marx’ın işbölümünden duyduğu nefret yer alır. Marx, bir işte uzmanlaşan ve uzmanlaşmış emeğini ürettiği şeyin bir fraksiyonu krşılığı satan; elde ettiği şeylere onlar için vazgeçtiği şeyden daha fazla değer veren insanı, bir bütünden az bir şey olarak görüyordu.

Serbestiyet, 02.01.2018

Marx’ın insan ve piyasalar hakkındaki fikirleri neden yanlıştı? (1)

Marx’ın takipçileri onun fikirlerinde bir yanılma veya yanlışlık olabileceğini asla düşünmez. Marx’ın cümlelerine âdetâ kutsal kitaplardan parçalar gibi muamele eder. Onlara yapılacak bir göndermenin noktayı koyup her tartışmayı bitirdiğini düşünür. Oysa Marx’ın fikirlerinde hem teori hem tarih tarafından yanlışlanmış birçok nokta vardır.

Aslında Marx iddialı lâflarına rağmen insanı da piyasa denen olguyu da pek anlayamadı. Olanı anlamaya çalışmayı aşıp, olması gerekeni belirlemeye çalıştı. Belki de iyi niyetliydi, ama yanlış temellere yaslanınca neredeyse tüm kehanetlerinde yanıldı. Bu kadarla kalsa iyiydi. Marx’ın yazılarının tarihi belirlediğine inananlardan müteşekkil ideolojik hareketler birçok ülkede devlet felsefesini oluşturdu ve önceki yazılarımda bahsettiğim felâketleri yarattı.

Aşağıda, büyük ölçüde (kendisi de eski bir Marksist olan) iktisat profesörü Richard Ebeling’in yazılarından istifade ederek, Marx’ın insan ve piyasa hakkındaki bazı yanlış çıkmış, çürümüş ve çürütülmüş fikirlerine işaret edeceğim.

Önce bir noktaya dikkat çekelim. Marx tüm fikir hayatı boyunca komünist değildi. Sonradan komünistliğe kaydı. 1818’de doğan Marx 1842’ye — yani 20’li yaşlarının ortasına — kadar komünizme karşıydı. Ekim 1842’de Rheinische Zeitung dergisinin editörü oldu. Bir yazısında şöyle dedi: “ Rheinische  Zeitung… mevcut biçimleriyle komünist fikirlerin teorik bir gerçekliğe sahip olduğunu bile kabul etmez ve bu yüzden onların pratik realizasyonunu hiç arzu etmez, hattâ (bunun) mümkün olduğunu bile düşünmez.” Marx 1843’te Prusya hükümetinin siyasal baskısı altında editörlükten istifa etmek zorunda kaldı. Sonra Paris’e taşındı. Bu hadise onun hayatında bir dönüm noktasıydı, çünkü ölene kadar yakın arkadaşı kalacak olan Friedrich Engels ile Paris’te tanıştı. Marx’tan farklı olarak Engels daha o zaman sosyalistti. Marx sosyalizmle burada daha yakından ilgilenmeye başladı; kollektivizmin bu en gelişmiş türünü derin bir inançla benimsedi. Kendi sosyalist teorisini yaratmak için çalışmaya koyuldu.

Kuşku yok ki hiçbir düşünür Tanrısal bir varlık değildir ve hiçbir kafa her şeyi sıfırdan başlatamaz. Marx her ne kadar ilerleyen yıllarda kendisini bir tür Zeus gibi görmeye başladıysa da, fikirlerini geliştirirken hep zamanındaki diğer düşünürlerden yararlandı. Ludwig Feuerbach ve Georg Hegel bu isimlerin en önemlileriydi.

Karl Marx Berlin’de öğrenci olduğu yıllarda Hegel’den diyalektik teorisiyle birlikte evrensel gelişme ve tarihi ilerleyiş fikirlerini öğrenmişti. Feuerbach’tan ise “mükemmelleşmiş” insan düşüncesini aldı. Sonra bunları kendi sistemine temel teşkil edecek şekilde yeniden yorumladı.

Feuerbach insanın nâmevcut bir tabiatüstü varlığa – Tanrıya —  tapmak yerine kendisine tapması gerektiğini ileri sürüyordu.  Bu yüzden, “doğru din” İnsanlığa Tapmak olacak ve mükemmelleştirilmiş insanın tabiatı değişecekti. Bu insan kendi menfaati tarafından yönlendirilmek ve onun üzerine odaklanmak yerine tümüyle diğerkâm (altruist) olacaktı. Başka bir deyişle, kendisine değil tüm insanlığa hizmet edecek; sadece kendisinin değil bütün insanlığın durumunun iyileştirilmesiyle ilgilenecekti. Neticede, düşünce tarihinde insanın mükemmelleştirilmesiyle ilgilenip bunun mümkün olduğunu düşünen birçok kimse vardı ve Marx da bu kervana Feuerbach aracılığıyla katılmış oldu.

Buradan hareketle Marx, mükemmelleş(tiril)miş bir insanın tabiatında olması gereken özellikler üzerinde durdu. Ona göre böyle bir insanda bulunması gereken üç şey vardı: otonom eylem potansiyelisosyal yönelim potansiyeli ve  estetik takdir yetisi. “Otonom eylem” insanın ihtiyaç veya mecburiyetten değil arzu veya zevk için yaptığı eylemdi.  Eğer bir insan nalbant tezgâhında yeteneklerini metale artistik bir biçim kazandırmak için yaratıcı şekilde kullanmak arzusuyla çalışıyorsa, bu “otonom eylem”di. Eğer aynı kişi nalbant tezgâhında hasat için bir pulluk yapmadığı takdirde açlıkla karşılaşma tehlikesi yüzünden  çalışıyorsa, bu bir “zorlama” veya “sınırlama”ydı. Marx’a göre, yalnızca insanda, parçası olduğu komüniteyi geliştirme düşüncesi ve buna hizmet edecek bilinçli eylemleri gerçekleştirme kapasitesi vardı.  Bu, insanın kişisel gelişme kapasitesini de arttıracaktı. Dolayısıyla, insanın kişisel menfaat güdüsüyle değil toplumsal yarar güdüsüyle hareket etmesi iyi bir şeydi.  Buna karşılık insanın diğer insanlarla kişisel menfaat için birleşmesi, onun içindeki “sosyal” beni reddetmesi demekti. Bu yüzden egoizm gelişmiş bir insanda bulunmayacak, bulunmaması gereken bir hususiyetti. “Estetik takdir” potansiyeli de insanın nesneleri yalnızca kendileri için takdir etmesiyle ortaya çıkıyordu. Meselâ tabiatın  tabiat hatırına, sanatın sanat hatırına takdir edilmesi bunun örnekleriydi. Böyle bir estetik takdir potansiyeli de insanın kişisel arayışlardan uzak durmasını gerektiriyordu.  Bunu yapmamak, yani nesnelere sırf insanın kişisel gelişimine ne faydası olacağı açısından bakmak, nesnelerdeki “gerçek” estetik değerin değersizleştirilmesi anlamına geliyordu.

Feuerbach’ta bir “yabancılaşma” nosyonu da vardı. Ona göre, insanın kendisine yabancılaşması, insan “diğerlerini gözeten” olmaktan çıktığında vuku bulurdu. Yabancılaşmadan kurtulmak, kendine yönelik olmaktan çıkıp başkalarına yönelik hale gelmekten geçiyordu. Bu, insanın iç dünyasında, kendi içinde vuku bulacak bir şeydi. Marx yabancılaşma kavramını benimsedi ama onun sebebi ve giderilmesi konusunda farklı fikirler geliştirdi. Marx’a göre “yabancılaşma” zihinsel bir durum değildi; inanın içinde yaşadığı “objektif” kurumsal durumların (şartların) sonucuydu.

Marx insanı çevresinin bir ürünü olrak gördü ve kabul etti. Siyasal, sosyal ve özellikle ekonomik kurumlar, insanı ne ise o yapan şeylerdi. O zaman, insanı değiştirmek için o çevrenin değiştirilmesi gerekiyordu. Çevreyi değiştirince yeni bir insan ortaya çıkacaktı. Değiştirilmesi gereken şey ise kısaca kapitalizmdi. Kapitalizm, insanın ”hakiki” tabiatından ve insanî potansiyelinden yabancılaşmasının kaynağıydı.

Marx’a göre kapitalist toplumda, yani piyasalara dayanan sosyal düzende, yabancılaşma kendini üç şekilde açığa vuruyordu. En başta geleni, otonom eylemin bastırılmasıydı. Piyasada ne üretileceğini ve nasıl üretileceğini, bireyin kontrolü dışındaki güçler belirliyordu. Pazardaki birey o pazarı kontrol edemez, ona sadece reaksiyon verebilirdi. Pazar güçlerini kontrol edememesi, pazar güçlerinin insan üzerinde haricî bir kontrol kurmasına sebep oluyordu.  Birey piyasaya hür arzusuyla değil, “ihtiyaç” yüzünden katılıyor ve cevap veriyordu. Piyasanın kötülüğü bundan ibaret değildi. Marx’ın berbat bir durum olarak gördüğü işbölümü de piyasayla tezahür ediyordu. İnsan işbölümüne iştirak etmeye zorlanmaktaydı. Hayatını kazanmak için buna mecburdu, mahkûmdu. Bu onu makinenin bir uzantısına, hesabına çalışmaya “zorlandığı” kapitalistin sahip olduğu makinaların kölesine dönüştürüyordu. İkinci olarak, diğer insanlara azalan bir ilgi söz konusuydu. Piyasada insanlar diğer insanlara amaç değil araç olarak muamele etmeye yatkındı. Onları kendi şahsî amaçlarının aracı olarak görüyordu. Diğer insanlarla amaçlarının takibi için gerekli gördüğü şeyleri elde etmek amacıyla  ticaret yapıyordu. İş komünal bir “işbirliği” süreci olarak değil, bireyin istediği şeyler ile onun ticaret yaptığı diğer insanlar tarafından istenen şeyler arasında muhasım bir ilişki olarak görülüyordu. Son olarak, piyasada sınırlı bir estetik takdir söz konusuydu. Piyasada bireyler tabiata, kaynaklara ve insanın yarattığı şeylere zati olarak değer verilecek şeyler olarak bakmıyor; tersine, sırf pazarlanabilir nesneler olarak bakıyorlardı. Kişisel ihtiyaçlara ve amaçlara cevap verecek, onların karşılanması için kullanılacak araçlar olarak muamele ediyorlardı. Piyasa toplumunda şeylere, nesnelere sahiplenme, hayat kazanmaya yönelik ekonomik faaliyetin ana hedefi ve gayesi oluyordu.

Yukarda tasvir edilen, feci bir durumdu. Marx’a göre, insanı bu durumdan komünizm kurtaracaktı.

Serbestiyet, 29.12.2017

Habercilikte tarz ve dil

Türkiye her zaman gündemin çok yüklü ve yoğun olduğu bir ülkeydi. Afrin harekâtı gündemi daha da yoğunlaştırdı. Bu yüzden medya organları eskisinden de fazla gece gündüz çalışmaya başladı. Gazeteler de, televizyonların haber ve tartışma programları da Afrin haber ve yorumlarıyla dolu. Bu günlerde televizyon kanallarının en çok rağbet gösterdiği şey ise Suriye sınırından canlı yayın yapmak. Takip edebildiğim kadarıyla, hemen tüm televizyon kanallarının spiker ve muhabirleri nöbetleşe bu tür yayınları gerçekleştiriyor.

Bu yayınları izlerken dikkatimi çeken, bana garip gelen birkaç durum var.

Bunlardan biri kadın spikerlerin kusursuz makyajı ve çatışma hattında oldukları kanaatini oluşturmaya katkıda bulunmaktan uzak kıyafetleri. Kadın gazeteciler o şartlarda bile makyajlarının tam olmasına, bakımlı ve güzel görünmeye ve kıyafetlerinin hoş görünmesine dikkat ediyor ve çoğu zaman başarılı oluyor. Takdire şayan bir durum.

En ilginci, gerek Afrin hakkındaki haberlerde, gerekse başka olay ve zamanlarda kullanılan dil. Kimseye haksızlık etmek istemem, o yüzden genelleştirmeyeyim. Fakat birçok muhabirin kelime hazinesinin çok sınırlı ve dili kullanma kabiliyetinin çok kısıtlı olduğunu zannediyorum. Bazı söz kalıpları hemen her kanalda aynen tekrarlanıyor. Sanki özel bir medya dili geliştirilmiş gibi. Böyle midir bilmem, ama bu kalıplar bana bazen komik bazen itici geliyor. Örnekler şunlar: “Olduğunu söyleyebiliriz… yapıldığını söyleyebiliriz… olduğunu da ekleyelim… yapıldığını da söyleyelim.” Bir şeyi zaten söylemişseniz, söylüyorsanız, niye “söyleyebiliriz” diyorsunuz?

Bir başka dil tuhaflığı Türkçeye takla attırılmasıyla tezahür ediyor. Özellikle yoğun yağmur veya kar yağışı vuku bulduğunda şöyle bir ifade kullanılıyor: “Yaşamı olumsuz etkiliyor… ulaşımı olumsuz etkiliyor.” Ne kadar zorlama bir dil! Bu ifadeyi ilk geliştirip kullananlar sanırım başka dillerden — münhasıran İngilizceden — etkilenmiş. Bu tür zorlamalara hiç gerek yok. Söylenmesi gereken çok basit: Şartlar hayatı zorlaştırıyor; ulaşımı aksatıyor veya yavaşlatıyor.

Bir de muhabirlerin veya spikerlerin sanki zamanı doldurmak için yapıyormuş gibi mütemadiyen aynı sözleri tekrarlamaları var. Bir cümleyi evirip çevirip üç beş defa kullanıyorlar. Âdetâ cılkını çıkartıyorlar. Sanırsınız ki muhatapları toptan anlama engelli kişiler.

Bana öyle geliyor ki dilde özene çok ihtiyaç var. Özellikle medyada.

Serbestiyet, 16.02.2018

Meslek örgütleri ve demokrasi

TTB’nin Afrin harekâtı hakkında yayınladığı bildiriyle başlayan tartışmalar yeni boyutlar kazanarak devam etmekte. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşmasında TTB’nin isminden Türk kelimesinin kaldırılmasını ve serbest doktorluk yapmak isteyenlerin TTB’ye üye olma mecburiyetine son verilmesini istedi. Bu tür kuruluşların isimlerinde Türk ve Türkiye kelimesinin kullanılması özel izne bağlı. Meslek odaları birliklerinin hemen hepsinin isminde Türk veya Türkiye kelimesi var: TOBB, TMMOB, TBB başlıca örnekler. Öyle sanıyorum ki Erdoğan’ın talebinden sonra bu hususta gelişme ve değişiklikler olacaktır.

Bu mesele üzerinde odaklanmadan önce, olayla ilgili görüşlerimi tekrar açıklamakta fayda var. TTB’nin açıklaması hiç inandırıcı değildi. Bunun nedeni, kuruluşun çatışma ve şiddet olayları karşısındaki tavır sicili. Bu sicil göz önüne alındığında, muhtemelen TTB “savaşa karşı” olmaktan ziyade zihnî-ideolojik yakınlık içinde olduğunu sandığım PYD çizgisinin Türkiye’nin resmî  şiddetinin hedefi olmasından rahatsız. Öyle olmasaydı, daha önce de benzer bildiriler yayınlamış olması beklenirdi. Meselâ PKK’nın Güneydoğu’da hendek siyaseti izleyerek devletin karşı şiddetini dâvet etmesine itiraz ederdi. Ve/ya Türkiye Fırat Kalkanı operasyonuyla DAEŞ’e karşı resmî şiddet kullanmaya başladığında benzer bir açıklama yapardı. Oysa TTB bu olaylara sessiz kaldı. Böylece kendi inandırıcılığının altını oydu. Son açıklamasıyla ilkesiz, ikircikli, hattâ ahlâksız bir yüz sergiledi.

Şüphe yok ki bu değerlendirme, TTB yöneticileri hakkında hukukî soruşturma başlatılmasını onayladığım, TTB merkez konseyi üyelerinin gözaltına alınmasını doğru bulduğum anlamına gelmez. Olayın patlamasından hemen sonra sosyal medyaya düştüğüm ilgili notta da ifade ettiğim üzere, bu ilkesiz tavır kınanma, ayıplanma, dışlanma, ağır şekilde eleştirilme, protesto edilme gibi toplumsal müeyyidelerle “ceza”landırılmalıydı. Bildiri nahoş olsa bile, teröre açık bir destek sayılmaması için dikkatle kaleme alınmıştı. Soruşturmadan bir şey çıkması mümkün değildi. Nitekim gözaltına alınanlar birkaç gün sonra serbest bırakıldı. Halk deyişiyle, “atılan taş ürkütülen kurbağaya değmedi.” Umarım benzer hatâlar tekrarlanmaz. Resmî hukuk mekanizmaları hak ihlâli yaratacak, kınama ve eleştirilerin toplumsal meşruiyetine zarar verecek bu tür yanlışlarda kullanılmaz.

Diğer taraftan, TTB ve benzerlerinin böbürlene böbürlene dile getirdiği “sivil toplum kuruluşu” olma iddiaları da siyaset bilimi ve hukuk teorisi açısından boş. Bunlar sivil toplum kuruluşu değil. En fazlasından, yarı-resmî sivil toplum kuruluşları. Özünde ise devlete eklemli, devletin uzantısı olan kuruluşlar.  Çünkü özel kanunla kuruluyorlar. Üyelik mecburî, aidat ödemek mecburî. Aidat alacakları hakkında vergi dairesi gibi işlem yapabiliyorlar. Şeffaf da değiller. Ele geçirenin elinde kalıyor ve sanki meslekî değil siyasî birer birlikmiş (âdetâ bir siyasal partiymiş) gibi, meslek mensuplarının iş ve çalışma şartlarını geliştirme görevlerini kısmen veya tamamen bir yana bırakıp, boğazlarına kadar ideolojiye ve aktüel siyasete batıyorlar.

Aslında bu gerçek eskiden beri bilinmekteydi. AK Parti hükümetleri yıllar önce sistemi ıslâh için bir reform paketi geliştirmeye teşebbüs etti. Ama ülkenin yüklü gündemi nedeniyle ve ağır tepkiler oluşmasından da korktuğundan olsa gerek, reform devamlı ertelendi. Liberal Düşünce Topluluğu da altı yedi sene önce bu probleme dikkat çeken bir araştırma yaptı ve bir rapor yayınladı. Bu kuruluşların anti-demokratik olduğunu ve siyaset teorisinde ahlâkî tehlike denen durumları yarattığını belirtti. Meslek örgütleri alanında âcilen reform yapılmasını istedi.

 http://www.liberal.org.tr/sayfa/turkiyede-kamu-kurumu-niteligindeki-meslek-kuruluslari-sivil-toplum-ve-demokrasi,484.php

Gördüğüm kadarıyla şimdi, LDT’nin işaret ettiği yolda ilerleniyor. Şerden hayır doğdu. Cumhurbaşkanı daha sonraki açıklamalarıyla LDT’nin önerilerine iyice yaklaştı. Meslek örgütlerinin yapılanması ve işleyişinde ciddî değişiklikler tasarlanıyor. Bu kuruluşlar, meslek mensubu herkesi temsil ediyormuş intibaını veren “Türk” ve “Türkiye” kelimelerini isimlerinde kullanamayacaklar. Odalar ve barolar tekel olmaktan çıkacak. Bir ilde toplumsal talebe göre birden fazla oda ve baro kurulabilecek. Böylece ahlâkî tehlike ihtimali azalacak veya belki tamamen ortadan kalkacak. Üyelik mecburî olmaktan çıkacak. İsteyen üye olacak. Aidat ödenmesi de kaynakta yapılmayıp üyelerin iradesine bırakılacak.

Bütün bunların yapılması gerektiği çok açık. Gönül isterdi ki LDT’nin önerileri daha önce hayata geçirilmiş olsun. Bu yapılmış olsaydı TTB krizi doğmazdı. Bir tabip odası böyle bir bildiri yayınlayınca ya diğer tabip odaları karşı görüş belirtir, ya da hiç kimse bu açıklamayı ciddiye almaz, güler geçerdi.

Yine de reformun geç olması hiç olmamasından iyidir. Zaten kriz zamanları genellikle reformların önünü açar. Böylece Türkiye büyük bir reform gerçekleştirecek. Bunun sivil toplumu ve demokrasiyi güçlendireceğine kuşku yok.

Hayırlı olsun!

Serbestiyet, 09.02.2018 

Yarı-resmî meslek kuruluşlarından doğan ahlâkî tehlike

Türkiye’de demokrasinin hem teorisi hem pratiği açısından ele alınması gereken önemli sıkıntılardan biri, yarı-resmî kamu kurumu niteliğine de sahip olan, ama kendilerini pür sivil toplum kuruluşu gibi görmeyi ve sunmayı seven meslek kuruluşlarından — yani odalar ve barolardan — kaynaklanan sorunlar. Türk Tabipler Birliği’nin Afrin harekâtıyla ilgili açıklaması ve TMMOB başta olmak üzere benzer başka kuruluşlardan gelen TTB’ye destek mesajları konuyu tekrar güncelleştirdi.

Liberal Düşünce Topluluğu bu konuyu 2010-2011’de ayrıntılı olarak masaya yatırmış ve bir rapor hazırlayarak kamuoyuna açıklamıştı (http://liberal.org.tr/upresimler/Turkiyede_Kamu_Kurumu_Niteligindeki_Meslek_Kuruluslari_Sivil_Toplum_ve_Demokrasi). Bu rapora yazdığım sonsözü kısaltıp güncelleştirerek Serbestiyet okuyucularına sunuyorum.

 

*          *          *

Yarı-resmî meslek kuruluşlarının örgütlenme ve çalışma tarzı, tâbi olacağı mevzuat, birçoğumuzun zannettiği gibi sadece meslek mensuplarını ilgilendirmiyor. Onlar yanında hizmet alanlar — tüketiciler, sivil toplumun tamamı — ve genel olarak demokrasimiz de meslek kuruluşlarının yapılandırılma modelinden etkilenme menzilindedir.

Meslek kuruluşlarının mevcut statüsünün esası 1961 Anayasası ile oluşturuldu. Anayasa darbe mahsulü olduğundan, bu statü Tek Parti döneminin mirası olan zihniyete dayanmaktaydı. Bazı çevrelerin Türkiye’nin en özgürlükçü, en demokrat anayasası sıfatını iliştirmeye çalıştığı 1961 Anayasası, korporatist bir siyasî yapılanma kurmayı ve seçilmiş hükümetlerin iradesini resmî ideoloji ve bürokratik iktidar lehine sınırlandırmayı hedef almıştı. Tabiatıyla bunun başarılabilmesi için sivil toplumun da tam bir kontrol altına alınması gerekmekteydi. Meslek kuruluşları bu amaç doğrultusunda şekillendirildi. Anayasanın 122. Maddesinde, meslek kuruluşlarının kamu kurumu niteliğinde olacakları yolunda bir düzenleme yapıldı. Yönetim ve işleyişlerinin ise demokratik esaslara aykırı olamayacağı belirtildi. Hem örgütlenmede tekel yaratmak, hem de tekel konumundaki yapılanmalarda demokratik işleyişe uyulmasını beklemek yaman bir çelişkiydi. Yaratılan yapı sanki Türkiye’de kurulmak istenen sistemin mikro örneğiydi: Görünürde demokrat, özde otoriter bir model.

1961 Anayasasının bu konuyla ilgili kavrayışı önemli bir değişiklik yapılmadan 1982 Anayasasına taşındı. 135. maddeyle bu kuruluşların tekelci konumu ve kamu kurumu olma niteliği muhafaza edildi. Yukarıda işaret ettiğim çelişki, demokratik esaslara uygun işleyiş şartının ortadan kaldırılması yoluyla giderildi. Ayrıca, bu kuruluşların “kuruluş amaçları dışında” faaliyette bulunmaları yasaklanarak, siyasetle ilgilenmelerinin teorik olarak önü kesildi.

Meslek kuruluşlarının mevcut statüsü, yapılanması ve işleyiş tarzı birçok mahzur üretmekte. Bunların her biri bu derlemede toplanan çalışmalarda ayrıntılı olarak ele alındı. Burada okuyucunun hâlihazırda haberdar olduğu bu mahzurların birkaçına özetle işaret etmek istiyorum. 1982 Anayasasının meslek kuruluşlarıyla ilgili düzenlemesi her şeyden önce örgütlenme özgürlüğüne aykırı. Demokrasilerde bir örgüte üye olmak hak olduğu kadar olmamak da hak. Oysa bu düzenleme üyeliği zorunlu kılmakta. Egemen devletçi ve vesayetçi paradigmanın dışına çıkıp, meslek kuruluşlarına böyle bir statü vermenin (hattâ resmî statü tanımanın) bir tabiat kanunu olmadığını; toplumsal hayatın mesleklerde gerekli regülasyonu ve standart belirlemeyi yapabileceğini dikkate almamız lâzım. Örgütlenme özgürlüğü, üye olunan bir örgütten çıkmayı da kapsar. Cari düzenleme tekelleştirici yapısı yüzünden buna da izin vermiyor. Yani örgütlenme özgürlüğünü iki taraflı ihlâl ediyor.

Bazı ülkelerdeki uygulamaya paralel olarak kimi mesleklerin icrasını bir diploma üzerinden meslek kuruluşuna üyeliğe bağlamak normal sayılsa bile, bu, neden meslek kuruluşlarında tekelleşmeye yol verildiğini açıklamaya ve tekelleri meşrulaştırmaya yetmiyor. Oda ve barolarda, Mosca’nın işaret ettiği  “teşkilâtlı azınlıklar dağınık çoğunluklara hükmeder” kanunu işliyor ve bilinçli, kararlı ve organize azınlıklar dağınık çoğunluklardan baskın çıkıp yönetimi ele geçiriyor. Bir defa bunu yapınca da kolay kolay iktidardan uzaklaşmıyor, uzaklaştırılamıyor.

Bu tekelleşmenin — her meslekte yalnızca tek meslekî örgüt kurulmasına izin verilmesinin — doğurduğu sonuçlar hem meslek mensuplarına hem halka zarar veriyor. Kazançlı çıkanlar yalnızca devlet ve söz konusu kuruluşların idaresini ele geçirenler. Tekelleşme, iddiaların aksine, bir bütün olarak meslek erbabının çıkarlarına da hizmet etmiyor. Şöhretsizlere karşı şöhretlileri, gençlere karşı yaşlıları, yenilere karşı eskileri, yenilikçilere karşı tutucuları, taban fiyat uygulaması, mesleğe girişin sınırlanması veya zorlaştırılması, ilâve sınavlar konması gibi yollarla koruyor. Halk da zararlı çıkıyor; rekabet engellendiği için insanlar daha düşük kaliteli, daha ilkel teknolojili ve daha yüksek fiyattan hizmet satın almaya mahkûm oluyor.

Anayasa, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının siyaset yapmasını yasaklıyor. Onları sadece meslek sorunlarıyla ilgilenmekle görevlendiriyor. Bu da demokrasiye aykırı. Dernek, oda, vakıf gibi kuruluşlar elbette ülkenin genel meseleleriyle ilgili görüşlere sahip olabilir. Bunları açıklamalarının ve bu doğrultuda çalışmalarının engellenmesi demokrasiye ters. Siyasetle meşgul olmak, siyaset yapmak herkesin hakkı.

Bununla beraber, bu yasaklama kâğıt üzerinde kalmakta. Odalar ve barolar fiiliyatta boğazına kadar siyasete batmış vaziyette. Bu, ahlâkî tehlike dediğimiz şeye vücut veriyor. Her örgütteki binlerce meslek mensubu birden çok — belki onlarca — siyasî görüşe sahipken, bu kuruluşlar tek bir siyasî görüşün sözcülüğünü üstleniyor ve sanki tüm üyeler yöneticilerin görüşünü paylaşıyormuş gibi açıklama yapıyor, tavır alıyor, faaliyet yürütüyor. Ticaret odalarında sol görüş dışlanıp sağ kanat ağır basarken, mühendis, eczacı ve tabip odalarında sağ görüş dışlanıp sol çizgiler seslendiriliyor.

Ancak bu ideolojik farklılık, oda ve baroları devlet ideolojisine kolayca teslim olmakta farklılaştırmıyor. Özellikle kritik zamanlarda, hızla ve iştahla devletin yanında saf tutuyorlar. Bürokratik siyasî iktidar ile demokratik siyasî iktidar arasında bir çatışma olduğunda, “güçlü” olanı, yani elinde silâh tutanı tercih edip silahlı gücün uzantısı olan “silahsız güçler”e dönüşüyorlar. 28 Şubat bunun en güzel örneğini verdi. “Mahşerin Beş Atlısı” denen meslek kuruluşları 28 Şubat askerî müdahalesini canla başla destekledi.

Tekelci örgütlenme ve devlet ideolojisine eklemlenme modeli sivil toplumun da altını oyuyor. Sivil toplum unsurlarını sivillikten çıkartıp üniformasız resmî görevliler hâline getiriyor. Toplumsal çeşitliliği boğup, gönüllü faaliyetler için elzem olan müşevvikleri ortadan kaldırıyor. Sivil dinamiklerin tahrip edilmesine, devletçiliğin koyulaşıp kökleşmesine, sivil insiyatiflerin kolayca çözebileceği problemler için bile devlete dönülmesine yol açıyor. Bu alışkanlık kaçınılmaz olarak siyasette yozlaşmayı teşvik ediyor.

Meslek kuruluşlarının mevcut statüsünün değiştirilmesi açık ve âcil bir ihtiyaç. Zaten hayat bu düzenlemeyi taşımıyor; reddediyor, etkisizleştiriyor, Meselâ barolardaki tekelleşme bir ölçüde kırıldı. Anadolu’daki kimi barolar, kurum olarak Türkiye Barolar Birliği’nin kendileri adına konuşmasını kabul etmediği gibi, bazı avukatlar da dernek ve vakıf gibi gönüllülüğe dayanan kuruluşların çatısı altında birleşip onlar aracılığıyla görüşlerini seslendiriyor. Aynı şeyin mühendislik, tabiplik, eczacılık ve benzer meslek dallarında da gerçekleşmesi uzak bir ihtimâl değil.

Aslında meslek kuruluşlarının bu tekelci örgütlenmesinin değiştirilmesi ve sistemin daha sivil ve demokratik hâle getirilmesi, belki de yeni anayasa yapma sürecinde üzerinde kolay uzlaşılabilecek bir husus. Zira hiç kimseyi örgütlenme hakkından mahrum bırakmadan, neredeyse hiçbir siyasî-ideolojik çizgiyi temsil mekanizmalarının dışına atmadan yeni bir modelin oluşturulması mümkün. Bunun olabilmesi için, meselenin üzerine gidilmesi ve devamlı gündemde tutulması gerekir. Bu çerçevede herkesin yapabileceği, yapması gereken şeyler var. Akademikler, gazeteciler, yapılanmadan mağdur olan meslek mensupları ve elbette siyasî partiler bu konuda insiyatif almalı. Belki de koalisyonlar kurarak mevcut meslek kuruluşları yapılanmasının demokratikleştirilmesi ve çoğullaştırılması için kampanyalar başlatmalı. Unutmayalım ki mevcut anayasal yapılanmada bu bakımdan gerçekleştirilecek bir değişiklik, diğer değişikliklerin de önünü açabilir. Kısacası, meslek kuruluşlarının hukuki statüsünü değiştirmek, daha iyi bir anayasaya ulaşma yolunda hatırı sayılır bir mesafe katetmemizi sağlayabilir.

Serbestiyet, 30.01.2018

Üniversitede operasyon

Siyasî otoritenin isteği ve talebiyle Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) üniversite mevzuatını değiştirmek üzere harekete geçti. Sistemde çeşitli değişiklikler getiren bir kanun tasarısı MEB’ten geçti ve TBMM’ye gönderildi. Planlanan ve yapılmak istenen değişiklikler daha çok akademik kademelerle, ünvanlarla ve akademik yükselmelerle, atamalarla ilgili.

Türkiye’de üniversitelerin çoğunun tüm maliyetleri devlet tarafından karşılanıyor. Hem de izlenebilecek en kötü yöntemle. Sistemin asıl unsuru olan öğrenciler, doğrudan finanse edilmek yerine kurumlar aracılığıyla finanse ediliyor. Bu yöntem rekabet yokluğundan şeffaflık eksikliğine, ağırlaşan üniversite bürokrasisinden etkinsiz kaynak kullanımına kadar birçok soruna yol açıyor.

Şüphe yok ki vergilerle oluşan kamu fonlarını kullanan üniversitelerin, siyasî otoritenin ilgi ve müdahalelerinden tamamen uzak olması beklenemez. Sanırım toplumun çoğunda böyle bir beklenti de yok. Kimse devlet üniversitelere hiç karışmasın demiyor. Tartışmalar devlet müdahalesinin niteliği ve istikameti üzerinde yoğunlaşıyor.

Demokratik bir sistemde üniversiteler, işleyişlerinin ve kullandıkları kaynakların hesabını topluma vermek zorunda. Bu doğrudan yapılamayacağı için siyasî otorite aracılığıyla gerçekleştirilir. Dolayısıyla siyasî otoritenin üniversiteye ilgi duyması garip görünmüyor. Bununla beraber bu, siyasî otoritenin sık sık ve iç işleyişi temelden etkileyecek şekilde akademik hayata müdahalesinin şart ve yararlı olduğunu göstermez. Her meslek gibi akademik mesleğin de kendine mahsus özellikleri vardır. Akademik camianın iç işlerinde kısmî de olsa bir özerkliğe sahip olması gerekir. Aksi takdirde üniversiteler sağlam akademik çalışma için gereken partizanlıktan uzak kalma, birbirleriyle rekabet edebilme ve sıcak olayların şehvetine kapılmama gibi özelliklere sahip olamaz.

Bu çerçevede, akademik hayatta hangi kademelerin var olacağına ve bu kademelere yükseltmenin nasıl yapılacağına camianın kendisinin karar vermesi, dış müdahalelerden daha uygundur. Bunu söylerken akademik camiayı yüceltiyor ve kusursuz işlediği ya da işleyeceğini ileri sürüyor değilim. Türkiye’den daha kötü olanlar da dahil, dünyanın her tarafında üniversitelerin işleyişinde çeşitli problemler var. Buna karşılık, üniversite hayatının daha serbest ve iç işleyişin özgür olduğu yerlerde akademik gelişmenin daha iyi olduğu görülüyor.

Türkiye’de tüm eğitim sistemi gibi üniversite sistemi de ideolojik endoktrinasyon amacıyla kuruldu ve uzun süre tek biçimci olarak kaldı. Demokratik hayatın akışı kaçınılmaz olarak üniversite hayatında bir çeşitlilik yarattı. Ama üniversiteleri resmî ideolojiyi yeniden üretme ve gelecek nesillere aktarma yeri olarak görme zihniyetinin ne kadar değiştiği tartışmaya açık. Öyle sanıyorum ki AK Parti iktidarları bu bakımdan hem bazı iyi gelişmelere, hem de bazı yanlışların doğması veya tekrarlanmasına yol açtı.

Teklif edilen değişiklik yardımcı doçentlik kadrosunu kaldırıyor. Bunun neden gerekli olduğuyla ilgili tatminkâr bir siyasî veya bürokratik açıklama duymadım, görmedim.  Yardımcı doçentlik, doktora yapma ile doçent olma arasındaki mesafeden doğan öğretim üyesi açığına bir tedbir olarak düşünülmüştü. Hiç ihdas edilmese de olurdu. Ama kırk yıla yaklaşan bir süre için bu kurum gelişti ve sisteme yerleşti. Şimdi aniden kaldırılıyor.

Yardımcı doçentlik kadrosunun kaldırılmasının ne yararı olur, bilmiyorum. Netice itibariyle yardımcı doçentlik kadrosu bir taraftan akademik çalışmayı teşvik ediyor, diğer taraftan öğretim üyesi kadrosunu takviye ediyordu. Şimdi yardımcı doçentler bir tür tenzili rütbe ile “doktor öğretim görevlisi” olacaklar.

Ancak burada bir hatâ var gibi. Hâlihazırda öğretim görevlileri akademik heyetlere ve jürilere katılamıyor. Doktorası olanlar bile bu durumda. Şimdi ise yardımcı doçentlikten doktor öğretim görevliliğine tabiri caizse “şutlanan”lar heyetlere katılabilecek. Böylece iki sınıf öğretim görevlisi olacak. Bu, öğretim görevlileri arasında eşitsizlik ve belki de gerilim yaratacak. Oysa “doktor öğretim üyesi” denip doktoradan sonra bu kadroya geçiş kolaylaştırılsa böyle bir sorun doğmazdı.

Diğer taraftan, yardımcı doçentlik kadrosunun kaldırılması hâlen bu statüde bulunanlar için tenzili rütbe olacaktır. Bu insanların bunu bir haksızlık olarak algılayacağına eminim. İdare hukuku açısından tartışılabilir, ama doğrusu şu olurdu: Mevcut yardımcı doçentlik kadroları muhafaza edilir, yeni yardımcı doçentlik kadrosu açılmazdı. Böylece zaman içinde bu kadro kendiliğinden, bir mağduriyet yaratılmadan ortadan kalkmış olurdu.

Yardımcı doçentlik bu kadrolardaki insanların toplumsal statüsü açısından da önemliydi. Etrafta böyle tanınıyorlardı. Şimdi ailelerinin ve tanıdıklarının nazarında daha alt olduğu belli bir statüye itilmiş olacaklar. Bu, açık bir haksızlık değil mi?

Doçentlikte sözlü sınavın kaldırılması gerektiği akademik camiada uzun süredir konuşulmaktaydı. Bu sınavlarda zaman zaman haksızlıklar yapılabildiğini biliyorum. Ben kendim de ideolojik ön yargı yüzünden sorun yaşamıştım. Ancak, doçentliğin kazanılmasının üniversitelere bırakılması cari yapı içinde büyük hata teşkil eder. Bunun yerine ÜAK’ın daha da ciddileştirilmiş bir şekilde doçentliğe yükseltilmeyi düzenlemesi uygun olur.

Üniversitelerde dil barajının aşağı çekilmesi de yanlış. Tam tersine, yukarı çekilmesi gerekirdi. “Akademik hayatta yabancı dil gerekir mi gerekmez mi?” tartışması anlamsız. Elbette gerekir. Türkçe dünya akademik üretiminde ağırlıklı bir dil olsaydı buna ihtiyaç kalmazdı. Sadece Türkiye’deki akademikler için değil, dünyanın her yerinde ana dili İngilizce olmayan akademisyenler için İngilizce şarttır.  İngilizce bilmeyi “emperyalizm”le ilişkilendirmek düpedüz demagoji. “Akademisyenler çevirmen değil… kitaplar Türkçeye çevirtilebilir” sözleri de topu taca atmaktır. Söz konusu olan çeviri değildir; o ayrı bir iştir. Dili çok iyi olanlar bile çeviri yapamayabilir. Önemli olan okumak, anlamak ve atıf yapabilmektir. Daha üst seviyede, konuşulanı anlamak, konuşmak ve yazmak gelir. Akademisyenleri buna teşvik etmek gerekirken dil yeterlik seviyesini düşürmek, “biz dünyadaki akademik yarışta geri kalmak istiyoruz” demektir. Çeviri de meseleyi çözmez. Çünkü dünyadaki akademik literatür bizim çevirebileceğimizden daha büyük bir hızla büyüyor. Kaldı ki akademik çevirileri de daha ziyade akademiklerin yapması gerekir. Disiplinlerden habersiz kimseler, dilleri ne kadar iyi olursa olsun akademik metinleri hakkıyla çeviremeyebilir.

Akademik dünyada standartları düşürme çabası şuna benziyor: Türkiye’nin dünya futbolundaki yeri iyi değil. Barselona kadar iyi futbol oynayamıyoruz. Buna dayanarak “bizdeki futbolda ofsaytı kaldıralım, daha çok gol atalım” desek yanlış bir şey yapmış oluruz. Niyetimiz ne olursa olsun, dünya futbolundaki yerimizin daha da kötüleşmesine yol açarız.

YÖK ve siyasî otorite akademik dünyada bir değişiklik yapmaya kalkmadan önce daha çok kişiyi ve kesimi dinlemeli, daha çok araştırmalı.

Serbestiyet, 19.01.2018