Ana Sayfa Blog Sayfa 137

Çözüm sürecinde sivil toplum kuruluşları (*)

Türkiye, 2013’ün Ocak ayından 2015’in Haziran ayına kadar olan sürede PKK’nin silâh bırakmasını ve Kürt meselesinin demokratik bir şekilde çözüme kavuşturulmasını hedefleyen bir süreç yaşadı. Toplum, bu süreç hakkında kısmen bilgi sahibiydi. Sürecin üç aktif tarafı vardı: AK Parti, HDP ve PKK. Tarafların bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak görüştüğü bu süreçte, önemli eşiklerden geçilmesine rağmen beklenen neticeye ulaşılamadı. İki buçuk yılın ardından silâhlar tekrara devreye girdi. Çatışmalar başladı ve eskisinden daha büyük bir ateş bütün ülkeyi yaktı.

Savaş tamtamlarının çalındığı ve şiddetin dozunun alabildiğince yükseldiği günlerde, değerli dostum ve meslekdaşım Cuma Çiçek ile birlikte, Barış Vakfı adına bir rapor kaleme aldık. Dolmabahçe’den Günümüze Çözüm Süreci: Başarısızlığı Anlamak ve Yeni Bir Yol Bulmak başlığını taşıyan bu raporda, sürecin mimarisindeki aksaklıkları tartıştık ve barışın önündeki engelleri göstermeye çalıştık. Raporumuza göre;  demokratik mekanizmaları ve müzakereleri dışlayan, şiddet ve güvenlik eksenine sıkışmış bir anlayış üzerinden çözüme varılamazdı. Geçmişte defalarca tecrübe edilen bu çıkmaz yoldan bir an önce kurtulmak ve yeni bir yol aramak gerekiyordu. Raporun gayesi de, “barış” ile “çözüm” kavramlarının yeniden kamusal dolaşıma sokulmasına ve bazı öneriler geliştirip barışa giden yolun taşlarının döşenmesine mütevazi bir katkıda bulunmaktı (http://www.barisvakfi.org/tr/nisan.pdf).

Çiçek, bu çalışmanın devamı niteliğinde yeni bir rapor daha hazırladı. 2013-2015 Çözüm Süreci’nde Sivil Toplum Kuruluşları isimli bu rapor, başlığından da anlaşılacağı üzere, STK’larda yoğunlaşıyor. Raporun başlıca iki hedef güttüğü söylenebilir. Birincisi, çözüm sürecinde insiyatif alan ve barışın oluşturulması için çaba harcayan STK’ların pozisyonlarının ve kapasitelerinin tahlil edilmesidir. İkincisi, STK çalışmaları için öneriler geliştirmek; böylece STK’ların yeni barış arayışları ve süreçlerine daha etkin bir şekilde nüfuz etmesine yardımcı olmaktır (http://www.barisvakfi.org/2017_turkce_rapor.pdf).

“Güçlü devlet, zayıf sivil toplum”

Diyarbakır, Van, Ankara ve İstanbul’da toplam 45 STK temsilcisi ve üç uzmanla derinlemesine mülâkatlar yaparak hazırlanan bu çalışma, çatışmaların çözülmesinde sivil toplum kuruluşlarının önemli bir işlevi olduğunun altını çiziyor. Çünkü uzun bir süreye yayılan ve topluma birçok alanda yıkım getiren bir çatışmadan, salt tarafların eliyle çıkmak son derece güçtür. Selâmete çıkabilmek için farklı kesimler arasında diyalogu mümkün kılmak, çözüm fikrini topluma ulaştırmak ve bunun toplumda kabul edilmesini sağlamak, çeşitli düzeylerde müzakere, temsil ve arabuluculuk mekanizmaları kurmak gerekir. Bu meyanda rapor, STK’ların barışın tesisinde oynayabileceği yedi rolün altını çiziyor:

  • Vatandaşların korunması;
  • İzleme ve hesap verebilirlik;
  • Savunuculuk ve kamusal iletişim;
  • Grup içi sosyalleşme ve barış kültürü;
  • Çatışmaya duyarlı bir toplumsal birliktelik;
  • Arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık;
  • Doğrudan hizmet sağlama/sunma.

Elbette tüm bu alanlarda STK’ların başarı düzeyini etkileyecek (ülkedeki STK kültürü, STK’ların siyaset ile bağlantıları, STK’ların potansiyelleri ve kapasiteleri, ülkedeki özgürlük ve hukuk seviyesi vb) birçok faktör sayılabilir. STK’lar toplumsal yaşama nüfuz ettikleri ve güçlü oldukları nisbette, herhangi bir çatışmanın sulha evrilmesine katkı sunabilirler.

Gelgelelim, Türkiye’de bu bakımdan STK’lar için yürek ferahlatacak bir tablo yok. Sivil toplum alanı sınırlı; STK aktörleri güç sahibi değil. “Güçlü devlet” düşüncesi son derece canlı; kendini her daim yeniden üretebiliyor ve toplumda kabul görüyor. Buna mukabil sivil toplum oldukça zayıf ve STK temsilcileri bu zayıflığı dayandırdıkları çok sayıda nedene değiniyor:

 

  • STK’ların siyasi olarak kutuplaşmaları ve gettolaşmaları;
  • Kurumsal deneyim eksikliği;
  • Kurum içi demokratik değerlerin ve karar süreçlerinin yeterince gelişmemiş olması;
  • STK’ların bölgesel yarılmaları.

Siyasetin gölgesindeki STK’lar

Raporda STK’ların sorunları bahsinde altı çizilen bir husus da, STK’lar ile siyaset arasındaki angajman ilişkileridir. Raporda görüşülen STK temsilcilerinin kahir ekseriyeti, Türkiye’deki STK’ların kahir ekseriyetinin siyasi saiklerle hareket ettiğini belirtiyor. Buna göre, siyasetin gölgesi her daim STK’ların üzerinde; STK’lar siyasetin diliyle konuşup yakın oldukları partinin önceliklerine göre hareket ediyor. Siyaset bir nevi “üst merci” gibi düşünülüyor; bu nedenle STK’lar onların kavramlarıyla konuşuyor ve bir özgünlük üretemiyor. Van’daki bir STK temsilcisi, STK’ların siyasete bağlılıklarını şöyle resmediyor:

Türkiye’de ne yazık ki sivil toplum, siyasal oluşumların, ideolojilerin birer uydusu halinde örgütleniyor. Yani herkes kendi sivil toplum alanını yaratı­yor. Dolayısıyla […] halkın karar alma mekanizmalarına doğru, tarafsız, ob­jektif katılımını sağlayacak bir sivil toplum gelişmiyor. Hâlâ da bu sıkıntının olduğunu düşünüyorum açıkçası. … (S)ivil toplum ne yazık ki, güç odakla­rının etrafında dönen birer uydu olmanın ötesine geçemedi ve herkes uy­dusu olduğu dünyanın ya da siyasal görüşün argümanlarıyla hareket eder hale geldi. Bu da onların ortak hareket etme imkânını ortadan kaldırdı. Aynı siyasal partilerin birbirleriyle olan çekişmelerini ve rekabetlerini kendi alanlarında yaşar hale geldiler. Ve nihayetinde öyle bir hale geldi ki, sivil toplum siyasi partilerin rekabetinin bir adım ilerisine geçti. Çok ciddi çatışmalara bile girdiler. (s. 27-28)

STK ile siyaset arasındaki bağlantıyı çözüm sürecinde de görmek mümkün. Sürecin içinde yer alan STK’lar, AK Parti ile PKK-HDP’yi merkeze alan bir lobiciliğe ve savunuculuğa ağırlık verdiler ve bu iki odaktan yakın olduklarını ön plana çıkarmaya gayret ettiler.

STK’ların artısı ve eksisi

2013-2015’de STK’ların sürece sınırlı bir katılımı oldu. “Sınırlılık” iki sebepten kaynaklandı: Bir taraftan sürecin yapısı, STK’ların aktif ve yoğun katılımına elverişli değildi. Süreç, kamusal denetime imkân vermiyordu. Kontrolün tamamen kendi ellerinde olmasını istemelerinden olsa gerek, taraflar STK’ları süreçten uzak tutuyorlardı. STK’ların sürece dâhil edilmeleri, çoğu kez “dostlar alışverişte görsün” kabilindendi.

Diğer tarafta ise STK’ların kendi açmazları vardı. Genel olarak STK’lar aşırı politik ve tarafgir bir kimliğe sahipti. Çatışma çözümü ve toplumsal barışın inşası konusunda STK’ların yeterli bilgi ve hazırlıkları yoktu. Toplumla güçlü bağlarının olmaması, STK’ların tesir gücünü asgariye indiriyordu. CHP’ye yakın STK’lar sürece mesafeli yaklaşıyordu. Ülke genelinde örgütlenmiş bazı büyük STK’lar da topa girmekten imtina ediyordu.

Ancak bu sınırlı katılıma rağmen STK’ların sürece katkıları da oldu. Kürt meselesinin kamusal alana taşınması, birçok kesimin ilk defa Kürt meselesini bu derece yoğun tartışmaya başlaması ve çözümün genel kabul gören fikre dönüşmesinde, STK’lar pozitif bir işlev gördü. Buna mukabil STK temsilcileri raporda; barışı toplumsallaştıramadıklarını, barışı yerelleştiremediklerini, farklı toplumsal grupların birlikteliğine odaklı çalışmalarda siyasal ve bölgesel gettoları aşamadıklarını belirtiyor; bunu STK’ların  “eksi” hanesine yazıyorlar.

Barış umudu

STK temsilcileri yeni bir çözüm süreci noktasında ümitvarlar, zira demokratik müzakere ve uzlaşı dışında bir çarenin olmadığını düşünüyorlar. Ancak masanın tekrar kurulmasının şimdilik güç olduğunu söylüyor ve mümkün olan en yakın tarih olarak 2019’a işaret ediyorlar. 2019 Türkiye’de seçim yılı; STK temsilcilerine göre ülkenin içinden geçtiği siyasi türbülans 2019’da seçimlerin yapılmasıyla sona erebilir, diyalog ve müzakere kapısı aralanabilir.

Eğer yeni bir süreç başlarsa burada asıl yük siyasilere düşecek. Bununla birlikte, sivil toplumun da yerine getirebileceği ve aslında getirmesi gereken hayati fonksiyonlar olacak. Çiçek’in çalışması, böyle bir rol üstlenmeyi düşünenlere hem vazifelerini hatırlatıyor, hem de tatbik edebilecekleri bir yol haritası sunuyor.

* Bu yazı 27.12.2017 tarihinde Kürdistan 24’te yayınlanmıştır; bkz http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/f5b7af2d-ec38-4753-83d4-d3d45073dcbe.

 

Serbestiyet, 29.12.2017

ABD’nin denge siyaseti ve PYD (*)

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yapılan referandumun ardından Irak merkezi ordusu ve Haşdi Şabi güçlerinin Kerkük’e girmesi üzerine Mesud Barzani, ABD’nin tavrından hayal kırıklığına uğradığını belirtmişti.

“İran destekli paramiliter güçlerle Irak ordusunun, ABD’nin kendilerine tedarik ettiği tanklar ile petrol kenti ve Kürtler için önemli bir kent olan Kerkük’ü almasına ABD’nin ses çıkarmamasına şok olduk” diyen Barzani şunları da eklemişti: “Amerikan silahları, Abrams tankları ve ABD’nin Irak ordusuna DEAŞ ile mücadele etmesi için verdiği silahları kullanıyorlardı. Ama bu silahları insanlar üzerinde kullandılar ve Amerika sessiz kaldı. Tabii ki bu beklenmedik bir durumdu.”

Barzani’ye göre Kürt savaşçılar çok zor şartlar altında hem IŞİD hem de El Kaide ile savaşmışlardı. Amerika’nın Kürtlerle olan ilişkilerini göz önünde bulundurarak saldırılara izin vermemesi gerekiyordu. Fakat Amerika saldırılara sessiz kalmıştı; bu nedenle insanların Amerika’ya olan sevgisi, umudu ve güveni giderek azalıyordu. Dolayısıyla Kürdistan yönetimi ABD ile olan ilişkilerini yeni bir değerlendirmeye tabi tutacak ve ciddi bir revizyondan geçirecekti. Bu meyanda Barzani “Rusların Amerika’dan daha iyi dost olabileceğini” ifade ediyordu.

ABD, PYD’yi oyuna getirir mi?

ABD’nin Irak’taki Kürt müttefiklerine karşı izlediği siyaset, Suriye’de ABD ile çok sıkı bir ilişki içinde olan PYD’de de soru işaretleri doğurdu. ABD’nin bugün büyük bir destek sunsa da yarın kendilerine sırt çevirebileceği kuşkusu PYD’nin zihnini kemirmeye başladı. Bilhassa Pentagon’un “PYD’ye silah yardımını gözden geçireceğiz” diye açıklama yapması ve Trump’ın Erdoğan’a  “Artık PYD’ye silah verilmeyeceğini” belirtmesi kuşkuları daha da derinleştirdi.

Medyaya yansıyan bilgilere göre, Washington’da ABD’nin bölgedeki geleceğine dair iki farklı yaklaşım söz konusu.  Bir tarafta, ABD’nin IŞİD ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk var. McGurk, ABD’nin bölgede yapması gerekenleri yaptığını ve artık çekilme zamanının geldiğini düşünüyor.

Diğer tarafta ise Savunma Bakanı James Mattis bulunuyor. Mattis, bu aşamada çekilmenin yanlış olduğunu savunuyor ve bunu iki argümana dayandırıyor.

Bir: IŞİD henüz tamamen ortadan kaldırılmadı, ABD’nin çekilmesi bölgede bir güç boşluğu yaratır ve IŞİD bundan yararlanarak tekrardan palazlanabilir.

İki: Bölgede, ABD’nin sahada birlikte çalıştığı güçleri işi bittiğinde terk ettiğine dair bir yargı var. Eğer Suriye’de Kürtler de yüz üstü bırakılırsa bu yargı güçlenir ve ABD artık hiçbir savaşta kendisi için çatışacak bir güç bulamaz (Serdar Turgut, Habertürk, 04.12.2017).

ABD’nin oyun planı

Peki, kısa vadede bu iki yaklaşımdan hangisi diğerine galebe çalabilir?

ABD’nin Suriye’deki oyun planına bakmak, bu suali cevaplandırmaya yardımcı olabilir. Amerika’nın Suriye’de başlıca üç hedefi gözettiği söylenebilir. Birincisi IŞİD’i çökertmektir. İkincisi, IŞİD’ten temizlenen alanlarda belli bir istikrarı sağlamaktır. Üçüncüsü de nüfuzunu tahkim etmek ve bölgenin şekillenmesine doğrudan müdahale edebilmektir.

İlk iki hedef doğrultusunda önemli bir yol alındığı aşikâr; üçüncü hedef için ise daha kat edilmesi gereken epey bir mesafe var. ABD, hem yeni Suriye’nin inşasında daha fazla söz sahibi olmak ve hem de nüfuz sahalarını genişleterek İran’ı sınırlandırmak istiyor. Tüm bunları ancak kendisine bağlı güçlerle yapabilir.

Yani PYD’nin ABD’ye bağımlılığı olduğu kadar ABD’nin de PYD’ye ihtiyacı var. Dolayısıyla kısa vadede Trump’ın (aslında McGurk’ün görüşüne yakın dursa da) gerek yönetimdeki dengeler, gerekse dış politik hedefler sebebiyle Mattis’e uyacağı ve ABD’nin bölgede kalıp PYD ile olan işbirliğine devam edeceği öngörülebilir. Nitekim Erdoğan’a verilen söze rağmen PYD’ye silah sevkiyatının sürmesi bunun bir işareti olarak okunabilir.

Rusya ile yakınlaşmak

Burada ABD’yi en çok zorlayan unsur ise Türkiye’nin tavrı. Türkiye, PKK ile PYD’yi bir görüyor; PYD’ye verilen silahların PKK üzerinden kendisine karşı kullanıldığını belirtiyor; bir müttefik olarak ABD’den bu ilişkiyi kesmesini talep ediyor ve bu yöndeki çıkışlarının dozunu yükseltiyor.

Şüphesiz Türkiye, ABD’nin ilk kalemde gözden çıkartabileceği bir ülke değil. İki ülke arasında uzun bir geçmişe yaslanan derin ilişkiler de, Türkiye’nin bölge için taşıdığı anlam ve ağırlık da buna müsaade etmez. Bundan ötürü ABD bir yandan PYD’yi elinde tutmak istiyor, diğer yandan Türkiye ile arasındaki köprüleri korumaya çabalıyor. Birbirine karşıt iki güçle aynı anda ilişkilenme hali, ABD’yi kaçınılmaz olarak bir denge siyasetine mecbur ediyor.

Ne var ki izlenen bu denge siyaseti Türkiye’yi hiçbir şekilde tatmin etmediği gibi PYD’deki endişeleri de büyütüyor. Dolayısıyla hem Türkiye hem PYD ittifaklarını çeşitlendirip ittifak dengelerini yeniden kurmaya çabalıyorlar. Her iki tarafın da bu çerçevede yöneldiği adres Rusya oluyor.

Tarafların mutlak karşıtlıkları hesaba katıldığında bu durum garip karşılanabilir. Ama her geçen gün Türkiye’nin Suriye’de Rusya’nın yürüttüğü siyasete daha çok yaklaştığı ve PYD’nin de Rusya ile olan irtibatını daha fazla görünür kıldığı bir tablo belirginleşiyor.

 

(*) Bkz Kürdistan 2420 Aralık 2017; http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/602bd9f2-c30c-405d-bd71-1cc0e76e4d70.

Serbestiyet, 22.12.2017

Kürdistan neresi?

“Kürt” kelimesinin tarih sahnesine ne zaman çıktığı konusu tartışmalıdır. MS 3. yüzyıl kadar gerilere götürenler olmakla birlikte, “Kürt” adının sistematik ve yaygın olarak kullanılmasına MS 7. yüzyıldan itibaren Arap kaynaklarında rastlanır.

“Kürdistan” terimi ise ilk kez Büyük Selçuklular döneminde idari bir birimi belirtmek için kullanılır. 12. yüzyılda Sultan Sencer (ö. 1157) Zağros’un doğu kısmında, Hemedan yakınlarında idari bir bölge kurar ve “Kürdistan” adını verir.

“Kürdistan’ın esas idari yapısı hakkında çok fazla şey bilinmiyor. Ancak elimizde İlhanlıların hizmetinde eski bir devlet muhasibi olan Kazvin’li Hamdullah Müstavfi’nin Kürdistan Eyaleti’ne ışık tutabilecek kayıtları var. Nüzhetü’l Kulûb (1340) adlı eserinde, bu vilayette bulunan onaltı kazayı sıralayan Müstavfi, Kürdistan’ın Selçuklular zamanındaki sınırlarını şöyle gösterir: ‘(Kürdistan) Arabî Irak, Kuzistan, Farsî Irak, Azerbeycan ve Diyarbakır’ı kapsamaktadır.”

Şerefname

1596 tarihli Şerefname, Kürtler ve Kürt tarihi hakkında bir Kürdün yazdığı en eski metin olarak bilinir. Bitlis Emirliği’nin o dönemki yöneticisi olan Şerefhan Bitlisi tarafından kaleme alınan bu eserde Kürdistan şöyle tarif edilir:

“Kürtlerin memleketinin sınırları, Okyanus’tan ayrılan Hürmüz Denizi (Basra Körfezi) kıyısından başlar; bir doğru çizgi üzerinden oradan Malatya ve Malatya illerinin nihayetine kadar uzanır. Böylece bu çizginin kuzey tarafını Fars, Acem Irak’ı (güneybatı İran’ın Kuzistan eyaleti), Azerbaycan, Küçük Ermenistan ve Büyük Ermenistan teşkil eder. Güneyine ise Arap Irak’ı, Musul ve Diyarbekir illeri düşer.”

Evliya Çelebi’nin Kürdistan’ı

Martin van Bruinessen’in “muhtemelen ilk Kürdolog” olarak nitelediği Evliya Çelebi, 1640-1655 yılları arasında birçok kez Kürdistan’ı ziyaret eden bir Osmanlı seyyahıdır. Açık görüşlü ve önyargısız bir gözlemcidir; duyduğu ve gördüğü her şeyi not eder ve Kürtlerin gündelik yaşamına dair çok değerli bilgilerin bugünlere ulaşmasını sağlar. Bruinessen, onun “eğitim görmüş bir bilim insanı olmamasına rağmen, diğer herhangi bir yazardan çok daha fazla, yaşadığı dönemin Kürt kültürünün en iyi belgelerini bize bıraktığını” belirtir.

Evliya, Seyahatname’sinin 4. cildinde Kürdistan’ı açık bir biçimde betimleyip sınırlarını çizer:

“Büyük ülkedir. Bir ucu Erzurum, Van diyarlarından, Hakkari, Cizre, İmadiye, Musul, Şehrizor, Harir, Erdelan, Derne, Derteng’i de içererek Basra’ya varıncaya kadar yetmiş konak [mesafe birimi] yer Kürdistan ü Sengistan (dağlık taşlık Kürdistan) sayılır. Arap Irak’ı ile Osmanlı arasında bu yüksek dağlar içinde altı bin adet Kürt aşiret ve kabilesi güçlü bir sed olmasaydı, Acem kavmi için diyar-ı Rum’u [Anadolu] istila etmek çok kolay olurdu.”

Kürdistan Eyaleti

Osmanlı devleti, Bedirhan Bey isyanını bastırıp emirliklere son verdikten sonra, bölgede merkezin hakimiyetini daimi kılacak yeni bir idari düzen kurmaya karar verir. Anadolu Ordusu Müşiri Osman Paşa; Diyarbekir eyaleti, Van, Muş ve Hakkari sancakları ile Cizre, Bohtan ve Mardin kazalarının birleştirilerek yeni bir eyalet teşkil edilmesini, başına da “dirayetli ve vukuflu bir zatın” vali tayin edilmesini teklif eder. Ona göre, merkezi güçlü ve egemen kılacak olan budur.

Paşanın teklifi İstanbul’da kabul görür ve 5 Aralık 1847 tarihli tezkereyle Kürdistan Eyaleti kurulur. Osmanlı’nın bölgeye hakim olduğu ilk yıllardan itibaren coğrafi bir tabir olarak kullandığı Kürdistan, böylece Osmanlı idari taksimatında ilk kez resmen bir eyalet ismine dönüşür. Musul valisi Esad Muhlis Paşa, ilk Kürdistan valisi olarak atanır. Eyaletin ilk merkezi olarak Ahlat seçilir; daha sonra (1851’de) bazı idari değişikliklere bağlı olarak merkez Diyarbekir’e taşınır.

Şemsettin Sami’nin Kürdistan’ı

Kürdistan Eyaleti 21 yıl varlığını korur, 1868’de Diyarbekir Eyaletine dönüştürülür. O tarihten sonra Osmanlı yazarları Kürdistan’ı “Kürtlerin yurdu” olarak tanımlamaya çalışır. Şemsettin Sami’nin Kamus-ul Alem’deki Kürdistan tanımı, bu çerçevede ele alınabilir:

“Asya-yı garbide kısm-ı a’zamı Memâlik-i Osmaniye’de ve bir kısmı İran’a tâbi büyük bir memleket olup, ekseriyet üzere ahalisi bulunan Kürd kavminin ismiyle tesmiye olunmuştur. Bu isim taksimât-ı mülkiye ve siyâsiyeye dahil olmayıp, vaktiyle bizde Kürdistan valiliği ve şimdi İran’da Kürdistan eyaleti bu isimle müsemma memleketin bütününü ihata etmediği gibi, Kürdler dahi dağınık ve sair akvâmla karışık bulunduklarından; Kürdistan’ın hududunu tamamıyla tayin etmek müşkildir…    

“Bu itibarla Memâlik-i Osmaniye’de Musul vilayetinin kısm-ı a’zamı yani Dicle’nin Musul’da bulunan yerleri ve Van ve Bitlis vilayetleriyle Diyarbekir ve Mamurettülaziz vilayetlerinin birer parçası ve Dersim Sancağı Kürdistan’dan ma’dûd olduğu gibi, İran’da dahi Kürdistan namıyla maruf olan eyaletle Azerbaycan eyaletinin nısfı yani cenûb-u garbî kısmı Kürdistan’dır.”

Bilmemek ayıp değil!

Kürdistan’a dair bu bilgileri hatırlatmanın nedeni, TBMM’de yaşanan Kürdistan tartışması. Malum, HDP Milletvekili Osman Baydemir konuşmasında “Kürdistan” deyince, oturumu yöneten AK Partili Meclis Başkan Vekili Ayşe Nur Bahçekapılı hemen müdahale etti ve “Kürdistan neresi?” diye sordu. Akabinde Baydemir “Kürdistan”ı telaffuz etti diye Genel Kurul’dan çıkarıldı ve kendisine iki birleşime girmeme cezası verildi. Ayrıca yeni İçtüzük çerçevesinde Baydemir para cezasına da çarptırılabilecek.

Bin yıldır kullanılan bir terimi — hem de — Meclis kürsüsünde dillendirdiği için bir vekilin cezalandırılmasındaki anakronizm ve hukuki ayıp bir yanda dursun. Biz gelelim “Kürdistan neresi?” sualine.

Her daim iyi niyeti muhafaza etmek gerek; Bahçekapılı Kürdistan’ın neresi olduğunu bilmeyebilir. Bilmemek de ayıp değil. Lakin çok şükür artık malzeme bol; Sayın Başkan Vekili burada belirtilenlere ya da daha başka kaynaklara bakarak Kürdistan hakkında bilgi sahibi olabilir.

Erdoğan’ın Kürdistan’ı

Eğer bunlara itimat etmiyor veya böyle bir zahmetin altına girmek istemiyorsa, o vakit ona muhtemelen daha fazla güvenebileceği ve rahatlıkla erişebileceği bir kaynak önerebilirim. Bahçekapılı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 19 Kasım 2013’te partisinin Meclis Grup Toplantısında söylediklerine baksın yeter:

“Bu millet köksüz değildir. Bu millet reddi miras yapacak, ecdadını unutacak, ecdadına sırt çevirecek bir millet değildir. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Şurada doksan yıl, yüz yıl öncesine gidin. CHP’nin, MHP’nin yöneticileri şurada Meclis kütüphanesine gitsinler, ilk Meclis zabıtlarını, gizli celse zabıtlarını okusunlar. Milletvekilidirler, okuma hakları var, gitsinler okusunlar. Bugün MHP ve CHP neye karşı çıkıyorlarsa, orada, ilk Meclis zabıtlarında o karşı çıktıkları şeyleri görecekler. Hem de en başta Gazi Mustafa Kemal’in nutuklarında görecekler. Kürt kelimesini o Meclis’te görecekler. Gürcü, Laz, Arap, Boşnak kelimelerini o zabıtlarda görecekler. Kürdistan kelimesini o Meclis zabıtlarında görecekler. Anasır-ı İslam kavramını o zabıtlarda görecekler.

“Kendi tarihini bilmeyen, kendi tarihini okumayan karanlıktan ve cehaletten başka bir şey söylemez. Şöyle biraz daha geriye Osmanlı’ya gittikleri zaman Doğu ve Güneydoğu’nun Kürdistan Eyaleti olduğunu görecekler. Doğu Karadeniz’in Lazistan Eyaleti olduğunu görecekler. Bunlar bizim tarihimizin bize devrettiği mirastır. Bunları görmemezlikten gelemezsiniz.” (https://www.youtube.com/watch?v=1xGqJpbLDV4)

KAYNAKÇA

Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği (Kitap Yayınevi, 2009), s. 32-58.

Martin van Bruinessen, Kürdolojinin Bahçesinde (İletişim Yayınları, 2012), s. 129-146.

Cemal Ülke, Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kürdistan Eyaleti ve Kürdistan Eyaletinin Kuruluşu(Bingöl Üniversitesi Yayını, 2013), s. 152-172.

Serbestiyet, 15.12.2017

Ankara’da bir Liman

Liman, şüphesiz, her dildeki en anlamlı kelimelerden biri.  Limanlar bir kavşak; insanların ve eşyaların toplanma ve dağılma noktası; bir taraftan ayrılmaların ve hüzünlerin, diğer taraftan kavuşmaların ve sevinçlerin mekânı. Malların varış ve gidiş mevkii; ekonomik hayatın akışının, dinamizminin, canlılığının âdetâ motoru.

Limanları ziyaret etmek, limanlarda zaman harcamak daima ilginç. Liman üstlendiği fonksiyonların belki de ilk toplanma alanı. Limanların işlevleri sonradan bir ölçüde merkez garları, otobüs terminalleri ve hava alanları tarafından da icra edilmeye başladı.

Kitaplar beşerî hayatın en mühim ve yararlı araçlarından. Bilgi deposu. Hatıra deposu. Anlama ve anlatma yolu. En yakın arkadaş. Sığınma ve kaçma, öğrenme ve öğretme aracı.

Kitapları ve limanları bildim bileli sevdim. Kitap merakım limanları keşfetmemden çok önce, çocukluk çağlarımda başladı. Kitap sevgim yıllar içinde azalmadan sürdü. Hattâ arttı. Dijital çağa geçiş dahi beni bu sevdadan (iyi ki) vazgeçiremedi. Kitabın klasik olanını –dokunabildiğimi, koklayabildiğimi, okşayabildiğimi, fiziksel varlığını her an görebildiğimi — sever ve biriktiririm. Onları hayatımın ayrılmaz parçaları, en kıymetli maddî varlıklarım olarak görürüm. Limanları da severim. Başka ülkelere seyahat ettiğimde limanlara (merkez garlarına, bazen hava alanlarına) yakın yerlerde kalmaya çalışırım. Oralarda daha hür hissederim ve ihtiyaçlarıma daha kolay ulaşabileceğimi düşünürüm.

Liman kelimesi Ankara’da yeni bir anlam buldu. Bunu yapan, Metin Özer ve çalışma arkadaşları tarafından hizmete açılan Liman Kitap-Kafe. Her ne kadar adı ne olduğu hakkında bir fikir veriyorsa da, özelliklerini tam olarak kavramak için tesisi bizzat ziyaret etmek gerekiyor.

Ben yaptım. Kitap fuarı vesilesiyle gittiğim Ankara’da, zaten fuar alanının çok yakınında olan Liman Kitap-Kafe’yi ziyaret ettim. Karış karış gezdim, gözlemledim, inceledim. Mekânın yöneticisi Osman Bey ile tesadüfen karşılaştım, tanıştım ve sohbet ettim. Ondan da mekân ve maksat hakkında ayrıntılı bilgi aldım.

Ankara’nın Çukurambar semtindeki bu kitap-kafenin Türkiye’de bir benzeri yok. Başka yerlerde var mı bilmiyorum. Mekân her şeyden önce muazzam bir kitapevi. On binlerce kitap sergileniyor. Aralarında dinî veya ideolojik bir ayrım yapılmamış. Her meşrepten, her fikirden aradığınız kitabı bulmanız çok muhtemel. Konulara ve isimlere ayrılan standlarda da ayrımcılık yok. Gene her meşrep ve ideolojiden yazarların  fotoğrafları ortamı süslüyor ve bu isimlerin kitaplarına topluca ulaşılabiliyor. Bu tarz bana eskiden beri taşıdığım bir kanıyı teyit etme ve yeni bir delille destekleme şansı verdi. Benim iddiam şu: Türkiye’de muhafazakârlar solculardan (sosyal demokrat ve sosyalistlerden) daha demokrat ve hoşgörülü. Liman Kitap-Kafe bunun son delili.

Liman Kitap-Kafe’de çocuklar da düşünülmüş. Mekânda zaman harcamaları, ilgilerini çekecek kitap ve malzemeler bulmaları önemsenmiş. Çocuklara hitap eden alanlar var. Nitekim kaldığım süre içinde ailesiyle birlikte oralarda gezinen çocuklar gördüm.

Liman Kitap-Kafe’nin temiz, çeşitliliği tatminkâr bir  kafe-lokanta bölümü de var. Kafede kahvaltı yapanlara, yemek yiyenlere ve çay vs içererek sohbet eden gruplara, ailelere rastladım. Ancak mekânı eşsiz kılan şey kafe-lokanta değil. Benzerleri değişik yerlerde bulunabilir. Farklılık çalışma ve toplantı mekânlarından kaynaklanıyor. On iki kişiye kadar ulaşan büyüklükteki grupların her türlü teknik imkânı kullanarak ders çalışabileceği odaların yanında, kütüphanelerdekilere benzer genel mekânlar da var. Öğrenci ve araştırmacılar tüm ihtiyaçlarını dışarı çıkmadan karşılayabilecekleri Liman Kitap-Kafe’de saatlerce huzur ve güven içinde çalışabilir. Gruplar da, iş toplantılarından akademik topluluklara kadar, 20 kişiye ulaşan kapasiteye sahip rahat odalarda toplantılar yapabilirler.

Doğrusunu söylemek gerekirse mekânı çok sevdim ve İstanbul’da benzer bir mekân olmamasına üzüldüm. Umarım bir Liman Kitap-Kafe zinciri kurarlar. Metin Özer’i ve çalışma arkadaşlarını bu teşebbüsten dolayı tebrik ediyorum. Yaptıklarının aynı zamanda büyük bir kamu hizmeti anlamına geldiği düşüncesiyle takdirlerimi iletiyorum. İnşallah mümkün olan her yerde şube açarlar. Bunu yapamasalar bile en azından başka müteşebbislere örnek olarak böyle yeni mekânların ortaya çıkmasına katkı sağlarlar.

Bundan sonra Ankara’ya her gidişimde uğrayacağım bir mekân daha var: Liman Kitap-Kafe.

Serbestiyet, 27.02.2018

Yakın geçmişin kısa hikâyesi

Tarihçi değilim ama tarihle ilgili birkaç noktaya dikkat çekebilecek durumdayım. İlk olarak, tarihin tek okuması yok. Aynı olaylar ve aktör davranışları farklı okumalara tâbi tutulabilir. İkinci olarak, her tarih yorumu zaman içinde ortaya çıkacak yeni bilgilere ve paradigma değişikliklerine bağlı olarak şu veya bu ölçüde değişebilir. Bu tesbitlerin en mühim anlamlarından biri ve belki de en önemlisi, hiç kimsenin tarih ve tarihsel olaylar hakkında son sözü söyleyemeyeceğidir.

Türkiye son beş-altı senede (2012 – 2018) sıra dışı bir dönem yaşadı. Hâlâ da bu dönemden tam olarak çıktığımız söylenemez. Bu dönemi nasıl okumak gerekir? Bu dönemde vuku bulan olaylar ve ortaya çıkan olgular üzerinde küçük ve büyük okumalar yapılabilir mi? Elbette. Nitekim yapılıyor da.

Ben de kendi okumalarını hem günlük yazılarımda hem akademik çalışmalarımda ifade etmeye çalışıyorum. Sık sık da bunu yapmadaki performansımı gözden geçiriyorum. Tashihe ihtiyacım olduğunu düşündüğüm-anladığım fikir ve tesbitleri düzeltiyor ve değiştiriyorum.

Sözünü ettiğim sıra dışı dönemin en mühim olayları, kuşkusuz seçimle gelen – demokratik — hükümet ile FETÖ adı verilen örgüt arasındaki çatışmalar. Teferruata, gerektiğinde girmesine giriyoruz; ama bazen teferruat meselenin özünü aslını kaçırmaya sebep olabiliyor. Bu hataya düşmeden söz konusu dönem nasıl okunabilir, yorumlanabilir?

Benim okumam şu: Erdoğan hükümetleri ile FETÖ arasındaki karşıtlık, siyaseten meşru bir aktör (özne) ile siyaseten gayrimeşru bir aktör (özne) arasındaki bir çatışmadır. Bu yüzden demokrasiye, hukuk devletine, insan haklarına bağlı ve ahlâka saygılı her kişi ve kuruluş, bu kavgada meşru aktörün yanında yer almak zorundadır. Aladıysa veya almıyorsa, bunun hakkında doğuracağı kanaatlere ve sebep olacağı yorumlara katlanmak durumunda kalacaktır.

Ne yazık ki bu kavganın esasını algılamada, anlamada ve tavır geliştirmede çok başarısız olanlar çıktı. Bazı aydınlar yanıldı ama başka bazı aydınlar yanılmanın da ötesine geçti. Bu kavgada düpedüz, açıkça FETÖ’nün dar veya geniş cephesinde yer aldı. Bunda Erdoğan nefretinin, kibirin, metot hatalarının (toptancılığın, tarih ve sosyal bilim bilmemenin vs) yanında, FETÖ’nün büyük bir güç odağı olması da etkili oldu. Gerçeği kime çarpıtmasın. Meşru hükümete bu kavgada destek vermeyi “güce yakın durmak”  olarak gören ve gösterenler ya yanılıyor ya da büyük bir ahlâksızlık yapıyor. Güce asıl yakın duranlar — hattâ kendi lisanlarıyla “tapanlar” – kendileri oldu. Düşünsenize, 15 Temmuz 2016 gibi ileri bir tarih itibariyle dahi ordu, emniyet ve yargı önemli ölçüde FETÖ’nün elindeydi. Bu durumda asıl güç odağı kimdi? Süreçte asıl riski meşru hükümetin yanında duranlar aldı; güce asıl onlar direndi — FETÖ’ye maddî ve manevî destek verenler değil.

FETÖ ancak Hollywood filmlerinde görebileceğimiz hamlelerinden herhangi birinde (7 Şubat 2012 MİT operasyonunda, 2013 Gezi isyanlarında, 17/25 Aralık emniyet-yargı operasyonunda veya 15 Temmuz birleşik darbe girişiminde) başarılı olsaydı, aslen gayrimeşru olmasına rağmen, meşruiyet içine gömülerek elde ettiği gayrimeşru gücü meşrulaştıracaktı. O zaman bu süreçte meşruluk ile gayrimeşruluk arasındaki çatışmada fiilen FETÖ cephesinde saf tutan veya bu saflara destek olan aydınlar “kahramanlar, demokrasinin kurtarıcıları” havasında ortada gezinecekti. Muhtemelen çoğu, kendileri gibi olmayanlara reva görülecek muamelelere meşruiyet ve hukukilik kazandırmaya çalışacaktı.

İlginç bir soru şu: Böyle bir güç merkezi haline gelen; akıl almayacak, hayal dahi edilemeyecek yol ve yöntemlerle, eşi benzeri görülmemiş bir sinsilikle çalışan FETÖ, niçin bu mücadeleyi kaybetti? Kesinlikle hükümetten daha güçsüz olması yüzünden değil. Bence cevabın iki ayağı var. İlki  meşruluğun hükümette olması.  FETÖ muazzam bir güç odağı haline geldi ama tüm çabalarına rağmen meşruiyet kazanamadı. Demek ki sırf güce sahip olmak yetmiyormuş. Daha fazlasına, yani meşruiyete de  ihtiyaç varmış. İkincisi Erdoğan faktörü. Erdoğan’ın siyasî çizgisi ve tarzını, konuşma biçimini ve kimi icraatını sevmeyebilir, beğenmeyebilir, eleştirebilirsiniz (bunların da hepsi meşru), ama onun meşru bir siyasî aktör olduğunu ve gayrimeşruluk çizgisinde korkunç bir taarruzuyla (aslında taarruzlarıyla) yüz yüze geldiği FETÖ’ye karşı ölümüne, her şeyi göze alarak direndiğini görmezden gelemez ve direnmekte haklı olduğunu inkâr edemezsiniz. Erdoğan’ın bu dirayet, cesaret ve gayreti olmasaydı bugün Türkiye FETÖ’nün avucuna düşmüş ve hepimiz FETÖ’nün bir tür kölesine dönüşmüş olacaktık.

Bu dönemin analizini yapmak isteyenlerin bu hususları akılda tutmalarında fayda var. Tabiî, ciddiye alınmak ve tarihte iz bırakmak istiyorlarsa.

Serbestiyet, 23.02.2018 

Altan kardeşlerin ve Nazlı Ilıcak’ın cezası

Ahmet Altan,  Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak ilk derece mahkemesi tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Olması gerektiği ve beklendiği gibi bu karar toplumda geniş yankılara yol açtı. Hem geleneksel hem de sosyal medyada çeşitli yorum ve değerlendirmeler yapıldı. Bana göre bu yorum ve değerlendirmelerin çoğu aceleci, tek taraflı ve önyargılıydı. Düşünceler kadar duyguları, nefretler yanında sempatileri de kapsamaktaydı.

Ben de bu konudaki düşüncelerimi ve değerlendirmelerimi — yazıyı dağıtmamak için — madde madde aktarmak istiyorum.

(1) İnsanların gazeteci veya akademisyen olması onları suç işlemek ve suçlanmaktan masun ve dolayısıyla yargılanmadan muaf kılmaz. Hiç kimse kanunların dışında ve üstünde değildir. Önemli olan, sanıkların müşahhas suç isnatlarından hareketle, somut delillere dayanarak ve âdil yargılama ilkelerine uyarak yargılanmasıdır.

(2) Devam etmekte olan yargılamalar “olağanüstü hâl yargılamaları” değil “olağanüstü hâl döneminde yapılmakta olan yargılamalar”dır. İkisini birbirine karıştırmamak lâzım. Olağanüstü hâl her ne kadar gözaltı süresi gibi konularda yargılama sürecine etkide bulunmaktaysa da, sanıklar olağan mahkemelerde, ülkenin standart yargı teorisi ve pratiğine göre yargılanmakta. Olağanüstün hâl ilan edilmiş olmasaydı da bu tür yargılamalar olacaktı, olmalıydı. Olağan üst hâl kaldırılsa da yargılamalar devam edecek.

(3) Devam eden yargılamalar 28 Şubat yargılamalarıyla karşılaştırılamaz, benzeştirilemez. 28 Şubat’t,a ortada yargılamaya konu edilecek suçlar yoktu. 28 Şubat sürecinde birçok insan uydurma suçlardan mahkemelere taşındı, delil yokluğunda veya sahte delillerle mahkûm edildi ve haksız yere hapse atıldı. Hâlâ 28 Şubat darbesinin hapishanelerde çile dolduran mağdurları var. Oysa şimdiki yargılamalarda somut suçlar söz konusu. Bu suçlar soru çalmak ve sıradan insanlara şantajyapmaktan siyasîlere kumpas kurmaya ve nihayet darbe teşebbüsüne kadar uzanıyor. Bu yüzden 28 Şubat yargılamalarını şimdiki yargılamalarla karşılaştırmak ya cehaletin ya da kötü niyetin yansıması.

(4) Bu cezaya üzüldüm. Tanınmış şahsiyetler olan, geçmişlerinde Türkiye demokrasisinin gelişmesine hizmetleri bulunan, vesayete karşı mücadelede risk alan, demokrasi cephesine mühimmat taşıyan bu isimlerin mahkûm edilmesi elbette sevinilecek bir durum değil. Engizisyon mantığıyla bu insanların üstünü çizmek, tüm hayatları boyunca ve her şeyde yanlış ve yanılmış olduklarını iddia etmek haksız ve yanlış.

(5) Takdir edilen cezanın çok ağır olduğunu düşünüyorum. “Ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası “yavaşlatılmış idam cezası”na eş. Sanıkların böyle bir cezayı hak etmiş olmak için ağır suçlar işlemiş olmaları lâzım. Dâvâ iddianamesini okumadım. Bütün bilgim gazetelere ve köşe yazarlarının sütunlarına yansıyanlardan ibaret. Ceza yargılamalarından anladığımı ve hukuk pratiği uzmanı olduğumu iddia edecek de değilim. Gelgelelim birçok kimse gibi ben de bu cezaların çok ağır olduğunu düşünüyorum. Böyle bir ceza, silâh kullanarak insan katletmiş veya insanların katledilmesi için emirler vermiş kimseler için istenen cezalar seviyesinde. Bu yüzden insanı vicdanen rahatsız eden bir tarafı var.

(6) Bu kimselerin cezalandırılma sebeplerinden biri “darbeden haberdar olmak”; diğeri “darbeye giden yolu hazırlamak” için çaba sarf etmek, faaliyet yürütmek. Şimdi bu iddialara biraz daha yakından bakalım.

Darbeden haberdar olma konusunda üş şık var:

(a) Sanıklar darbe olacağı yolunda, gazetecilik faaliyetleri çerçevesinde bir bilgi edinmiş ve popüler medya ile kamuya ulaşma imkânları olmasına rağmen toplumu ve yetkilileri bundan haberdar etmemiş olabilir. Bu durumda bir suç var mı, bilmiyorum. Eğer bu şık gerçekleştiyse, sanıkların darbenin gerçekleştirilmesinden memnuniyet duyacak olmaları, kendilerini kahraman ve devrilen iktidarı “hain” ve “demokrasi düşmanı” olarak sunacakları kuvvetle muhtemel. Ama bu bir spekülasyon — ve olmamış bir şeyle alâkalı spekülasyonlara dayanarak suç tesis edilemez.

(b) Sanıklara FETÖ ile olan temaslarında örgüt mensupları FETÖ’nün çok güçlü olduğunu söylemiş ve yakında Erdoğan yönetiminin darbe ile gönderileceği ima edilmiş olabilir. Bence en kuvvetli ihtimal bu. Sanıkların tutum ve davranışlarındaki, zaman zaman saldırganlığa varan ataklığın da bundan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyorum. Ancak bu da bir spekülasyon ve böyle olsa bile bunun suç teşkil edeceği çok şüpheli.

(c) Sanıklara FETÖ tarafından darbe yapılacağı ve darbenin kesin zamanı bildirilmiş olabilir. Bu ihtimal bence zayıf. Hem bunu gösteren bir delil yok, hem de darbeciler darbeyle ilgili muhtemel haber sızmalarını önlemek için bunu yapmaktan kaçınır. Ne de olsa bu kimseler (Altanlar ve Ilıcak) birer kamusal figür — ve konuşmayı ve ilgi çekmeyi seven tipler. FETÖ’nün muteber elemanları gibi ketum değiller. Bu kimselere verilen bir bilgi çok geçmeden herkese malum hale gelirdi. Bu yüzden FETÖ böyle bir riski göze almış olamaz.

Bu şıklar arasında en kuvvetlisi, dediğim gibi, ikincisi.

(7) Sanıkların “darbeye zemin hazırlamak” için faaliyet yürüttükleri iddiası çok geniş. Bir defa bu insanların ana faaliyeti yazmak, çizmek ve konuşmak. Oysa darbe somut bir aktif faaliyetler dizisine dayanıyor. Sanıkların bu aktif faaliyetlerin herhangi birinde, herhangi bir kapasitede rol aldığına dair bir iddia, bir suçlama yok. Bu tür bir iddia, eğer olacaksa, spesifikleştirilmeli ve delillerle desteklenmeli. Abartılı ve kibirli muhalefet de kimileri tarafından darbeye zemin hazırlama gibi okunabilir. Ama bu tehlikeli bir yol. Bir defa bu yola girilirse insanları suçlamak çok kolaylaşır.

(8) Sanıkların darbe teşebbüsü öncesi aylarda iyi — yani ilkeli ve demokrat — bir duruş sergilemedikleri kanaatindeyim. Hem dilde hem muhtevada normalin epeyce dışına çıktılar. İktidara muhalefeti meşru demokratik sınırların ötesine taşımaya çok istekliydiler. Özellikle Altan kardeşlerin sağda solda Erdoğan için “yakında indirilecek… Mursi’den beter edecekler… Cesedini yerlerde sürükleyip bir çöplüğe atacaklar” türünden lâflar ettiği, birden çok kişi ve kaynak tarafından tekrarlanıyor, doğrulanıyor. Bunun meşru muhalefet çizgisi olduğu elbette söylenemez.

(9) Buna rağmen bu aşırı ve yanlış sözlerin cevabının ceza yargılaması değil ahlâkî kınanma, ayıplanma, aynı fikirde olmayanlar tarafından ağır biçimde eleştirilme olması bana daha doğru geliyor.

(10) Kamuya yansıyan bilgilere göre dâvâ dosyasında bu insanların FETÖ’nün organik parçası olduğu, emir komuta zinciri içinde hareket ettiği, kendilerine verilen talimata göre faaliyet yürüttüğü yolunda bir iddia yok. “Örgüte üye olmadan örgüte yardım etmek” ise dar anlamda yorumlanması ve yine somut kanıta bağlanması gereken bir iddia. Bu kişilerin meşru muhalefet sınırları dışına çıkmaya teşne olduğunu kabul ediyorum. Bu tavrı kınıyorum da. Ancak, bunun müeyyidesinin de yargılanmak ve müebbet cezası verilmek olduğu kanaatinde değilim.

(11) Her şeye rağmen yargılama süreci bitmiş değil. Dava önce istinaf mahkemesine ve sonra belki de Yargıtaya gidecek. Dolayısıyla sonuca daha epeyce zaman ve yol var. Berberoğlu dâvâsındakine benzer bir şekilde cezanın aşağıya doğru inmesi ve hattâ beraate dönüşmesi olasılığının kuvvetli olduğuna kaniyim. Hattâ böyle olmasını diliyorum.

Yazıyı bitirirken bir kere daha işaret etmek isterim ki, Türkiye legalizme saplanmaktan uzak durmalı. Her hatayı, kusuru, kabahati suç gibi algılamamalı ve ceza hukuku mevzusu haline getirmemeli. Yargı sistemimiz iyi çalışmalı. Savcılar çok ciddî iddianameler hazırlamalı ve yargıçlar bu iddianameleri kılı kırk yararak değerlendirmeli. Hepsinde, ama özellikle de ağır cezalandırmalarda,  kamu vicdanını ikna edecek kanıtlar sunulmalı. Bu dâvânın bu kıstasları tam olarak karşılamada önemli ölçüde başarısız kaldığını düşünüyorum.

Umuyorum ki hiçbir suçlu cezasız kalmaz, yargılamalarda yapılan haksızlık ve yanlışlıklar ise fazla zaman geçmeden düzeltilir ve böylece adalet yerini bulur.

Serbestiyet, 20.02.2018

Ekonomik büyüme gereksiz ve anlamsız mıdır?

Ekonomik büyüme fikri ve olgusu, sağcısı ve solcusuyla, Marksisti ve feministiyle, düşünürü ve sıradan aydınıyla pek çok kesim tarafından çeşitli eleştirilere maruz bırakılır. Genellikle söylenen, sınırsız ekonomik büyümenin kendi başına bir amaç haline getirilmesinin yanlış olduğu, büyümenin sınırlarının olması gerektiği,  sınırsız büyüme tutkusunun insanî değerleri erozyona uğratarak bir taraftan bencillik ve materyalizmi, diğer taraftan eşitsizliği teşvik ettiğidir. Bu çerçevede, ihtiyaçların sınırsız, kaynakların ise sınırlı olduğu gerçeğinin bazen ciddî bazen komik yaklaşımlarla reddedildiği ve ihtiyaç kavramına bir sınır çekilmesinin talep edildiği de oluyor.

Bu eleştirilerde bir haklılık var mı? Ekonomik büyüme, birilerinin insanlara empoze ettiği sunî, anlamsız ve ahlâksız bir amaç mı? Daha önemlisi, bu görüşleri — yani ekonomik büyümeden vazgeçmeyi veya ekonomik büyümeyi sınırlamayı — esas alan ekonomi politikaları geliştirilebilir mi? Geliştirilirse, sonuçları ne olur?

Bugün tartıştığımız ekonomik büyüme (kalkınma, gelişme) yeni bir vaka. Tartışılmasının sebebi var olması. Olmasaydı tartışmaya konu yapılamazdı. Bundan 500 sene önce yaşamış bir insana ekonomik gelişmenin iyi bir şey olmadığı söylense, ya anlamaz ya da dehşete düşerdi. Çünkü bunun ne demek olduğunu kendi hayat tecrübesiyle bilirdi. Ekonomik büyümeye tepki, ekonomik büyümenin insanların hayatını önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak ölçüde değiştirmesinden sonra doğdu.

Modern kapitalizmin doğmasından ilk rahatsızlık duyanlar Avrupalı muhafazakârlardı. Muhafazakârlar refah seviyesindeki hızlı yükselmenin insanları yozlaştıracağından, dinî ve ahlâkî değerleri aşındıracağından, geleneksel toplum yapısını tahrip edeceğinden korktu. Daha sonra ortaya çıkan Marksist sosyalizm muhafazakârlıktan farklı bir pozisyon aldı. Başlangıçtaki iddiası refahı geriletmek değil yaygınlaştırmak ve insanları refah bakımından eşitlemekti. Kendi zamanında Sovyetler Birliği hızlı sanayileşmeci ve büyümeciydi. Bugün de Çin öyle. Ancak zamanla sosyalist çizgi, azınlıkta ve/ya muhalefette olduğu toplumlarda, anti-büyümeci bir eksende gelişti. Bugün ekonomik gelişme eleştirilerinde genellikle muhalif sosyalistlerin türettiği tezlere başvuruluyor ve zengin, müreffeh ülkelerin bazı vatandaşları bile doludizgin ekonomik kalkınma aleyhtarı söylemler tutturuyor.

Şüphe yok ki ekonomik büyüme ne kendiliğinden, ne de kendi başına bir amaç. Dünyanın hâlihazırdaki en zengin ülkeleri (meselâ ABD) yanlış ekonomi politikaları uygularsa, hem mutlak hem nisbî olarak geriler ve fakirleşir. Ekonomik büyüme sadece rakamlar seviyesinde bir anlam taşımaz. Her yönüyle insan hayatına yansır. Bu konuda elimizde öyle çok veri var ki, hepsini aktarmaya sayfalar yetmez. Birkaç yüz yıllık bir perspektiften bakıldığında, ekonomik büyümenin insan hayatında pek çok müsbet değişimin ya doğrudan sebebi olduğu, ya da bu değişimlerin yolunu açtığı görülür. Bütün istatistiksel veriler ülkeler zenginleştikçe ortalama ömrün uzadığını, hastalıklarla daha iyi mücadele edildiğini, çocuk ölümlerinin gerilediğini, beslenme rejiminin istikrar, çeşitlilik ve zenginlik kazandığını, insanların hayatının daha renkli ve zevkli hale geldiğini gösteriyor. Zenginleşme, çoğu zaman iddia edildiğinin tersine, maddeye düşkünlüğü de artırmıyor, aksine geriletiyor. Zenginleşen toplumlarda insanlar gayri maddî içerikli faaliyetlere, düşünmeye ibadete, ya da kültür ve sanat eserlerine daha fazla zaman, kaynak ve enerji ayırabiliyor.

Uzak geçmişe değil, günümüze bakarsak durumu daha iyi görürüz. Modern ekonomik gelişme ilk olarak bir zamanların fakirlik havzası Avrupa’da vuku buldu. Bunun sebepleri biliniyor. Aynı şeyi dünyanın geri kalan kısımları uzun süre yapamadı. Meselâ Çin ve Hindistan farklı yollar takip etti. Çin istikrarı dinamizme, donuk toplumu serbest bireye önceleyen geleneksel sosyo-kültürel çizgisine, komünizmde yeni bir dayanak buldu. 1940’ların sonundan itibaren yaklaşık 30 yıl komünist tahakküm altında yaşadı.  Siyasî baskıyla birleşen ekonomik merkeziyetçilik korkunç sonuçlara yol açtı. Açlık, sefalet sıradanlaştı. Mao’nun akıl ve ahlâk dışı “Büyük İleri Atılım”ında 30 milyon — evet, 30 milyon — kişi öldü. Hindistan da, ne yazık ki bağımsızlıktan sonra sosyalistimsi bir ekonomide karar kıldı. Bu yüzden, Çin’den daha uzun süre, tâ 1990’ların başlarına kadar nüfusunu açlık ve sefaletten kurtaramadı. Şimdi her iki ülkede de ekonomik sistem reforma tâbi tutuluyor ve kapitalizme yöneldikçe toplum zenginleşiyor. Çin’de son çeyrek asırda kişi başı gelir 7 kat arttı. Hindistan’da da benzer şeyler oluyor. Bu gelişmeler aynı zamanda bütün dünyanın sosyo-ekonomik kompozisyonunu değiştiriyor. Bir zamanlar Batılı beyaz adama ait olan bazı sıfatlar doğuya kayıyor. Hintli iktisatçı Bhalla’ya göre 1960 yılında dünyadaki orta sınıf esas itibarıyla beyazdı (yüzde 63 oranıyla). Orta sınıfın yalnızca yüzde 6’sı Asyalıydı. Şimdi tablo farklı; dünya orta sınıfının yüzde 52’si Asyalı. Belki de on sene içinde Uzak Doğu dünyanın en büyük ekonomik bölgesi haline gelecek. Oraların halkları da Batılılar neye sahipse ona sahip olacak. Bütün bunlara yol açan ekonomik gelişmenin anlamsız ve yararsız olduğu nasıl söylenebilir?

Mühim bir mesele daha var. Bir şeye karşı çıkmak, alternatifini ortaya koymadıkça çok anlam taşımaz. Ekonomik büyümeye şu veya bu gerekçeyle karşı çıkanlar nasıl bir ekonomik sistem istediklerini, bunu nasıl kurup çalıştıracaklarını da açıklamalı. Ekonomik büyüme sıfırlanacak mı, sınırlanacak mı? Hangi şık olursa olsun, bu nasıl yapılacak? Kendi haline bırakılan insanlar daha iyi yaşama şartlarını daha kötü yaşama şartlarına tercih ettiğine göre, bu eninde sonunda bireysel insanların özgürlük alanlarına ve hayatlarına müdahale anlamına gelmeyecek mi? Bu müdahale ve sınırlandırmalar neyle, nasıl meşrulaştırılacak? Buna uymak istemeyen insanlara ne olacak? Bunlara benzer pek çok soru ekonomik büyüme karşıtları tarafından cevaplandırılmayı bekliyor.

Ekonomik gelişme insanların hayat şartlarının iyileştirilmesinin; erken ölüm, hastalık ve yoksullukla etkili şekilde mücadele edilmesinin; hayatın daha zevkli ve verimli yaşanmasının temel yoludur. Bu yüzden çok anlamlı ve gereklidir.

Serbestiyet, 13.02.2018

Yardımcı doçentlik ve üniversitelerin asıl problemleri

Yardımcı doçentliğin kaldırılması meselesi, Afrin harekâtı yüzünden şu günlerde pek tartışılmıyor ama bildiğim kadarıyla gündemden tamamen kalkmış da değil. Bu yüzden meseleyi unutmamamız, üzerinde durmamız gerekiyor. Ancak tartışarak doğruya yaklaşabiliriz. Aslında bakış açımızı biraz daha genişleterek, yardımcı doçentliği üniversitelerin başka (ve hayalî değil gerçek) problemlerinin ele alınmasına vesile kılabiliriz.

Esas açısından: olmayan problemler, fark edilmeyen faydalar

Yardımcı doçentlik sorunu iki bakımdan ele alınabilir: Esas açısından ve usül açısından.

Kestirmeden söylersek, üniversitelerde yardımcı doçentliğe ilişkin veya yardımcı doçentlikten kaynaklanan ciddî bir sorun yok. Bunu anlamak için bir üniversitede beş on yıl çalışmış olmak ve/ya birkaç yardımcı doçentle konuşmak yeter.

Hâlihazırda üniversitelerde yardımcı doçentlik hemen her bakımdan — yani akademikler, üniversiteler ve öğrenciler için —  çok önemli bir müessese. Muhtemeldir ki bu statü tesis edildiğinde böyle olacağı düşünülmemiş, hattâ belki böyle olması istenmemişti. Benim açımdan bunda şaşılacak bir durum yok. Yapıp ettiklerimiz beklemediğimiz, tahmin etmediğimiz ve edemeyeceğimiz (iyi veya kötü) sonuçlar yaratabilir. Buna sosyal teoride “niyet edilmemiş sonuçlar” diyoruz. Yardımcı doçentlikte de bu vuku buldu. Bazı mahzurları ortaya çıkmış olabilir ama bana göre yardımcı doçentlik kurumunun iyilikleri kötülüklerinden çok daha dazla.  O kadar ki, üniversiteler adı ne olursa olsun bu statüye karşılık gelen bir kadrodan asla vazgeçemez. Bu yapılırsa birçok üniversite abartmasız çöker.

Üniversiteler kusursuz yerler değil; hakkaniyet ve adalete daima değer verilen ve her zaman mutlak anlamda objektif ölçümlerin yapılabileceği kurumlar değil. İş hayatının başka alanlarında yaşanan problemler veya benzerleri üniversitelerde de karşımıza çıkabilir, nitekim çıkıyor da. Ancak mevcut sistem, âdetâ planlanmış gibi, bazı problemleri hafifletmeye de yardımcı oluyor.

Yardımcı doçentlik statüsü kesinlikle doçent olmaya engel değil. Hem üniversitede çalışıp hem de yardımcı doçentliğin doçentliğe geçişi (kişilerin kendi tercihi dışında)  uzattığından, geciktirdiğinden, engellediğinden bahsetmek, düpedüz yalan söylemek olur. Hattâ şu dahi mümkün: İnsanlar doktoradan sonra, standartları karşılıyor ve kendilerine güveniyorlarsa, doçentlik için doğrudan ÜAK’ye başvuru yapabilir. Yani yardımcı doçent olmadan doçent olabilir ve doçentlik kadrosuna atanabilir.

Yardımcı doçentlik mahallî iken doçentlik merkezî kaynaklı. Bu sayede bu iki tarz birbirini dengeleme ve denetleme imkânına sahip.  Biri çalıştığı üniversitede hak ettiği halde negatif ayrımcılığa uğratılıp yardımcı doçentlik kadrosu alamıyorsa, doğrudan doçentliğe başvurarak bu haksızlığı baypas edebilir. Öte yandan, haklı veya haksız nedenlerle doçent olamıyorsa, yine de bir ismi ve itibarı olan yardımcı doçentlik kadrosunu elde tutup yıkıma uğramaktan kurtulur; üniversitesine ders verip araştırma yaparak ve akademik kurullara katılarak hizmet vermeye devam eder. Bu haliyle yardımcı doçentlik, çok yararlı ve kaldırılması değil muhafaza ve takviye edilmesi gereken bir akademik unvan ve kurumdur.

Diğer taraftan, yardımcı doçentlik akademik verimliliği de teşvik edecek bir kadrodur. Bu kadroya atanabilmek için doktora sonrasında bazı akademik çalışmalar yapmış olma şartı aranıyor. Bu kadroyu almak isteyenler buna yönelik çaba içine giriyor. Bu, üniversitelerde akademik üretimi artırıyor. Nitekim tüm üniversitelerin akademik ürünlerine bakılırsa, yardımcı doçentlere ait olanların önemli bir oran teşkil ettiği hemen anlaşılır.

Bana göre yardımcı doçentlik kadrosu mutlaka korunmalı. Hattâ isteyen insanlar için bir süre sonra (meselâ on yılı doldurunca) daimî hâle getirilmeli. Çünkü bazı insanlar şu veya bu sebeple daha ilerisine yürümek istemeyebilir veya yürüyemeyebilir. Bu durumda onlar hem kendilerini sadece doktorası olanlardan ayıran iyi kötü bir statü sahibi olabilir, hem de örneğin ders yükünün önemli bir bölümünü üstlenerek üniversitelerin ayakta kalmasına katkı sağlayabilir.

Usül açısından: adalet ve hakkaniyete her yerde ihtiyaç var

Hayatın hiçbir alanında olmadığı gibi üniversiteler dünyasında da  mükemmel bir sistem yok. Her sistemde, gerek sistemin kendi özelliklerinin yarattığı (yani objektif), gerekse insanların niteliklerinden kaynaklanan (yani sübjektif) problemler olabilir. Giden sistemler gibi gelen sistemler de hep bu özelliklere sahip olacaktır. Bu yüzden, topluca yıkma ve topluca yapmaya kalkışmak yerine tedricen, kademe kademe  ilerlemek ve olanı ıslâh etmeye çalışmak en doğrusu. Sistemde aksamalar varsa bunlar küçük adımlarla telafi edilebilir. Hakeza, meslek mensuplarının nitelikleri de uzun vadede iyileştirilmeye çalışılabilir.

Bu usül Türkiye’de pek kabul görmüyor. Bizde sağcısı da solcusu da, dindarı da seküleri de devrimci, toptancı eğilimli. Üniversitelere bakışta da çok zaman hayatın akışına aykırı bu devrimci (yani tamamen yıkıcı, sıfırdan kurucu) tavırlar tezahür edebiliyor.

Ancak bu devrimci tutum birçok mahzur yaratıyor. Bu mahzurların bir kısmı hemen ve daha en başta görülebiliyor. Bir kısmı ise zamanla ortaya çıkıyor. Bazı durumlarda, sonunda fayda elde etmekten çok zarara uğranılmış oluyor. Yardımcı doçentliğin kaldırılması meselesinde de böyle olması ihtimali var.

Diğer taraftan, toptancı adımlar yaygın haksızlıklara da yol açabiliyor. Yardımcı doçentliktek tek, sınavla ve birden fazla adem-i merkezî iradenin kararlarıyla kazanılıyor. Onu kaldırmak ise toptan ve tek bir üst irade marifetiyle yapılmak isteniyor. Bunun sorunlar yaratması kaçınılmaz. Başka hususlar da var. Bir defa, siyasî otoritenin akademinin iç işleyişiyle bu kadar meşgul olması ve bu kadar detaylı biçimde meşgul olması sakıncalı. İkincisi, her uygulama kazananlar yanında kaybedenler de yaratır.

Yapılmak istenen uygulamadan kimler kazançlı çıkacak bilmiyorum, ama kayıplı çıkacakları şimdiden biliyorum. Bir kanun veya kanun hükmünde kararname marifetiyle yardımcı doçentlik kaldırılırsa, çok sayıda insan haksızlığa uğradığına, mağdur edildiğine inanacak. Bu yüzden, siyasî otorite bu konuda adım atmadan önce tüm tarafları dinlemeli. Tüm tezleri kılı kırk yararak değerlendirmeli, sonra karar vermeli. Takip edebildiğim kadarıyla, gelişmeler böyle olmadı.

Yardımcı doçentliği elinden alınan insanlar statü kaybına uğrayacak. “Dr Öğretim Üyesi” yapılmaları bu kaybı gidermeyecek. Kendileri bu hisse kapılacağı gibi, aileleri ve çevreleri de mağduriyet hissedecek. Her halükârda, mağdur hissedenlerin sayısı “iyi oldu, kazançlı çıktım” diyenlerden kat kat fazla olacak.  Bundan dolayı siyasî otorite karar verirken ilgili bütün vatandaş kesimlerinin ihtiyaç ve taleplerini dikkate almalı. Az sayıda insanın mutluluğu uğruna daha çok sayıda insanı mutsuz etmemeli.

Yardımcı doçentliğin kaldırılmasının siyasî bakımdan da ne kadar isabetli bir adım olduğu bana göre tartışmaya çok açık. On binlerce yardımcı doçent, aileleri ve etki alanlarıyla birlikte geniş bir seçmen çevresi teşkil ediyor. Bu insanlar yaklaşan seçimlerde siyasî tercihlerini yardımcı doçentlik üzerinden şekillendirebilir.

Bütün bu gerçeklere rağmen siyasî otorite üniversite ünvanlarını yeniden şekillendirmek istiyorsa, o zaman bu, radikal bir adımla, tepeden kılıçla keser gibi yapılmak yerine kademeli olarak, zamana yayılarak yapılmalı. Tasarlanan dönüşümün gerçekleşmesi ve yardımcı doçentliğin ortadan kalkması için, örneğin on yıllık bir süre tanınabilir. Bu hem sarsıntısız geçişi sağlar, hem de haksızlıklar doğmasını büyük ölçüde önler.

Üniversitelerin asıl problemleri

Madalyonun diğer yüzünde, üniversitelerin gerçekten birçok problemi var. Yukarıda işaret ettiğim gibi, bunların bir kısmı sistemin, diğerleri daha ziyade idare makamlarında oturan kimselerin özelliklerinden kaynaklanıyor. Tüm bu sorunların önce ayrı ayrı çalışma gruplarında ve sonra büyük bir sempozyumda etraflıca ele alınması çok iyi olur.

Bence dikkat çekici bir problem, akademik hayata giren insanları standartları yakalamaya zorlamak yerine, bu standartları düşürmeye çalışmak. Bu bazı bireylere fayda sağlayabilir ama bir bütün olarak akademik camiaya zarar verir. Akademik dünyada yer almak, vasıflı bir meslek sahibi olmaktır. Bu mesleğin talepleri başka birçok mesleğinkinden fazladır. Meslekte başarı oranı da başka mesleklere göre daha düşüktür. Bu işe soyunanlar bunu göze almış sayılır. Bu yüzden akademik hayata gireceklerin çok dikkatli olması, iyi hesap yapması gerekir.

Türkiye’nin akademik camiasında statü piramidi tuhaf bir şekil almaya doğru gidiyor. Yıllar içinde profesörlükte bir yığılma ortaya çıkıyor. Standartlar düşürüldükçe, dil bilmeyen, alanlarındaki gelişmeleri takip edemeyen, ünvanı âdetâ üzerine iliştirilmiş gibi duran profesörler ortalığı dolduracak. Bunların hâkim olduğu üniversitelerin yetiştirdiği insanların vasıfları da kaçınılmaz olarak düşecek. Bunun ülkeye bir yararının olmayacağı açık.

Akademik dünyada yukarılara tırmanmak isteyenlerin, gittikçe yükselen standartlara sahip olmaları gerektiğini bilmeleri gerekir. Sistem buna göre dizayn edilmelidir. Yabancı dil bilgisi üzerinden konuşalım. Bugün doktora programlarına 55 dil puanıyla girmek mümkün. O zaman dil puanı, söz gelimi yardımcı doçentlikte 65, doçentlikte 75 ve profesörlükte 85 olmalıdır. Ancak bu tarz bir kademelendirmeyle, statü yükseldikçe kalite yükselir ve vasıflar çoğalır, yukarıya çıkar.

Bu çerçevede profesörlüğün pür idarî bir kadro olması da hiç doğru ve âdil değil. Büyük çaba harcayan ve akademik dünyaya ciddî katkılarda bulunanların da, neredeyse vaziyeti idare ederek yıllarını boş geçirenlerin de profesör olabilmesi tuhaf bir durum. Profesörlük meselesi de yeniden düşünülmeli. Belki de profesör olmak peşinde koşanlardan ikinci bir dilde okuma becerisi istenmeli; eskiden olduğu gibi bir “takdim tezi” yazmaları talep edilmeli.

Tasarlanan değişiklikte, doçentliğin profesörlük gibi bir tür idarî kadroya dönüştürülmek istenmesi de hiç isabetli görünmüyor. Bence doçentliğe yükseltmede negatif ve pozitif ayrımcılık yapılmasına çok müsait olan sözlü sınav kaldırılmalı, ama doçentlik jürileri basılı eserler üzerinde daha ciddî çalışmalı. Doçentlik raporlarının kalitesi, rapor yazanların kalite ölçütlerinden biri olarak görülmeli. Başvuru dosyalarının ciddiyetle değerlendirilmesi, gerekirse maddî ve manevî özendiricilerle teşvik edilmeli. Kamu baskısı ve denetimi getirmek için, belki de doçentlik raporları kamuya açılmalı.

Devrimcilikten uzak durarak yola devam

Üniversitelerde başka problemler de var. Bunlar ayrı konular. Son söz olarak usül ve metot meselesine tekrar dikkat çekmek istiyorum. Elbette üniversiteleri iyileştirmeye çalışmalıyız. Hiçbir kurum gibi üniversiteler de bu tür gayretlerden müstağni olamaz. Ama devrimci bir yöntemle ilerleme yanlışlığına düşmemek, adım adım gitmek, mesleğin istek ve ihtiyaçlarını her kesimi dinleyerek tespit etmeye çalışmak, daha sağlıklı ilerlemeye yardımcı olacaktır. Cumhurbaşkanının ve hükümetin bunu yapabileceğine inanıyorum.

Serbestiyet, 06.02.2018 

Yardımcı doçentlik kalksın mı?

Yardımcı doçentliğin kaldırılmasıyla ilgili yazılarım ve sosyal medya paylaşımlarım üzerine bir meslekdaşımdan bir mektup aldım. Konuyu daha iyi anlamaya yardımcı olacağı düşüncesiyle, bu mektubu kısaltarak okuyucularımla paylaşıyorum.

 

*          *          *

Sevgili Hocam:

Facebook duvarınızda “Yardımcı Doçentlere Çağrı” başlıklı iletiniz üzerine, aşağıdakileri size yazma gereği hissettim. Bir bilgi notu olarak düşünün lütfen yazdıklarımı. Ayrıca şunu belirteyim ki burada yazdıklarım, ulaşabildiğim tüm ortamlarda da ifade ettiğim düşüncelerdir.

(1) Üzgünler demişsiniz; tam 36 bin yardımcı doçent bu durumda şu anda. Çünkü başka bir adlandırmadan başka bir şey olmayan değişiklik herkes tarafından tenzili rütbe olarak algılandı.

(2) Cumhurbaşkanına ve hükümete yanlış bilgiler ulaştırılıyor demişsiniz. Çok haklısınız. Keşke Cumhurbaşkanı en azından birden fazla kişinin görüşünü alarak konuya eğilseydi. Hatırlayın, Cumhurbaşkanı tarafından bu konu adeta bir müjde gibi sunuldu. Neden? Çünkü birileri ona: “Efendim, doktorasını bitiren adamın önüne sen önce şu kadar yıl yardımcı doçent olarak çalışmalısın, ondan sonra doçent olabilirsin deniyor; bu, doçentliğin önünde bir engel teşkil ediyor” demişti. O da zannediyor ki şimdi yapılmak istenen düzenlemeyle işte bu kaldırılıyor. Siz de biliyorsunuz ki birkaç üniversite dışında zaten böyle bir uygulama yoktu. Olanlar da mahkeme kararıyla iptal edilmişti.

(3) Aslında yardımcı doçentlik meselesinde kayda değer bir sorun zaten yoktu; dil sınavını geçemeyenler ile jüride bir şekilde takılanlar dışında. Peki, cumhurbaşkanının müjdesine mazhar olacak kadar büyük sorun nasıl ortaya çıktı? Aslında siz de biliyorsunuz, bazı isimlerin bu süreçte ne tür dalavereler çevirdiklerini.

(4) Kamu hizmetlerinin üretilmesine ya da sunulmasına ilişkin süreçler, ülkenin siyasal sisteminden bağımsız olarak, “genellikle” aynı şekilde yürütülür. Bir kamu hizmetinin herhangi bir aşamasında yanlışlık varsa, düzeltilmesi gereken taraflar mevcutsa, bunlar önce hizmetten yararlananlarca ya da hizmeti üretenlerce dile getirilir ve bunlar gerektiği durumda yönetim sistemi içinde bir üst kademeye iletilir. Eğer sorun yasal bir düzenleme gerektiriyorsa da parlamentonun bunu düzenlemesi gerekir. Şimdi yardımcı doçentlik meselesine bakalım. Yukarıda da söylediğimiz gibi zaten ortada kayda değer bir sorun yoktu. Diyelim ki bir sorun vardı. Bu durumda bu sorunun yardımcı doçentlerce dile getirilmesi, üniversiteler aracılığıyla YÖK’e aktarılması ve yasal düzenleme yapılması gerekirdi. Maalesef süreç böyle işlemedi. Geldiğimiz noktada durum ortada.

(5) Konunun en eğlenceli kısmı üniversiteler tarafı. Hatırlarsanız, altı ay önce bu konu ilk kez gündeme geldiğinde YÖK üniversitelere dedi ki, “Komisyonlar oluşturun, yeni model nasıl olmalı, çalışın.” Talimatı alan üniversiteler komisyonlar kurdu, çalıştı. Ortaya çıkan görüşler YÖK’e iletildi. YÖK günlerce toplantılar yaptı, sonra geçen Cuma günü, biliyorsunuz, o garabet soru-cevap metnini yayınladılar. Tarih 12 Ocak 2018, saat 17:00 idi. Ama aynı günün sabah saatlerinde YÖK’ün getirmesi gereken sistem devletin tepelerine yakın bir akademisyen tarafından zaten açıklanmıştı. İnsan düşününce akla şu geliyor: Bu kadar emeğe yazık. Onca üniversite yöneticisini niye âlet ettiniz? Madem ne yapacağınızı belirleyen birileri vardı. Sorsaydınız ona, yapsaydınız. Zaten o ne istediyse onu yapmışsınız.

(6) Ben YÖK’ün durumunu aslında şu şekilde okuyorum. YÖK de talebin karşılanmasının imkânsızlığının farkında. Yardımcı doçentliği kaldıracak bir “müjdeyi” organize etmek hiç de kolay bir şey değil. Baskı da ortada. YÖK yaptı düzenlemeyi, topu üniversitelere attı ve dedi ki “Baskı benim üstüme gelmesin. Ben üniversitelere topu atayım. En azından bundan sonra bizi değil üniversite rektörünü sıkıştırsınlar.”

(7) Ama bu durumun uzun vâdede ortaya çıkaracağı çok ciddi sorunlar var. Doçentliğin de yardımcı doçentlik ve profesörlük gibi idari bir kadro haline getirilmesiyle üniversite yönetimleri çok güçlendiriliyor. Biliyorsunuz, uzun yıllar boyunca merkez üniversiteler Anadolu’dan gelen gençlere kapalı kaldı. Taşradaki üniversiteler açılınca tekel kırılabildi. 2019 yılında Tayyip Erdoğan diyelim ki seçimi bir şekilde kaybetti. Siyasal iktidar değişti. On yıl sonra üniversitelerin yine eski haline dönmesini sağlamaz mı bu yetki? Yeni düzenleme diyor ki dil şartı 55’den aşağı olamaz (hoş, bu zaten saçma bir cümle; adam doktora yapabilmişse zaten 55 i almış demektir). Peki üst sınır? Yarın Hacettepe, Ankara Üniversitesi bende doçent olacaksan 90 YDS getirmen gerekiyor derse, kim ona haksızsın diyebilecek? Ya da yurtdışındaki şu şu üniversitelerde en az şu kadar sömestr ders vermiş olman gerekir derse?

(8) Yeni adlandırmanın tenzili rütbe gibi algılanması çok normal. Eski yardımcı doçent, yeni öğretim üyesi sıfatını taşıyan öğretim elemanları yanında, baştan beri öğretim görevlisi ünvanı taşıyan, çoğunlukla sadece master yapmış ve ders vermekle yükümlü öğretim elemanları var. Yeni durum, en azından doktora yapmış adamı ayırmak bir yana, isim benzerliği ile aynı noktaya getiriyor. Ama bunun ötesinde daha ciddî bir sorun oluşturacak. Diyelim ki master yapmış öğretim görevlisi olarak çalışan öğretim elemanı doktora yaptı, bitirdi. Şimdi ne olacak onun adı? “Adını değiştirmiyoruz. Öğretim görevlisisin hâlâ. Ama biz sana öğretim üyesi gibi davranacağız” mı diyecekler? Doktorayı bitiren öğretim görevlisi maaş ve özlük hakları bakımından eski durumunu mu koruyacak, yoksa sınıf mı atlayacak? (Nasıl bir atlamaysa, o da belli değil ama.)

(9) Doçentlikte merkezi sınav kaldırıldığında ve eski yardımcı doçent, yeni adıyla öğretim üyesi sıfatı taşıyan öğretim görevlileri doçentlik belgelerini aldığında (ve üniversite tarafından atandıklarında) ortada kategorik olarak iki doçent türü çıkmayacak mı? ÜAK eliyle doçentlik sınavına sokularak doçent olanlar ve ÜAK yeterlilik belgesiyle Üniversite tarafından doçent yapılanlar. Yardımcı doçentlikte bile bir sürü dalaverenin döndüğü üniversite düzeninde bu, yeni ayak oyunlarına sebebiyet vermesinin yanında, iki doçent kategorisi arasında bile psikolojik olarak bir ayrım oluşturmayacak mı? (Ki şimdiden başladı; sanki bundan sonra doçent olacaklar kendilerinden daha niteliksizmiş gibi bir algı var ortada.)

(10) Yardımcı doçentlikte aslında bir sorun yok. Sorun doçentlik olayında. ÜAK tarafından oluşturulan kriterler sistematiği sorunlu. Aşağıda, bunlara ilişkin kısa notlarım yer alıyor.

(a) Doçentlik yayınlarının yüzde 90-100 oranında doktora sonrasıyla sınırlanması, doktora öncesinde yapılan ciddi yayınların çöpe gitmesine neden oluyor.

(b) Uluslararası makale kriterinin 1/b maddesiyle uluslararası alan indekslerinin ISI ve SCORPUS’la sınırlanması da pek çok yayının çöpe gitmesine sebep oluyor. Bu indekslerin özellikle sosyal bilimler alanında çok az dergi taradığı bilinen bir gerçek.

(c) Kendi ülkendeve kendi dilinde yazıp kaliteli bir yayınevinden 250 sayfalık bir kitap yayınlarsan, doçentlikte bunun karşılığı 15 puan (Sosyal Bilimler alanı için 4/c maddesi). Ama yurt dışında herhangi bir yayınevinden para vererek her biri 10’ar sayfalık iki bölüm yayınlatırsan (ki son dönemde herkes bir araya gelip çatır çatır yurtdışında kitap basıyor), hem doçentlikte 20 puan alıyorsun, hem de bu akademik teşvikte aylık 500 lira olarak geri dönüyor. Sırf ÜAK’ın gönlü olacak diye, tüm yazarları Türk olan kitapların yurtdışında basılmasının, paranın yurt dışına gitmesi ve yayınevinin portföyünü güçlendirmesı dışında, kime ne faydası var? Bu kitaplar sadece yazar sayısı kadar basıldığı için, kütüphanelere verilecek veya satılacak da değil.

(d) Atıflarda doktora tezlerine yapılan atıflar sayılmıyor

(e) Projeler başlığında, AB çerçeve programları kapsamında yapılan dandik bir araştırma bile 15 puanla ödüllendirilirken, ciddî bir değerlendirme sürecinden geçirilen TÜBİTAK 1001 gibi projelerin doçentlikte bir karşılığı yok.

(f) Özellikle taşrada bolümler yardımcı doçentler sayesinde yürütülebiliyor. Adam mecburen bölüm başkanı olmuş. Günlük bürokrasiyle uğraşıyor, aynı zamanda ders veriyor. Yüksek lisans açıyor. Tez yaptırıyor. Okuyor, düzeltiyor. Peki karşılığı ne? 4 puan. Ulusal bir makalenin bile 8 puan aldığı bir tabloda 4 puan. Zorunlu olarak yöneticilik yapılan sürelerin mutlaka bu kriterler arasında yer alması gerekmez mi?

Serbestiyet, 02.02.2018

 

Türkiye Afrin’de ne yapıyor?

Her çatışma üzücüdür. Zira insan kaybına ve maddî tahribata sebep olur. Ne yazık ki çatışmalar insan hayatının bir gerçeği. Bu yüzden, mutlak çatışmasızlıktan dem vurmak yerine şiddet kullanımının meşruluğu üzerinde düşünmek daha doğru olur. Bana göre tek meşru şiddet, meşru müdafaa için kullanılan şiddettir. Lâkin bu ilke her somut sorunu kolayca anlamamıza ve tahlil etmemize yetmiyor. Dünya çok karmaşık.  Bireyler arasındaki çatışmaların yanısıra, gruplar arasındaki çatışmalar da bazen çözümlenmesi zor problemler sunuyor. Son zamanların büyüyen belâsı terörle mücadelede şiddetin nerede, nasıl haklı ve meşru olarak kullanılabileceği meselesi de alabildiğine çetrefil bir sorun.

Herhangi bir kimsenin veya grubun meşru şiddet ile meşru olmayan şiddet arasında ayrım yapıp yapamadığı, ilkeli bir duruş sergileyip sergileyemediği, zor zamanlarda belli olur. Başka bir deyişle, kriz anlarında şiddete ilişkin fikirler ve tavırlar da test edilir. Türkiye herkes için özellikle son dört beş yıldır daimî bir test ortamı teşkil ediyor. Son test Türkiye’nin Afrin’de yürüttüğü askerî operasyonla ortaya çıktı.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu ile birlikte Afrin’de PKK/PYD’ye karşı kapsamlı bir harekâta başlamasına, bir veya birkaç günde, hattâ birkaç haftada bile gelinmedi. Aylara ve yıllara yayılan bir süreç sonunda bu noktaya ulaşıldı. Bunun hikâyesini özetleyelim.

Güvenilir bir ülke olmaktan iyice uzaklaşan ABD, iç savaşa düşen Suriye’de nasıl ortaya çıktığı ve nasıl ortadan kaybolduğu bir muamma olan DAEŞ adlı terörist örgütle mücadele adına, PKK’nın Suriye uzantısı PYD’ye ortak oldu ve onun silahlı gücü YPG’yi görülmemiş biçimde silâhlandırdı. Türkiye bunun yanlış olduğunu hem açıkça, hem diplomatik ortamlarda, mümkün olan her yolla ve tonla söyledi. ABD’yi bundan vazgeçmeye davet etti. Stratejik ortaklığa, NATO müttefikliğine işaret ederek yapılanın yanlış olduğunu belirtti. ABD söylenenleri dinlemedi. Birbiriyle uzlaşmaz görüşler açıkladı. Sözler verdi, yerine getirmedi. PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesine izin verilmemesi talebine evet dedi ama bunu önlemedi. PYD’nin Münbiç’ten çekilmesi talebine de evet, çekilecekler dedi ama çekilme gerçekleşmedi. En sonunda DAEŞ tehlikesi artık hemen tamamen bitmiş olmasına rağmen, yarı yarıya YPG unsurlarından oluşacak 30 bin kişilik bir ordu kurup Suriye’nin Türkiye ve Irak sınır boylarına yerleştireceğini beyan etti. On yıllardır PKK terörüyle boğuşan, YPG’ye verilen desteğin PKK’ya destek anlamına geldiğini yaşayarak gören Türkiye’nin buna itiraz etmesi kaçınılmazdı. İtirazlar en üst perdeden dile getirildi. Sonuç çıkmadığını gören Türkiye, Afrin’e operasyon yaparak alanı YPG’lilerden temizleyeceğini birçok defa açıkça ilân etti. Hattâ tarih verdi. Buna rağmen ABD herhangi bir adım atmadı; ABD’ye (ve Rusya’ya) güvenen YPG de Afrin’deki işgali sona erdirmedi. Sonunda operasyon başladı.

Bu operasyonun amacı ve özellikleri nasıl tarif edilebilir?

Her şeyden önce bu bir savaş değil. Savaş olması için iki egemen ülkenin birbirine girmesi lâzım. Savaş olduğunu söylemek, Türkiye Cumhuriyeti ile bir terör örgütü olan PKK/PYD’yi eşit meşruiyete sahip görmek anlamına gelir. Burada söz konusu olan, Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullanması ve kendisine saldıran terör örgütünü sınırlarının ötesindeki yuvalarında etkisiz hale getirmeye çalışmasıdır. Uluslararası hukuk ve BM kararları buna izin veriyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD’nin El Kaide ile mücadele adına Afganistan’da operasyon yapmaya hakkı vars,a Türkiye’nin Suriye’de operasyon yapmaya haydi haydi hakkı var demektir.

Bu operasyon Türk halkı ile Kürt halkı arasında bir savaş veya çatışma olarak da sunulamaz. Türkiye’nin meşru güvenlik güçleri ve uluslararası hukuka bağlılığı Türkiye’nin garantisinde olan ÖSO birlikleri, YPG adı altında toplanmış gayrimeşru ve hukuk dışı bir yapılanmaya son vermeye çalışıyor.

Bu, Türkiye’nin toprak işgal veya ilhak etme atağı da değil. Nitekim Türkiye defalarca Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstereceğini açıkladı. Bu taahhüdüne sadık kalacağının en iyi göstergesi, Fırat Kalkanı harekâtından sonra bölgenin aldığı şekildir. Bu sayede o toprakların yerli halkının bir kısmı  ülkesine geri dönebildi ve hayatını tekrar kurmaya başladı. Asıl işgalci PKK/PYD/YPG’dir. Suriye nüfusunun yüzde 10’dan azını teşkil eden Kürt nüfus adına hareket ettiğini ileri süren (ama aslında öyle olmayan) YPG, Suriye’nin yaklaşık yüzde 25’inde egemen. Bu toprakların önemli bir bölümü Kürt nüfusun ya hiç olmadığı ya da çok az olduğu yerler. Mesela Münbiç Arap toprağı. Rakka da öyle. Ama buralarda YPG tam bir tahakküm kurmaya çalışıyor.

Türkiye bölgede etnik temizlik yapmak için de bulunmuyor. Gerek Suriye’de, gerekse Irak’ta canını kurtarma derdine düşen pek çok Kürde Türkiye sığınak oldu. PKK/PYD ise işgal ettiği yerlerde etnik temizlik yaptı. Türkmenleri, Arapları ve diğer daha küçük grupları sürüp attı.  Bununla kalmadı; ideolojik temizliğe de girişti. İdeolojik ortaklığı olmayan Kürtleri sürdü, öldürdü, hapse attı, örgütlerini dağıttı, muhalefet yapmalarına izin vermedi.

Türkiye solcularının en azılıları PKK’yı ve uzantılarını “çevreci çiçek çocukları” gibi sunmaya çalışsa da, bu örgütün başını çekenlerin 1960 model sosyalizm ile yetiştiği ve dünyaya hâlâ öyle baktığı, hareket kalıplarının da böyle şekillendiği açık bir gerçek. Totaliter zihniyetli PKK/PYD işgal ettiği yerlerde nüfus ve tapu kayıtlarını da yok etti. Böylece yarattığı fiilî durumun geri dönülmezliğinin altyapısını hazırlamaya çalıştı. Bu tesbite bazıları şöyle bir eleştiri getiriyor: “Daha önce Suriye devleti bir Araplaştırma politikası izledi ve Kürt mülkleri gasp edildi.” Bu mümkün; neticede söz konusu olan baskıcı, insafsız bir diktatörlüktü. Bunun üzerinde durulmalı. Ama Araplaştırmaya cevap daha ağır ve vahşî bir etnik temizlik, mülk gaspı ve nüfus arındırması olamaz.

Gelelim, operasyonun Türkiye’deki yansımalarına. Bazıları hemen barış naraları atmaya başladı. Yazının başında da işaret ettiğim üzere, şüphe yok ki savaşlar ve geniş çaplı çatışmalar üzücüdür. Can ve mal kaybına, hayatların yıkılmasına sebep olur. Ama şiddete gerçekten karşı bir barışsever olabilmek için tutarlı olmak gerekir. Bu kimselerin çoğunun şiddete konusundaki sicili hiç temiz değil. Savaşa ve şiddete hakikaten karşı ve hakikaten barıştan yana olup olmadıklarını anlamak için, başka şiddet kullanımları konusundaki tepkilerine bakmak lâzım. Bu kimseler meselâ DAEŞ şiddetine karşı çıkıyor ama PKK şiddeti için aynı şeyi yapamıyorlar. Gerekçeleri de çok komik: “PKK/PYD toplumsal tabana sahip.” Bir defa, Vietkong usulüyle çalışan örgütlerin egemen olduğu yerlerde bu örgütlere halk desteğinin gerçekte ne olduğunu tespit etmek zor. Bunu sağlıklı bir biçimde ölçebilmek için daha özgür bir ortama ihtiyaç var. İkincisi, madem mesele toplumsal taban, biri çıkıp DAEŞ’in de toplumsal tabanı mevcut(tu) diyebilir.  Türkiye solcuları, “geleneksel” dinî yapılanmalardan gelen (veya geldiği varsayılan) şiddeti kınıyor, ama sol örgütlerden gelen seküler görünümlü (aslında mistik tabiatlı) şiddeti seviyor ve onaylıyor. Tam bir çifte standartlılık. Aynı zihniyet, akıl dışı bir İslamofobiyle gitgide daha fazla zehirlenen bazı Batı mahfillerinde de egemen.

Türkiye’nin Afrin operasyonunun en kısa zamanda, en az zayiat, ölüm ve yıkımla tamamlanmasını diliyorum.  Operasyonun tamamlanmasından sonra Türkiye’nin, hangi etnik ve dinsel kökenden olursa olsun, Afrin’deki insanların kimsenin kölesi durumuna düşmeden, barış ve huzur içinde yaşayabileceği bir vasat oluşması için elinden geleni yapmaya çalışacağına inanıyorum.

Serbestiyet, 26.01.2018