Donald Trump’ın Savaşı ve Amerikan Özgürlüğünün Erozyonu

Richard Ebeling

Çev. Atilla Yayla

Klasik liberaller, liberteryenler, objektivistler ve muhafazakârlar arasında Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı yeni savaşın gerekçeleri, haklılığı ve anayasal meşruiyeti konusunda hararetli tartışmalar yaşanmaktadır. 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD başkanlarının emrettiği birçok askerî harekâtta olduğu gibi, Trump da bu dış müdahaleyi Kongre’nin savaş ilanı olmadan başlatmıştır. Müdahale, yürütmenin varsayılan yetkisine dayanarak gerçekleştirilmiş ve Amerika Birleşik Devletleri topraklarına başka bir ülke tarafından fiilen bir saldırı yapılmış olmamasına rağmen uygulanmıştır.

Amerika artık özgür bireylerin anayasal bir cumhuriyeti değil, giderek daha otoriter ve emperyal bir devlet haline gelmektedir. Seksen yıldır başkanlar, “ulusal güvenlik” ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin “küresel çıkarları” gibi gerekçelerin, başkomutanın dünyanın hemen her yerinde ve çeşitli biçimlerde askerî harekâtlara girişmesini gerektirdiğini hatta zorunlu kıldığını ileri sürmektedir. Ancak Trump’ın İran’a karşı savaş için sunduğu gerekçeler ile önceki başkanların kendi dış müdahalelerini savunurken kullandıkları gerekçeler arasında bir fark vardır. Önceki başkanlar genellikle daha yatıştırıcı veya fedakâr görünümde bir retorik kullanarak müdahalenin yalnızca Beyaz Saray’da yaşayan tek bir kişinin arzusundan ibaret olmadığı izlenimini vermeye çalışmışlardır.

Trump’ın dili ise çok daha belirgin biçimde “birinci tekil şahıs” dilidir: Yetki bendedir; güç bendedir, ben istiyorum; ben talep ediyorum, ben karar vereceğim; ben cezalandıracağım; ben ödüllendireceğim; ben emredeceğim. Dün bunu söyledim, bugün bunu söylüyorum ve yarın başka bir şey söyleyebilirim; fakat bunların hiçbiri çelişkili, tutarsız ya da ikiyüzlü değildir. Çünkü herkesten daha fazlasını biliyorum. Bu yüzden sözlerimde veya eylemlerimde günbegün meydana gelen değişiklikler, benim üstün kavrayışıma dayanarak ortaya çıkan koşullara verilen doğru tepkilerdir. Bana karşı çıkan herkes Amerikan karşıtıdır, sadakatsizdir, Trump’a karşı nefretle doludur ve Amerika’yı yeniden büyük yapma hedefinin kaybeden düşmanıdır. Ben, ben, ben.

Bu nedenle Orta Doğu’daki mevcut çatışma üzerine yürütülen tartışma ve polemiklerin bir kısmı, şaşırtıcı olmayacak biçimde, kişisel bir meseleye indirgenmiştir: Donald Trump’ı seviyor musunuz, ona güveniyor musunuz, onu destekliyor musunuz yoksa desteklemiyor musunuz? Oysa Trump’ın Venezuela’ya veya şimdi İran’a müdahale etme kararları, başkanlık yetkisinin nasıl varsayıldığı ve uygulandığı açısından Beyaz Saray’daki seleflerinin eylemlerinden aslında farklı değildir.

Sorulması gereken daha genel soru şudur: Amerika Birleşik Devletleri başkanı, gerekli gördüğü zaman ve Kongre’nin savaş ilanı olmadan, hatta Amerika Birleşik Devletleri doğrudan saldırıya uğramamışken bile dünyanın başka bölgelerinde ve başka ülkelerin iç işlerine müdahale etme yetkisine sahip midir? Çeşitli sosyal medya platformlarını takip eden herkes bunun birçok klasik liberali, liberteryeni, objektivisti ve muhafazakârı ikiye böldüğünü bilir. Ve bu grupların birbirlerine yönelik kullandıkları dil çoğu zaman oldukça sert olmuş, hatta söylemek gerekir ki bazen “nazik” olmaktan uzaklaşmıştır.

Bütün bunları söyledikten sonra, Donald Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaşa neden karşı çıktığımı kısaca özetlemek gerekirse, bazı sebepler şunlardır:

  1. Hükümetin görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin yetki alanı içinde Amerikalıların bireysel haklarını korumaktır; dünyanın geri kalanının polisi olmak değildir. Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nda, ülke başkanının karar ve eylemlerine böyle bir polislik rolü ve görevi yükleyen hiçbir hüküm yoktur. Buna rağmen bu polislik rolü, İkinci Dünya Savaşı’nın 1945’te sona ermesinden bu yana başkanlar tarafından fiilen üstlenilmiş ve uygulanmıştır. Elbette Anayasa’nın “yaşayan bir belge” olduğunu, değişen koşullara göre anlamının ve amaçlarının değişmesi gerektiğini düşünenler sözlerimden ikna olmayacaktır. “Sol” kesimdeki birçok kişinin devlet gücünün sınırları konusunda Anayasa’nın söyledikleriyle kendisini bağlı hissetmemesi göz önüne alındığında, başkanın savaş yetkisi dâhil bazı konularda başkalarının da onların safına katılmış olmasına çok şaşırmıyorum.
  2. Bu tür dış müdahalelerde ABD hükümeti kaçınılmaz olarak başka bir ülkedeki ya da ülkeler arasındaki bir anlaşmazlıkta bir tarafı destekler. Eski bir deyiş vardır: “Düşmanımın dostu benim düşmanımdır.” ABD hükümetinin desteklemediği karşı taraf ya da ulus da Amerika’yı, çatıştığı diğer taraf kadar düşman olarak görmeye başlar. Daha sonra ya saf bir aptallıkla ya da sorumluluğu başka yere yöneltmek için kullanılan bir manipülasyon aracı olarak, Amerika’nın desteklemediği o karşı taraf Amerikalıları da meşru bir hedef olarak gördüğünde —tıpkı doğrudan çatıştığı tarafı hedef aldığı gibi— ABD hükümeti, sanki yeni doğmuş bir bebek kadar masum olan Amerika’nın yalnızca “kim olduğumuz için” saldırıya uğradığı iddiasıyla her seferinde “şok” olduğunu ifade eder.
  3. Bu tür dış müdahaleler, daha sonra “ulusal güvenlik” adına Amerika’daki özgürlüklerin kısıtlanmasının gerekçesi haline gelen düşmanları bizzat yaratır. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle kişisel ve sivil özgürlükler üzerine yeni kısıtlamalar katman katman eklendikçe, Amerikalılar zamanla hangi özgürlüklerini kaybettiklerini ya da hangi özgürlüklerinin sınırlandırıldığını fark etme duygusunu, hatta yeterince zaman geçtiğinde bu özgürlüklerin varlığına dair hafızalarını bile yitirirler. Sonunda durum öyle bir noktaya gelir ki, devlet kontrolünün çok daha fazla olduğu bir toplum, birçok kişi tarafından özgür bir toplumun nasıl göründüğünün yeni “normali” olarak kabul edilir. Bu durum özellikle devlet propagandası, içeride ve dışarıda yaptığı her şeyin Amerika’daki “özgürlüğü korumak” adına yapıldığını ısrarla söylediğinde daha da belirgin hale gelir.

Bugün insanların “gördüğü” şey, hâlâ sahip oldukları özgürlük dereceleridir; bu özgürlükleri bireysel özgürlüğün anlamı ve sınırları olarak doğal kabul ederler. Oysa “görülmeyen” şey, her yeni “ulusal güvenlik” tehdidi bahanesiyle, devletin insanların günlük hayatına ve tercihlerine giderek daha kapsamlı ve müdahaleci biçimde karışmasını meşrulaştıran süreç içinde, özgürlüklerin parça parça nasıl budandığıdır. Eğer geçmişte insanların sahip olduğu daha geniş kişisel özgürlükleri hatırlayacak kadar yaşlı değilseniz ya da Amerika’nın önceki dönemlerdeki tarihini okuyup o zamanki özgürlük biçimleriyle bugünkü özgürlükleri karşılaştıracak kadar meraklı değilseniz, hükümetin dış müdahalelerini “özgürlüğü korumak” adına yaptığını iddia ettiği şeyin, aslında bu müdahaleler başlamadan önce özgürlüğün ne anlama geldiğinin yalnızca bir gölgesi olduğunu anlamanız mümkün değildir.

  1. “Ulusal güvenlik” gibi belirsiz ve neredeyse tanımlanamaz kavramlar (tıpkı “ortak iyilik” ya da “genel refah” gibi) siyasi iktidardaki kişilerin ülkenin ulusal güvenliğinin ne zaman ve nasıl tehdit altında olduğuna kendilerinin karar vermesine yol açar. Böylece giderek hukukun üstünlüğü yerini insanların yönetimine bırakır. Hükümet, anayasal ilkelere göre değil siyasi fırsatçılığa göre hareket etmeye başlar. Japonya’nın Pearl Harbor’a saldırısından önceki gelişmeler ne olursa olsun, Amerika Birleşik Devletleri topraklarına yönelik bir saldırının ne anlama geldiği ve Japon hükümetinin niyeti o noktadan sonra açık hale gelmişti. Bu nedenle bir savaş ilanı gerekli görülmüş ve Kongre bunu kabul ederek başkana Anayasa uyarınca karşılık verme yetkisi vermiştir. Pearl Harbor’a giden süreçte Franklin Roosevelt’in dış politikasında keyfi bir “insan yönetimi” anlayışını yansıtan birçok unsur bulunsa da yine de anayasal usule bağlılık ve belgenin ilkelerine uyma fikri varlığını sürdürüyordu.

Oysa İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana başkanlar yalnızca “ulusal güvenlik” veya “uluslararası dünya düzeni” için neyin bir tehdit ya da tehlike olduğuna karar vermekle kalmamış, aynı zamanda “kötü hükümetlerin kötü eylemleri”nin ne olduğuna da kendileri karar vermişlerdir; üstelik bu eylemler bazen yalnızca o hükümetlerin kendi halklarına yönelik olsa bile. Böyle durumlarda Amerika’nın “çıkarlarının” bu kötü eylemleri durdurmak için harekete geçmeyi gerektirdiği ileri sürülür. Amerikan askerleri bu tür müdahalelerde tehlikeye atılabilir ve hayatlarını kaybedebilirler; diğer ülkelerin topraklarına o ülkelerin hükümetlerinin bilgisi veya onayı olmadan girilerek bombardımanlar veya drone saldırıları düzenlenebilir. Bu saldırılar, başkanın suçlu ya da suçsuz olduğuna karar verdiği hedeflere yönelik olur ve yalnızca hedef alınan kişiler değil, orada bulunan siviller de hayatını kaybedebilir. Bu ölen veya yaralanan masum siviller daha sonra ABD hükümeti tarafından “istenmeyen yan hasar” olarak adlandırılarak adeta temizlenmiş bir ifadeyle sunulur. Buna karşılık, dünyada ABD hükümetinin herhangi bir rekabet ya da çatışma içinde olduğu başka bir hükümet benzer askerî eylemler gerçekleştirdiğinde, aynı tür eylemler bir anda “cinayet” ve insan hayatına karşı haksız bir kayıtsızlık olarak nitelendirilir.

  1. Amerika Birleşik Devletleri dışındaki daha fazla bölge “ulusal çıkar” kapsamına dâhil edildikçe, dünyanın tamamı ya da büyük bir kısmı Amerikan “imparatorluğunun” etki alanı içine girmiş olur. Amerikan askerî güçleri, “güvenlik ajanları” (CIA) ve diplomatları, ABD vergi mükelleflerinin parasıyla diğer hükümetleri etkilemek, baskı yapmak, rüşvet vermek veya sindirmek amacıyla faaliyet gösterir. Bu durum böyle bir gücü kullananlarda kibir, gurur, yozlaşma ve güç tutkusu üretir.

Donald Trump’ın davranışlarında gördüğümüz şey tam da bu değil midir? Nasıl konuşuyor? “Amerika’nın ulusal güvenliği” için Grönland’ı istiyorum; eğer zavallı Danimarka onu satma talebime boyun eğmezse (tabii ki ABD vergi mükelleflerinin parasıyla satın alarak), asker gönderir ve alırım. Venezuela’nın başkanı bir komünist ve uyuşturucu taciri; benim tehditlerimi küçümsüyor ve görmezden geliyor, o halde “benim” özel kuvvetlerimi gönderir, onu yakalar ve New York’taki bir hapishaneye koyarım. Ve eğer hükümetindeki diğer sosyalistler söylediklerimi yapmazlarsa, sonları daha da kötü olabilir.

Ben, Donald Trump, İran’ı yöneten Ayetullah’ın balistik füze geliştirmeyi bırakması gerektiğini, herhangi bir nükleer programı durdurması gerektiğini ve Amerika’nın “ulusal çıkarına” ve müttefiklerimizin (İsrail’in) çıkarlarına tehdit olarak gördüğüm gruplara finansman sağlamayı kesmesi gerektiğini söylüyorum. Gerçekten ciddi olduğumu göstermek için sizi korkutacak “büyük ve güzel” bir askerî filo göndereceğim. Ve siz “benim” askerî gücümden —gezegendeki en güçlü güçten— korkmadığınızda, ben ve İsrailli müttefiklerim sizi ve çevrenizdekileri öldüreceğiz ve gerekirse İran üzerine Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün askerî gücünü yağdıracağız; ta ki taleplerime boyun eğene kadar, hatta bundan sonra hükümetinizi kimin yöneteceğine benim karar vermem de dâhil. Ve neden? Çünkü sizin için neyin iyi olduğunu biliyorum; tıpkı Amerika’yı benim düşündüğüm şekilde yeniden büyük yapmak için dünyanın bütün ülkelerinden gelen mallara koyduğum tarifelerle Amerikalılar için neyin iyi olduğunu bildiğim gibi.

  1. Günün sonunda Amerika artık özgür bireylerin anayasal bir cumhuriyeti değil, giderek daha otoriter ve emperyal bir devlet haline gelmiştir. Özgürlük retoriği varlığını sürdürebilir, ancak gerçek ortadan kalkmıştır. Donald Trump’ın İran’a karşı savaşına karşı çıkıyorum; çünkü bu savaş, kontrolden çıkmış bir hükümetin “ulusal çıkar”, “ulusal güvenlik”, “ortak iyilik” ya da “genel refah” gibi gerekçelerle askerî güçleri ve vergi mükelleflerinin parasını istediği her biçimde kullanabileceğini iddia ettiği daha geniş bir eğilimin parçasıdır. Bu ifadelerin anlamları o kadar esnektir ki, hükümet eylemlerine rehberlik etmelerine izin verildiğinde, kurucu babaların hükümetin herhangi bir kolunun —özellikle yürütme organının— keyfi ve merkezileşmiş güç kullanımı ve suistimalini önlemek için koyduğu akıllıca sınırlamaları aşındırırlar; buna savaş meseleleri de dâhildir.
  2. Karşı çıkılması ve meydan okunması gereken şey, “emperyal başkanlık”, “ulusal güvenlik devleti” ya da “Amerikan imparatorluğu” olarak adlandırılan yapıları ortaya çıkaran zihniyetin kendisidir. Yeniden tesis edilmesi gereken şey, anayasal olarak sınırlı bir hükümetin Amerikalıların hayat, özgürlük ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyet haklarını güvence altına almak için var olduğu fikri ve idealidir. Devlet, siyasi bir vesayet kurumu, toplumsal mühendis ya da dünyanın polisi olmak için var değildir. Hükümet bu tür roller, görevler ve iddia edilen sorumlulukları uygunsuz biçimde üstlendiğinde, Amerikan halkının özgürlüğü —hatta dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir halkın özgürlüğü— tehdit altına girer ve sonunda kaybolur.

Özgürlüğün nasıl anlaşılması gerektiği ve hükümetin nasıl sınırlandırılması gerektiği konusundaki bu köklü değişim gerçekleşmediği sürece, Amerikan başkanları kendi sözleri ve kendi iddia ettikleri yetkilere dayanarak Amerika Birleşik Devletleri’ni savaşlara sürüklemeye devam edeceklerdir. Bu durum, hangi partiye mensup olduklarına ya da eylemlerini meşrulaştırmak için hangi sloganları kullandıklarına bakılmaksızın geçerlidir. Çünkü bu tür politikaların varacağı yer, daha az özgürlük ve daha fazla ölüm ve yıkımdan başka bir yer değildir.

* “Donald Trump’s War and the Loss of American Liberty”, 13 Mart 2026, Future of Freedom Foundation, fff.org.
https://www.fff.org/explore-freedom/article/donald-trumps-war-and-the-loss-of-american-liberty

Bu yazı AI yardımıyla çevrilmiştir.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et