Dünyanın gündemi Türkiye’nin gündemi

Yazının başlığının çağrıştırdığının aksine, Türkiye epey bir zamandır kendi gündemini dünyanın gündemiyle uyumlu bir şekilde götürme konusunda gayet istekli davranıyor. Hatta bu isteklilik, pek alışılmadık şekilde, Türkiye’yi sadece bölgede değil kimi dünya meselelerinde de inisiyatif almaya sevk ediyor.

“Uluslararası toplum” denen çevrelerle -aslında esas olarak ABD ve İsrail’le- İran arasında malum “nükleer sorun” yüzünden doğan ve çoktandır devam etmekte olan gerilimin barışçı yoldan halli konusunda Türkiye’nin Brezilya’yla birlikte yaptığı son girişim bunun tipik bir örneği. Bu girişim ABD’nin yedi ay kadar önce önermiş olduğu “nükleer değiş-tokuş”u İran’ın kabul etme taahhüdünü içeren Tahran Antlaşması’yla sonuçlandı.

Ama buna rağmen, söz konusu Antlaşmayı İran’ın bir göz boyama veya zaman kazanma taktiği olarak gören ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın açıklamasına bakılırsa, Rusya ve Çin’in de desteğiyle BM Güvenlik Konseyi İran’a sert yaptırımlar uygulanmasına dönük bir karar almaya hazırlanıyor. Kimi uluslararası gözlemcilerin ileri sürdükleri gibi, bu açıklamanın Rusya ve Çin’le ilgili kısmının bir “hüsnü kuruntu” (wishful thinking) olup olmadığı bir yana, bunun ABD’deki İsrail sempatizanları ile savaş lobisinin duygularını yansıttığı açık görünüyor.

Türkiye’nin bu meseledeki konumuna dönersek: Bir süredir hükümetin ve onun dışişleri bakanının Orta-Doğu’ya ilişkin olarak izledikleri politikayı asıl belirleyenin “İslâm kardeşliği” fikri olduğuna ve İsrail’e karşı izlenen -tabir caizse- “bağırgan” eleştirel siyasetin de bundan kaynaklandığına dair kanaat kimi uluslararası platformlarda hakimdir. Bu da, malum, Türkiye’nin İran’la sürdürdüğü sıcak ilişkiye şüpheyle bakılmasına yol açıyordu. İtiraf etmek gerekir ki, son Tahran Antlaşması’nın istihsaline kadar, meseleyi böyle görmenin makul bir yanı da vardı.

Ama bugün gelinen noktada, bu Antlaşma’yla ABD’nin İran’a saldırmasıyla sonuçlanabilecek bir sürecin durdurulabileceğine ilişkin bir umudun belirmiş olması sevindirici bir durumdur ve Türkiye’yle Brezilya adına şüphesiz bir başarıdır. Şahsen ben, dünya meselelerine ilişkin olarak izlenmesi gereken en doğru siyasetin “savaştan kaçınmak” veya “savaşı önlemek” olduğunu düşünüyorum; bu, bu yolda kimlerle “iş tuttuğunuz”dan ahlâken çok daha önemlidir. Mamafih, bu, elbette, bir imparatorluk varisi olarak Türkiye’nin çevresinde emperyal bir siyaset gütmeyi ahlâki ilkelere üstün tutmasını haklı göstermez.

Ulusal gündeme gelince, burada da CHP’deki değişim çabaları ile anayasa değişikliği sürecinin nasıl bir yola gireceği öne çıkıyor ki bunların ikisi de Türkiye’nin dünyaya uyumu meselesiyle yakından ilgilidir. Bu iki girişimin de akıbeti Türkiye’nin ya daha “dünyalı” hale gelmesine ya da kendi içine kapanmasına hizmet edecektir. Öte yandan, daha “dünyalı” bir Türkiye hedefi bakımından ifade özgürlüğü üstünde halâ varlığını sürdüren akıl dışı kısıtlamaların hiç de “hayra alâmet” olmadığını hatırlatmak isterim. İzlediği yayın politikasına ilişkin eleştirilerimiz ne olursa olsun, Vakit gazetesinin kimi generallere yönelik soyut bir eleştiriden dolayı astronomik miktarda tazminata mahkum edilmesinin hepimizi kara kara düşündürmesi gerekiyor.

Nihayet, son maden ocağı faciası bile bizi intibaha getirmeyecekse, bırakalım “dünyalı” olmayı veya olmamayı, en önce insanlığımızdan kuşku duymamız gerekecek. Evet, ABD gibi gelişmiş ülkelerde bile bu tür kazalar tümüyle önlenemiyor. Ama vicdanlı insanların bundan çıkaracakları sonuç, bunları “kader” olarak görmek ve aynen “yola devam” etmek olamaz. Eğer bu tür işletmelerin teknolojisi insanların “diri diri toprağa gömülme”sini önlemeye yetmiyorsa, varsın oralardan gelecek kazanç toprak altında kalsın! Hiç şüphe yok ki, bu, insanların toprak altında kalmasından çok daha iyidir.

Star, 22.05.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et