Devrim Özkan – Yeni Anayasada Güç Dengeleri

Geçen genel seçimlerde alınan sonuçlar genel olarak yeni anayasa talebinin bir yansıması biçiminde algılanmaktadır. Gelgelelim, geçen süreçte yeni anayasanın yazımı teknik bir sürece indirgenmiş görünmektedir. Bu, esas itibariyle, anayasa hukukçularının meseleyi ele alış tarzlarından kaynaklanmaktadır. Uluslararası ölçekte genel kabul görmüş uygulamaların revize edilerek yeni anayasanın oluşturulması gelecekte geçerlilik ve meşruluk problemlerinin doğmasına yol açacaktır. Unutulmamalıdır ki yasaların ruhları mevcuttur ve toplumun deneyimleriyle meydana getirdikleri gelenekten beslenirler. Refah ve özgürlüğün tam manasıyla yaşamın parçası haline gelebilmesi toplumumuzun geleneğinin yeniden yorumlanmasıyla mümkündür.

Bir sözleşme modelinin genel bir geçerlilik kazanmış olması tüm zaman ve mekânları kapsayacak bir biçimde meşruluk elde ettiği anlamına gelmez. Ayrıca geçerlilik elde etmiş modeller konjonktürün bir sonucu da olabilir. Her zaman ve mekânda geçerli olacak bir sözleşme modelini esas itibariyle ütopyalarda yer alır. Her toplumu oluşturan farklı tarihsel süreçler, deneyimler ve gelenekler mevcuttur. Bunları dikkate almadan gerçekleştirilecek uygulamalar toplumumuzun ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalacaktır.

Avrupa siyaseti Hobbes’tan günümüze kadar bireyi devlete tam manasıyla entegre etmenin arayışındadır. Bu arzusu bölgesel kapsamı çeşitli değişikliklere uğrasa da mevcudiyetini korumaktadır. Avrupa Birliği süreci sadece iktidar merkezinin ve entegre edileceklerin kimler olduğunun tanımını değiştirmiştir. Zira, bireylerin devlete çeşitli yollardan entegre edildiği siyasal yapılanmaların önceki modellere göre daha güçlü ve etkin oldukları tecrübe edilmiştir. İktidar merkezinin kapsama kapasitesi ve sahasının genişlemesi merkezi iktidarın gücünü artırmaktadır.

Bütün toplumun tek bir sözleşme çerçevesinde bir araya getirilmesi devlet egemenliğinin yayılım sahasını genişletir. Bunun kısa vadedeki sonucu siyasetin mekanik bir biçimde işlemesidir. Böylece modern zamanlardan önce toplum ile devlet arasındaki mesafe ortadan kaldırılır. Daha önce belirli biz merkezde egemenliğini tesis ederek çevreyle ilişkisini vergi almakla sınırlayan devlet, yaşamın ideal bir biçimde nasıl sürdürülmesi gerektiğinden eğitime kadar her şeye müdahil hale gelir. Bu süreçte siyasetteki güç dengesi devleti meydana getiren yasama, yürütme ve yargının ayrılığına indirgenir. Bu sayede devlet tüm toplumun merkezinde konumlanırken her şeyi kendisine bağımlı kılar. Devletin her türlü uygulamaları bireylerin yaşam tarzlarını doğrudan etkilemeye başlar.

Ülkemizdeki cumhuriyetçi uygulamalar esas itibariyle yukarıda özetlediğimiz Avrupa siyasetinin transferinden ibarettir. Bu, günümüzde, cumhuriyet dönemindeki anayasa uygulamalarının meşruluk ve geçerlilik problemiyle karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. Bunun esas sebebi Avrupa’da dahi problemli hale gelmiş olan modellerin uygulanmaya çalışılmasıdır. Artık bürokrat ve teknokratların egemenliğine girerek demokrasi ve özgürlüklerin sadece bir prosedür haline geldiği modellerle yetinmek mümkün görünmemektedir. Zira siyaset biliminde her ne kadar globalleşmeye dair yoğun tartışmalar yaşanmış olsa da teoriler hala kent devletinde yaşıyormuşuz gibi üretilmektedir. Hâlbuki karar alma süreçlerinin demokratik mekanizmalarla sınırlandığı bir toplumda özgürlüğün tesis edilebilmesi sadece kent devletleri gibi kapsamı dar olan siyasal yapılarda mümkündür. Ancak popülâsyonu ve etkileşim sahası son derece genişlemiş ulus devletlerde ve uluslararası birliklerde özgürlük demokratik karar alma süreçlerine bağımlı hale getirilmemelidir. Her gün milyonlarca insanı ilgilendiren iktisadi, kültürel ve siyasi kararların alındığı siyasal sistemlerde bireylerin ve cemaatlerin özgünlüklerini sürdürebilmeleri nasıl sağlanabilir? Bunun sağlanması siyasal ve kültürel düzenin tekbiçimliliğe indirgendiği siyasal sistemlerde mümkün değildir. Avrupa’daki etnik farklılıkları aşarak kültürel bir tekbiçimlilik inşa etmeye çalışan Merkel ve Sarkozy’nin, birey ve cemaatler biryana ulusların özgünlük ve özgürlüklerini dahi umursamadıkları aşikârdır. İsviçre’de uygulanan “minare yasağı”nın bir referandumun sonucu olduğu hatırlanmalıdır. Fransa’daki peçe yasağıyla ilgili yapılan anketler toplumun genel bir desteğine sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla karar alma süreçlerindeki güç dengelerinde terazinin hafif tarafında kalanların özgürlüklerinin nasıl garanti altına alınabileceği önemli bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

Pekâlâ, siyasal sistemde ve anayasada güç dengeleri özgürlükleri garanti altına alacak bir biçimde nasıl tesis edilebilir? Öncelikle, Oedipus’un trajik bir biçimde keşfettiği gibi, herkesin ve her şeyin bir kökeni olduğu ve nihayetinde kökeni tarafından biçimlendirildiği unutulmamalıdır. Toplumumuz modernistlerin düştükleri hatayı tekrarlamak zorunda değildir. Hata bir deneyim nesnesidir. Tecrübe edildikten sonra başka bir yol çizilmelidir. Modernizmin her şeye sıfırdan başlama idealinin siyasal düzeni ve istikrarı nasıl derin bir biçimde tahrip ettiği Fransızlar tarafından yeterince tecrübe edilmiştir. Bu nedenle yeni anayasa gelenekten beslenerek ve çağdaş gelişmelerin dikkate alınmasıyla meydana getirilmelidir. Buradaki en önemli mesele siyasal sistemdeki güç dengelerinin nasıl sağlanacağıdır. Eğer özgürlüğün yaşamımızın bir parçası olmasını ve farklılıklar arasındaki etkileşim vasıtasıyla daha dinamik bir toplum olmayı arzu ediyorsak kuvvetler ayrılığı yeterli bir çözüm değildir. Zira sadece refahın ve ilerlemenin süreklilik arz ettiği koşullarda işlevseldir. Kriz durumlarında devlet kısa sürede gereklilikleri öne sürerek tüm özgürlük ve farklılıkların varlığını tehdit edecek bir yapıya geçebilmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının devlet ile toplum arasındaki güç dengesizliğinde bir karşı ağırlık işlevi edinebileceğini düşünmek içinse naif bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Sivil toplum kuruluşları üyelerinin devletin kaynaklarından diğerlerine göre daha fazla yararlanabilmeleri için çaba gösterir. Devletin tek geliri olan vergilerin dağıtımında etken olmaya çalışırlar. Bu nedenle vergi mükelleflerinin ödemeleriyle oluşan kaynağın dağıtımını çeşitli manipülasyonlarla etkilemeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının adalet, düzen ve istikrarın sağlanmasında devlete karşı bir denge unsuru olması düşünülemez.

Siyasal sistemde güç dengesinin anayasada nasıl sağlanacağı problemi esas olarak devletin toplumun tüm katmanlarına yayılma eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bu ise şiddet araçlarıyla teminat altına alınmış hiyerarşik bir güç katmanlaşmasına yol açmaktadır. Bu durum ancak birey ve cemaatlerin devletin etkinlik sahalarının bazılarını devralmalarıyla aşılabilir. Ülkemizde modernleşme süreçleriyle birlikte vakıfların giderek güç kaybetmesinin sebebi devletin her şeyi kontrol altına alma eğilimidir. Bu nedenle müstakil tüm alanlar merkezin egemenliğine tabi tutulmuştur. Böylece vakıf ve cemaatler toplumsal işleyişteki rollerini kaybetmeye başladılar. Toplumumuzun gelenek ve kültürü, devletin sağlık, eğitim, kültür, çevre ve şehircilik alanlarındaki işlevlerini vakıflara devredebilmesi için gerekli zemini sağlamaktadır. Yeni anayasanın vakıfların potansiyellerini geliştirmelerini sağlayacak bir felsefeyle kaleme alınması ilerleyen süreçte siyasal sistemimizin düzen ve istikrara kavuşmasına yol açacaktır. Zira refahı ve nasıl yaşayacağı devletin etkinliklerinden bağımsız olan bireyler ve cemaatler daha özgürdür. Bunun için yukarıda belirtilen sahalarda farklı aktörlerin çeşitli tarzlarda faaliyet gösterebilmeleri zaruridir. Kültürel, iktisadi ve siyasal etkinliklerimizde devletten bağımsız hareket edilebilen alanlar çeşitlilik arz ettikçe daha dinamik bir toplum haline gelmemiz mümkün olacaktır. Farklı tarz, model ve hukuki yapıların eşgüdümü refah ve istikrara temel teşkil edecektir.

 

Egeli Haber, 05.04.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et