Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Organize, Küstah ve Şamatacı

Sanat, basın ve akademiye sadece ülkemizde değil dünyada da sol hâkim. Solcu olmak aydın olmanın, başarılı ve erdemli olmanın mütemmim cüzü, hatta ön şartı addediliyor. Bu hissiyat öyle yaygın ve benimsenmiş ki solcular, dünyaya kendi zaviyelerinden bakmayanları küçümsüyor, cahiller ve hakikatin sırrına erememiş bîçareler olarak görüyor. Mürekkep yalamış sağcılara veya okuyup da sağcı kalanlara “bu kadar okuyup hâlâ nasıl sağcı olabiliyorsun?” sorusunu yöneltmeyi kendinde hak görenlere göre solcu değilsen ya okumuyor, ya okuduğunu anlamıyor yahut yanlış şeyler okuyorsun!…

Kendisi gibi düşünmeyen insanların aklî melekelerine şüpheyle yaklaşan bu kibir, cahilinden okumuşuna kadar hemen bütün solculara hâkim. Öyle ki, ülkemizin kalburüstü solcularından kabul edilen Tanıl Bora bile ‘Türk Sağının Üç Hali’ni anlattığı kitabında, ‘Türk sağı kendini tasvirden âciz olunca, onu anlatmak biz solculara düştü’ diyebiliyor. Kalburun üstü böyleyse, altını siz düşünün…

Entellektüel üstünlüğün solun elinde olduğu algısı kültür, sanat ve akademide köşe başlarını tutan solcuların kendinden olanlara öncelik tanımaya dönük bilinçli tercihinin onyıllara şâmil bir sonucu olarak ortaya çıktı ve yerleşti. Literatüre ‘grup-düşün’ (groupthink) olarak geçen bu anlayışı “grup dayanışması” olarak adlandırmak belki daha isabetli.

Ülkemiz kültür-sanat gündemini de grup dayanışması içinde hareket eden sol çevrelerin belirlediğini söylemek yanlış olmaz. Kendinden olanı parlatırken diğerlerini görmezden gelme eğilimi sergileyen bu çevrede, yeşil ışık en çok solculara yanıyor. Solcuysanız sahaya 1-0 galip çıkıyorsunuz.

Çok büyük bir yazar olduğu halde Tarık Buğra isminin edebiyat çevrelerinde pek anılmamasının başlıca sebebi, sağ görüşlü olmasıdır. Arif Nihat Asya’nın Nazım Hikmet, Semih Kaplanoğlu’nun Nuri Bilge Ceylan kadar öne çıkartılmamasının en önemli sebebi budur. Fazıl Say her yaptığıyla gündeme otururken, çok daha büyük işlere imza atan Hüseyin Sermet’in konserlerinin bile haber yapılmamasının, Tamer Karadağlı’nın Devlet Tiyatroları’nın başına geçmesine gösterilen tepkinin altında da aynı saik yatar: Bu isimlerin siyaseten ‘doğru’ yerde durmaması ve/veya sola şirinlik yapmaması.

Solcuların tuttuğu #entellektüel süzgeçten çok az #sağcı geçip sivrilebilmiştir. Barış Manço, Orhan Gencebay, Cüneyt Arkın ve Necip Fazıl ilk aklıma gelen isimler. Ortalamanın çok üstünde yeteneklerdi bunlar. İletişim becerisi güçlü insanlardı. Necip Fazıl’ı saymazsak hepsi popüler işler yapan, siyaseten mutedil ve ‘modern’ hayat tarzını benimsemiş şahsiyetlerdi. Diğerlerinden farklı olarak Necip Fazıl’ın bir dâvâsı ve onu yücelten dâvâ arkadaşları vardı. Bunlar olmasa, muhtemelen ismine sadece antoloji sayfalarında rastlardık.

Necip Fazıl gibi bir dâvâ adamı değilseniz, daha geniş kitlelere uzanmak için sol ile dirsek temasında olmanız yahut (en azından) onun hışmını çekmemeniz gerekiyor. Kerli ferli isimlerin bile solcu şairlere, yazarlara sık sık atıf yaparak “onlardan biri” veya “onları takdir ve takip eden biri” olduğunu ispat ve izhar çabasına bir de bu gözle bakmak lâzım.

Solcu veya solculara yakınsanız, ana akım medyada daha çok yer bulabiliyorsunuz. Değilseniz işiniz hayli zor. Bu zorluktan kurtulmak isteyenler, dümeni sola kırmakta buluyor çareyi. Yıllar önce yemekli bir toplantıda yanyana düştüğümüz bir hâkim, küçüklüğünden beri tanıdığı Volkan Konak’ın eskiden solcu olmadığını söylemiş ve eklemişti: Baktı ki solcu olmak işe yarıyor, o yolda ilerledi. Şöhret basamaklarını daha hızlı tırmanmanıza yardım edecekse, niye solcu olmayasınız ki?…

Şevval Sam gibi öteden beri #solcu olanlar var bir de. Annesi Leman Sam’dan mütevellit, sanat dünyasının içinde büyüdü. Maşallah, güzel ve kabiliyetli de. Önce dizi ve filmlerde rol aldı, buradaki performansıyla ses dünyasına sıçrayıp değme şarkıcılardan daha çok aranan bir isim haline geldi. O zamandan beri, orta ve sol çizgideki televizyon kanallarıyla CHP’li belediyelerin kültür-sanat etkinliklerinde sık sık arz-ı endam ediyor. Elbette ücreti mukabilinde…

Gürçeşmeli solcu halk çocuğu Yavuz Bingöl’ün ‘Turnalar’ şarkısının evire çevire dinlendiği günler ise çoktan mazide kaldı. Sol mahfillerin ‘dönek’, ‘omurgasız’ ve ‘yalaka’ ilan ettiği Bingöl gibilerin yüzüne o cenahtan kimse bakmıyor artık. Suçu ne derseniz, sağla diyalog içinde olmak, onların projelerinde yer almak, Erdoğan’a ve Ak Parti’ye alenen husumet beslememek. Abarttığımı sanmayın. Yılların solcusu Erkan Oğur’u Erdoğan’ın eski sözcüsü (şimdiki MİT Başkanı) İbrahim Kalın’la türkü söylediği için sosyal medyada linç etmeye kalkmadılar mı? Hani sanat evrenseldi, türküler bizi birleştiriyordu? Kendi mahallesinden gelen bu linç girişimini savuşturmak için, Kalın’la ikinci bir klip çekmeyeceğini ilan etmek zorunda kalan Oğur’un başına gelenler çok çabuk unutuldu.

Bunun gibi pek çok örnekte de görüldüğü üzere, sosyal medyada çabucak bir araya gelip gündem oluşturma kapasitesine sahip, azgın ve organize gruplar var. İstediklerini göğe çıkarıp istemediklerini yerin dibine batırabiliyorlar. LGBT’sinden feministine, Gezicisinden, FETÖ’cüsü ve köpekperestine kadar muhtelif desenlerdeki bütün bu grupların solla bir şekilde dirsek temasında olmaları bir tesadüf mü? Onlar da biliyor ki organizasyon, dayanışma ve kamuoyu yaratmadaki eşsiz kabiliyetiyle solu yanına çekemeyenlerin sesini duyurma ve başarıya ulaşma şansı çok düşük. Bu yüzden bazen açıkça, bazen örtülü bir şekilde solla temas ve işbirliği içinde olmayı arzu ediyorlar.

Kendisi de bir solcu olan rahmetli hocamız Sadık Acar, demokrasiyi “organize azınlıkların, organize olamayan çoğunluğa uyguladığı kapris” olarak tanımlardı. Acar’ın tanımı üzerinden yürüyecek olursak, ülkemizin en organize gücü olan solun sürekli kaprisine maruz kaldığımızı söylemek yanlış olmaz.

burakertastan@hotmail.com

İlüstrasyon Mark Matcho

Sahipsiz Köpeklere İlişkin Kanun Teklifi ve Muhalefetin Tutumu

0

Sahipsiz sokak köpeklerine yönelik yeni kanun teklifi, ülke gündemini birkaç haftadır meşgul ediyor. Teklif ile Hayvanları Koruma Kanunu’nun Ek 1. maddesi değiştirilmesi öneriliyor. Bu, aslında kanun teklifindeki en önemli değişiklik önerisi. Teklif bu haliyle yasalaşırsa, sokaklardan alınan sahipsiz köpeklerin, aşı ve kısırlaştırma işleminden sonra alındıkları yere bırakılması uygulamasına son verilecek. Toplanan köpekler sahiplendirilene kadar hayvan bakımevlerinde barındırılacak.

Kanun teklifinin kamuoyunda en çok tartışılan kısmı ise köpeklere yönelik ötenaziyle ilgiliydi. Saldırgan ya da bulaşıcı hastalık taşıyan köpeklere ötenazi yapılabileceği, sahipsiz hayvan popülasyonunun kamu güvenliği bakımından tehlike oluşturması durumunda sahipsiz hayvanlara ötenazi yapılabilmesi değişiklik teklifinin ilk halinde öngörülmüştü. Gelen tepkiler üzerine Ak Parti’nin Komisyon’da verdiği önergeyle ötenazi ifadesi kanun teklifinden çıkarıldı. Öte yandan değişiklik teklifinin son halinde “Bakımevine alınan köpeklerden insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlarına Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nun 9. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen tedbir uygulanır.” ifadesinin yer aldığı görülüyor. Yine değişiklik teklifinin son halinde “Yerel yönetimler, sahipsiz köpeklere ilişkin yürüttüğü iş ve işlemlerde Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi kapsamında gerekli idari tedbirleri almaya yetkilidir” hükmünün yer aldığı ifade ediliyor.

Dolayısıyla, gerek -kısaca- saldırgan olduğu için, gerekse sahipsiz köpek popülasyonunun kontrol altına alınması amacıyla köpeklerin öldürülebilmesi kanun teklifinin son halinde de mümkün görünüyor. Çünkü Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nun 9. maddesinin 3. fıkrası, saldırgan köpeklere ötenazi yapılabileceğini ifade ediyor. Yine kanun teklifinin son halinde atıf yapılan, Türkiye’nin de taraf olduğu, Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin 12. maddesi, “Taraflardan biri başıboş hayvan sayısının sorun yarattığını düşünürse, gereksiz ağrı, acı ve ıstırap çekmelerine sebep vermeyecek şekilde sayılarını azaltmak için uygun yasal ve/veya idari tedbirleri alacaktır” diyor. Sözleşmenin aynı maddesinin ii. bendi ise, sayı azaltma amaçlı öldürme işleminin Sözleşme’deki şartlara göre yapılması gerektiğini hükme bağlıyor.

Sahipsiz köpekler özellikle kırsal kesimlerde ve kentlerin çeperlerinde yaşayan insanlar için büyük tehdit teşkil ediyor. Bu sebeple insan sağlığı ve yaşamını en üst noktaya koyup bu çerçevede sorunu çözmeye çalışmamak, sahipsiz köpeklerin sokaklarda yaşamasının devamını savunmak bu insanların hayatını önemsememek şeklinde anlaşılabiliyor. Buradan sınıfsal bir yarılma ortaya çıkıyor: Kentlerin merkezlerinde ve gelişmiş yerlerinde yaşayanlar köpeklerin yaşamını savunurken, taşrada ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlar kendi canlarını kurtarmaya çalışıyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, kanun teklifi henüz kamuoyuna yansımadan önce “Biz bu meselenin maalesef bir sınıfsal sorun haline dönüşüp, yoksulların tehdit altında olduğu, zenginlerin de hayvan haklarını savunduğu bir ikilemden çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz.” demişti. Bu yaklaşım sorunu kabul eden ve çözüme yönelik iletişime imkan veren bir yaklaşıma işaret ettiği için umut vericiydi. Fakat kanun teklifinin komisyon tartışmaları boyunca CHP uzlaşmaz bir tutum sergiledi. Kısırlaştırarak sokağa salma işleminin sonuç vermediği, bunu uygulayan Hindistan gibi ülkelerde sahipsiz köpek popülasyonunun kontrol altına alınamadığı, ülkemizde de pek çok önlenebilir çocuk ve yetişkin ölümüne yol açtığı bilindiği halde muhalefet bu uygulamanın Türkiye’de de değişmeden devamını istiyor. Sonuç olarak, mesele tam da Özgür Özel’in belirttiği gibi sınıfsal bir mesele haline gelmiş durumda. Muhalefet eskiden olduğu gibi, kentli, yüksek gelirli, müreffeh kesimi ve mevcut durumda bu kesimin köpek sevgisini temsil ediyor. Dışarı adım attığında köpeklerden korkarak bir hayat süren yığınlarsa, kendi sağlık ve hayatlarının önemsenmediğini düşünüyor.

Bozkurt da Sembol, Atatürk de

Efsaneye göre Türkler, Ergenekon adını verdikleri korunaklı bir vadide dört yüzyıla yakın bir süre yaşadıktan sonra, artık vadiye sığmadıklarını görüp çıkmak istediklerinde çıkış yolunu bilmediklerini fark etmişler. Dağı eritip yol açmaya çalışırlarken, karşılarına bir kurt (Bozkurt) çıkmış. Sıkışıp kaldıkları vadiden bu kurdun peşine düşerek çıkmışlar. O gün bugündür Bozkurt Türklerin rehberi, Türklüğün sembolüymüş.

Büyük ve kadim milletlerin destanları olur. Bu da bir destan, bir efsane elbette. Her destan gibi abartılı öğeler içeriyor. İnananı var, inanmayanı var. İnanarak dinleyeni var, edebî bir metin olarak beğeneni var. Ülkücüler ilk gruba giriyor, ben ikincilerdenim.

Bozkurtu bir sembol olarak, bir değer olarak benimseyip öne çıkaranlar daha çok ilk gruptakiler, yani ülkücüler. Ülkücü olmak siyasî bir tavır. Bütün Türkler ülkücü değil. Buna mukabil “Ne mutlu Türküm diyene” felsefesi benimsenmişse, Türk olmadan da ülkücü olunabiliyor. Kürt ve Çerkez ülkücüler tanıdım.

Ülkücü olmadığı halde Bozkurt’a sempatiyle bakanlar ile Bozkurt’tan rahatsız olmayanlar, benim gibi, ikinci grubu oluşturuyor. Her iki gruba girmeyip Bozkurt’a ve onun ima ettiği düşünceye mesafeyle bakan, hatta bundan rahatsız olanlar da üçüncü grubu teşkil ediyor.

Bu üç grupta yer alanların her biri, bu ülkenin eşit derecede vatandaşı. Her konuda olduğu gibi millî takım üzerinde de eşit derecede pay ve söz sahibiler. Millî formayı giyen bir sporcunun bu forma üzerinde iken -sahada veya yedek kulübesinde iken yani- bu üç gruptan sadece birinde veya ikisinde yer alanların benimseyeceği işaret ve siyasî semboller kullanmasını doğru bulmuyorum.

Merih Demiral’ın Avusturya’ya attığı gol sonrası yaşadığı sevincin tesiriyle yaptığı ‘Bozkurt’ işaretinden bahsettiğimi anlamış olmalısınız. Bu işaret siyasî bir sembol değil, Türk milletinin ortak değeridir diyenlerin, Türk milletinin ortak değerinin ne olduğuna kimin ve neye göre karar verdiğini açıklaması lâzım.

Bu maç millî hislerin şaha kalktığı bir iklimde yurt dışında oynandığından, Bozkurt işareti ülke içinde fazla tartışma yaratmadı. Hatta hemen herkes, Merih’in arkasında durup UEFA’yı eleştirdi. UEFA’nın emsal teşkil edecek bu kararıyla Türk futboluna büyük bir iyilikte bulunduğunu ise ya kimse görmedi veya çok az kişi gördü. Ceza verilip yasaklanmasaydı, aynı işaretin ulusal liglerde de kullanılmasına onay çıkmış olacaktı. Rakip takımın bir futbolcusunun Amedsporlu taraftarların bulunduğu tribüne doğru koşup Bozkurt işareti yaptığını düşünsenize… Bozkurt’un hepimizi birleştiren bir değer olduğunu düşünüyor musunuz hâlâ?

Yarın ‘Atatürk bu milletin ortak değeridir’ diyen başka bir futbolcu sahaya Atatürk posteri veya formasında Atatürk rozetiyle çıkıp diğer futbolcuları ve/veya takımları da bu şekilde davranmaya çağırabilir. Onuncu Yıl Marşı’nın bile siyasî bir sembol haline getirildiği bir ülkede, büyük bir linç yeme pahasına bu çağrıya uymamayı hangi futbolcu veya takım göze alabilir?

Bana göre Atatürk de bir siyasî sembol. Seveninin çok olması, yaşamıyor olması veya bu ülkenin harcındaki payı onu siyasî bir kişilik olmaktan çıkarmıyor. Hangi takım ve/veya oyuncu sahaya Atatürklü bir pankart, afiş veya sembolle çıkarsa o da cezalandırılmalı.

Fenerbahçe-Galatasaray arasında Suudi Arabistan’da oynanması planlanan, fakat her iki takım da sahaya Atatürklü pankart ve tişörtlerle çıktığı için oynanmasına müsaade edilmeyen maçta tecrübe etmiştik bunu. Suudi Futbol Federasyonu ‘siyasî sembol yasağı’ kuralını tatbik etmişti ve haklıydı. Bu maç Türkiye’de oynansaydı ve takımlar aynı minvalde hareket etseydi, muhtemelen sorun çıkmaz ve maç tatil edilmezdi. Uluslararası kuralların esnetilmesi veya uygulanmaması, aynı pervasızlığa yurt dışında oynanan maçlarda da müsamaha gösterileceği düşüncesine sevk ederek futbolumuza zarar veriyor.

Merih’e verilen ceza

Gol sevinci sonrası yaptığı Bozkurt işareti yüzünden Merih Demiral’a iki maç ceza verilmesine üzüldüm. Fakat yukarıda izah ettiğim sebeplerle cezayı haklı buldum. Bu ceza aşırı sağcı (bu ifadenin MHP için kullanılması bence haksızlık) bir partinin sembolü olduğu için değil, siyasî bir sembol olduğu için verildi.

Bu cezaya birkaç farklı eleştiri geliyor. İlki, başka ülkelerin futbolcuları da maç içinde siyasî semboller kullandığı halde UEFA’nın yalnızca Türkiye’yi ve Merih’i cezalandırdığı yönünde. Futbolu yakından takip etmediğim için UEFA’nın diğer ülke ve futbolcularla ilgili uygulamalarını bilmiyorum. Avrupa’nın ve uluslararası kuruluşların tarihi ülkemize yönelik çifte standartlar ve adaletsizliklerle dolu olduğundan, ortada bir adaletsizlik varsa hiç şaşırmam. Siyasî sembol kullanma yasağını delen Merih’e verilen cezayı doğru, fakat ağır bulduğumu belirtiyorum sadece. Bence tek maçlık ceza yeterliydi.

İkinci bir eleştiri, bu tür (siyasî) sembollerin başka ülkelerin taraftarları tarafından da kullanıldığı, fakat UEFA’nın hareketsiz kaldığı yönünde. Siyasî sembol yasağı (şimdilik) sadece sporcuları, teknik ve idarî ekibi kapsıyor. Şimdilik dedim, çünkü ileride bu yasağın tribünleri de içine alacak şekilde genişleyeceğini düşünüyorum.

Bir diğer eleştiri, ‘Bozkurt’ işareti yapan Merih’e ceza verilirken, istavroz (haç) çıkartan futbolculara ceza verilmediği yönünde. Bunlardan biri siyasî simge, diğeri dinî mensubiyet tezahürü. Yani ikisi aynı şey değil. Futbol müsabakalarında dinî inançların tezahürü serbest. Bir Hıristiyan haç çıkarabildiği gibi, bir Müslüman semaya el açarak dua da edebiliyor, secde de. Her ikisi de kurallar dahilinde. Bence de doğru olan bu.

Peki çözüm ne? Bozkurt’ta ve Bozkurt işaretinde kararlıysak, bunu federasyon tüzüğüne işleyip UEFA’ya bildirmeliyiz. Böylece Bozkurt, futbol millî takımının resmî sembolü haline gelir ve -Fransa’nın horozu kullandığı gibi- biz de rahatça kullanmaya başlayabiliriz. Çözüm arayana, işte çözüm.

Göçmen Karşıtlığı Değil Göçmenlere Destek Kazandırıyor

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, siyahiler ve Çinliler hakkında ipe sapa gelmez sözünü duyduğum ilk anda büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Nasıl olur da Tanpınar böyle bir şey söyler diye değil. Söyler. Herkeste böyle sapmalar olabilir. Peki, ırkçılık bir sapma mıdır? Ben öyle olduğunu düşünenlerdenim. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, insan doğuştan gelen ya da sonradan edindiği kimliklere sistemli düşmanlık fıtrattan/iyilikten bir sapmaya işaret eder. Bugün dünyanın dört bir yanında görülen göçmen karşıtlığı da benzer şekilde kötülükle eşdeğerdir. Aslında göçmen karşıtlığı bir marazdır.
Maalesef ülkemizde de son zamanlarda belli ırkçı odaklar savaştan kaçıp ülkemize sığınan mazlum insanları hedefe koyarak kendi kötülüklerini etrafa saçmaktalar. Kadın, çocuk, yaşlı demeyerek evlerini taşa tutanlar, hatta Kayseri’de yaşandığı gibi göçmenlere ait evleri ateşe verip yakmaya kalkanlar hangi gerekçeyle olursa olsun bu hastalıklı ruh halini yansıtmaktalar. Göçmenlerin ülkenin demografik yapısına zarar vereceği, ülke ekonomisini olumsuz yönde etkileyeceği gibi bir takım dikkat çekici manşetler atarak eylemlerini meşru göstermeye çalışanlar ne yaparlarsa yapsınlar tarih boyunca mazluma düşmanca davrananlar hatırlanacaktır. Göçmen karşıtlığı bugün Batı’da görüldüğü gibi aşırı sağcı, ırkçı anlayışları besler. İyiliğe, hayra matuf hiçbir yanı yoktur. Bilakis göçmenlerin gittikleri ülkelere yeni bir enerji katması gibi bir takım olumlu yanları söz konusudur. Elbette sorun çıkartanlar olabilir. Bunlar da kolluk güçleri tarafından sınır dışı edilmektedir. Ancak olumsuz bir iki örneği büyüterek göçmenlerin tamamını suçlamak insafsız ve aldatıcı bir yaklaşımdır.
Geçtiğimiz günlerde sona eren EURO 2024 Futbol Şampiyonası aslında göçmen karşıtlığının değil göçmenlere destek olanların başarı kazandığını tüm dünyaya gösterdi. Başta kupayı kazanan İspanya olmak üzere finaldeki rakibi İngiltere, Hollanda, İsviçre, Fransa ve daha birçok ülkenin milli takım kadrosunda göçmen futbolcular yer alıyordu. 2018 Dünya Kupası’nı kazanan Fransa milli takımında bulunan 23 futbolcunun 15’i Mbappe, Kante, Pogba, Dembele, Adil rami gibi Afrika asıllı isimlerden oluşuyordu.
Euro 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda öne çıkan isimlerden biri de Fransa Milli Takımı’nın yıldızlarından Eduardo Camavinga oldu. Aslen Kongolu olan Camavinga, 2002 yılında Angola’da Miconge mülteci kampında dünyaya geldi. Angola, uzun yıllar Portekiz tarafından sömürüldü. Sömürgecilerin ülke yaşamını alt üst ettiği Angola’da iç savaş 27 yıl boyunca devam etti. 500 bin insanın ölümüne neden olan savaşın ardından binlerce insan ülkeden göç etmek zorunda kaldı. Savaştan kaçıp hayatını kurtarmaya çalışan ailelerinden biri de Real Madridli oyuncu Camavinga’nın ailesi oldu. Fransa’ya göç ettikten sonra çalışıp, başlarını sokacakları bir eve sahip olan aile Fransa’da da çeşitli zorluklarla karşılaştı. Camavinga’nın futbola başlaması kısa süre içinde ailenin kaderini de değiştirdi. Yeteneğiyle dikkat çeken oyuncu spor kulüplerinin takip ettiği bir isme dönüştü. Bu sayede Camavinga ile birlikte tüm ailesi de 2019’da Fransız vatandaşlığına geçmeye hak kazandı. Fransa milli takımının yıldız oyuncusu Eduardo Camavinga tüm bu zorlukları aşarak bugün dünya futbolunun en önemli isimlerinden biri oldu. Fransa milli takımının ve dünya futbolunun en önemli isimlerinden biri olan Kylian Mbappe de göçmen bir ailenin çocuğu. Babası Kamerunlu annesi Cezayirli olan Mbappe, ülkesindeki aşırı sağcılara karşı düzenlenen kampanyalara da destek sağlayarak ırkçılağa karşı tavır geliştiren bir isim. Fransa milli takımında ayrıca Benin, Lübnan, Fas, Senegal, Moritanya, Mali gibi farklı ülkelerden Fransa’ya göç etmiş sporcular da yer alıyor.
Turnuvada İspanya ile birlikte final oynayan İngiltere milli takımının etkili oyuncularından Jude Bellingham’ın hikayesi ise daha da ilginç. Babası İngiliz olan Bellingham’ın annesi ise Gambiya kökenli. Yani İngiliz beyaz olan Bellingham’ın babası, Gambiya kökenli siyahi bir kadınla evlenerek ırkçılık duvarını da aşmış biri. İngiltere forması giyen bir diğer önemli oyuncu Bukayo Saka da göçmen bir ailenin çocuğu. 1990 yılında Nijerya’dan İngiltere’ye göç eden ailenin çocuğu olan Saka, 2001 yılında dünyaya geldi.
Euro 2024’te parlayan bir diğer göçmen futbolcu da İspanya milli takımının yıldızı Nico Williams oldu. Abisi İnaki gibi Athletic Bilbao takımının formasını giyen Nico Williams, özellikle İngiltere’ye karşı oynanan final maçındaki performansıyla tüm dünyanın dikkatini çekmeyi başardı. Nico’nun annesi Maria ve babası Felix 1994 yılında Gana’dan İspanya’ya göç etmek zorunda kalmış bir aile. Üstelik İspanya’ya ulaşmak için Sahra Çölü’nü yürüyerek aştıkları yolculuk esnasında anne Maria, büyük oğulları İnaki’ye hamileymiş. Çıplak ayakla çıktıkları yolculuk sonunda tel örgüleri aşıp İspanya’ya sığınan aile tüm zorlukların ardından dünya futboluna büyük bir yıldız armağan etti. İspanya’ya göçün üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra 2002’de dünyaya gelen Nico Williams, başarılarıyla İspanyol halkının gurur kaynağına dönüştü.
Avrupa şampiyonu İspanya’nın en önemli yıldızlarından biri olan Lamine Yamal da göçmen bir ailenin çocuğu. Babası Fas, Annesi Ekvator Gine’den İspanya’ya göç etmiş bir ailenin oğlu olan 17 yaşındaki Yamal, özellikle yarı final maçında Fransa’ya attığı golle hem İspanyol halkınının göğsünü kabarttı hem de dünya kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı. EURO 2024’ün en iyi golüne sahip Yamal, henüz 15 yaşındayken Barcelona formasını giydi. Ayrıca 16 yaşında İspanya milli takımının kadrosunda yer alarak en genç oyuncu olma özelliğine de sahip oldu.
Görüldüğü gibi ırkçıların hedef tahtasına yerleştirdiği göçmen ailelerin çocukları performanslarıyla bugün dünya sporuna yön verecek konuma eriştiler. Yamal’ın golüne sadece İspanyollar değil kalbi güzellikler için atan herkes sevindi. Irkçılar, toplumu tek tipleştirerek kendisi gibi olmayanları düşmanlaştırırken, hayat tüm farklılıklarıyla insanlara yeni güzellikler sunmaya devam ediyor. Bu açıdan Euro 2024 Şampiyonası farklı geçmişlere ve kültürlere sahip insanların güvenle bir arada yaşamaları sağlandığında ortaya nasıl bir başarı tablosu çıktığının anlaşılması için güzel bir örnek oldu.

İçki içmek ahlâksızlık mı günah mı?

Geçen hafta, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan ve tüm camilerde okunmak üzere gönderilen Cuma hutbesinde, “içki içmek ahlâksızlıktır” sözü sarf edildi. Bu söze itiraz edenler çıktı. Bazıları, hayli sert bir tutum takınarak, asıl bunu söyleyenlerin ve söylemenin ahlâksızlık olduğunu iddia etti.

Bu meseleye nasıl bakmak lazım?

İlk bakış, doğal olarak, dinî açıdan olabilir. İçkiyi haram yapmış ve içki içmeyi günah saymış bir dinin mensuplarının içki içenleri ve içki içmeyi eleştirmesi olağan. Bunu yapmak genel olarak ifade özgürlüğüne girer. Biraz ağır bir suçlama olsa da bir dindar içki içenleri ahlâksız olarak görebilir ve bunu ifade edebilir. Bu tür suçlamalarla karşılaşanlar da ilgili kişiye bir şekilde cevap verir.  Ancak, bu hutbenin Diyanet tarafından hazırlanmış olması meselenin boyutlarını epeyce değiştiriyor. Diyanet resmî bir kurum ve bir anlamda devlet adına açıklama yaptığı düşünülebilir. Bu durumda devletin vatandaşlarına karşı izlemesi gereken tarafsızlık ve eşitlik ilkesi bozulur. Devlet içki içmeyen vatandaşlarına pozitif; içki içenlere ise negatif ayrımcılık yapmış olur. Oysa, demokratik devletin vatandaşları arasında şu veya bu sebeple negatif veya pozitif ayrımcılık yapmaması lazım gelir. Bu tutum aynı zamanda Diyanet gibi bir kurumun var olmasını -veya en azından bugünkü formatında var olmasını- sorgulamayı gerektirebilir.

İkinci bakış toplumsal açıdan olabilir. İçki elbette bazen bazı kötülüklere ve suçlara kaynaklık edebilir veya onları bir şekilde teşvik edici olabilir. Burada hürriyetçi demokratik devletin ikili rolü ortaya çıkar. Demokratik devlet bir taraftan isteyen, tercih eden vatandaşların içki içebileceği bir özgürlük ortamını tesis etmek ve korumak diğer taraftan da tüm suçlarla olduğu gibi içki kaynaklı suçlarla da mücadele etmek zorundadır. Demokratik devlet meselâ içki satışını ve içki tüketilen yerlerin işletilmesini şartlara bağlayabilir. Hemen hemen tüm dünyada olduğu gibi içkiye ağır vergiler de bindirebilir. Ama, içki içmeyi toptan ve tümden yasaklayarak içki kaynaklı suçları önleme yoluna gidemez. Hem içkiyi resmen yasaklamak onun fiilen ve külliyen yasaklanması anlamına gelmez hem de muhtemelen içki yasağının başarılı olması için başka yasaklarla desteklenmesi gerekir. Bu da özgürlük ortamının iyice ortadan kalkmasına sebep olabilir.

Bir diğer mesele içki ile ahlâklılık veya ahlâksızlık arasında zorunlu bir ilişki kurulup kurulamayacağı. Bence ikisi arasında zorunlu bir ilişki yok. İçki içtiği hâlde çok ahlâklı hayatlar yaşayan ve içki içmediği hâlde çok ahlâksızlık yapan insanlarla karşılaşmak her zaman mümkün.

Bana öyle geliyor ki merkezî hutbe sistemi bu tür problemler doğurmaya çok elverişli. Başka bir deyişle dinî çoğulluğun var olduğu ve dinlere farklı bakışların bulunduğu ortamlarda dinin devlet içinde yapılandırılması sıkıntılara yol açma potansiyeline sahip. Sıradan insanlar, yani sadece kendisini veya kendi grubunu temsil etme durumunda olanlar, içki ile ahlâk arasında istediği ilişkiyi kurabilir ve bunu ifade edebilir ama bir devlet kurumu olan Diyanet’in bunu yapması epeyce sıkıntılı. Bu yüzden, belki de, Diyanet tarafından hazırlanan hutbelerin, içki içmenin ahlâksızlık olduğu gibi tartışmaya çok açık argümanlara değil de meselâ içkinin İslam dinine göre günah olması gibi argümanlara dayanması çok daha makul ve mutedil bir yol gibi görünüyor.

Düşünme Metodu Hataları

0

Bir sosyal medya paylaşımında şöyle dendiğini gördüm: “Marksizm insanı devlete esir eder, kapitalizm insanı sermayeye esir eder, İslam insana haysiyetini iade eder.”  Paylaşımcının büyük bir özgüven ve mutlak doğruyu dile getirdiği inancı içinde verdiği bu mesaj, insanlarda sıklıkla karşımıza çıkan bazı düşünme, mantık ve muhakeme etme problemlerini yansıtıyor.

Her şeyden önce bu üç şeyin karşılaştırılması yanlış, çünkü her biri farklı fenomenlere ve varlık türlerine işaret ediyor. Marksizm bir sert ideoloji, kapitalizm bir ekonomik sistem ve İslam bir din. Anlamlı ve sonuç veren bir karşılaştırma yapabilmek için aynı türden olan şeylerin karşılaştırılması lazım. Meselâ Marksizmin (bilimsel sosyalizmin) diyelim ki liberalizm veya konservatizm (muhafazakârlık) ile mukayese edilmesi gerekir. Keza, İslam da bir din olarak diğer dinlerle, söz gelimi Hristiyanlık veya Budizm ile karşılaştırılabilir.

Yaklaşımdaki bir diğer hata Marksizm, kapitalizm ve İslam’ın ayrı ayrı ölçütlere göre değerlendirilmesi. Meselâ Marksizm devletin iriliği ve insanların tüm hayatına hükmetmesi açısından ele alınıyor. Bence bu bakış doğru. Öyleyse aynı ölçüt açısından kapitalizmin ve paylaşımcının anladığı İslam’ın da değerlendirilmesi gerekir. Ama bu yapılmıyor. Kapitalizm para-sermaye ve İslam insan haysiyeti açısından değerlendiriliyor.  Bu, mantıkî muhakeme ilkelerine aykırı ve bilgimizi ilerletmeyen bir çaba. Bu ölçütlerden sadece biri açısından bu üç varlığı değerlendirmek daha doğru ve anlamlı olabilir. Örneğin, devletin insan hayatına karışma derecesi, paraya bakış yahut insan haysiyetine verilen yer ve değer bakımından değerlendirme yapmak gibi.

Paylaşımdaki İslam’ın insana “haysiyetini iade ettiği” iddiası da çok tartışmalı. Bu durumda insanların çoğu haysiyetsiz sayılmalı, çünkü dünyada yaşayan insanların yaklaşık dörtte biri Müslüman. İslam öncesinde de insanlar haysiyetten mahrum olarak yaşamış olmalı. Meselâ Türklerin İslam öncesindeki hayatı da haysiyetsiz bir şekilde yaşadıkları kabul edilmeli. Ayrıca, İslam’dan çıkıp Hristiyanlığa geçen veya ateizme kayan kişiler de insan olarak haysiyetlerini kaybediyor olmalılar. Bunların aşırı iddialar olduğu ortada.

Bu paylaşımın, bilinçli veya bilinçsiz, bir İslamist çizgiyi yansıttığı söylenebilir. Müslüman dinine inanan ve dinini yaşamaya çalışan kişi ise İslamist ülkede yaşayan her kişinin ve kesimin kamu zoruyla kendisi gibi düşünmeye ve yaşamaya zorlanmasını savunan kişidir. Bu yaklaşım aynı zamanda İslam’ın her şeyi kapsadığını, hiçbir şeyi dışarda bırakmadığını savunur ve kendisinin İslam’ın hangi konuda ne dediğini mutlak anlamda bildiğini tahayyül eder.  Literatürde bu tarza verilen genel isim religionizmdir (dinizm). Kavram bir dine değil bir dinin ideolojiye çevrilmiş hâline işaret eder. Hristiyan dünyasında Hristiyanlar arasında her şeyi kuşatan ve zorla insanlara takip ettirilmesi gereken Hristiyanlığa Hristiyanizm ve bu görüşe bağlı olan kimseye Hristiyanist denir. Müslümanlar arasında aynı yaklaşımı benimseyenler de dini bir tür ideolojiye dönüştürdükleri için kendilerine İslamist ve inançlarına da İslamizm adı verilebilir. Burada din, din olmaktan çıkartılıp bir ideolojiye, genellikle de dinlerden çok daha kapsayıcı ve geniş olan bir totaliter ideolojiye dönüştürülmektedir…

Sosyal medya platformlarında yapılan ve paylaşımcılarının çok anlamlı ve önemli olduğunu düşündükleri bu türden aforizmalar veya slogan sözler çoğu zaman anlamsız ve bahsettiğim türden hatalarla dolu.

Hangi Savaşın İçindeyiz?

Masum birinin, kolektif cezalandırmanın sonuçlarını yaşamasından daha büyük çok az gayri adil durum olsa gerek. Ancak bu gayri adil durum, özellikle modern siyaset içerisinde sıklıkla karşılaşılan bir olgu haline geldi. Devletlerin bireye ulaşma, onu kontrol etme ve kendi siyasetine maruz bırakması güvenlik siyasetleri içinde olağanlaştı. Bireye güvenlik sağlaması beklenen devletler ve devletleşme eğilimindeki siyasal yapılar bireyin güvenliğini tehdit eder hale geldi. Artık ister bir ulus devletin üyesi, ister küresel insanlığın bir parçası olalım, içine çekildiğimiz pek çok savaşın normalleşmiş kabul edenleri haline gelmedik mi? Hem de bunu hiç istemesek bile birileri bizi bunun içinde saymıyor mu? İster silahların doğrudan hedefi, ister bizim için hareket ettiğini söyleyen siyasal erklerin, adımıza başkalarına yönlendirdikleri silahların parçası olmak nasıl kolektif cezalandırmanın bir parçası olmasın?

Kolektivizmin hâkim siyasal söylem ve uygulamalar olarak varlığı, bireyi doğal olarak içinde bulunduğu hayatta nesnelleşme probleminin içinde bırakıyor. Kendi politik kararlarını kendisi için alması ve uygulaması gitgide aşınan birey, kolektivizm içinde nesnelleştikçe dokunulmazlığını fiilen kaybediyor. Özgür olmak isteyen bir insan için çok büyük bir sonuç. Buradan başlığa gelelim: Birey kimin savaşında ve hangi tarafta?

Uluslararası ilişkiler sosyal bilimler alanında “bireyin olmadığı” bir alandır dersek pek yanlış olmaz. Ancak, küresel siyasal çatışmaların da merkezinde. Dünya, bölgeler (regions), ulusüstü yapılar, devletler, toplum, topluluklar-çıkar gurupları ile neredeyse doğrudan alakalı. Realizme en yakın teorisinin adı dahi kolektif – (Collective Security). Liberalizm-İdealizm bile, düşüncesinin merkezinde özne olarak birey dışındaki siyasal varlıkları ele alıyor. Realizmin kültürel boyutu da kendisine özne olarak “medeniyetleri” alıyor. Bireyin mutlak dokunulmazlığının sözünün dahi edilmediği “medeniyetler”… Hayatın doğasında bu var demek ise bile, bu teorilere birey üzerinde bir ahlâkî otorite tanımaz (Bunun yanında realizm elbette, haklılaştırıcı bir “ahlak” peşinde değildir).

Güvenliğimizi “sağlayan” savaşların haklılaştırılma çabaları da pek çok soruyu ve çelişkiyi içinde barındırıyor. Şiddeti başlatan – şiddete maruz kalan ikileminde tüm altyapılar flulaşmış halde. Meselelerin “0” noktaları ne zaman ve nereleri? Siyasal üstünlük ve ideolojik haklılıkların temeli sadece – ben ben olduğum için haklıyım – noktasında mı? Fundamental ideolojilerin kendilerini var etme ve gerçekleştirmede şiddeti bir mutlak sayarak kendi konumlarını oluşturmalarına ne demek gerekiyor?

Buradan soruları derinleştirerek ilerleyebiliriz. Devletler “ahlâkî meşruiyet” üzerine mi oluşmuşlardır? Hangi siyasal savunma aygıtı saldırmaktan büyük oranda uzak kalabilmiştir? Siyasal savunma “oyunu ileride kurmaya” ne kadar yatkın? Her saldırıya maruz kalmak savunmada kalındığı için mi gerçekleşmiştir? Askeri karşılıkların “doğası”, kendisini bir önceki saldırıya uğrayan olmaktan mı alıyor?

Şöyle ve şu argümanla devam edebiliriz: “İnsanlar arasında çatışma mutlaktır ve bu yüzden şiddet her zaman olacaktır. Bu durumda yapılması gereken, sert güçle her zaman etkin olmaktır. Eğer etkin olmazsanız silahlar yarın sizin yakınınızda patlar.” Bu argüman karşısında “mutlak pasifizm & sivil itaatsizlik” ahlâkî cevaplar olabilir mi?

Şiddet sarmalında süreklileşmiş bir “karşı taraf suçlu” tezine de bakmak gerekli. Taraflar kendilerinin haklılığına kesin olarak inanmış oluyorlar. Hatta inanmaktan çıkarak, maddi ve pratik nedenlerle içerdiği şiddeti normalleştiriyorlar. Normalleşmesinin dışında başka bir seçenek olmadığını iddia ediyorlar. Bu ister dünyalı bir yaşam süresini maksimize etmek, ister öteki dünyalar için bu dünyada üzerine düşen görevi yerine getirmek olsun.

Öznesi bireyin varlığı ve özgürlüğü olmaktan çıkmış siyasette “masumiyet” de farklı anlamlarda yorumlanabiliyor. Artık cezalandırılabilir olanlar konu özelinde “herkes” oluyor. Bir çeşit feda edilmesi gerekenler kategorisi oluşuyor. A tarafı B tarafından “herkesi” cezalandırabiliyor, çünkü kendi kolektif varlığı ancak bu şekilde olabiliyor (Aynısını B tarafı üzerinden de düşünebiliriz).

Şunu düşünmemek de elde değil: Herkesin savaşında suçlu ve haklı herkes mi oluyor? Şiddeti gerçekleştiren özne kim? Bulunabiliyor mu? A veya B devletinin yöneticileri? Demokratik bir devlette bu yöneticileri seçenler? Bu seçmenleri eğitenler? Eğitenlere fikri altyapı sağlayan bilim insanı ve filozoflar?

Silahları finanse edenler? Silah üreticileri? Silah tüccarları? Silah tasarımcıları? Silahları keşfedenler? Silah kimin elinde? Tetiğe kim basıyor? Çocukları kim kalkan yapıyor? Çocukların üzerine kim bomba atıyor? “Terörist saldırıda” tecavüze uğrayarak öldürülmüş bir kadının cesedinde bulunan 6 farklı erkeğin spermleri aslında hangi bedenlerden çıkıyor? “Bütün savaşları bitirecek “o savaşta” Makyavelizm olmazsa olmaz mıdır? Peki orada doğacak şiddetin mağdurları ve mazlumları, kimi zalim olarak görmeli? Kendi çocukları ölmesin diye başkalarının çocuklarını değersiz görüp öldürebilmekte adalet tam olarak nedir? Bu tamamıyla görmezden gelinebilir mi? Siyasetin ahlaki yükü kimin üzerine yükleniyor? Sadece doğmuş olmak kişiyi bu sorumluluğun altına itiyor mu? Hayatın mutlak maliyetlerinden midir bunlarda? Basit bir vatandaş olarak Twitter’da başkasını kahrederken, sorumluluk sahibi olmanız durumunda bu kahrın hangi tarafında yer alacağınız ne kadar düşünülüyor?  Kolektivizmin mutlak çözümsüzlüklerin siyaseti olduğundaki rolünü gördüğünüzde, kolektif cezalandırmanın nerede son bulacağı cevabını rahatlıkla görebilirsiniz.

Meseleyi daha da girift hale getirecek sözler söylemeye devam edelim mi? Bireyin özgür hayatına sahiplik kolektif çabalar mı gerektiriyor? Hayat siyasetsiz olamaz ve siyaset ancak kolektif olursa nasıl bir durum ortaya çıkar? Mutlak çatışmasızlığın “barış noktasından” bir adım sonrası doğacak gayri adil hayatta özgürlüğünüzü geri elde etmek istediğinizde, karşımızda kalan seçenekler neler olur? Reel politik mecburiyetse ahlaki olanı aramak tamamen gereksiz ve manasız mıdır? Ahlaki olanı kovalamayan barışı ne kadar “hak eder”? Hayata istemsiz bir şekilde gelmiş olmak, ahlakın peşine düşmeyi zorunlu kılar mı?

Mutlak şeytanlaştırma kolektif cezalandırmayı dünyanın üzerine atmış gibi… Su sürekli bulanık… Sabit bir determinizmin nedenselliğinin en ilkel noktasında “ben ben olduğum için haklıyım, sen sen olduğun için haksızsın” ikileminden bir öncesi gerçek olamayabilir. Aldığım Uluslararası Hukuk – Uluslararası İlişkiler teorisi dersleri sırasında, dersin hocası Cengiz Okman’ın söylediği söz yaklaşık 17-18 yıldır aklımda: “İnsan sistemleri açık sistemlerdir ve açık sistemler karmaşıklığa doğru hareket ederler”… Ben, bu fikri yanlışlayacak bir argüman daha geliştiremedim bugüne kadar.

Kurban Bayramının Düşündürdükleri

0

İlkokul yıllarımda dinî bayramlar mı yoksa millî bayramlar mı daha önemli diye düşünürdüm. Biri Müslüman kimliğimizin bir parçasıydı, diğeri Türklüğümüzün. Hangisinden, nasıl ve niye vazgeçecektik ki?

Sonraki yıllarda bu kimliklerden birini öne çıkararak kendini ‘Türk milliyetçisi’ yahut ‘ümmetçi bir Müslüman’ olarak tanıtan insanlar tanıdım. Yetiştiğim çevrede Kürt ve Çerkez çokken gayrimüslim olmamasından belki de, ümmetçiler daha esnek ve hoşgörülüydü. Sonraki tecrübelerim, fanatik dindarların da fanatik milliyetçiler kadar hoşgörüsüz olabileceğini gösterdi. Buna mukabil dindar milliyetçiler, seküler milliyetçilerden daha mutedil ve anlayışlıydılar. Devlet Bahçeli ve Ümit Özdağ mukayesesinde de görebiliyoruz bunu.

Yaş ilerledikçe sorgulamalar artıyor, genişliyor. Bana da öyle oldu. Zamanla, dinî ve millî bayram ayrımının yanlış olduğunu düşünmeye başladım. Doğru tasnif, dinî ve resmî bayramlar şeklinde olmalıydı. Öyle ya, millî bayramlar arasında ne Ergenekon’dan çıkış günü vardı, ne Malazgirt zaferi, ne de Misak-ı Millî’nin kabulü … Önemli günleri yad ediyorsak, cumhuriyet öncesi döneme de bakmak gerekmez miydi? Millî bayram olarak kutlanan günler cumhuriyetin kurucu-resmî ideolojisine atıf yapıp onu beslemekten öte bir anlam ifade etmiyordu.

Sonraki dönemde, dinî ve resmî bayram ayrımının da eksik olduğunu düşünmeye başladım. Nevruz, Hıdırellez ve yılbaşı gibi, dinî nitelikte olmadığı halde toplumun genişçe bir kesimince kutlanan günler vardı. Onları da içine alacak daha doğru bir tasnif için ‘sivil’ veya ‘toplumsal bayram’ ifadeleri kullanılabilirdi belki.

Küçükken beni düşündüren bir diğer konu, dinî bayramlar içinde hangisinin daha önemli olduğuydu. Otuz günlük oruçtan sonra kavuşulan Ramazan Bayramı’nı daha önemli bulurdum. Oruç her mezhebe göre farz iken kurbanın Hanefilere göre vacip, diğerlerine göre sünnet olması ramazan bayramını bir adım öne çıkarıyordu sanki. Hacdakini saymazsak, diğer mezhep mensupları kurban kesmiyor veya kesmeyebiliyordu.

Kurban bayramını bir tık geride görmemin bir diğer sebebi, yol açtığı çevre kirliliğiydi. Çocukluğumun geçtiği taşrada kurban çoğu kez bahçede, bazen sokak ortasında kesilirdi. Kimi kurban sahipleri çukur açıp atıklarını gömse de, herkes aynı özeni göstermezdi. Kurban atıklarının birkaç gün toplanmadan beklediği çöplüğe sineğin biri iner biri kalkardı.

Bugün çöpler daha muntazaman toplansa ve kesimler çok daha sıhhî şartlarda gerçekleşse de, kurban pazarlarının ve kesimlerin yol açtığı çevre kirliliği en önemli eleştiri konusu olmaya devam ediyor. İyi niyetle yapılan her eleştiri dikkate alınmalı. Lâkin kurban kesmeyi ‘katliam’ olarak gören fanatik hayvanseverler ile kurban kesenleri küçümseyen sekülerleri ne anlamak mümkün ne de onlara hak vermek.

Evvelâ kurban, İslamiyete has bir ibadet değil. İslamiyetteki kadar yaygın olmamakla birlikte semavi dinlerde de var, semavi olmayanlarda da. Eski Yunan şehirleri bile sunaklarla dolu. İkinci ve daha önemli mevzu ise insanların inanç ve ibadetlerini küçümseyip alay etmenin medenî bir tavır olmaması. Hıristiyanlıktaki teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancını yahut Hinduların inekle ilgili hassasiyetini istihza ile karşılayan Müslümanlar da, kızmakta ve kırılmakta haklı oldukları sekülerlerle aynı hataya düşüyor. İnanç ve ibadetle alay edilmez.

Kurban kesilmesini ‘katliam’ veya ‘vahşet’ olarak görmek de hatalı. Sair zamanlarda yenen köftenin, dönerin, lahmacunun içinde de et olduğunu fanatik sekülerlerle vejetaryenlere birileri hatırlatsın! İnsanlar avlanmayı öğreneli beri et yiyor, evcilleştirmeyi başardığından beri besicilik yapıyor. Kimse vejetaryen olmak zorunda değil. Birileri tasvip etmiyor diye Müslümanların dininden dönecek yahut kurban kesmekten vazgeçecek hâli de yok. Önemli olan eziyet etmeden, usulüne uygun bir şekilde kesim yapmak.

Kaldı ki hayvanlara kötü muamele eleştirisi matadorlara da yöneltilebilir, Hemingway gibi boğa güreşi tutkunlarına da. Canlı ıstakoz ve yengeçleri kızgın suda haşlayarak pişirenlerle, kafatası kesilen canlı maymunun beynini kaşıklayarak yiyenler kınanmayı daha fazla hak ediyor. Kurban kesmek, bu saydıklarımın yanında çok masum bir davranış.

Kurban kesmek yerine öğrenci okutmak veya fukaraya yardım etmek daha iyi olmaz mı? Olabilir, fakat bu bir tercih meselesi. İnsanlar parasını ne şekilde, nereye ve ne kadar sarf edeceğine kendisi karar verir. Maddî gücü olduğu halde kurban kesmeyebileceği gibi, hem kurban kesip hem yardımda bulunabilir. Başkalarının parasını nereye harcayacağını belirleme hakkını kendinizde görürseniz, gün gelir birileri de size karışır: Alkole, sigaraya, sayısal platformlara ve maçlara harcadığın parayı öğrenci okutmakta kullan!..

İnsanların hayat tarzına, tercihlerine ve bütçesini nasıl kullanacağına karışmak ne kadar yaralayıcıdır halbuki. Mütedeyyin kitlelerin kalbi, 28 Şubat döneminde açılan bu tür yaralarla dolu. Bu yaralardan biri de, kurban derilerini Türk Hava Kurumu’na (THK) bağışlama mecburiyetiydi. Bu dayatma yüzünden kurban sahiplerinin bir kısmı kurban derisini bıçakla parçalayarak kullanılamaz hâle getirdi. Bir kısmı, deriyi gizlice camiye veya cemaatlere bağışladı. Büyükçe bir kısmı ise yasaya kerhen uyarak THK’nın seyyar ekiplerine teslim etti derisini. Yanlış olan THK’nın kurban derisi toplaması değil, THK dışında hiçbir kişi ve kurumun bu işi yapamamasıydı. İnsanın kendi mülkiyeti üzerinde karar verme yetkisini ortadan kaldıran bu yanlış tatbikat, yıllar sonra düzeltildi. Kurban derisi, istenilen kişi veya kuruma bağışlanabiliyor artık.

Benzer bir tercih özgürlüğü, vekâleten kurban kestirilen kurumlar arasında da yaşanıyor. Kızılay, Diyanet ve Mehmetçik Vakfı gibi yarı kamu kurumları yanında, muhtelif sivil toplum kuruluşları da uzun yıllardır bu işin içinde. Kurban kesmek istediği halde buna zaman ve enerji ayıramayacak durumda olanlar, güvendikleri bir müesseseye vekâlet vererek kurban kestirebiliyorlar.

Vaktiyle bu netlikte teşhis edememiş olsam da, bugünden geriye baktığımda FETÖ’nün kurban ve hasenat piyasasına da el attığını görebiliyorum. FETÖ’nün yayın organları, hayır-hasenat ve eğitim sektöründe faaliyet gösteren diğer (kendilerinden olmayan) vakıf ve dernekleri itibarsızlaştırmak için türlü şayialar çıkararak büyük bir karalama kampanyası yürüttü. Amaç, bu vakıf ve derneklere yapılan bağışların önünü keserek kendi müesseselerine (FETÖ’ye) fon akışını güçlendirmekti. Bunda bir ölçüde muvaffak oldular da. Üçüncü sektörün önde gelen oyuncularından Kızılay’a, Mehmetçik Vakfı’na, Deniz Feneri Derneği’ne ve Lösemili Çocuklar Vakfı’na (LÖSEV) yapılan bağışlar önemli ölçüde azaldı. Dahası, tüm bu ve benzeri dernekler marjinalleştirildi. FETÖ, faaliyet gösterdiği her alanda tek veya en büyük oyuncu olmak için ne hukuk dinledi ne ahlâk. Hepsini çiğnedi. Allah, bu rezil yapıya fırsat vermesin.

FETÖ’nün kurban oyunu

Yıl 2014 veya 2015. Kurban bayramını takip eden günler. Rahmetli teyzem anlatmıştı.

Vekâleten kurban kestirmek istediğini duyan bir tanıdığı, 340.-TL karşılığında kendi (Gülen) cemaatlerinin de bu hizmeti verdiğini söyleyip eklemiş: İki-üç kilo civarında da kurban payı veriyoruz.

Teyzemin kurban bağışı yapmayı düşündüğü dernek 300.-TL istiyormuş. 300.-TL verip pay alamamaktansa, 340.-TL verip iki-üç kilo et almak mantıklı gelmiş. Hem eve kurban eti girmiş olur, hem de daha ekonomik diye düşünmüş (o günlerde etin kilosu 20.-TL civarı).

Emekli maaşından biriktirdiği parayı 340.-TL’e tamamlayıp Gülencilere vermiş. Bayramın ilk günü et gelmeyince, ikinci gün dayanamayıp sormuş ‘kurban etim ne zaman gelecek’ diye.

– Sorma abla, demiş karşısındaki hatun. Bu yıl cemaat pek bir zordaymış. Pay dağıtmama kararı alınmış.

– Nasıl olur, demiş teyzem. 2-3 kilo pay vereceğiniz için kurbanı size bağışladım. Böyle olacağını bilsem, vekâletimi öbür derneğe verirdim.

– Biz de bilmiyorduk abla. Son anda çıktı bu karar. Büyükler böyle uygun görmüşler. Bu yıl böyle oldu, kusura bakmayacaksın.

– Baksam ne olacak ki, demiş teyzem. Demiş ama içine oturmuş. Kandırılmış hissettim kendimi, diyordu.

Aynı günün akşamı, kurban bağışını yaptığı kadının evine 30-40 kilo civarında et gelmiş.

– Ne eti bu, diye sormuş teyzem.

– İstanbul’da en çok hisseyi toplayanlardan biri de benim oğlummuş. Bu etleri mükâfat olarak oğluma gönderdiler, diye gururla anlatmış.

– Nasıl zoruma gitti bilemezsin, diyordu teyzem.

Hikâyenin devamı da var. Gelen eti, ‘ertesi gün hakkından gelmek üzere’ mutfak tezgâhının üstüne koymuş. Ertesi sabah kalkmış ki etler bozulmuş.

– Ete yazık oldu ama onlar da haksızlık yaptılar.

Gezi İsyanları Demokrasiye İsyandı

Gezi kutsamaları

Bugünlerde Gezi isyanlarının 11’inci yılını idrak ediyoruz. Gezi güzellemeleri eksik olmuyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel Meclis grubunda yaptığı bir konuşmada Gezi’ye övgüler yağdırdı. Sol, sosyalist ve Kemalist medyada da Gezi isyanları övgüleri eksik olmadı. Bunu yapanların temel argümanı Gezi isyanlarını bir tür demokrasi hareketi ve daha çok demokrasi talebi olarak görmeleri ve göstermeleriydi. Oysa Gezi isyanları esas itibarıyla demokrasiye karşı yapılan bir isyandı. İsyancılar, özellikle onların başını çeken ve isyanları organize edenler, kendi anlayışlarını demokrasi diye sunmakta, demokrasinin temel kurallarını reddetmekte ve demokrasiyi işleyemez hale getirme yolunda ilerlemek istemekteydi.

 Gezi’de ne oldu?

Gezi Parkı’nın bulunduğu alan 1940’lara kadar Topçu Kışlası’na ev sahipliği yapmaktaydı. Kışla, Türkiye’nin ikinci diktatörü İsmet İnönü tarafından kendi heykelinin dikilmesi amacıyla yıkıldı. Heykel işi gerçekleşmeyince alan bir parka dönüştürüldü. Şimdi nasıldır bilmem ama, isyanlar öncesinde, park, bilhassa akşam saatlerinde, insanların girmeye cesaret edemediği, uzak durmaya çalıştığı, birçok bakımdan tehlikeli bir mekâna dönüşmüştü.

Hükümet, tarihî mirasa sahip çıkarak, Gezi Parkı’nın yerine Topçu Kışlası’nı yeniden inşa ettirmek istedi. Böyle bir kararın Ankara’dan alınması bir bakıma bir hataydı. Gezi Parkı’yla daha ilgili olan ve kararı alması gerekenler Beyoğlu veya İstanbul Belediyeleri idi. Erdoğan’ın İstanbul’a olan özel ilgisi ve sevgisi kışlanın ihyası projesinin başkentte ortaya çıkmasında etkili oldu.

Bu karar bazı kimseleri memnun etmedi. Kararı protesto etmek amacıyla küçük bir grup Gezi’de kısmî bir işgal gerçekleştirdi. Parka yerleşerek kendilerini ağaçlara bağlayan eylemciler karara itirazlarını böylece dile getirmeye başladı. Ancak, FETÖ’cü şeflerinin emri ve yönlendirmesiyle polislerin eylemcilerin çadırlarını yakması ve onlara karşı aşırı şiddet kullanması ortamı gerdi ve şiddet de ihtiva eden olayları başlattı. Çeşitli toplum kesimleri gösterilere katıldı ve eylemcilerin sayısı arttı. Bu arada, CHP’nin Kadıköy’de düzenlediği bir mitingi iptal ederek kendi tabanını alana yöneltmesi de ateşe benzin dökme tesiri yaptı. Gezi Parkı ve tüm Taksim Meydanı işgal edildi. Sonra işgal Gezi Parkı’na münhasır kılındı. Hükûmet yetkilileri ve hassaten Erdoğan ile Ankara’da yapılan görüşmelerde kendilerine Danıştay’ın konuyla ilgili kararının bekleneceği söylenmesine ve işgalin sona erdirilmesine ilişkin anlaşma sağlanmasına rağmen Taksim Dayanışması adı altında boy gösteren bazı militanlar Ankara dönüşünde alanı boşaltma fikrinden vazgeçti. İşgali, kendi deyimleriyle “direnişi”, sürdürmeye karar verdi. Taleplerini artırdı ve ülkede havaalanları ve otoyolların da aralarında bulunduğu birçok imar faaliyetinin durdurulmasını istedi.

Bu tavır devletin harekete geçmesine sebep oldu. Polis, geniş kapsamlı bir harekâtla işgali bir saat içinde sona erdirdi. Park, işgalcilerden arındırıldı. Parkta geniş güvenlik tedbirleri alındı. Böylece hükûmetin yıkılması beklentileri de boşa çıktı. Oysa bu isyanın iktidarın sonunu getireceğine büyük inanç besleyen kişiler ve kesimler vardı. Bu umut isyancılara destek verenlerin sayısını bir hayli artırmıştı. Hemen hemen tüm muhalif kesimler ve AK Parti iktidarından bıkmış olanlar eylemlere büyük bir iştahla katıldı. İsyanlarda işgalciler ve onlara destek veren bazıları tarafından yoğun şiddet kullanıldı. Hem kamu mülklerine hem de özel mülklere ciddi zarar verildi. Otobüslere ve ambülanslara saldırıldı. Polis araçları yakıldı. Duvarlara Erdoğan ve ailesinin bireyleri hakkında çirkin küfürler yazıldı. Maalesef ölümler oldu.

Gezi İsyanları neden yanlıştı?

Gezi İsyanları çatışan toplumsal talepler probleminin bir yansıması olarak boy gösterdi. Çatışan toplumsal talepler problemi şöyle ifade edilebilir: Bir kamusal alanda veya meselede ne yapılması gerektiği hakkında toplumda genellikle birden fazla ve birbiriyle çatışan talepler ortaya çıkar. Bu taleplerin sahipleri kendi taleplerinin en doğrusu ve en isabetlisi olduğunu düşünür ve alınacak kararın kendi görüşleri istikametinde olmasını sağlamaya çalışır. Onun en doğru, hakkaniyete en uygun, çevreye duyarlı, insanlara en fazla fayda sağlayıcı vs. olduğunu iddia eder. Bütün taleplere aynı anda müspet cevap vermek mümkün olamayacağından, bu taleplerden yalnızca biri karşılanabilir. Böylece diğer talepler ve sahipleri bir anlamda dışlanmış olur.

Bu genel bir problemdir, her demokraside boy gösterebilir. Çatışan talepler sistem için ciddî bir problem ortaya çıkartır. Bu sorunun çözülmesi istenir. Bunun için yapılacak şey ise kararın meşru karar alma hakkına sahip otorite tarafından alınmasıdır. Bu yaklaşıma göre doğrudan doğruya veya dolaylı olarak klasik insan haklarıyla ve sivil hak ve özgürlüklerle ilgili olmayan konularda karar alma ve toplumda yarışan görüşlerden birini tercih edip uygulama hakkı meşru demokratik otoriteye aittir.

Demokrasilerde bu tür kararları almaya hak sahibi otoritenin meşruiyeti seçimle göreve gelmesinden ve kısıtlı olmasından kaynaklanır. Gezi parkı alanında ne yapılacağı hakkında karar alma meselesinde meşru otorite ilçe (Beyoğlu) belediyesi, il (İstanbul) belediyesi ve Ankara hükümetidir. Olağan şartlar altında problemin yerel belediye içinde tartışılması ve çözülmesi gerekirken Ankara devreye girdi ve Topçu Kışlasının tekrar yapılmasında ısrar etti. Bu karar bazılarını rahatsız etti ama bu, kararın meşru bir otorite tarafından alınması ilkesinin ihlâli anlamına gelmedi.

Bu kararın yanlış mı doğru mu olduğunu tartışmak anlamsız. Kişilerin neyi merkeze aldığına bağlı olarak her karar elbette kimine göre doğru kimine göre yanlıştır. Meselâ tarihi önemseyenler kışlanın ihya edilmesini ve diyelim ki çevre hassasiyeti olanlar da alanın park olarak kalmasını tercih edebilir. Burada önemli olan buna ilişkin kararın meşru otorite tarafından alınmasıdır. Ne var ki Gezi isyancıları Topçu Kışlası’nın yeniden inşası kararının isabetsiz olduğunu söylemekle ve kararı protesto etmekle kalmadı, kararın uygulanmasını bir tür zora dayanarak önleme çabası içine girdi.  Doğru olanın alanın ne ise o olarak kalması olduğunu ve parkın bölgede insanların nefes alma imkânı bulduğu bir alan hüviyeti taşıdığını, tahrip edilmesinin çevreye de büyük zarar vereceğini öne sürdü. Ancak, zaman içinde talepler parkla sınırlı olmayı çok aştı ve genel boyutlar kazandı.

Gezi isyancıları ya çatışan toplumsal taleplerin farkında değildi ya da toplumun diğer kesimlerinin tercihini önemsemiyordu. Vakayı kendileri ile Başbakan Erdoğan arasında, tabiri caizse, tek kale oynanacak bir maç olarak görme eğilimindeydi. Bu bir ölçüde doğruydu, zira tüm muhafazakâr camia, bilhassa ilk günlerde, tam bir şaşkınlık içindeydi. Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi parti ileri gelenleri isyancılarla uzlaşma arayışı ve çabası içindeydi. Erdoğan da isyancıları temsil etme iddiasındaki bir heyetle Ankara’da saatlerce görüşmeyi kabul etti ve bir ara görüşmenin iki tarafın anlaşması ile bittiğine dair haberler yayıldı.

Ne var ki Erdoğan geniş bir toplumsal kesimi temsil ediyordu ve elbette onun çizgisini benimseyen insanlar da vardı. Nitekim Kasımpaşa ve Tophane’de gençlerden aksi istikamete sesler gelmeye ve isyancılar gibi düşünmeyen gençler mesela Harbiye gibi yerlerde meydana çıkmaya başlayınca isyancılar adeta şok geçirdi. Bu, dayandıklarını ve tek temsilcisi olduklarını iddia ettikleri halkın tamamının onlarla aynı kafada ve çizgide olmadığı, onlardan farklı düşünenler bulunduğu ve kışlanın yeniden inşası kararını destekleyenler olduğu anlamına gelmekteydi. Nitekim, isyanlar devam etseydi bir toplumsal çatışma kaçınılmazdı.

Gezi isyanları: Erdoğan üzerinden demokrasiye yapılan bir saldırı

Bundan dolayı, Gezi isyanları demokrasi adına ve hesabına yapılmadı. Demokrasi sadece isyancıların kendi talebini meşrulaştırmak ve diğer talepleri bastırmak için öne sürülen bir paravandı. Gezi isyanları demokratik otoriteye itiraz üzerinden demokrasinin genel kurallarına yapılan bir saldırıydı. Seçilmiş otorite insan haklarına ilişkin olmayan bir konuda meşru karar almasının ve kararı uygulamasının önüne geçilmek ve kendi tercihleri iktidara ve topluma dayatılmak istendi. İsyanın uzatılmasının ana sebebi ise isyan sürerse seçimle gelmiş iktidardan kurtulmanın mümkün olacağına inanılmasıydı. Muhalif kitleleri alanlara çeken de büyük ölçüde bu beklentiydi. Belki de ordu da isyancılar lehine ve iktidar aleyhine devreye girer diye düşünülmekte, hatta buna ilişkin davetler yapılmaktaydı. Ne var ki bütün beklentiler boşa çıktı. İsyanlar bitti ve tarihe, bazı katılımcıların vakayı iyice romantikleştirme, güzelleştirme ve idealize etme çabalarına rağmen, bir demokrasi savunusu değil, demokrasiye karşı bir isyan hareketi olarak kaydedildi.

Kalenya Krallığı

Değerli okur, Kalenya Krallığı henüz 11-12 yaşlarındayken oyunlarımdaki ülkenin adıydı. O zamanlar Kalenya’yı hep uzakta, çok uzakta bir ülke olarak hayal ederdim. Sahiden de benzer bir isimde (Karelya Cumhuriyeti) bir ülke olduğunu da öğrenmiş oldum. 

Yıllar geçti, bir hukukçu olarak bir kitap yazmaya karar verdiğimde ismini uzaklarda aramamıştım. Kalenya Krallığı olarak başlığı attım ve ince bir kitap olarak tamamladım. Kitap üzerine çalışmalarım henüz bitmedi, yazdıklarımı tekrardan gözden geçirmek istiyor ve sonrasında değerlendirilmesi için yayınevine göndermek istiyorum. Ancak şu aşamada kitaba dair bu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Çeşitli platformlarda yaklaşık 100 yazı yazmış olsam da bir kitap denemesi henüz 27 yaşında olan bendeniz için oldukça iddialı ve açıkçası cüretkârdır, biliyorum pek çoğunuz için küçük bir proje olsa da benim için ifade ettiğim gibi bu cüretkâr ve heyecan vericidir. Bu nedenle lafızlardaki hatalarımı bağışlamanızı temenni ederim. Yazının ve inşallah eserin faydalı olması dileğiyle… 

***

Kalenya, henüz karanlık çökmemiş masmavi gökyüzünde beliren ay; sıcak bir yaz akşamında tatlı tatlı esen rüzgar gibiydi. Dibi görünen deniz berraklığı, uçsuz bucaksız buğday tarlası kutsallığı, dağlardan oluk oluk akan suyun serinliği, yakamozların ışıltısı, devasa sedirlerin kokusu… İşte Kalenya bunların hepsiydi. Nahif, narin, kadirşinas insanların ülkesiydi Kalenya. Düşünmesi umut idi, yaşaması cennet.

Üst düzey pek çok görevin yorgunluğunun ardından ve hatta “Kalenya çöküyor” diye haykırdıktan sonra mücadelemin sebebi toprakları bundan farklı tarif edemezdim.

Kurtuluş mücadelesinin ardından sistemini kurduğumuz topraklardaki refahın ve huzurun eriyişini izlemek ıstırap vericiydi ancak doğan her şey ölürdü, yapılan her şey hasar alırdı. Her yükselişin düşüşü vardı. Ayrıca bugün Kalenya’nın başına gelen şey bir hikâyenin dönüm noktasının başlangıcıydı sadece. Bu satırlar ise anılardan ziyade artık pek de ziyaretlerini kabul etmediğim dostlarıma bazı samimi mesajlar içermekteydi.

Diğer taraftan bu satırları yazarken evimin hemen arkasında bulunan bahçemle ilgilenirken bir yandan da Kalenya’ya olan vefa borcumu ödemek istemekteyim. Bu nedenle günlüğümden bazı satırları kitaplaştırmak istedim ve bazı anekdotları tarihe not düşmek istedim.

Bizler Kalenya’yı kurarken bazı şeylere önem gösterdik. Çünkü İbn-i Haldun’un da dediği gibi kuruluş aşamasındaki ilkeler ve refah devletin ilerideki gücünü de tayin ederdi. Böylece öyle ince işledik ki bazı şeyleri Kalenya’da çocuklarımız dahi bazı meselelerin öneminin farkına vardı. Örneğin vergi vermenin önemini vermemenin hırsızlık olduğunu göstererek öğretmiştik. Elbette vergi oranları da makuldu ve tabiri caizse bazı ülkelerdeki gibi “mala çökme” veya hafif tabirle “gizli ortaklık” düzeyinde değildi. Bu kimsenin aklından dahi geçmezdi. Vergi verenin, vergi vermekte çıkarı olduğunu hissetmesi ve ticaret için iştahlanması bizler için temel ilkelerden biriydi. Bu nedenle adil ve basit bir vergi sistemi geliştirdik, şirket kurmayı ve ticaret yapmayı basitleştirdik ve dijitalleştirdik ve vergi bilinci ile güvene dayalı bir anlayış aşıladık.

Çocuklarımıza ticareti öğretmiştik. Devlet ticaret yapmazdı ancak bizler ahlâklı ve düzgün ticareti uygulamalı şekilde öğrenmiş ve öğretmiştik.

Eğitim Kalenya için her şeyden önemliydi. Kitap okumak, dilbilim, matematik bilgisi, coğrafya ve mantık mesleklerden bağımsız herkesin mutlaka öğrendiği şeylerdi.

Kalenya’da herkes yılda birkaç kez gezer, birkaç gün doğayı temaşa ederdi. Hemen herkes muhakkak sözlük okurdu. Eğitimsiz veya alt kültür neredeyse kimse yoktu.  Toplumsal hayat canlıydı, insanlar ahlâklıydı ve yozlaşma henüz görünür değildi. İnsanlar sanatın, müziğin, estetiğin, güzelduyunun peşindeydiler. Savaştan yeni çıkan aziz milletimiz; zenginliğin tabiatta, berekette, ruhun yükselişinde olduğunu biliyordu ve Kralımız diri bir şekilde bu eseme ile ulusumuzu inşa ediyordu.

Ekonomimiz ise tasarrufa ve üretime bağlıydı. Büyük tecimevlerimiz vardı ama gösterişsiz sade bir toplumduk ve herkes üretiyor, ticaret ile uğraşıyordu. Ticaretin, dürüst ticaretin bereketine ve bolluğuna inanıyorduk. Çocuklarımıza her daim bunu aşıladık ve öğrettik. 2 her zaman 1’den büyük değil diye anlatır, ticareti övdükçe överdik. 40 gün kadar her çocuk bir tecimevinde yetişir bir belge-sertifika alırdı. Bu adeta bir oryantasyondu ve kırk, kadim geleneklere göre önemli bir sayıydı: Nuh ve halkı 40 gün beklemişlerdi sellerin çekilmesini veya Musa 40 gün kalmıştı Sina’da. 40’ın tılsımına inanılırdı Kalenya’da. Tılsımlarla dolu bir ülkeydi zaten Kalenya…

Kalenya’da bir deyiş vardı ki herkesin dilinden düşmez idi, bu deyiş adeta millet olarakh şiarımızdı:

Yoğurt ezmek, derya gezmek, inci dizmek, yazı yazmak marifettir.” Bunu bilir, buna uygun yaşardık.

Kalenya’da siyasetçiler ve üst düzey bürokratlar Yetro’nun Asası gibi makamlarına çakılıp kalamazlardı. Kanunlar çok netti ve uygulaması da o kadar keskindi. Kanunlarımızın herkese eşit uygulanması evlatlarımıza tevarüs ettirdiğimiz en önemli şeydi.

Kalenyalılar bayrağımızdaki zeytin ağacından ve mavi renkten olsa gerek tüm dünyada etkin bir diplomasi gücüne sahiptiler. Hemen her ülkede Kalenya’nın kültür vakıfları bulunuyordu ve o ülkelerdeki yerel halklarda Kalenya hayranlığı vardı. Hemen her ülkede üst düzey birkaç yönetici Kalenya Üniversitelerinden mezundu. Bu üniversiteler yalnızca Kalenya’da değil dünyadaki 7 ayrı bölgede 40 ayrı üniversite olarak inşa edilmişti. Kalenya bu üniversiteleri gerektiğinde diplomatik girişimleri için kullanmaktan asla çekinmezdi.

Komşularıyla da oldukça iyi geçinen Kalenya Krallığı güvenliğin ve gücün ilk yolunun komşularından geçtiğinin farkındaydı. Bu nedenle komşu ülkelerde dost ve müttefik grupları sürekli besler, güçlü tutardı ancak ülkelerin iç siyasetine asla karışmazdı. Her iktidarla iyi geçinmek ve saldırmazlık-güvenlik paktı inşa etmek Kalenyalılar için en önemli unsurdu. Kalenya için düşman her daim uzakta tutulmalıydı. Bu nedenle komşu ülkelerle sıkı askeri işbirlikleri yapıyor, diplomasiyi etkin şekilde yönetiyordu.

Kalenya için hem bölgesel hem de küresel olarak barış en önemli hedefti. Kalenya dünyada sakinliğin, huzurun, dinginliğin ve barışın devletleşmiş haliydi. İmparatorluk hırsları yoktu, büyük devlet olma iddiası yoktu, başka ülke topraklarında gözü de yoktu. Etki oyunlarından hoşlanmazdı. Kalenyalılar için tüm dünyada iletişim ne kadar artarsa ve ticaret ne kadar yoğunlaşırsa barış o kadar hızlı sağlanırdı. Ticaretin girdiği yerde savaşa yer yoktu. Bu nedenle sermayenin yayılması, çok uluslu hale gelmesi ile ticaretin küreselleşmesinin önemli olduğuna inanılırdı.  Finansal ürünlere ise çok değer verilmez, gerçek sahici üretim ve ticaretin önemi her platformda anlatılırdı. Oyun teorisini iyi bilen yöneticiler herkesin kazanacağı oyunların daha anlamlı olduğunun da farkındaydı ve denklem basitti: Kaliteli üretim, nitelikli ürün, gerçek ve bol ticaret, ebedi barış ve hoşgörü…

Kalenya’da hukuk ve tarım ise her şeyden önemli tutulurdu. Hukuk önemliydi çünkü bir toplumun temeli adalet idi. Adalet olmaksızın bir toplumda ne zenginlik refah getirebilirdi ne de başka bir şey. Halkın mutluluğu diye bir kavram vardıysa eğer -ki Kalenya’da bu kavrama inanılırdı- bunun ilk yolu adaletin sağlanmasından geçiyordu.

Kalenya’da hukuk sisteminin en önemli özelliği hızlı olmasıydı. Bunun için yeterli mahkeme vardı. Ayrıca belli yaşın üstünde hukukçular “hakemlik” yapabiliyorlardı. Taraflar anlaştıkları takdirde bu hakemlere başvurabilirler, hakemler uyuşmazlıkları hızlıca çözüme bağlardı. Hakemlerin kararları üst mahkemeye götürülerek denetlenebilirdi. Bu daha düşük tutarlı niza konuları için böyleydi ve tahkimden farklı bir modeldi. Bu modelin pek çok faydası bulunmaktaydı.

Diğer yandan hakim-savcı-avukat-akademisyenler arasında yılın 12. ayında genişletilmiş yüksek hukuk şurası adı verilen tam 15 gün süren eğitimler-konferanslar, çalıştaylar yapılırdı. Bu sayede hukuk profesyonelleri her yıl kendilerini yeniler, geliştirirlerdi. Ayrıca bu şurâya muhakkak pek çok yabancı hukukçu, sosyolog, psikolog, siyaset bilimci katılırdı.

Ceza sistemi ise daha farklı bir anlayışa sahipti. Kalenya’da kötüler, ceza çekerlerdi. Bu sistemi, ileride, sizlere tüm sistemleri anlattığım gibi anlatacağım.

Diğer yandan Kalenya’da tarım da çok önemsenirdi. Sağlıklı nesillerin yetişmesi kaliteli ve sağlıklı tarımdan geçiyordu. Sağlıklı hayvanların yetişmesi sağlıklı ve kaliteli tarımdan geçiyordu. Tarım yalnızca yenilip içilen yetiştiricilik olarak düşünülmüyordu, devasa ormanlar da tarıma dâhildi ve Kalenya’da ormanlara çok önem verilirdi. Hemen her şehir bir orman etrafına kuruluydu. Ayrıca her semtte korular ve uçsuz bucaksız bağlar bulunurdu. Onlarca çeşit kuş ve hayvan bu korularda, ormanlarda yuva yapardı. Kalenyalılar ise her sabah seher vaktinde bu korularda yürüyüş yaparlar, kuş seslerini dinlerlerdi. Bu Kalenyalılar için bir ritüeldi ve hatta bazı Kalenyalıların kuşlarla konuştuğu söylentisi yayılmıştı.

Tarımda da benzer durumlar söz konusuydu. Tüm çiftçiler muhakkak çiftçilik yüksek okulu mezunuydu. Geniş alana yayılarak genellikle bahçeli şekilde inşa edilmiş evlerde oturan halk kendi bahçelerinde dahi olsa tarımsal üretime önem verirdi. Kalenyalı halk tüm teknolojik gelişmeleri yakından takip eder, sık sık yurtdışındaki fuarlara giderlerdi. Kalenya’da tarımdaki en önemli ilke doğallıktı. Bu nedenle kimyasal kullanımı oldukça azdı ve çiftçiler sıklıkla verimsizlikle karşı karşıya kalabiliyordu. Böyle zamanlarda gelişmiş sigorta sistemi devreye giriyor, havuzda biriken fonlardan çiftçilerin zararı gideriliyordu. Bütün Kalenyalılar, aslında sağlam bir sigorta sisteminin ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Bu nedenle herkes vergisini ve sigorta primini hassas şekilde öderdi. Sigortada bulunan para ise profesyonellerce ülke içerisinde fon olarak kullanılırdı. Sigorta sistemi kâr eden bir ülkeydi Kalenya. Pek çok Avrupa ülkesindeki gibi sosyal bir yapı olduğuna inanılmıyordu. Bunun için sivil toplum kuruluşları vardı. Kalenya’da “başkasının parasıyla hayır yapılmaz” anlayışı hâkimdi. Her yıl kasada artan para ise altın yapılarak Hazine’de saklanırdı.

Kalenyalılar, sığınak olarak inşa ettikleri mahzenleriyle de ünlüydü. Her biri bir sanat eseri olan mahzenler tıpkı Krallık Sarayı’nda olduğu gibi buğday, defne, nar motifleriyle süslenmişti. Eski Aram Tanrısı Rimmon’dan bu yana kutsal olduğu düşünülen narın bereketi tüm Kalenya’yı kaplasın istenirdi.

Kalenyalılar siyasetin en önemli iki sorunu olan sivil toplum siyaset ilişkisini ve siyasetin finansmanı ilişkisini büyük oranda çözebilmişlerdi. Kalenyalılar vergilerinden düşürülmek üzere sivil toplum kuruluşlarında gönüllü olabiliyorlardı. Sivil toplum kuruluşları ise sosyal hizmetlere yoğunlaşmıştı: Temiz Sokaklar Derneği, Hasta Bakım Vakfı, Kuşları Besleme Derneği vb. 

Sivil toplum kuruluşlarının gücü halktan geliyordu. Bir kısmı ise kamu hizmeti yürütüyordu. Örneğin pek çok orman koruma derneği vardı ve pek çok ülkedeki orman muhafızları işlerini yürütüyorlardı. Veyahut köylere bazı şehir hizmetleri için kurulmuş dernekler vardı.

Sivil toplum kuruluşlarının finansman ihtiyacı için şirketlerden de bağışlanan meblağlar doğrudan vergiden düşülüyordu. Bu formül ile pek çok kuruluşa fayda sağlanıyordu. Bu vergilerin muvazaalı şekilde bağışlanmaması içinse sıkı bir denetim vardı.

Bir diğer yöntem ise şahısların vergiden düşmek üzere bağış yapabilmesiydi. Örneğin “mahalle bakım ve kütüphanecilik dernekleri” yaşanılan çevrenin güzelleşmesi için pek çok hizmeti gerçekleştiren kuruluşlardı ve mahalledeki pek çok kişi vergilerinin bir kısmını bu derneklere bağışlardı. Vergiden bağışlanabilinen oran %40 civarındaydı ve bu oran ciddi bir orandı.

Kalenya’da bu vergi sistemi sayesinde devletin yetkileri dar tutuluyor bağımsız ve güçlü pek çok sivil toplum kuruluşu var ediliyordu. Bu sayede demokratik bir toplumun önemli bir sacayağı var edilmiş idi.

Kalenya’da siyasetin finansmanı ise şeffaflığa dayalıydı. Eğer siyasete girecekseniz, kişisel verileriniz önemli ölçüde açık olmak zorundaydı. Verginiz, banka hesaplarınız, ailenizin banka hesapları vs. vs. Dolayısıyla her bir kuruşunuz siyasetteyken özel bir incelemeye tabiydi ve bu Krallık tarafından denetlenir raporlaştırılır, raporlar halka açılırdı. Bir siyasetçi siyasete girdikten sonra olağan sayılamayacak şekilde zenginleştiyse vergi denetçileri, Krallık denetçileri ve denetim kurumu tarafından ayrı ayrı denetlenirdi. Ayrıca meclisteki vekiller de bir komisyon ile denetim yapabilirdi.

Siyaset, %3’ten fazla oy alan parti veya şahıslara devlet tarafından verilen desteklerle finanse ediliyordu. Ayrıca yine vergiden düşülmek kaydıyla halk bağış yapabiliyordu. Partilere verilen destekler oy oranları ile orantılı değildi. Bu oldukça önemliydi, böylece yeni partiler de destekleniyordu.

Siyasetçilerle sivil toplum kuruluşları önemli bir çizgi ile ayrılmıştı. Böylece siyasi partilerin toplumsal hayatı sivil toplum eliyle şekillendirmesi engelleniyordu. Siyasallaşan ve açıkça siyasi partilere-kişilere-şahıslara destek veren sivil toplum kuruşları kapatılıyordu. Siyasetin toplumsal desteği bağımsız olmalıydı.

Kalenya olabildiğince özgürlükçü bir ülkeydi ancak bazı ilkeler söz konusu olunca sert yasaklar uygulamaktan da geri durulmuyordu. Çeşitli sosyal medya mecraları, yapay zekâ uygulamaları, çeşitli hibrit robotlar, endorfin-dopamin salgılatan bazı nesneler belli yaşın altında kesinlikle yasaktı. Senato gerektiği takdirde yeni yasalarla yasaklar inşa edebiliyordu. Buna ilişkin tartışmaların ayrıntılarını da aktaracağım.

Şimdilerde ise her sistem değişiyor ve dönüşüyordu. Korkarım, Şanlı Kalenya Krallığı’nda günler hızlı ve kıraç geçmeye şimdiden başlamıştı…