Ana Sayfa Blog Sayfa 648

Ulus-devletten özgür takım adalarına

Siyasi örgütlenmeye ilişkin olarak ülkemizde hakim olan resmi paradigma şu:

“Günümüzde siyasi organizasyonun en ‘iyi’ biçimi türdeş bir ulusun merkezi olarak örgütlenmesine dayanan devlet modelidir. Bu, aynı zamanda tarihsel açıdan da en ‘ileri’ olan modeldir. Ulus veya millet dediğimiz var oluş tarzı da, farklılık kabul etmeyen bütünleşik bir kollektiviteden başka bir şey değildir ve öyle de kalması gerekir. Ulusun, dolayısıyla ‘onun’ devletinin sağlığı bu birlik-bütünlüğü her ne pahasına olursa olsun korumakta yatar. Öyleyse, farklılıkların tanınması ve merkezi otoritenin toplumun tümü üstündeki sıkı kontrolünün zayıflaması nihayetinde ulusun ve onun devletinin yok olmasıyla sonuçlanır.”

Bu patetik zihniyetin Kürt meselesiyle ilgili başlıca iki sonucu var: “Türk ulusu” tek ve bütünleşik bir kütle olduğuna ve devlet de bu ulusa ait bulunduğuna göre, Türkiye’deki hiçbir grup bu ana bütünden farklı olduğunu iddia edemez. Kısaca, ayrı bir Kürt kimliğinin var olduğu kabul edilemez. İkincisi, devletin merkeziyetçi yapısı ulus-devlet olarak varlığımız bakımından hayatidir, dolayısıyla adem-i merkeziyetçi düzenlemelere, özellikle de onun siyasi türlerine izin verilemez. Bu iki sonucun zorunlu olarak bizi götüreceği üçüncü bir sonuç daha var ki, en fazla kaygı verici olanı da o: “Bu en yüce değerleri gerektiğinde insan hakları pahasına korumak zorundayız.” (Star, 11 Ekim 2008)

Yönelmemiz gereken yeni paradigma ise aşağı yukarı şöyle bir şeydir:

“Sorunun, aslında merkezi bir otorite etrafında sıkı sıkıya birbirine kenetlenmiş ve ‘dış dünya’dan yalıtılmış siyasi birlik tasavvurunun kendisinde olduğunu görebilmek için ulus-devletçi bakışın sağladığı zihin konforundan kurtulmalıyız. (…) / (T)oplumsal düzeni veya düzen içinde bir toplumsal hayatı egemenlik ve iktidar olgusundan bağımsız olarak düşünmemiz pekalâ mümkündür. Böyle bir tasavvurun hareket noktası, iktidar aracılığıyla tesis edilen sıkı bir birlikçi örgüt değil, tam tersine, doğrudan doğruya insanlar ve onların gönüllü toplulukları olabilir. Bu yeni toplumsal örgütlenme(nin) (…) gevşek bir siyasi birlik, (…) ‘takım adaları’ metaforuyla ifade edilebilecek adem-i merkeziyetçi bir oluşum olarak adlandırılması uygun olur. Bu, farklı yetki alanlarının rekabetine dayanan bir modeldir.

(…) Buna göre, herkes hayatını kendi vicdani kanaatinin emrettiği doğrultuda şekillendirecek, kendisine herhangi bir dünya görüşü ve hayat tarzı dayatılmayacaktır. Ayrıca, örgütlenmede tam bir serbestlik olacaktır. Herkes istediği topluluğa serbestçe üye olabilecek veya topluluk mensubiyetini isterse serbestçe değiştirebilecektir. Başka bir anlatımla, herkesin topluluktan çıkış hakkı olacaktır. Burada ‘özerklik’ değil, ‘zorun reddi’ esastır. Zora dayanmadığı sürece, kişilerin hayatı kendilerince anlamlı kılan her türlü bağlanımı hiçbir müdahaleye maruz kalmayacaktır. Bu modelde söz konusu olan örgütlenme hürriyetinin başka bir özelliği açık-uçlu olmasıdır; yani, örgütlenmenin bugün bildiğimiz dernek veya vakıf gibi formlarla sınırlanması söz konusu değildir. (…)

Nihayet, böyle bir modelde siyasi birliğin onu oluşturan kurucu unsurlarınkinden ayrı ve üstün bir normatif çerçevesi olmayacaktır. (…) Bunun somut anlamı, ‘takım adaları’ tarzındaki bir siyasi oluşumda ulus-devlet modelinde olduğuna benzer bir türdeşleştirme ideolojisinin, devletçi (devlet merkezli) bir ideolojinin var olmamasıdır. Çünkü, pozitif içerikli bir değerler sisteminin uygulama durumundaki bir iktidarın olduğu yerde ne vicdanların özgür olması ne de adem-i merkeziyetçi bir sivil hayat mümkündür.

Esasen, kişilerin ve toplulukların ‘tasada ve kıvançta bir’, müttehit ve yekvücut bir ‘millet’in organik bir uzvu olmasını gerektiren hiçbir ahlâki zorunluluk yoktur. Kaldı ki, böyle bir millet tasavvurunun gerçek dünyada karşılığı olmadığı için, onu gerçekleştirmeye yönelen politik iradenin cebredici olması kaçınılmazdır.” (Demokrasi Platformu, 2005, n.1)

Star, 01.08.2009

Emrah Akkurt – Cehalet Kederlendirir

0

Geçtiğimiz hafta Pazar günü Hürriyet gazetesinin Keyif isimli elkinde İhsan Yılmaz’ın Fazıl Say ile yaptığı bir mülakat yayınlandı. Fazıl Say bir kitap yazmış; Yalnızlık Kederi. Günlük tadında… Mülakata vesile olan da bu eser…

Say’ı tanımayanınız yoktur. Bir bestesini dinleyeniniz, ya da bir konserine gideniniz ise yok denecek kadar azdır. Kulağınıza takılan, zihninizden atamadığınız bir bestesi ya da o bestenin aklınızda kalmış bir kırıntısı olduğunu zannetmiyorum, ya da mutlaka bir daha izlemeliyim dediğiniz bir performansı… Say kötü bir piyanisttir, işini iyi yapamıyor demeye çalışmıyorum. Zira Say’ın jürisi ben değilim. Sanatçı yönüyle de Say’ı takdir edenler mutlaka vardır. Fakat onların minik bir azınlık olduğu kanaatindeyim. Ben de dahil, pek çoğumuz Fazı Say’ı ” bak giderim haa” tadındaki tehditkar ergen tavırlarıyla tanıyoruz. Anlaşılmayan, susturulmak istenen, dağları yırtan, enginlere sığmayıp taşan önce asi sonra piyanist genç. Böyle bilinmesi, anılması de benim suçum değil. Neden söylüyorum bunları: Kendisi mülakatında sanatıyla gündeme gelememekten şikayet etmiş. Şaşırıdım okuyunca…

Bizim bu toprakların adetidir, herhangi bir alanda sahip olunan ünvanın, mertebenin hayatın bütün alanlarına da sireyet edeceğini sanırız. Binbaşı oturduğu apartmandaki komşularının da üstü olduğu yannılgısına düşebiliyor mesela; ya da bir aralar başımıza musallat olmuştu, kimyanın muhteşem çocuğu Oktay Sinanoğlu, kimya alanındaki profesörlük ünvanını kendi kendine dilbilime de sirayet ettirmiş, bir anda hepimizin sıfrcı Türkçe muallimi kesilivermişti. Ümmet-i Cumhuriyet’e “dil elden gidiyor” fetvaları veriyordu… Ben aynı virüsün Fazıl Say’ın da kanında salınarak dolaştığını zannediyorum… Zira, arkasında bıraktığı çamurların lekeleri tazeyken; “kıraathanelerde bile isteyen istediğini söyleme hakkına sahipken, … sanatçıyım, iki üniversite bitirmişim, ben konuşmayacağım da kim konuşacak” gibi bir kelam etmekten hala kendini alamıyor.

Say’ın mülakatını okudukça tüylerim diken diken oldu. Say’ın ettiği her kelam basit bir analitik muhakeme ile yerle yeksan olacak cinsten. Tutar tarafı yok… Dahası, artık gunden günde marjinalleşen bir fikrin mensubu değil de, Mozart olsa, söylediği laflarla, Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden birinin pazar ekinde kocaman iki sayfa yer bulamaz… Her neyse, Say’ın had safhada sinir bozucu olan birkaç beyanı hakkında iki çift laf etmekten kendimi alamadım, yazmadan duramazdım.

Fazıl Say yaşam sekline müdahalelerde bulunulduğu kanaatinde; en büyük savaşını da yaşam seklini muhafaza edebilmek, kızının etek giyebilmesi, başı açık dolaşabilmesi adına verdiğini söylüyor. İdil Biret’in Topkapı Sarayı’ndaki konserinde yaşananları örnek veriyor. Hergün bunlar gibi onlarca müdahalenin söz konusu olduğunu söylüyor. Fazıl Say’ın yaşam şekline, kızının (ve diğer bütün kadınların) etek giymesine ve/veya başı açık dolaşmasına kamu kuvveti kullanılarak herhangi bir müdahale yapılmıyor, yapılmadı da. Mikro ölçekli, mahalle, semt veya kurum düzeyindeki baskılardan söz ediliyorsa şayet; bu da sadece Türkiye özelinde bir problem değil. Yeryüzünde cenneti henüz kimse kuramadı. Fakat bunların yanında, hala başı örtülü olan kadınların kamu kurumlarında çalışmaları, üniversitelerde öğretim görmeleri vs. yasal yollarla, kamu kuvveti kullanılarak engelleniyor. Yani başını örtmemek sadece bir telkin ya da temenni olmakla kalmıyor, kanunla yasaklanıyor, başını örtenler kamu kuvveti tarafından negatif ayrımcılığa tabi tutuluyor, resmi otorite tarafından cezalandırılıyor. Yani bizzat devlet sarih bir özgürlük ihlalinin faili oluyor. Buradan şu neticeye varabiliiriz, Fazıl Say ya sosyal ve siyasi şartları makstalı bir şekilde yanlış sunuyor ve yorumluyor; ve/veya “ilericilik”, “modernlik” ya da her ne adla anılıyorsa onun adına yanıp tutuştuğu “özgürlük” aşkı sadece kendi gibi olanlara… Bu durum izaha muhtaç bir gariplik.

Hobsbawm ne güzel söylemiş: Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa her zaman için yeniden icat edilebilir.

Bütün bunların yanında ben Alperen Ocakları’na mensup bir grubun Topkapı Sarayı önünde İdil Biret konseri aleyhinde yaptıkları eylemin neden bu denli büyütlüdüğünü de anlayabilmiş değilim. Grup bir basın açıklaması yapmış ve topluca namaz kılmış… Eee, ne var bunda? Herhangi bir şiddet teşebbüs yok, dahası bir şiddet yok. Ortada bir kriminal vakıa yok… Protesto eylemi yapan kişilere isnat edilebilecek tek suç, izinsiz gösteri yapmak. Yani Panter Emel’in hayvan cesetleriyle kamera karşısında şovlar yapması ya da Greenpeace üyelerinin kendilerini Çevre Bakanlığı’nın önüne zincirlemeleriyle söz konusu bu eylem arasında teorik olarak hiçbir farklılık yok. Tek fark, diğerlerinin yaptığı eylemlerin muhteviyat itibariyle daha çok duygulara hitap eder olması, sempatik görünmesi; bizim vakıamızda ise potesto edilenin sevilmeye, saygı duyulmaya alışmış bir taraf olması. Alışılagelmişin dışındakilere karşı yapılmış bir protesto yani. Sanat ile haşır neşir olanların çocukluk hastalığıdır, icra ettikleri sanatın kutsal, dokunulmaz ve yüce olduğu kanaatindedirler. Sevilmeleri ve saygı gösterilmeleri gerekir. Sevmeyenler de en azından saygı göstermelidir. Sevmeyip saygı gösterenler bir hadde kadar anlaşılabilir, cahillerdir ama zaman zaman tahammül gösterilebilir onlara. Fakat hem sevmeyip hem de saygı göstermeyenler zındıkdırlar ve terbiye edilmeleri gerekir, bağışlanamazlar! İlkel yaratıklardır onlar…

***

“Türkiye’de insanların diğer ülkelerideki insanların hayatlarını yeterince yakından takip ettiğini, kendi hayatlarıyla diğer ülkelerde yaşayan insanların hayatları arasında ortak problemlere sahip olmak gibi bir benzerliğin bulunduğunu yeterince kavradığını; benzer şekilde, yaşadığımız, kangren haline gelen problemlerin bazılarının neden diğer ülkelerde tezahür etmediğini anlayabilme gibi bir gayretleri olduğunu söyleyemeyiz”. Fazıl Say mülakatının bir bölümünde şöyle bir ifade kullanıyor: Bir Türk sanatçısının yalnızlığı olabiliyor. Batı dünyasında bir Türk sanatçı ve Türkiye’de bir Batılı sanatçı. Cümlenin “Batı dünyasında bir Türk sanatçı” kısmını anlayabiliyorum, ama tanıdığım, bildiğim bir Fazı Say portresi yanı başımda ışıldarken “Türkiye’de bir Batılı sanatçı” kısmını bir türlü kavrayamıyorum. Gördüğüm, arkasında ulusalcı-Kemalist ortodoks vaazlardan müteşekkil bir dünya laf-söz bırakan, insanları biz ve öteki diye ayrıan ve ötekine ne pahasına olursa olsun yaşama alanı bırakmayan ulusalcı-Kemalist deli gömleği üzerine yapışmış, mutlaka bir sıfat lazımsa, en uygunu “ortadoğulu” olan bir piyanist. Neden mi? Çünkü Batı demek, hürriyet, adalet, farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması kültürü, bireylerin başkalarına objektif kritlerle zarar vermedikçe birbirlerini anlama, birbirleriyle işbirliği yapma, hayatlarını kendi eğilimleri, değerleri, inançları ve düşünceleri doğrultusunda diledikleri gibi şekillendirme özgürlüğüne sonsuz saygı duyma ve kimsenin kimliğine ipotek koymama, seçilmişlerin atanmışlara üstünlüğü, hoşgörü, demokrasi demek. İyi piyano çalmak, seküler bir hayat tercihinde bulunmak değil. Misal, şu satırlar bir Batlı’nın zihnin kavrayamacağı türden, fakat Fazıl Say bunları sarf etmekte bir gariplik görmüyor: “Birçok Türk kadını benim laik yaşam tarzımı asker koruyacaksa tabii ki ordu taraftarı olurum diye düşünüyor. Çok haklılar.”

Sizce de öyle değil mi? Cehalet kederlendirir.

Emrah Akkurt: Reklamcı

31.07.2009

Kürt açılımı Türkiye’nin önünün açılmasıdır

Hükümetin Kürt açılımı yerinde, isabetli, hatta epey geç kalmış bir açılımdır. Bu sürece aydınlar, akil adamlar, ve kamuoyu hararetle destek vermeli, hükümet de, kimden ve nereden gelirse gelsin tehditlere, yıldırma ve engelleme girişimlerine boyun eğmemelidir.

Kürt sorunu Türkiye’nin bir asırdır kanayan yaralarından biri; kimsenin cesaretle üzerine gidemediği, çözüm yolunda risk alamadığı, giderek kangren hale gelen, kangrenleştikçe de Türkiye’nin ayak bağı haline gelen bir sorun. Yaşanan bunca acı tecrübeden sonra nihayet, hükümet inisiyatif alarak sorunu barışçı yollardan çözmenin adımlarını atmaya hazırlanıyor. Bu, hararetle desteklenmesi gereken, sonuçları itibariyle Türkiye’nin “makus talihini yenmek” ve önünü açmak bakımından son derece önemli bir girişim
Kürt sorunu çok boyutlu bir sorun; ekonomik, siyasi, kültürel boyutları olduğu gibi, uluslar arası boyutları da olan bir sorun. Sorunun kaynağı esas itibariyle ideolojik, kültürel ve siyasi; ekonomik nedenler siyasi ve ideolojik nedenleri destekleyen, daha ikincil bir kategori. Sorunun Türkiye sınırlarını da aşan evrensel-ideolojik kaynağı, etnik milliyetçilik ve katı ulus-devletçilik. Kendi etnik kökeninden olmayanı dışlama tavrı, her milliyetin bir de milli devleti olmalı anlayışı, yalnızca kendinden olanlardan ibaret bir toplum kurma hayalleri, bulunduğumuz coğrafyayı bizden olmayanlardan temizleme arayışı yalnızca bize özgü bir hastalık değil; dünya kurulalıdan beri şu veya bu ölçüde var olan, ama özellikle Fransız İhtilalinden sonra dünyayı kasıp kavuran bir hastalık. Çok-uluslu, çok-dinli, çok-dilli, çok-kültürlü imparatorlukları paramparça eden, isyanlara ve içsavaşlara yol açan, diktatörleri etnik temizlik harekatlarına girişmeye sevk eden başlıca faktörlerden biri maalesef, etnik-ırkçı milliyetçilik ideolojisi ve tektipçi, tek-din, tek-dil, tek-kültür öngören katı ulus-devlet anlayışı.

KÜRTLERİN DIŞLANMASI HATA

Fransız Devriminin yaydığı fikirlerden, Aydınlanma, kurucu rasyonalizm ve katı pozitivizm anlayışından bir hayli etkilenmiş olan cumhuriyetin kurucu önderleri, yeni devletin “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” bir toplum olmasını, homojen bir kültür atmosferinde yaşamasını arzu ettiler. Oysa imparatorluk bakiyesi bir coğrafyada, çok çeşitli kültürlere, etnik köklere, dillere, dinlere ve mezheplere mensup toplulukların yaşadığı bir memlekette tektip toplum yaratmanın imkânsıza talip olmak anlamına geldiği pek görülemedi. O zaman Kürtlerin siyaseten denklemden dışlanması, sorunun temelini atan belirleyici bir faktör oldu; sonraki yıllarda dışlayıcı, inkârcı ve asimilasyoncu politikalarda ısrar edildi. Dünyanın başka yerlerinde yaşanan acı tecrübelerden ders alınarak yanlış yoldan çok daha erken tarihlerde dönülebilirdi, bu yapıl(a)madı. Askeri darbeler sorunu iyice kangren hale getirecek yanlışlıkları büsbütün katmerleştirdi. “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır,” “Kar üstünde yürürken kart-kurt ses çıkaranlar Kürt’tür” gibi ancak kara mizaha konu olabilecek uyduruk hikayelerle, “vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarıyla, toplu göç ve başka bölgelerde iskana zorlamalarla; köy-şehir adlarının değiştirilmesiyle, insanların çocuklarına istedikleri isimleri vermelerine engel olan, en sonunda da Kürtçeyi büsbütün yasaklayan ceberrut, dışlayıcı, yasakçı uygulamalarla bu sorun her geçen gün daha da büyüdü, içinden çıkılmaz bir hal aldı. Nihayet 12 Eylül darbecilerinin Diyarbakır askeri cezaevinde yaptıkları işkence ve insanlıkdışı muamelelerle PKK’ya insan malzemesi sağlanmasına, böylece soruna bir de terörizm boyutunun eklenmesine büyük katkı (!) yaptılar. Esasen terör bir sonuç olduğu halde bir neden gibi görüldü, çok boyutlu sorun bir terör-güvenlik sorununa indirgendi.

ÇÖZÜMÜ KİM(LER) ENGELLEDİ?

Kimi aydınlar ve akil adamlar sorunun farklı boyutlarını gördüler ve farklı çözümler istedilerse de, Türkiye’de kurulu askeri vesayet rejimi hiçbir zaman demokratik-siyasi açılımlara izin vermedi; sivil çözüm önerenleri sürekli vatan hainliğiyle damgaladı; demokratik hak ve özgürlüklerden söz edenler soruşturma, kovuşturma, yargılanma ve hapse atılma tehdidi altında yaşamaya mahkûm edildi. Çözüm geciktikçe, sorun, bölge üzerinde hesabı olan, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasını isteyen bölge-dışı büyük güçlerin de müdahil olduğu uluslar arası bir sorun halini aldı. Ancak, Soğuk Savaşın bitmesi, küreselleşme sürecinin hızlanması ve demokrasi-sivilleşme-insan hakları söyleminin öne çıkmasıyla artık sorunun farklı bir yaklaşımla ele alınması zorunluluğu doğdu. Bugün yeni bir dünyanın kurulması sancıları yaşanıyor; büyük güçler hesaplarını yeniden yapıyorlar; Türkiye toplumu yaşadığı acılardan çok şey öğrendi; kötü yazgısını değiştirmenin yolunun ancak ve ancak askeri vesayet rejimine son vermekten, dış dünya ile bütünleşmekten, demokrasiden, sivilleşmeden ve özgürleşmeden geçtiğini gördü, sesini yükseltti. Ergenekon tipi Soğuk Savaş dönemi paramiliter istikrarsızlaştırma aygıtlarının, bunları besleyip yönlendiren güçlerin sırtına yük olmaya başlaması, bu yapıların gözden çıkarılmasına yol açtı. Devletin koruyucu kanatları altında istikrarsızlaştırma işlevi gördükleri ülkelerin hemen hepsinde bu tür illegal yapılardan kurtulmaya yönelik temizlik operasyonları yapıldı. Geç de olsa, Türkiye de bu kervana katılmış durumda. Bölgenin de, Türkiye’nin de, dünyanın de geleceği, illegal terör şebekelerinin dağıtılmasına, sınırların açılmasına, ekonomilerin mal-hizmet-sermaye akımları ve boru hatlarıyla birbirine bağlanmasına bağlı. Son zamanlarda Türkiye’nin atmakta olduğu cesur adımları, Ergenekon davasını ve Kürt sorununa barışçı çözüm bulma arayışlarını biraz da bu gözle okumak gerekir. Eski düzenin rantını yiyen, illegal-hukukdışı yapılanmaların etkin olduğu dünyada patronluk yapmaya alışmış, kendini dokunulmaz-sorgulanmaz-yargılanmaz zanneden odakların ölümüne direnişi gayet anlaşılabilir bir şeydir, ama başarı şansı yoktur. Pandoranın kutusu açılmıştır, millet oynanan oyunun farkına varmıştır, dünya ve Türkiye değişmiştir.

AK PARTİ CESUR OLMALI

Bu çerçevede hükümetin Kürt açılımı gayet yerinde, isabetli, hatta epey geç kalmış bir açılımdır. Bu sürece aydınlar, akil adamlar, ve kamuoyu hararetle destek vermeli, hükümet de, -yargı, askeri ve sivil bürokrasi, akademi, medya- kimden ve nereden gelirse gelsin tehditlere, yıldırma ve engelleme girişimlerine boyun eğmemelidir. Sorunun bütün taraflarıyla, çözüm sürecine katkıda bulunabilecek bütün kişi ve kurumlarla resmi veya gayriresmi yollardan temas kurulmalı; PKK’nın tasfiyesi, örgüt üyelerinin yeniden topluma kazandırılması, Kürt dili ve kültürünün kendini yeniden üretme imkânlarının geliştirilmesi, değiştirilmiş yöre isimlerinin iade edilmesi, ve nihayet vicdanları sızlatan faili meçhul cinayetlerin sorumlularının mutlaka cezalandırılması sağlanmalıdır. Kürt sorununa barışçı çözüm bulmak memleketin önünü açmak, bir türlü yakalayamadığımız istikrara kavuşmak, refah ve zenginleşme yoluna daha emin adımlarla girmek demektir; bu memleket bunu hak etmektedir.

Yenişafak, 28.07.2009

Katsayı sorununun çözülmesinin düşündürdükleri

0

Bu yanlışlık artık sürdürülemezdi ve nitekim sürdürülemedi. YÖK’ün son kararıyla ciddi bir yanlışlıktan dönüldü. Önceki yılların mağdurlarının kaybı, ne yazık ki, kolay kolay telafi edilemez, ama hiç olmazsa bundan sonra bu tür mağduriyetlerin yaşanmayacak olması adalet ve insanlık için umutlarımızı canlı tutmamıza yardımcı olabilir.

Yükseköğretim Kurulu, geçtiğimiz günlerde çok önemli ve birçok bakımdan anlamlı bir karar aldı. On senedir sürdürülmekte olan bir yanlışlığa son vererek, meslek lisesi öğrencilerine uygulanan katsayı ayrımcılığını kaldırdı. Birkaç sene önce olsaydı bu karar büyük bir gürültüye yol açardı. Resmi ve sivil birçok kişi ve kuruluş, birçok gerekçeyle bu kararı eleştirir ve ülkede gerilim yaratırdı. Bu sefer böyle olmadı. Karar geniş toplum kesimlerinde, siyasette ve medyada olgunlukla karşılandı. İş idari yargıya taşınmaz diye umut ederken İstanbul Barosu’nun Danıştay’a müracaat ettiği haberi geldi, dilerim sağduyu ve hukuk galip gelir ve Türkiye normalleşme yolunda bir adım daha atmış olur.

İmam hatip liseleri sadece bir meslek okulu olmak bakımından değil, din özgürlüğü bakımından da önemlidir. Yani bu okullar bildik rutin eğitimi aşan bir fonksiyon icra etmektedir. Bu okullara gösterilen teveccühün sebebi, bazı vatandaşların çocuklarına eğitim sisteminde münasip görülen ortalama din eğitiminden daha fazla din eğitimi verilmesini istemesidir. Her özgürlükçü demokratik ülke, vatandaşlarının bu ihtiyaç ve taleplerine bir şekilde cevap vermek mecburiyetindedir. Çocuklarının nasıl ve ne kadar din eğitimi alacağında esas söz ve yetki velilere aittir. Ne başka veliler ne de kamu görevlileri bu velilerin yerini alma ve başkalarının çocukları için karar verme hak ve yetkisine sahiptir. Onlar iki şey yapabilir: Bir: Kendi çocuklarının eğitim alma tarzı ve eğitimin muhtevası üzerinde söz sahibi olabilir. İki: Genel eğitimin ve bu arada din eğitiminin evrensel insan hakları ve demokrasinin genel standartları ile uyumlu olmasını talep edebilir.

Tek parti döneminde dinî eğitim ve pratiğin baskı altına alınması ve kısıtlanması toplumda sorunlar ve büyük huzursuzluklar yaratmıştı. Demokrasiye geçilince vatandaşın itibarı sınırlı da olsa arttı ve söz hakkı doğduğu için tek parti sisteminin din eğitimi politikası mecburen ve olması gerektiği gibi yavaş yavaş terk edildi. Bazılarımız unutmuş olabilir ama bu süreci başlatan CHP’ydi. İmam hatip liseleri işte bu süreçte doğdu. Bu okullara meslek lisesi statüsü ve görünümü verilmesinin sebebi, demokratik felsefeyi yeterince benimseyememiş kişi ve çevrelerin direnişinin dolambaçlı yollar kullanmak mecburiyeti yaratmasıydı. Demokrasi ağır aksak da olsa işlediği sürece engeller aşıldı ve bu okullar yaygınlaştı, böylece ilgili vatandaşların talepleri daha iyi karşılanır oldu.

KAMU OTORİTESİNİN KENDİ VATANDAŞINA SAVAŞ AÇMASI…

İmam hatip okulları meslek lisesi statüsünde olmakla beraber herkes biliyor ki vatandaşlar çocuklarını bu okullara imamlık veya müezzinlik mesleğine girsin diye değil, dinlerini öğrensin diye gönderiyor ve ebeveynleri yanında çocukların büyük çoğunluğu da aynı çizgiyi izleyerek gözlerini başka mesleklere dikiyorlar. Dolayısıyla, bazılarının sandığının veya inandığının tersine, bu okullar dindar olmayan ailelerin çocuklarını almış ve dindarlaştırmıyor. Çocuklar zaten dindar oldukları için bu okullara gidiyor. Oysa, imam hatip liselerinin varlığını, sayısını, fonksiyonlarını eleştirenlerin çoğu tersine inanıyor. Bunu yaparken hiçbir bilimsel veriye dayanmıyor, tamamen şahsi önyargılarını konuşturuyor.

Demokratik dönemlerde bu yolla din eğitimi ihtiyacını karşılama formülü nispeten iyi işlemiştir. İmam hatip liseleri sayesinde birçok aile kendini mağdur hissetmekten kurtulmuştur. Çocuklarına daha tatminkâr olduğunu düşündüğü bir eğitimi aldırmayı başarmıştır. Veya öyle olduğuna inanarak gönlünü ferahlatmıştır. Siyasi sistem de bu formülden yararlanmıştır. Din eğitimini evrensel demokratik standartlara uydurma ihtiyaç ve mecburiyetinin üstüne bu sayede bir şal örtmüş ve din eğitimini istediği gibi kontrol altında tutmuştur. Böylece, sistem ve onun sahipleri ile dindar kitleler arasında açıkça telaffuz edilmemiş, adım adım gelişmiş bir anlaşma imzalanmış, bir anlamda zımni bir sözleşme yapılmıştır.

Bu anlaşma 28 Şubat sürecinde bozulmuştur. Sistemin sahipliği rolünü üstlenen bürokratların baskı ve yönlendirmeleri altında politikacılar hayatın dayattığı ve olgunlaştırdığı, ideal ölçülere uymasa da ihtiyaca bir ölçüde cevap veren ve dindar kitleleri rahatlatan bu formülü bozmuş ve imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye geçiş imkânlarını budamıştır. Bunun çok yanlış ve adaletsiz bir davranış olduğuna kuşku yoktur. Vicdanları rencide ve adalet duygularını tarumar ettiği için toplum bu davranışı bir türlü kabullenememiş ve her fırsatta ona itiraz etmiş ve durdurmaya ve değiştirmeye çalışmıştır.

28 Şubat sürecindeki katsayı ayrımcılığı hukuka, eşitliğe ve adalete aykırı bir dayatmaydı. Bir anlamda kamu otoritesinin kendi vatandaşına savaş açmasıydı. Anayasa’daki eşitlik ve öğrenim hakkı ilkelerinin açık ihlaliydi. Verdiği zarar sadece eğitim alanıyla ve belli bir toplumsal kesimle sınırlı değildi, çok daha geniş alanlara ve geniş toplum kesimlerine ulaşmaktaydı. Haksızlık o kadar barizdi ki, birkaç özelliğini hatırlatmak gerçek boyutlarını göstermeye yetecektir. Meşhur karar tamamen bürokratik dayatmaydı; halka hesap verme derdi olmayan bürokratların bir dayatması. Hukukun hakimiyeti bu kararla açıkça çiğnendi. Bu tür kararların istikbalde sonuç doğurması gerekirken karar geriye yürütüldü. Yeni statünün karardan sonra bu imam hatiplere girecek öğrencilere uygulanması beklenmedi, beş altı senedir okuyan ve son sınıflara tırmanmış öğrencilere de uygulandı. Böylece binlerce gencin hayatı karardı. Bilmem bu adaletsizliği savunanlar hayatı kararan, yıllarca hayalini kurduğu mesleği yapma şansını kaybeden bir öğrenciyle konuştular mı hiç. Eminim, konuşsalar, vicdanları kanardı. Sonra daha kötüsü yapıldı. Bu okullardan ayrılıp düz liselere geçmek isteyen öğrencilere izin verilmedi. Bu inanılmaz bir şeydi. Okullar adeta hapishaneye çevrilmişti. Ve yapılanlar aslında sadece eğitim hakkının engellenmesiyle kalmıyor, hayat hakkına saldırı boyutlarına ulaşıyordu.

HAPİSHANEYE ÇEVRİLEN OKULLAR….

Katsayı ayrımcılığında asıl hedef imam hatiplilerdi ama sadece imam hatiplileri engellemek çok göze batacağı için, kararmış gözler ne kelime, bütün meslek liseliler harcandı. Adaletsizlik, klasik taktikle, yaygınlaştırılarak meşrulaştırılmak ve normalleştirilmek istendi. Bu yüzden meslek liseleri ve dolayısıyla bütün eğitim çok darbe yedi. Bu akılalmaz uygulama yıllarca sürdürüldü. Koca koca gazeteciler, bürokratlar, üniversite hocaları yapılana sessiz kaldı. Hatta destek verdi, alkış tuttu. Hele ANAP’tan bir politikacının (Yılmaz Karakoyunlu) haksızlığı meşrulaştırıcı dehşet verici bir televizyon konuşması vardı ki, unutulması ve affedilmesi mümkün değil.

Bu yanlışlık artık sürdürülemezdi ve nitekim sürdürülemedi. YÖK’ün son kararıyla ciddi bir yanlışlıktan dönüldü. Önceki yılların mağdurlarının kaybı, ne yazık ki, kolay kolay telafi edilemez, ama hiç olmazsa bundan sonra bu tür mağduriyetlerin yaşanmayacak olması adalet ve insanlık için umutlarımızı canlı tutmamıza yardımcı olabilir.

Bir ilginç nokta katsayı ayrımcılığı probleminin yasa çıkarma veya anayasa değişikliği yapma yoluyla değil bir idari kararla çözülmüş olmasıdır. Doğrusu da budur. Aynı şey başörtüsü sorunu için de geçerlidir. Başörtüsü yasağı, özünde esasında ne bir yasaya ne de bir anayasa hükmüne dayanmaktadır, sadece ve sadece idari kararlara dayanmaktadır. Sözüm ona yargı kararları da hem cari mevzuata hem hukukun hakimiyetine aykırıdır ve asıl fonksiyonları ilgili idari kararın takviyesidir. Bu yüzden, başörtüsü yasağını da idari kararlarla, hatta idari karar da almadan, negatif özgürlüğün gerektirdiği anlamda hareketsiz kalarak çözmek mümkündür.

Zaman, 31.07.2009

 

HSYK yargının YÖK’üdür

Son olayların belki de en büyük faydası Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kamu önünde daha kapsamlı olarak tartışılmasına yol açması oldu. Bu Kurulla ilgili olarak şimdiye kadar yapıla gelen tartışma, esas olarak, Adalet Bakanı ve müsteşarının Kurulda yer almasının yargı bağımsızlığıyla ‘uyumsuzluğu’ etrafında dönüyordu.

Yargı bağımsızlığı, hiç şüphesiz, demokratik bir hukuk devletinin olmazsa olmaz bir şartıdır. Bunu sağlamanın başlıca yolu da hakimlere görev güvencesi tanımak, yani ‘hakim teminatı’dır. Hakimlerin atama, nakil ve diğer özlük işlerinin mümkün olduğunca ‘yürütme’ organının kontrolü dışında yürütülmesi de bunu tamamlıyor. Böyle bakıldığında, Adalet Bakanı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) üyesi olması bu amaçla bağdaşır görünmemektedir. Ama öte yandan, Bakan üyesi olmasa bile, bu Kurulun hakimleri yargı denetimine tabi olmaksızın meslekten çıkarabilmesi de ‘hakim teminatı’na aykırıdır.

Evet, Bakanın üyesi olmadığı bir HSYK belki yürütmeden bağımsız olabilir, ama ne var ki ‘HSYK’nın bağımsızlığı’ otomatik olarak yargıçların da bağımsızlığı anlamına gelmiyor. Bu Kurulun yakın geçmişte iki ayrı savcıyı keyfi bir şekilde görevden uzaklaştırmış olduğunu ve Şemdinli savcısı olayında Bakanın ihraç kararına muhalif kalmış olduğunu hatırlayalım. Bu da HSYK’nın yürütmeden bağımsız hareket edebildiği durumda bile gerçek anlamda bağımsız olamadığını gösteriyor. Çünkü, HSYK ‘yürütme’den bağımsız hareket ederken, bunu hakim ve savcıları daha da bağımsızlaştırmak için değil, Devletçi hassasiyetleri korumak adına yapıyor. Esasen, HSYK kararlarına karşı yargı yolunun kapatılmış olmasının da asıl amacı budur.

Nitekim, HSYK hakim bağımsızlığını güvence altına almak yerine, bütün bir sivil yargıyı Devlet vesayeti altına almak amacıyla kurulmuştur. Aynen üniversiteler söz konusu olduğunda YÖK’ün sahip olduğu konum ve işlev gibi. Türkiye’de yargıçların Devletin tarafı olduğu veya Devletçi hassasiyetlerin söz konusu olduğu davalarda Devletten yana taraflı hareket etmelerinin bir nedeni de işte bu HSYK vesayetidir. Oysa, bağımsızlık tarafsızlığı sağlamak içindir. Yargıçlar yürütme karşısında olduğu kadar ‘Devlet’ karşısında da bağımsız davranamadıkları sürece adil kararlar veremezler.

Bu durumda HSYK’nın bağımsızlığı, yargıçların, demokratik meşruluktan yoksun, hesap verebilir olmayan ve kararları denetlenemeyen bir zümrenin aristokratik otoritesine bağlılığı anlamına gelmektedir. HSYK iki anlamda demokratik bir kurum değildir. Birincisi, onun üyeleri bütün meslek mensupları tarafından değil, fakat sadece bu camia içinde ayrıcalıklı bir zümre teşkil eden ‘birinci sınıfa ayrılmış’ yüksek hakim ve savcılar tarafından seçilmektedir. İkincisi, üye yapısı dolayısıyla HSYK’nın -Batı demokrasilerinden farklı olarak- Adalet Bakanı dışında demokratik çoğunlukla hiçbir bağlantısı yoktur.

Evet HSYK hakimlerin bağımsızlığını değil, yargı içindeki bir zümrenin otokrasisini temsil etmektedir. Sisteme bakınız: Bakan ve müsteşar dışındaki HSYK üyeleri Yargıtay ve Danıştay tarafından seçilmektedir, ama zaten Yargıtay üyelerinin tamamını ve Danıştay üyelerinin ise dörtte birini bu Kurul seçmektedir. Tam bir kapalı devre yani. Dahası, bütün bu üyeliklerde ‘birinci sınıf’ hakim ve savcı olmak şartı var. Kimin birinci sınıfa ayrılacağına karar verenler de yine HSYK. Peki buna nasıl karar veriyorlar: Esas olarak, gizli sicillere ve Yargıtay ve Danıştay üyelerinin hakimlere verdikleri notlara dayanarak…

Yargıdaki bu aristokrasinin aynı zamanda ideolojik bir boyutu da var. Yani, Yargıtay ve Danıştay’ın uyguladıkları seçim yöntemi resmi ideolojiyi benimsemeyen herhangi bir yargıç veya savcının HSYK’ya -ve ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne- üye seçilmesine hemen hemen hiç şans bırakmıyor. Böylelerinin -eğer varsa tabii- yüksek yargıçlığa seçilmeleri için tek şans Cumhurbaşkanı’nın Danıştay’a (dörtte bir oranında) ve Anayasa Mahkemesi’ne (11’de 3’ünü) yapacağı atamalar. Bu şans da kimin Cumhurbaşkanı olduğuna ve onun statükodan bağımsız davranabilme ihtimaline bağlı.

Evet, yargının YÖK’ü olan HSYK’yı kaldırıp, yerine kimi Batı demokrasilerindeki örneklere benzer, demokratik esaslara uygun yeni bir kurul getirmek gerekiyor.

Star, 30.07.2009

Yargıtay kararları da temyiz edilir!

Birine ‘zibidi’ demek ifade özgürlüğüne girer mi?

Ya ‘kaniş, şapşal, salak’ demek?

Biri size ‘babanın kim olduğunu anana sor’ dese bu hakaret değil midir? Ya da sizden bahsederek ‘gerekirse kan dökülür’ dese, tehdit etmiş olmaz mı?

Böyle bir durumda dava açmaz mısınız?

Prof. Baskın Oran ve Prof. İbrahim Kaboğlu da öyle yaptılar.

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesi olarak 2004’te hazırladıkları ‘Azınlık Raporu’ nedeniyle maruz kaldıkları hakaret ve tehditlerden dolayı yargıya başvurdular.

Davalar, itirazlar, temyizler …

Sonuç mu?

Yargıtay ortada hiçbir hakaret veya tehdit olmadığına karar verdi.

Böylece, yüksek yargı mensuplarınca defalarca tecavüze uğrayan adalet tanrıçasının öldüğü resmen ilan edilmiş oldu.

Prof. Baskın Oran, ‘cinayeti gördüm!’ anlamına gelen bir açık mektup yazdı. Bu yüksek yargı organını daha yüksek bir yargı organına, vicdanlara şöyle şikayet etti:

* * *

‘Sayın Yargıçlar,

Bazı şahıslar, benim ve Kurul Başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu’nun, adlı adınca söyleyeceğim sakın utanmayınız, anamıza babamıza sinkaf ettiler. Utanmayınız, çünkü bu sinkaflar mahkeme kararlarıyla teker teker aklandı.

… [Yargıtay’ın suçsuz bulduğu hakaret ve tehditlerden örnekler veriyor]

Şimdi düşünüyorum da, bütün bu kararlar sonuna kadar normaldi Sayın Yargıçlar. Çünkü meslektaşlarınız Milletvekili Süleyman Sarıbaş’ı akladıktan sonra, bunlar haydi haydi aklanırdı.

Hatırladınız mı bu Sarıbaş’ı? Yanaklarınız kızarmasın, ellerinizle tutun iki yandan, aynen yazacağım: ‘Bu Rapor’u yazanlar her kimse, yazdıranlar her kimse, millet bunları tükürüğüyle boğar. Azınlık arayanlar, ANALARINA BABALARININ KİM OLDUĞUNU BİR KEZ DAHA SORSUNLAR’.

Yani bize piç, annelerimize orospu (utanmayın, utanmayın lütfen!), babalarımıza deyyus diyordu.

Hatırlıyor musunuz ne yaptı meslektaşlarınız, Sayın Yargıçlar, bu davada? Ankara Asliye 3. Hukuk Mahkemesi bu Sarıbaş’ı tazminata mahkum etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi bu hükmü de bozdu. Gerekçe göstermeden. İlk mahkeme de ona uydu, bitti, gitti.

Sayın Yargıçlar,

Aynı hakaretleri, yukarıda adını saydığım şahısların sizlere yapmasına izin verir miydiniz?

Elbette vermezdiniz. Kıyametleri kopartırdınız. Davalar açar, mahkûm ettirirdiniz. Çünkü onurlu insanlarsınız siz.

Ama, ben de öyle, başkaları da öyle.

* * *

Sayın Yargıçlar,

Çaresizim. Sizi, her insanda doğuştan mevcut vicdanlarınızla baş başa bırakmaktan başka çare yok elimde bu ülkede’.

* * *

‘Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe’ der Balzac. Oran da ona başvuruyor.

Türkiye’de yüksek yargının kararları, bu yanılmaz yargıcın temyizinden defalarca döndü, dönüyor. Yargıtay da bu temyizde kaybedenlerden. En azından, azınlık mallarına el koymayı legalleştiren kararlarıyla (Bkz. http://www.megarevma.net/vakifsorunu.htm).

Artık bu aşamadan sonra yargı sistemini baştan aşağıya yeniden kurmadıkça, çoktan beridir vicdanlarda ‘müebbet’e mahkum olan bu sistemi ıslah etmek mümkün değil.

Hükümet, linç edilirken sahip çıkmadığı Oran ve Kaboğlu’na ve bu ülkede yargı eliyle hakları ihlal edilen bütün insanlara borcunu ödemek istiyorsa, yüksek yargıyı demokratikleştirecek anayasal reformu bir an önce gerçekleştirmeli.

Bilmiyorum ne kadar farkında, ama sadece demokrasinin değil, kendisinin de kaderi buna bağlı…

Star, 28.07.2009

 

Vesayetçi zihniyetin kodları nerelerde?

0

Türkiye’de bürokratik askerî vesayetin ardındaki zihniyeti çözmek için kullanılabilecek en basit ve en etkili yol, bazı emekli askerleri -özellikle emekli generalleri- televizyon programlarında dinlemektir. Yakınlarda bir emekli generali bir tartışmada izledim. General özetle ve yaklaşık olarak (veya mealen) şöyle demekteydi:

“Bazıları askerlerin sınır boylarına konuşlanmasını, sırtını ülkeye dönüp sadece ‘dış düşmanları’ takip etmesini, ülkede ne olup bittiğiyle hiç ilgilenmemesini istiyor. TSK, bunu yapamaz. TSK’nın görevi bu değildir. O, bütün ülkeyi gözetlemek ve millî güvenliğimizi ve rejimi korumak için üstüne düşenleri yapmak zorundadır. Darbe yapmayı TSK asla istemez, ama siviller ve siyasîler darbe yapılmasına sebep olacak, darbeye ortam hazırlayacak şeyler yapmamalıdır. TSK’yı istemeden de olsa darbe yapmaya mahkûm etmemelidir. Yoksa kim ister darbe yapmayı! Darbeler esnasında kötü şeyler olmuş ve hatalar yapılmış olsa bile bunlar sonradan mesele haline getirilmemelidir. Sonradan konuşmak kolaydır. O dönemdeki şartlara bakmak ve ona göre yargıda bulunmak gerekir…”

Takip ettiğim kadarıyla bu emekli general daha sivil bir kişiliğe sahip, daha demokrat biri olarak biliniyor. Belki öyle bir izlenim bırakmaya özellikle dikkat ediyor. Ancak programda, nasıl süslü bir söylem tutturursa tuttursun, konuşması biraz uzayınca, biraz ters bir soruyla karşılaşınca demokratlığı lime lime dökülüyor ve otoriteryen tavır ve kişilik ortaya çıkıyordu. Daha demokrat olduğu söylenen bu kişi, emekli ve muvazzaf subaylar için bir ölçü olarak alınacak olursa aynı kafadaki askerlerin demokrasi bilgisi ve demokrasiyi hazmetme derecesi konusunda pek iyimser olmamak gerektiğini, emekli generalin performansı, insanın yüzüne çarpıyordu.

Emekli generalin bu sözleri, satır araları ve mantıkî arka planı vesayetçi zihniyeti ifşa etmektedir. Demokratik bir ülkede ordunun tek görevi, tam da onun olmaz dediği şeydir: Sınırları korumak. Ordu, bütün enerjisini buna vermelidir. Toplumda ne olup bittiği onun işi değildir. Her demokratik toplum fikir, kanaat ve tercihlerde bir çoğulculuğa sahiptir. Ordu, bu tercihler arasında taraf olamaz. Olursa siyasete batar. Ne yazık ki, bizim gibi ülkelerde, ordular çoğu zaman düşmanı izlemek ve harp sanatını öğrenmek ve talim etmek yerine siyasete batmakta ve kendi toplumuyla uğraşmaktadır.

BİR ORDUNUN MEŞRULUĞUNU MUHAFAZA EDEBİLMESİ İÇİN…

Neden Amerikan ordusu, Alman ordusu kendi toplumuyla uğraşmamakta, toplumuna efendi gibi davranmamakta ve fakat bazı ülkelerde böyle olmaktadır? Böyle bir ordu, gerçekten, meşruluğunu nasıl muhafaza edecektir? Dahası, ordu, icraatları geniş toplum kesimlerini rahatsız ediyorsa, nasıl kuvvetli, toplumun güvenine sahip bir ordu olacaktır? Sözünü ettiğim kafadan asker memurlar bu soruya kendilerince bir cevap vermiş görünüyorlar. “TSK siyasete gömülmüş durumda, bir parti gibi davranıyor” diyenlere, “laiklik ve üniter devleti korumak, irtica ve bölücülüğe karşı olmak siyaset yapmak değildir” ezberini yetiştiriyorlar. Aslında bunu savunmakla siyasetin tam ortasına battıklarını ve imtiyazlı siyaset yapma lüksünü kendilerine tahsis ettiklerini göremiyorlar. Öyle ya, silahlı gücü olan başka hangi siyasî görüş var? Diğer görüşler silahlı gücü olan görüşe nasıl muhalefet edebilir?

Demokratik siyaset her meselenin toplum –siyasetçiler- tarafından ele alınabilmesi, irdelenebilmesi ve müzakereler ve demokratik süreçler yoluyla çözülebilmesi demektir. Oysa, bizde, silahlandırılmış bürokrasinin yaptığı, siyasetin konusu olması gereken şeyleri demokratik siyaset alanının dışına çekmek, onların tanım ve yorumunu askerî tekel altına almak ve dolayısıyla demokratik siyaseti öldürmektir. Laiklik, ülke bütünlüğü, üniter devlet gibi konular da siyasîdir. İlke olarak üzerlerinde geniş mutabakat sağlansa bile bunların ne olduğuna ve nasıl uygulanması gerektiğine herhalde askerler karar veremez. Bu, toplumun işidir ve toplum bunu demokratik hak ve özgürlükleri çerçevesinde müzakere ve karar alma yöntemlerini kullanarak yapacaktır. Mesela laiklik. Ben laikliğin önemli ve gerekli bir ilke olduğuna inanıyorum. Bazılarının sandığı gibi demokrasinin gerekli veya yeterli şartı olmasa bile özgürlüğün önemli araçlarından biri olduğuna ve siyasî sistemin temel ilkelerinden biri olması gerektiğine inanıyorum. Ama bu ilkeyi asker bürokratların anladığı gibi anlamıyorum. Öyle anlamak zorunda mıyım? Niye askerlerin görüşü benimkinden daha doğru olsun? Ellerinde silah olduğu için mi? Silahla desteklenen görüş doğru görüş müdür? Yoksa askerler, laiklik gibi konuların ülke ve dünya çapında uzmanları mıdır?

Siyasî toplumda temel tarz ve değerlerin bir defada ve herkes ve bütün zamanlar için kesin ve değişmez şekilde belirlenebileceği görüşü de tuhaftır. Bu, gelecek nesillerin akıl ve tercihlerine ambargo koymak anlamına gelir. İnsan iradesiyle değiştiremeyeceğimiz, ortadan kaldıramayacağımız tek siyasî değer insan haklarıdır. Yani bir kişi bir görüşte olsa diğer tüm insanlar farklı görüşte olsa bile o tek kişinin hak ve özgürlükleri ortadan kaldırılamaz. Çünkü haklar insan olmaktan kaynaklanır ve bize toplumun lütfu değildir. Buna karşılık, siyasî yönetimin biçimi, ilkeleri, tarzı vs. insan aklının ve toplumların değerlendirmelerine tabidir. Değişmezlik ilan ederek bu alanlarda hayat dondurulamaz. Aşırı, hızlı ve radikal değişiklik tehlikeli görülüyorsa iki şey yapılabilir. İlk olarak birey hakları üzerinde siyasî sistem türünden bağımsız olarak mutlak konsensüs sağlanır. İkinci olarak sistemdeki değişiklik iyi tanımlanmış ve işletilmeleri nispeten güç şekil şartlarına dayanan kurallara bağlanır. Anayasa değiştirmede vasıflı çoğunluk aranması gibi…

TOPLUMUN GÖREVİ VE HAKKI OLAN NEDİR?

Asker memurlar değişmezleri ilan etmekle ve onları tanımlama yetkisini tekellerine almakla siyasetin âlâsını yapmaktadır. Bu, elbette, demokratik siyaset değildir, tekelci siyasetin ta kendisidir. Bir demokraside bu kabul edilemez. Nasıl Amerikan, İngiliz, Alman ordusu siyasî sistemin temel özelliklerini belirleme yetkisini kendisinde göremezse TSK da göremez. O, toplumun ona verdiği sınırları savunma görevini yine toplumun sağladığı silah ve yetkileri kullanarak yürütmekle mükelleftir. O kadar. Demokratik bir ülke olacaksak askerler eninde sonunda bu ilkeyi kabul edecektir. Yoksa, demokrasiyi unutmamız gerekir.

Ancak, askerî vesayet sorununun çözümü sadece asker memurların kendine çekidüzen vermesinden ve demokrasilerde askerlerin içinde kalması gereken sınırlara çekilmeyi kabul etmesinden geçmemektedir. Bunu sağlamak ve askerlere durmaları gereken yeri bildirmek -emretmek- aslında toplumun görevi ve hakkıdır. Demokrasi yanında, medeniyetin de temel ölçülerinden biri silahlı güçlerin sivil otoriteye tabi ve onun tarafından kontrol ediliyor olmasıdır. Bunu yapamayan hiçbir ülke, uygar bir ülke olamamıştır. Toplum bunu yapma yolunda bir iradeye, bir kararlılığa sahip olmadan, askerî vesayeti kaldırma işi gerçekleştirilemez. Militarizmin kökleri bazı sivillerin -gazeteci, akademisyen, politikacı, bürokrat, işadamı- zihin dünyasında da aranmalı, bulunmalı ve teşhir edilmelidir. Siviller gerçekten sivil olsa, ellerindeki silah gücü ne olursa olsun, askerler, alanları dışına taşmaya, siyasî sisteme hükmetmeye, topluma efendilik taslamaya, toplumun velinimetiymiş gibi davranmaya kalkışamaz.

Zaman, 24.07.2009

 

Ahlâksız Sigara Yasakları

Dumansız hava sahasına sahip altıncı ülke olmuşuz. Bu durum sizin de milli gururunuzu okşadı mı? Gönlümce sigara bile içemeyeceğim ama olsun “önce vatan” dediniz mi? Sonuçta dünya çapında bir derecemiz daha oldu. İlk onda olduğumuz garanti. Çok çalışırsak bir dahaki yasaklamada ilk üçe bile gireriz belki. Örneğin bütün küfürlü sözcüklerin kullanımını yazılı ve sözlü basında yasaklayarak dünyada bir ilk olabiliriz. Hem böylece “modernlik” yarışında dünyaya ne kadar kaliteli bir millet olduğumuzu kanıtlar, devletimizin yüceliğini ispatlamış oluruz. Bir hayal edin lütfen: “Türkiye, küfürsüz hava sahasında dünyanın medarı iftiharı!”. Duygulanmamak elde değil.

Sigara kullanımın özel ilişkilere konu olan alanlarda yasaklanmasının ne kadar ahlâksız bir cüret olduğunun başından beri farkındaydım ancak sigara içmeyi yasaklamanın bir medeniyet payesi, bir erdem gibi sunulması gerçekten rahatsız edici bir saçmalık. Hele ki, sol elle yemek yemenin, başını örtmemenin, yerel lehçeleri aşağılamanın modernlik sayıldığı bir ülkede sigaranın yasaklanmasının “ilerici” bir hamle olarak sunulması ve halkın da buna boyun eğmesi hiç şaşırtıcı değil. Bu “büyük başarıyı” gösterdikten sonra yeni başarılara gözümüzü dikebiliriz artık. Örneğin bir Avrupa Birliği parlamenteri obeziteyi kendine problem edinip belirli kilonun üzerindeki insanların “kilo vergisi” ödemelerini teklif edebilir. Bu dâhiyane fikri benimseyecek yeteri sayıda bilimadamı ve aydınlanmış sivil toplum örgütü önderi bulunabileceğine eminim. Hem sağlık masrafları da düşer, devlete zeval gelmez.

Evet bu yasak ahlâksızca. Şimdi televizyonlar yarışırcasına sigara tüketiminin azalmasıyla kaç milyar dolar kazanacağımızı, sağlık sektöründe ne kadar kâr edeceğimizi bağırıyor. Üstten bir tutumla sigara kullanıcılarına utanın diyor. İnsanın hakkıyla kazandığı paranın bu şekilde hesap konusu edilmesi ve kimseyi zorlamadan barışçı ilişkilerle kurduğu sosyal hayatına doğrudan müdahale edilmesi kimsenin canını sıkmamışa benziyor. Hiç kimse televizyona çıkıp da “Siz kim oluyorsunuz da kazandığım parayı nasıl harcayacağımı kanunla belirlemeye kalkıyorsunuz!” demiyor. Hiçbir zor kullanma içermeyen, gönüllü ilişkilere dayanan özel hayatlarımıza, toplanma özgürlüğümüze doğrudan yapılan bu müdahalenin temelinde yatan zihniyetin taşıdığı tehlikeye işaret edilmiyor.

Hükümet vıcık vıcık faydacı hesaplarla, kendi tercihlerini sigara içicilerin tercihlerinden üstün görerek dokunulmaması gereken haklarımıza el uzattı. Bunu yapmayı kendine hak gördü, çünkü ondan öncekilerde başka birçok daha vahim özgürlük ihlalini rahatça yapabilmişti. Örneğin birilerine hoş görünmüyor, görünce iğreniyor ya da korkuyor diye milyonlarca insan başörtüsü yasaklarına maruz kalmıyor mu bu ülkede. Aynı faydacı zihniyet bu yasakta da savunulmuyor mu? Bu yasağın karşısına insanların bireysel haklarından kaynaklanan kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarına dair tercihlerine devletin müdahale edemeyeceğini söyleyerek karşı çıkmıyor muyuz?

Şimdi değişen nedir? Negatif dışsallık mı? Kafelerde otururken aynı masada oturduğu arkadaşının içtiği sigaradan kötü etkilenen ya da yan masadan yükselen dumandan rahatsız olan sigara freaklerini mi korumak amaç? Öyleyse başladığınız işi yarım bırakmayın beyler, bayanlar! Çünkü hemen itiraf edeyim biz evlerde de sigara içiyoruz. Evlerimize kendi rızalarıyla gelip sigara dumanlarımıza maruz kalan insanların sağlığını tehdit ediyoruz, çocuklarımıza kötü “örnek” oluyoruz. Madem dışarıda kendi rızalarıyla insanlarla bir araya gelenlerin haklarına tecavüz etmeyi kendinizde hak görüyorsunuz, gerçek niyetinizi ve gücünüzü bizden saklamayın. Yeterince haklı görmektesiniz kendinizi. Yapacağınız iş çok kolay bir kanun “çiziktirivereceksiniz” o kadar. Bizim boynumuz kıldan ince! Yasaklayın sigaranın ülkeye sokulmasını!

Abarttığımı düşünenler lütfen diğer insan hakları ihlalleriyle sigara yasağı arasındaki farkı bana göstersin. Fark sadece bir derece meselesi, ben başka bir fark göremiyorum. Zora dayalı kamu gücünü gönüllü ilişkiler temelinde kurduğumuz hayatlarımızdan dışlamadıkça bu yeryüzünde özgürlüğe de yer yok. Özgürlük dostu sigara düşmanlarına tavsiyemse her hoşlanmadıkları şeyden kurtulmak için devlet gücünü yardıma çağırmak yerine sigara içilmesinin “özel” olarak yasaklandığı mekânlar açmalarıdır. Böylece kimsenin özgürlüğünü ve haklarını çiğnemeden tercih ettikleri hayatı yaşayabilirler.

Genelkurmay halkın vicdanında aklanmak istiyorsa

Belirsizlik her zaman demokrasi düşmanlarının işine yarar.Taraf’ın malum belgeyi yayınlayışının üstünden günler geçti.

Hâlâ ortada en ufak bir doyurucu açıklama yok. Ve bu belirsizliği fırsat bilen bir koro ilk günlerin şaşkınlığını attıktan sonra yavaş yavaş sesini yükseltmeye başladı: “Sahte belgeyle orduya karşı provokasyon yapılıyor.”

Oysa eğer bu belge sahteyse, sahtekârların amacının orduyu değil, demokratik güçleri provoke etmek ve Ergenekon Davası’na darbe vurmak olduğu o kadar açık ki…

Ergenekon’u çökertmek için bundan ala komplo olur mu?

Bence Sayın Başbuğ’un da “Eğer belge sahteyse, yapacağımızı o zaman görürsünüz” lafını bu açıdan yeniden değerlendirmesinde yarar var.

***

Önümüzdeki belgenin sahte çıkması ihtimali -teorik olarak- her zaman vardır. Dolayısıyla belgenin gerçek olduğu kesin olarak ortaya çıkmadan kesin suçlamalarda bulunmayalım.

Ama doğruluğu konusunda kanaatimizi pekiştiren işaretlerin her geçen gün arttığını da belirtmeden geçmeyelim.

Bir kere, belgenin yayınlanmasından bu yana Genelkurmay’dan yapılan açıklamaların ikna edici olmaktan ziyade kuşkuları artırıcı etki yaratması… Kullanılan flu üslup, “yoktur” diyemeyip “kanaat oluştu” gibi ifadeler kullanılması… Askeri savcılığın daha belge gelmeden “Genelkurmay’da hazırlanmadığı anlaşılmıştır” diye açıklama yapması… Bütün bunlara Genelkurmay’ın şimdiye kadar inkâr ettiği birçok belgenin daha sonra gerçek çıktığını da eklersek belgenin doğru olma ihtimalinin ağır bastığını düşünmemiz normaldir.

Öte yandan, Taraf’a demeç veren bir emekli orgeneralin ‘İlker’i daha Kara Kuvvetleri Komutanı iken bu ekip konusunda uyarmıştım. Bu belgenin çalışması Ocak 2009’da başladı’ sözlerinin şimdiye kadar Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanmayışı; Başbuğ’un, ‘Ben böyle bir görüşme yapmadım, uyarı almadım’ dememesi garip değil mi?

Bilindiği gibi, belgenin ele geçirildiği avukatlık bürosunun sahibi olan ve şu anda Ergenekon tutuklusu bulunan Av. Serdar Öztürk, bürosunda böyle bir belge bulunmadığını, ortadaki belgenin sahte olduğunu iddia etmişti. Şimdi duyuyoruz ki Avukat Öztürk Ergenekon savcıları hakkında belge sızdırmaktan dolayı suç duyurusunda bulunmuş. Peki bu biraz garip ve çelişkili bir durum değil mi? Öyle ya, Taraf’ın yayınladığı belge sahteyse, yani böyle bir belge yoksa yok olan bir şey nasıl sızdırılır?

Ve en son olarak, Albay Çiçek’in Ergenekon savcıları önünde ifade vermekten ve imza atmaktan kaçınışı/kaçırılışı yani apaçık ortada olan bu sivil yargı korkusu, kuşkularımızı artıran ve belgenin doğru olduğu yönündeki kanaatimizi pekiştiren bir gelişme oldu.

Peki bu kuşkular nasıl dağılacak?

Gerçeğe ulaşmak nasıl mümkün olacak?

Şu anda askeri yargının sakıncaları, demokrasiyle ve kanun önünde eşitlik ilkesiyle bağdaşmazlığı konusunda bilinen lafları tekrar edecek değilim. Bunlar elbette önemli ama ben şu anda çok daha pratik ve somut bir ihtiyaçtan söz edeceğim:

Eğer Genelkurmay kamuoyunu bu belgenin kendi içinde hazırlanmadığına inandırmak istiyorsa davanın sivil yargıda görülmesini özellikle istemelidir. Son olay, toplumun ordu hakkındaki duygu ve düşüncelerinde gerçek bir travma etkisi yaratmıştır. Ordunun “kendi adamlarını” adli yargıdan kaçırma çabası olarak görünebilecek her türlü girişim, bu travmayı artırır.

Bugün yetmiş milyon insan gözünü dikmiş bu olayın sonucunu bekliyor. Bu insanlar endişeli, kuşkulu ve hatta öfkeliler. Şimdiye kadar yaşanan tecrübeler yüzünden, askeri mahkeme tarafından yapılacak bir yargılama geniş kitlelerin gözünde gerçek bir “aklanma” olmayacaktır. Kafalara yerleşen korkunç şüphe silinmeyecektir.

Oysa Genelkurmay için, halkın vicdanında aklanmak mahkemede aklanmaktan çok daha önemlidir, daha doğrusu önemli olmak zorundadır.

“Orduyu yıpratma gayretlerinden” bu kadar çok yakınan komutanların, bizzat kendilerinin sebep olabilecekleri bu vahim ve kalıcı yıpranma konusunda dikkatli olmalarında fayda var.

Bugün, 19.07.2009

Sivil-asker ilişkilerinde yeni bir aşama

Nisan 2009 tarihli “Eylem Planı”nın ortaya çıkmasıyla birlikte sivil-asker ilişkilerinde yeni bir aşamaya gelmiş gibi görünüyoruz.Hepimizin bildiği gibi, Genelkurmay kaynaklı bu tür eylem planlarıyla ya da andıçlarla ilk defa karşılaşmıyoruz.

Sonuncusu kadar korkuncuna pek sık rastlamasak da, Ergenekon iddianameleri bu tip iç savaş ve darbe senaryoları; kaos, komplo, suikast ve provokasyon planları içeren belgelerle dolu.

Aslında zaman zaman yaşadığımız darbeler, su üstüne çıkan darbe teşebbüsleri ya da planlar on yıllardır sürüp gitmekte olan kronik bir hastalığın akut evrelerinden başka bir şey değil. Bu kronik hastalığın adı askeri vesayet rejimi. Zaman zaman ortaya çıkan darbeler, darbe teşebbüsleri ya da komplo planları ise askerlerin bu vesayet rejiminin tehlikeye girdiğini düşündükleri dönemlerde yaptıkları karşı ataklar… Eğer askeri vesayet rejimi itirazsız sürse, yani hükümet ve Meclis siyaset üzerindeki bu apoletli tahakkümü kayıtsız şartsız kabul etse, bu atakları da yapmayacaklar; zaten yapmaktan da hoşlanmıyorlar.

Ama ne yazık ki “mecbur kalıyorlar!”

Çünkü sivil toplum ve siyaset -AB’nin de kışkırtmasıyla- gün geçtikçe daha “itaatsiz” hale geliyor!

Özetle söylemek istediğim şu ki, bugün karşımızda olan “İrticayla Mücadele Planı” münferit bir hadise olmayıp sistemli, kurumsallaşmış bir zihniyetin son hezeyanlarından biri.

Şimdiye kadar ordu içinde tezgahlanan bu tip darbe-komplo planları karşısında siyasetin ve toplumun talebi hep “Genelkurmay’ın gereğini yapması ve içindeki suçluları ortaya çıkarıp temizlemesi” oldu. Bu talebi genellikle “Ordumuzun gereğini yapacağına inancımız tamdır” klişesi takip etti.

Bu itikatla geldiğimiz nokta ortada: Genelkurmay gereğini yapmadı. Yapmadığı, daha iki ay önce hazırlanan bu eylem planından belli. Bu eylem planının altında imzası olan kişinin, bundan daha önce de bir başka andıç hazırladığı halde hâlâ görevde oluşundan belli. Şemdinli Davası sonuçlarından belli. Yeraltından çıkarılan ordu malı silahlarla ilgili inkâr açıklamalarından belli. JİTEM’in hâlâ inkâr edilmeye çalışılmasından belli. Ve daha nice olayda çoktan deşifre olmuş faillerin kışlalarında oturmalarından belli.

Dolayısıyla bugün geldiğimiz aşamada artık Genelkurmay’ın ya da askeri yargının ne yapacağı değil, siyasetin ve sivil yargının ne yapacağı önemli.

Bu olayın çapı “Genelkurmay’ın gereğini yapacağına inancımız tamdır” klişesini tekrarlayarak, askeri savcılığın kendi başına yürüteceği bir soruşturmaya bel bağlayarak geçiştirilemeyecek kadar ağır.

Ben Başbakan’ın Grup’ta yaptığı konuşmayı bu yeni aşamanın idrakinin bir işareti olarak görüyorum.

Başbakan’ın “Partimize yönelik bu iddialarla ilgili suç duyurusunu yapıyoruz. Ve bu suç duyurusunun ardından tabii ki parti olarak bunun takipçisi olacağız. Bunu ortada bırakamayız. (…) Diğer partiler net bir duruş sergilemese de tek başına da kalsa demokrasiyi savunmak AK Parti’nin vazifesidir ve AK Parti bu vazifesini bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da en küçük bir ricat sergilemeden ifa edecektir” sözleri yeni bir durumu ifade ediyor.

Siyasi iktidar varlığına kasteden bu teşebbüsü açığa çıkarmazsa kendi kuyusunu kazmış olacağını; askeri vesayet rejimiyle uzlaşmanın sonu olmadığını; ordu yönetiminin bu vesayet rejimini gönüllü biçimde sonlandırmayacağını; tek çarenin sivil iktidarın bunu ona zorlaması olduğunu görmüş olmalı.

İşte yazının başında sözünü ettiğim yeni aşama da bu…

Siyasetin iktidar alanına sahip çıkarak ve halkı arkasına alarak demokrasiye karşı kurulan komployla hesaplaşması.

Bunun için neler yapılabilir?

AK Parti’nin suç duyurusunda bulunması elbette olumlu ama böyle bir olay karşısında sadece hukuki süreci başlatmakla yetinilemez. Hükümetin, elindeki bütün yetkileri ve demokratik araçları kullanarak ordu üzerinde sıkı bir siyasi denetleme yapması; Meclis’in bir komisyon kurarak araştırma- inceleme başlatması ilk elde akla gelenler… Tabii, soruşturma sürerken sorumlularla ilgili alınacak idari tedbirleri de hemen eklemek gerek.

Unutmayalım, bütün bu olup bitenler sonuçta askerlerle siviller arasında bir siyasi iktidar kavgasıdır ve sonuç da siyaset alanında alınacaktır.

Bugün, 17.07.2009