Ana Sayfa Blog Sayfa 649

Urumçi’den Sofya’ya milliyetçilik böyledir

Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır’ diyordu Einstein; ‘O insanlığın kızamığıdır’. Çocukluk hastalığı diye küçümsemeyin, ne kadar geç atlatılırsa, bünyeye verdiği tahribatın o kadar büyük olduğu, öldürücü bir hastalıktır o.

Milliyetçilik bölücüdür, insanı kendi tercihi olmayan bir kimliğinden dolayı mahkum eder. O kabileciliğin yeni versiyonudur. ‘Kabileden’ olmayana karşı en acımasız, yabancı işçilere, azınlıklara ve sığınmacılara karşı en katı politikalar onlardan gelir.

Yurt dışına çıkan bir milliyetçinin sığınak aradığında kapısını çalacağı insanlar oranın milliyetçileri değildir; evrenselci sosyalistleri, Katolikleri veya Müslümanlarıdır. Orada oy vereceği en son parti de milliyetçi partidir.

O bütün kötülüklerin kaynağı değil, ama önemli bir tezahürü veya meşrulaştırıcısıdır.

Hayır, onu ırkçılıkla karıştırmıyorum.

Doğu Türkistan’da ‘ben insanım’ diyen herkesin vicdanını kanatan katliama bakın.Urumçi sokaklarını insan kardeşlerine dar eden, katleden, yağmalayan ve ırza geçen o sürünün mutlaka ırkçı olması gerekmez. Tıpkı 6-7 Eylül’de İstanbul’u Rum, Yahudi ve Ermeni insan kardeşlerine dar eden, katleden, yağmalayan ve ırza geçen o sürünün olmadığı gibi.

O ruh halinin ürediği bataklıklardan biridir milliyetçilik. O katliamı yaptıran veya göz yuman Çinli yetkililere atfedilebilecek en uygun kimlik ne Konfüçyen ahlak, ne de evrenselciliktir; milliyetçiliktir.

Doğu Türkistanlıları katletmenin Çin’e hiçbir faydası olmadığını da milliyetçi Çinli yetkiliye anlatamazsınız; çünkü milliyetçilik körlük yapar.

Milliyetçilik adaletsizdir; ‘yetmiş iki millete bir göz ile’ baktırmaz; hepsini aynı adalet terazisinde tartmaz. Dışarıda ‘soydaş’ için istediği hakları, içeride ‘soydaş olmayan’ için bölücülük olarak görebilir.

Doğu Türkistanlıların ana dilde eğitim hakkını savunan ve resmi dil dayatmasına isyan eden bir milliyetçi, aynı hakları Türkiye’deki Kürtler için nadiren savunur (en azından benim hala rastlayamadığım kadar nadir).

Milliyetçiliğin dili dünyanın her yerinde aynıdır. Sadece kurbanları farklıdır.

Bulgaristan’ı Türklere dar etmeye çalışan milliyetçi Ataka Partisi’nin seçim beyannamesine bakın.

‘Bulgaristan tek uluslu bir ülkedir’ diyor Ataka Beyannamesi, ‘din, etnisite ve kültürel farklılıklara göre bölünemez’.

Kim bölmek istiyor, Türkler veya Pomaklar mı? ‘Etnisite ve kültür farklılığını’ tanımak Bulgaristan’ı niye bölsün? Milliyetçiye anlatamazsınız.

Devam ediyor:

‘Bulgaristan’ın dili Bulgarca’dır. Ulusal medyada başka dillerin kullanımı söz konusu değildir’.

‘Öncelik hakkı yabancılara karşı Bulgar yatırımcılarındır. Bulgar üretim ve finans sistemi Bulgarların elinde olmalıdır’.

Özetle, ‘Bulgaristan Bulgarlarındır’ diyor. Her gün logosunun yanından ‘Türkiye Türklerindir’ diyerek sürekli fitne sokan Hürriyet’in diliyle konuşuyor.

Onlara, ‘Niye Pomakları rencide ediyorsunuz, durduk yere bir tartışma çıkarıyorsunuz?’ deseniz, sizi suçlu çıkarırlar: ‘Biz her kökenden Bulgar vatandaşından söz ediyoruz, niye gocunuyorsunuz?’ derler.

Eğer ahlaken tutarlı ve adil olmak istiyorsanız, bir test yapın.

Bir an için kendinizi Bulgaristan’daki bir Türk’ün veya Çin’deki bir Tibetlinin yerine koyun.

Oradaki milliyetçilerin, sizinle ilgili nasıl bir dil kullandıklarına, sizin haklı taleplerinizi nasıl bir ‘tehlike’ gibi göstermeye çalıştıklarına bakın.

Bunu yapanların her yerde nasıl aynı dili, aynı kalıpları kullandıklarını göreceksiniz.

Bütün bunları gördükten sonra vicdanınız size hala ‘milliyetçilik iyidir’ diyorsa da, alın hayrını görün!..

 

Urumçi’den Sofya’ya milliyetçilik böyledir

0

Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır’ diyordu Einstein; ‘O insanlığın kızamığıdır’. Çocukluk hastalığı diye küçümsemeyin, ne kadar geç atlatılırsa, bünyeye verdiği tahribatın o kadar büyük olduğu, öldürücü bir hastalıktır o.

Milliyetçilik bölücüdür, insanı kendi tercihi olmayan bir kimliğinden dolayı mahkum eder. O kabileciliğin yeni versiyonudur. ‘Kabileden’ olmayana karşı en acımasız, yabancı işçilere, azınlıklara ve sığınmacılara karşı en katı politikalar onlardan gelir.

Yurt dışına çıkan bir milliyetçinin sığınak aradığında kapısını çalacağı insanlar oranın milliyetçileri değildir; evrenselci sosyalistleri, Katolikleri veya Müslümanlarıdır. Orada oy vereceği en son parti de milliyetçi partidir.

O bütün kötülüklerin kaynağı değil, ama önemli bir tezahürü veya meşrulaştırıcısıdır.

Hayır, onu ırkçılıkla karıştırmıyorum.

Doğu Türkistan’da ‘ben insanım’ diyen herkesin vicdanını kanatan katliama bakın.Urumçi sokaklarını insan kardeşlerine dar eden, katleden, yağmalayan ve ırza geçen o sürünün mutlaka ırkçı olması gerekmez. Tıpkı 6-7 Eylül’de İstanbul’u Rum, Yahudi ve Ermeni insan kardeşlerine dar eden, katleden, yağmalayan ve ırza geçen o sürünün olmadığı gibi.

O ruh halinin ürediği bataklıklardan biridir milliyetçilik. O katliamı yaptıran veya göz yuman Çinli yetkililere atfedilebilecek en uygun kimlik ne Konfüçyen ahlak, ne de evrenselciliktir; milliyetçiliktir.

Doğu Türkistanlıları katletmenin Çin’e hiçbir faydası olmadığını da milliyetçi Çinli yetkiliye anlatamazsınız; çünkü milliyetçilik körlük yapar.

Milliyetçilik adaletsizdir; ‘yetmiş iki millete bir göz ile’ baktırmaz; hepsini aynı adalet terazisinde tartmaz. Dışarıda ‘soydaş’ için istediği hakları, içeride ‘soydaş olmayan’ için bölücülük olarak görebilir.

Doğu Türkistanlıların ana dilde eğitim hakkını savunan ve resmi dil dayatmasına isyan eden bir milliyetçi, aynı hakları Türkiye’deki Kürtler için nadiren savunur (en azından benim hala rastlayamadığım kadar nadir).

Milliyetçiliğin dili dünyanın her yerinde aynıdır. Sadece kurbanları farklıdır.

Bulgaristan’ı Türklere dar etmeye çalışan milliyetçi Ataka Partisi’nin seçim beyannamesine bakın.

‘Bulgaristan tek uluslu bir ülkedir’ diyor Ataka Beyannamesi, ‘din, etnisite ve kültürel farklılıklara göre bölünemez’.

Kim bölmek istiyor, Türkler veya Pomaklar mı? ‘Etnisite ve kültür farklılığını’ tanımak Bulgaristan’ı niye bölsün? Milliyetçiye anlatamazsınız.

Devam ediyor:

‘Bulgaristan’ın dili Bulgarca’dır. Ulusal medyada başka dillerin kullanımı söz konusu değildir’.

‘Öncelik hakkı yabancılara karşı Bulgar yatırımcılarındır. Bulgar üretim ve finans sistemi Bulgarların elinde olmalıdır’.

Özetle, ‘Bulgaristan Bulgarlarındır’ diyor. Her gün logosunun yanından ‘Türkiye Türklerindir’ diyerek sürekli fitne sokan Hürriyet’in diliyle konuşuyor.

Onlara, ‘Niye Pomakları rencide ediyorsunuz, durduk yere bir tartışma çıkarıyorsunuz?’ deseniz, sizi suçlu çıkarırlar: ‘Biz her kökenden Bulgar vatandaşından söz ediyoruz, niye gocunuyorsunuz?’ derler.

Eğer ahlaken tutarlı ve adil olmak istiyorsanız, bir test yapın.

Bir an için kendinizi Bulgaristan’daki bir Türk’ün veya Çin’deki bir Tibetlinin yerine koyun.

Oradaki milliyetçilerin, sizinle ilgili nasıl bir dil kullandıklarına, sizin haklı taleplerinizi nasıl bir ‘tehlike’ gibi göstermeye çalıştıklarına bakın.

Bunu yapanların her yerde nasıl aynı dili, aynı kalıpları kullandıklarını göreceksiniz.

Bütün bunları gördükten sonra vicdanınız size hala ‘milliyetçilik iyidir’ diyorsa da, alın hayrını görün!..

 

Darbelerin arka planı ve işbirlikçi hainler

Bu yıl 12 Eylül’le ilgili en öğretici açıklama eski Cumhurbaşkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ali Baransel’den geldi. Ali Baransel, Kenan Evren’in emekliye ayrıldığı 1989 yılına kadar en yakınındaki isimlerden biriydi.
12 Eylül darbesinin 29’uncu yıldönümünde kendisiyle yapılan söyleşide “Bıçak Sırtında” adlı kitabında Evren’in ağzından yazdıklarını satır satır okuyor:

“Baransel, sen de 12 Eylül öncesi gelişmeleri Çankaya Köşkü’nden takip ettin. Yıllarca yönetime el koymamız konusunda yoğun baskılarla karşılaştık. Meclis’ten çıkan parlamenterler gruplar halinde önce beni, daha sonra diğer komutanları ziyaret ederler, ‘Bu iş böyle yürümüyor. Ne olur artık daha fazla beklemeyin. Son Türk devletini uçurumun kenarından kurtarın. Tarihteki unutulmaz yerinizi alın’ derlerdi. Aynı şekilde; yargı, üniversite, işçi, işveren temsilcileri, ünlü gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, toplumun diğer kesimlerinden etkili bilinen kişi ve kuruluşlar her gün kapımızı aşındırırlardı. Sorunların çözümü konusunda raporlar, kanun değişikliği metinleri getirirlerdi. İçlerinde yeni Anayasa taslağı takdim edenler bile vardı. (…) O gün kapımızı aşındıranlar, zaman geçtikçe bizleri amansızca eleştirmeye başladılar. Sıkı demokrat geçinmeye başladılar.”

Eminim, Cemal Gürsel de Evren kadar uzun yaşasaydı ve 27 Mayıs’ın halk nezdinde mahkûm edildiği yılları görseydi, o da benzer sözlerle “isyan” ederdi.

12 Mart darbesiyle bastırılan 9 Mart kadrosunun sivil ayağında kimler olduğunu 12 Mart mahkemelerinde öğrendik zaten.

28 Şubat’ın arka planındaki sivil aktörler de aşağı yukarı çıktı ortaya.

Sarıkız’ın, Ayışığı’nın ve son yılların akim kalmış diğer darbe projelerinin sivil kışkırtıcılarını da yakından tanıyoruz Ergenekon Davası sayesinde…

İçimizdeki hainlerin varlığını artık çok iyi biliyoruz. Ve onlar olmasa, onlar demokrasiyi arkadan hançerlemese, böyle utanmazca kışkırtıcılık yapmasa; onlar darbeci generalleri toplumun nasıl büyük bir özlem içinde ordunun müdahalesini beklediğine inandırmasa, darbeci generallerin kışladan çıkmaya kolay kolay cesaret edemeyeceğini de biliyoruz.

Evren’in “ihanete uğramış bir kahraman” psikolojisi içinde söylediği bu sözler, onun suçunu hafifletmiyor kuşkusuz.

Sadece, darbelerle yaralı demokrasimizin en sinsi ve en tehlikeli düşmanlarının kimler olduğunu bir kere daha, bir darbecinin ağzından ortaya koyuyor.

Ve artık açıkça görülüyor ki, ülkemizde darbe ihtimalinin son bulması için sadece ordunun kendisini ülkenin kurtarıcısı olarak görmeyi bırakması yetmiyor; sivillerin de onu “kurtarıcı” olarak görmekten ve kışkırtmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Toplumda insanların büyük çoğunluğunun darbecilerle işbirliğini en yüz kızartıcı suç olarak algılaması gerekiyor. Darbe işbirlikçiliğinin yabancı işgal ordusunun işbirlikçiğinden daha masum olmadığının anlaşılması gerekiyor. Bu insanların isimleri deşifre olduğunda insan içine çıkamaz hale gelmeleri; çocuklarının, torunlarının soyadlarını değiştirmek zorunda kalmaları gerekiyor.

***

Keşke Evren gruplar halinde kendisine gelen ve darbe yapın diye yalvaran o parlamenterlerin, öğretim üyelerinin, gazetecilerin, yargı mensuplarının isimlerini bir kenara yazmış olsaydı ve bugün açıklasaydı.

Keşke ölmeden yapsa bu işi. Hiç değilse hatırladıklarını açıklasa…

Cumhuriyet tarihimizin en kara listesini sunsa bize.

Böyle bir son hizmet günahlarını affettirmez ama uzun hayatında bir de hayırlı iş yapmış olur.

Bugün, 13.09.2009

Askerî vesayetin boyutları

Türkiye’de siyasi sistem üzerinde ciddi bir askerî vesayet olduğu, gözleri militarizmle perdelenmemiş herkesin görebileceği açık bir gerçektir. Bu gerçek, silahlandırılmış bürokrasinin askerî kanadı tarafından da, kendisini mütemadiyen “rejimin bekçisi” olarak takdim etmesiyle, dolaylı olarak, itiraf edilmektedir.

Gözden kaçan, askerî vesayetin mevcudiyeti değil, gerçek boyutlarıdır. Konuyla ilgili tartışmalar genellikle açık, kaba, doğrudan askerî darbeler üzerinde yoğunlaştığından, askerî vesayetin köklerinin derinliği, “kapsama alanı”nın genişliği ve tezahürlerinin çeşitliliği yeterince kavranamamaktadır. Manzara bütünüyle ortaya serilse, eminim (veya umarım) bu vesayeti onaylayan birçok kişi ve kesim dahi rahatsızlık duyacaktır.

Cari rejimin ana karakteri bürokratik vesayete dayanmasıdır. Bu, elbette, Osmanlı’dan tevarüs edilmiş bir olgudur. Ancak, “yeni” rejimin doğası gereği iyice derinleşmiş ve kök salmıştır. Bir imparatorluğun bir ulus devlet kadar güçlü bir bürokratik vesayet tesis etmesi gereksiz ve imkânsızdır. İmparatorluklarda çok sayıda etnisite, dil, din ve kültür gruplarının varlığı ve yaşayışı sorun haline getirilemez. Bu hatayı yapmak, imparatorluğun dağılma fermanını imzalamaktır. Bu yüzden imparatorluklarda toplumsal hayata müdahale etmek ve insanları ve grupları dönüştürmek bir politik amaç haline getirilemez. Bu daha ziyade ulus devletlerde olur. İmparatorluklarda siyasal iktidara itaat ve sadakat, anlaşma, vergi ve çalışma avantajları, coğrafi ve idari özerklik, grupların içişlerine karışmama gibi yollarla sağlanırken ulus devletler kişileri ve grupları bir “ideal tip-ulus” potasında eritmeye çalışarak, tek bir değer dizisini bireylere eğitim yoluyla vs. empoze ederek itaat ve sadakati sağlamaya gayret etmektedir. İlkinde sadakat sınırlı, şarta bağlı ve karşılıklı iken ikincisinde tek taraflı ve mutlaktır. Bu temel nitelik farklılığından dolayı Avusturya Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu topraklarında doğan ulus devletlerin birçoğu baskıcı ve tek tipleştirici olmuştur. Bu ülkelerin hepsinde milliyetçi ideoloji başı çekmiş ve E. Gellner’in ifade ettiği gibi bir çeşit “kültürel mühendislik” yapılarak bir standart “üst” kültür ve bu kültüre dayanan bir millet yaratmak istenmiştir.

Türkiye de, aşağı yukarı, diğer imparatorluk bakiyesi ulus devletlerin yolunu izlemiş ve cari rejim böylece ortaya çıkmıştır. Bu rejimde esas olan, belirleyici olan halk değildir; halkın ne olması ve nasıl olması gerektiğini bir şekilde bilme iddiasına sahip bir azınlıktır. Bu azınlığın orta direği bürokrasi ve bürokrasiye eklemlenmiş “saray aydınları”dır. Kısaca, rejimimiz bir askerî vesayet rejimidir ve orta direği bürokrasidir. Orta direğin tam ortasında ise silahlandırılmış bürokrasi yer almaktadır.

DARBEYE NE GEREK VAR ?

“Silahlandırılmış bürokrasi” adlandırması bazılarına tuhaf ve aşağılayıcı görünebilir ama ne tuhaftır ne de aşağılayıcı. Aksine, gayet normal ve isabetlidir. Askeriye bir memurlar ve “zoraki gönüllüler” topluluğudur. Her insan hayatını kazanmak üzere bir iş yapmaktadır; asker memurların işi askerliktir. Askeriyedeki kurum kültürü, askerlerin katı hiyerarşik bir iş düzenine sahip olması ve toplumsal kültürdeki askerliği yüceltici öğeler bu gerçeği değiştiremez. Her memur gibi asker memurların da “patronu” vergi mükellefleridir ve onlara bu patronlukta seçilmişler vekalet etmektedir. Memurların hepsine değil bir kısmına patron -yani toplum- silah vermektedir. Bu yüzden bazı memurlar silahsız, bazı memurlar silahlıdır. Asker ve polis silahlı memurlar sınıfına girer. Silahı verenler kullanma şartlarını ve sınırlarını da belirler. Silahların başka alanlarda kullanılması emanete hiyanet anlamına gelir. Bunun sonucu zulüm ve zorbalık olur. Bunu yapan bir ordu veya polis meşruiyetini kaybeder ve yabancı işgal güçlerinden daha kötü bir işgal kuvvetine dönüşmeye başlar.

Türkiye’de askerî vesayeti sadece darbe çerçevesinde tartışmak meseleyi ele eksik almaktır. Darbe olunca zaten açık bir askerî rejim ortaya çıkar. Peki, darbe olmadığı veya darbe düşüncesi filizlenmediği –ki bu ülkemizde çok ender bir durumdur- zaman vaziyet nedir? Asker kışlasında oturmakta ve “askerî” işlerle mi uğraşmaktadır? Darbeler askerî bürokrasiyi egemen kılmak için yapılıyorsa artık bunun için bu ülkede darbeye gerek yoktur, zira darbeci zihniyet ve militarist uygulamalar daimileşmiş ve kurumsallaşmıştır. Bu çok iddialı bir söz müdür? Sanmıyorum. Rejimimiz üzerinde yapılacak gözlemler bize bu tespiti doğrulayan doneler sunmaktadır. Askerî vesayetin izlerini ve işaretlerini pek çok yerde ve her zaman bulmak mümkündür. Mesela, milli günlerdeki abartılı kutlama törenleri bir askerî vesayet yansımasına dönüşmekte hiç utangaç davranmamaktadır. Asker memurlar sivil vatandaşların eğitimine iyice müdahil olmuş durumdadır. Bu çoğu zaman sandığımız gibi sadece muvazzaf subaylar tarafından verilen milli güvenlik dersleriyle yapılmamaktadır. Birçok kanal kullanılmaktadır. Kanallardan biri Talim Terbiye Kurulu’dur. Bu kurulun bazı icraatlarında son söz asker memurlara aittir. Bilhassa belli ders kitaplarında askerden izin almadan değişiklik için adım atmak imkânsızdır.

Türkiye’de askeriye demokratik ülkelerdekinin tersine sivil-politik denetime tabi tutulamamaktadır. “Ordu milletin ta kendisidir; millet tarafından denetlenmektedir” gibi Demirelvari aforizmalarla konu sulandırılıp saklanmaktadır. Alınan silahların gerekli olup olmadığı, askerî uçak ve helikopterlerin niye düştüğü, askeriyeye tahsis edilen kaynakların yerinde ve verimli kullanılıp kullanılmadığı vs. sivillerin ilgilenmesine izin verilen alanlar arasında bulunmamaktadır. Askeriyenin denetiminin sadece bir kanun meselesi olduğu sanılmamalıdır. Şu anda kanunların teorik olarak izin verdiğinden çok daha az denetim yapılabilmektedir. Denetçiler kışla kapılarından kovalanmaktadır.

AĞAÇLARA BAKIP ORMANI ISKALAMAK

Silahlı bürokrasi siyasi sistemimizde kendine eşsiz (yani anti demokratik) ve muhkem bir yer inşa etmiştir. Ayrı bir yargı sistemi oluşturarak kendine kalın korunma duvarları örmekle kalmamış, askerî yargıyı potansiyel sivil eleştiricilerin kafasının üstüne “Demokles’in kılıcı” olarak yerleştirmiştir. EMASYA protokolüyle, jandarmanın anormal geniş faaliyet sahası ve yetkileriyle il ve ilçelerde mülki amirlerin ve polisin birçok görevi askeriyeye devredilmiştir. Askeriye, sivillerce bilinmesini istemediği alanlarda bir bilinmezlik perdesi oluşturmuştur. Toplum mesela generallerin hayat seviyesi hakkında hiçbir fikre sahip değildir. Maaş artışları olduğunda asker maaşlarındaki artışa medyadaki maaş tablolarında yer verilmemekte ve bu yüzden asker memurların sivil memurlardan ne kadar fazla para aldıkları bilinmemektedir. Harp okullarında verilen siyasi kültür eğitimi de siviller için tam bir muammadır. Özetle, askerler her sivil kuruma bir şekilde uzanmakta fakat siviller hiçbir askerî meselede ve askerî kurumda gerçek anlamda söz sahibi olamamaktadır.

Sıcak gündemin ve mikro tartışmaların esiri olmayalım. Ağaçlara bakarken ormanı gözden kaçırmayalım. Manzaranın bütününü görelim. Bu ülkenin sorunu sadece açık ve doğrudan darbeler değildir, her alanı sarıp sarmalayan askerî vesayet rejimidir. Yapılması gereken rejimin normalleştirilmesidir, yani askerî vesayetin tasfiye edilmesidir. Askerî vesayetin tasfiyesi hem demokrasimize hem askeriyemize yapılabilecek en büyük iyiliktir. Buna yönelik her adım, kim tarafından atılırsa atılsın, alkışlanmalı ve teşvik edilmelidir.

Zaman, 10.03.2009

 

Honduras’tan Türkiye’ye

Kasım 2005’te yapılan seçimlerde halk oyuyla cumhurbaşkanı seçilen ve 2006 Ocak’ı itibariyle göreve başlayan Honduras cumhurbaşkanı Manuel Zelaya’nın askerler tarafından devrilmesi kimilerince pek de önemli bir demokrasi kaybı sayılmıyor. Bunun nedeni, Zelaya’nın ‘kendi başkanlığını sürdürebilmek için’ yürürlükteki anayasayı usulsüz olarak değiştirmeye kalkması. Çünkü anayasa aynı kişinin ikinci defa cumhurbaşkanı seçilmesini yasaklıyor.

Zelaya’nın askeri bir darbeyle görevden uzaklaştırılmasına esef etmeyenlerin başka bir gerekçesi de, onun siyasi olarak yön değiştirmesi ve Güney Amerika’nın -Venezuella’nın Chavez’i gibi- diğer ‘popülist diktatörler’iyle Amerika karşıtlığı ekseninde buluşması. Chavez’in başını çektiği bu ittifakın popülist diktatörlükleri bütün Látin Amerika’ya yayma amacı güttüğünden endişe ediliyor.

Kimi yazarların Latin Amerika’da bugün özgürlüğe en büyük tehdidin hukuk kurumlarını kendi megalomanik arzularına tabi kılmak için çabalayan seçilmiş popülistlerden geldiğini söylemesi ancak böyle bir bağlamda anlamlı hale geliyor. Onlara göre, bugün karşı karşıya kaldığımız durum insanların popülist solcu diktatörlüklerle yalın askeri diktatörlükler arasında seçim yapmaya zorlandıkları Latin Amerika’nın eski dönemlerini hatırlatmaktadır.

Ne var ki, meseleyi böyle ortaya koyanların Honduras hakkında ihmal ettikleri önemli noktalar var. Bir kere, Başkan Zelaya’nın değiştirmeye çalıştığı anayasa öyle pek de sanıldığı gibi özgürlükçü- demokratik bir anayasa değildir. Honduras’ın halihazırda yürürlükte olan 1982 Anayasası (şu tesadüfe bakın!) aynen bizim 1982 Anayasamız gibi askeri yönetim döneminde hazırlanmış ve, tahmin edilebileceği üzere, siláhlı kuvvetlerin gerçek gücü elinde tuttuğu. ordunun neredeyse tam özerkliğini kurumsallaştırmış bir anayasadır.

Ordunun siyasi kurumlara vesayet ettiği, iç güvenliğin bile tamamen askerlerin kontrolünde olduğu ve askeri yolsuzlukların soruşturulmasına imkán vermeyen bir anayasal düzenden söz ediyoruz. Kimi yazarlar bu anayasayı de facto askeri diktatörlüğün kozmetik bir makyajı olarak nitelendiriyorlar. Dahası, bu sistemde siláhlı kuvvetler aynı zamanda iktisadi bir güçtür, aslında ülkenin beşinci büyük ekonomik gücüdür.

Bu açıdan bakıldığında, Başkan Zelaya’nın anayasal reform girişimi kişisel güç arayışından ziyade, öncelikle ordunun özerkliğine ve onun hem iktisadi hem de siyasi bakımdan sınırsız gücüne son verme amacına yönelmişti. Onun içindir ki, Başkan Zelaya’nın anayasayı değiştirmek üzere yapmayı tasarladığı referandum için oy sandıklarını dağıtma emrine uymayan ordu komutanını görevden alması askerler açısından ‘bardağı taşıran son damla’ oldu.

Anti-Amerikancı retoriğin arkasına saklanmış, uzun vadede kendi halklarını yoksulluk ve özgürlüksüzlüğe sürüklemesi kuvvetle muhtemel Chavezvari popülist diktatörlük eğilimlerinin Orta ve Güney Amerika’da yaygınlaşması elbette temenni olunan bir şey değildir. Ama bu, halkların kendilerini yönetme haklarına ve kendileri için yaptıkları tercihlere saygı gösterme yükümlülüğünü kimse için ortadan kaldırmaz.

Honduras’taki darbeye sadece anti-Amerikancı Chavez blokunun değil, Amerika Başkanı Obama dahil dünyanın gösterdiği tepki bunun gitgide küresel bir doğru haline gelmekte olduğun gösteriyor. Bundan Türkiye’deki askeri vesayet yanlılarının da ders çıkarması gerekiyor.

Star, 04.07.2009
 

Belge ve askerî vesayet rejimi

Üç haftadır Taraf gazetesinde yayınlanan bir “belge” etrafında yapılan tartışmada doğan saflar Türkiye’de demokrat olanlarla olmayanlar arasındaki ayrımın iyice netleşmesini sağladı. Başka bir deyişle, öteden beri zaten bilinen darbe karşıtlığı ve darbe severlik-darbe aklayıcılık tavırları yeni delillerle desteklendi.

Böylece hem siyasetçilerin ve entelektüel kanaat önderlerinin hem de medyanın “demokratlık sicili”ne yeni “belge”ler eklendi. Darbeye sempati duyanlar, bu belgenin sahte olduğu veya gerçek olsa bile bir anlam taşımadığı iddiasına odaklandı. Belgenin gerçek olmamasından TSK’ya “düşman” çevreler ve polis tarafından hazırlandığına kadar uzanan tezleri seslendirdi. Hızını alamayıp, son zamanlarda tedavüle sokulan bir kavram çarpıtmasını kullanarak, “sivil darbe”den söz edenler dahi oldu. CHP ve MHP yalpaladı, demokratik siyaseti açıkça savunamadı. AKP de belge kendine yönelik olmasına rağmen, yeterince dirayetli bir tutum takınamadı. Bocaladığı ve ürktüğü anlar oldu. Ancak bunun, kendisi için bir ölüm kalım savaşı olduğunu anlayınca daha dik durmaya başladı. Medyanın CHP’li ve Ergenekon taraftarı kesimi kendinden bekleneni yaptı. Sadece yorumlarda militarizme çanak tutmakla kalmadı, temel kamusal görevi olan toplumu olaylardan haberdar etme işinde dahi bilerek ve isteyerek ihmalkâr davrandı ve hatta dezenformasyon yollarına başvurdu.

BU BELGE BİR ZİHNİYETİ TEŞHİR ETMEKTEDİR

Asıl tartışılması gereken, belgenin gerçek mi sahte mi olduğu değildir. Bu, bir teferruattır. Toplumu bu teferruata odaklandırmak ve oradan hareketle asıl sorunu ve onun tarihî ve güncel boyutlarını gizlemek istenmektedir. Türkiye’nin ana problemi rejim üzerindeki askerî vesayettir. Demokrasimizi sakatlayan bu olgu aynı zamanda Kürt problemi, laiklik problemi, Alevî problemi gibi kronik sorunların çözülmesini de engelleyen ana faktörler arasındadır. Belge denilen şey işte bu askerî vesayetin yüzlerce tezahüründen ve delilinden biridir.Türkiye’de yaşayan insanların ezici çoğunluğunu bir bütün olarak TSK’dan veya bazı TSK mensubu kişi ve gruplardan böyle bir belgenin çıkmayacağına inandırmak imkânsızdır. Belgenin ifade ve muhteva bakımından seviyesizliği, mantıksızlığı veya resmî makamların onun varlığını reddedişi bu kanaati kolay kolay değiştiremez. Zira, daha önceleri açığa çıkan çok sayıda benzer bilgi, belge, lahika ve plan bunların, bu ülkede gayet sıradan olduğu ve bazı asker memurların bu tür üzerlerine vazife olmayan ve hukuka aykırı şeyler yapmayı kendine iş edindiği yolunda bir toplumsal inanış yaratmıştır. O yüzden bu belge gerçek de olsa sahte de olsa, bir zihniyeti teşhir etmektedir. Gerçekse ve askeriye içinde hazırlanmışsa bu, hiç şaşırtıcı değildir zira emsalleri vardır. Sahteyse ve TSK dışında hazırlandıysa da bu TSK’daki bir problemi yansıtmaktadır; çünkü bu demektir ki onu hazırlayanlar TSK’daki (en azından bazı TSK mensuplarındaki) belgede ele alınan konularla ilgili düşünce tarzını bilmekte ve bu “sahte” planı bu şekilde topluma pazarlayabileceklerini düşünmektedir. Öyleyse, asıl mercek altına alınması gereken “Çiçek belgesi”nden çok, bu tür belgelerin hazırlanmasını mümkün kılan ve toplumu hemen bunlara inanmaya iten sebeplerin neler olduğudur.

Acı da olsa kabul etmek zorundayız ki; TSK’da adına “darbecilik” denen bir virüs vardır. Bu virüsün kurumun her mensubuna bulaştığını söylemek haksızlık olabilir; ancak bulaşma alanının hayli geniş olduğu pek çok olgu tarafından gösterilmektedir. Bu virüsün yol açtığı icraatlar, sanılanın tersine sadece topluma ve demokrasiye değil, TSK’ya da zarar vermektedir. Hatta en büyük zararı TSK’ya vermektedir. O yüzden bu virüsle ve tezahürleriyle mücadeleyi “TSK’ya karşı olmak” veya “TSK’yı yıpratmayı istemek” olarak adlandırmak tam bir sapkınlıktır. Asıl bunun yapılmasını engellemek sapkınlıktır ve TSK’yı baltalamaktır. Yanlış bilmiyorsam TSK, halka dayalı bir ordudur ve insan ve para kaynağı sadece “bağnaz Türkler” değil tüm toplumdur. Toplum kesimleri arasındaki ihtilaflarda taraf oldukça bu niteliği erir ve dolayısıyla hem meşruiyetini hem de gücünü yitirir. Orduyu “siyasetten uzak dur” diyenler değil, asıl kendi siyasî pozisyonlarının aracı haline getirmek isteyenler yıpratmaktadır. Öyleyse, asıl “TSK düşmanları” onlardır.

TSK içinde darbecilik virüsü nasıl olup da bu kadar rahat barınmakta ve yayılmaktadır? Bu, ciddi bir konudur ve çok sıkı incelenmesi gerekir. Şüphesiz bunun pek çok sebebi olmalıdır. En önemlilerinden biri, galiba, TSK’nın iç eğitiminde ve TSK mensuplarının meslekî ve sosyal hayatında sivil-asker ilişkilerinin militarist bir yoruma tabi tutulması ve sivilleri dışlayan ve aşağılayan bir ruh halinin içselleştirilmesidir. Rahmetli hocam Aydın Yalçın, askerlerle arası iyi olmasına rağmen, askerlerin dünyaya bakışını anlatmak için, “Biz onların gözünde askerlik çağı dışına çıkmış yedek subaylarız!” derdi. Bu zihniyete göre bütün siviller yetersiz, kötü ve potansiyel haindir. “TSK’ya yakın” olanlar dahi böyledir. Her an öbürleri gibi olmaları beklenebilir. Yani militarist sivillerle militarist olmayan siviller arasında sadece bir derece farkı vardır, nitelik farkı değil. Ülkedeki ana ve esas kurum ordudur. Ülkenin gerçek sahibi subaylardır. Ülke için neyin iyi neyin kötü olduğunu en iyi askerler bilir. Tabiatıyla, rütbe yükseldikçe bilmenin kesinliği ve keskinliği de artar.

PROTOKOLÜN DİLİNE GÖZ ATTIĞIMIZDA. . .

Ordunun geniş bölümlerine egemen bu militarist zihniyet “sivil” ayakların da desteğiyle on yıllar boyunca işlenmiş ve hem siyasal kültüre hem hukuksal düzene yerleştirilmiştir. Protokolün diline göz atarsak bunun işaretlerini kolayca görürüz. Bugün illerdeki protokol şöyledir: Vali, garnizon komutanı ve belediye başkanı. Yani demokraside bir numara olan seçilmiş belediye başkanı birer memur olan validen ve de garnizon komutanından sonra gelmektedir ve özellikle istenmeyen bir partidense (bazen AKP, bazen DTP), çoğu zaman üvey evlat muamelesine tabi tutulmaktadır. Bazı toplantılardan dışlanmaktadır (özellikle DTP’liyse). Daha ilginci genelkurmay başkanının protokoldeki yeri ve hem askerî çevrelerde hem de medyada kullanılan dildir. Genelkurmay başkanı ulusal protokolde dördüncü sıradadır. Demokrasiye aykırı şekilde savunma bakanına değil başbakana “bağlı”dır. Bu, NATO’da ve demokratik dünyada bir sapmadır. Mesela İsveç’te genelkurmay başkanı ulusal protokolde 89. sıradadır. 1982 Anayasası’na göre genelkurmay başkanı başbakana karşı “sorumlu”dur. Ama askerler bu ifadeyi onun başbakana bağlı olduğu yani başbakanın genelkurmay başkanının amiri olduğu şeklinde yorumlamazlar. Genelkurmay başkanları ülkede bir numara olduklarına zaten inanmakla beraber görünümde başbakanla aynı seviyede olmakla yetinirler. Mesela, genelkurmay başkanı başbakan ile “görüşür”, onun tarafından “kabul edilmez”. Militarist medya da böyle verir haberi. Ayrıca genelkurmay başkanı haftada bir defa gidip cumhurbaşkanı ile de “görüşür”. Cumhurbaşkanıyla her hafta görüşen diğer kişi başbakandır. Buradan genelkurmay başkanı ile başbakanın eşitler olduğu algısı doğar…

Bu protokol ve protokolle ilgili haberlerde medyada kullanılan dil siyasî sitemimizde askeriyenin nasıl eşsiz, yani anti-demokratik bir yer işgal ettiğini göstermektedir. Bizim rejimimiz, kısaca, bir askerî vesayet rejimidir. Dolayısıyla, “gerçek” olmasa bile bir “militarist zihniyeti” ayna gibi yansıtan bir tekil belgeyle ilgili tartışmalara boğularak tablonun bütününü gözden kaçırmayalım, asıl sorunu, askerî vesayetle demokrasi olup olamayacağımızı tartışalım derim.

Zaman, 03.07.2009

 

Askeri vesayet zayıflıyor

Parlamentonun 26 Haziran’da kabul ettiği kanun başlıca iki değişiklik getiriyor. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 3. maddesine yapılan ekle, sivillerin askeri mahkemelerde yargılanması yolu kapatılmaktadır. Bu ‘adil yargılama’ ve dolayısıyla hukuk devleti açısından önemli olduğu kadar, rejimin askeri görüntüsünü kısmen de olsa azaltması bakımından da iyi yönde atılmış bir adımdır.

Her iki nokta da Türkiye’nin ‘Avrupalılaşma’ çabasını destekleyici niteliktedir. Esasen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Türkiye’ye karşı yapılan bir başvuru hakkında 2006 yılında verdiği bir kararda ‘mahkemelerin tarafsızlık ve bağımsızlığı’na aykırı olduğu gerekçesiyle askeri yargının sivilleri yargılamasını Sözleşme’nin ihláli olarak değerlendirmişti.

Ayrıca, yine Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesinde yapılan değişiklik de askerlerin bazı durumlarda sivil mahkemelerde yargılanmasının yolunu açıyor. Daha doğrusu, zaten geçerli olan durumu tasrihen teyit ediyor. Buna göre, aynı maddede belirtilen başka bazı suçları yanında, devlete ve anayasal düzene karşı suçlarından dolayı da askerlerin barış zamanında askeri mahkemelerde değil (sivil) ağır ceza mahkemelerinde yargılanacakları konusunda artık bir tereddüt kalmamıştır.

Onun için, bu değişikliğin halihazırda yürütülmekte olan ve şüpheli veya sanıkları arasında subayların da bulunduğu Ergenekon kovuşturmasına herhangi bir gölge düşürülmesini önlemek saikiyle yapıldığını düşünmek yanlış olmaz. Askerlerin işlediği ve mağduru siviller veya sivil düzen olan suçları yargılarken askeri mahkemelerin askerleri kayırdığını düşündüren yaşanmış örneklerin yarattığı hayal kırıklığı da var tabii. En son Albay Dursun Çiçek olayı da bu kuşkuları maalesef pekiştirmiş görünüyor. Nitekim, askeri savcılıkça hakkında takipsizlik kararı verilen adı geçen albayı Ergenekon savcıları saatlerce sorgulama ihtiyacı duymuş ve adli mahkeme de tutuklamıştır.

Öte yandan, her ne kadar kimi medya kuruluşları Milli Güvenlik Kurulu’nun 30 Haziran’da yaptığı toplantı hakkında 28 Şubat’takine benzer bir hava yaratmak için çabaladılar ve askerlerin sivillere ‘haddini bildirmesi’ni bekledilerse de, çıkan sonuç bu militarist beklentiyi boşa çıkarmıştır. Nitekim, sonuç bildirisi toplantıya sivil iradenin hakim olmuş olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Demek ki, MGK demokratik sistem üzerindeki askeri vesayeti temsil eden bir kurum olmaktan çıkmakta, sivil yönetime milli güvenlik konularında danışma hizmeti veren olağan bir bürokratik kurum haline dönüşmektedir.

Bütün bu olup bitenlerle ilgili olarak CHP liderliğinin sergilediği tutum ise maalesef umut kırıcı olmuştur. Askeri yargının alanını daraltan söz konusu değişiklikten rahatsızlık duymasını, ‘demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları’ndan biri olmasıyla bu partinin nasıl bağdaştırdığını anlamak gerçekten de kolay değil. Hele MGK toplantısı arefesinde sayın Baykal’ın ‘Birkaç saat içinde Cumhurbaşkanı da bu yasanın hiç uygun olmadığını anlama noktasına gelebilir’ derken ima ettiği şey son derece yakışıksızdır.

Son olarak, bu değişikliklerin dava yoluyla önüne gelmesi halinde, Anayasa Mahkemesi de bunu son yıllarda kendi saygınlığına kendi eliyle vurduğu darbeyi teláfi etmek için bir fırsat olarak kullanmalıdır. Onun için, böyle bir durumda Mahkemenin ‘hukuk devleti’, ‘adil yargılama’ ve ‘tabii hakim’ gibi anayasal ilkeleri esas alan sistematik bir yorum yapması beklenir.

Star, 02.07.2009

‘Kağıt parçası’

İki gün arayla, önce Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın ‘takipsizlik’ kararı açıklandı, sonra da aynı konuda Genelkurmay Başkanı basın toplantısı yaptı. Her ikisi de aynı şeyi söylüyor: ‘İrticaya Karşı Eylem Planı’ olarak bilinen belge gerçek değildir, dolayısıyla belgede imzası olan albay hakkında kovuşturma yapılmasına gerek görülmemiştir.

Esasen, Genelkurmay Başkanı’nın konuyla ilgili daha önceki açıklaması sonucun böyle olacağının işaretini vermişti. Her ne kadar Genelkurmay Başkanı Başbuğ kendi söylediklerine inanmış görünüyorsa da, halá zihinleri kurcalayan birçok soru var.

Her şeyden önce, Genelkurmayın baştan itibaren bu meseleye, gerçekliği ciddiyetle tahkik edilmesi gereken, demokratik düzene yönelik vahim bir komplodan ziyade, siláhlı kuvvetlere karşı yürütülmekte olan bir karalama kampanyası olarak baktığı anlaşılıyor. Nitekim Org. Başbuğ bunu medya aracılığıyla yürütülen ‘asimetrik psikolojik harekát’ olarak niteleyerek şiddetle kınadı. Oysa, bu, sahiden gerçeğin ortaya çıkarılması kaygısıyla hareket eden bir makama hakim olması gereken bir tutum değildir. Kaldı ki, bu türden psikolojik harekátlar konusunda kimlerin uzman olduğunu bugüne kadar yaşadığımız birçok örnekle biliyoruz.

Siláhlı kuvvetlere hakim olan söz konusu önyargı Genelkurmay Askeri Savcılığını da yanlış bir sonuca sürüklemiştir. Askeri savcılık söz konusu kararında belgenin ‘Genelkurmay başkanlığında hazırlanmadığı(nı), böyle bir belgenin mevcut olmadığı’nı belirterek ‘şüpheli’ albayı aklarken, hemen ardından adli yargıya ‘bu belgenin hangi amaçla kim veya kimler tarafından üretildiği, üretenlerin amaçları, özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir şekilde hedef alınıp alınmadığı’nın araştırılması görevini veriyor. Aslına bakılırsa, bu kovuşturmanın baştan beri bu sonucu elde etmeye yönelik olduğu yürütüldüğü takipsizlik kararının tümü dikkatle okunduğunda rahatlıkla anlaşılabilecek durumdadır.

Neden derseniz: Bir kere, askeri savcılığın kararında atıfta bulunduğu bütün kriminal raporlar söz konusu belgenin altındaki imzanın çok büyük bir ihtimalle şüpheli albaya ait olduğunu söylüyor. Dahası, TÜBİTAK’ın ilgili biriminin raporunda ‘belgenin orijinalinde bulunmayan unsurların belgeye sonradan eklendiğine ilişkin olağan dışı bir görüntüye rastlanmadığı’na da işaret edilmiştir. İkinci nokta, askeri savcılık, her nasılsa, ‘şüphelinin askeri savcılık huzurunda verdiği imzaların daha önceki muhtelif belgelerdeki imzalarıyla örtüşmemesi’nin üzerinde durma gereği duymuyor ve bunun ‘soruşturmanın sonucunu etkilemeyeceği’ne kanaat getiriyor.

Şimdi, bu kadar önemli hususları bilerek gözardı eden, bunlardan hiç kuşku duymayan bir soruşturmanın güvenilir olduğu söylenebilir mi?… Doğrusu, insanın bu kuşkulu konuların üstüne gitmemesi için şüphelinin aslında hiç de şüpheli olmadığına peşinen kanaat getirmiş olması gerekir. Kaldı ki, bu meselelerde eğer kendisi kesin bir sonuca ulaşamayacağını düşünüyor idiyse, o zaman savcılık ‘kovuşturmaya yer olmadığı’na karar vermekte böylesine acele etmek yerine, bu kadar ciddi şüphelerin onu kamu davası açmaya ve maddi hakikatin ortaya çıkarılması işini mahkemeye bırakmasına yol açması gerekmez miydi? Böylesine önemli bir meselede bu kadar da kuşkusuzluk savcılık makamı için fazla değil mi?

Nihayet, askeri savcılığın şüpheli albayın ikametgáhında yaptığı aramada ‘belgenin içeriğiyle örtüşen herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanılmadığı’ belirtiliyor. Güzel, ama ne zaman yapılıyor bu? 17 Haziran’da. Yani, soruşturmaya başlanmasından 5 gün sonra. Peki, böylesine vahim bir iddianın söz konusu olduğu bir durumda bu kadar lakaydi fazla değil mi?… Akıl var izan var, bu kadar zaman sonra albayın ikametgáhında ne bulunacağı umuluyordu?…

Bu durum karşısında, Genelkurmay Başkanı’nın söz konusu belgeyi ‘bir káğıt parçası’ olarak nitelemesinin ciddi bir dayanağı yoktur. Bunu diyebilmek için, ortada kesinleşmiş bir mahkeme kararının var olması gerekir. Dahası, Org. Başbuğ’un adli yargının bundan sonra yapacağı soruşturmada ‘bu belgenin gerçek olmadığından hareketle’ soruşturmayı yürütmesini istemesini bu nitelemeyle birlikte düşündüğümüzde, bunun fevkaláde uygunsuz bir açıklama, Türk Ceza Kanunu’nun ifadesiyle ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ sayılabilecek bir açıklama olduğu açıktır.

Orgeneral Başbuğ gerçi ‘bugün gelinen noktada’ durumun bu olduğunu, yeni bilgi, belge ve delillerin ortaya çıkması halinde yeniden soruşturma açılabileceğini belirtmiştir. Ama doğrusu, Genelkurmay Başkanının söz konusu belgeyi gayet amirane bir üslupla -ve ikide bir kendisinin silahlı kuvvetlerin komutanı olduğunu da vurgulayarak- ‘bir káğıt parçası’ olarak nitelemesinden sonra, hangi askeri yargı mercii bu meseleyi bağımsız ve tarafsız bir şekilde yeniden ele alabilir ki?…

Başka bir tuhaflık da şu: Genelkurmay Başkanı kendisinin siláhlı kuvvetlerin komutanı olduğunu Anayasa’nın 117. maddesine atıfla dile getiriyor ama, açıklamalarında bazen yine aynı maddeye göre kendisinin Başbakana karşı ‘sorumlu’ olduğunu unutuyor görünüyor. Nitekim, Başbakanın Genelkurmayın da bu meseleyi araştırmak üzere gerekenleri yapacağına inandığına ilişkin açıklamasıyla ilgili olarak kendisine yöneltilen bir soruya aynen şöyle cevap veriyor: ‘Türk Siláhlı Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanlığı bu konuda gerekeni anında yerine getirir. Bu konu için başka yerlerden, herhangi bir yerlerden işaret almasına gerek yoktur.’

Şu garabete bakınız: Hem ikide bir demokrasiye ve hukuk devletine bağlı olduğunuzu söyleyecek, kendi hukuki konumunuzla ilgili olarak Anayasa maddesine atıfta bulunacaksınız, ama Başbakanı herhangi bir harici makam olarak niteleyeceksiniz! Bir demokraside böyle bir şey olabilir mi?…

Star, 27.06.2009
 

‘Bağnaz Türkler’ değişebilir mi?

0

Birkaç yıl önce Bennington College tarafından düzenlenen demokrasiyle ilgili bir toplantıya gitmek üzere İstanbul’da havaalanında dolaşırken, “memlekette ne olup ne bitiyor, haberdar olayım” diye bir tomar gazete aldım. Bir köşe yazısı dikkatimi çekti.

Adıyla en uyumsuz fikir ve tutum çizgisinde bodoslama seyreden bir gazetenin bir yazarı her zamanki nakaratlarını belki bininci kez tekrarlamaktaydı. Yazı “modernleşme ve çatalı tutan el ilişkisi” üzerineydi. Yazarımız, Başbakan Erdoğan’ı “şiddetle” eleştirmekteydi, çünkü Başbakan yemek yerken çatalı sağ eliyle tutmaktaydı. Köşe yazarı, bu davranışı çok yakışıksız ve de modern Türkiye’ye yakışmaz buluyordu. Uygarlık, çatalın sol, bıçağın sağ elle tutulmasını gerektirirdi. “Bunu bile bilmeyen” bir Başbakan’dan memlekete ne hayır gelirdi! Hele –maazallah- yabancılar Başbakan’ın çatalı sağ eliyle tuttuğunu görseler ne düşünürlerdi! Ülkemizin itibarı yerle bir olmaz mıydı!

Yazıyı okuyunca gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Gülsem de olurdu, ağlasam da. Neyse ki, çatalı hep sağ elle tutmama rağmen durumum iyiydi. Ne de olsa ABD’ye; modernlik, uygarlık, demokrasi vs. denince ilk akla gelen ülkeye gitmekteydim! Kendi kendime dedim ki: “Bu konuyu bir de AB’de soruşturayım. Bakalım oradan bu tez nasıl görünüyor?”

Toplantıda başka ülkelerden gelen ve ABD’li hocalarla öğrenciler, demokrasinin çeşitli yönleri üzerinde tartışmaktaydık. Söz sırası bana gelince çantamda özenle sakladığım yazıyı çıkardım, masanın üstüne koydum. Sonra salondakilere sordum: “Yemek yerken çatalı sol elinizle mi tutarsınız, sağ elinizle mi?” “Millet” ilk anda soruyu anlayamadı. Tekrar sordum ve “Çatalı sağ eliyle tutanlar elini kaldırsın.” dedim. O da ne! Aman Allah’ım! Salondaki nüfusun yarısından fazlası elini kaldırdı. Böylece anladım ki; bu ABD denilen ülke de modernlikten, uygarlıktan pek nasiplenmemiştir. İnanın sözümü hiç esirgemedim ve gerçeği Amerikalıların yüzüne tokat gibi çarptım. Hani bizde medyanın ne hikmetse hep subaylara yaptırdığı “son noktayı koyma” işini bizzat ve alenen yaptım. Sonra niye böyle yaptığımı açıkladım. Bu uygarlık ölçütünü koyan “filozof”un yazısından bahsettim. İnsanlar ne olduğunu pek anlayamadılar. Zira salondakiler (çatalı sol eliyle tutanlar dahil) bir ömür düşünse uygarlık, sol el ve çatal arasında ilişki kuracak vasıfta değillerdi…

BEYAZ TÜRKLER’E DÜŞEN GÖREV

Bu anekdotu arada sırada yeni dünyaya gittiğimi okuyucuya duyurmak için veya hoşluk olsun diye anlatmadım. Varmak istediğim nokta kendini “beyaz Türk” diye avutan ama aslında bağnazlıkta sınır tanımayan bazı kimselerin fikir ve kavram dünyasının içler acısı hali. Geçen haftaki yazımda da işaret ettiğim üzere Türkiye’de hayli küçük bir azınlık teşkil eden bir kesim, modernlik, uygarlık gibi kavram ve değerlerden en uzak kesim olmasına rağmen, kendini bunların sahibi gibi görüyor ve yurtiçinde ve dışında öyle takdim ediyor. Bu kesimden bazıları iyi eğitimli (yani adı tanınan okullardan mezun) ve kimileri teknik-meslekî alanlarında epeyce bir bilgi birikimine sahip. Gelir ve dolayısıyla hayat seviyeleri ortalamanın üzerinde. Bu insanlar yurtdışına çıkabiliyor, tatile gidebiliyor, ev, araba, tekne alabiliyor. Bir kısmı yabancı dil konuşuyor. Tabii alkol alıyorlar, mayo giyiyorlar, arada sırada tiyatroya gidiyorlar, hislerini okşayan ve bağnazlıklarını pekiştiren kitaplar okuyorlar. Buna dayanarak bu kesim mensupları kendi hayat tarzlarını başkalarının hayat tarzlarından daha üstün ve değerli görüyor. Buraya, yani kişilerin kendi gelirlerini adil piyasa koşullarında kazandığı ve hayat tarzlarını bilerek ve isteyerek tercih ettiği noktaya kadar her şey normal sayılabilir. Herkesin, diliyorsa, kendi hayat tarzını başkalarınınkinden üstün görme hakkı var. Mesela bir dindar da herhalde kendi hayat tarzının daha doğru ve kıymetli olduğuna inanır. Belli bir hayat tarzına mecburiyet içinde bulunmayanların bu tür algılamalarını normal görmek gerekir.

Ama bu noktadan sonra işler değişiyor. Bu kesim, diğer kesimleri sadece kendisi gibi olmamaları anlamında “öteki” saymıyor, aynı zamanda onları “dönüştürülmeleri”, bu olamıyorsa bastırılmaları gereken kesimler olarak görüyor. Tabii bunu yaparken “benim çıkarım budur” demiyor; bağımsızlık, uygarlık, laiklik, cumhuriyet gibi kavramlara atıfta bulunuyor. Bastırma ve dönüştürmeyi kendisi doğrudan yapamayacağı için “ötekiler”in de ortağı olduğu kamu otoritesini kendi tekeline alıp kamusal yetki ve imkânları kendi hayat tarzını ve üstünlüğünü diğerlerine empoze etmek için kullanmak istiyor.

Bu kesimdekiler içeride ve dışarıda farklı politikalar izliyorlar. İçeride her türlü medenî değere ve çoğu sivil özgürlüklere karşı çıkıp devlet iktidarının kendi adlarına tahakküm kurmasını talep ederken yurtdışında da bütün “Batılı” değerleri Türkiye’de kendilerinin temsil ettiğini ve bu çerçevede Batı dünyasının onlara destek vermesi gerektiğini söylüyorlar. Geçen hafta da işaret ettiğim üzere bu taktik yakın zamanlara kadar çok başarılı oldu. Zira Batılılarla muhatap olanlar genelde bu çevreye mensup sivil ve politik-bürokratik zevattı. Son on yılda bu değişmeye başladı. Batılı uzmanlar ve politikacılar, artık CHP’li olmayan, rejim üzerindeki askerî vesayeti onaylamayan, insan haklarını kendileri için değil herkes için isteyen liberal, demokrat, muhafazakâr aydınlarla da karşılaşmaya başladı. Siyasî alanda da bu bağnaz kesimin hoşlanmadığı muhafazakâr partiler son on yılda çok daha reformist ve “Batıcı” politikalar izlediler. Bütün bunlar “bağnaz Türkler”in Batılıları kandırma imkânlarını azalttı.

İçerde mutlak iktidarlarına meydan okunması, dışarıda gerçek yüzlerinin görülmeye başlanması “bağnaz Türkler”in siyasî, entelektüel ve bürokratik tekelinin kırılmakta olduğunu gösteriyor. Ve bu onları çok öfkelendiriyor. Artık sadece ötekileştirdiklerine değil AB ve ABD’ye de “gıcık” oluyorlar. AB ve ABD’nin Türkiye üzerinde “kötü emelleri” olduğuna inanıyorlar. Ellerinde tuttukları sivil ve bürokratik mevzileri kurallardan ve adalet duygusundan azade kullanarak aleyhlerine olduğunu düşündükleri -aslında uzun vadede onların da lehine olacak- gelişmeleri durdurmaya ve geri çevirmeye çalışıyorlar. AKP’yi etkisiz hale getirebilirlerse bunu başaracaklarına inanıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki bu olgunun altında derin sosyolojik dönüşümler yatmaktadır. Bu tür dönüşümler çok kısa sürede ve kolayca ortaya çıkmaz. Birçok faktöre bağlı olarak doğar. Doğduktan sonra da hükümlerini icra etmeleri engellenemez. Bu çerçevede, nefret ettikleri AKP, bir aktör olduğu kadar bir sonuçtur. AKP yok olup gitse bu sosyolojik altüst oluş başka bir siyasî aktör ortaya çıkaracaktır. Hatta bu dönüşüme en çok karşı çıkan CHP ve MHP gibi partileri bile önünde sürükleyerek aktörü ve aracı haline getirecek ve yoluna devam edecektir.

Bu tespitler doğruysa “bağnaz Türkler”e düşen hem kendilerinin hem de bütün Türkiye’nin iyiliği için demokrasi ve uygarlık istikametinde değişmektir. Artık hep başkalarını “değiştin, yok değişmedin” diye sorgulamak yerine gözlerini kendilerine çevirmelerinin zamanıdır. Bütün ezberlerini bir yana atıp, meselelere başka perspektiflerden bakanlarla konuşmaya, onları anlamaya ve herkesin hayat tarzının eşit garanti altında olacağı bir sistemin ortak kurucusu olmaya çabalamalıdırlar. “‘Bağnaz Türkler’ değişebilir mi?” sorusuna onların başkalarına karşı peşin hükümlü tavrını taklit ederek “Hayır değişemez!” cevabını vermek yanlış olur. Elbette değişebilirler. Ve bu, belki de sandıklarından çok daha kolaydır.

Zaman, 26.06.2009

 
 

İran’da yeşil başkaldırı

İran’da 12 Haziran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ahmedinecad’ın yeniden kazandığının açıklanmasına Musavi taraftarlarının başlattığı itiraz ve protestolar, yönetimin bunlara karşı baskıcı önlemlere başvurmasının da etkisiyle, gitgide bir başkaldırıya dönüştü.

Seçim sonucunda görevdeki cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın %64’lük oyuna karşılık esas rakibi olan Musavi’nin %32’de kaldığının resmen açıklanması Musavi taraftarları kadar Batılı gözlemcilere de inandırıcı gelmedi. Batılı tepkinin, bir ölçüde, ‘reformcu’ Musavi’nin elde edeceği seçmen desteğine ilişkin abartılı beklentiden kaynaklanan bir hayal kırıklığını yansıttığı söylenebilir. Ama bu, seçim sonuçlarının manipüle edilmesi yoluyla, Ahmedinecad taraftarı statüko güçlerinin fiili bir darbe yapmış olması ihtimalini ortadan kaldırmıyor.

Nitekim, İran’ın iç işlerine karışılmasına ve ABD’nin bölgede izlediği yayılmacı politikalara karşı çıkan kimi Batılı gözlemciler bile açıklanan sonuçların gerçeği yansıtmadığından eminler. Bunlara göre, Ahmedinecad’ın elde ettiği açıklanan genel oy oranının ülkenin bütün bölgelerinde aşağı yukarı aynı olması (%66 ila %69 arasında), bu oranın bölgesel, etnik ve demografik faktörlerden hiç etkilenmemesi, hatta zayıf olduğu yerlerde bile Ahmedinecad’ın ezici bir zafer kazanmış görünmesi inandırıcı değildir. Bu sonuç masa başında ayarlanmış olmalıdır.

Bu nedenle, İran’ı istikrarsızlaşmaya doğru sürükleyen protesto hareketlerinin başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batı dünyasınca tezgáhlanan bir oyun olduğu yönündeki değerlendirmelere itibar edilemez. Elbette ABD İran’da rejim karşıtı hareketlerin güçlenmesine yakın zamanlara kadar epeyce yatırım yapmıştır. Bugün de protestoların dünya kamuoyunun bilgisine ulaşmasında Batılı medya -ve muhtemelen istihbarat teşkilátları- önemli bir rol oynamaktadırlar. Ama bu, protestocuların samimi oldukları ve haklı bir mücadele verdikleri gerçeğini değiştirmez.

İran’daki ‘Yeşil Devrim’ hareketini daha önceki ‘renkli devrimler’le ilişkilendirerek bunları ABD ve Soros komplosu olarak göstermek, inandırıcı olmadığı gibi, İran halkının baskıya karşı verdiği mücadeleyi küçümsemek anlamına da gelir. Justin Raimondo’nun dikkat çektiği gibi, İran’ın ‘Yeşil Dalga’sının ilham kaynağı renkli devrimler değil, İslámın yeşilidir. Öyle görünüyor ki, söz konusu olan, ‘rejim karşıtı’ bir muhalefetten ziyade, Devrimin değerleri çerçevesinde sistemi yenilemek ve daha özgür bir atmosfer yaratmak amacı güden bir harekettir.

Ancak şu doğrudur: İran’da muhalefetin sesini yükseltmesine imkán verecek şekilde statükonun zayıflamasında, Başkan Obama’nın İran’ın iç işlerine karışmama ve anlaşmazlıkların çözümü için diyalog yolunu tercih etme tutumu etkili olmuştur (‘Obama etkisi’). Yoksa, İran’ı ‘şer ekseni’nin odağına yerleştiren gerek ABD’nin gerekse İsrail’in şahinleri için ılımlıların değil Ahmedinecad’ın kazanması tercihe şayandır. Çünkü, İran’da ‘ılımlılar’ın iktidara gelmesi bu mahfillerin İran karşıtı propagandalarını, İran’ı şeytanileştirme stratejilerini zora sokardı.

Star, 25.06.2009