Ana Sayfa Blog Sayfa 647

Kürt açılımı: Ümitler ve tereddütler

Hükümetin “Kürt Açılımı” hem ümitler hem de tereddütler doğuruyor. Gerçi “açılım”ın kapsamı henüz netleşmiş değil ve üstelik ilk izlenimler bunun güvenlik perspektifinin ağır bastığı bir girişim olacağı yönündedir, ama yine de hükümetin bu meselede samimi ve kararlı olduğu görüntüsü iyimser bir hava yaratmaktadır.
Ama bu iyimserliği paylaşmayanlar da var. Şüphesiz, hükümetin başlattığı bu sürecin eksik-gediklerine dikkat çekmekte ve bu esnada yapılan hataları eleştirmekte bir yanlış yok. Fakat görünen o ki, “Kürt Açılımı”na muhalefet partilerinden ve medyadan yöneltilen bazı itirazlar bu çerçeveyi çok aşıyor. Bu itirazları gördükçe insan “bunlar Kürt Açılımının akamete uğramasını istiyorlar” diye düşünmekten kendini alamıyor.

Polis Akademisi’nde yapılan “çalıştay” ve ona katılan gazeteciler hakkında söylenen ve yazıp-çizilenlere bakın meselâ. Bilmem kaç “hain” veya “kötü” adamdan, “yandaş gazeteciler”den filân söz edenler var. Bu girişimi vesile edinip Kürt sorununun çözümü hakkındaki görüşlerini açıklamak yerine, çalıştayı  ve bu süreçteki diğer görüşmeleri karalamayı tercih edenlerin çözüme samimi olarak katkıda bulunmak istediklerine nasıl inanabiliriz?…

Söz konusu “çalıştay”a katılanları bütün medya organlarını temsil etmediği doğrudur. Onun için, bu açılımın “sağlığı” bakımından daha geniş kesimlerin görüşlerine başvurulmasına elbette ihtiyaç vardır. Esasen, daha sonraki gelişmeler hükümetin de bu konuda aynı görüşte olduğunu gösterdi. Bu arada sayın Başbakanın DTP yetkilileriyle yaptığı görüşme iyimserlik havasını pekiştirmiştir.

Öte yandan, acaba bu tür müzakere ortamlarının medyanın ve hatta akademyanın tam bir temsiline dayanması zorunlu mudur?… Öyle ya, Kürt sorununun çözümü konusunda esasen bir fikri olmayanların, dahası, şimdiye kadar yazıp-söyledikleriyle böyle bir sorunun varlığını kabul etmediklerini ve statükonun olduğu gibi muhafazasından yana olduklarını belli etmiş olanların bu sürece bir katkısı olabilir mi?…

Nitekim, hükümetin “dışlayıcı” tutumunu eleştirenlerin çoğunun Kürt sorunu hakkında halâ yazıp-çizdiklerine bakarsanız, bunların dışlanmış olmalarının pek de bir kayıp olmadığını anlayabilirsiniz. Halâ işin “gırgırında” olan, meselenin ciddiyetinden uzak üslupla yazıp-çizen veya AKP’ye karşı önyargılarının gözlerini neredeyse kör ettiği gazeteci taifesini bir yana bırakıp, daha “suret-i haktan” görünenlere bakalım.

Meselâ, CHP liderinin sözlerinden aldıkları ilhamla, bu sürecin “çözülme” ve “ayrışma”yı tetikleyebileceği endişesini dile getirenler var. Bunları okuyunca, insanın, “bunlar şimdiye kadar nerede yaşıyorlardı acaba?” diye sorası geliyor. Çözülme ve ayrışmayı asıl tetikleyenin bugüne kadar izlenen inkâr ve milliyetçilik politikaları olduğunu, çözümsüzlük devam ettiği sürece de bu riskin büyüyeceğini görememesi için insanın kendisini nasıl şartlandırmış olması gerekir acaba?… Sorunu olan insanlarla konuşup-görüşmek, onlarla diyalog kurmak mıdır ayrıştırıcı olan, yoksa onlara kulaklarını tıkamak mı?…

Evet, bunlar “Kürt Açılımı”nın karşılaştığı ve daha da karşılaşabileceği bazı zorluklar. Esasen beklenmedik şeyler de değil. Ama kanaatimce bu meseledeki en büyük zorluk, bu girişimin sonuçları konusunda aşırı iyimser beklenti içine girilmesidir. Çözüm konusundaki iyi niyet ve kararlılık sürdürülse bile bu sorunun bugünden-yarına çözüleceğini kimse beklememelidir.

Aynı şekilde, çözümün “acısız” olacağını da zannetmemeliyiz. Toplumsal sorunlar mekanik arızalar değildir ki, uygun araç-gereç ve uzmanlık becerisiyle kolayca tamir edebilelim. Bu gibi sorunların üstesinden gelinmesinin güvenle seçilebilecek “uygun araç-gereci” ve tartışılmaz bir “tamir” bilgi veya becerisi olmadığı gibi, sonunda “tam sıhhat”e kavuşulacağının da garantisi yoktur.

Star, 06.08.2009

Kürtlerin kimliği, Türkiye’nin kimliği

0

Türkiye’nin en derin ve travmatik problemi olan “Kürt sorunu”nun bir “Kürt açılımı” ile çözülüp çözülemeyeceğini tartışıyoruz şu günlerde. Herkes bir şeyler söylüyor. “Kürt yoktur, o adamlar aslında bir Türk boyudur” diyenden, “sorun Öcalan liderliğinde çözülmeli” diyenlere kadar oldukça geniş bir yelpaze var ortada. Böyle olması, meselenin ilk defa bu kadar özgürce tartışılıyor olması da iyi. Bugüne dek bu kadar kan dökülmesinin bir sebebi, böylesi bir serbest müzakere ortamının var olmayışıydı.

Ancak ortada epey kavram kargaşası ve kafa karışıklığı var. Bu nedenle ben kendi adıma meseleyi iki büyük kategori içinde düşünmeyi faydalı buluyorum. Birincisi Kürtlerin, ikincisi de Türkiye’nin kimliği ile ilgili şeyler.

Kürtlerin kimliği konusunda benimsenmesi gereken ilke bence açık: Tam özgürlük. Bu, Kürtçe eğitimin serbest bırakılması, devlet okullarında Kürtçe’nin seçmeli ders olması, ister medyada isterse belediye hizmetleri gibi “ resmi” işlerde olsun Kürt dilinin kullanılabilmesi gibi “açılımları” gerektiriyor. Devlet eliyle değiştirilen yer adlarının iadesi de buna dahil.

Bu özgürlükler tanınırken dayatmaların da kalkması lazım. İşin başında Anayasa’daki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” lafı var. Bu, vatandaşların hepsinin “Türk” olduğuna hükmediyor ki, zaten çıngar da 80 küsur yıldır buradan çıkıyor. Çoğu Kürt, “ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir Kürdüm” demek istiyor ki, kendi kimliklerini bu şekilde tanımlamak en doğal hakları. Aynen Batı sınırımızın ötekisindeki Türklerin kendilerini “Bulgar” veya “Yunan” değil, “Bulgaristan Türkü” ve “Yunanistan Türkü” diye tanımlamaları gibi…

Aynı şekilde, “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesinin de bir dayatma unsuru olmaktan çıkarılması lazım. Bu sözü (tabii ki isteyen beğenip kullansın ama) güneydoğu dağlarına yazıp her hafta her öğrenciye bağırta bağırta söyletmenin âlemi yok. Bırakın, insanlar neyi demekle mutlu olacaklarına kendileri karar versin.

Tüm bunlar, Kürt vatandaşların doğal hak ve özgürlükleri ile ilgili meseleler. Burada kimsenin pazarlık yapmaya, “bu özgürlüklerin birazını tanıyalım, gerisi eksik kalsın” demeye hakkı yok.

Ancak başta dediğim gibi, bir de “Türkiye’nin kimliği” ile ilgili fikirler, teoriler ve talepler geziyor ortada. Etnik federasyon, bunların en belirgini. Dikkat ederseniz bu alana girdiğimizde sadece Kürtleri değil hepimizi ilgilendiren bir şeyden, ülkenin ve devletin yapısından söz etmeye başlıyoruz. Ve dolayısıyla sadece Kürtlerin değil, kendini “ Türk” olarak tanımlayan ve nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan kitlenin de talep ve hassasiyetleri önem kazanıyor.

Kürtlerin işin bu yönünü mutlaka görmesi ve Türkiye’nin kimliğini değiştirmeye yönelik, ülkenin geri kalanı tarafından kabul edilmesi imkansız olan abartılı taleplerden vazgeçmesi lazım. Ülkenin adını değiştirmek gibi fanteziler bir yana, bence etnik federasyon dahi böylesine “ maksimalist” ve lüzumsuz bir talep: Hem Batı’daki büyük Kürt nüfus bunu anlamsız kılıyor, hem de bir kimliği güvence altına almak için adına federasyon kurmaya, ülke içinde etnik sınırlar çizmeye gerek yok. (Adem-i merkeziyet derseniz, ona tamam.)

Sonuçta eğer bir “çözüm” formülü bulunacak ise, bu sanırım iki tarafın da şahinlerine “fazla taviz verdik, her istediğimizi kabul ettiremedik” dedirten türde olacak. Zaten iyi çözümler de hep öyle olur.

Star, 05.08.2009

Ulus devlet ve uygarlık

Anayasa’nın 2. maddesindeki “Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet” kavramı, 3. maddede belirtilen hususlar ve 66. maddedeki vatandaşlık tanımı bize Türkiye’nin çok, özel türde bir ulus-devlet olduğunu gösteriyor. Kısaca belirtmek gerekirse, Türk ulus-devleti,  başka özellikleri yanında, sivil bir birlik olmak yerine etnik-kültürel bir birlik  olmasıyla da çoğu Batılı demokrasiden ayrılmaktadır.

Türkiye’de şöyle tuhaf bir durum var: Resmi makamların olağan söylem ve tutumlarında hemen hemen daima etnik (Türkçü) bir hassasiyet yansır ama aynı makamlar kritik zamanlarda veya sorulduğunda Türkiye’nin eşit yurttaşlığa dayanan sivil bir cumhuriyet olduğunu söylerler. Bu etnik duyarlılık dış politikada bile etkilidir. Nitekim, Azerbaycan’la “bir millet iki devlet” olmamızın Ermenistan’la iyi ilişkiler kurmamızın önündeki en büyük engeli oluşturmasında bunu gördük.

Türkiye’nin resmi söyleminde bana en ters gelen şey, ulus-devletin Türkiye bakımından olgusal durumu ifade eden bir kavram olmanın ötesinde, insanoğlunun gelişme çizgisinin en “ileri” aşamasını temsil eden, kendi başına “iyi” bir şeymiş gibi görülmesidir. Dahası, Türkiye’de sağ ve sol kanadıyla devletçi-milliyetçiler “ulus-devlet”i kutsal, “mübarek” bir şeymiş gibi görüyorlar. Gerçekte ise, ulus-devlet denen siyasi örgütlenme biçimi modern çağın en fazla iki yüzyıllık tarihi bulunan, tesadüfi bir ürünüdür. Feodal toplumsal-siyasal formasyonlardan, imparatorluklardan ve şehir cumhuriyetlerinden farklı olması da, ulus-devleti otomatik olarak onlardan daha iyi yapmaz.

Kanaatimce, ulus-devletin “insanlık durumu”nun gerekleriyle en iyi bağdaşan özellikleri kendisinde toplayan bir model olduğuna inanmamız için haklı nedenler yoktur. Bu yargıyı, sadece Türkiye gibi etnik-kültürel ulus anlayışına dayanan ulus-devletleri değil, siyasi birliği yurttaşlık temelinde tanımlamak iddiasında olan ulus-devletleri de göz önünde tutarak veriyorum. Aslına bakılırsa, “etnik-kültürel ulus” ile “sivik-siyasal ulus” arasında nitelik değil sadece derece farkı vardır. Çünkü, her ikisinde de, ulusal benliği “biz” ve “öteki” temelinde tanımlayan ve “biz”i yüceltirken “öteki”nin aşağılayan, en azından dışlayan bir öz vardır.

“Biz”i etnik-kültürel temelde tanımlamakla, söz gelişi insan hakları ve demokrasi gibi evrensel değerleri “Amerikan değerleri” olarak tanımlamak veya “Büyük Devrimin idealleri”yle (Fransa)  tanımlamak arasında sonuçta fazla bir fark yoktur. Amerika’nın son yıllarda iyice belirginleşen saldırganlığının arkasında da, kendi milliyetçiliğini bu değerleri yaygınlaştırma iddiasıyla kamufle edebilmesi yatmaktadır. Amerika’nın ulus anlayışının içe dönük yönünün bizdeki gibi marazi bir etnik vurgu içerdiğini söylemek haksızlık olur; ama bu, Amerika’yı oluşturan muhtelif toplulukları bir arada tutması öngörülen “sivik” değer ve ideallerin esas olarak “New England püritanizmi”nden esinlenen WASP değerleri olduğu gerçeğini  değiştirmiyor.

Ulusu ister etnik-kültürel, isterse sivik-yurttaşlık temelinde tanımlasın, ulus-devletin “insanlık durumu”yla en bağdaşmaz olan yönü, sıkı sıkıya kenetlenmiş, birlikçi bir toplum tasavvuruna sahip olmasıdır. Kendi “ulus”larını başka “ulus”lardan -kavramsal ve fiziki olarak- tecrit etmesi, onları merkeziyetçi ve vesayetçi bir kontrole tabi kılması ve uniform değerler aşılama yoluyla onları türdeşleştirmesi sayesinde de bu tasavvuru aşağı yukarı gerçekleştirmiş bulunuyorlar. Onların ulus adını verdikleri bu tasavvur “cemiyet” olmaktan çıkmış, neredeyse “genişletilmiş bir cemaat”e dönüşmüştür. Kısaca, modern uluslar aslında modern cemaatlerdir. Bununla övünmemiz değil, aksine dövünmemiz gerekir.

Star, 05.08.2009

Valilikler kaldırılamaz mı?

Devlet Bahçeli, son yıllarda izlediği itidalli politikalarla; bazı önemli siyasi krizlerde takındığı ilkeli tutumla;
özellikle milliyetçi gençliği şiddetten, sokaktan, provokasyondan uzak tutma konusunda gösterdiği çabalarla pek çoğumuzun takdirini kazandı.
Ama şimdi ne olduysa oldu; Kürt açılımıyla ilgili olarak kullandığı felaket üslupla ve takındığı tutumla hepimizi şaşırttı.

Elbette muhalefet edecekti; bunu biliyorduk. Ama üslup bu mu olmalıydı? Tutum böylesine uzlaşmaz mı olmalıydı?

25 yıldır tekrarlanan ne kadar klişe varsa ardı ardına sıralayıp başka da hiçbir şey söylememek muhalefet mi oluyor yani?

Yazık… AK Parti’den tırtıklanacağı umulan yüzde birkaçlık oy için tarih önünde böyle bir pozisyona düşmeye değmezdi doğrusu…

***

Klişeler dedim ya; Kürt sorununda çözümün karşısına dikilenlerin tekrarlayıp durduğu klişeleri eleştirirken, aynı hataya “açılım” adına düşmemeye dikkat etmek lazım. Yıllardır, çözüme ilişkin bazı fikirler ya da projeler de -ayrıntıları bir türlü konuşulmayıp, sadece adı anılıp geçildiği için- klişelere dönüşmenin eşiğinde, bilmiş olalım.

Şu anda, Kürt sorununun siyasi çözümünden bahseden herkesin, soyut kavramlar yerine, ne demek istediğini somut maddeler halinde sıralamasının zamanı geldi. Kültürel haklarsa, hangi kültürel haklar; afsa, nasıl, hangi kapsamda bir af; yerel yönetimlerin güçlendirilmesiyse, hangi noktaya kadar uzanan, hangi noktaları dışta bırakan nasıl bir güçlendirme; Anayasa’nın vatandaşlık tanımını değiştirmekse, nasıl bir ifadeyle değiştirmek…

Bu konular açılmalı ki, tek tek maddeler üzerinde somut, ayrıntılı tartışmalar da başlayabilsin. Konu artık askeri çözümcüler-siyasi çözümcüler gibi kaba saba bir saflaşma konusu olmaktan çıkıp, siyasi çözümden kimin muradının ne olduğu da net bir biçimde anlaşılabilsin.

Mesela şu yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi…

Bir taraf sürekli yerel yönetimleri güçlendirelim deyip dururken öbür taraf ise “Bu Türkiye’nin bölünmesi demektir” diye tekrarlayıp duruyor.

Peki, Kürt sorunu dendiğinde gündeme gelen reformların en önemlilerinden biri olan bir konuda söylenecek başka bir şey yok mu?

Aslına bakarsanız, bu mesele taa 2003 yılında gündeme gelmişti. O tarihte hazırlanan Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı devletin idari yapısıyla ilgili büyük bir dönüşüm projesinin başlangıcı niteliğinde bir tasarıydı. Bir anlamda, hedeflenen kamu yönetimi reformunun çerçevesini belirleyen bir temel metin, bir çerçeve yasaydı… Bu tasarının yasallaşmasının ardından, Kamu Personel Rejimi Yasa Tasarısı ve Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı başta olmak üzere birçok başka tasarının da gündeme gelmesi bekleniyordu.

Ne yazık ki olmadı. Hükümet bu paketi geri çekmek zorunda kaldı.

Ama madem ki şu anda idari yapıda bir reforma, Güneydoğu’da halkın yönetime katılımını sağlamak için de ihtiyacımız var; o zaman dönüp 2003’te yapılan bu hazırlıklara tekrar bakabilir; kaldığımız yerden tekrar başlayabiliriz.

Aynı konu, geçen yıldı sanırım; DTP tarafından Meclis’e getirilmeye çalışıldı. DTP, Demokratik Özerklik Projesi adı verilen projeyi Meclis’te geniş bir biçimde tartışılabilmesi için milletvekillerine, bakanlara ve büyükelçilere gönderdi.

Tabii, yine malum “ihanet”, “bölücülük”, “ayrılıkçılık” suçlamaları arasında güme giden bir proje oldu bu da…

Ama o metin de hâlâ duruyor ve madem ki şu anda Kürt Açılımı’ndan ve somut adımlardan söz ediyoruz; tekrar dönüp bu projeye de alıcı gözle bakabiliriz.

DTP bu projeyle ne öneriyordu?

Şu anda Kürtler’i ciddi bir temsil yeteneğine sahip tek siyasi partisi olan DTP, bu projeyle Türkiye’nin 20-25 özerk bölgeye ayrılmasını öneriyordu. ‘Türkiye’nin üniter yapısına saygı gösterilmesi koşuluyla yerel ve bölgesel özerk yapıların önünün açılması, resmi dil ve bayrak bütün Türkiye için geçerli olmakla birlikte her bölgenin kendine ait sembolleri ve renklerine izin verilmesi” isteniyordu. Her bölgenin kendi ismi ile adlandırılacağı yeni bir yönetim biçimi oluşturulması, yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi, valilerin halk tarafından seçilmesi talep ediliyordu. Kürt dili ve kimliğinin anayasal güvenceye alınması istenen projede, “Trabzon, Diyarbakır, Van, Erzurum gibi illerin bölgesel metropoller ilan edilmesi, Kuzey Irak yönetimi ile dostane ilişkiler geliştirilmesi, yerel kaynakların yerel yönetimlere aktarılması” önerileri sıralanmaktaydı.

Bence bu öneriler hiç de yabana atılacak öneriler değil. Merkezi yönetimin adem-i merkeziyetçi bir yapıya doğru evrilmesini; merkezi devletin yerel yönetimlere yetki devrini prensipte doğru buluyorsak, böyle bir yapıyı üniter devletin ilgası olarak görme gibi bir takıntımız yoksa, işte size tartışma için bir kalkış noktası…

Bu arada hazır başlamışken, bu tartışmaya -çoktandır arada bir lafı edilen- bir noktayı daha eklemekte yarar var:

Hiç düşündünüz mü; her ilde halkın seçtiği bir belediye başkanı varken, bir de devletin gönderdiği valiye neden ihtiyaç var? Her ilde bir devletin bir de milletin temsilcisi olmak zorunda mı? Yukarıdaki projede talep edildiği üzere, valileri seçimle işbaşına getirmek yerine, iki “mülki amirli” bu yapının yarattığı yetki ve sorumluluk kargaşası sona erdirilip valilikler kaldırılamaz mı?

Bugün, 05.08.2009

Emre Aköz – O maskenin altında çıkar ilişkileri var

0

Bu siyasi krizler olmasa, yüksek yargının akıllara durgunluk veren kimi niteliklerini bilemeyecektik: Tepelerde acayip bir kadrolaşma olmuş: Tam bir ‘Sen beni seç, ben seni seçeyim’ mekanizması kurulmuş.

Hani siyasi partilerde ya da futbol kulüplerinde delegeleri Başkan belirliyor, delegeler de Başkanı seçiyor ya; işte öyle bir şey.

Ancak çok önemli bir farkla: Partiler ve kulüpler, rekabet ortamı içinde, başarısızlıkla karşılaştığında, başkan koltuğunu kaybeder.

Yüksek yargıda ise koltuk garantisi var. Bir kere kadrolaştın mı, gerisi kolay. ‘Laiklik elden gidiyor’ ve ‘Yargıya müdahale ediliyor’ vaveylasıyla koltuklar korunuyor.

***

2007 ve 2008’de en çok Anayasa Mahkemesi’ni tartışmıştık. Bu yıl ise HSYK’yi (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) konuşuyoruz.
En sık işittiğimiz klişe şu: ‘Yargı bağımsız olmalı’. Soruyoruz: Peki, nasıl olacak bu bağımsızlık?

Cevap: “Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı, HSYK’dan çıkarılmalı.” Niyeymiş?

Cevap: “Çünkü yargı bağımsızlığı ancak böyle sağlanır. Hem zaten Avrupa Birliği’nde de uygulama böyle…”

Emin misiniz?

***

Biz sıradan vatandaşlar, uzmanlık isteyen bu mekanizmaları bilmiyoruz.
“Yargı bağımsız olmalı” gibi kulağa hoş gelen laflar ediyorlar. Biz de kanıyoruz.

Allah’tan Anayasa Profesörü Ergun Özbudun gibi uyandırma servisleri var da gözümüz açılıyor.

Böylece ‘yargı bağımsız olmalı’ lafının, aslında ‘sen beni seç, ben seni seçeyim’ mekanizmasını gizleyen bir maske olduğu ortaya çıkıyor.

Avrupa Birliği’ni işaret ediyorlar ya… Onun da düpedüz uydurma olduğunu Ergun Hoca örneklerle anlatıyor.

Birlikte okuyalım:

***

Fransa: “Yüksek Yargı Konseyi’nin başkanı cumhurbaşkanıdır, adalet bakanı da kurulun tabii üyesidir.

Ayrıca kurula, yasama ve yargı organı mensubu olmayan kişiler arasından bir kişi cumhurbaşkanı, bir kişi meclis başkanı, bir kişi de senato başkanı tarafından atanır.”

İtalya: “Yüksek Yargı Konseyi’ne cumhurbaşkanı başkanlık eder. Üyelerinin üçte biri parlamentonun ortak oturumunda, hukuk profesörleri ve en az on beş yıllık deneyime sahip avukatlar; diğer üyeler, çeşitli derecedeki hakimler tarafından seçilirler.”

İspanya: “Konsey, yüksek mahkeme başkanının başkanlığında kral tarafından atanan yirmi üyeden oluşur: Bunlardan dördü temsilciler meclisi, dördü senato tarafından önerilir.” (Ergun Özbudun, Star/Açık Görüş, 3 Ağustos)

***

Avrupa’da durum böyle… Orada yüksek yargı kadrolarının seçimini birden fazla odak yapıyor: Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis, Senato, vd.

Bizimkiler ise belli bir zihniyetin kadrolaşmasına yol açan, ‘al gülüm, ver gülüm’ mekanizmasını sürdürmek için uğraşıyor.

Bu durumu elbette değiştirmek gerek. Ancak çok önemli bir nokta daha var:
Hâkimler ve savcılar aynı mekanizmanın parçası olmamalı. Yani terfilerini ve atamalarını aynı kurul yapmamalı. Aynı servisi, aynı lojmanı, aynı çalışma alanını kullanmamalılar. Ortak dernekleri olmamalı.

Hâkimler ve savcılar özenle birbirinden ayrılmalı. Çünkü meslekleri gereği farklı konumdalar: Savcı ‘suçlayan’, yargıç ise ‘adaleti’ sağlayan tarafta.

Nasıl olur da aynı kefeye konurlar?

Sabah, 04.08.2009

Ertuğrul Özkök Kardeşime Mektup

0

Kardeşim Ertuğrul,

Umarım senden hayli genç olmama rağmen “size” kardeşim dememe ve dolayısıyla “siz” yerine sen diye hitap etmeme kızmazsın.

Zaten senin gibi bir hümaniste de(!)  bu yakışır.

Bugünkü yazında (4 Ağustos) Van Özalp Belediye başkanı Murat Durmaz’a bir mesaj göndermişsin.

Ben de sana bir mesaj göndermek isterim.

Kardeşim Ertuğrul,

Özalp’in önceki belediye başkanlarından biri ilçedeki Jandarma Garnizonu kışlasına 33 kişinin katilinin adını verilmeden önce katledilen 33 kişi adına bir anıt yaptırmış olsaydı.

Buna kızan Jandarma da Kürt sorununun çözümünün konuşulduğu şu günlerde karşılık vermek için kışlaya Mustafa Muğlalı adını vermeye kalksa ve bundan dolayı ilçede bir gerginlik doğsaydı.

Benzer bir yazı yazıp askerlere geçmişi kaşımayın, kışlaya Muğlalı adını vermeyin, insanların acısına saygı gösterin, unutun gitsin der miydin? Der isen niye anıta karşı aslan kesilip kışlanın adına gelince suspus oluyorsun?

Canım kardeşim,

Seninki nasıl bir mantık ben hiç çözemedim. Hep mağdurların, hakkı yenenlerin sakin olmasını, geçmişe sünger çekmesini, affedici olmasını istiyorsun ama öbürlerine hiç çağrın olmuyor. Bu ne biçim iştir anlamadım.

Sen adaleti mi yoksa gücü mü önemsiyorsun? Hak ihlallerine karşı çıkanlara “rövanşist” diyorsun ama rövanş mecburiyeti doğuran işleri yapanlara ses çıkarmıyorsun. Ya bir kere olsun hakkaniyetli davranıp bizi mahcup et, ya da gazetenin ismini değiştir kardeşim.

Önce söz vardı şimdi şiddet var

0

Bilal Sambur, Hannah Arendt’ten yola çıkarak, siyaset ve şiddet arasındaki ilişkiyi irdeliyor: Ülkemizde Kürt sorununun bir türlü çözülememesinin temel nedeni, politik hayattan ‘sözün’ kovulması ve ‘şiddetin’ tek güç olarak benimsenmesidir.

eraltından fışkıran silahlar, asit kuyularından çıkan insan kemikleri, faili meçhul cinayetler, devam eden şiddet olayları ve ülkeye silah zoruyla el koymaya çalışan İttihatçı zihniyetin günümüzdeki uzantısı Ergenekon Terör Örgütü ile ilgili devam etmekte olan dava… Öte yanda Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra şiddet ve protesto olaylarına sahne olan İran, Afganistan ve Pakistan’da yükselen şiddet ve çatışma dalgası, Çin’deki son katliam, Honduras’taki askeri darbe ve Filistin’de sonu gelmeyen katliam ve ölümler… İçte ve dışta bu olaylar yaşanırken bugünlerde devrim, totaliteryanizm, otorite, gelenek, modernite ve özgürlük gibi anahtar kavramların dillerden düşmediği görülmektedir. Yaşadığımız olaylara, 20. yy’ın politik düşünürü olarak ün yapan Hannah Arendt’in (1906-1975) bazı çözümlemeleri ışığında bakmak yararlı olacaktır.

Politik hayatın dili ne?

Bütün bu olanları şiddet kelimesiyle özetleyebiliriz. 20. yy’da insanlığın politik hayatı, şiddet etrafında oluşmuştu. 21. yy’ın on yıla yakın bölümünü geride bıraktığımız şu günlerde, şiddet politik hayatımızın ana aktörü olmaya devam etmektedir. Politik hayatımızın şiddet tarafından rehin alınması, insanlığın belki de en önemli sorunudur.

Arendt, politik hayatta şiddetin yeri olamayacağını, asıl olanın sözün politik hayatı belirlemesi gerektiğini söylemektedir. Söze dayanan politik hayat, sürekli bir ikna ve diyalog arayışını gerektirmektedir. Ancak politik hayattan sözün kovulmasıyla insani ve sosyal sorunlar, şiddet ile çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak şiddet hiçbir sorunu çözmediği gibi, çözülmesi zor yeni sorunlar yaratmakta ve çözümsüzlüğü kader haline getirmektedir.

Ülkemizde Kürt sorununun bir türlü çözüm yoluna konulamamasının temel nedeni, politik hayattan sözün kovulması ve şiddetin tek güç olarak benimsenmesidir.

Şiddetin politik hayatı işgal etmeye devam ettiği günümüzde, en güçlü şiddet mekanizması olan devlet, kişinin biricikliğini ve bireyselliğini yok etmekte, onun yerine bir yığın yaratmaya çalışmaktadır. Devlet, insanlardan birey değil, yığın olmalarını resmi bir ideoloji, din ya da gelenek adına istemektedir. İnsanların yığınlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde, bireyin kamusal alanda kendisi olarak farklı davranma imkanı tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Kurumsallaşan şiddet

Devletin bürokratik iktidarı ve kolektivist ideolojisi, bir elit grubunun tahakkümünü sağlamak için kamuoyunu manipüle eden asimetrik psikolojik harekatlar gerçekleştirmektedir. Nazi ve Komünist rejimlerinde olduğu gibi, terör, şiddet ve cinayetlerin devletin bürokratik yapısı içerisinde kurumsallaşması günümüzde de devam etmektedir. Ülkemizdeki Ergenekon olgusu, bu kurumsallaşmanın bir tezahürüdür.

Devlet içinde ve dışında kurumsallaşan şiddet hayatlarımızı tamamen yapaylaştırmaktadır. Her gün ortaya çıkan şiddet komploları ve planları, bizim daha çok içe kapanmamıza neden olmakta, spontane ve doğal bir şekilde birlikte yaşama yeteneğimiz üzerinde zayıflatıcı etkide bulunmaktadır. Yirminci yüzyıldaki modern durumu yani insanın yığınlaştırılmasını, şiddet ve terörün devletleşmesini, hayatın tek düzeleşmesini ve yapaylaşmasını Arendt daha önce eleştirmişti. Bu eleştiriler, günümüz için de geçerliliğini korumaktadır. Kurumsallaşan şiddet, hayatımızdan özgürlük ve çoğulculuğu kaldırmakta onun yerine homojenlik ve konformizmi dayatmaktadır.

Şiddetin rehin aldığı günümüz politik hayatı, insan aksiyonuna, özgürlüğüne ve çoğulculuğuna izin vermemektedir. Arendt, insan aksiyonu, özgürlük ve çoğulculuk arasında köklü bir ilişki kurmaktadır. Arendtist anlamda insan aksiyonu, bireyin kendi kimliğini ortaya koymasını, dünyanın realitesini kavramasını ve özgürlük kapasitesinin gerçekleştirilmesini içermektedir. Arendt, insan aksiyonuyla bağlantılı bir biçimde özgürlüğü ilginç bir şekilde açıklamaktadır. Özgürlük, seçme kadar bir başka önemli unsuru içermektedir. Arendt için özgürlük, yeni bir başlangıç yapmayı ve yeni bir şeye başlamayı ifade etmektedir.

Kısacası özgürlük dünyaya yenilik getirme ve yeni başlangıçlar yapma kapasitesidir. İnsanın yeni başlangıçlar yapması tek başına olmamaktadır.

O, diğer insanların arasında yeni işlere girişmeli ve yenilikler yapma aksiyonu içinde olmalıdır. Bireyin, diğer insanların arasında onlarla beraber yeniliklere girişmesi, “çoğulluk (plurality)” dediğimiz durumu yaratmaktadır.

Türkiye ve İran gibi ülkelerde en çok heyecan uyandıran kelimeler reform ve değişim kavramlarıdır. Bu ülkelerde insanlar, yeni başlangıçlar yapma anlamında kendi özgürlüklerini kullanmayı talep etmektedirler. İran’da politik hayat muhafazakarlar ve reformcular şeklinde ikiye bölünmüştür. Türkiye’de toplum, ‘resmi Türkiye’ ve ‘öteki Türkiye’ şeklinde ikiye ayrılmış bulunmaktadır.

Resmi Türkiye

İki ülkedeki reform ve değişim talebini bir özgürlük çığlığı olarak okumak lazımdır. Bu ülkelerin bürokratik iktidarları ya da statükoları, insanların yeni bir başlangıç yapmasına izin vermemektedir. Türkiye’deki bürokratik elitler, ülkeyi otuzların ideolojik çerçevesine hapsetmeye çalışırken, İran’ın tutucu muktedirleri de toplumu sığ bir devrim ideolojisine sıkıştırma çabasındadırlar. Türkiye ve İran statükolarının mücadele ettiği şey, rejim ya da devrim karşıtlığı değil, insanların yeni bir başlangıç yapma şeklindeki özgürlük talepleridir.

Özgürlüğü yeni bir şeye başlama kapasitesi olarak gören Arendt, vatandaş kavramının da niteliğini değiştirmektedir. Arendt’a göre vatandaş aktif olmalıdır. Aktif vatandaş, kim olduğunu toplumsal ve politik alanda özgürce ifade eden kimsedir. Başka bir ifade ile aktif vatandaş, kendisini dış dünyaya aktif olarak sunan ve dış dünyaya etkili bir şekilde katılan kimse demektir.

Makbul vatandaş…

Bireylerin kendilerinin kim olduklarını etkin bir şekilde kamusal ve politik alanda göstermelerinden İran ve Türkiye’deki statükonun yanlıları hiç memnun olmamaktadırlar, çünkü bağnaz statükocular, insanlara ne olduklarını öğrettiklerini sanmaktadırlar. Onlar, insanlardan kendilerine öğretilenler doğrultusunda ne olduklarını göstermelerini istemektedirler. Bireyden kim olduğunu göstermesini isteyen Arendt’in aktif vatandaş kavramının zıddına otoriter ve totaliter rejimler, insanları ne olduklarını göstermeye zorlamaktadırlar. İnsanlar, ne oldukları yerine kim olduklarını kamusal ve politik alanda göstermeye başladıkları andan itibaren ortaya önemli problemler çıkmaktadır. Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra insanların sokağa çıkıp protestoda bulunmak suretiyle kendilerinin kim olduğunu göstermiş olmasından memnun olmayan İran rejimi, gösterileri şiddet yoluyla bastırmıştır. Türkiye’de de insanların dini yaşam tarzlarını kamusal ve politik hayatta yansıtmaya başlamasından statüko rahatsızlık duymaktadır.

Dini kılık kıyafetten ve son iki seçim sonuçlarından statükonun duyduğu rahatsızlığın temelinde bu vardır. Başka bir ifade ile otoriter ve totaliter devlet yönetimleri, Arendt’in aktif vatandaşını hiç sevmemektedirler. Onlar için makbul olan aktif vatandaş değildir. Onlar için makbul vatandaş, kendisine öğretilen çaresizliği içselleştiren, otoritenin çizdiği sınırlar içerisinde ne olunması gerekiyorsa onu olmaya çalışan kısıtlı, sınırlı ve sessiz insandır.

Sonuç olarak otoriter ve totaliter rejimler şiddeti kurumsallaştırmakta ve sıradanlaştırmaktadırlar. Devrim muhafızlarının son gösterileri bastırmada uyguladığı şiddet ve Ergenekon terör örgütünün şiddet planları, devlet aygıtının nasıl bir şiddet mekanizmasına her an dönüşebileceğini gösteren önemli örneklerdir.

Ortada şu önemli soru bulunmaktadır: Çok iyi eğitim almış, akademik unvanları bulunan, yüksek makamlarda bulunmuş kişiler nasıl kolayca Ergenekon terör örgütü ya da Devrim Muhafızları gibi infaz kurumları ile iç içe bulunabilmektedirler? Bunun cevabını Arendt, Eichman örneğinden hareketle vermektedir. Arendt’a göre, kötülük temel ve doğal bir şey değildir.

İnsanlar amirlerinin kendilerine verdiği her emri yerine getirmeyi en doğal görevleri olarak addetmeye başladıkları andan itibaren soykırım dahil her türlü kötülüğü işlemeye hazırdırlar. Amirlerin her dediğine itaat etmenin içselleştirilmesi ve verilen her emrin gereğinin yapılmasını rutin bir vazife olarak kabul etmek, şiddet ve kötülüğü banalleştirdiği gibi insanı yaptıkları konusunda gaflete düşürmektedir. Bugünlerde şiddetin banalleşmesi ve yaptığımız şer davranışlardan gafil olma tehlikesi, her zamankinden daha yüksek gözükmektedir.

Zaman, 03.08.2009

  .

Mümtaz’er Türköne – Atatürk’ün değil, 27 Mayıs’ın kurduğu düzen

0

Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne; “27 Mayıs cumhuriyetin nitelikleri dahil olmak üzere her şeye karşı bir darbe. Bugün Atatürk inkılaplarına ters düşen zümre neresi ona bakmak lazım. Atatürk devrimlerini dikta yönetiminin gerekçesi olarak kullananlar var. Çeteleşme de 27 Mayıs’la başladı. Ergenekon tipi örgütler de bu ruhtan besleniyorlar. Bir çete operasyonu Türkiye’yi ele geçirmiş” diyor.

Bütün darbeler kötüdür. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan… hepsi iktidarı ele geçirmek için laikliğin yıpratıldığını, cumhuriyetin tehlike altında olduğunu, milli birlik ve beraberliğimizin dinamitlendiğini, siyasilerin gaflet, dalalet hatta derin hıyanet içinde olduklarını dillendirdiler. Her darbe halka karşıdır, halkın iradesine başkaldırıdır. Sizin için neyi iyi olduğuna ancak ben karar veririm küstahlığı, hatta çılgınlığıdır.

Bunlar haddini aşmış, gücünü elindeki silahtan, devlet görevindeyken gasbettiği imkanlardan alan çeteci zihniyetin demokrasiye isyanıdır. Her darbe ve her darbe girişimi suçtur. Bizde bu suç, suçluların yüzüne okunmadığından süreklilik kazanmış bir darbeler tarihi vardır. Hatta kahraman darbecilerimiz de. Bütün darbeler kötüdür, bütün darbeciler suçludur. Ve bu yola tevessül edenlerin tamamı travma geçirmiş, fikri saplantılı, kendini “kurtarıcı” gören ruh hali sakat kişilerdir. Ergenekon Terör Örgütü üzerinden şimdi bütün darbecilerle, ilham kaynaklarıyla hesaplaşma zamanı. Son darbecileri uğurlamanın hazzını yaşarken bu “büyük insanlık suçunu” yüzlerine öyle bir kararlılıkla okuyalım ki, tarihin sonraki serüvenlerinde kimse darbeci insan türüne rastlamasın.

Röportaj: Mehmet Gündem

 Devrimler dramatik midir travmatik midir?

Şerif Mardin’e göre Atatürk devrimleri devrim değil, hızlandırılmış reformlardır.

Neden?

Çok köklü değişikliklere devrim denir. Cumhuriyet aslında Tanzimat’la başlayan reformların sonucu ama toplumda bir travma yaratıyor. Cumhuriyet entelijansiyasının rasyonalite dışı, toplumu imar etme, kurma, yaratma gibi son derece şehevi bir arka planı var.

Peki Cumhuriyet sivil bir proje miydi?

Bunda askerin siyaset dışına yerleştirilmesi planı da var. Fakat 1960’ta tarihi askerin siyaset üzerindeki ağırlığı diye yeniden yazdık.

Bu bir travma mı?

Evet. 27 Mayıs etkisi hâlâ süren bir büyük kırılmadır.

TRAVMASIZ DEVRİM OLMAZ

Dengir Fırat’ın sözünü ettiği travma nedir?

Tartışılacak bir tarafı yok, yeni bir devlet kuruldu halka bir proje uygulanıyor. Cumhuriyet devrimlerinin travma yaratmadığını söylemek cumhuriyeti küçümsemek olur.

İmparatorluğun kaybedilmesinin oluşturduğu travma cumhuriyetin oluşturduğu travmadan daha mı az?

Bunu bir sebep sonuç ilişkisi olarak görmek lazım. Cumhuriyeti kuran kadrolar ağırlıklı Makedon ve Çerkes’dir.

Her ikisi de ana vatanlarını kaybetmiş insanlardır. Bu, cumhuriyeti anlamak için çok önemli bir nokta. Bir de çok büyük bir aydın birikiminin tüketilmesi söz konusudur.

Bu durum kurucu kadroda nasıl bir psikoloji oluşturdu?

Cumhuriyeti kuran kadroların kâbusları devrimler için itici güç oldu. O kadar büyük bir travma yaşamışlar ki yeni cumhuriyeti sağlamlaştırmak için toplumun geleneklerini değiştirmeye girişiyorlar. Bu arzunun arkasında bu neslin yaşadığı travmaları dikkate almak lazım. Cumhuriyetin kurulmasında Anadolu halkının çok fazla payı yoktur.

Neden?

Bu tesadüf değil. Anavatanlarını kaybetmiş insanlar bunlar. O acıyı derinden yaşamışlar. Anadolu düşman çizmesini, yurt kaybetmeyi tatmamış. Bakın, cumhuriyetin kurucusu Atatürk anavatanını kaybetmiş biridir.

Bu duygu cumhuriyete nasıl yansımış?

Tam anlamıyla travma…

27 MAYIS ATATÜRK’E DARBEDİR

27 Mayıs etkisi hâlâ süren büyük bir travmadır dediniz. 27 Mayıs’la temel niteliklerde ne değişiyor?

27 Mayıs cumhuriyetin nitelikleri dahil olmak üzere her şeye karşı bir darbe. Atatürk inkılaplarına ters düşen zümre neresi ona bakmak lazım. Atatürk devrimlerini iktidarı gaspetmek, dikta yönetiminin gerekçesi olarak kullanmak isteyenlerin yol açtığı travma, cumhuriyet tarihi boyunca karşılaştığımız en büyük travmalar dizisi olmadı mı?

Çeteleşme 27 Mayıs’la mı başlıyor?

Pekçok şeyin dönem noktası 27 Mayıs’tır. Halk aşağılandı, devletle halk arasına mesafe girdi. Demokratik tecrübe bıçakla kesildi. Senin seçtiğini biz asarız dediler halka.

Yani?

Biz bugün üniversitelerde, yargıda ve orduda cumhuriyetin kurduğu düzeni değil 27 Mayıs’ın kurduğu düzeni yaşatıyoruz. Çeteci, Baascı azınlık iktidarının kurduğu düzeni.

ATATÜRK’Ü RUHANİLEŞTİRDİLER

İnönü der ki; “Artık Atatürk devrine dönemeyiz. Ülkeyi ihtilal metotlarıyla idare edemeyiz. Vatandaş reyini istediği gibi kullanacaktır…”

Bu mezardan gelen bir ses, bunun bir karşılığı yok. Arkaik bir iktidar yapısını sürdürmek için ölüyü diriltmeye çalışıyoruz. Bugün Kemalizm’in hiçbir ilkesinin karşılığı yok.

Bu durumda Atatürk ruhani bir lider mi?

Atatürk’ün ilahi, kutsi bir kişiliğe dönüştürülmesi, onun üzerinden toplumun tahakküm altına alınması niyetleri hep oldu ama bu Atatürk’e aykırıdır.

CİNAYETLE DEVLET YAŞAMAZ

Bu iktidarın kırılma anı olarak tarihe geçen Şemdinli hadisesi de 27 Mayıs ruhundan mı besleniyor?

Şemdinli çok önemli bir turnusol kağıdıydı. Şemdinli’nin üzerine gidilseydi bugün böyle olmazdı. Hâlâ cinayetle devleti yaşatacağını düşünenler var. Şemdinli “eğer PKK yapmıyorsa PKK terörünü de biz yaparız” şeklinde bir mantığın eseriydi. Bugün orduda iki eğilim çatışıyor.

Sarıkız, Ayışığı darbe girişimleri, en son Taraf’ın yayınladığı “Bilgi destek eylem planı” bu çatışmanın yansımaları mı?

Bunlar da o sorunun bir parçası. 1951’de NATO’ya girdik 53’te Sovyet tehlikesine karşı Özel Harp Dairesi kuruldu… 1989’da Sovyetler yıkıldı. Geçen sene Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı ile ilgili tartışmalar üzerine Genelkurmay; “Bu birim, soğuk savaş yıllarında özellikle Sovyet yayılmasına karşı gayrinizami savaşı örgütlemek için kurulmuştur, çok önemli görevler yerine getirmiştir” dedi.

ERGENEKON PKK GİBİ…

Bu anlamda Ergenekon yapılanmasını nasıl görüyorsunuz?

Ergenekon, bir siyasî parti. Devlet iktidarını ele geçirme veya kontrol altına alma amacını taşıyor. Komünist ve faşist partiler gibi illegal yapı ve yöntemler kullanıyor. Gizlilik içinde iş görüyor. Paramiliter bir örgüt, ancak militer yapı merkezde yer aldığına göre faşist gizli partilerin hiyerarşik ve otoriter yapısına daha yakın. İçinde şiddet usullerini kullanacak niteliğe uygun aparatlar bulunuyor.

Nedir Ergenekon’un asıl hedefi?

Gayrınizamî savaş yöntemleri ile toplumu ve siyaseti bir hiyerarşiye bağlama fikri, Ergenekon yapılanmasının temel hareket noktasını oluşturuyor. Atatürkçülüğün üçüncü dünya solculuğu versiyonu, laikliğin inadına demokrat olmayan militan bir yorumu, dünyada olup biten her şeyi komplo olarak niteleyen anti-küreselleşmeci bir ulusalcılık bu kontrolün ideolojik dayanaklarını oluşturuyor.

Bu fikir kimlere cazip geliyor?

Türkiye’de geleneksel bürokratik solculuğun iktidar şansının fiilen olmaması, muhafazakâr merkez partilerin etki menzili dışında kalanlar için bu örgütlenmeyi bilinçsizce de olsa bir cazibe merkezine dönüştürüyor. Savcılığın soruşturmasına karşı kampanya yürütenlerin çıkarttığı sesler, bu illegal siyasî partiye kitle desteği hakkında fikir veriyor.

Şimdi tasfiye mi ediliyor?

Türk devletinin bekası, milletin saadeti ve ülkenin güvenliği için bu örgütün deşifre edilerek tasfiye edilmesi şart.

CHP İLE ÖRTÜŞÜYOR

Deniz Baykal darbe girişimlerini görmezden geliyor, geri zekalıların inanacağı şey diyor. Neden Ergenekon’a sahip çıkıyor?

Ergenekon’un kirli ideolojisi CHP’yi ve CHP’lileri de hedef müşteri kitlesi olarak görüyor. Ergenekon ile CHP arasında ideolojik düzeyde organik bir bağ var. Bu bağı PKK ile DTP arasındaki bağın ideolojik yönüne benzetmek mümkün. Ergenekon da PKK gibi şiddet yöntemlerini benimseyen siyasi bir örgüt. Ulusalcılık adı verilen ideoloji ile kendini ifade ediyor ve bu ideoloji aracılığıyla kitle desteği elde etmeye çalışıyor. Genel Başkanı cezaevinde olan İP gibi, organik uzantısı olan siyasi partilerin yanında, CHP’nin ve CHP’lilerin siyasi dünyası ve endişeleri ile çok geniş bir ortak paydaya sahip görünüyor.

CHP sandıktan iktidar yolunu kendine kapalı gördüğü için mi böyle davranıyor?

CHP’ye gönül veren kitlelerin iktidar umutları yok. Bu yüzden ulusalcı dozda bir askerî darbeye gönüllü veya kerhen sıcak bakan CHP’liler var. Ergenekon terör örgütünün beslendiği kesim de, umudunu darbeye bağlayanlardan meydana geliyor…

CHP gerçek bir parti olsaydı herkes rahatlardı

Ordu bir devrim muhafızı, iç güvenlik ünitesi gibi mi algılanıyor?

Eğer böyle olursa, kendi halkına karşı gayri nizami savaş yürüten bir yapı varmış gibi algılamalar olur. Önümüzdeki seçimde iktidara gelmesi muhtemel bir CHP olsaydı ne asker muhtıra verir, ne yargı böyle olur, ne de üniversiteler hop oturur hop kalkardı.

Kurumlar da travma yaşadıkları için travmatik mi davranıyorlar bu süreçte?

AK Parti’yi iktidara getiren bu korkular oldu. 60 darbesi olmasaydı 61’de CHP değişecekti Türkiye iki partili bir düzene girecekti.

Kim kimi kullanıyor?

CHP beceriksiz bir parti, askerlerin kendisine verdiği rolün bir iktidar alanı yarattığını düşünüyor.

“TSK bir dernek mi” diye neden sordunuz?

Bir siyasi parti gibi duruyor. Bilgi Eylem Destek Planı’ndaki vurgularına dikkat edin orada TSK kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine koyuyor, tam anlamıyla bir siyasi vizyon var.

Travma bir darbeye dönüşür mü?

Bir toplumun “ne zaman darbe olacak” endişesi ile yaşamasından daha büyük travma mı olur. Aslında bir yargı darbesinin içindeyiz.

Sonuç olarak askeri darbeden farklı mı?

İyi tarafları var, yargıçlarla akıl ve mantık sınırları içinde bir ilişki kurabilirsiniz. Bunu askerleri aşağılamak için söylemiyorum, Taha Akyol’un naklettiği Çevik Bir’e ait bir anekdot var; Aydın Doğan’la birlikte gazeteye geliyor. Taha Akyol’un “biraz sosyologlara danışsanız” sözüne Çevik Bir, “onlar bizim kafamızı karıştırıyor” diye karşılık veriyor.

Darbe yapanlar zor durumda

Bu darbeden uyanacak mıyız, AKP kapatılmayabilir mi?

Bence kapatılmayacak. Darbe adı üstünde vurduğunuz zaman bir dağılmanın olması lazım. Şimdi bu ham bir hayal, darbeden bir sonuç çıkmaz. Anayasa Mahkemesi de son kararıyla varlık sebebini kaybetti. Buna parti kapatmayı da ilave ederlerse yargı diye bir şey kalmaz. Ben bunu bir intihar eylemi olarak görüyorum. Bu süreci devlet içindeki iktidarın çıkarlarına göre oluşmuş bir koalisyon yürütüyor.

Medya?…

Medya sonuca bakacak etki alanını muhafaza etmeye çalışacak. Mesela TÜSİAD’ın önerisi önemli, demokrasiye tam uygun olmasa da sonuç itibarıyla bu darbenin başarısız olduğu tescil edilmiş vaziyette. Tıpkı 27 Nisan bildirisi gibi.

Başbakan farkında mı?

Çok emin değilim ama biraz geri çekileceğini, uyum aradıklarını düşünüyorum.

BAŞBUĞ YARALI…

Başbuğ ile görüşmeyi bu bağlamda mı değerlendiriyorsunuz?

Uzlaşma arayışı Başbuğ’dan geliyor, zor durumda olan o. Büyükanıt da yaralı bir şekilde oturmuştu o koltuğa. Bu buluşma da Başbuğ’u yaralı hale getirdi. Sonuç itibarıyla bu görüşmenin ardından sular durulmaya başladı. Taç giyen baş akıllanır diye bir söz var.

Laiklik azınlık iktidarının aracı

Cumhuriyetin ürettiği değer olarak bugün sadece laikliği konuşuyoruz, başka bir değer yok mu?

Laiklik toplumda sayıca az olanları korumak için geliştirilmiş bir prensiptir, çoğunluk zaten güçlüdür. Biz toplumun geniş kitlelerine itiraz ve azınlığın iktidarını meşrulaştırmak için kullanılıyor.

Laiklik bir yaşam tarzı olabilir mi?

“AKP’nin laikliği yaşam tarzı olarak kabul etmemesi bile kapatılması için yeterli” diyen yazarlar var. Böyle bir yaşam tarzı yok. Dini inancın belirlediği bir hayat alanına düşmanca bakarak laikliği savunursanız, laikliği de karşı bir din olarak savunursunuz. Öyle bir felsefi müracaatta karşınıza pozitivizm çıkar. Fakat laikliğe uygun, bilime dayalı yaşam ne demek buna cevap veremezler. Kimsesinin bilmediği ama herkesin itaat etmesi gereken bir yaşam en başta bilime aykırıdır. Bu tür bir laikliği hayata geçirmek için ya Arnavutluk ya da Sovyetler tarzı bir ateizm gerekli.

07.07.2008, Yeni Şafak

AK Parti’yi neden destekliyorum?

Ülkelerin tarihindeki hızlı dönüşüm dönemleri, bütün siyasi güç dengelerini alt üst edip yepyeni yelpazeler, yepyeni tablolar çıkarır ortaya.
Değişimin gücünü fark edemeyen, yönünü anlayamayan ya da eski sistemden nemalanan koca koca partiler, esen güçlü rüzgar karşısında un ufak olurken, dünyayı doğru okuyabilen kimi akımlar, değişim dalgasının üstüne oturup o dalgayla birlikte akıl almaz mesafeler katedebilirler.
İşte son yıllarda Türkiye’nin siyasi tablosu böyle büyük bir altüst oluş yaşıyor.

Kimilerinin hâlâ “şeriat devleti kuracak” diye korktuğu bir parti, dünyayı daha iyi anlayabildiği ve değişimin yönünü iyi okuyabildiği için; Türkiye’nin demokrasi ve özgürleşme mücadelesine önderlik ediyor. Kendisiyle birlikte ülkeyi de değiştiriyor.

***

Beni izleyenler bilirler; iktidara gelmeden önceki dönemde uzun süre, AK Parti’yi değil ama böyle bir partinin meşruiyetini savundum; Önce Refah’ı, sonra Fazilet’i, daha sonra da AK Parti’yi boğma girişimleri ortaya çıktığı her durumda bu siyasi çizginin varlığını savunmayı, demokrasiyi ve siyasetin normalleşmesini savunmanın bir parçası olarak ele aldım.

Bu dönem esas olarak “usul hakkında” bir savunma dönemiydi.

Ama aradan geçen yıllarda, iktidarı boyunca yaptıklarıyla AK Parti, sadece usul yönünden değil, esastan da savunulmayı hak eden bir parti olduğunu -görme yeteneği olan herkese- gösterdi.

Bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yıllardır özgürlükleri yok edeceğinden korkulan bir siyasi hareket, gayet paradoksal bir biçimde, daha özgür bir Türkiye’nin anahtarı oldu; Cumhuriyet tarihinin en radikal dönüşümlerine imza attı ve bugün bir yenisini, belki de en hayati olanını atmaya çalışıyor: Kürt Açılımı…

***

Ak Parti’ye “usul hakkında” verdiğim desteğin içerikle ilgili desteğe dönüşmesi benim için de bütün diğer demokratlar gibi, AB üyeliği yolunda giriştiği büyük reform hareketiyle birlikte başladı. “Batı Kulübü düşmanı” bir hareketin içinden AB projesine böylesine dört elle sarılan bir parti çıkması doğrusu hepimiz için çok güzel bir sürprizdi ve hararetle destekledik. Bu hızlı reform çalışmalarının sonucu gelen AB’ye üyelik müzakerelerinin açılmasının ne kadar önemli bir aşama olduğunu; demokrasinin bürokratik oligarşi tarafından boğazlanmak istendiğini her aşamada bir kere daha görüyoruz.

 AK Parti, bir başka büyük sürprizi ise Kıbrıs meselesinde yaptı. Kıbrıs’ta kırk yıldır süren “çözümsüzlük çözümdür” politikasını değiştirmek, bu noktada karşısına dikilen derin devlet barikatını aşmak ve Annan Planı başarısına imza atmak kolay iş değildi. Erdoğan ve Gül sabırlı, esnek ama özde kararlı politikalarıyla, bütün “derin” manevraları boşa çıkarmayı, en geniş ittifakları sağlamayı başardılar. Kıbrıs politikasıyla, çok önemli bir şey daha yaptı AK Parti: Temel dış politika konularındaki devlet politikalarının “dokunulmazlığını” ihlal etti. Toplum artık başta Kıbrıs olmak üzere, Kuzey Irak’la, ABD’yle ve AB’yle, Ermenistan’la ilişkiler gibi önemli dış politika meselelerinin asker ve sivil bürokratlara bırakılamayacak kadar önemli olduğunu kendi deneyleriyle anladı. Ve tabii hararetle tartışmaya katıldı. Böylece siyaset, on yıllardır “Yasak Bölge” ilan edilen önemli bir alana adımını atmış oldu.

Ama AK Parti’ye duyduğum sempatinin büyük bir minnete dönüşmesi esas olarak askeri vesayet rejimiyle ve derin devletle girdiği ölüm kalım mücadelesiyle birlikte başlar.

Evet, bu konuda çeşitli dalgalanmalar yaşamadı değil; ama sonuca bakalım: Türkiye halkı son iki yıldır AK Parti’nin önderliğinde, makus talihini değiştirecek, askeri vesayet rejiminin çanına ot tıkayacak, derin devleti çökertecek bir süreci yaşıyor; bu süreç sayesinde darbeler ülkesi olmaktan çıkıyor. Hükümetin 27 Nisan Muhtırası’ndaki dik duruşuyla başlayan bu süreç, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kararlılıkla ve elbette, Ergenekon Davası’na verilen siyasi destekle hayallerimizi bile aşan noktalara doğru sürükleniyor. Dört bir yanını saran kurt sürüsünün saldırıları altında AK Parti büyük bir kahramanlık destanı yazarak, Gladio ile hesaplaşmayı göze alan ilk hükümet olma onurunu taşıyor.

Ve bugün bu onura bir yenisini daha eklemeye hazırlanıyor: Ülkemizin en derin ve en acılı sorunu; Kürt sorununu çözmek için inisiyatif alıyor ve böylece yine bir ilke imza atıyor: Cumhuriyet tarihi boyunca devletin tekelinde olagelmiş, sivillerin asla politika yapmasına müsaade edilmeyen bir alana cesaretle giren ilk siyasi parti oluyor.

Derin devleti çökertmek… Darbelerin önünü kesmek… Bürokratik vesayetin bileğini bükmek… Üstüne üstlük Kürt sorununu çözmek… Her biri Cumhuriyet tarihi kadar eski olan bütün bu devasa meseleleri çözüm yoluna koymak tek bir partinin eseri oluyorsa, bu partiye ancak şapka çıkarılır; bu partinin önünde saygıyla eğilinir.

İşte bugün ben bunu yapıyorum. Başlangıçta sadece var olmasını savunduğum, boğulmasına karşı çıktığım bu partiyi bugün bütün yüreğimle destekliyorum; ona minnet duyuyorum.

***

Kürt sorununun çözümünün kolay bir süreç olmadığını, tereyağından kıl çeker gibi ilerlemeyeceğini ve uzun zaman alacağını hepimiz biliyoruz. Ama “Zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur” denir ya hani; sanırım bu söz bugün, “Kürt sorununun siyaset yoluyla çözümü” fikrine tam olarak uyuyor.

Toplumları peşine takmayı başaran büyük siyasi liderler; “zamanı gelen fikirleri” herkesten önce fark eden ve o fikri yüksek sesle söylemeye ilk cesaret edendir.

Türkiye şimdi AK Parti’nin şahsında böyle bir siyasi önderlik bulmuş gibi görünüyor.

AK Parti eğer bu büyük davayı da başarabilirse, çeyrek yüzyıldır süren sıcak savaşı sona erdirebilir ve bu ülkeyi Kürtler için de yaşanası bir ülke haline getirebilirse, bunu başarmanın siyasi ödülü kendilerini bile şaşırtacak kadar büyük olacaktır.

Sayın Erdoğan; Sayın Gül; hadi bütün dünyayı bir kez daha şaşırtın.

Türkiye’yi seven herkes nefesini tuttu sizi izliyor…

Bugün, 02.08.2009
 
 

Tekmili birden darbe günlükleri

0

Özden Örnek’in “Darbe Günlükleri”ni ek olarak veren Taraf’ın sürmanşetinde “bayiinizden istemeyi unutmayın” yazısını görünce, omurgasız medyanın deforme ettiği bu üç kelimenin ne kadar manalı durabileceğini fark etmiştim: “Tekmili birden darbe günlükleri; bu fırsat yüz yılda bir gelir, belki yüz yılda bir de gelmez, bayiinizden istemeyi unutmayın!..”

1908’de, darbe tarihinin açılışından tam yüz yıl sonra bir ümit var şimdi, darbelerle hesaplaşabilmek için. Ara ara çıksa da, önü kesilen, sümen altı edilen girişimlerden sonra, ilk defa bir fırsat çıktı, ilk defa bu kadar mesafe alındı. Bunda en büyük pay, şüphesiz Taraf’ın cesur yayınlarının. Darbeci çeteler çökertilirken, cesur savcıların yanında cesur bir medyaya da ihtiyaç var.

Taraf, zımni olarak bir şeyi daha kanıtladı, belki Taraf çalışanları da bunu fark etmedi ama fark edenler var; mesele şu, Taraf’ın mücadele ettiği “halk eğitilmesi gereken yığınlardır, aydınlanamamış cahil insanlardır” anlayışına sahip jakobenlere bir şeyi gösterdi: Halk her şeyin farkında! Taraf, çanak çömlek vermeden, garip alet kampanyaları ile şişirmeden tirajını önemli ölçüde artırdı, biliyoruz ki, “şimdilik” binlerce kişi, “halk bunu istiyor kardeşim” yüzsüzlüğüne dur dedi, cesareti, kaliteyi, dürüstlüğü ödüllendirdi.

Eğer Taraf olmasaydı, işimiz “main stream” medyaya kalsaydı, darbelerle, darbecilerle yüzleşme hayalimizi en az bir 20 yıl daha ertelemek zorunda kalacaktık. Zira, “main stream” medya, kritik dönemlerde hep yaptığı gibi, omurgasına “s” çizdirmeye başladı. Başlarda görmezden gelmeye çalıştı, artık göremez hale gelince “ne şiş yansın ne kebap” kıvamında görmeye başladı ve sonunda Taraf, bazı haberleri gözlerine sokunca söyleyecek lafları kalmadı. “Amiral gemisi” namdar, lafla yürüyen peynir gemisi, hâlâ çaktırmadan saptırma manşetler atsa da ertesi gün manşetini ağzına tıkayacak bir gazete var artık. Utanmaya yüzü olanlar “romantik kıvırmalar”a başvurdu, bazıları açık açık savunmaya geçti, bazıları da, mesela Hıncal Uluç gibi, “bu ülkeye birşeycikler olmaz canım” deyip fatura niyetine “breh breh, o ne servis o ne alaka” kıvamında lokanta reklâmları dizmeye hız verdi. Oray Eğin gibi bazı “Cünyır Hıncal” kılıklılar da, derin tahlillerle, olaya “bir de bu yönden bakın” numaralarına yatmaya başladı. Fatih Altaylı gibi “her dönemin kazananı şovalyeler” ise, “bunlar içerden bir çıkarsa, liberalleri toplarlar” diye tehdit savurmaya başladı. Doğan grubunda şilahşörken Ciner grubuna geçince iki taraflı ceket gibi tersten aynı işlevi görmeye başlamıştı muhterem; Ak Parti’nin kudretli zamanlarında başbakan ile “kanka” görüntüsü vermeye gayret ederken, yeni geçtiği yerde birden Ak Parti karşıtı kesilip “doğrucu Davut”u oynamaya başladı. Omurgasızlar ne kadar çabalasa da, iyiler kazanacak bu defa.

Arşivler yazılanları kaydediyor. Saflar netleşiyor. Birçok yazarın söylediği gibi, bir kırılma noktasındayız, tarihe tanıklık ediyoruz. Altaylı’nın tehditinin ciddiyetinin farkındayız; bu sefer de darbelerle yüzleşme umudumuz başka bahara kalırsa, çeteciler, darbeciler salıverilirse, biliyoruz ki, bu ülkeyi yaşanmaz hale getirecekler. Fakat umutluyuz, zira en azından “alternatif”imiz var diyebiliriz artık, amiral gemisine ve onun peşindeki irili ufaklı hücumbot gazetelere mahkum değiliz.

08.01.2009