Emrah Akkurt – Cehalet Kederlendirir

Geçtiğimiz hafta Pazar günü Hürriyet gazetesinin Keyif isimli elkinde İhsan Yılmaz’ın Fazıl Say ile yaptığı bir mülakat yayınlandı. Fazıl Say bir kitap yazmış; Yalnızlık Kederi. Günlük tadında… Mülakata vesile olan da bu eser…

Say’ı tanımayanınız yoktur. Bir bestesini dinleyeniniz, ya da bir konserine gideniniz ise yok denecek kadar azdır. Kulağınıza takılan, zihninizden atamadığınız bir bestesi ya da o bestenin aklınızda kalmış bir kırıntısı olduğunu zannetmiyorum, ya da mutlaka bir daha izlemeliyim dediğiniz bir performansı… Say kötü bir piyanisttir, işini iyi yapamıyor demeye çalışmıyorum. Zira Say’ın jürisi ben değilim. Sanatçı yönüyle de Say’ı takdir edenler mutlaka vardır. Fakat onların minik bir azınlık olduğu kanaatindeyim. Ben de dahil, pek çoğumuz Fazı Say’ı ” bak giderim haa” tadındaki tehditkar ergen tavırlarıyla tanıyoruz. Anlaşılmayan, susturulmak istenen, dağları yırtan, enginlere sığmayıp taşan önce asi sonra piyanist genç. Böyle bilinmesi, anılması de benim suçum değil. Neden söylüyorum bunları: Kendisi mülakatında sanatıyla gündeme gelememekten şikayet etmiş. Şaşırıdım okuyunca…

Bizim bu toprakların adetidir, herhangi bir alanda sahip olunan ünvanın, mertebenin hayatın bütün alanlarına da sireyet edeceğini sanırız. Binbaşı oturduğu apartmandaki komşularının da üstü olduğu yannılgısına düşebiliyor mesela; ya da bir aralar başımıza musallat olmuştu, kimyanın muhteşem çocuğu Oktay Sinanoğlu, kimya alanındaki profesörlük ünvanını kendi kendine dilbilime de sirayet ettirmiş, bir anda hepimizin sıfrcı Türkçe muallimi kesilivermişti. Ümmet-i Cumhuriyet’e “dil elden gidiyor” fetvaları veriyordu… Ben aynı virüsün Fazıl Say’ın da kanında salınarak dolaştığını zannediyorum… Zira, arkasında bıraktığı çamurların lekeleri tazeyken; “kıraathanelerde bile isteyen istediğini söyleme hakkına sahipken, … sanatçıyım, iki üniversite bitirmişim, ben konuşmayacağım da kim konuşacak” gibi bir kelam etmekten hala kendini alamıyor.

Say’ın mülakatını okudukça tüylerim diken diken oldu. Say’ın ettiği her kelam basit bir analitik muhakeme ile yerle yeksan olacak cinsten. Tutar tarafı yok… Dahası, artık gunden günde marjinalleşen bir fikrin mensubu değil de, Mozart olsa, söylediği laflarla, Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden birinin pazar ekinde kocaman iki sayfa yer bulamaz… Her neyse, Say’ın had safhada sinir bozucu olan birkaç beyanı hakkında iki çift laf etmekten kendimi alamadım, yazmadan duramazdım.

Fazıl Say yaşam sekline müdahalelerde bulunulduğu kanaatinde; en büyük savaşını da yaşam seklini muhafaza edebilmek, kızının etek giyebilmesi, başı açık dolaşabilmesi adına verdiğini söylüyor. İdil Biret’in Topkapı Sarayı’ndaki konserinde yaşananları örnek veriyor. Hergün bunlar gibi onlarca müdahalenin söz konusu olduğunu söylüyor. Fazıl Say’ın yaşam şekline, kızının (ve diğer bütün kadınların) etek giymesine ve/veya başı açık dolaşmasına kamu kuvveti kullanılarak herhangi bir müdahale yapılmıyor, yapılmadı da. Mikro ölçekli, mahalle, semt veya kurum düzeyindeki baskılardan söz ediliyorsa şayet; bu da sadece Türkiye özelinde bir problem değil. Yeryüzünde cenneti henüz kimse kuramadı. Fakat bunların yanında, hala başı örtülü olan kadınların kamu kurumlarında çalışmaları, üniversitelerde öğretim görmeleri vs. yasal yollarla, kamu kuvveti kullanılarak engelleniyor. Yani başını örtmemek sadece bir telkin ya da temenni olmakla kalmıyor, kanunla yasaklanıyor, başını örtenler kamu kuvveti tarafından negatif ayrımcılığa tabi tutuluyor, resmi otorite tarafından cezalandırılıyor. Yani bizzat devlet sarih bir özgürlük ihlalinin faili oluyor. Buradan şu neticeye varabiliiriz, Fazıl Say ya sosyal ve siyasi şartları makstalı bir şekilde yanlış sunuyor ve yorumluyor; ve/veya “ilericilik”, “modernlik” ya da her ne adla anılıyorsa onun adına yanıp tutuştuğu “özgürlük” aşkı sadece kendi gibi olanlara… Bu durum izaha muhtaç bir gariplik.

Hobsbawm ne güzel söylemiş: Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa her zaman için yeniden icat edilebilir.

Bütün bunların yanında ben Alperen Ocakları’na mensup bir grubun Topkapı Sarayı önünde İdil Biret konseri aleyhinde yaptıkları eylemin neden bu denli büyütlüdüğünü de anlayabilmiş değilim. Grup bir basın açıklaması yapmış ve topluca namaz kılmış… Eee, ne var bunda? Herhangi bir şiddet teşebbüs yok, dahası bir şiddet yok. Ortada bir kriminal vakıa yok… Protesto eylemi yapan kişilere isnat edilebilecek tek suç, izinsiz gösteri yapmak. Yani Panter Emel’in hayvan cesetleriyle kamera karşısında şovlar yapması ya da Greenpeace üyelerinin kendilerini Çevre Bakanlığı’nın önüne zincirlemeleriyle söz konusu bu eylem arasında teorik olarak hiçbir farklılık yok. Tek fark, diğerlerinin yaptığı eylemlerin muhteviyat itibariyle daha çok duygulara hitap eder olması, sempatik görünmesi; bizim vakıamızda ise potesto edilenin sevilmeye, saygı duyulmaya alışmış bir taraf olması. Alışılagelmişin dışındakilere karşı yapılmış bir protesto yani. Sanat ile haşır neşir olanların çocukluk hastalığıdır, icra ettikleri sanatın kutsal, dokunulmaz ve yüce olduğu kanaatindedirler. Sevilmeleri ve saygı gösterilmeleri gerekir. Sevmeyenler de en azından saygı göstermelidir. Sevmeyip saygı gösterenler bir hadde kadar anlaşılabilir, cahillerdir ama zaman zaman tahammül gösterilebilir onlara. Fakat hem sevmeyip hem de saygı göstermeyenler zındıkdırlar ve terbiye edilmeleri gerekir, bağışlanamazlar! İlkel yaratıklardır onlar…

***

“Türkiye’de insanların diğer ülkelerideki insanların hayatlarını yeterince yakından takip ettiğini, kendi hayatlarıyla diğer ülkelerde yaşayan insanların hayatları arasında ortak problemlere sahip olmak gibi bir benzerliğin bulunduğunu yeterince kavradığını; benzer şekilde, yaşadığımız, kangren haline gelen problemlerin bazılarının neden diğer ülkelerde tezahür etmediğini anlayabilme gibi bir gayretleri olduğunu söyleyemeyiz”. Fazıl Say mülakatının bir bölümünde şöyle bir ifade kullanıyor: Bir Türk sanatçısının yalnızlığı olabiliyor. Batı dünyasında bir Türk sanatçı ve Türkiye’de bir Batılı sanatçı. Cümlenin “Batı dünyasında bir Türk sanatçı” kısmını anlayabiliyorum, ama tanıdığım, bildiğim bir Fazı Say portresi yanı başımda ışıldarken “Türkiye’de bir Batılı sanatçı” kısmını bir türlü kavrayamıyorum. Gördüğüm, arkasında ulusalcı-Kemalist ortodoks vaazlardan müteşekkil bir dünya laf-söz bırakan, insanları biz ve öteki diye ayrıan ve ötekine ne pahasına olursa olsun yaşama alanı bırakmayan ulusalcı-Kemalist deli gömleği üzerine yapışmış, mutlaka bir sıfat lazımsa, en uygunu “ortadoğulu” olan bir piyanist. Neden mi? Çünkü Batı demek, hürriyet, adalet, farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması kültürü, bireylerin başkalarına objektif kritlerle zarar vermedikçe birbirlerini anlama, birbirleriyle işbirliği yapma, hayatlarını kendi eğilimleri, değerleri, inançları ve düşünceleri doğrultusunda diledikleri gibi şekillendirme özgürlüğüne sonsuz saygı duyma ve kimsenin kimliğine ipotek koymama, seçilmişlerin atanmışlara üstünlüğü, hoşgörü, demokrasi demek. İyi piyano çalmak, seküler bir hayat tercihinde bulunmak değil. Misal, şu satırlar bir Batlı’nın zihnin kavrayamacağı türden, fakat Fazıl Say bunları sarf etmekte bir gariplik görmüyor: “Birçok Türk kadını benim laik yaşam tarzımı asker koruyacaksa tabii ki ordu taraftarı olurum diye düşünüyor. Çok haklılar.”

Sizce de öyle değil mi? Cehalet kederlendirir.

Emrah Akkurt: Reklamcı

31.07.2009

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et