Kürt açılımı Türkiye’nin önünün açılmasıdır

Hükümetin Kürt açılımı yerinde, isabetli, hatta epey geç kalmış bir açılımdır. Bu sürece aydınlar, akil adamlar, ve kamuoyu hararetle destek vermeli, hükümet de, kimden ve nereden gelirse gelsin tehditlere, yıldırma ve engelleme girişimlerine boyun eğmemelidir.

Kürt sorunu Türkiye’nin bir asırdır kanayan yaralarından biri; kimsenin cesaretle üzerine gidemediği, çözüm yolunda risk alamadığı, giderek kangren hale gelen, kangrenleştikçe de Türkiye’nin ayak bağı haline gelen bir sorun. Yaşanan bunca acı tecrübeden sonra nihayet, hükümet inisiyatif alarak sorunu barışçı yollardan çözmenin adımlarını atmaya hazırlanıyor. Bu, hararetle desteklenmesi gereken, sonuçları itibariyle Türkiye’nin “makus talihini yenmek” ve önünü açmak bakımından son derece önemli bir girişim
Kürt sorunu çok boyutlu bir sorun; ekonomik, siyasi, kültürel boyutları olduğu gibi, uluslar arası boyutları da olan bir sorun. Sorunun kaynağı esas itibariyle ideolojik, kültürel ve siyasi; ekonomik nedenler siyasi ve ideolojik nedenleri destekleyen, daha ikincil bir kategori. Sorunun Türkiye sınırlarını da aşan evrensel-ideolojik kaynağı, etnik milliyetçilik ve katı ulus-devletçilik. Kendi etnik kökeninden olmayanı dışlama tavrı, her milliyetin bir de milli devleti olmalı anlayışı, yalnızca kendinden olanlardan ibaret bir toplum kurma hayalleri, bulunduğumuz coğrafyayı bizden olmayanlardan temizleme arayışı yalnızca bize özgü bir hastalık değil; dünya kurulalıdan beri şu veya bu ölçüde var olan, ama özellikle Fransız İhtilalinden sonra dünyayı kasıp kavuran bir hastalık. Çok-uluslu, çok-dinli, çok-dilli, çok-kültürlü imparatorlukları paramparça eden, isyanlara ve içsavaşlara yol açan, diktatörleri etnik temizlik harekatlarına girişmeye sevk eden başlıca faktörlerden biri maalesef, etnik-ırkçı milliyetçilik ideolojisi ve tektipçi, tek-din, tek-dil, tek-kültür öngören katı ulus-devlet anlayışı.

KÜRTLERİN DIŞLANMASI HATA

Fransız Devriminin yaydığı fikirlerden, Aydınlanma, kurucu rasyonalizm ve katı pozitivizm anlayışından bir hayli etkilenmiş olan cumhuriyetin kurucu önderleri, yeni devletin “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” bir toplum olmasını, homojen bir kültür atmosferinde yaşamasını arzu ettiler. Oysa imparatorluk bakiyesi bir coğrafyada, çok çeşitli kültürlere, etnik köklere, dillere, dinlere ve mezheplere mensup toplulukların yaşadığı bir memlekette tektip toplum yaratmanın imkânsıza talip olmak anlamına geldiği pek görülemedi. O zaman Kürtlerin siyaseten denklemden dışlanması, sorunun temelini atan belirleyici bir faktör oldu; sonraki yıllarda dışlayıcı, inkârcı ve asimilasyoncu politikalarda ısrar edildi. Dünyanın başka yerlerinde yaşanan acı tecrübelerden ders alınarak yanlış yoldan çok daha erken tarihlerde dönülebilirdi, bu yapıl(a)madı. Askeri darbeler sorunu iyice kangren hale getirecek yanlışlıkları büsbütün katmerleştirdi. “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır,” “Kar üstünde yürürken kart-kurt ses çıkaranlar Kürt’tür” gibi ancak kara mizaha konu olabilecek uyduruk hikayelerle, “vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarıyla, toplu göç ve başka bölgelerde iskana zorlamalarla; köy-şehir adlarının değiştirilmesiyle, insanların çocuklarına istedikleri isimleri vermelerine engel olan, en sonunda da Kürtçeyi büsbütün yasaklayan ceberrut, dışlayıcı, yasakçı uygulamalarla bu sorun her geçen gün daha da büyüdü, içinden çıkılmaz bir hal aldı. Nihayet 12 Eylül darbecilerinin Diyarbakır askeri cezaevinde yaptıkları işkence ve insanlıkdışı muamelelerle PKK’ya insan malzemesi sağlanmasına, böylece soruna bir de terörizm boyutunun eklenmesine büyük katkı (!) yaptılar. Esasen terör bir sonuç olduğu halde bir neden gibi görüldü, çok boyutlu sorun bir terör-güvenlik sorununa indirgendi.

ÇÖZÜMÜ KİM(LER) ENGELLEDİ?

Kimi aydınlar ve akil adamlar sorunun farklı boyutlarını gördüler ve farklı çözümler istedilerse de, Türkiye’de kurulu askeri vesayet rejimi hiçbir zaman demokratik-siyasi açılımlara izin vermedi; sivil çözüm önerenleri sürekli vatan hainliğiyle damgaladı; demokratik hak ve özgürlüklerden söz edenler soruşturma, kovuşturma, yargılanma ve hapse atılma tehdidi altında yaşamaya mahkûm edildi. Çözüm geciktikçe, sorun, bölge üzerinde hesabı olan, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasını isteyen bölge-dışı büyük güçlerin de müdahil olduğu uluslar arası bir sorun halini aldı. Ancak, Soğuk Savaşın bitmesi, küreselleşme sürecinin hızlanması ve demokrasi-sivilleşme-insan hakları söyleminin öne çıkmasıyla artık sorunun farklı bir yaklaşımla ele alınması zorunluluğu doğdu. Bugün yeni bir dünyanın kurulması sancıları yaşanıyor; büyük güçler hesaplarını yeniden yapıyorlar; Türkiye toplumu yaşadığı acılardan çok şey öğrendi; kötü yazgısını değiştirmenin yolunun ancak ve ancak askeri vesayet rejimine son vermekten, dış dünya ile bütünleşmekten, demokrasiden, sivilleşmeden ve özgürleşmeden geçtiğini gördü, sesini yükseltti. Ergenekon tipi Soğuk Savaş dönemi paramiliter istikrarsızlaştırma aygıtlarının, bunları besleyip yönlendiren güçlerin sırtına yük olmaya başlaması, bu yapıların gözden çıkarılmasına yol açtı. Devletin koruyucu kanatları altında istikrarsızlaştırma işlevi gördükleri ülkelerin hemen hepsinde bu tür illegal yapılardan kurtulmaya yönelik temizlik operasyonları yapıldı. Geç de olsa, Türkiye de bu kervana katılmış durumda. Bölgenin de, Türkiye’nin de, dünyanın de geleceği, illegal terör şebekelerinin dağıtılmasına, sınırların açılmasına, ekonomilerin mal-hizmet-sermaye akımları ve boru hatlarıyla birbirine bağlanmasına bağlı. Son zamanlarda Türkiye’nin atmakta olduğu cesur adımları, Ergenekon davasını ve Kürt sorununa barışçı çözüm bulma arayışlarını biraz da bu gözle okumak gerekir. Eski düzenin rantını yiyen, illegal-hukukdışı yapılanmaların etkin olduğu dünyada patronluk yapmaya alışmış, kendini dokunulmaz-sorgulanmaz-yargılanmaz zanneden odakların ölümüne direnişi gayet anlaşılabilir bir şeydir, ama başarı şansı yoktur. Pandoranın kutusu açılmıştır, millet oynanan oyunun farkına varmıştır, dünya ve Türkiye değişmiştir.

AK PARTİ CESUR OLMALI

Bu çerçevede hükümetin Kürt açılımı gayet yerinde, isabetli, hatta epey geç kalmış bir açılımdır. Bu sürece aydınlar, akil adamlar, ve kamuoyu hararetle destek vermeli, hükümet de, -yargı, askeri ve sivil bürokrasi, akademi, medya- kimden ve nereden gelirse gelsin tehditlere, yıldırma ve engelleme girişimlerine boyun eğmemelidir. Sorunun bütün taraflarıyla, çözüm sürecine katkıda bulunabilecek bütün kişi ve kurumlarla resmi veya gayriresmi yollardan temas kurulmalı; PKK’nın tasfiyesi, örgüt üyelerinin yeniden topluma kazandırılması, Kürt dili ve kültürünün kendini yeniden üretme imkânlarının geliştirilmesi, değiştirilmiş yöre isimlerinin iade edilmesi, ve nihayet vicdanları sızlatan faili meçhul cinayetlerin sorumlularının mutlaka cezalandırılması sağlanmalıdır. Kürt sorununa barışçı çözüm bulmak memleketin önünü açmak, bir türlü yakalayamadığımız istikrara kavuşmak, refah ve zenginleşme yoluna daha emin adımlarla girmek demektir; bu memleket bunu hak etmektedir.

Yenişafak, 28.07.2009

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et