Ana Sayfa Blog Sayfa 635

Zorunlu matematik dersleri insan haklarına aykırıdır!

Eğer “zorunlu din dersleri insan haklarına aykırıdır” demiş olsaydım, sanırım çoğu okuyucu bu kadar şaşırmayacaktı. Ama, bu başlıktaki hüküm bana ait değil. Aslında hükmü veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM). Tabii ki Mahkeme bunu matematiksel bir kesinlikle söylemiyor. Lakin aynı AİHM matematiksel bir kesinlikle şunu söylüyor:

Özetle karar, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim ve öğretim işlevini yerine getirirken Alevi inancına yeterince yer vermediği ve Sünni indoktrinasyonu yaptığı gerekçesiyle, Alevi ana-babanın dini ve felsefi inançlarına saygı göstermediği tezine dayanıyordu. Mahkeme’nin bu mantığıyla, ki doğru bir mantıktır, başörtüsü de savunulabilir, çünkü başörtüsü azımsanmayacak bir çoğunluk için dini inanç gereğidir. Aynı mantıkla zorunlu matematik derslerinin insan haklarına aykırı olduğu da savunulabilir. Şimdi, başörtüsü savunulabilir dediğim zaman Mahkeme’nin Türk üniversitelerindeki başörtüsü yasağını onaylayan kararı ile, bu kararın çelişkisini nasıl izah edebiliriz diye sorabilirsiniz. İster bunu AİHM’nin tam bir mahkeme, özellikle de gelişmiş bir insan hakları mahkemesi olmadığı savıyla izah edin; isterseniz AİHM’nin “azınlık” kitlelerin haklarının ihlaline daha fazla duyarlı iken, “çoğunluk” kitlelerin haklarının ihlallerine aynı derecede hassasiyet göstermediği şeklinde yorumlayın; veya Avrupa’nın hâlâ İslam’ı ötekileştirmesinin ve 11 Eylül sonrası konjonktürün yansıması şeklinde açıklayın. Hepsi olasılık dahilindedir. Peki matematik derslerinin zorunlu öğretiminin, insan haklarına aykırılığı nasıl ileri sürülebilir? AİHM, 9 Ekim 2007 tarihli kararında okulda öğretilen her dersin az çok felsefi bir inanç yönü olabileceğini de vurgulamaktaydı. Dolayısıyla matematiğin de bir felsefi yönü olabilir ve bu da bazı ana-babaların dini değilse de felsefi inancını, dolayısıyla temel insan haklarını, ihlal edebilir.

ETİYOPYA BİLE DAHA BAŞARILI

Burada uzun uzun AİHM kararlarını ve zorunlu eğitim ve öğretimi eleştirecek değilim. Şüphesiz Alevilerin ya da başörtülülerin mağduriyetinin bizatihi eğitim ve öğretimin devlet tarafından tekelleştirilmesi ve zorunlu tutulmasıyla bağlantısı önemsiz değildir. AİHM’nin bahse konu kararı hangi dersin zorunlu olmasından ziyade, derslerin içerik ve verilişinin demokratik çogulculuğa ve çocuğun vasisi olan ana-babanın beklentilerine uygun olmasına işaret ediyor. Aslında, ahlaki ve felsefi olarak zorunlu eğitimi bireyin özgürlüğüne bir müdahale olarak addetsem de, tartışmak istediğim konu çocuğumun vesayetine sahip bir ebeveyn olarak eğitim hususunda devletten beklentim. Çünkü ülkemizde eğitim konusunda pratikte her gün yaşadığımız sorunlar var. Dahası çoğu anne-baba mevcut eğitimden memnun değil. Mesela, yurtdışında ders vermiş bir arkadaşım Türk öğrencilerin, üniversiteye kadar 8-9 sene İngilizce dersleri görmesine rağmen, İngilizceyi yeterince öğrenememelerinden şikâyetçi. Etiyopyalılar bile bu konuda daha başarılı dedi. Benim kişisel tecrübem de aynı yönde. Eminim bazılarımız, bırakın İngilizce öğrenmeyi, Türkçe okuma-yazma düzeyinin düşüklüğünden yakınacaktır. Başka bir sorun çocuklarımızın okulu sevmemesi. Okula gitmeden önce okula gitmek için can atan küçüklerimiz, başladıktan 1-2 sene sonra artık okulları sevmiyorlar. Hatta bunu ebeveynler de kabullenmiş durumda. Okul tabii ki sevilmez diyoruz, çünkü orada otorite var. Sanki öğrenme süreci için illa ki otorite gerekirmiş gibi. Bunları uzatmaya gerek yok. Şimdi bir ebeveyn olarak eğitim ve öğretim konusunda devletten beklentilerimi ve dolayısıyla önerilerimi aktarmak istiyorum.

Öncelikle Tük milli eğitiminin en büyük sorunlarından birisi indoktrinasyonun çok baskın olması. AİHM din derslerinin Sünni indoktrinasyonu içerdiğini söylüyordu. Bu doğru. Ama kanaatimce daha önemli sorun resmi milliyetçilik indoktrinasyonu. İmdi, bütün ulus-devletler eğitim işlevlerini yerine getirirken belli bir indoktrinasyon yapar diyebiliriz. Lakin, ülkemizde indoktrinasyon şekilci bir sembolizmle yapılıyor. Bunun iki türlü sakıncası var. Birincisi, ters tepiyor ve bizatihi indoktrine edilmek istenen değerleri banallaştırıyor. İkincisi, aşırı indoktrinasyon ve şekilcilik; analitik ve eleştirel idrak becerilerinin gelişimini engelliyor. Bu durumda yapılacak olan indoktrinasyonu, hele hele şekilci halini, bırakmaktır.

İkinci önemli sorun eğitimin kutsanması. Eğitim kutsanınca bir yandan beklentiler çok artıyor, diğer yandan da kutsiyetin getirdiği stres ve baskı ile yanlış yapma ihtimali artıyor. Eğitimin kutsanması okulu; evden, sokaktan, hayatın diğer alanlarından ayrı ve özel bir yer yapıyor. Buna eğitimin kutsanmasının getirdiği “ciddiyet”i eklediğiniz zaman, koşa koşa okula giden küçükler kısa zamanda okuldan neredeyse nefret etmeye başlıyorlar. Bu durumda yapmamız gereken, eğitimi hayatın olağan aktivitelerinden birisi haline dönüştürmek ve okulu da, ev ve sokağın devamı olarak nitelemek. Aslında, günümüzdeki şehirleşme ve bloklaşma düzeyi ile artık çocuklarımız bizim bir zamanlar sahip olduğumuz sokağa bile sahip değiller. Öyleyse, özellikle başlangıç yıllarında, okulu eğlenceli bir yer haline getirmemiz daha bir önem arz ediyor. Mesela, okula başlama yaşını 4,5-5’e çekip, ilk 2-3 yılı eğlenceli aktivitelere hasredebiliriz. Bu aktiviteleri sonraki yıllarda da yok etmezsek, bakın o zaman çocuklarımız okulu nasıl severler.

ON DERS YERİNE BEŞ OLSUN, TAM OLSUN

Üçüncü olarak değineceğim problem, çocuklarımıza belli becerileri kazandırmaktan ziyade, onlara çok fazla ders, yani bilgi vermeye çalışmamız. Ders verdiğim bölümde bir üniversite öğrencisinin ortalama ders yükü 5’tir. İlköğretim 7. sınıftaki oğlum ise 10 ders alıyor. Böylesine yüklü bir müfredat anlamlı değil. Öğrencilerimizi ham bilgilerle doldurmanın gereği yok. Bir ebeveyn olarak benim olmazsa olmaz gördüğüm dersler şunlar. Öncelikle matematik. Evet yazının başlığının hilafına matematik. Çünkü matematik demek soyut düşünme mantığını kavramak demektir. Bence belli bir matematik formasyonuna sahip değilseniz, bırakın mühendis olmayı, iyi bir şair bile olamazsınız. Lakin, matematik dersinin bir sürü sembol, işlem, kavram ezberiyle bir tür hamallığa dönüşmemesi gerekir. Ne yazık ki, matematik eğitimimiz böyle, bunun için de çoğu öğrenci matematiği sevmiyor. Halbuki matematiğin sembollerle soyut düşünme mantığını kazandırması ana amaç olmalı.

İkinci olarak Türkçe okuma-yazma. Bir kere, Türkçe derslerinin, sıkıcı gramer bilgilerinin tasallutundan kurtarılması gerekiyor. Bir insanın, eğer filolog olmayacaksa, anadilinin gramerini bilmesine gerek yoktur. Türkçeyi ve aslında herhangi bir dili, iyi öğrenmenin yolu kanaatimce o dilin klasiklerini okumaktır. O zaman Türkçe derslerinin okuma-yazma idrakini (comprehension) geliştirecek şekilde yürütülmesi gerekir. Bunun için de eğlenceli okumalarla başlanmalı. Çocukların isteklerine göre yazma egzersizleri yapılmalı.

Üçüncü ders, erken yaşlardan itibaren öğrencilere anadil dışında bir lisan öğretmeliyiz. Günümüzde bu, çoğu anne-baba gibi benim için de İngilizcedir. Lisan öğretimini çağdaş dünyada bilinen teknik ve yöntemlerle yapmalıyız ki, üniversite çağına gelen bir Türk öğrencisi de ortalama bir İngilizce düzeyine sahip olsun. Dördüncü ders olarak önerim, öğrencilerin ilgi ve becerisine göre resim, müzik veya spor gibi dallar. Bunlar bir yandan öğrencinin değişik beceriler kazanmasına vesile olurken, diğer yandan da okulun sevilmesini sağlayabilir. Bence ilköğretimin ilk kademesi için (1-5. sınıflar) bu 4 ders yeterli. İkinci kademede buna temel sosyal ve fen bilimleri eklenebilir. Yani öğrenciler oğlum gibi 10 ders değil en fazla 5 ders almalı. Son olarak, çocuklarımızın eğitimi için okulları daha sevimli çocuk-dostu bir hale getirmek ve öğretmenlerimizi iyi yetiştirmek gerekiyor. Ülkemizde yaygın olan, bir “otorite” figürü olarak öğretmen anlayışını terk etmeliyiz. Nasıl ki bugün anne-babaların çocuklarına arkadaş olmalarından bahsediyorsak, bir “arkadaş” olarak öğretmen anlayışını okullarımızda hakim kılmalıyız.
 
Zaman, 04.10.2009

Türk sorunu

Önce bir kelime oyunu gibi kullanılmaya başlandı. Birisi çıkıp “Biz de Türk açılımı istiyoruz” gibilerden bir şey söyledi. Ve bir baktık ki pek tuttu bu deyiş. Kürt Açılımı’na karşı olan Türk milliyetçileri -hatta kendilerini milliyetçi olarak nitelemeyi akıllarından bile geçirmeyen birçok insan- diline doladı: “Biz de Türk açılımı istiyoruz” ya da “Kürt sorunu çözülmeye çalışırken Türk sorunu yaratılıyor…”

Bu psikolojinin bir boyutu şu olabilir:

İnsanların çoğu hakkı, dağıttıkça azalan bir şey zannediyorlar. Devleti de hakların toplanıp stoklandığı ve gerektikçe tevzi edildiği bir depo… Belki bu yüzden, birilerine birtakım haklar verildikçe, kendi payları azalacakmış gibi bir tedirginlik içine giriyorlar.

Oysa haklar devlet malzeme ofisinde stoklanan miktarı sınırlı bir malzeme değildir ki dağıtıldıkça azalsın. Haklar sevgi gibidir. Sevilen insan sayısı arttıkça herkese düşen pay azalmaz. Aksine insan birilerini gerçekten sevince sevmeyi öğrenir, sevme yeteneği gelişir ve bundan etrafındaki herkes payını alır.

Kürtçe’nin okullarda öğretilmesi Türkçe öğretimine zarar vermez. Kürt kimliğinin serbestleşmesi Türk kimliğini zayıflatmaz. Güneydoğu Anadolu’ya daha çok özgürlük gelmesi Batı’daki özgürlüğü azaltmaz. Tam tersine, devlet Kürtler’e karşı demokratlaştıkça, bütün meselelerde daha fazla demokratlaşır ve Türkler de bundan pay alır.

O zaman hangi “Türk sorunu”ndan söz ediliyor?

Neden Kürtler’in haklarına kavuşmaları Türkler için bir sorun olarak görülüyor?

Bu sorunun cevabı yakın geçmişte yaptığımız başka bir tartışmaya götürüyor beni.

Hatırlarsınız, üniversitelerde türban yasağının sürmesini savunanlar, ellerinde hiçbir tutarlı argüman kalmayınca, şöyle bir gerekçe atmışlardı ortaya: Başörtülülerin üniversitelerdeki varlığı, başörtüsüzler için manevi bir baskı ve tehdit oluşturuyor; onları rahatsız ediyor. O yüzden yasak sürsün…

Buradaki kilit kelime tehditti…

Evet, gerçekten de bir tehdit algılaması vardı. Ama burada tehdit altına olan şey, başörtüsüzlerin hakları ya da özgürlükleri değil, o zamana kadar sürdürdükleri üstünlükleri, imtiyazlı konumlarıydı.

Korku ya da tedirginlik bu imtiyazlı konumu kaybetme ve “eşitlenme” korkusundan geliyordu.

Şimdi, Kürt sorunu çözülürken “Türk sorunu” yaratılabileceğinden söz edenlerin hissettikleri rahatsızlığın altında da -bilinçli ya da bilinçsiz- aynı korku yatıyor. Cumhuriyetin birinci sınıf vatandaşı olarak doğmuş ve öyle yaşamış olanlar, bu imtiyazlı durumu -bu alanda da- kaybetme ihtimalinden rahatsız oluyorlar.

Durmadan “Biz Kürtler’le zaten hep kardeş gibi yaşadık, kardeş gibi hissettik. Nedir problemleri?” diyorlar.

Evet, kardeştiniz. Ama kim demiş, ailelerde bütün kardeşler eşittir diye? Anne-babalar çocuklarına eşit muamele eder diye?

Onlar hep ailenin “ezilen” kardeşi oldular. Despot “baba” onlara hep sizden farklı davrandı. Evet, sizi de pek şımarttığı, el üstünde tuttuğu söylenemez ama onlar öz oldukları halde üvey evlat muamelesi gördüler hep. Ve siz bu duruma ses çıkartmadınız, seyretmekle yetindiniz. Bu durumdan hoşnut oldunuz, bu durumdan kendinize bir pay çıkarıp daha iyi, daha değerli olduğunuz zehabına kapıldınız.

Ve belki de şimdi bu imtiyazı kaybetmekten; aile içinde eşitlenmekten korkuyorsunuz.

Türk sorunu dediğiniz sorun bu olmasın?

***

Kürt sorununun çözümünün çok boyutlu bir mesele olduğunu; problemin sadece devletin takıntılarından kaynaklanmadığını; toplumun ikna edilmesi diye büyük bir mesele olduğunu hep söylüyoruz.

Ancak, kavramamız gereken nokta, toplum içindeki direncin sadece “deklare” Türk milliyetçilerinden gelmediği… Kendini milliyetçi olarak tanımlamayan geniş bir kesim de devletin on yıllar süren ayrımcı politikalarını belki farkında bile olmadan içselleştirmiş durumda. Bu kesim “Ne mutlu Türküm diyene” diye bağırmıyor belki. Bu sloganın dağlara taşlara yazılmasına da karşı.

Ama Kürtler’in haklarının verilmesini Türk tarafının lütfu olarak görme konusunda devletle birleşiyor. Hak taleplerinin genişlemesini “evdeki yanaşmanın” haddini bilmemesi, şımarması ve çok şey istemesi olarak görüyor.

Zannederim işin en zor tarafını da bu “gizli milliyetçiliğin” deşifresi ve yenilmesi oluşturuyor.

Bugün, 04.10.2009

 

 

‘Kaynaşmış bir kütle’den çokluk içinde birliğe

Sayın Cumhurbaşkanı 1 Ekim’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında yaptığı konuşmada önemli mesajlar verdi. Aslında bu konuşmayı, bir süredir gündemde olan “Kürt Açılımı”na teorik bir zemin teşkil edecek şekilde Cumhurbaşkanının Türkiye’nin rejimini kısmen yeniden tanımlaması olarak da niteleyebiliriz.

Cumhurbaşkanının konuşmasında ifadesini bulan mesajlardan şu dört tanesini özellikle zikretmek isterim: “çokluk içinde birlik”, “devlet millet içindir”, “demokrasi” ve “hukukun üstünlüğü”.

Cumhurbaşkanı bu konuşmasında en başta çoğulculuğu temel bir siyasi değer olarak zikrediyor ve bunu “çağdaşlık”la ilişkilendiriyor ki bunun Türkiye’nin “devlet geleneği” bakımından alışıldık bir durum olmadığına dikkat çekmek isterim. Devlet erkânınca sadece “birlik-bütünlük”ün vurgulanmasına alışık olunan bir ülkede bir cumhurbaşkanının etnik, dini ve kültürel farklılıkları “doğal bir durum” olarak nitelemesi, hatta bunların zenginlik kaynağı olduğunu belirtmesi gerçekten de son derece önemlidir.

Evet, Cumhurbaşkanı çeşitlilik ve çoğulculuğu vurgularken “milli birlik”ten büsbütün vazgeçmiyor, hatta toplumun “birlik fikrinden uzaklaşması”ndan bir tehlike olarak söz ediyor. Dahası, konuşmanın genel havasına ters düşer şekilde, Cumhurbaşkanı “devletin bekâsı”na da atıfta bulunuyor. Ama yine de bunları yaparken “farklılıklara saygı”ya dikkat çekmeyi unutmuyor ve “çeşitliliğin içinde birliğin sağlanması”nı bir ideal olarak gösteriyor.

Bununla tutarlı olarak, Cumhurbaşkanı birlik”i “kendi vatandaşlarını tek bir kalıp içinde erimeye zorlayarak” sağlamaya çalışan devletlerden olumsuz bir dille söz etmek suretiyle de asimilasyonist politikaları açıkça reddetmiş oluyor.

İkinci olarak Cumhurbaşkanı Cumhuriyetin resmi söylemindeki alışılmış devlet-millet ilişkisini de -daha önce Özal’ın yaptığına benzer şekilde- tersyüz ediyor ve “devlet millet içindir” demeye getiriyor. Cumhurbaşkanına göre, “devletin varlık sebebi” milletin demokratik taleplerini karşılamaktır.

Mensubiyet ve vatandaşlıkla demokrasi arasında kurulan ilişki de bu konuşmanın başka bir teması olarak karşımıza çıkıyor. Cumhurbaşkanı, siyaset teorisindeki yeni tartışmaları andırır şekilde, “vatandaşlık mensubiyeti”nin demokrasi yoluyla güçleneceğine dikkat çekmekle aslında Kürt sorununun çözümünde demokratik yöntemlere öncelik verilmesi gerektiğine de dikkat çekmiş olmaktadır.

Cumhurbaşkanının verdiği çok önemli başka bir mesaj da “derin devlet”in reddiydi. Cumhurbaşkanı devlet içinde oluşan illegal yapılanmalara, sözde rejimi korumak adına hukuk-dışı yollara sapılmasına kesin olarak karşı çıkılmasını istiyor. “Rejim” yerine hukuku vurgular veya “devletin tek yüzü hukuktur” derken Cumhurbaşkanının Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti haline gelmesi bakımından “Ergenekon” kovuşturmalarının fevkalâde önemli olduğu görüşünü onayladığını anlıyoruz.

Bütün bunların anayasal-demokratik bir sistemi tanımlayan esaslar olduğunda şüphe yok; ama bunlar aynı zamanda -başta da işaret ettiğim gibi- Kürt sorununun çözümüyle de yakından ilgilidirler. Nitekim, Cumhurbaşkanı “terör”ün sona erdirilmesinden söz ederken de “yeni yöntemler”e atıfta bulunmaktadır. Bunun, sorunun -şimdiye kadar yapıldığı gibi- askeri ve polisiye tedbirlerle çözülemeyeceğini varsayan ve sahici bir çözümün ancak yukarıda  anlatılan esaslar çerçevesinde mümkün olacağını hatırlatan bir yaklaşım olduğu açıktır.

Türkiye’nin asıl garabeti şurada: Cumhurbaşkanının herhangi bir demokrasi için asgari gereklilikleri hatırlatması bile burada önemli oluyor.

Star, 03.10.2009

Kürtler bir kez daha aldatılırsa

Nihayet Meclis açıldı ve biz artık adı bir türlü konulamayan açılım paketinde neler olduğunu öğrenebileceğimizi umuyoruz.Gerçi Başbakan’ın son açıklamalarında pakette Türkiye’nin ne kadar sorunu varsa, hepsinin (!) var olduğunu söylemesi hiç hayra alamet değil ama biz yine de ummaya devam etmek istiyoruz.

Şimdi, tam da Kürt meselesini konuşmaya başlamışken, aynı anda türbanın, cemevlerinin, dokunulmazlıkların, vicdani ret hakkının, eşcinsel evliliklerinin ve hatta işsizliğin de gündeme geldiğini; hepsini bir anda halletmeye çalıştığımızı düşünebiliyor musunuz?

Her neyse, bu “topyekun çözüm” meselesine söyleyenler de inanmadığına göre daha fazla üzerinde durmaya gerek yok.

Üzerinde durmamız gereken şey, şu sözü edilen “tarihi fırsat”ın kaçırılıp kaçırılmayacağı…

***

Pakette neler olacağını henüz öğrenemedik.

Ama neler olmayacağını öğrendik.

Çeşitli açıklamalarda anayasa değişikliğinin, affın ve Kürtçe eğitimin söz konusu olmadığı belirtildi.

Anayasa değişikliğinin birinci aşamada gündeme getirilmemesini, işe kolayından başlanmasını; herhangi bir yasal düzenleme gerektirmeyen, hükümetin inisiyatifinde olan konuların öne alınması anlayabiliriz.

Ama af öyle mi?

Eğer hükümetin (tıpkı Kürt açılımını, adına Kürt açılımı demeden yapmaya çalışması gibi) affı da af demeden çıkarmak gibi bir niyeti yoksa, yani gerçekten af gündem dışı tutulacaksa, biz de bu işi unutalım ve “tatlı bir hayal görmüşüz” deyip geçelim.

PKK silahlı gücünü Türkiye dışına çekip kalıcı çözüm için beklemeye geçmeden; devlet de PKK’nın yönetim kadrosu dışındaki ana gövdesini bir formülle affedip Türkiye’ye dönmelerini sağlamadan ve dönenlere siyaset yapma imkanları tanınmadan; bütün bunlar da eş zamanlı olarak gerçekleştirilmeden, herhangi bir açılımdan bahsetmek abesle iştigaldir.

Şiddet bitmezse hiçbir şey başlayamaz. Şiddet de ancak PKK kadroları sınır ötesine geçer ve kendilerine şiddet dışında yaşama alanı tanındığını görürse biter.

Daha önce de yazdım: Kimilerinin “PKK’nın siyasallaşması” demeyi tercih ettiği bu olayı korkutucu bir kâbus gibi algılamamak lazım.

Silahlar bırakıldıktan sonra siyaset arenasında yerini alacak olan Kürt siyasi hareketi içinde muhtemeldir ki geçmişte PKK’lı olan birçok insan bulunacaktır. Hatta bu kişiler PKK’nın öteden beri savunduğu kimi siyasi projeleri de savunacaktır. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez; bu durum “PKK’nın siyasallaşması” anlamına gelmez. Çünkü PKK’yı PKK yapan şey savunduğu fikirler değil, hedefine ulaşmak için seçtiği yoldur; yani şiddettir. PKK’nın temel karakteristiği budur. Şiddet ortadan kalktığında PKK da ortadan kalkmış, yeni bir durum doğmuştur. Bu yeni durumda aynı fikirlerle karşı karşıya kaldığımızda siyasetin aşırılıkları törpüleyici, uzlaştırıcı, sorun çözücü gücüne güvenmek gerekir.

Peki bütün bunlar olmazsa; hükümet ipe un serer ve açılım daha açılmadan kapanırsa ne olur?

İşte asıl kâbus budur.

Söylenen her şey unutulur, Türkiye’nin en köklü sorunu ne idüğü belirsiz bir “Milli Birlik Projesi” içine sıkıştırılmış birkaç göstermelik reformla geçiştirilmeye çalışılırsa, başlangıçta bulunduğumuz noktaya geri dönemeyiz. Korkarım ki o noktanın çok daha gerisine döneriz.

Böyle büyük bir hayal kırıklığının nelere yol açacağını hayal etmek bile kolay değil…

Kürt halkı bir kez daha kandırılırsa Türkiye bunun altından nasıl kalkar bilemiyorum.

Bugün, 02.10.2009

Askerin dili ve demokrasi

Güneydoğu’da şiddeti siyasal bir araç olarak kullanan PKK’yla silah kullanarak mücadele eden iki kamusal organ var: Askeriye ve polis teşkilâtı. Her iki kurumdan da çarpışmalarda hayatını kaybedenler oluyor. 
 

Her ikisi de toplum tarafından güvenlik hizmetiyle vazifelendirilen ve bunun için gerekli yetki ve araçlarla donatılan askeriye ile polis teşkilâtı arasındaki fark bununla kalmıyor. Hem kendileri hem de ağırlıklı olarak medya bu kurumlara siyasî sistem içinde ayrı ayrı konumlar biçiyor. Polisin siyasete “bulaşması”, siyasî mesajlar vermesi, siyasetçilere “cevap yetiştirmesi” kurum içinde ve toplumda hiçbir şekilde normal karşılanmazken, askeriyenin bunu yapma hakkına sahip olduğu varsayılıyor. Parti isimleriyle konuşmak gerekirse, askerin siyasete karışmasına CHP tabanı tulum, MHP tabanı ise kısmî destek çıkıyor.

MİLİTARİZMİ ÖZÜMSEYENLER

Bu manzaranın demokratik bir ülkede hiç normal olmadığı açık. Ne demokrasi teorisine ne de AB demokrasisine askeriyenin Türkiye’nin siyasî sisteminde oynadığı rolü sığdırmak mümkün. Niye böyle olduğunu polis teşkilâtı üzerinden yapılacak bir akıl yürütmeyle daha açık sergileyebiliriz. Yanlış bilmiyorsam, Türkiye’de 200 bin civarında polis memuru var. Yâni, emniyet genel müdürü, 200 bin silahlı “adamı” sevk ve idare ediyor. PKK’yla mücadeleden ordu gibi polis teşkilâtı da sorumlu. Bu görev uğruna pek çok polis hayatını feda ediyor. Asker için kullanılan yaygın bir deyişi uyarlarsak, “polisler olmasa sıcak yataklarımızda rahat uyuyamayız”. Buna karşılık, hiç kimse polis teşkilâtının ve polis şeflerinin ülkenin hassas sorunları konusunda ne düşündüğünü merak etmiyor. Hiçbir gazeteci kendisine telefonla ulaşarak veya makamında ziyaret ederek emniyet genel müdürüne meselâ laiklik hakkında ne düşündüğünü sormuyor. Gazeteler “bir üst düzey” emniyet görevlisine atıfla siyasî içerikli manşetler çekmiyor.

Bu, elbette, olması gerekendir. Hem toplum hem polis teşkilâtının kendisi polisin sistemdeki yerini, görevlerinin sınırını iyi bellemiştir. Polis kendisine çizilen sınırların farkındadır ve genelde bu sınırların içinde kalmaktadır. Sınırlarını aşmaya teşebbüs ettiğinde, toplum ve siyasî temsilciler gereken cevabı vermekte, ihtiyaç duyulan tedbirleri almaktadır. Neden aynı şey askeriye açısından gerçekleşmemektedir? Askerler hangi hak ve yetkiye dayanarak siyasete müdahil olmaktadır? Askeriyenin Türkiye siyasî sistemindeki yeri olağan dışıdır. Bir sapmadır ve mutlaka giderilmelidir. Bunun için ilk olarak bu olağan dışılığın sebeplerinin ve kaynaklarının bulunması gerekir. Hayli yaygın olan ve hem askerlerin hem de militarist sivillerin çok hoşuna giden, “cumhuriyeti ordu kurdu, o yüzden onun sahibi olarak davranıyor” açıklaması meseleyi izahta yetersiz kalmaktadır. Her şeyden önce bu bilginin kendisi sahtedir, hurafedir. İlaveten, öyle olmuş olsaydı bile, bugünkü durumu izah etmeye yetmezdi. Zira, yaşanan bunca acı tecrübeye rağmen bu yanlış bilgiyi esas alan siyasî kültürün nesilden nesile nasıl aktarıldığını ve kendini nasıl yeniden ürettiğini de sorgulamamız ve açıklamamız gerekir.

Bana öyle geliyor ki sorunun iki ana kaynağı var. İlki, toplumda azınlık olmakla beraber ülkedeki etki ve nüfuzu nüfusa oranıyla ters orantılı bir kesimin militarizmi özümsemiş, içselleştirmiş olması. Özellikle medyada, akademik dünyada ve bürokrasinin belli yerlerinde ağırlık sahibi bu kesim aslında silahlı bürokrasinin ana görevinin kendi hayat tarzını korumak olduğu düşüncesiyle militarizme büyük destek sağlıyor. Tersi olsaydı, yâni, askerî bürokrasi onlarınkine ters bir hayat tarzını savunsaydı, eminim, o zaman, askere tam manasıyla cephe alırdı. Bu yüzden, militarizmi geriletmek ve orduyu demokraside olması gereken konuma yerleştirmek için ilk yapılması gereken, sözünü ettiğim kesimin militarizmden vazgeçmeye ikna edilmesidir.

İkincisi, askerî bürokrasiye egemen olan zihniyettir. Demokratik kuralları çiğnemeyi alışkanlık hâline getiren bu zihniyet sık sık tezahür ediyor. En yakın iki örneği hâlâ çok canlı: Genelkurmay Başkanı’nın 30 Ağustos Zafer mesajı ve Ramazan Bayramı günlerinde Mardin’de sarf ettiği sözler. Bir PR faaliyeti olarak planlanmasına ve bayram günlerinde haber sıkıntısı çeken medyanın “balıklama atlama”sına rağmen Genelkurmay Başkanı’nın Mardin gezisi yanlış ve askeriyenin itibarı açısından zararlı olmuştur. Genelkurmay Başkanı işi olmayan konularda görüş açıklayarak yetki alanı dışına çıkmıştır. Hatta, Askerî Ceza Kanunu’nun 148. maddesine göre yargılanmasını gerektiren bir suç işlediği bile söylenebilir. Bu yüzden, bir avuç cesur ve demokrat aydının Genelkurmay Başkanı hakkında suç duyurusunda bulunmuş olması kimseyi şaşırtmamalıdır.

CİDDİ BİR REVİZYON VE ISLAHAT İHTİYACI

General Başbuğ’un konuşmalarında özellikle sorgulanması gereken iki nokta vardır. Birincisi, onun ve aynı kafadaki asker bürokratların demokratik siyasetten rahatsızlığını yansıttığı söylenebilecek “siyaset ağaları” eleştirisidir. Tespit doğru bile olsa, bunu dile getirmek bir generalin işi değildir. Burası gerçekten demokratik bir ülke olsaydı, bütün parti liderlerinin ortak bir deklarasyonla Başbuğ’u istifaya davet etmesi veya muhalefetle iktidarın birleşerek Başbuğ’u emekliye sevk etmesi gerekirdi. İkincisi, Genelkurmay Başkanı’nın il valisine hitap biçimidir. Mardin’de bir genç kız Başbuğ’dan bir talepte bulununca Başbuğ şöyle cevapladı: “Vali, bunu takip et!” Bu hitap tarzı çok ilginç bir anlayışı yansıtmaktadır. General, halk dilinde ve bürokraside yaygın olan “Sayın Valim”, “Sayın Vali”, “Vali bey” gibi lafları kullanmıyor. “Siz” de demiyor. Valiye sen diye hitap ediyor ve de âdeta emir veriyor. Benzer yüzlerce örnek gibi bu olay da gösteriyor ki, Genelkurmay Başkanı kendisine devlet teşkilâtı içinde ayrıcalıklı ve üstün bir konumu lâyık görüyor. Sivil memurların amiri gibi davranıyor, konuşuyor. Oysa genelkurmay başkanı bütün memurların başkanı değildir, sadece askerlerin başkanıdır. Kendi kurumu içindeki hitap tarzını başka kamu kurumlarına, meselâ mülkiye bürokrasisiyle ilişkilerine taşıması ne şıktır, ne de demokrasiye uygundur. Genelkurmay başkanı bir general olarak mesleğinin zirvesindeyse bir vali de mülki idare amiri olarak mesleğinin zirvesindedir. Bir valinin nasıl genelkurmay başkanına saygı göstermesi beklenirse, genelkurmay başkanının da valiye saygı göstermesi beklenir. Bu yüzden, genelkurmay başkanı hiçbir şekilde bir valiye emir kipinde hitap etmemeli ve asla sen zamirini kullanmamalıdır. Gerçek bütün çıplaklığıyla ortada: Bir genelkurmay başkanı hem siyasetçilere hem de mülki idare amirlerine böyle hitap ediyorsa, o ülkede, askerî zihniyetin ciddi bir revizyona ve ıslaha ihtiyacı var demektir.
 
Zaman, 02.10.2009
 

Zorla getirmesek olmaz mı?

“Terör örgütünün propagandasını yapmak” suçundan haklarında dava açılmış olan DTP milletvekillerinden ikisinin ifade vermek üzere “zorla getirilme”sine mahkeme tarafından karar verilmesi yeni bir krizin işaretlerini veriyor. Esasen bu kriz geçen yasama döneminde başlamıştı, ama o vakit bir şekilde atlatılan -daha doğrusu ertelenen- krizden bu sefer kaçınılamayacak gibi görünüyor.

DTP yöneticileri milletvekillerinin mahkemeye gitmeyecekleri yolunda açıklamalar yaptıklarına ve Meclis Başkanı da milletvekillerini polise teslim etmeyeceğini açıkladığına göre, bu krizi nasıl aşılacaktır?…

Her şeyden önce, bir öncekinden farklı olarak yeni Meclis Başkanının bu olayda parlamentonun saygınlığını korumakta kararlı olduğunu ifade etmesinin takdire değer bir tutum olduğunu belirtmek gerekir. Ne var ki, Aralık başına kadar bu meselenin bir şekilde halledilmemesi halinde, sayın Başkanın bu kararlılığının krizi çözmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Güvenlik güçleri mahkeme kararını yerine getirmekten kaçınamayacaklarına göre, İçişleri Bakanlığı ile Meclis yönetiminin karşı karşıya gelmesinin nasıl önleneceği belli değildir.

Öte yandan, direnç göstermesi halinde bunun Meclisin kamu nezdindeki saygınlığına hizmet edeceği de o kadar kesin değildir. Kaldı ki, Meclis sanık milletvekillerini teslim almaya gelen polise direnmekte başarılı olsa bile, bu, söz konusu milletvekillerinin başka şekilde “ihzar” edilemeyecekleri anlamına da gelmiyor. Böyle bir durumda ise, Meclisin saygınlığı korunmuş olsa bile, krizin giderilmiş olmayacağı açıktır. Öyleyse, meseleyi çözmek için başka yollar bulmak gerekiyor.

Burada ilk akla gelen, Anayasa’nın milletvekili dokunulmazlığına ilişkin hükmünün değiştirilmesi ve 14. maddeyle ilgili istisnanın kaldırılmasıdır. “12 Eylül paşaları”nın akıl edebilmiş olmaları hiç de şaşırtıcı olmayan bu istisna, yargı organlarının 14. maddenin kapsamını keyfi olarak geniş yorumlamalarına imkânı vermesi yüzünden, gerçekten de milletvekilleri üzerinde bir “Demokles kılıcı”dır. Milletvekillerinin ifade özgürlüğünü neredeyse yok eden bu istisnanın kesinlikle kaldırılması -aslında, 83. maddenin tümüyle yeniden yazılması- gerekir.

Ne var ki, parlamentonun halihazırdaki kompozisyonu nedeniyle bu da mümkün gözükmüyor. O zaman, galiba, geriye sadece ceza yargılaması kanununun değiştirilmesi ihtimali kalıyor. Acaba, Kanunun 145. ve 146. maddelerinde düzenlenen “zorla getirme” kurumunun kapsamı daraltılamaz mı? Meselâ, neden hiç değilse milletvekillerini bundan muaf tutmuyoruz?…

Daha genel olarak, tutuklu olmayan sanıkların ille de zorla “ifadesinin alınması”nda ısrar etmekte de bir tuhaflık var. Çünkü, sanığın tutuklanmasını gerektiren bir durum yoksa, zorla getirmemenin kamuya da zararı yok demektir. Böyle bir durumda “zorla getirme”de ısrar etmek olsa olsa mahkemenin veya hakimin kendi otoritesini göstermesine yarayabilir (Gerçek hayatta bu türden “güç gösterisi”ne ihtiyaç duyan epeyce hakim var).

“İfade verme”ye gelmemesi, sadece, sanığı kendisini mahkeme önünde savunma imkânından yoksun bırakır; ama kendi tercihi olduğu sürece bundan şikâyet etmeye de hakkı olmaz. Ama böyle bir durumda sanık kendisini halâ yazılı olarak savunabilecektir. Kaldı ki, zora başvurma tehdidi olmaksızın tutuklu olmayan sanıklara duruşma tarihlerini tebliğ etmekle yetinmek, onların kendiliklerinden mahkemeye gelme ihtimalini artırabilir de.

Star, 01.10.2009
 

Hangi İktisat?

0

Yirminci yüzyılda yaşanan kıtlıklar ve yokluklar piyasa ekono-misinin değil, muhteris siyasî projelerin, hak–hukuk bilmez diktatoryaların, obur toplum mühendislerinin eseridir. “Tüke¬tim toplumu olma”, “tüketmecilik” gibi lâflar, modası geçmiş, hiçbir anlamı olmayan lâflardır. Hiçbir piyasa ekonomisi müda¬fii yazar,“Tüketebildiğin kadar insansın.” dememiştir.

1– İktisat ciddî bir disiplinse “Başka bir iktisat mümkün” (Radikal 2, 22 Temmuz 2001) diyenlerin literatüre geçmiş iktisat teorilerinden birinin izini süren bir açılım getirdikleri veya yep¬yeni bir paradigmanın temellerini attıkları kanaatine ulaşmış olmaları beklenir. Beyannamede böyle bir açılımın izi yoktur ve o bir iktisadî metin değil, sadece siyasi ve spekülatif bir çağrıdır. Ne yazık ki, bu çağrının bir iç tutarlılığı da yoktur. Ancak, aka¬demik ve teknik bir kimliği olmamakla beraber, bu beyanna¬meyi iktisat tarihindeki anti–Smithçi çizgiye oturtmak müm¬kündür.
2– 20. yüzyılda iktisat alanında en büyük kavga Smithçilerle anti–Smithçiler arasında yaşanmıştır. Bu kavgayı başlarda anti–Smithçiler Keynesyenizm formunda kazanmıştır. Ancak, özel¬likle M. Friedman ve F. A. Hayek gibi yazarların çabalarıyla 1950’lerde başlayan karşı ataklar ve 1970’lerden itibaren yaşanan iktisadî gelişmeler nihaî zaferin Smith çizgisi lehinde tecelli et¬mesini sağlamıştır. Bugünkü iktisat teorisi tartışmalarının arka planı budur. Smith’in sisteminin Keynes’in sistemine karşı ka¬zandığını artık Keynesyenler bile kabul etmektedir. “Başka bir iktisat mümkün” yazısını kaleme alanlar sanki bunlar hiç ya¬şanmamış, temel tez ve iddialarının önemli bir kısmı zaten çürü¬tülmemiş gibi yazmaktadır.

3– “Başka bir iktisat mümkün” adlı beyanname, klâsik; fakat modası geçmiş bir tavırla, “kâr” kurumuna saldırmaktadır. İkti¬sadî davranışlarda en önemli şey müşevviklerdir. Keza tarihî tec¬rübe müteşebbisliğin iktisadî hayatta ne kadar fonksiyonel ve yararlı olduğunu da yeterince kanıtlamıştır. Beyannameciler gi¬rişimcilerin iktisat için gerekli olduğuna inanıyor mu, inanmı¬yor mu? İnanıyorlarsa müteşebbisleri harekete geçirmenin kâr dışında bir yolunu mu biliyorlar? İnanmıyorlarsa, müteşebbis sınıfın olmadığı ülkelerin ekonomik bakımından nasıl bir per¬formans sergilediğinden haberleri yok mu?

4– Hayat şartlarının iyileştirilmesi piyasa ekonomisinin ge-lişmesinden geçmektedir. Endüstri devriminden beri dünyanın ortalama hayat seviyesi devamlı yükselmektedir. Bu yükselme, şüphesiz, dünyanın üçte biri kapalı bir sosyalist blok haline gelmese, Batı ülkeleri ve azgelişmiş ülkeler iktisat politikalarını Keynesyen çizgilerde oluşturmaya yönelmese, daha fazla olurdu. Yirminci yüzyılda yaşanan kıtlıklar ve yokluklar piyasa ekono-misinin değil, muhteris siyasî projelerin, hak–hukuk bilmez diktatoryaların, obur toplum mühendislerinin eseridir. “Tüke¬tim toplumu olma”, “tüketmecilik” gibi lâflar, modası geçmiş, hiçbir anlamı olmayan lâflardır. Hiçbir piyasa ekonomisi müda¬fii yazar, “Tüketebildiğin kadar insansın.” dememiştir. Bu tür sözler, piyasa ekonomisine düşman olan veya onu anlayamayan kimselerin çirkin yakıştırmalarıdır.

5– Globalleşmeyi yöneten bir merkez yoktur. Çok uluslu şirketler hem gitgide daha çok lokal bir nitelik kazanmaktadır hem de kendi varlıkları açısından hafife alamayacakları tehdit¬lerle karşılaşmaktadır. Bu tehdidin kaynağı beyannamecilerin reddettiği piyasa mekanizması ve rekabettir. Hiçbir şirketin pi¬yasadaki yeri iyi donanımlı bir çalışanın yeri kadar garantili de¬ğildir. New York Borsası’nda en çok işlem gören 20 şirketin 8’i son on yılda doğan şirketlerdir. Globalleşme, doğal olarak, bazı sektörleri olumsuz yönde etkilemekte, hatta yok etmektedir. Bu gibi durumlarda, söz konusu sektörlerde çalışan işçiler ve yatı¬rım sahipleri zora düşmektedir. Buna karşılık yeni sektörler or¬taya çıkmakta ve milyonlarca insan buralarda istihdam edil¬mekte, tüketiciler bu sektörlerde üretilen mal ve hizmetleri kul¬lanarak tatminlerini artırmakta, hayat seviyelerini yükseltmek¬tedir. Hayatın akışı böyledir. Korumacılık çare değildir. Tarih şahittir ki, en çok korumacı ülkeler en fakir ülkeler haline gel¬miştir.

6– IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar piyasa ekonomisi ta-raftarlarının ille de ve her durumda savunduğu ve olumlu bak¬tığı kuruluşlar değildir. Bu tür kuruluşlar iktisadî olmaktan çok siyasîdir. Liberallerin karşı olduğu bir merkezîleşmeyi hatta ba¬zen tekelleşmeyi temsil eder. Hükümetlerle çalışarak siyasî kad¬roların serbest piyasalar üzerindeki baskıcı ve tehdit edici elini güçlendirir. Ayrıca bazılarının tarihleri bürokrasi ve yolsuzluk¬larla doludur. IMF, WTO gibi kuruluşlara karşı yapılan protes¬tolar, mantıklı bir alternatif ekonomik düzenin habercisi veya iyi anlaşan grupların toplu eylemi değildir. Eylemciler kapita¬lizmin anti–kapitalist çocuklarıdır. Dünya çapında eylemlerini mümkün kılan bütün ulaşım, iletişim araçlarını kapitalizmin ya¬rattığı zenginlik sayesinde elde etmişlerdir. Seyahat için gerekli boş zamanı onlara veren de kapitalizmdir. Bu grupların amaçları da farklı farklıdır. Eylemcilerin genellikle zengin ülkelerin va¬tandaşları olmaları da dikkat çekicidir. Globalleşmeye sadece fa¬kirlerin karşı çıktığı kanaati bir batıl inançtır. Aksine, en hızlı globalleşme karşıtları zengin ülkelerden gelmektedir. Ucuz emek rekabeti istemeyen zengin ülke işçileri, tarımda koruma arzulayan varlıklı çiftçiler, kendisinden daha iyiye ve ucuza mal üreten yabancı rakipler karşısında tutunamayacağını bilerek gümrük duvarlarının dikilmesini talep eden iş çevreleri vb. glo¬balleşmeye asıl karşı ve globalleşmenin kesintiye uğramasından en çok yarar sağlayacak kesimlerdir.

7– İktisadî hayatta üretimle dağıtım iç içedir. Bir yerde üre¬tim yapılıyorsa, aynı anda üretimde kullanılan üretim faktörle¬rine dağıtım da yapılıyordur. Aradaki bağı kopartmaya kalkar¬sanız, fakirliğe, sefalete davetiye çıkarırsınız. Zenginliğin özü iyi üretmek ve çok üretmektir. En zengin ülkeler en çok üreten ül¬kelerdir. Ve zenginliği doğrudan doğruya yaratanlar, devletler, hükümetler değildir; çalışanlardır, girişimcilerdir. İktisada keyfî müdahaleler üreticileri caydırır. Kendi emeğinin ve girişiminin ürününe sahiplenme imkânı olmayan hiç kimse üretmez.

8– Piyasa ekonomisi taraftarlarının gücü ve teorilerinin üs-tünlüğü, arkalarında büyük medya desteği bulunmasından, üni-versitelerdeki iktisat hocalarının çoğunun liberal olmasından –zinhar öyle değildirler, iftira etmeyelim– kaynaklanmıyor, zira bunların ikisi de gerçek değil. Piyasa ekonomisinin gücünün kaynağı hayatın kendisidir.

9– Beyannameye göre, “Kamunun ekonomiye müdahale alan ve yetkilerini genişleten düzenlemeler gerekiyor”muş. Kamunun ekonomiye müdahale yetki ve alanlarının genişletilmesinin an¬lamı, ekonominin iyice siyasileştirilmesi ve ekonomik dinamik¬lerin tahrip edilmesidir. Türkiye ekonomisi zaten siyasi ve bü¬rokratik tahakküm altında ezilmekte, inlemektedir. Beyanna¬meciler, zehiri ilaç zannetmektedir. Kamunun tam hakim ol¬duğu ülkeler birer birer çöktü. Kamunun patron olmaktan çık¬tığı, özgürleşen yerler ise gelişti. Ekonomik özgürlük ve iktisadî gelişme indekslerinin beyannameciler için hiç anlamı yok galiba.

10– Elbette, alternatiflerine üstünlüğünü ilân etmesi veya perçinlemesi, piyasa ekonomilerinin sorunsuz olduğu veya glo-balleşmenin hiç problem yaratmadığı anlamına gelmiyor. Bugün hem özellikle gelişmekte olan ülkelerin, hem de bütün dünya ülkelerinin yüz yüze olduğu en ciddî sorun; henüz sağlıklı bir uluslararası para sisteminin kurulamamasıdır. Gitgide globalle¬şen dünyada bir yerdeki malî kriz o ülkeye zarar vermekle kal¬mayıp hızla diğer yerlere de bulaşabilir. Nitekim son yıllarda peş peşe yaşanan birçok kriz bunu göstermiştir. O yüzden ciddî ve iddialı iktisatçılar, herhalde, önümüzdeki yıllarda anlamsız spekülasyonlarla ve sloganlarla uğraşmayacak, bu konuda kafa yoracaktır.

10.11.2001, Zaman

‘Laik Türkiye’nin teokrasimsi halleri

Anayasa profesörü Ergun Özbudun hocanın “pasif laiklik” kavramından söz etmesi ve Türkiye’ye bunun lazım geldiğini söylemesi üzerine yine “rahatsızlıklar” başgösterdi medyada. Ve her zamanki gibi bir dizi evlere şenlik argüman yeşeriverdi. Bizdeki otoriter laikliğin çok iyi bir şey olduğu, bunun tek alternatifinin de “teokrasi” olacağı ezberini bilmem kaç bininci kez okuduk. Bu otoriter laikliğin “demokrasinin olmazsa olmaz koşulu” olduğu hikayesini de yine bilmem kaç bininci kez dinledik.

Ama dediğim gibi, bunlar epey evlere şenlik argümanlar ve ufacık bir “çapraz sorgulama” karşısında sırıtıveriyorlar. Mesela, Türker Alkan’ın Radikal’deki “Laiklik ve Demokrasi” başlıklı yazısında dediklerine bir bakalım:

“Demokrasiler sıradan insanların yönetim biçimidir. ‘Beşerin şaşabileceği’ anlayışı vardır demokrasilerde. Onun için de ‘düzeltme mekanizmalarına’ yer verilmiştir.

Meşruluğunu Tanrı’dan ve dinden alan otoriter yönetimlerin ise şaşıp yanılması beklenmemelidir.”

Bu dedikleri doğru aslında Sayın Alkan’ın. Ancak üstteki “beşer şaşar” ilkesini okuyunca akla uygunsuz bir soru geliveriyor:

“Atatürk de şaşar mı?”

Tabii Atatürk de beşer olduğuna göre bir yerlerde “şaşmış” olması lazım. Ama Türkiye resmi ideolojisi bize onun alsa şaşmayan bir “Ulu Önder” olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Türker Alkan’ın sözünü ettiği “düzeltme mekanizmaları”na ihtiyaç duymuyor. İhtiyaç duymasından geçtik, bunların ortaya çıkmasına dahi izin vermiyor: Siyasi partiler kanunu, “Atatürk ilke ve inkılaplarına” uymayan partilerin faaliyet gösteremeyeceğini hükme bağlıyor.

Durum böyle olunca da Atatürk’ün “şaşmaz bilgeliğini” arkasına alan adamlar, siyaset üzerine vesayet kuruyor, hoşlarına gitmeyen partileri kapatıyor, hatta canları isteyince darbe yapıyorlar. Onlar da birer “beşer” olmalarına rağmen, Atatürk’ün “şaşmazlığı” onlara da siniyor, ne derlerse o mutlak doğru, hangi raconu keserlerse o “kırmızı çizgi” oluyor.

Bunları böyle ulu orta söylemek ise, eminim, hiç hoş kaçmıyor. Çünkü lafa gelince “özgür düşünce”yi ve “eleştirel aklı” övüp duran rejimimiz, aslında bunların sadece “gericiliğe” karşı işlemesini istiyor, kendine dokunmasına ise hiç tahammül göstermiyor.

Tüm bu tartışmada laikliği en büyük siyasi değer haline getirenlerin bir türlü göremediği iki kritik gerçek var:

1) Demokrasiye yönelik tehditler, sadece topluma “Allah adına” müdahale eden teokratlardan gelmez. Akıl, Bilim, Devrim, Proleterya, Vatan, Millet gibi pek çok “laik” değer adına hareket eden “laik” despotlardan da gelir. Bunların “şaşmazlık” iddiası, dini versiyonlarından hiç de daha zayıf değildir.

2) Dini değerleri kendine temel alan bir siyasetin ille de “teokratik” olması gerekmez. Bir dindar tabii ki dinin “şaşmazlığına” inanır. Ancak bunu yorumlayan insanların yanılabilir olduğunu, dolayısıyla hiçbir dini otoritenin kesin hüküm veremeyeceğini, ya da din alanında verse bile siyasetin bunun dışında kaldığını düşünebilir.

Laiklik ilkesi ise, ancak Özbudun hocanın dediği gibi “pasif” olursa, yani dine karşı baskıcı değil tarafsız davranırsa demokrasi için bir garantidir. Buna karşılık Türkiye’deki mevcut otoriter laiklik anlayışı, demokrasinin ve özgürlüğün önünde kaya gibi bir engeldir.

NOT: Bu konuya ilgi duyanlara akademisyen Ahmet Kuru’nun Cambridge Üniversitesi’nce yayınlanan “Secularism and State Policies Toward Religion: The United States, France, and Turkey” (Laiklik ve Dine Karşı Devlet Politikaları: ABD, Fransa ve Türkiye) adlı kitabını şiddetle tavsiye ederim.

Star, 30.09.2009

Mezopotamya sürgünü

Abdülmelik Fırat’ı kaybettik.Yıllar önce yazdığım bir yazıda “Köklerini bu toprakların çok derinlerine salmış olmanın soyluluğu, medrese kültüründen süzülüp gelen bilgeliğiyle küçük hesapların ve küçük adamların çok uzağında bir yerdedir Abdülmelik Fırat” demiştim onun için.

Melik Bey sürgünle daha iki yaşında tanıştı. Elli yılını siyasete adadığı hayatının tam 17 yılını hapiste geçirdi.

Onun hayatı, Kemalist rejimin Kürt meselesinde yaptığı bütün hataların, izlediği yanlış politikaların ders notları gibidir.

O, Kürt sorununu barışçı yoldan, siyaset yoluyla çözmek isteyen bir devlet için bir şans olabilirdi.

Ama devlet o şansı asla kullanmadı. Tam tersine, onu hapislere yollayarak, partisini kapatmaya çalışarak “tek yol şiddet” diyenlerin tezlerini güçlendirdi.

Abdülmelik Fırat, PKK’nın Kürtler üzerinde kurmaya çalıştığı “temsil tekelini” kırmaya çalışan kişiydi. Hayatı boyunca Türk ve Kürt aydınlarını PKK’ya karşı tavır almakta yeteri kadar cesur olmamakla, PKK’nın Kürtler üzerinde kurmaya çalıştığı hegemonyaya boyun eğmekle eleştirdi. Yıllar yılı derin devlet-PKK bağlantısını vurguladı; bu bağlantı açığa çıktığında Kürt sorununun çok daha kolay ve hızlı bir biçimde çözüleceğini savundu.

O, bir yandan PKK şiddetine karşı çıkarken, siyasi platformda en radikal tezleri savunmaktan geri durmadı ve siyasette tabu kırıcı bir rol oynadı. Partisi HakPar, kapatılma tehditleri altında federasyon tezini savunmaya devam etti. Böylece siyasi radikalliğin şiddetle bir arada olmak zorunda olmadığını; en radikal siyasi tezlerin dahi, şiddetten uzak durarak ve demokratik imkânlar sonuna kadar zorlanarak savunulabileceğini dosta düşmana gösterdi.

Fırat doğru bildiğini savunurken kendi halkı içinde de azınlıkta kalmayı, tehditler altında yaşamayı göze aldı. Onun hayatı aynı zamanda akıntıya karşı koyma cesaretine sahip bir aydınının hayatıdır.

***

Mezopotamya Sürgünü-Abdülmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, kitabının yazarı Ferzende Kaya, Fırat’ın anılarından yola çıkarak yazdığı biyografide, kendisini en çok, öykünün başından sonuna kadar var olan trajedinin etkilediğini söylüyor. Gazeteci Kaya bu trajediyi şöyle açıklıyor: “Abdülmelik Fırat, hiçbir tarihi hatırlamıyordu. Bunun nedenini sorduğumda verdiği cevap beni şok etmişti. Fırat, ‘Geçmişi hatırlamak istemiyorum, bu olaylar insanı yıkan olaylar. Bunların etkisinden kurtulmanın tek yolunun, tarihleri unutmaktan geçtiğini fark ettim. Bu yüzden bilinçli olarak tarihleri hafızamda tutmuyorum’ demişti. Ölüm kadar soğuk bir gerçekti bu. Ve bu trajedi öykünün geneline hakimdi, gözlerini açar açmaz gelen sürgün, ömrü boyunca onu yenmeye çalışan üç ölümcül hastalık ve entrikalar, ayak oyunları, yüz çevirmeler… Bütün bunlara rağmen, direnen, kendisine yapılan onca haksızlığa rağmen, ömrünü barışa adayan bir barış adamının öyküsünde, doğaldır ki yakıcı bir trajedi olacaktı.”

Çok istediği bir şey vardı; Dedesi Şeyh Sait ve arkadaşlarının gömülü oldukları toprağı satın alıp orada onlar için bir anıt mezar yapmak…

İzin vermediler; yapamadı…

Ama eminim şimdi sevenleri onun için bir anıt mezar yapacaklar ve o mezar, şiddetin her türlüsüne karşı olanların; akıntıya karşı durmayı bilenlerin, Kürt sorununun demokratik yolla çözümünü savunanların ziyaretgahı olacak.

Kürt halkının başı sağ olsun.

Bugün, 30.09.2009

Cumhuriyeti Koruma ve Kollama Görevi

Süleyman Demirel, iç hizmet kanununun 35. maddesine göre TSK’nın darbe yapma hakkı vardır diyor. İç Hizmet Kanunu 35. maddesinde, “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır” diye yazıyor.  Hangi devletin silahlı kuvvetlerinin vazifesi o ülkeyi ve o ülkenin Anayasa düzenini kollamak ve korumak değildir ki?

Yıllarca Başbakanlık yapan, Cumhurbaşkanlığı yapan, çok defa darbeciler tarafından görevinden alınan Süleyman Demirel, Silahlı Kuvvetlerin darbeleri yasa gereği yaptığını söylerken acaba ne demek istiyor?

28 Şubat’ın suç ortağı Süleyman Demirel, kendini temize çıkarmak için mi bütün darbeleri yasallaştırıyor? Ya da, darbe istemiyorsanız, bu yasayı değiştirin mi demek istiyor? Eğer bunu demek istiyorsa, insana, sen 4 defa iktidar oldun, bu yasaya değiştirme imkânına sahiptin, neden bu yasayı değiştirmeyi hiç düşünmedin diye sormazlar mı? Yaksa, Süleyman Demirel siz demokrasiyi ne yapacaksınız, asker vesayetinde yaşamaya devam edin mi demek istiyor.

Cibali Karakolu Başkomiseri de Cumhuriyeti Koruma ve Kollama İle  Görevlidir

Sayın Demirel’in akıl yürütmesinden gidersek, yalnız Silahlı Kuvvetler değil, bütün kamu görevlileri Cumhuriyeti korumak ve kollamak için yönetime el koyabilir. Bütün kamu görevlileri,  “… Atatürk inkılap ve ilkelerine … sadakatle bağlı kalacağıma … milli, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” diyerek göreve başlamaktadır.

Bu yemini eden bütün kamu görevlileri,  Cumhuriyeti koruma ve kollama konusunda ağır bir sorumluluk yüklenmişlerdir.  Hanımı resmi törenlere hiç gelmeyen, kaynanasının başını hiç açmadığı herkesçe bilinen Devlet Su İşleri Bölge Müdürünü, oranın çalışanları alaşağı edip, oraya Atatürkçülüğünden kimsenin şüphe etmediği bir arkadaşlarını getirebilirler.

Cibali Karakolu Baş komiseri Cafer’in de birinci vazifesi, iç hizmet kanununda yazsın yazmasın, “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.” En azından, böyle bir tehlike gördüğünde Cibali’de durumu el koyabilir. Mesela Cibali’de kamusal alana başörtülülerin, sakallıların girmesini yasaklayabilir. Nitekim bazı mahkemelerde yargıçlar bu görevi yerine getirmekte, duruşmalara ister davacı olsun, ister davalı olsun, isterse avukat, isterse de şahit olsun başörtülü kadınları sokmamaktadır. Aynı şekilde bazı doktorlar da kan vermek isteyen başörtülülerden kan almamaktadır.

Türk Gençliği de İnkılapların ve Rejimin Sahibi ve Bekçisidir

Cumhuriyeti korumak ve kollamak için, silahlı kuvvetlerde ya da kamuda görevli olmaya da gerek yoktur. Bakın Atatürk Bursa nutkunda ne diyor:

 “Türk gençliği inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların, lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve hareket duydumu; bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir; elle, taşla, sopa ve silahla… nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç ‘Polis henüz inkılap ve cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım’ diyecektir. Onu hapse atacaklar kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber bana, İsmet Paşa’ya telgraflar yağdırıp suçsuz olduğu için tahliyesini çalışmasını istemeyecektir. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri de düzeltmek benim vazifemdir.’ İşte benim anladığım Türk genci ve Türk geçliği.”

Atatürkçü Düşünce Toplulukları, Cumhuriyetçi Düşünce Toplulukları, Demokratik Düşünce Topluluğu, Atatürkçü Düşünce Kulüpleri, Atatürkçü Düşünce Dernekleri vs Atatürk’ün söylediğini iddia ettikleri bu sözlerle sürekli gençleri harekete geçirmeye çalışmaktadır.

Şimdiye kadar hiçbir savcı da bunlar hakkında dava açmadığına göre, Atatürk’ün adını kullanarak açıkça kanunsuzluğa çağrı yapmak serbesttir, ya da Atatürk’ün söylev ve demeçleri kanunların üzerinde sayılmaktadır.

 
Cumhuriyeti Koruyup Kollarken Köşeyi Dönmek

Adam Cumhuriyet mitinglerinde ve televizyonlarda Cumhuriyeti korumak ve kollamak için yırtınıyor; herkese saldırıyor, darbe yapmayan Genelkurmay Başkanına hakaretler yağdırıyor; adeta bir meczubu oynuyor. Gerçekte ise hesabı kitabı sağlam… Cumhuriyeti korumak hikâyesi ile Kuvvet Komutanları ile ilişki kuruyor, asıl amaç Kuracağı televizyona OYAK’tan reklam garantisi almak…

Adamın kurduğu televizyon eften püften programlarla bayağı reyting alıyor, Cumhuriyet mitinglerinde bilenen halk eve dönünce bu televizyonu seyrediyor. Adam keskin muhalefet yapıyor, 24 saat iktidara saldırıyor, muhalefeti övüyor. Cesaretinden dolayı adamı takdir edeceğiz, bir de öğreniyoruz ki, adam ana muhalefet partisinden 3,5 milyon dolar almış. Meğer CHP bu parayı bu televizyona, partiyle ilgili bir belgesel yapma karşılığı vermiş. Ortada belgesel yok, ama 3,5 milyon dolarlık bir fatura var. CHP Tuncay Özkan’ın televizyonuna kimsenin bilmediği ve seyretmediği bir belgesel için 3,5 milyon dolar ödemiş, bunun faturasını da gösterdi, kimsenin de bir şey diyeceği kalmadı. Partilerin hesaplarını inceleyen savcı da, bilirkişiler tespit etsin bakalım, Tuncay Özkan’ın yaptığı program kaç kuruş eder, demedi… Erbakan ne kadar safmış; kayıp trilyonlara böyle bir fatura uyduramamıştı.

Tuncay Özkan’ın televizyonunun en büyük serveti AB düşmanlığı idi, AB’den yana olan herkesi ulusa ihanetle suçluyordu… Meğer adam programlarından birini de AB desteği ile sürdürüyormuş. AB’den araştırma projesi alıp yürüten bilim adamlarını vatanı satmakla suçlayan Emin Çölaşan’ın dava arkadaşı meğer pek seyredeni olmayan Kiosk programını da  AB desteğiyle sürdürüyormuş.

Tuncay Özkan işler biraz ters gidince bu televizyonu çok iyi bir para ile sattı. Adam Cumhuriyeti koruma ve kollama derken servet yaptı…  Biz de, bir Atatürkçü derneğin adını kullanarak Örtülü Ödenekten 5.500 lira tırtıklayan Selçuk Parsadan’ı büyük dolandırıcı sanmıştık.