‘Kaynaşmış bir kütle’den çokluk içinde birliğe

Sayın Cumhurbaşkanı 1 Ekim’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında yaptığı konuşmada önemli mesajlar verdi. Aslında bu konuşmayı, bir süredir gündemde olan “Kürt Açılımı”na teorik bir zemin teşkil edecek şekilde Cumhurbaşkanının Türkiye’nin rejimini kısmen yeniden tanımlaması olarak da niteleyebiliriz.

Cumhurbaşkanının konuşmasında ifadesini bulan mesajlardan şu dört tanesini özellikle zikretmek isterim: “çokluk içinde birlik”, “devlet millet içindir”, “demokrasi” ve “hukukun üstünlüğü”.

Cumhurbaşkanı bu konuşmasında en başta çoğulculuğu temel bir siyasi değer olarak zikrediyor ve bunu “çağdaşlık”la ilişkilendiriyor ki bunun Türkiye’nin “devlet geleneği” bakımından alışıldık bir durum olmadığına dikkat çekmek isterim. Devlet erkânınca sadece “birlik-bütünlük”ün vurgulanmasına alışık olunan bir ülkede bir cumhurbaşkanının etnik, dini ve kültürel farklılıkları “doğal bir durum” olarak nitelemesi, hatta bunların zenginlik kaynağı olduğunu belirtmesi gerçekten de son derece önemlidir.

Evet, Cumhurbaşkanı çeşitlilik ve çoğulculuğu vurgularken “milli birlik”ten büsbütün vazgeçmiyor, hatta toplumun “birlik fikrinden uzaklaşması”ndan bir tehlike olarak söz ediyor. Dahası, konuşmanın genel havasına ters düşer şekilde, Cumhurbaşkanı “devletin bekâsı”na da atıfta bulunuyor. Ama yine de bunları yaparken “farklılıklara saygı”ya dikkat çekmeyi unutmuyor ve “çeşitliliğin içinde birliğin sağlanması”nı bir ideal olarak gösteriyor.

Bununla tutarlı olarak, Cumhurbaşkanı birlik”i “kendi vatandaşlarını tek bir kalıp içinde erimeye zorlayarak” sağlamaya çalışan devletlerden olumsuz bir dille söz etmek suretiyle de asimilasyonist politikaları açıkça reddetmiş oluyor.

İkinci olarak Cumhurbaşkanı Cumhuriyetin resmi söylemindeki alışılmış devlet-millet ilişkisini de -daha önce Özal’ın yaptığına benzer şekilde- tersyüz ediyor ve “devlet millet içindir” demeye getiriyor. Cumhurbaşkanına göre, “devletin varlık sebebi” milletin demokratik taleplerini karşılamaktır.

Mensubiyet ve vatandaşlıkla demokrasi arasında kurulan ilişki de bu konuşmanın başka bir teması olarak karşımıza çıkıyor. Cumhurbaşkanı, siyaset teorisindeki yeni tartışmaları andırır şekilde, “vatandaşlık mensubiyeti”nin demokrasi yoluyla güçleneceğine dikkat çekmekle aslında Kürt sorununun çözümünde demokratik yöntemlere öncelik verilmesi gerektiğine de dikkat çekmiş olmaktadır.

Cumhurbaşkanının verdiği çok önemli başka bir mesaj da “derin devlet”in reddiydi. Cumhurbaşkanı devlet içinde oluşan illegal yapılanmalara, sözde rejimi korumak adına hukuk-dışı yollara sapılmasına kesin olarak karşı çıkılmasını istiyor. “Rejim” yerine hukuku vurgular veya “devletin tek yüzü hukuktur” derken Cumhurbaşkanının Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti haline gelmesi bakımından “Ergenekon” kovuşturmalarının fevkalâde önemli olduğu görüşünü onayladığını anlıyoruz.

Bütün bunların anayasal-demokratik bir sistemi tanımlayan esaslar olduğunda şüphe yok; ama bunlar aynı zamanda -başta da işaret ettiğim gibi- Kürt sorununun çözümüyle de yakından ilgilidirler. Nitekim, Cumhurbaşkanı “terör”ün sona erdirilmesinden söz ederken de “yeni yöntemler”e atıfta bulunmaktadır. Bunun, sorunun -şimdiye kadar yapıldığı gibi- askeri ve polisiye tedbirlerle çözülemeyeceğini varsayan ve sahici bir çözümün ancak yukarıda  anlatılan esaslar çerçevesinde mümkün olacağını hatırlatan bir yaklaşım olduğu açıktır.

Türkiye’nin asıl garabeti şurada: Cumhurbaşkanının herhangi bir demokrasi için asgari gereklilikleri hatırlatması bile burada önemli oluyor.

Star, 03.10.2009

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikKürtler bir kez daha aldatılırsa
Sonraki İçerikTürk sorunu

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,732TakipçilerTakip Et