Hangi İktisat?

Yirminci yüzyılda yaşanan kıtlıklar ve yokluklar piyasa ekono-misinin değil, muhteris siyasî projelerin, hak–hukuk bilmez diktatoryaların, obur toplum mühendislerinin eseridir. “Tüke¬tim toplumu olma”, “tüketmecilik” gibi lâflar, modası geçmiş, hiçbir anlamı olmayan lâflardır. Hiçbir piyasa ekonomisi müda¬fii yazar,“Tüketebildiğin kadar insansın.” dememiştir.

1– İktisat ciddî bir disiplinse “Başka bir iktisat mümkün” (Radikal 2, 22 Temmuz 2001) diyenlerin literatüre geçmiş iktisat teorilerinden birinin izini süren bir açılım getirdikleri veya yep¬yeni bir paradigmanın temellerini attıkları kanaatine ulaşmış olmaları beklenir. Beyannamede böyle bir açılımın izi yoktur ve o bir iktisadî metin değil, sadece siyasi ve spekülatif bir çağrıdır. Ne yazık ki, bu çağrının bir iç tutarlılığı da yoktur. Ancak, aka¬demik ve teknik bir kimliği olmamakla beraber, bu beyanna¬meyi iktisat tarihindeki anti–Smithçi çizgiye oturtmak müm¬kündür.
2– 20. yüzyılda iktisat alanında en büyük kavga Smithçilerle anti–Smithçiler arasında yaşanmıştır. Bu kavgayı başlarda anti–Smithçiler Keynesyenizm formunda kazanmıştır. Ancak, özel¬likle M. Friedman ve F. A. Hayek gibi yazarların çabalarıyla 1950’lerde başlayan karşı ataklar ve 1970’lerden itibaren yaşanan iktisadî gelişmeler nihaî zaferin Smith çizgisi lehinde tecelli et¬mesini sağlamıştır. Bugünkü iktisat teorisi tartışmalarının arka planı budur. Smith’in sisteminin Keynes’in sistemine karşı ka¬zandığını artık Keynesyenler bile kabul etmektedir. “Başka bir iktisat mümkün” yazısını kaleme alanlar sanki bunlar hiç ya¬şanmamış, temel tez ve iddialarının önemli bir kısmı zaten çürü¬tülmemiş gibi yazmaktadır.

3– “Başka bir iktisat mümkün” adlı beyanname, klâsik; fakat modası geçmiş bir tavırla, “kâr” kurumuna saldırmaktadır. İkti¬sadî davranışlarda en önemli şey müşevviklerdir. Keza tarihî tec¬rübe müteşebbisliğin iktisadî hayatta ne kadar fonksiyonel ve yararlı olduğunu da yeterince kanıtlamıştır. Beyannameciler gi¬rişimcilerin iktisat için gerekli olduğuna inanıyor mu, inanmı¬yor mu? İnanıyorlarsa müteşebbisleri harekete geçirmenin kâr dışında bir yolunu mu biliyorlar? İnanmıyorlarsa, müteşebbis sınıfın olmadığı ülkelerin ekonomik bakımından nasıl bir per¬formans sergilediğinden haberleri yok mu?

4– Hayat şartlarının iyileştirilmesi piyasa ekonomisinin ge-lişmesinden geçmektedir. Endüstri devriminden beri dünyanın ortalama hayat seviyesi devamlı yükselmektedir. Bu yükselme, şüphesiz, dünyanın üçte biri kapalı bir sosyalist blok haline gelmese, Batı ülkeleri ve azgelişmiş ülkeler iktisat politikalarını Keynesyen çizgilerde oluşturmaya yönelmese, daha fazla olurdu. Yirminci yüzyılda yaşanan kıtlıklar ve yokluklar piyasa ekono-misinin değil, muhteris siyasî projelerin, hak–hukuk bilmez diktatoryaların, obur toplum mühendislerinin eseridir. “Tüke¬tim toplumu olma”, “tüketmecilik” gibi lâflar, modası geçmiş, hiçbir anlamı olmayan lâflardır. Hiçbir piyasa ekonomisi müda¬fii yazar, “Tüketebildiğin kadar insansın.” dememiştir. Bu tür sözler, piyasa ekonomisine düşman olan veya onu anlayamayan kimselerin çirkin yakıştırmalarıdır.

5– Globalleşmeyi yöneten bir merkez yoktur. Çok uluslu şirketler hem gitgide daha çok lokal bir nitelik kazanmaktadır hem de kendi varlıkları açısından hafife alamayacakları tehdit¬lerle karşılaşmaktadır. Bu tehdidin kaynağı beyannamecilerin reddettiği piyasa mekanizması ve rekabettir. Hiçbir şirketin pi¬yasadaki yeri iyi donanımlı bir çalışanın yeri kadar garantili de¬ğildir. New York Borsası’nda en çok işlem gören 20 şirketin 8’i son on yılda doğan şirketlerdir. Globalleşme, doğal olarak, bazı sektörleri olumsuz yönde etkilemekte, hatta yok etmektedir. Bu gibi durumlarda, söz konusu sektörlerde çalışan işçiler ve yatı¬rım sahipleri zora düşmektedir. Buna karşılık yeni sektörler or¬taya çıkmakta ve milyonlarca insan buralarda istihdam edil¬mekte, tüketiciler bu sektörlerde üretilen mal ve hizmetleri kul¬lanarak tatminlerini artırmakta, hayat seviyelerini yükseltmek¬tedir. Hayatın akışı böyledir. Korumacılık çare değildir. Tarih şahittir ki, en çok korumacı ülkeler en fakir ülkeler haline gel¬miştir.

6– IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar piyasa ekonomisi ta-raftarlarının ille de ve her durumda savunduğu ve olumlu bak¬tığı kuruluşlar değildir. Bu tür kuruluşlar iktisadî olmaktan çok siyasîdir. Liberallerin karşı olduğu bir merkezîleşmeyi hatta ba¬zen tekelleşmeyi temsil eder. Hükümetlerle çalışarak siyasî kad¬roların serbest piyasalar üzerindeki baskıcı ve tehdit edici elini güçlendirir. Ayrıca bazılarının tarihleri bürokrasi ve yolsuzluk¬larla doludur. IMF, WTO gibi kuruluşlara karşı yapılan protes¬tolar, mantıklı bir alternatif ekonomik düzenin habercisi veya iyi anlaşan grupların toplu eylemi değildir. Eylemciler kapita¬lizmin anti–kapitalist çocuklarıdır. Dünya çapında eylemlerini mümkün kılan bütün ulaşım, iletişim araçlarını kapitalizmin ya¬rattığı zenginlik sayesinde elde etmişlerdir. Seyahat için gerekli boş zamanı onlara veren de kapitalizmdir. Bu grupların amaçları da farklı farklıdır. Eylemcilerin genellikle zengin ülkelerin va¬tandaşları olmaları da dikkat çekicidir. Globalleşmeye sadece fa¬kirlerin karşı çıktığı kanaati bir batıl inançtır. Aksine, en hızlı globalleşme karşıtları zengin ülkelerden gelmektedir. Ucuz emek rekabeti istemeyen zengin ülke işçileri, tarımda koruma arzulayan varlıklı çiftçiler, kendisinden daha iyiye ve ucuza mal üreten yabancı rakipler karşısında tutunamayacağını bilerek gümrük duvarlarının dikilmesini talep eden iş çevreleri vb. glo¬balleşmeye asıl karşı ve globalleşmenin kesintiye uğramasından en çok yarar sağlayacak kesimlerdir.

7– İktisadî hayatta üretimle dağıtım iç içedir. Bir yerde üre¬tim yapılıyorsa, aynı anda üretimde kullanılan üretim faktörle¬rine dağıtım da yapılıyordur. Aradaki bağı kopartmaya kalkar¬sanız, fakirliğe, sefalete davetiye çıkarırsınız. Zenginliğin özü iyi üretmek ve çok üretmektir. En zengin ülkeler en çok üreten ül¬kelerdir. Ve zenginliği doğrudan doğruya yaratanlar, devletler, hükümetler değildir; çalışanlardır, girişimcilerdir. İktisada keyfî müdahaleler üreticileri caydırır. Kendi emeğinin ve girişiminin ürününe sahiplenme imkânı olmayan hiç kimse üretmez.

8– Piyasa ekonomisi taraftarlarının gücü ve teorilerinin üs-tünlüğü, arkalarında büyük medya desteği bulunmasından, üni-versitelerdeki iktisat hocalarının çoğunun liberal olmasından –zinhar öyle değildirler, iftira etmeyelim– kaynaklanmıyor, zira bunların ikisi de gerçek değil. Piyasa ekonomisinin gücünün kaynağı hayatın kendisidir.

9– Beyannameye göre, “Kamunun ekonomiye müdahale alan ve yetkilerini genişleten düzenlemeler gerekiyor”muş. Kamunun ekonomiye müdahale yetki ve alanlarının genişletilmesinin an¬lamı, ekonominin iyice siyasileştirilmesi ve ekonomik dinamik¬lerin tahrip edilmesidir. Türkiye ekonomisi zaten siyasi ve bü¬rokratik tahakküm altında ezilmekte, inlemektedir. Beyanna¬meciler, zehiri ilaç zannetmektedir. Kamunun tam hakim ol¬duğu ülkeler birer birer çöktü. Kamunun patron olmaktan çık¬tığı, özgürleşen yerler ise gelişti. Ekonomik özgürlük ve iktisadî gelişme indekslerinin beyannameciler için hiç anlamı yok galiba.

10– Elbette, alternatiflerine üstünlüğünü ilân etmesi veya perçinlemesi, piyasa ekonomilerinin sorunsuz olduğu veya glo-balleşmenin hiç problem yaratmadığı anlamına gelmiyor. Bugün hem özellikle gelişmekte olan ülkelerin, hem de bütün dünya ülkelerinin yüz yüze olduğu en ciddî sorun; henüz sağlıklı bir uluslararası para sisteminin kurulamamasıdır. Gitgide globalle¬şen dünyada bir yerdeki malî kriz o ülkeye zarar vermekle kal¬mayıp hızla diğer yerlere de bulaşabilir. Nitekim son yıllarda peş peşe yaşanan birçok kriz bunu göstermiştir. O yüzden ciddî ve iddialı iktisatçılar, herhalde, önümüzdeki yıllarda anlamsız spekülasyonlarla ve sloganlarla uğraşmayacak, bu konuda kafa yoracaktır.

10.11.2001, Zaman

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et