Ana Sayfa Blog Sayfa 634

Bu topraklarda hiçbir şey olmadı!

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun Orhan Pamuk’la ilgili kararını duymuşsunuzdur.

Duymadınızsa tez elden öğrenseniz iyi olur. Çünkü eğer Türkiye hakkında konuşmaya meraklı biriyseniz, bu karar bir gün gelip sizi de vurabilir.

Önce olayı özetleyelim:

Orhan Pamuk yabancı bir dergiye verdiği söyleşide “Bu topraklarda 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürüldü” demişti. Bu sözler o zaman Türkiye’de çok tepki çekti, çok eleştirildi. Eleştirilerin asıl yöneldiği nokta rakamın abartılı oluşuydu. Kimse kalkıp da “Bu topraklarda hiçbir Ermeni’nin, hiçbir Kürt’ün burnu kanamadı” diyemeyeceği için; zaten devletin bir diplomatı -Kamuran Gürün- sayıyı 300 bin olarak “resmileştirdiği” için; tartışma 300 bin rakamının baz alındığı; 300 binle 1 milyon arasında gidip gelen bir açık eksiltmeye dönüştü.

Her neyse, böyle bir tartışma yaşandı ve kapandı…

Ama hayır kapanmadı!

Pamuk’un bu sözünden fena halde alınan altı kişi “Vay sen bana nasıl katil dersin” diyerek dava açtı ve manevi tazminat talebinde bulundu.

Gayrı ciddi bir talepti; daha çok sembolik bir protesto davranışı gibi algılandı ve önemsenmedi. Nitekim, davaya bakan Şişli 3’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi de davayı reddetti. Konu temyize gitti, geldi, mahkeme kararında diretti, tekrar gitti, lafı uzatmayalım, sonunda bir de baktık Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bizim sembolik bir çıkış diye gördüğümüz iddiayı ciddiye almış ve davacıların Pamuk aleyhine tazminat davası açabileceğine hükmetmiş!

İnanılması gerçekten zor.

Gerçekten çığır açıcı bir karar!

Nasıl bir çığır açtığını şöyle birkaç örnekle somutlamaya çalışalım:

Bu karardan sonra biri kalkıp da “Bu topraklarda şu kadar kişi polis işkencesiyle öldürüldü” demeye görsün. Polis teşkilatında kaç kişi varsa her birinin tek tek “Vay sen bana işkenceci katil dedin” diye dava açma hakkı doğmuş bulunuyor.

Aynı şekilde “bu topraklarda” şimdiye kadar şu kadar travestinin hunharca öldürüldüğünü söylediğinizde de 72 milyonun her birinin “homofobik katil yerine kondum” diye dava açması mümkün.

Tabii, insanları rencide eden tek şey cinayet suçlaması altında kalmak da değil.

Diyelim bir araştırmacının “bu topraklarda” aile içi şiddetin çok yaygın olduğunu, yaklaşık on milyon kocanın karısını dövdüğünü söylemesi durumunda bütün kocaların mahkeme kapısına yığılıp “töhmet altında bırakıldığı, dayakçı maço erkek suçlamasıyla karşı karşıya bulunduğu” gerekçesiyle manevi tazminat talep etme hakkı doğar.

Ya da; bir başka araştırma, hakim ve savcıların yüzde şu kadarının rüşvet almaya meyyal olduğunu ortaya çıkarmışsa, aynı şekilde bütün hakim ve savcılar tek tek “hırsızlık suçlamasıyla karşı karşıya bulundukları ve rencide oldukları” iddiasıyla dava açıp o araştırmacıyı anasından doğduğuna pişman edebilirler.

Kararı veren Yargıtay üyeleri şu kadarını bile düşünmüyorlar ki, Orhan Pamuk’un o sözüne kızanların hemen hepsi, karşı argüman olarak “Ermeniler de Türkler’i öldürdü” dediler, diyorlar…

Peki, bu durumda, Ermeni vatandaşlarımızın da aynı şekilde manevi tazminat davası açma hakkı doğmuyor mu? Ya bu karar üzerine onlar da tek tek “Vay sen bana nasıl katil dersin; Ermeni çetecilerin işledikleri suçu bana nasıl bulaştırırsın” diye dava açmaya kalkarlarsa ne olacak?

x x x

Doğrusu bu yazıyı yazarken kapıldığım duygu şu: Böyle bir kararın absürtlüğünü ispatlamaya çalışmak, bunun için örnekler vermek zorunda kalmak ne kadar da sıkıcı ve bayat… Yazdığım her şey malumun ilanı gibi görünüyor ve okuyucunun anlayışına hakaret ettiğim duygusuna kapılıyorum. Ama öte yandan; ortada kapı gibi bir yüksek mahkeme kararı var ve biz ciddiye almazsak içtihat oluşturması işten bile değil…

En iyisi şöyle bitireyim:

Böyle bir yüksek yargı kararından sonra, “bu topraklarda” fikir özgürlüğünden, ifade özgürlüğünden nasıl bahsedebileceğiz, bilmiyorum gerçekten.

Bu kararın tek bir sonucu vardır: Bu topraklarla ilgili her eleştiri 72 milyonun her birini tek tek rencide edebiliyor ve tazminat isteme hakkı doğuruyorsa, yapılabilecek tek şey, bu topraklarda olup biten hiçbir şeyi konuşmamaktır.

Anladığım kadarıyla, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu üyelerinin istedikleri de bu zaten.

Bugün, 09.10.2009
 

Kapitalizmden kurtulmalı mıyız?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul renkli ve sıcak olaylara sahne oldu. IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları bu tarihî şehrimizde yapıldı. Çok sayıda yabancı katılımcı dünyanın her yanından İstanbul’a aktı. Küreselleşme karşıtları bol bol gösteri yaparak toplantıları protesto etti.

Bir sosyalist gazeteci IMF başkanına ayakkabı fırlattı. Değişik gruplar Taksim, Dolmabahçe gibi yerlerde nümayişler gerçekleştirdi. Ne yazık ki zaman zaman şiddet de kullanıldı ve insanların ve firmaların mallarına zarar verildi.
IMF-Dünya Bankası toplantılarını protesto edenler genelde sol gruplardı. Ancak, sağ kesimlerden de sosyalist tezleri tekrarlayan eleştiriler geldi. Gösterilerde kullanılan sloganlar, basın açıklamaları ve medyada yer alan kimi yazılar protestocuların aşağı yukarı şu görüşte olduğunu ortaya çıkardı: IMF ve Dünya Bankası kapitalizmin temsilcisidir. Dünyadaki açlık, yoksulluk ve eşitsizlikten kapitalizm sorumludur. Son krizin sebebi de kapitalizmdir. İnsanlığın kapitalizmden kurtulması gereklidir. Bu olursa açlık, sefalet ve eşitsizlik ortadan kalkacaktır. Dünya daha iyi bir gezegen olacaktır. Acaba öyle midir?

Kapitalizm sevimsiz bir kelimedir ve aslında sosyalistlerin icadıdır. Geçen yüzyılın sonlarından günümüze sosyalist entelektüel hegemonya o kadar koyu olmuştur ki sosyalistler muarızlarının adlarını bile belirlemiştir. Kapitalizm terimi liberal filozoflar tarafından pek tutulmamıştır. Mises, Rand, Rothbard gibi bazı yazarlar tarafından benimsenmekle beraber Hayek’in de aralarında bulunduğu önemli ve geniş bir grup bu adlandırmayı reddetmiştir. Onlar savundukları sisteme genel olarak serbest piyasa ekonomisi, hür ekonomi gibi adlar vermeyi tercih etmiştir. Hatta sırf bu ihtiyaca cevap vermek için Hayek, catallaxy denilen bir terim geliştirmeye çalışmıştır. Bununla piyasa işlemlerinin ekonomik boyutu aşan özelliklerine dikkat çekmek istemiştir.

Sosyalistlerin icadı olmasına ve bütün sevimsizliğine rağmen kapitalizm terimini tamamen reddetmek de zor görünmektedir. Zira, kapitalizm adı verilen şeyin sermaye oluşumu ve kullanımıyla kaçınılmaz bir ilişkisi vardır. Ancak, bütün liberaller bilirler ki kapitalizmin iki ana türü mevcuttur: Serbest piyasa kapitalizmi veya liberal kapitalizm ve devletçi kapitalizm. Bugün ABD kapitalizmi veya düz olarak kapitalizm diye anılan şey liberallerin kınadığı ve karşı çıktığı devletçi kapitalizmdir. Devletçi kapitalizm serbest piyasaya dayanmaz, kontrollü ve manipüle edilmiş piyasayı öngörür. Bu sistemde devlet bir işadamları grubuyla birlikte ekonomik hayatı önemli ölçüde kontrol eder. Milli güvenlik, milli sanayi, fakirlerin korunması, sosyal devlet gibi kavramlarla kamufle ederek serbest teşebbüsü budar ve rekabeti önler. Bu sistemden kazançlı çıkanlar kendi güç ve bilgileriyle iş yapan gerçek müteşebbisler veya akşam evine ekmek götürme mücadelesi veren fakirler değil ekonomik güçle siyasi gücü birbirine eklemleyen egemen zümrelerdir.

Liberal Kapitalizm, Devletçi Kapitalizme Karşıdır

Bu yüzden liberaller devletçi kapitalizmi değil serbest piyasacı kapitalizmi savunurlar. Devletçi kapitalizmi yanlış bir model olarak görürler. Başka bir deyişle liberaller büyük firmaların değil serbest rekabetin taraftarıdırlar. Şu veya bu işletmenin özel ve öznel durumuyla ilgilenmezler. Tüketiciye en iyi hizmet eden şirketlerin yaşayacağı ve diğerlerinin tasfiye olacağı veya kendini yenileyeceği serbest rekabet ortamını savunurlar. Bugün kullanma lüksüne sahip olduğumuz birçok mal ve hizmetin serbest rekabet ortamında var ve kullanılabilir hale geldiğini bilirler. Tüketicileri bürokrat ve politikacıları tavlama ve “satın alma” gücüne sahip işadamlarının şerrinden rekabetçi piyasanın koruduğundan emindirler.

IMF ve Dünya Bankası liberal kapitalizmin değil devletçi kapitalizmin organlarıdır. Bu kurumlar Soğuk Savaş döneminde baskın bir devletçilik çizgisindeydiler. Sosyalizmin çöküşünden sonra herkes gibi piyasa ekonomisine daha yakın bir noktaya geldiler. Ama hiçbir zaman tam piyasacı olmadılar. Liberal açıdan bu kurumların varlığına karşı çıkmak için birçok sebep vardır. IMF kredi piyasalarında bir merkeziyetçiliği dayatmakta ve böylece rekabeti engellemektedir. Dünya Bankası farklı ihtiyaçlara aynı kalıp çözümleri devletler aracılığıyla toplumlara empoze etmektedir. Merkeziyetçi oldukları için bu kuruluşlar siyasi manipülasyonlara çok açıktır. Nitekim, genelde Batı dünyası özelde ABD tarafından siyasi amaçlarla kullanılabilmektedir. Liberaller her merkeziyetçiliğe olduğu gibi buna da karşı çıkmak durumundadır. IMF ve Dünya Bankası siyasi kuruluşlardır. Devletlerle çalışırlar, piyasa aktörlerinin önünü keserler. Yanlışları sürdürmeleri veya örtmeleri için devletlere kredi açarlar. Sonra devletlerin çarçur ettiği paraların ödenmesini sağlamak için vergi mükelleflerinin limon gibi suyunun sıkılmasını talep ederler.

Ancak, IMF ve Dünya Bankası’na liberal açıdan karşı çıkmakla sosyalist açıdan karşı çıkmak arasında ciddi bir fark vardır. Liberaller daha iyi ve daha çok piyasa ekonomisine ulaşmak için bu tür devletçi ve merkeziyetçi kuruluşlar ortadan kalksın isterken, sosyalistler piyasa ekonomisinin tümden yok olması için IMF ve Dünya Bankası’nı topa tutmaktadır. Liberallerin merkeziyetçi dünya finans kuruluşlarının yönlendirdiği kredi mekanizmasından çok daha etkili ve başarılı olduğu ispatlanmış bir çözüm önerisi vardır. Buna karşılık sosyalistlerin gerçekte neye karşı çıktığı ve neyi savunduğu meçhuldür. Onların muhalifliği sadece satıhtadır ve sahtedir, zira sözüm ona karşı çıktıkları merkeziyetçilik ve tekelleşmenin daha kötüsü savundukları model tarafından yaratılmaktadır.

Piyasa ekonomisinin ne olduğunun ve insanlığa neler sağladığının bilinmemesi çok acıdır. Piyasa ekonomisi medeniyetin temel unsurudur. Bu hem iktisadi hem de siyasi ve hukuki açıdan böyledir. Piyasa ekonomisine karşı çıkmak insanlığın açlık, sefalet ve eşitsizliğin mahkumu olacağı; herkesin bir dilim ekmek için insan kardeşlerine karşı canavar kesileceği; eşitsizlik ve ekonomik tahakkümün egemen olacağı bir dünyaya davetiye çıkarmaktır. Özgürlüğün altyapısına; insanların bireysel tercihlerini korkusuzca yapma ve yaşama imkânına sahip olacağı sosyal ortama; en çok zayıfın ihtiyaç duyacağı hukukun hakimiyetine; siyasi gücün sınırlı ve kurallı olmasına karşı çıkmak ve kaba devlet gücünün nadiren tezahür eden iyi niyet ve anlayışına hayatımızı ve varlıklarımızı emanet etmektir. Daha açık söyleyelim, piyasa ekonomisine karşı çıkmanın fiili anlamı barbarlığa kur yapmaktır.

Ne yazık ki bu gerçekler popüler kültürün telkinlerine terstir. Her yerde her zaman insanlara kadir-i mutlak bir devletin insanları besleyebileceği, herkese her şeyi sağlayabileceği, haksızlık ve eşitsizlikleri giderebileceği, ekonomik kalkınmayı başarabileceği propaganda edilmektedir. Böylece devlet adeta bir yeryüzü tanrısına çevrilmektedir. Devletçilik ekonomik hayatta güya sağlayacağı faydalar üzerinden savunulur ve telkin edilirken, ekonominin patronu olan bir devletin aynı zamanda insanlara doğru din, doğru düşünce biçimi ve doğru hayat tarzı buyurma noktasına da geleceği göz ardı edilmektedir. Ve bu sağlıksız bakış siyasi yelpazenin her yerinde, hem sağında hem solunda, kendini göstermektedir. Bu yüzden, protesto gösterilerini aynı zamanda devletçi zihniyet ve kültürün bir dışa vurumu olarak okumak haksızlık olmaz. Asıl kurtulmamız gereken tekelci devlet kapitalizmi ve ona karşı çıktığını zanneden ama onun yarattığından daha kötü bir tahakkümü yaratma peşinde koşan bu devletçi sosyalist zihniyettir.

Zaman, 09.10.2009

 

Rejimin restorasyonu mu?

 Dışişleri Bakanı Davudoğlu bir vesileyle AKP iktidarı döneminde “Cumhuriyet’in restore edildiği”ni söylemiş. İlk bakışta sarih görünmesine rağmen, bu sözden farklı anlamlar çıkarılabilir.

Nitekim, kimileri bunu ilk dönem Cumhuriyetçi paradigma doğrultusunda rejimin yenilenmekte olduğu şeklinde anlamak istiyor. Üstelik bu anlayış, kelimenin “eski halin iadesi, önceki duruma dönme” şeklindeki anlamına da uygun düşüyor.
Ne var ki, ben AKP çevrelerinin de bundan aynı şeyi anladıklarını sanmıyorum. Muhtemeldir ki, onlar -Bakanını kendisi dahil- “Cumhuriyetin restore edilmesi”nden rejimin yenilenmesini, yeniden kurulmasını anlıyorlardır. Eğer böyleyse, “restorasyon” kelimesinin yanlış bir seçim olduğunu düşünüyorum. Esasen kelimenin ilk anlamını, yani rejimin eski veya orijinal haline döndürülmesini, anlamamız halinde, yapılanın pek de matah bir şey olmadığı sonucuna varmamız gerekir.

Mamafih, Bakanın asıl kaygısı AKP iktidarının gidişatından endişe duyanlara güvence vermek olabilir, ki bu durumda “restorasyon” kelimesi duruma uygun düşmektedir. Yani, bu sözle denmek istenmektedir ki, “Hiç kimsenin endişe etmesine gerek yok, bizim yapmakta olduğumuz şey Cumhuriyet’in temel paradigmasına geri dönmekten başka bir şey değildir.”

Peki bu doğru mudur? Yani, AKP’nin “son 7 yılda” yapmaya çalıştığı şey, rejimi kuruluş esasları doğrultusunda yenilemek midir?…

Sorunun cevabı, “Cumhuriyet” terimini nasıl yorumladığınıza bağlı olarak değişir. Eğer bundan siyaset felsefesindeki anlamıyla “cumhuriyet”i kastediyorsanız, o zaman terimin kuruluş dönemindeki pratik anlamını bilinçli olarak görmezden geldiğiniz ve onu sahici bir cumhuriyete dönüştürme arayışında olduğunuz sonucu çıkar ki bu iyi bir şeydir. Çünkü, bu dönemin resmi söylemi yer yer cumhuriyetçi tonlar taşısa da, uygulamada rejimin tamamen başka bir yönde gelişmiş olduğu açıktır.

Başka bir anlatımla, terimin doğru anlamında “cumhuriyet” ile Türkiye’deki -büyük harfle başlatılan- “Cumhuriyet” aynı şey değildir. Türkiye’nin Cumhuriyet’i, milliyetçi ve lâikçi esaslara dayalı, bildiğimiz tek parti rejimidir. Onun içindir ki, günümüzün kimi sol-demokratlarının Cumhuriyet’in “erken dönemi”ni referans almalarının psikolojik bir karşılığı olsa da, bu tutarlı bir siyasi pozisyon değildir.

Cumhuriyet’e atıf yapılırken kastedilen, temelleri Cumhuriyet’in ilk döneminde atılan cari rejim ise, AKP’nin “son 7 yılda” yapmaya çalıştığının bu “rejim”i restore etmek olduğunu söylemek fevkalâde ironik bir şey olur. Çünkü, bu, mevcut “rejim”in değişmezliğini savunanlarla aynı safta yer almak anlamına gelir. Oysa, besbelli ki, iktidar partisinin reformculuğunu anlamlı kılan şey tam da bu “rejim”i dönüştürmek, onu demokratik bir cumhuriyete çevirmek çabasıdır.

Esasen, gerek Cumhurbaşkanının gerekse bir ölçüde Başbakan’ın son çıkışları ancak böyle bir bağlamda anlamlıdır. Yoksa, o malum rejimin esaslarına -resmi söylemdeki ifadesiyle: “Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine”- dönecek olsak, başta Kürt sorunu ve din-devlet ilişkileri sorunu olmak üzere, Türkiye’nin hiçbir temel sorununu çözemezdik.

Ne kadar “reformcu” da olsa Türkiye’de hiçbir hükümetin meseleyi böylesine bir açıklıkla ortaya koymasının mümkün olmadığının elbette farkındayım. Malum, biz yazıp-çizenlerden farklı olarak, onlar “iş yapmak” -bizatihi değiştirmek istedikleri “çerçeve”nin içinde icra-yı faaliyet etmek- durumundalar ve bunun için tek başına demokratik meşruluğun -hatta “uluslararası desteğin”- yeterli olmadığını da biliyorlar.

Star, 08.10.2009

Şenol Özbek – Ülkücü gözüyle Kürt açılımı

Önce ben kimim?

Tanıyanlar biliyor. 25 yıl üniforma taşımış, üniforma taşıdığı dönemde terörle mücadelenin içinde bizzat bulunmuş, Türkün ve Kürdün kardeşliğini savunduğu ve son dönemde ortaya çıkan milliyetçilik anlayışını eleştirdiği için, ulusalcıların bir dönem, soyunda Kürtlük var mı diye araştırma yaptıkları ancak bulamadıkları, iftira nitelikli yaftalar vurmaya çalıştıkları ama beceremedikleri, herkesin kendisini ideolojik kodlarla ifade ettiği dönemlerde kendisini ülkücü olarak tanımlamış emekli bir asker. Hâlâ ülkücü müyüm? Ülkücü (ya da bir başka) siyaset hiyerarşisi ile bir bağım ve bağlantım olmadığı halde, bir oğlunun adını Kürşad, diğerinin adını İlbey ve bir diğerininkini de Saltuk Buğra koymuş bir insan olarak, bu soruya cevaben “Hayır, değilim” desem bile ilk başta kendi nefsimi inandırmam çok zor. Buna rağmen, ülkücülük de dahil olmak üzere ülkenin bütün kutsallarını kendi uhdesinde gören iradeye karşı hâlâ ve zorla kendimi ülkücü kabul ettirmek gibi bir derdim de yok…

Niye yazdım?

Bu ülkeyi sevdiğim için yazmak zorundaydım. Cemil Meriç’in deyimiyle, “hayırla şerrin savaşında fildişi kuleye kapanarak olaya seyirci kalmamak” için yazdım. Ülkemin vatandaşları günün çetin kavgaları içinde yüzerken yıldızlara serenat besteleyecek halim yoktu. Ve bu yazıyı niye Taraf’ta yazdım?

Çünkü Taraf, bizzat kendisine yönelttiğim eleştirilere karşı, herhangi bir fikrin veya grubun sesi olmadığını, bu ülke için inandığı doğruları dile getirdiğini, yazdığım takdirde benim fikirlerime de yer verebileceğini söyledi. “Buyurun, bu sürece katkı noktasında bizde eksik gördüğünüz bir şey varsa, siz dile getirin, yazın, yayımlayalım” dedi. Yani bir nevi beni yazmaya mecbur etti… Gelelim konumuza… Farklı sıfatlarla nitelemek suretiyle adına açılım dediğimiz bir süreci tartışıyoruz. Açılımın kodları ve açılımdan murat edilen şeyin ne olduğu henüz bütün boyutlarıyla belli olmasa dahi, ortaya çıkan emareleri itibariyle toplumda geniş çaplı bir umut sancısı doğurduğu muhakkak. Görünen o ki toplumun çok önemli bir kesimi açılım başlığı adı altında devletin bir vizyon değişikliğine gitmesi hususunda hemfikir. Yani bunda bir ihtilaf yok, hatta bunu zaruret olarak görenlerin oranı bir hayli fazla. İhtilaf, daha ziyade bunun içinin doldurulması sürecinde kimlerin aktör olarak yer alacağı konusunda ortaya çıkıyor.

Bunun yanında, nasıl olursa olsun, içi ne şekilde doldurulursa doldurulsun açılım fikrine tamamen karşı olan ve hatta lügatten böyle bir kelimenin çıkarılmasını savunan gruplar da mevcut. Hal böyle olunca, geniş çaplı desteğe rağmen, bu ülkenin bir açılıma ihtiyacı olup olmadığının tespitini yapmak gibi bir abes mecburiyetle karşı karşıya kalıyoruz.

Bir ülke düşününüz ki o ülkede insanlar hayatlarını şekillendiren sistem itibariyle mutsuzdur ama kendilerini mutsuz kılan şartların ortadan kaldırılması uğrunda sistemin tamiri için herhangi bir şey yapabilme melekeleri ellerinden alınmıştır. Bir ülke düşününüz ki her gün farklı sayıda insanın bir kısım ihmaller neticesinde ölmesi ya da öldürülmesi gayet normal hale gelmiştir ve o ülkede, insanın yaşaması ve yaşatılmasından ziyade, ölmenin ve öldürmenin ne kadar şerefli bir şey olduğundan bahsedilmektedir.

Bir ülke düşününüz ki devlet, toplum sözleşmesini esas alan bir siyasi sözleşme ile oluşturulmuş siyasi bir organizasyon olmaktan ziyade, toplum sözleşmesini yok farz eden bir diyalektik üzerine oturtulmuştur ve toplumun çeşitli katmanlarında kendini ifade edememenin sıkıntısı yaşanmakta ve bu dışa vurulmaktadır. Bu dışavurma yani sıkıntıları dile getirme çabaları ise devleti yıkmaya teşebbüs olarak algılanmaktadır. Bir ülke düşününüz ki o ülkede yaşayan insanların önemli bir bölümünün siyasi tercihleri ve hayatı tanımlama biçimleri, o ülkede var olan devlet organları nezdinde ülke için tehdit veya tehlike oluşturmakta, ülke kısa vadeli ve içe dönük tehdit algılamaları ile zaman kaybetmektedir. Bir ülke düşününüz ki o ülkede Türklük, hayatı hangi kültür koduyla algılıyor olursanız olun, Türküm demeniz şartıyla bedava dağıtılan ya da Türküm demediğiniz takdirde size kanun zoruyla giydirilen bir unvan haline getirilmiştir. Ve o ülkenin diyelim ki Hakkâri ya da Şırnak şehrinde yaşayan vatandaşı Türk, aynı vatandaşın sınırın hemen güneyinde yaşayan amcaoğlu ise varlığı ile ülke için tehdit oluşturan bir Kürt kabul edilmektedir. Bosna Hersek’teki Müslüman, hayret uyandıracak boyutta devletin ilgi alanı içindedir (ki öyle olması gerekir) ama nüfusun önemli bölümünü oluşturan bir vatandaş kitlesinin akrabası olan ve Halepçe’de katledilen Kürt, aynı devletin ilgi alanı içinde değildir.

Bir ülke düşününüz ki o ülkenin bütün komşularıyla kavgalı ve sorunlu olması, üzerinde yer aldığı coğrafyadan kaynaklanan bir mecburiyet olarak kabul görmekte ve insanlar her an yok olmaya aday bir ülkenin evhamlı vatandaşları olarak doğuştan asker olmaya davet edilmektedir. Bir türlü çözülemeyen sorunlar yumağı içinde kendi insan potansiyelini dahi işbirlikçi olarak gören bir tehdit algısı ülkenin temel dinamiği haline getirilirken, siyasi, tarihî, kültürel ve ahlaki sivil dinamikler küçümsenmekte ve aşağılanmaktadır. Düşününüz ki bir ilim müessesesi olarak ülkenin temel sivil dinamiğini oluşturması gereken üniversitenin başındaki profesör dahi sivil olmaktan ziyade doğuştan asker olmakla övünmektedir. Bir ülke düşününüz ki o ülkede egemenliği kullanma yetkisi, seçilmiş organlardan ziyade seçilmişlikle ilgisi olmayan yetkili organların uhdesindedir ve adı Cumhuriyet olan bir rejimde, bu durum Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Atatürk’ün kurduğu rejimi tasfiye etmek pahasına inşa edilen bu diyalektik, Atatürk’ün mirası diye insanlara yutturulmakta ve buna karşı gelenler Atatürk düşmanı ilan edilmektedir. Ülkeye hâkim kılınan korku felsefesi yüzünden, herhangi bir sorunu çözmeye ve yeni gelişmelere ayak uydurmaya yönelik bütün gayretler akamete uğramaktadır.

Kısacası, bir ülke düşününüz ki mazisi ile küs, bugünü ile kavgalıdır. 300 milyar dolarını dağlara taşlara gömmüş, binlerce insanını mezara göndermiştir ama bunun hangi beceriksiz politika ve uygulamaların neticesi olduğunun muhasebesini yapmamıştır ve yapamamaktadır. Bu muhasebeyi korkusuzca yapacak istidat ve kabiliyette bir insan unsuruna sahip olup olmadığı dahi tartışmalıdır.

Şu kısa örnekler ışığında dahi, bir insanın bu ülkenin bir açılıma, değişime, kabuk değiştirmeye ihtiyacı olmadığını söyleyebilmesi için, ülkenin hal ve istikbali konusunda herhangi bir kaygı taşımaması gerekir.

Bu ülkenin hiçbir tartışmaya mahal bırakmaksızın, bir değil birçok konuda açılıma gitmesi gerekirken, konu gelmiş kimilerinin terör, kimilerinin Kürt sorunu dediği sorun etrafında düğümlenmiştir. Bu açılıma karşı herkes, kendisini Türk olarak tanımlayan ve hatta bu tanımı ideolojik kodlara döken insanlardan büyük direnç beklerken, asıl ve büyük direnç DTP–PKK ekseninde ortaya çıkmıştır.Önce bir tespiti net ve kesin çizgilerle yapmakta fayda vardır. Şu anda kendisini milliyetçi ve hatta ülkücü olarak tanımlayan insanların dahi siyaset hiyerarşisi içinde olmayanlarının çok önemli bir bölümü, PKK ve Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmaması kaydıyla bu açılım sürecini tereddütsüz desteklemektedir. Eski nesil ülkücülerin ağabeyi olarak bilinen Nevzat Köseoğlu’nun açılım konusundaki açıklamaları bu camiadaki birçok insanın hislerine tercüman olma niteliği taşımaktadır. Türk Ocakları’nın, tereddütlü de olsa konuya müspet yaklaşımı ortadadır. Aynı camianın siyaset hiyerarşisinin içinde olanlarının ise yine önemli bir bölümü, yine PKK ve Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmaması kaydıyla bu açılıma sıcak bakmakta, ancak Türkiye’deki siyaset hiyerarşisinin kuralları gereği sesli düşünememektedir. Bunlar, doğrudan veya dolaylı olarak içinde bulunduğumuz camiada gözlemlediğimiz net verilerdir. Bu tespit, Kürtlerle Türklerin Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaşmadıklarını savunabilecek derecede şuur kaybına uğramış ulusalcı mantığın, milliyetçi camiayı yeterince tesir ve kontrolü altına alamadığının da delilidir.

Aslında bunda eski nesil milliyetçiler açısından şaşacak ve şaşırılacak bir durum yoktur. Çünkü bu ülkede herkesi Türk yapmaya ve Türk olmaya memur ve mecbur eden mantığa karşı direk veya dolaylı olarak ilk eleştiriyi getirenler, bu ülkenin milliyetçi aydınlarıdır. Dündar Taşer’in suni millet yaratma çabalarını değerlendirirken ifade ettiği “millilik ihdas edilemez, ancak tespit edilebilir” şeklindeki cümlesi ve bu minvaldeki değerlendirmeleri ortadadır. Değerlendirmelerinde, tarihî dinamikler ışığında herkesi Türk olmaya değil, Selçuklu, Osmanlı örneklerine işaret ederek Türk’ün etrafında birlik olmaya çağıran bir üslup sergilemektedir. Erol Güngör’ün diyalektiği tepeden tırnağa ahlak ve kültür kodları üzerine kuruludur. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri isimli eserinde, herkesi Türk olmaya memur ve mecbur eden Anayasa maddesini, sınırlarımız dışında kalan insanları kimlik çatısı dışında bırakmasından dolayı net cümlelerle eleştirmiştir. S. Ahmed Arvasi de, Doğu Anadolu Gerçeği isimli eserinde Kürdüm demekle bölücü olmak arasındaki farkı, ulusalcı diyalektiği de yerle bir edecek şekilde açıklamıştır. Bunun dışında tavır ve konsept geliştiren ve hatta sistemin muhafazası yönünde net tavır sergileyenlerin, 12 Eylül öncesinde “yıkılsın düzen, yaşasın devlet” sloganını niçin attıkları ve mevcut sistem eliyle bu millete giydirilmeye çalışılan elbisenin ona dar geldiği yönündeki söylemlerle neyi kast ettikleri konusunda bu millete bir açıklama yapmaları gerekir. En azından, Necdet Sevinç’in Yazarını Kurşunlatan Yazılar’ında anlattığı şekliyle, Muş yollarında doğum sancıları içinde ölen Bitlisli Sabiha Haspolat ile parası olmadığı için bedenine haciz konulan Bingöllü Kazım Ak’a umut vaat ederken kurulacağı söylenen milli devlet ile neyi kast ettiklerini hiç olmazsa kendi camialarına anlatmaları gerekir. Mevcut durum itibariyle sistemin bazı jargonlarını “milli devlet” başlığı altında savunmaya kalkanların, milli devlet zaten var ise geçmişteki milli devlet söylemi ve “milli devlet, güçlü iktidar” sloganıyla neyi ifade etmeye çalıştıklarını izah etmeleri gerekir. Çünkü bir noktadan sonra kavramların kendisi değil içlerinin nasıl doldurulduğu önemli olduğuna göre, onların vakti zamanında ortaya koyduğu milli devlet tasavvurunun böyle bir açılımın mihenk noktasını oluşturmayacağını kim garanti edebilir? Bütün bu fikirler karşısında “dün dündür, bugün bugündür” diyorlarsa, zaten buna söyleyecek bir sözümüz yoktur… Aynı süreçte en hayret verici tezahür ise DTP nezdinde ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar, halkın oylarıyla meclise geldikleri halde kendilerinin muhatap alınmadığından ve dışlandıklarından dert yanan DTP, birdenbire kendisinin muhatap olarak alınmaması yönünde bir söylem geliştirmeye başlamış, mevcut sistemin jargonlarından aşırı etkilenmiş olmalı ki bir nevi o da Kürt tarafının yetkili organlarına durumu havale etmek gayreti içine girmiştir. Kendisini Türk olarak tanımlayan kesimin açılım sürecini desteklerken ortaya koyduğu en önemli şart olan “PKK ve Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmaması” yönündeki hassasiyet, en canalıcı şekliyle ve tersinden DTP tarafından istismar edilmeye başlanmıştır. Bunun adı, “sürecin önünü tıkamak”tan başka bir şey olamaz.

DTP nezdinde ortaya çıkan Kürtlük bilinci ve milliyetçilik anlayışı, açılım sürecine destek sunan Türk milliyetçilerinin kültür milliyetçiliği şeklinde özetlenebilecek diyalektiğinden ziyade, Türk ulusalcılığının ya da ulusalcıların kendine esas aldığı diyalektiğe dayanmakta ve Kürt ulusalcılığını temsil etmektedir. Bu mantığın bu sürece sağlayacağı katkı, Türk ulusalcılarının sağlayacağı katkıdan bir gram fazla değildir. Hatta bunun da ötesinde, süreci tıkama konusunda sahip oldukları güç katsayısı Türk ulusalcılarınınkine nazaran daha fazladır. Bu yönüyle ve mevcut tavrıyla DTP, sürecin önünde ulusalcılardan daha büyük bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Şurası bir gerçek. Mevcut iktidar da dahil olmak üzere, bu ülkede PKK ve Abdullah Öcalan’ı muhatap alarak sorun çözmeye kalkacak bir iradenin, toplum nezdinde ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Mevcut iktidar da bunun farkında ve şuurundadır. Böyle bir şeyin uygulamaya konması bir yana, böyle bir şeye niyetlenilmesi dahi hiç tahmin edemeyeceğimiz ve bir daha da tamir edemeyeceğimiz gelişmelere yol açabilir. Aslında bu süreçte kimse kimseyle muhataplık yaşamayacak, öyle düşünüldüğü gibi karşılıklı masa toplantıları düzenlenmeyecektir. Burada mevzuu açılımın içini doldurmaya yönelik çoksesliliktir. Bu seslilik içinde DTP’nin susması ve başka yerlerin konuşması veya konuşsa bile başka yerlerin jargonlarını kullanarak ya da başka yerlere atıfta bulunarak anlamsız söylemler geliştirmesi, süreci akamete uğratmak hususunda tek başına yeterli bir sebep olmayabilir. Ancak, eğer DTP, açılım sürecine rağmen bu üslubuna Kürtlerin önemli bir bölümünü de ortak etmeyi becerir ve onları da bu maceranın içine çekerse, sürecin tıkanması bir yana, kapımızda daha büyük bir tehlike bizi bekliyor demektir.

Bugüne kadar bu sorun, her türlü tuzak ve kışkırtmaya rağmen halk nezdinde günlük sosyal yaşama indirgenmemiş, toplum içinde bir çatışma kültürüne dönüşmemiştir. Terör neticesinde ortaya çıkan göç dalgasında dahi, Kürt Türkün olduğu istikamete doğru koşmuş ve Türk de onu bağrına basmıştır. Birkaç fevri örnek hariç sorun yaşanmamıştır. Bu yönüyle Türk tarafında önemli bir çoğunluk, açılımı sadece kendisinin değil Kürdün de huzura kavuşması adına desteklemektedir. Bu destek arzusunun Kürt tarafında karşılık bulmaması ve sürecin Kürt tarafınca engellendiği yönünde bir kanaatin yaygınlaşması durumunda, Türk tarafında bizzat halka indirgenmiş şekliyle ciddi bir sorun algısı oluşacaktır. Buna engel olmanın tek yolu, aklı fikri başında Kürt entelektüellerinin sürece dahil olması ve Kürtleri bu maceranın dışına çekmesidir. Bu açılım süreciyle eşzamanlı olarak, Kürtlerin PKK’ya baş kaldırarak DTP’yi PKK’nın kontrolü dışına çekmesi, bunun olmadığı yerde ise DTP’yi de dışlayarak bir başka oluşumu ortaya çıkarmaları bu işin olmazsa olmazı haline gelmiştir.

PKK’lılar hukuk nezdinde suçlu da olsalar, en nihayetinde bu ülkenin vatandaşlarıdır. Bu manada, devlet ve toplum nezdinde, açılım süreciyle eşzamanlı olarak bu insanların dağlardan indirilmesi ve ailelerine kavuşturulması hususunda daha merhametli ve şefkatli davranılması yönünde bir ricada bulunmak başka şeydir, bunların muhatap olarak alınmasını istemek başka. Yine aynı şekilde, sürecin önünü açacak şekilde PKK’nın ülkenin dışına çekilmesini istemek varken, dağlarında silahlı adamların dolaştığı bir devlete buna müdahale etmemesi çağrısında bulunmak abeste iştigaldir.

Toplumda açılımı hararetle destekleyen pek çok insan, PKK nezdinde böyle bir muhataplığı yaşamaktansa bölünelim daha iyi söylemi içine girebilmektedir. Türk tarafında böyle söylemlerin ortaya çıkması, sosyolojik açıdan, Kürt tarafında ortaya çıkan bölünme isteklerine nispetle daha büyük bir tehlike işaretidir. Çünkü mevcut demografik yapı itibariyle bırakalım bölünmeyi, federasyon, konfederasyon gibi modellerin dahi artık uygulanabilirliği yoktur. Yani istesek dahi bölünecek veya benzer bir model geliştirecek durumda değiliz. Böyle bir şeyi güle oynaya, karşılıklı rıza içinde yani bir nevi 70 milyonun ortak kararı çerçevesinde yapmaya kalksak bile artık olabilirliği muhaldir. Hal böyle olunca da özgür ve demokratik bir devlet ve toplum modeli içinde bu sorunu çözmekten başka çaremiz yoktur. Durum böyleyken, doğrudan böyle bir çareyi üretmeye yönelik bir sürecin Kürt tarafınca akamete uğratılmasının veya Türk tarafında, sürecin Kürt tarafınca akamete uğratıldığı yönünde bir kanaatin yaygınlaşmasının bu ülkede nelere yol açacağını, Kürt vatandaşlarımızın ferasetine ve vicdanına emanet etmekten ve de Kürt entelektüellerini muhtemel bir cinnete engel olmak üzere tekrar göreve çağırmaktan başka çaremiz bulunmamaktadır.

Taraf, 08.10.2009

Yıl 2040, yer Kürdistan

KRT (Kürt Radyo ve Televizyonu) 19.30 Ana Haber Bülteni:

– Sayın seyirciler, bugün Ulusal Şef tarafından Botan Cumhuriyet Parkı’nda yapılan açıklamada Kürt Ulusal Devrimi’nin kazanımları tüm ulusa hatırlatıldı. Emperyalizme karşı verilen çetin bir savaşımdan sonra elde edilen bağımsızlığın her Kürt için en kutsal değer olduğunun altını çizen Ulusal Şef, on yıl önce kaybettiğimiz Yüce Önderlik’in ilkelerinin önemini de bir kez daha vurguladı.

Ancak Kürdistan’ı karanlıklardan aydınlığa çıkarma mücadelesinin henüz yeni başladığını, gerekirse bin yıl daha süreceğini belirten Ulusal Şef şöyle dedi:

“Tarihin en eski ve uygar ulusu olan, matematiği ve tekerleği icad eden, başka herkesten önce çömlek yapan Kürtlerin bu medeni vasfı, ne yazık ki bin yıl önce kendilerine zorla unutturulmuştur. Önce Arap sonra da Türk emperyalizmi altına giren halkımız, hem öz benliğinden uzaklaştırılmış, hem de kasten geri bıraktırılarak fakirliğe mahkum edilmiştir .”

Bu makûs talihi yenmek için başlayan Kürt Ulusal Devrimi’nin azimle yoluna devam ettiğini belirten Ulusal Şef, çok partili düzen isteyenlerin gaflet içinde olduklarını söyledi. Kürdistan’ın dört bir yanının düşmanlarla çevrildiğini, eski emperyalist döneme özlem duyan Türk işbirlikçilerinin ve kafaları örümcek ağları ile sarılmış gericilerin ise pusuda beklediğini anlatan Ulusal Şef, “ demokrasi elbette nihai hedefimizdir, ancak devrimi başlatan önce onu tamamlayacaktır” dedi.

Ulusal Şef, sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında Kürt halkını toprak ağalarının boyunduruğundan kurtarmak için üç yıl önce başlatılan ulusal kollektivizasyon programındaki sevindirici gelişmelere de değindi. “ Bu kan içici yarasa sınıfı artık tarihe karışmaktadır” müjdesini verirken, devletleştirilen toprakların sadece Kürdistan Halk Partisi üyelerine dağıtıldığı yönündeki asılsız söylentilerin de hain dimağların ürünü olduğunu belirtti.

Sayın seyirciler, gündemdeki diğer bazı haber başlıkları şöyle:

– Amed pazarında “Vatandaş Kürtçe Konuş” kanuna muhalefet ettikleri tespit edilen üç kişi gözaltına alındı. İçişleri Bakanı, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, kendilerini Türk zanneden bu gafillerin öz be öz Kürt olduğunu, Yeniden Biliçlendirme Programı çerçevesinde eğitim kamplarına gönderileceklerini açıkladı.

– İrticaya karşı yürütülen operasyonlarda iki ayrı grup, kullandıkları yasadışı dinci yayınlar, Arapça yazılı tabelalar, tesbihler, bilgisayarlar ve iPhone 8G telefonlar ile birlikte tutuklandı. Arap ve Türk mollaların kitaplarını okuyup çoğaltarak ümmetçi propaganda yürüttükleri tespit edilen mürtecilerin, devrim kanunlarına muhalefetten Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanması bekleniyor.

Sayın seyirciler, aldığımız bir son dakika gelişmesini aktarıyoruz. Ararat dağı civarında bir grup Türk işbirlikçisi eşkıyanın başlattığı isyana yeni bir darbe daha indirildi. Kürd’ün demir kartalları asileri bomba yağmuruna tutarken, bazı şakilerin de Zilan deresinde sıkıştırıldığı bilgileri geliyor…

(NOT: Gelecek elbette bugünden bilinmez. Yukarıdaki “kara senaryo” da, George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” gibi, biraz karikatürizedir. Ancak gerçekleşmesi hiç de ihtimal dışı değildir. Kürt milliyetçilerinin kapıldığı ideolojik hastalıklardan böyle despot bir devlet pekâlâ çıkar.

İşbu sebeple, bugünkü “Kürt açılımı”nın başarıya ulaşması, hem Türkiye genelinin hem de Kürtler’in hayrınadır. Kürtler’in selameti, “Türkler”den değil, despotizmden kurtulmaktadır.

Ha, eğer böyle bir devlet kurulursa, bunun sorumlusu da sadece “Kürt devrimcileri” değil, aynı zamanda Kürtleri Türkiye’den soğutmak için her yolu deneyen ve her açılımı baltalayan Türkçüler olacaktır. Baykal, Bahçeli ve daha niceleri gibi…)

Star, 07.10.2009

Ne mermer, ne mozaik… Cıva gibi bir toplum

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Başbakan Erdoğan’ın toplum için yaptığı mozaik benzetmesinden hoşlanmamış.
“Biz mermerciyiz” demiş. Başbakanı da “Mozaikistan başbakanı” olarak nitelemiş.

Bu, mozaikçilerle mermercilerin ilk kapışması değil. Zaman zaman tekrarlanan bir benzetmedir bu; her seferinde birileri çıkıp mermer, beton, ya da granit kaya gibi yekpare bir toplumsal yapıyı savunurken, bazıları da farklı taşların kuvvetli bir harçla bir arada tutulduğu mozaik gibi bir yapıyı tercih eder.

Düşündüm de, ben ne mermerden, ne mozaikten yanayım.

Mermercilere neden karşı olduğumu söylemeye bile gerek yok. Bütün farklılıklarımızın canına okuyan “kaynaşmış bir kütle” fikrini mermer kadar iyi anlatan bir benzetme zor bulunur gerçekten.

Evet, mozaiğin mermere göre ehven-i şer olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü hiç değilse baktığımızda, mozaiği oluşturan farklı farklı taşları ayırt edebilir; her birinin rengini, dokusunu seçebiliriz.

Ne var ki, bu taşlar o harcın içinde hapistir; asla yerlerinden kıpırdayamaz. Onları birbirine bağlayan harç o kadar güçlü ve o kadar dayanıklıdır ki, aradan bin yıl geçse de, orada, ustanın başlangıçta yerleştirdiği noktada ilelebet yaşamak zorundadırlar.

O yüzden ben bu mermer-mozaik kamplaşmasına bir katkıda bulunmak ve farklı bir alternatif sunmak istiyorum.

Benim gönlümde cıva gibi bir toplum var.

Neden cıva derseniz; çünkü cıva molekülleri kadar birbirine yakın duran ama aynı zamanda sürekli hareket halinde olan başka bir madde bilmiyorum.

Su kadar seyrek sepelek bir yapıyı; birbirine hiç değmeden sürdürülen yaşamları hiçbir zaman tercih etmedim doğrusu.

Cıva sıvı halde bulunan tek metaldir ve sıvılar arasında yoğunluğu en fazla olan maddedir. Müthiş cevvaliyetini, ele avuca sığmaz tabiatını da bu yapıdan alır. Hem birbiriyle dirsek teması içinde yaşayan ve hem de her biri özgür-hareketli, her an form değiştiren, dağılıp dağılıp birleşen ve bütün bunları son derece yumuşak, son derece estetik hareketlerle yapan bir metaldir. Mermerin solid yapısı dış darbelere dayanıklıdır ama o dayanıklılığı aşan bir darbe karşısında parçalandığı zaman da asla bir daha birleşemez. Oysa cıva dağılıp bin bir minik damlacığa dönüşse bile o damlacıklar sanki bir mıknatıs gibi birbirlerini çekerler ve anında tekrar bir araya gelip hiç parçalanmamış gibi birlikte akmaya, birlikte yeni formlar oluşturmaya devam edebilirler.

Evet, ben cıva gibi bir toplumdan yanayım.

Ama böyle bir topluma ulaşmak için önce “kaynaşmış bir kütle” şiarını bir yana bırakmak, ulus devletlerin “birlik-beraberlik” takıntısından kurtulmak gerekir.

Birlik ve beraberliği korumak en birincil amaç olarak ele alınmamalıdır. Birinci amaç her zaman o toplumu oluşturan bireylerin ya da toplulukların her birinin, kendilerini içinde en mutlu, en özgür hissettikleri; kendilerini en rahat gerçekleştirebildikleri yapılar kurabilmektir. Bu da ancak daha gevşek ve devingen yapılar içinde zora dayanmayan gönüllü birliktelikler kurma yoluyla mümkün olur.

Bitirmeden, benim gönlümde yatan “cıva gibi bir toplum” özleminin akademik bir dile dökülmüş ifadesini, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın kaleminden sunmak istiyorum.

Mustafa Erdoğan, siyasi örgütlenmeye ilişkin olarak yönelmemiz gereken yeni paradigmayı şöyle anlatıyor:

“Sorunun, aslında merkezi bir otorite etrafında sıkı sıkıya birbirine kenetlenmiş ve ‘dış dünya’dan yalıtılmış siyasi birlik tasavvurunun kendisinde olduğunu görebilmek için ulus-devletçi bakışın sağladığı zihin konforundan kurtulmalıyız. (…) / (T)oplumsal düzeni veya düzen içinde bir toplumsal hayatı egemenlik ve iktidar olgusundan bağımsız olarak düşünmemiz pekâlâ mümkündür. Böyle bir tasavvurun hareket noktası, iktidar aracılığıyla tesis edilen sıkı bir birlikçi örgüt değil, tam tersine, doğrudan doğruya insanlar ve onların gönüllü toplulukları olabilir. Bu yeni toplumsal örgütlenme(nin) (…) gevşek bir siyasi birlik, (…) ‘takım adaları’ metaforuyla ifade edilebilecek adem-i merkeziyetçi bir oluşum olarak adlandırılması uygun olur. Bu, farklı yetki alanlarının rekabetine dayanan bir modeldir.

(…) Buna göre, herkes hayatını kendi vicdani kanaatinin emrettiği doğrultuda şekillendirecek, kendisine herhangi bir dünya görüşü ve hayat tarzı dayatılmayacaktır. Ayrıca, örgütlenmede tam bir serbestlik olacaktır. Herkes istediği topluluğa serbestçe üye olabilecek veya topluluk mensubiyetini isterse serbestçe değiştirebilecektir. Başka bir anlatımla, herkesin topluluktan çıkış hakkı olacaktır. Burada ‘özerklik’ değil, ‘zorun reddi’ esastır. Zora dayanmadığı sürece, kişilerin hayatı kendilerince anlamlı kılan her türlü bağlanımı hiçbir müdahaleye maruz kalmayacaktır. Bu modelde söz konusu olan örgütlenme hürriyetinin başka bir özelliği açık-uçlu olmasıdır; yani, örgütlenmenin bugün bildiğimiz dernek veya vakıf gibi formlarla sınırlanması söz konusu değildir. (…)

Nihayet, böyle bir modelde siyasi birliğin onu oluşturan kurucu unsurlarınkinden ayrı ve üstün bir normatif çerçevesi olmayacaktır. (…) Bunun somut anlamı, ‘takım adaları’ tarzındaki bir siyasi oluşumda ulus-devlet modelinde olduğuna benzer bir türdeşleştirme ideolojisinin, devletçi (devlet merkezli) bir ideolojinin var olmamasıdır. Çünkü, pozitif içerikli bir değerler sisteminin uygulama durumundaki bir iktidarın olduğu yerde ne vicdanların özgür olması ne de adem-i merkeziyetçi bir sivil hayat mümkündür.

Esasen, kişilerin ve toplulukların ‘tasada ve kıvançta bir’, müttehit ve yekvücut bir ‘millet’in organik bir uzvu olmasını gerektiren hiçbir ahlâki zorunluluk yoktur. Kaldı ki, böyle bir millet tasavvurunun gerçek dünyada karşılığı olmadığı için, onu gerçekleştirmeye yönelen politik iradenin cebredici olması kaçınılmazdır.” (Demokrasi Platformu, 2005, n.1)

Sanırım bu “özgürlük takım adaları” üzerinde daha çok tartışacağız…

Bugün, 07.10.2009
 

Ne mermer, ne mozaik… Cıva gibi bir toplum

0

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Başbakan Erdoğan’ın toplum için yaptığı mozaik benzetmesinden hoşlanmamış.
“Biz mermerciyiz” demiş. Başbakanı da “Mozaikistan başbakanı” olarak nitelemiş.

Bu, mozaikçilerle mermercilerin ilk kapışması değil. Zaman zaman tekrarlanan bir benzetmedir bu; her seferinde birileri çıkıp mermer, beton, ya da granit kaya gibi yekpare bir toplumsal yapıyı savunurken, bazıları da farklı taşların kuvvetli bir harçla bir arada tutulduğu mozaik gibi bir yapıyı tercih eder.

Düşündüm de, ben ne mermerden, ne mozaikten yanayım.

Mermercilere neden karşı olduğumu söylemeye bile gerek yok. Bütün farklılıklarımızın canına okuyan “kaynaşmış bir kütle” fikrini mermer kadar iyi anlatan bir benzetme zor bulunur gerçekten.

Evet, mozaiğin mermere göre ehven-i şer olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü hiç değilse baktığımızda, mozaiği oluşturan farklı farklı taşları ayırt edebilir; her birinin rengini, dokusunu seçebiliriz.

Ne var ki, bu taşlar o harcın içinde hapistir; asla yerlerinden kıpırdayamaz. Onları birbirine bağlayan harç o kadar güçlü ve o kadar dayanıklıdır ki, aradan bin yıl geçse de, orada, ustanın başlangıçta yerleştirdiği noktada ilelebet yaşamak zorundadırlar.

O yüzden ben bu mermer-mozaik kamplaşmasına bir katkıda bulunmak ve farklı bir alternatif sunmak istiyorum.

Benim gönlümde cıva gibi bir toplum var.

Neden cıva derseniz; çünkü cıva molekülleri kadar birbirine yakın duran ama aynı zamanda sürekli hareket halinde olan başka bir madde bilmiyorum.

Su kadar seyrek sepelek bir yapıyı; birbirine hiç değmeden sürdürülen yaşamları hiçbir zaman tercih etmedim doğrusu.

Cıva sıvı halde bulunan tek metaldir ve sıvılar arasında yoğunluğu en fazla olan maddedir. Müthiş cevvaliyetini, ele avuca sığmaz tabiatını da bu yapıdan alır. Hem birbiriyle dirsek teması içinde yaşayan ve hem de her biri özgür-hareketli, her an form değiştiren, dağılıp dağılıp birleşen ve bütün bunları son derece yumuşak, son derece estetik hareketlerle yapan bir metaldir. Mermerin solid yapısı dış darbelere dayanıklıdır ama o dayanıklılığı aşan bir darbe karşısında parçalandığı zaman da asla bir daha birleşemez. Oysa cıva dağılıp bin bir minik damlacığa dönüşse bile o damlacıklar sanki bir mıknatıs gibi birbirlerini çekerler ve anında tekrar bir araya gelip hiç parçalanmamış gibi birlikte akmaya, birlikte yeni formlar oluşturmaya devam edebilirler.

Evet, ben cıva gibi bir toplumdan yanayım.

Ama böyle bir topluma ulaşmak için önce “kaynaşmış bir kütle” şiarını bir yana bırakmak, ulus devletlerin “birlik-beraberlik” takıntısından kurtulmak gerekir.

Birlik ve beraberliği korumak en birincil amaç olarak ele alınmamalıdır. Birinci amaç her zaman o toplumu oluşturan bireylerin ya da toplulukların her birinin, kendilerini içinde en mutlu, en özgür hissettikleri; kendilerini en rahat gerçekleştirebildikleri yapılar kurabilmektir. Bu da ancak daha gevşek ve devingen yapılar içinde zora dayanmayan gönüllü birliktelikler kurma yoluyla mümkün olur.

Bitirmeden, benim gönlümde yatan “cıva gibi bir toplum” özleminin akademik bir dile dökülmüş ifadesini, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın kaleminden sunmak istiyorum.

Mustafa Erdoğan, siyasi örgütlenmeye ilişkin olarak yönelmemiz gereken yeni paradigmayı şöyle anlatıyor:

“Sorunun, aslında merkezi bir otorite etrafında sıkı sıkıya birbirine kenetlenmiş ve ‘dış dünya’dan yalıtılmış siyasi birlik tasavvurunun kendisinde olduğunu görebilmek için ulus-devletçi bakışın sağladığı zihin konforundan kurtulmalıyız. (…) / (T)oplumsal düzeni veya düzen içinde bir toplumsal hayatı egemenlik ve iktidar olgusundan bağımsız olarak düşünmemiz pekâlâ mümkündür. Böyle bir tasavvurun hareket noktası, iktidar aracılığıyla tesis edilen sıkı bir birlikçi örgüt değil, tam tersine, doğrudan doğruya insanlar ve onların gönüllü toplulukları olabilir. Bu yeni toplumsal örgütlenme(nin) (…) gevşek bir siyasi birlik, (…) ‘takım adaları’ metaforuyla ifade edilebilecek adem-i merkeziyetçi bir oluşum olarak adlandırılması uygun olur. Bu, farklı yetki alanlarının rekabetine dayanan bir modeldir.

(…) Buna göre, herkes hayatını kendi vicdani kanaatinin emrettiği doğrultuda şekillendirecek, kendisine herhangi bir dünya görüşü ve hayat tarzı dayatılmayacaktır. Ayrıca, örgütlenmede tam bir serbestlik olacaktır. Herkes istediği topluluğa serbestçe üye olabilecek veya topluluk mensubiyetini isterse serbestçe değiştirebilecektir. Başka bir anlatımla, herkesin topluluktan çıkış hakkı olacaktır. Burada ‘özerklik’ değil, ‘zorun reddi’ esastır. Zora dayanmadığı sürece, kişilerin hayatı kendilerince anlamlı kılan her türlü bağlanımı hiçbir müdahaleye maruz kalmayacaktır. Bu modelde söz konusu olan örgütlenme hürriyetinin başka bir özelliği açık-uçlu olmasıdır; yani, örgütlenmenin bugün bildiğimiz dernek veya vakıf gibi formlarla sınırlanması söz konusu değildir. (…)

Nihayet, böyle bir modelde siyasi birliğin onu oluşturan kurucu unsurlarınkinden ayrı ve üstün bir normatif çerçevesi olmayacaktır. (…) Bunun somut anlamı, ‘takım adaları’ tarzındaki bir siyasi oluşumda ulus-devlet modelinde olduğuna benzer bir türdeşleştirme ideolojisinin, devletçi (devlet merkezli) bir ideolojinin var olmamasıdır. Çünkü, pozitif içerikli bir değerler sisteminin uygulama durumundaki bir iktidarın olduğu yerde ne vicdanların özgür olması ne de adem-i merkeziyetçi bir sivil hayat mümkündür.

Esasen, kişilerin ve toplulukların ‘tasada ve kıvançta bir’, müttehit ve yekvücut bir ‘millet’in organik bir uzvu olmasını gerektiren hiçbir ahlâki zorunluluk yoktur. Kaldı ki, böyle bir millet tasavvurunun gerçek dünyada karşılığı olmadığı için, onu gerçekleştirmeye yönelen politik iradenin cebredici olması kaçınılmazdır.” (Demokrasi Platformu, 2005, n.1)

Sanırım bu “özgürlük takım adaları” üzerinde daha çok tartışacağız…

Bugün, 07.10.2009
 

Siyasette görme bozukluğunun nedenleri

İnsanın iki şekilde suç işleyebileceği söylenir:
Gözü açıkken veya kapalıyken.

“İnsan gözünü kapatarak nasıl suç işler?” diye soranlar olabilir.

Bunun bin bir şekli olabilir.

Trafikte gözünüzün önünde bir kaza oldu diyelim. Kuralları çiğneyip kazaya sebep olan sürücü, göz göre göre suçunu inkar edip bir de kazazedeyi suçluyor.

Bu durumda “şimdi kim uğraşacak” diye yolunuza devam ederseniz gözünüzü kapatmışsınız demektir.

Veya bir cinayeti gördünüz. Şahit olmazsanız hem hukuki hem de ahlaki anlamda suçlusunuz demektir.

Elbette susmak için çok nedeniniz
olabilir.

Herkesin vardır.

Ama bu örneklerde olduğu gibi çoğu kez bir “c” şıkkı yoktur ve birkaç saniye içinde çok önemli bir tercih yaparsınız.

Gözünüzü kapatmaya veya kapatmamaya, hakikati menfaatte feda etmeye veya etmemeye karar verirsiniz.

***

Hiç kimse bu tercihten muaf değildir.

Ve anlık bir tercih meselesi değildir bu.

Siz o an, aslında çok daha önce yapmış olduğunuz çok daha asli, çok daha temel bir tercihinizin sonucuna göre hareket
ediyorsunuzdur.

Çok daha önceden yapmış olduğunuz bu asli tercih, sizin anlık karar verme durumunda bocalamanızı önler ve iyi veya kötü yönde daha çabuk karar almanızı sağlar.

***

Ceylan adlı küçük bir kız çocuğu parçalanarak öldü ve medya bu ölüme gözlerini kaparak suç işledi.

E. Tufan Aytav, “Medya Ceylan’a niçin ilgi göstermedi” başlıklı yazısında bu geçici görme kaybının nedenlerini isabetli bir biçimde sıralamış: İşin içinde zengin bir ailenin olmaması, kurbanın bir “beyaz Türk” değil, “sahipsiz bir Kürt kızı” olması, roketin “çevrede bulunan üç jandarma birliğinden atılmış olma ihtimali” veya “hepsi”.

O sebepten veya bu sebepten.

Hangi gerekçe daha geçerli olursa olsun, sonuçta böyle bir olayı görmezden gelmek, ahlaki anlamda bir suçtu ve bu suç yaygın bir biçimde işlendi.

***

Şimdi “Demokratik Açılım”ı konuşuyoruz, bu ülkede seksen yıldır kanayan yaralarımıza neşter vurmaktan söz ediyoruz, ama işimiz hiç kolay değil.

Çünkü bu sorunları Ceylan’ın ölümüne göz yumduran tercihi yapanlarla birlikte çözmeye çalışıyoruz.

Daha sorunun varlığını dahi görmemeyi tercih eden siyasi liderlerle çözmeye; onları çözüm sürecine katılmaları için ikna etmeye çalışıyoruz.

Aslında gözünün önünde gerçekleşen trafik kazası için şahitlik etmeye çalışmaktan bir farkı yok bunun.

Ya da işlenmekte olan seri cinayetleri durdurmak için birlikte çalışmaya ikna etmek için uğraşmaktan.

Aslında Baykal da biliyor neyin ne olduğunu Bahçeli de.

Köprülerin altından akan bunca sudan sonra, herhangi bir demokratik çözüme kapıları kapatmanın kanın akmaya devam etmesi anlamına geldiğini bilmiyor olamazlar.

Ama açık ki, adaleti ve hakikati geçici siyasi menfaatlerine kurban ediyorlar.

***

Ama aslında sorun sadece onlardan ibaret de değil.

Bir de rahatlıkla gözlerini yumabilecekken, siyasi ayrışmada sırf hükümetten yana tutum aldıkları için geçici görme yeteneği kazananlar var.

Yani Ak Parti’de veya onun çevresinde de aynı görme sorunuyla mustarip olanlar var. Yarın siyasi roller değişecek olsa, hiç yüzü kızarmadan rahatlıkla gözlerini yeniden kapatacak olanlar var.

Onları da katacak olursak, bizdeki sorunun siyasi olmaktan çok ahlaki olduğu gerçeğiyle karşı karşıya geliriz.

***

Görme bozukluklarının kaynağı birçok durumda göz değildir.

Siyasette de çoğu kez kalpteki sorunun göze yansımasıdır sorun.

Bunun tedavisi ise hiç kolay değildir.

Star, 06.10.2009
 

Şeyh Said ‘İngiliz ajanı’ mıydı?

Türkiye siyasetinin önemli isimlerinden Abdülmelik Fırat’ı geçen hafta kaybettik. Allah rahmet eylesin. Hem kimliğiyle iftihar eden bir Kürt, hem de PKK terörüne hep karşı çıkan bir demokrattı. Tam bir beyefendi, bir nezaket timsaliydi. Ve, elbette, 1925 senesinde Cumhuriyet rejimine isyan eden Şeyh Said’in torunuydu.

O vesileyle merhumun dedesinin gerçek hikayesine biraz değinmek istiyorum.

Biz Türkler “milli eğitimimiz” boyunca “Şeyh Said’i İngilizlerin kışkırttığı”nı okur dururuz. Bu, bize yine devlet tarafından belletilen “iç düşmanları kullanan dış mihraklar” ezberinin “kurucu efsane”sidir. Gelgelelim, bu efsanenin pek bir temeli yoktur. Çünkü gerçekte Şeyh Said’in İngilizler adına hareket ettiğini, onlardan aktif destek aldığını gösteren hiçbir delil yoktur elde. Dr. Yaşar Kalafat’ın isyan hakkındaki kitabında belirttiği gibi “ bu konuda çeşitli iddialar ortaya atılmışsa da İngiltere’nin isyandaki yeri hakkında belgelere dayalı kesin bilgiler ortaya konulamamaktadır.” (Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, s. 179)

Devrin şahin başvekili İsmet İnönü de “Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır” itirafında bulunur. (İnönü, Hatıralar, 2. Kitap, s. 202)

Aslında isyanın kaynağı “dış”ta değil “iç”tedir. En büyük sebep de, Ankara’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki “Müslüman kardeşliği” temasını bırakarak birden bire laikçi ve Türkçü kesilmesidir. Kırılma noktası, Şeyh Said isyanından on ay önce Ankara’da alınan iki karardır: Medreselerin yasaklanması ve Hilafetin kaldırılması. Kürt tarihi uzmanı David McDowall şöyle yazar:

“Hilafetin kaldırılması… Kürtler’in Türklere karşı duyduğu son ideolojik bağı da kopardı… Türkiye’nin 1912-22 arasındaki savaş yıllarını aşmasına yardımcı olan Kürtler, bu kez onun düşmanları haline geldiler… Bunlar, dindar şeyhler ve eski Hamidiye ağalarıydı ki, Halife’nin savunulmasına samimi olarak inanıyorlardı. Şimdi bu insanlar arasında, onların daha önceden en ufak bir bağlantı kurmayı kabul etmedikleri kişiler, yani Kürt milliyetçileri, bir direniş geliştireceklerdi .” (A Modern History of the Kurds, s. 192)

Aslında Hilafetin kaldırılması, sadece Türkiye’deki değil Musul’daki Kürtleri de küstürmüş ve koparmıştır. Atatürk Araştırma Merkezi Asli Üyesi Prof. Dr. Ömer Kürkçüoğlu şöyle yazar:

“Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtlerin ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta bulunduğu Musul üzerindeki Türk iddiasını da zayıflatmıştır. Milliyetçi düşünceye yabancı olan Musul Kürtleri’nin, Türkiye’yi Irak’a tercih ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife’ye yani İslam’a olan bağlılıklarıydı. Musul sorununun çözüme kavuşturulmamış olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması… Türkiye’nin Musul tezine manevi bir darbe indirmişti.

İngiltere’nin Musul’daki bir görevlisi, Halifeliğin kaldırıldığı yolundaki haberleri hayretle karşılayıp, inanmakta güçlük çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zaman kadar ‘Kürdistan’ı patlamaya hazır bir volkan gibi kaynaştıran Türk propagandasının, Kürtler’in Halifeye kesin bağlılığına dayandırıldığını, Türklerin kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise, İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel bir şey olduğunu’ belirtmektedir. ” (Türk-İngiliz İlişkileri, AÜ SBF Yayınları, 1978, s. 290-291)

Şeyh Said’i ve isyanını işte bu çerçevede anlamak gerek. İsyancılar, şiddete başvurup kan dökerek yanlış bir iş yapmışlardı elbette, ama “İngiliz ajanı” filan değillerdi.

Ve olay, “iç düşmanları kullanan dış mihraklar” meselesi değil, “Jakobence politikalarla kendini halkını küstüren Ankara” meselesiydi.

Star, 05.10.2009

Zorunlu matematik dersleri insan haklarına aykırıdır!

Eğer “zorunlu din dersleri insan haklarına aykırıdır” demiş olsaydım, sanırım çoğu okuyucu bu kadar şaşırmayacaktı. Ama, bu başlıktaki hüküm bana ait değil. Aslında hükmü veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM). Tabii ki Mahkeme bunu matematiksel bir kesinlikle söylemiyor. Lakin aynı AİHM matematiksel bir kesinlikle şunu söylüyor:

Özetle karar, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim ve öğretim işlevini yerine getirirken Alevi inancına yeterince yer vermediği ve Sünni indoktrinasyonu yaptığı gerekçesiyle, Alevi ana-babanın dini ve felsefi inançlarına saygı göstermediği tezine dayanıyordu. Mahkeme’nin bu mantığıyla, ki doğru bir mantıktır, başörtüsü de savunulabilir, çünkü başörtüsü azımsanmayacak bir çoğunluk için dini inanç gereğidir. Aynı mantıkla zorunlu matematik derslerinin insan haklarına aykırı olduğu da savunulabilir. Şimdi, başörtüsü savunulabilir dediğim zaman Mahkeme’nin Türk üniversitelerindeki başörtüsü yasağını onaylayan kararı ile, bu kararın çelişkisini nasıl izah edebiliriz diye sorabilirsiniz. İster bunu AİHM’nin tam bir mahkeme, özellikle de gelişmiş bir insan hakları mahkemesi olmadığı savıyla izah edin; isterseniz AİHM’nin “azınlık” kitlelerin haklarının ihlaline daha fazla duyarlı iken, “çoğunluk” kitlelerin haklarının ihlallerine aynı derecede hassasiyet göstermediği şeklinde yorumlayın; veya Avrupa’nın hâlâ İslam’ı ötekileştirmesinin ve 11 Eylül sonrası konjonktürün yansıması şeklinde açıklayın. Hepsi olasılık dahilindedir. Peki matematik derslerinin zorunlu öğretiminin, insan haklarına aykırılığı nasıl ileri sürülebilir? AİHM, 9 Ekim 2007 tarihli kararında okulda öğretilen her dersin az çok felsefi bir inanç yönü olabileceğini de vurgulamaktaydı. Dolayısıyla matematiğin de bir felsefi yönü olabilir ve bu da bazı ana-babaların dini değilse de felsefi inancını, dolayısıyla temel insan haklarını, ihlal edebilir.

ETİYOPYA BİLE DAHA BAŞARILI

Burada uzun uzun AİHM kararlarını ve zorunlu eğitim ve öğretimi eleştirecek değilim. Şüphesiz Alevilerin ya da başörtülülerin mağduriyetinin bizatihi eğitim ve öğretimin devlet tarafından tekelleştirilmesi ve zorunlu tutulmasıyla bağlantısı önemsiz değildir. AİHM’nin bahse konu kararı hangi dersin zorunlu olmasından ziyade, derslerin içerik ve verilişinin demokratik çogulculuğa ve çocuğun vasisi olan ana-babanın beklentilerine uygun olmasına işaret ediyor. Aslında, ahlaki ve felsefi olarak zorunlu eğitimi bireyin özgürlüğüne bir müdahale olarak addetsem de, tartışmak istediğim konu çocuğumun vesayetine sahip bir ebeveyn olarak eğitim hususunda devletten beklentim. Çünkü ülkemizde eğitim konusunda pratikte her gün yaşadığımız sorunlar var. Dahası çoğu anne-baba mevcut eğitimden memnun değil. Mesela, yurtdışında ders vermiş bir arkadaşım Türk öğrencilerin, üniversiteye kadar 8-9 sene İngilizce dersleri görmesine rağmen, İngilizceyi yeterince öğrenememelerinden şikâyetçi. Etiyopyalılar bile bu konuda daha başarılı dedi. Benim kişisel tecrübem de aynı yönde. Eminim bazılarımız, bırakın İngilizce öğrenmeyi, Türkçe okuma-yazma düzeyinin düşüklüğünden yakınacaktır. Başka bir sorun çocuklarımızın okulu sevmemesi. Okula gitmeden önce okula gitmek için can atan küçüklerimiz, başladıktan 1-2 sene sonra artık okulları sevmiyorlar. Hatta bunu ebeveynler de kabullenmiş durumda. Okul tabii ki sevilmez diyoruz, çünkü orada otorite var. Sanki öğrenme süreci için illa ki otorite gerekirmiş gibi. Bunları uzatmaya gerek yok. Şimdi bir ebeveyn olarak eğitim ve öğretim konusunda devletten beklentilerimi ve dolayısıyla önerilerimi aktarmak istiyorum.

Öncelikle Tük milli eğitiminin en büyük sorunlarından birisi indoktrinasyonun çok baskın olması. AİHM din derslerinin Sünni indoktrinasyonu içerdiğini söylüyordu. Bu doğru. Ama kanaatimce daha önemli sorun resmi milliyetçilik indoktrinasyonu. İmdi, bütün ulus-devletler eğitim işlevlerini yerine getirirken belli bir indoktrinasyon yapar diyebiliriz. Lakin, ülkemizde indoktrinasyon şekilci bir sembolizmle yapılıyor. Bunun iki türlü sakıncası var. Birincisi, ters tepiyor ve bizatihi indoktrine edilmek istenen değerleri banallaştırıyor. İkincisi, aşırı indoktrinasyon ve şekilcilik; analitik ve eleştirel idrak becerilerinin gelişimini engelliyor. Bu durumda yapılacak olan indoktrinasyonu, hele hele şekilci halini, bırakmaktır.

İkinci önemli sorun eğitimin kutsanması. Eğitim kutsanınca bir yandan beklentiler çok artıyor, diğer yandan da kutsiyetin getirdiği stres ve baskı ile yanlış yapma ihtimali artıyor. Eğitimin kutsanması okulu; evden, sokaktan, hayatın diğer alanlarından ayrı ve özel bir yer yapıyor. Buna eğitimin kutsanmasının getirdiği “ciddiyet”i eklediğiniz zaman, koşa koşa okula giden küçükler kısa zamanda okuldan neredeyse nefret etmeye başlıyorlar. Bu durumda yapmamız gereken, eğitimi hayatın olağan aktivitelerinden birisi haline dönüştürmek ve okulu da, ev ve sokağın devamı olarak nitelemek. Aslında, günümüzdeki şehirleşme ve bloklaşma düzeyi ile artık çocuklarımız bizim bir zamanlar sahip olduğumuz sokağa bile sahip değiller. Öyleyse, özellikle başlangıç yıllarında, okulu eğlenceli bir yer haline getirmemiz daha bir önem arz ediyor. Mesela, okula başlama yaşını 4,5-5’e çekip, ilk 2-3 yılı eğlenceli aktivitelere hasredebiliriz. Bu aktiviteleri sonraki yıllarda da yok etmezsek, bakın o zaman çocuklarımız okulu nasıl severler.

ON DERS YERİNE BEŞ OLSUN, TAM OLSUN

Üçüncü olarak değineceğim problem, çocuklarımıza belli becerileri kazandırmaktan ziyade, onlara çok fazla ders, yani bilgi vermeye çalışmamız. Ders verdiğim bölümde bir üniversite öğrencisinin ortalama ders yükü 5’tir. İlköğretim 7. sınıftaki oğlum ise 10 ders alıyor. Böylesine yüklü bir müfredat anlamlı değil. Öğrencilerimizi ham bilgilerle doldurmanın gereği yok. Bir ebeveyn olarak benim olmazsa olmaz gördüğüm dersler şunlar. Öncelikle matematik. Evet yazının başlığının hilafına matematik. Çünkü matematik demek soyut düşünme mantığını kavramak demektir. Bence belli bir matematik formasyonuna sahip değilseniz, bırakın mühendis olmayı, iyi bir şair bile olamazsınız. Lakin, matematik dersinin bir sürü sembol, işlem, kavram ezberiyle bir tür hamallığa dönüşmemesi gerekir. Ne yazık ki, matematik eğitimimiz böyle, bunun için de çoğu öğrenci matematiği sevmiyor. Halbuki matematiğin sembollerle soyut düşünme mantığını kazandırması ana amaç olmalı.

İkinci olarak Türkçe okuma-yazma. Bir kere, Türkçe derslerinin, sıkıcı gramer bilgilerinin tasallutundan kurtarılması gerekiyor. Bir insanın, eğer filolog olmayacaksa, anadilinin gramerini bilmesine gerek yoktur. Türkçeyi ve aslında herhangi bir dili, iyi öğrenmenin yolu kanaatimce o dilin klasiklerini okumaktır. O zaman Türkçe derslerinin okuma-yazma idrakini (comprehension) geliştirecek şekilde yürütülmesi gerekir. Bunun için de eğlenceli okumalarla başlanmalı. Çocukların isteklerine göre yazma egzersizleri yapılmalı.

Üçüncü ders, erken yaşlardan itibaren öğrencilere anadil dışında bir lisan öğretmeliyiz. Günümüzde bu, çoğu anne-baba gibi benim için de İngilizcedir. Lisan öğretimini çağdaş dünyada bilinen teknik ve yöntemlerle yapmalıyız ki, üniversite çağına gelen bir Türk öğrencisi de ortalama bir İngilizce düzeyine sahip olsun. Dördüncü ders olarak önerim, öğrencilerin ilgi ve becerisine göre resim, müzik veya spor gibi dallar. Bunlar bir yandan öğrencinin değişik beceriler kazanmasına vesile olurken, diğer yandan da okulun sevilmesini sağlayabilir. Bence ilköğretimin ilk kademesi için (1-5. sınıflar) bu 4 ders yeterli. İkinci kademede buna temel sosyal ve fen bilimleri eklenebilir. Yani öğrenciler oğlum gibi 10 ders değil en fazla 5 ders almalı. Son olarak, çocuklarımızın eğitimi için okulları daha sevimli çocuk-dostu bir hale getirmek ve öğretmenlerimizi iyi yetiştirmek gerekiyor. Ülkemizde yaygın olan, bir “otorite” figürü olarak öğretmen anlayışını terk etmeliyiz. Nasıl ki bugün anne-babaların çocuklarına arkadaş olmalarından bahsediyorsak, bir “arkadaş” olarak öğretmen anlayışını okullarımızda hakim kılmalıyız.
 
Zaman, 04.10.2009