Ana Sayfa Blog Sayfa 636

Darbeci generale serzeniş

Bana iyi bak general. Ben senin en iyi muhalifinim.
Biliyorum, belki darbeci generallerin çoğu gibi sen de dar kafalı olduğun için “muhalifin iyisi olur mu” diye soracaksın.

Evet, olur.

Ben öyle muhalefet ederim ki, sana hiçbir zararı olmaz. Öyle bir muhalefet illüzyonu yaratırım ki, ortada muhalif kalmaz.

Bak, 12 Eylül’ün yıldönümü geldi, insanlar senin yaşattığın acıları hatırladılar, sana sövdüler. Ama merak etme, en korktuğun şey gerçekleşmedi. Yani yine 12 Eylül’den, bütün darbe ve muhtıralara karşı topyekun mücadele bilinci üretemediler.

Çünkü biz, bugüne dair hiçbir şey söylememek için, düne dair her şeyi söyledik. 12 Eylül’ün vahşetini bir işkence mağdurundan daha iyi anlattık, ama faturayı darbeci mekanizma ve işleyişe değil sana ve arkadaşlarına kestik.

Biliyor musun, o gün ben de sana giydiren bir yazı yazdım. Çok içli ve gerçekten güzel bir yazı oldu. Nasıl anlatmalı. Etkileyici bir tiyatro eserini düşün. Seyircilerin çıt çıkarmadan izledikleri bir tiradı, mesela dehşet içindeki Andromak’ın çınlayan sesiyle çocuğu için haykırışını düşün. Öyle bir yazıydı.

Ama o kadar. Okuyanlar duygulandılar, bir 12 Eylül ayini daha bitti ve evlerimize döndük. Bugünü ve bugünkü darbe tehlikesini konuşmadık; benim gibi senin de sevmediğin Akepe’nin perdenin arkasında boğaz boğaza kavga ettiği bugünkü darbecilere hiç laf etmedik.

Bilmiyorum, belki de onlardan söz etmemek için senden söz ettim. Çünkü bu iktidara, sana olduğumdan daha fazla sinir oluyorum.

Bana kızıyorsan haksızlık ediyorsun general.

Ben, “sol muhalefet” alanını gerçekten muhalefet yapacak olanlara terk etmemek gibi hayati bir işlev görüyorum. Gericileri ötekileştirerek bu ülkede size karşı kolektif mücadele imkanının altını oyuyorum. Ve her şeye rağmen, herhangi bir ülkede herhangi bir solun rahatlıkla neo-faşist olarak damgalayacağı ailemizin partisi CHP’yi kolluyorum. “Bugünlerde CHP’ye çatmak milli spor haline geldi” falan diyorum.

Lütfen yanlış anlama. Ben senin ve bugünkü darbeci dostlarının eski kurbanları için ağıt yakıyorum, şimdikiler için değil. Faili meçhule giden Kürtler için ağlıyorum ama bugün o cinayetlerin sanıklarının yargılandığı davanın üstünde soru işareti uyandırmak için uğraşıyorum. “Ergenekon’a ilk taşı hiç günahı olmayan atsın” diyerek, adeta trafik suçu ile darbe suçunu aynı kefeye koymaya çalışmamın da mı bir anlamı yok sence?

Ben ki, senin koyduğun başörtüsünü yasağının kurbanlarını anlamaya çalışıyormuş gibi yaparım, ama iş ciddileşip de yasak gerçekleten kalkacak gibi olunca, üşenmeyip taa Malezya’lara gidip, oradan “Malezya cehenneminden kaçış” tadında yazılar yazıp, koyduğun yasağı korkuyla beslerim. Tehlike geçince yine “empatik” olurum.

Eğer bugün senin getirdiğin bu yasak hala devam ediyorsa, bunda benim gibi kalemlerin payı olduğunu görmelisin. Emin ol bu konuda seninle tamamen hemfikirim, ama anla, bu yasağı seninle aynı dili kullanarak savunamam.

İşte bu yüzden “sol şeridi” daha çok benim gibilerin işgal etmesi için dua et.

Ve bana iyi bak general.

Çünkü benim gibi muhalifi zor bulursun.

(Bu yazıyı, hem bugünkü darbe girişimlerini ve muhtıraları görmezden gelip, hem de darbe karşıtı demokrat etiketini elden bırakmak istemeyen Türk solundaki 12 Eylül samimiyetsizlerine ithaf ediyorum).

Star, 29.09.2009
 

Türk ırkçılarının inandığı yalanlar- III

Her Türk Sevr’in gölgesinde büyür. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış bu antlaşmayı dünyada hatırlayan pek kimse kalmamışsa da, biz onunla yatar, onunla kalkarız. Bu milli korku sayesinde de darbe yapan generallere, parti kapatan hakimlere veya iki çift dürüst laf edeni (mesela Hülya Avşar’ı) soruşturan savcılara alkış tutarız.

“Sevr paranoyası”nın temel işlevi budur. Demokrasi görünümlü otoriter rejimimizi korumaya yarar. Ama bir de yan işlevleri vardır ki, bunların başında “geçmişten bugüne Kürt ihaneti” hikayesini beslemek gelir. Son dönemde dozu giderek artan, en çok da Canan Arıtman’ımsı (yani kentli, çağdaş ve faşist) Türkler arasında salgın gibi yayılan bu hikayeye göre, Sevr Antlaşması’nda Doğu vilayetlerinde muhtemel bir Kürdistan’dan bahsedilmesi, Kürtler ile “ dış mihraklar” arasındaki kadim işbirliğinin ispatıdır. Oysa bu da Türk ırkçılarının inandığı diğer hikayeler gibi bir yalandır. Evet, Sevr’de bir Kürdistan devleti öngörülmüş, bunun için lobi yapan bir avuç Kürt milliyetçisi de bu işe çok sevinmiştir. Bize okullarda öğretilen Kürdistan Teali Cemiyeti, işte bu milliyetçi “Jön” Kürtlerin adresidir. Ancak bir gerçek daha vardır ki, bize okullarda öğretilmez: Kürtlerin ezici çoğunluğu Sevr’e şiddetle karşı çıkmıştır.

Bu reddiye, Sevr’den bile önce, ona hazırlık niteliğinde Kasım 1919’da düzenlenen Paris Konferansı’nda Kürt milliyetçisi Şerif Paşa’nın Kürdistan kurmak için Ermenilerle anlaştığı haberleri üzerine gelmiştir. Boğaziçi Üniversitesi hocaları Kemal Kirişçi ve Gareth Winrow’un ifadesiyle:

“Kürtler arasında bu habere duyulan şiddetli tepki, Paris’e bir seri telgrafın yollanmasına neden oldu. Bu telgraflarda Kürtlerin Türklerden ayrılmak istemedikleri savunuluyordu. Erzincan’dan on ayrı Kürt aşiret lideri, Fransız Yüksek Komiserliğine, Şerif Paşa’nın hareketlerini protes

to eden bir telgraf yollamışlardı. Türklerin ve Kürtlerin ‘soy ve din itibarıyla kardeş olduklarını’ vurguluyorlardı… Mart 1920’de İslami dayanışmayı vurgulayan ve Kürtlerle Türkleri ayırma çabalarına karşı çıkan bir deklerasyon, 22 Kürt aşiretinin lideri tarafından imzalandı .” (Kürt Sorunu, s. 84)
Kurtuluş Savaşı boyunca da durum değişmez. Ankara hükümetine karşı çıkan isyanlar, Kürt bölgelerine kıyasla Türk bölgelerinde daha fazladır. İranlı Kürt tarihi uzmanı Ali Rıza Şeyh Attar, durumu şöyle özetler:

“Kürtler, Sevr’e gönül bağlayamazdı; Türk güçlerinin pan-İslamcı sloganları, köklü bir İslami inanca sahip Kürtler için İngilizler tarafından vaadedilen özerklikten daha cazipti.” (Kürtler, Bölgesel ve Bölge Dışı Güçler, s. 109)

Lozan görüşmeleri sırasında Ankara’da Meclis kürsüsüne çıkan Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey ise “bendeniz Kürdoğlu Kürdüm” dedikten sonra şöyle konuşur:

“Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiç bir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyle bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki El-cezire Cephesi’nde çarpıştık. Nasıl ki, Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz .” (Türk Parlamento Tarihi, II. Cilt, TBMM Yayınları, s. 343) Uzun lafı kısası, Cumhuriyet kurulurken Kürtlerin ezici çoğunluğunun Türkiye’ye sadık olduğudur.

Bu tabloyu bozan ise, başka her şeyden çok, Türkler ve Kürtler arasındaki “kardeşlik” ilişkisini “asimilasyon”a çevirmeye kalkan Cumhuriyet, daha doğrusu Tek Parti ve varisleridir.

Şimdi, aradan geçen seksen yıldan sonra, bu yanlış hesaptan dönmeye çalışıyoruz. Mesele, bu.

Star, 28.09.2009

‘Parasız eğitim’, eğitimde devlet tekeli demektir

0

Parasız eğitim yaklaşımı, politikacıların ucuz oy avcılığı için kullandıkları bir mesele olmaktan çıkartılmalı ve ülke ekonomisi göz önünde bulundurularak daha gerçekçi, sivil, demokrat ve liberal çözüm önerileri sunularak meseleye yaklaşılmalıdır. Aslında parasız eğitimin ardında saklı olan gerçek toplum ve birey üzerinde bürokrasinin egemenliğinin daha fazla pekiştirilmesidir.

Bu yıl 15 milyon öğrenci ders başı yapacak. İlköğretime bu yıl 1 milyon 307 bin çocuk kaydedildi. Türkiye’de 32 bin 662 ilköğretim okulunda 10 milyon 428 bin çocuk okuyor. Bu okullarda ise 428 bin öğretmen görev yapıyor . Görüldüğü gibi ülkemizde okullar bir hayli önem arz etmektedir.
Türkiye’de okullar; devletin itaatkâr, uyumlu, uysal ve kontrol edilebilir insan üretimini en düşük maliyetle gerçekleştirdiği kurumlardır. Bu bakımdan eğitim, birçok ülkede ideolojik bir temelde işlev görür. Ancak hakkını vermek gerek -demokratik olma unvanını hak eden- ülkeler artık eğitime dönük politikalarını daha çok evrensel değerlere doğru kaydırmaktadır. Finansmanından, eğitim müfredatlarına varıncaya kadar eğitimin kendine dönük bir yığın problemini devletçi bir siyasi zihniyetle değil de daha çok demokratik, özgürlükçü ve liberal bir anlayışla ele almaktadırlar. Doğrusu devletin eğitimin birçok alanından elini çektiği ülkelerde bilim, sanat, teknoloji ve edebiyat dallarında ciddi kalite sıçramaları gözlemlenmektedir. Türkiye ise hâlâ resmi ideolojisini eğitim kanalıyla yeni kuşaklara aktarmayı hedef yapmış ender ülkeler arasında yerini almaktadır. Türkiye’de eğitimi devlet finanse eder anayasasına göre ise eğitim, zorunlu ve parasızdır. Dolayısıyla müfredatından, eğitim politikalarına kadar eğitime dönük ne varsa tek söz sahibi devlettir.
Türkiye’de eğitimin parasız olması meselesi yıllardır tartışılan bir meseledir. Sorunun kaynağını ise ‘ekonomi’ oluşturur. Yani sorun daha çok ‘kaynak yetersizliği’ olarak ele alınır. Burada da iki farklı görüş ortaya atılıyor. Birincisi; eğer devlet eğitim parasızdır diyorsa bunun içini tam olarak doldurmalıdır. Yani bedava kitap dağıtımının yanı sıra öğrencilerin yemek, servis ve kırtasiye giderlerini de karşılamalıdır. Aynı zamanda okullara hizmetli, marangoz, güvenlik ve sağlık memuru da atamalıdır. İkincisi ise; kaynak yetersizliğinin fakir bir ülke olan Türkiye için sürpriz bir durum olmadığı gerçeği. Yani her yıl 1.5 milyon çocuğun sisteme katıldığı, 14.5 milyon çocuğun sistemde olduğu bir yapıyı dar bütçesiyle devlet tek başına kaldıramıyor. Kaldıramadığı içinde eğitim kurumlarında sürekli kalite düşüşü gözlemleniyor.

Devlet, okulların giderlerini karşılayamıyor
Son 10 yılda bütçeden MEB’e ayrılan pay, katlanarak arttı. 1999 yılında 2.1 milyar TL olan MEB bütçesinin büyüklüğü 2009 yılı itibarıyla 27.8 milyar TL’ye ulaştı. Daha önce en büyük dilimi milli savunmaya ayrılan bütçeden en büyük payı AK Parti hükümetiyle milli eğitim kapmaya başladı. 2002 yılında 4.7 milyar TL ayrılan milli eğitim bütçesi, 2003’te 10.1 milyar TL’ye, 2005’te 14.8 milyar TL, 2007’de 21.3 milyar TL ve 2009’da ise 27.4 milyar TL tahsis edildi. Önümüzdeki iki yılda bütçeden milli eğitime ayrılması öngörülen miktar 2010’da 30.6 milyar, 2011’de ise 33.9 milyar TL. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2009 bütçesi 27 milyar 883 milyon TL. Bunun 18 milyar 488 milyon TL’si personel maaşlarına, 2 milyar 131 milyon TL’si ise sosyal güvenlik primlerine gidiyor. Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin yalnızca yüzde 10’u, yani 2 milyar 780 milyon TL’si yatırımlara ayrılmış durumda.
Türkiye’de devlet okul yapıyor, eğitimcilerin maaşını ödüyor, bedava kitap dağıtıyor geri kalan okul masraflarını -ki bunlar çok ciddi masraflardır- karışmıyor. Bu yükü okul idarecilerinin sırtına yüklemeyi yeğliyor. Aslında örtülü şekilde de vlet eğitimi paralı hale getiriyor çünkü Türkiye’de velilerin katkı sağlamadığı hiçbir okul yok. Aksi takdirde okullar iflas eder. Ancak buna rağmen Bakanlık her yıl genelge yayımlayarak velilerden para toplanmasını yasal suç ilan ediyor. Para toplayan müdürler hakkında yasal işlem başlatacağını söylüyor. TV aracılığıyla da velileri okullara para vermemesi konusunda uyarıyor. Bu konuda mağdur olan bir lise müdürü- “Okulun sadece temizliği için ayda 3 bin TL ödüyorum. Aylık su parası 2 bin TL. Beş personel çalışıyor. Ayda 6 bin TL sabit gider var. Ayda sadece okul kantinden 300 TL kira geliri var. Okulu 10 bin TL borçla kapattım” derken haklı olarak “ben bu parayı nereden bulayım” diye soruyordu.
Okullarda her yıl tekrarlanan ve acil çözüme muhtaç onca sorunun çözümü için ‘devlet daha çok versin’ demenin ve bu konuda ısrarcı olmanın açıkçası çözüme hiçbir katkısı olmayacaktır. Aslında bu ülkede yaşayan herkes Türkiye’nin zengin bir ülke olmadığını çok iyi biliyor. Bu durumda birbirimizi kandırmanın bir manası yok. Eğitim sendikaları bu gerçeği bildikleri halde her yıl para toplanmaması yönünde velileri kışkırtarak bir nevi bedavacı zihniyeti hortlatıyorlar. Dolayısıyla eğitimde devletin her türlü müdahalesini meşru hale getirmeye çalışıyorlar. Her yıl bütçeden MEB’e ayrılan miktar bellidir. Bu miktar eğitim parasızdır denilen bir ülkede gerçektende okulların tüm ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyor. Kısacası devlet vatandaşına bedava eğitim hizmeti sunamıyor. Peki, bu durumda ne yapılmalı? Ne tür çözüm önerileriyle bu sorunun üstesinden gelebiliriz?
Kaynak olarak velilere dönülmeli ancak;
Okulu küçük bir fabrika gibi düşünecek olursak piyasaya kaliteli ürün çıkartmak ve bunları pazarlamak için mutlaka okulun masraflarının karşılanması gerekmektedir. Yerel yönetimler, sanayiciler, okulun etrafındaki esnaflar ve veliler okullara kaynak aktarmalıdırlar. Parasız eğitim yaklaşımı, politikacıların ucuz oy avcılığı için kullandıkları bir mesele olmaktan çıkartılmalı ve ülke ekonomisi göz önünde bulundurularak daha gerçekçi, sivil, demokrat ve liberal çözüm önerileri sunularak meseleye yaklaşılmalıdır. Aslında parasız eğitimin ardında saklı olan gerçek toplum ve birey üzerinde bürokrasinin egemenliğinin daha fazla pekiştirilmesidir.
Devletin eğitime müdahalesi ve tekeli altında tutmasının nedenleri arasında ‘yoksullar yararına’ olduğu söylenir ancak durum hiçte öyle gözükmemektedir. Ülkemizde veliler çocuklarının eğitimini önemsiyorlar ve oldukça ciddi paralar harcıyorlar. Artık öğrencilerin dershaneye gidişleri ilköğretim 4-5. sınıftan itibaren başlıyor. Lise son sınıfa kadar özel dershanelere harcanan paraları varın siz hesap edin. Türkiye’de ortalama bir öğrenci tam dokuz yıl dershaneye devam ediyor. Üstelik tam anlamıyla kaliteli bir ilköğretim ve ortaöğretim eğitimi de almamış oluyor. Veliler özellikle devlet okullarında çocuklarının düzgün, temiz ve kaliteli eğitim öğretim ortamlarında öğrenim görmelerini arzu ediyorlar. Ancak maalesef her şeyi devletten bekleyen, bedavacı bir zihniyetin kurbanı oluyorlar. Bugün okulların kaynak yetersizliğinden doğan bir yığın problemleri velilerin bu
arzusunu gerçekleştirmede yetersiz kalmaktadır. Çocuklarına okulda tuvalete girmemesi konusunda uyaran birçok veli tanıyorum. Okul koridorları neredeyse toz bulutundan geçilmiyor. Güvenlik olmadığından çocuklara nöbet tutturulmaktadır. Buna kırılan cam, kapı pano vs. eklersek okulun acil çözüme muhtaç giderleri yukarıdaki okul müdürünün de ifade ettiği gibi bir hayli yekûn tutmaktadır. Ve Türkiye’de birçok okul hemen hemen her dönem bu tür sorunlarla boğuşmaktadır. Şüphesiz bu durumda kaliteli eğitim öğretim ortamı oluşturmak neredeyse imkânsız bir hale gelmektedir.
Okullar acilen kaynak olarak velilere dönmek mecburiyetindedir. Her ay toplanacak çok cüzi miktarlarla bu sorunların büyük bir çoğunluğu giderilir. Bunun adına ister ‘katkı payı koyalım’ ya da başka bir şey ama mutlaka kaynak olarak velilere dönmek zorunluluğu söz konusudur. Ancak bir taraftan da veliler okullarda çok ciddi denetçi rolünü üstlenebilmelidirler. Okul ortamında her bakımdan etkili olmalıdırlar. Parayı verenin sistemin işletilmesinde, sorunların çözümünde, paranın harcanmasında söz sahipliği hakkı doğmalıdır. Karar alma süreçlerinde önemli roller üstlenmelidirler. Öncelikle okul dernekleri aktif hale getirilmeli ve paranın harcanması, kontrolü tamamen velinin yani okul derneğinin elinde olmalıdır. Veli ekonomik yükünü paylaştığı okulun aynı zamanda yönetimini de paylaşabilmelidir. Okulların yerel yönetimlere devri konusu ise tekrar gündeme getirilip tartışılmalıdır.

Radikal, 28.09.2009

‘Parasız eğitim’, eğitimde devlet tekeli demektir

0

Parasız eğitim yaklaşımı, politikacıların ucuz oy avcılığı için kullandıkları bir mesele olmaktan çıkartılmalı ve ülke ekonomisi göz önünde bulundurularak daha gerçekçi, sivil, demokrat ve liberal çözüm önerileri sunularak meseleye yaklaşılmalıdır. Aslında parasız eğitimin ardında saklı olan gerçek toplum ve birey üzerinde bürokrasinin egemenliğinin daha fazla pekiştirilmesidir.

Bu yıl 15 milyon öğrenci ders başı yapacak. İlköğretime bu yıl 1 milyon 307 bin çocuk kaydedildi. Türkiye’de 32 bin 662 ilköğretim okulunda 10 milyon 428 bin çocuk okuyor. Bu okullarda ise 428 bin öğretmen görev yapıyor . Görüldüğü gibi ülkemizde okullar bir hayli önem arz etmektedir.
Türkiye’de okullar; devletin itaatkâr, uyumlu, uysal ve kontrol edilebilir insan üretimini en düşük maliyetle gerçekleştirdiği kurumlardır. Bu bakımdan eğitim, birçok ülkede ideolojik bir temelde işlev görür. Ancak hakkını vermek gerek -demokratik olma unvanını hak eden- ülkeler artık eğitime dönük politikalarını daha çok evrensel değerlere doğru kaydırmaktadır. Finansmanından, eğitim müfredatlarına varıncaya kadar eğitimin kendine dönük bir yığın problemini devletçi bir siyasi zihniyetle değil de daha çok demokratik, özgürlükçü ve liberal bir anlayışla ele almaktadırlar. Doğrusu devletin eğitimin birçok alanından elini çektiği ülkelerde bilim, sanat, teknoloji ve edebiyat dallarında ciddi kalite sıçramaları gözlemlenmektedir. Türkiye ise hâlâ resmi ideolojisini eğitim kanalıyla yeni kuşaklara aktarmayı hedef yapmış ender ülkeler arasında yerini almaktadır. Türkiye’de eğitimi devlet finanse eder anayasasına göre ise eğitim, zorunlu ve parasızdır. Dolayısıyla müfredatından, eğitim politikalarına kadar eğitime dönük ne varsa tek söz sahibi devlettir.
Türkiye’de eğitimin parasız olması meselesi yıllardır tartışılan bir meseledir. Sorunun kaynağını ise ‘ekonomi’ oluşturur. Yani sorun daha çok ‘kaynak yetersizliği’ olarak ele alınır. Burada da iki farklı görüş ortaya atılıyor. Birincisi; eğer devlet eğitim parasızdır diyorsa bunun içini tam olarak doldurmalıdır. Yani bedava kitap dağıtımının yanı sıra öğrencilerin yemek, servis ve kırtasiye giderlerini de karşılamalıdır. Aynı zamanda okullara hizmetli, marangoz, güvenlik ve sağlık memuru da atamalıdır. İkincisi ise; kaynak yetersizliğinin fakir bir ülke olan Türkiye için sürpriz bir durum olmadığı gerçeği. Yani her yıl 1.5 milyon çocuğun sisteme katıldığı, 14.5 milyon çocuğun sistemde olduğu bir yapıyı dar bütçesiyle devlet tek başına kaldıramıyor. Kaldıramadığı içinde eğitim kurumlarında sürekli kalite düşüşü gözlemleniyor.

Devlet, okulların giderlerini karşılayamıyor
Son 10 yılda bütçeden MEB’e ayrılan pay, katlanarak arttı. 1999 yılında 2.1 milyar TL olan MEB bütçesinin büyüklüğü 2009 yılı itibarıyla 27.8 milyar TL’ye ulaştı. Daha önce en büyük dilimi milli savunmaya ayrılan bütçeden en büyük payı AK Parti hükümetiyle milli eğitim kapmaya başladı. 2002 yılında 4.7 milyar TL ayrılan milli eğitim bütçesi, 2003’te 10.1 milyar TL’ye, 2005’te 14.8 milyar TL, 2007’de 21.3 milyar TL ve 2009’da ise 27.4 milyar TL tahsis edildi. Önümüzdeki iki yılda bütçeden milli eğitime ayrılması öngörülen miktar 2010’da 30.6 milyar, 2011’de ise 33.9 milyar TL. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2009 bütçesi 27 milyar 883 milyon TL. Bunun 18 milyar 488 milyon TL’si personel maaşlarına, 2 milyar 131 milyon TL’si ise sosyal güvenlik primlerine gidiyor. Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin yalnızca yüzde 10’u, yani 2 milyar 780 milyon TL’si yatırımlara ayrılmış durumda.
Türkiye’de devlet okul yapıyor, eğitimcilerin maaşını ödüyor, bedava kitap dağıtıyor geri kalan okul masraflarını -ki bunlar çok ciddi masraflardır- karışmıyor. Bu yükü okul idarecilerinin sırtına yüklemeyi yeğliyor. Aslında örtülü şekilde de vlet eğitimi paralı hale getiriyor çünkü Türkiye’de velilerin katkı sağlamadığı hiçbir okul yok. Aksi takdirde okullar iflas eder. Ancak buna rağmen Bakanlık her yıl genelge yayımlayarak velilerden para toplanmasını yasal suç ilan ediyor. Para toplayan müdürler hakkında yasal işlem başlatacağını söylüyor. TV aracılığıyla da velileri okullara para vermemesi konusunda uyarıyor. Bu konuda mağdur olan bir lise müdürü- “Okulun sadece temizliği için ayda 3 bin TL ödüyorum. Aylık su parası 2 bin TL. Beş personel çalışıyor. Ayda 6 bin TL sabit gider var. Ayda sadece okul kantinden 300 TL kira geliri var. Okulu 10 bin TL borçla kapattım” derken haklı olarak “ben bu parayı nereden bulayım” diye soruyordu.
Okullarda her yıl tekrarlanan ve acil çözüme muhtaç onca sorunun çözümü için ‘devlet daha çok versin’ demenin ve bu konuda ısrarcı olmanın açıkçası çözüme hiçbir katkısı olmayacaktır. Aslında bu ülkede yaşayan herkes Türkiye’nin zengin bir ülke olmadığını çok iyi biliyor. Bu durumda birbirimizi kandırmanın bir manası yok. Eğitim sendikaları bu gerçeği bildikleri halde her yıl para toplanmaması yönünde velileri kışkırtarak bir nevi bedavacı zihniyeti hortlatıyorlar. Dolayısıyla eğitimde devletin her türlü müdahalesini meşru hale getirmeye çalışıyorlar. Her yıl bütçeden MEB’e ayrılan miktar bellidir. Bu miktar eğitim parasızdır denilen bir ülkede gerçektende okulların tüm ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyor. Kısacası devlet vatandaşına bedava eğitim hizmeti sunamıyor. Peki, bu durumda ne yapılmalı? Ne tür çözüm önerileriyle bu sorunun üstesinden gelebiliriz?
Kaynak olarak velilere dönülmeli ancak;
Okulu küçük bir fabrika gibi düşünecek olursak piyasaya kaliteli ürün çıkartmak ve bunları pazarlamak için mutlaka okulun masraflarının karşılanması gerekmektedir. Yerel yönetimler, sanayiciler, okulun etrafındaki esnaflar ve veliler okullara kaynak aktarmalıdırlar. Parasız eğitim yaklaşımı, politikacıların ucuz oy avcılığı için kullandıkları bir mesele olmaktan çıkartılmalı ve ülke ekonomisi göz önünde bulundurularak daha gerçekçi, sivil, demokrat ve liberal çözüm önerileri sunularak meseleye yaklaşılmalıdır. Aslında parasız eğitimin ardında saklı olan gerçek toplum ve birey üzerinde bürokrasinin egemenliğinin daha fazla pekiştirilmesidir.
Devletin eğitime müdahalesi ve tekeli altında tutmasının nedenleri arasında ‘yoksullar yararına’ olduğu söylenir ancak durum hiçte öyle gözükmemektedir. Ülkemizde veliler çocuklarının eğitimini önemsiyorlar ve oldukça ciddi paralar harcıyorlar. Artık öğrencilerin dershaneye gidişleri ilköğretim 4-5. sınıftan itibaren başlıyor. Lise son sınıfa kadar özel dershanelere harcanan paraları varın siz hesap edin. Türkiye’de ortalama bir öğrenci tam dokuz yıl dershaneye devam ediyor. Üstelik tam anlamıyla kaliteli bir ilköğretim ve ortaöğretim eğitimi de almamış oluyor. Veliler özellikle devlet okullarında çocuklarının düzgün, temiz ve kaliteli eğitim öğretim ortamlarında öğrenim görmelerini arzu ediyorlar. Ancak maalesef her şeyi devletten bekleyen, bedavacı bir zihniyetin kurbanı oluyorlar. Bugün okulların kaynak yetersizliğinden doğan bir yığın problemleri velilerin bu
arzusunu gerçekleştirmede yetersiz kalmaktadır. Çocuklarına okulda tuvalete girmemesi konusunda uyaran birçok veli tanıyorum. Okul koridorları neredeyse toz bulutundan geçilmiyor. Güvenlik olmadığından çocuklara nöbet tutturulmaktadır. Buna kırılan cam, kapı pano vs. eklersek okulun acil çözüme muhtaç giderleri yukarıdaki okul müdürünün de ifade ettiği gibi bir hayli yekûn tutmaktadır. Ve Türkiye’de birçok okul hemen hemen her dönem bu tür sorunlarla boğuşmaktadır. Şüphesiz bu durumda kaliteli eğitim öğretim ortamı oluşturmak neredeyse imkânsız bir hale gelmektedir.
Okullar acilen kaynak olarak velilere dönmek mecburiyetindedir. Her ay toplanacak çok cüzi miktarlarla bu sorunların büyük bir çoğunluğu giderilir. Bunun adına ister ‘katkı payı koyalım’ ya da başka bir şey ama mutlaka kaynak olarak velilere dönmek zorunluluğu söz konusudur. Ancak bir taraftan da veliler okullarda çok ciddi denetçi rolünü üstlenebilmelidirler. Okul ortamında her bakımdan etkili olmalıdırlar. Parayı verenin sistemin işletilmesinde, sorunların çözümünde, paranın harcanmasında söz sahipliği hakkı doğmalıdır. Karar alma süreçlerinde önemli roller üstlenmelidirler. Öncelikle okul dernekleri aktif hale getirilmeli ve paranın harcanması, kontrolü tamamen velinin yani okul derneğinin elinde olmalıdır. Veli ekonomik yükünü paylaştığı okulun aynı zamanda yönetimini de paylaşabilmelidir. Okulların yerel yönetimlere devri konusu ise tekrar gündeme getirilip tartışılmalıdır.

Radikal, 28.09.2009

İsmi lazım değil

“Kürt Açılımı” ifadesindeki Kürt lafının döndürüle dolaştırıla yok edilişini anlayışla karşılamaya çalıştım önce; hadi önemsemeyeyim, demokrasinin önü açılsın da hangi isimle açılırsa açılsın dedim. Kendim aynen ilk başta konduğu adı kullanmaya, yani Kürt Açılımı demeye devam ettim ama girişilen sulandırmaya da sesimi çıkarmadım.

Ben haberi atlamışım, geçenlerde Kürşat Bumin’in yazısından öğrendim. YÖK Artuklu Üniversitesi’nde açılışı beklenen “Kürt Dili ve Edebiyatı” bölümü ve enstitüsünün adını “Yaşayan Diller Enstitüsü”ne dönüştüren bir karar almış. Kararda Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün -hatta bu disipline ilişkin bir “anabilim dalı”nın- açılmasına izin vermemesinin gerekçesi olarak, yeterli sayıda öğretim üyesinin bulunmamasını gösteriyormuş.

Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Server Bedii Omay YÖK’ün bu kararına karşı oturaklı bir itiraz yazısı yazmış. “Gerek şu an üniversite bünyesinde bulunan, gerekse yurtdışındaki üniversitelerden gelecek olan öğretim üyeleri ile Mardin Artuklu Üniversitesi Kürt dili ve edebiyatı alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini vermeye hazır” demiş.

Server Bedii Bey’i bu yaz bir sempozyum için Mardin’e gittiğimde tanıdım. Bana Özal’ın ilk yıllarındaki halini hatırlatan, enerjik, iyimser, heyecanlı bir adam. “Mardin’i, Kuzey Mezopotamya’nın en önemli kültür havzası haline getirme perspektifiyle çalışıyoruz” diyor ve siz onu dinlerken bunu yapabilecek heyecana ve dinamizme sahip olduğunu görüyorsunuz. Bedii Bey, tanıştığımız sırada, Fen-Edebiyat Fakültesi’ne bağlı bir Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü kurmak için gerekli başvuruyu yapmış, kadrosunu kurmuş, ders planını oluşturmuş, start için kulağı Ankara’da bekliyordu. Daha sonraki hedefi ise üniversiteye bağlı bir Kürt Enstitüsü oluşturmaktı.

Onun YÖK’ün bu kararıyla nasıl büyük bir hayal kırıklığına uğradığını tahmin edebiliyorum. Ama kolay kolay pes etmeyeceğini de…

Dolayısıyla, biz gelelim asıl meselemize:

Yani hâlâ bu kadar tecrübeden sonra; bunca iddialı bir şekilde Cumhuriyet tarihimizin en tıkanmış sorununun kilidini açmaya karar verdikten sonra, Kürt lafını hâlâ ağza alamamamıza… Açılıma Kürt Açılımı, Kürt Enstitüsü’ne Kürt Enstitüsü dememek için bin dereden su getirmemize…

Hani neredeyse, Kürt yerine “ismi lazım değil” diyecekler…

Oysa tam da ismi lazım!

Eğer açılım yapılacaksa, işe on yıllardır ağzımıza alamadığımız o ismi dolu dolu telaffuz ederek başlamak lazım.

Psikiyatride Davranışçı Ekol diye bir ekol vardır. Bu ekol, psikolojik sorunların tedavisinde doğrudan sorunun üstüne üstüne gitmeyi savunur. Yükseklik fobisi olanı gökdelenin tepesine çıkarıp kenarına kadar getirir mesela. Böcek fobisi olanın avucuna böcek almasını öğütler.

Artık Kürt fobisi olanların da böyle bir tedaviye geçmesi lazım galiba… Bu fobileriyle yüzleşmek için yüz kere, bin kere, Kürt halkı, Kürt dili, Kürt kültürü, Kürt partisi, Kürt siyaseti, Kürt bölgesi, Kürt müziği, Kürt yemeği diye bağırması lazım belki de.

Şu anda yaşamayan ünlü bir diplomat-gazeteci yıllar önce bir tartışmamızda “Bu devleti ve orduyu ancak anestezi altında değiştirebilirsiniz! Eğer iş yapmak istiyorsanız, pek de adını koymadan, sessiz sedasız yapmak lazım” demişti.

Erdoğan’ın “hazmettire hazmettire” dediği de bu mu acaba? Kürt lafını ağzına almadan; mümkünse Meclis’te gizli oturumlar yaparak, hiç kimseyi ürkütmeden, en şoven fikirlerle bile yüzleşmeden; “işi” sessiz sedasız kotarmayı mı umuyor?

Eğer buysa, kusura bakmasın ama sonunda bir bakar ki, kendisi bu konuda bir şey yapamamayı hazmetmiş!

Türkiye’de yazar çizerlerin, politikacıların, yıllar yılı Kürtler’i adlı adınca anmamak için buldukları sözde çözümler -Güneydoğu halkı, Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımız ve benzeri ifadeler kullanılması- ne devletin ne de Türk milliyetçisi kamuoyunun Kürt realitesini yavaş yavaş hazmetmesi diye bir sonuç vermedi.

Kürt sorunu, statükocuların bir gaflet anından yararlanılarak, devlet içindeki direnişçiler “uyutularak”, milliyetçi kamuoyu “ketenpereye” getirilerek çözülemez. Bu sorunun çözümü sancılı olmak zorundadır. Fobilerle mücadele edile edile; takıntılarla yüzleşe yüzleşe, şoven milliyetçilikle açık ideolojik mücadele verile verile ilerlemek zorundadır.

Ancak böyle yürürse; toplumsal bilinçte bir ilerlemeye yol açar ve ancak o zaman hem Kürtler hem de Türkler için geri alınamaz bir kazanç haline dönüşür.

Bugün, 27.09.2009

 

 

İfade özgürlüğü ve Kürt açılımı

  “Kürt Açılımı” konusunda Milliyet gazetesine verdiği bir mülâkattan dolayı Hülya Avşar hakkında ceza soruşturması başlatılmış. İddia edildiğine göre, sanatçı, söyledikleriyle halkın bir kesimini başka bir kesimi aleyhine “kin ve düşmanlığa alenen tahrik” etmiş.

Bu olayın aklımıza ilk getirmesi gereken şu: Mevzuatta yapılan kimi değişikliklere rağmen Türkiye’de ifade özgürlüğü halâ tam olarak güvence altında değil. Bunun bir nedeni, ceza mevzuatının bu konudaki evrensel standartlardan uzak olmasıdır. Aslına bakılırsa, taslağının kamuoyuna açıklanmasıyla birlikte yeni Ceza Kanunu’nun ifade özgürlüğü açısından problemli olan hükümlerine daha o zaman dikkat çeken birçok uyarı yazısı kaleme alınmıştı. Nitekim, düşüncelerini ifade ettikleri için halâ insanlar mahkum ediliyor veya soruşturma yahut dava baskısıyla sindirilmeye çalışılıyor.

Bunun başka bir nedeni de, hukuk uygulayıcıları arasında revaçta olan dünya görüşünün özgürlük karşıtı, devletçi ve otoriteryen olmasıdır. Yapılan araştırmalar, yargı camiasından sadır olan ifade özgürlüğünü boğucu yargı kararlarının tesadüfi olmayıp, bu dünya görüşünün mantıki bir sonucu olduğunu açıkça göstermektedir. Hülya Avşar hakkında soruşturma açan savcı bu konuda özel olarak istekli olsa da, bunun gerçekte yargının genel bir eğilimi olduğu açıktır. O kadar ki, bu örnekte açık bir şekilde görüldüğü gibi, yargı bu meseledeki tutumunu zaman zaman kanunlarda yapılmış olan iyileştirmeleri bile yok sayacak kadar ileri götürmektedir.

Bu soruşturmanın düşündürdüğü başka bir nokta, bunun doğrudan doğruya Kürt sorununun çözümünü baltalama amaçlı bir girişim olduğudur. Hukuki bakımdan tamamen temelsiz olduğu düşünülürse, bu girişim aslında soruşturmayı açan savcının Kürt Açılımı konusunda verdiği politik bir mesajdır. Savcı böylece Kürt Açılımına karşı olduğunu anlatmak istemektedir. Bu mesajın yargı camiasının genel eğilimini yansıttığı da maalesef bir gerçektir.

Oysa, özellikle içinde bulunduğumuz süreç ortamın yumuşamasını ve Kürt sorunuyla ilgili tartışmanın özgürleşmesini zorunlu kılmaktadır. Onun için, hem toplumda gerilimi artıracak çıkışlardan herkesin kaçınılması, hem de bu meselede toplumsal barışı sabote edici nitelikte olmayan her fikrin serbestçe açıklanmasına imkân tanınması gerekiyor. Her zamankinden daha fazla ifade özgürlüğüne ihtiyaç olan bir dönemde Hülya Avşar’ınki gibi çok masum bir açıklamayı bile takibata uğratmak akla ziyandır.

Bu soruşturmanın hukuki değil politik bir tutum alış olduğunu söylerkenki dayanağım, soruşturmanın sözümona hukuki dayanağını oluşturan Ceza Kanunu’nun 216. maddesinin kendisidir. Bu maddeye göre bir soruşturma açılabilmesi için hem ortada halkı birbirine karşı “kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” eden bir eylemin bulunması, hem de bunun “kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike ortaya çıkarması” gerekmektedir. Oysa, adı geçen sanatçının sözleri düşmanlığa tahrik niteliğinde olmak şöyle dursun, tam tersine, Kürt sorununu çözme girişiminin akamete uğramasının toplumda daha fazla gerilim yaratacağını anlatmaktadır.

Belki daha da önemlisi, bu madde bakımından ceza takibatının söz konusu olabilmesi için, ortada kamu güvenliği açısından bir tehlikenin var olması, başka bir deyişle bu konuşmanın kamu güvenliğini fiilen tehlikeye atmış olması gerekir. Oysa, bildiğimiz kadarıyla, aradan geçen bir aylık süre içinde bu açıklamadan dolayı ne bir toplum kesimi galeyana gelmiş ne de kamu güvenliğini bozan bir toplu eylem baş göstermiştir.

Onun içindir ki, bu soruşturma hukuki değil, basbayağı siyasidir.

Star, 26.09.2009
 

Dersimiz ayrımcılık

Milli Eğitim Bakanı Çubukçu gayet isabetli bir seçimle bu öğretim yılının ilk dersinin ayrımcılık konusunda olmasına karar verdi. Ayrımcılığa karşı mücadelenin bir hükümet politikası olduğunu ilan etmenin sembolik bir biçimiydi bu ve şimdiye kadar ayrımcı politikaların asıl uygulayıcısının devlet olduğu düşünülürse, anlamlı bir seçimdi.
CHP Milletvekili Canan Arıtman bunda da itiraz edecek bir şey buldu ya, pes doğrusu…

Arıtman yememiş içmemiş, hemen Nimet Çubukçu’ya bir mektup döşenmiş; “Cinsiyet ayrımıyla ilgili çalışmalarda sonuna kadar destekliyoruz; ancak siyasi bir boyuta çekilir ve Kürt açılımına dönerse asla izin vermeyiz. İlköğretimde siyaset yapılmasına olanak vermeye, bakan olsanız da hakkınız yoktur” demiş.

İlköğretim öğrencilerine siyaset yapılamazmış. Peki yıllardır, on yıllardır yapılan nedir?

Ders kitaplarında Türkiye’de etnik kimliği Kürt olan geniş bir nüfus yaşadığından bahsetmemek; daha doğrusu “Kürt” kelimesini hiçbir yerde geçirmemek (asimilasyon siyaseti) siyaset olmuyor da, Kürtler’e etnik ayrımcılık yapılmamasını söylemek siyaset oluyor.

Ermeni tehcirinden hiç söz etmemek (inkar siyaseti) siyaset olmuyor ama 1915 olaylarını ders kitaplarına almak siyaset oluyor.

Yakın zamana kadar ders kitaplarında 27 Mayıs’ı milli bayramlar arasında saymak (jakoben siyaset) siyaset olmuyor ama öğrencilere darbelerin demokrasilerde yeri olmadığını öğretmek, diyelim 27 Mayıs’ı eleştirmek siyaset oluyor!

Aslında Arıtman gibilerin derdini biliyoruz. Onlar çocuklara devletin resmi ideolojisinin ve siyasetinin dışında hiçbir şey anlatılmasın istiyorlar. Savundukları arkaik ideolojik-siyasi çizginin bekasını da eğitim adı altında sürdürülen endoktrinasyonun devamında görüyorlar.

“Gerici” dedikleri AK Parti ve onun Milli Eğitim Bakanı ise bu endoktrinasyon çizgisinin dışına çıkıyor: Ayrımcılık gibi belalı bir konuyu “ilk ders” konusu yapıyor.

Kimin ilerici, kimin gerici; kimin statükocu kimin değişimci olduğunu anlamak için bir örnek daha işte…

***

Nimet Çubukçu, okullara gönderilen genelgede ilk dersin öğrencilere seviyelerine uygun bir biçimde ve mutlaka somutlayarak;  günlük hayattan örneklerle anlatılmasını istemiş ya, sadece şu birkaç günün gazetelerine şöyle bir bakınca, güncel örnek açısından ne kadar zengin bir ülke olduğumuz görülüyor.

Mesela Canan Arıtman’ın bu sözleri… Bence öğretmenler ayrımcılık konusunu Canan Arıtman’ın bu sözlerinden başlayarak anlatabilirlerdi. Cins ayrımcılığına karşı mücadeleye evet, etnik ayrımcılıktan söz etmeye “asla izin yok…” Ayrımcılıklar arasında ayırım yapan bu sözlerin kendisinin ayrımcılığın daniskası olduğunu anlatmak küçükler için gayet kavratıcı olurdu doğrusu…

Sonra, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun geçen günkü kararı… 2005’te Siirt’te, askerî araca taş atan kalabalığa ateş açan ve bir kişinin ölümüne yol açan uzman çavuşa ceza verilemeyeceğine hükmederken öne sürdüğü gerekçe… Gerekçeli Karar’da yer alan “bölgenin özellikleri bir bütün olarak gözönüne alındığında, yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir korku ve telaşla aşıldığı” sözleri… Hukukun Batı’da başka, Güneydoğu’da başka uygulanabileceğine hükmeden; Kürt bölgesinde yaşam hakkının daha az korunduğunu deşifre eden ve Milliyet’in başlığıyla söyleyecek olursak “ölümde bölge kriteri” gözeten  bu gerekçeden daha güzel bir ayrımcılık örneği bulunabilir mi?

Ve işte yine çok güncel bir başka ayrımcılık örneği: Eşcinsel ilişki görüntüleri ortaya çıktığı için hakkında soruşturma açılan ve istifa etmek zorunda kalan bir emniyet müdürü dolayısıyla başlayan eşcinseller polis olabilir mi olamaz mı tartışması… Emekli Emniyet Müdürleri Derneği

Başkanı Hasan Yücesan’ın “AB ülkeleri belki gay polisi normal karşılar. Ama bizim teşkilatımız böyle bir ilişkiyi kaldırmaz” sözleri…

Dün sınıf öğretmenlerinden biri, ayrımcılık konusunu işlerken bu konuyu açabilseydi, ne kadar öğretici ve ne kadar da ateşli bir tartışma olurdu kim bilir. Daha en başta bu soruyu ortaya atmanın; yani “eşcinseller polis olabilir mi olamaz mı” sorusunun sorulmasının ayrımcılığın dik alası olduğunu kavratmaya çalışan hocalarımız olsaydı…

Evet, ayrımcılık derslerini mutlaka somut örneklere dayandırmak lazım. Ve bu somut örnekleri en derin, en gizli ayrımcılıkları deşifre ederek; toplumun bam tellerine basarak vermek lazım.

Aksi takdirde bu derslerin de “iyiye, güzele, barışa, kardeşliğe doğru” klişeleriyle kuşatılıp bütün hayatiyetini kaybedip resmi söylemin bir parçasına dönüşmesi işten bile değil…

Bugün, 25.09.2009

Yargıda reforma ihtiyaç var mı?

0

Bu soruya, “Ne münasebet, yargıda reform lafı da nereden çıktı! Ülkemizde hukuk sistemi her medeni ülkede olması gerektiği gibi işliyor ve adalet kusursuz tecelli ediyor. 
 

Birinci çizgi, yargıda reform deyince esas itibarıyla bağımsızlığa vurgu yapmayı anlıyor. Bundan kastettiği ise yargının siyasetçilerden etkilenmemesi. Bu görüşü savunanlar diyorlar ki en büyük problem HSYK’nın yapısında. Bu kurulda Adalet Bakanı ve bakanlık müsteşarı yer aldıkça yargı bağımsız olamaz. Siyasi baskı altında kalır. Sonra buna özlük haklarıyla ilgili sorunları, maaşların yetersizliğini, işlerin çokluğunu, çalışma şartlarının kötülüğünü ekliyorlar. Yargı reformu kavramına sığdırdıkları bunlardan ibaret.

İkinci çizgi yargı reformu ihtiyacını daha geniş bir çerçevede ele alıyor. HSYK’nın yapısını, üyelerin geliş biçimini ve kaynaklarını sorguluyor. Demokratik meşruiyet açığına dikkat çekiyor. Yargının hem yapılanmasının, hem mevzuatının, hem de pratiğinin AB müktesebatına uydurulması gerektiğini vurguluyor. Yargının bağımsızlığı yanında tarafsız olmasının da gerektiğinin altını çiziyor. Benim şahsi kanaatim odur ki birinci değil ikinci çizgi kelimenin gerçek anlamında bir reform talep ediyor. İlk çizgi idare-i maslahatçı ve makyaj yaparak mevcut durumu sürdürme amacında. İkinci yaklaşımın haklı olduğunun ve yargıda kapsamlı bir reforma ihtiyaç duyulduğunun son delili Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in yeni yargı yılı açış konuşması sağladı. Haksızlık etmemek için açıkça vurgulamak isterim ki Gerçeker’in üslubu ve seçtiği kelimeler önceki yıllardaki bazı konuşmalarda olduğundan çok daha makul ve medeniydi. Gerçeker, politikacılara ders vermeye veya onları azarlamaya kalkmadı. Kendi açısından sistemde gördüğü problemleri ortaya koymaya çalıştı. Bu takdire şayan bir tavırdır ve bir ilerlemedir. Ancak, konuşmanın muhtevasına bakıldığında bir ilerlemeden ne yazık ki söz edilemez. Hatta savunulan bazı fikirlerin anakronik olduğu ve hukukun hakimiyetine de demokrasiye de ters düştüğü söylenebilir.

Sadece Gerçeker değil, başkaları tarafından da savunulduğu için bu görüşlerden bazılarını analiz masasına yatırmak zorundayız. Gerçeker’in yargının bağımsız olması gereği yanında tarafsız olması ihtiyacına da işaret etmesi gayet yerinde olmuştur. Ancak, sonraki kimi cümleleri onun gerçekte bağımsızlığı da tarafsızlığı da tam olarak anlamadığı ve mevcut tabloda tarafsızlığın kimler tarafından nasıl ihlal edildiğini kavramadığı izlenimini uyandırmıştır. Bazı yüksek yargıçlar bağımsızlığın sadece siyasilere -daha doğrusu CHP çizgisinde olmayan siyasetçilere- karşı olması gerektiğini sanıyor. Yargının hem her türlü siyasi müdahaleden hem de bürokratik baskılardan -mesela asker bürokratlarca brifingler yoluyla yönlendirilmekten- masun olması gerektiğini görmüyor. Yargıçların servis otobüsleriyle Genelkurmay karargâhına taşınıp “bilgilendirildiği” bir ülkede yargının bağımsız olduğuna kim inanır? Brifinglere katılan yüksek yargı mensuplarının gerçekten bağımsız olmak istedikleri nasıl söylenebilir?

HSYK’nın üyelerinin kim tarafından seçilmesi gerektiği elbette tartışılmalıdır. Mevcut sistem belki de en kötü sistemdir. Bir kast yapılanmasına dayanmakta ve kendini devamlı yeniden üretmektedir. HSYK üyelerini Yargıtay ve Danıştay, Yargıtay ve Danıştay üyelerini HSYK seçmektedir. Bu yöntem HSYK’da ve Yargıtay ile Danıştay’da bir homojenleştirme yapılmasına çok müsaittir. HSYK üyelerinin çoğunun hep aynı dünya görüşünden olmasına sebep olabilmektedir. Bu, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığına yönelik bir tehdit yaratmaktadır.

Son HSYK toplantısında yaşananlar yargı bağımsızlığının yargı mensupları tarafından tehdit edilebileceğinin delilidir. Toplantı, yargı bürokratlarının değil bakanın ve müsteşarın HSYK’da yargıç bağımsızlığının asıl teminatı olma fonksiyonunu üstlenmelerine sahne olmuştur. HSYK, bu bakımdan hayli günahkârdır. Savcılar Sacit Kayasu ile Ferhat Sarıkaya’yı meslekten men eden, avukatlık bile yapmalarını önleyerek hayat haklarını ihlal eden HSYK neye dayanarak yargının bağımsızlığının teminatı olduğunu, olabileceğini iddia etmektedir?

Reform çerçevesinde hâkimler ve savcılar için ayrı ayrı kurullar oluşturulmalıdır. Hâkimlerin ve savcıların birbirine eklemlenmesi önlenmelidir. Avukatlık kurumu kuvvetlendirilmeli ve avukat, savcının muadili olarak görülmelidir. Mahkeme salonlarının yapılandırılması ıslah edilmeli, savcılar kürsüden aşağı indirilmeli ve savunmanın karşısına oturtulmalıdır. HSYK böyle muhafaza edilecekse üye kaynakları çeşitlendirilmelidir. Yasama organı da mutlaka üye göndermelidir. Ayrıca, tanınmış hukuk hocaları ve kıdemli ve itibarlı avukatlar arasından da üye alınmalıdır.

YARGI KENDİ BAŞINA KURAL KOYAMAZ!

Gerçeker’in kuvvetler ayrılığıyla ilgili görüşleri de tashihe muhtaçtır. O, kuvvetler ayrılığı teorisi çerçevesinde üç kuvvetin -yasama, yürütme, yargı- birbirinin eşiti olduğunu sanmaktadır. Bu elbette yanlıştır. Kuvvetlerin parçalanmış olması bunların birbirine eşit olduğunu göstermez. İş bölümünün olduğunu gösterir. Ana kuvvet elbette Meclis’tir. Kanunları Meclis yapar. Meclis aynı zamanda en üst yargı organıdır. Ama kuvvetler ayrılığı teorisi icabı ve yargı hizmetinin teknik bilgi ve kurumsallaşma gerektirmesinden dolayı yargının günlük icrası yargı yapılanmasına bırakılmıştır. Bu, yargının kendi kendini var eden, meşruiyeti kendinden kaynaklanan bir kuvvet olduğunu göstermez. Yargı kendi başına kural koyamaz. Her kural Meclis’ten çıkmak durumundadır. Yargı kendi başına bir adalet anlayışı da icat edemez. O, toplumda hakim adalet anlayışının ajanı olmak durumundadır. O yüzden Gerçeker’in “biz yasamaya üye göndermek istiyor muyuz” mealindeki sözü boş ve anlamsızdır. Yargıçlar kurallarla ilgili bir görüşe sahipseler siyasete girmeli ve Meclis’ten uygun olduğunu düşündükleri kuralları çıkarmaya çalışmalıdır. Meclis iradesini sadece ve sadece insan hakları sınırlandırmalıdır.

Yargı reformu sadece yargı yapılanmasını ve yazılı kuralları değiştirme meselesi değildir. Bu işin kolay kısmıdır. Asıl gerekli olan, zihniyet ve kültür yenilenmesidir. İstediğiniz sistemi getirin, yargıda egemen zihniyeti ve yargı mensubunun içine gömülü olduğu kültürü değiştirmezseniz hiçbir işe yaramayacaktır. Nitekim, son beş yılda yargı mevzuatında önemli değişiklikler yapılmasına rağmen yargı pratiğinde fazla değişiklik yoktur. Yargıçlar göz göre göre eski mevzuata dayalı kararlar verebilmektedir. Yargıda hukuk kültürü de çok zayıftır. Düşünsenize, bazı yargıçlar “devletin varlığı söz konusuysa hukuk filan tanımam” diyebilmektedir. Bunu diyenlerin yargıç olarak görev yaptığı bir ülkede yargıdan çok korkmamız gerekir. Demokratik devleti çeteden farklılaştıran hukuktur. Hukuka uymayan devlet sadece büyük çaplı bir çetedir. Devleti korumanın en baş ve en etkili yolu hukuku korumak ve işletmektir. Gerçek anlamda vuku bulması için yargı reformunu daha geniş bir alana ve zamana yaymak zorundayız.
 
Zaman, 25.09.2009
 

 

Açılımı anlamak bu kadar zor mu?

Öyle anlaşılıyor ki, hükümetin “Kürt Açılımı” önümüzdeki haftalarda resmen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de gündemine girecek. Bu da gayet normal. Bir demokraside kamu hayatını ilgilendiren meseleler elbette her türlü meşru platformda tartışılır ama kamu işlerinin nihai müzakere ve karar yeri elbette parlamentodur.

Ben bu türden yazı ve konuşmaların samimiyetinden ciddi olarak kuşku duyuyorum. Kuşku duyuyorum; çünkü şunca zamandır hem Türklere hem de Kürtlere devasa insani maliyetler yüklemiş olan bu büyük yangını söndürme niyet ve iradesini ortaya koymanın neresinin “anlaşılmaz” olduğunu anlayamıyorum.

Bu Açılımın amacı belli değilmiş!… Eğer siz Kürt sorununun her tarafa saçtığı yangın ateşi karşısında kayıtsız değilseniz, amacın bu yangını söndürmek olduğunu anlarsınız! Eğer bu büyük insani maliyet sizin yüreğinizi de bir parça acıtıyorsa, bu Açılımla ne yapılmak istendiğini anlamanız işten bile değildir.

“Silâhlar sussun”, barış olsun, çocuklar ve gençler ölmesin istemek anlaşılması zor mu yoksa kötü bir şey midir? Fail-i meçhuller, kayıplar, aile dramları, maddi ve manevi yıkımlar son bulsun istemek kötü müdür?

Ülkenin hatırı sayılır büyüklükteki bir bölümü askeri garnizon görüntüsünden kurtulsun, insanlar normal hayatlarına dönsün, Kürt çocukları dağa çıkmasın, Türk çocukları esenlikle terhis olsun için uğraşmak sizce kötü bir şey midir?

Silâha yapılan yatırımı artık insanlara -eğitime, sağlığa, refaha- yapsak sizce daha iyi olmaz mı?…

Evet, hükümet bu ateşi söndürme konusunda niyetini belli etti. Eksiğiyle gediğiyle, bu meselede bir çıkış yolu bulmak için uğraşıyor. Evet, kısa vadede bu yangını tamamen söndürmenin mümkün olmadığını herkes biliyor. Terör de büsbütün sona ermeyebilir. Ama bu, ölmek ve öldürmek dışında, hiçbir şey yapmadan devam etmemizi haklı kılar mı?

Eğer haklı kılmazsa ve sizin de endişeniz sorunun nihayet halledilecek olması değil de hükümetin bu yolda büyük hatalar yapma ihtimali ise, o zaman bu işe el verin de yangını birlikte söndürün ki muhtemel hatalar asgariye indirilsin. Ortada hiçbir sorun yokmuş gibi davranmaya halâ nasıl devam edebilirsiniz?

Yangını görmezlikten gelmek erdem değildir. Yangını iyi-kötü söndürmeye çalışan ve “gelin siz de bu işe el verin” diyenleri karalamak da öyle…

Yoksa, yapılmasından korktuğunuz “hata”, zaten bu yangını hazırlamış olan sistemin kimi yapı taşlarına dokunulması ihtimali midir? Eğer, ‘yangın sönsün ama kurulu düzene dokunulmasın’ diye düşünüyorsanız, “düzen”i olduğu gibi muhafaza ederek bu büyük yangını söndürmenin mümkün olmadığını halâ nasıl anlamamış olabilirsiniz?

“Ülkenin bölünmesi”nden korktuğunuzu söylemeyin lütfen. Ortada ciddi olarak böyle bir talebin olmadığı yerde, bölünme korkusunu da nerden çıkarıyorsunuz? Ve daha önemlisi, ülkeyi asıl bölmekte olan şeyin, çözümsüzlüğün devam etmesi olduğunu görememekte artık mazur da sayılmazsınız.

Nihayet, Kürt Açılımı’nı desteklemeyi “hükümet yandaşlığı” olarak göstermeye çalışmanın aslında kendi çözümsüzlük yandaşlığınızı kamufle etme girişimi olduğunu kimsenin anlamadığını mı sanıyorsunuz?…

Star, 24.09.2009
 

Türk ırkçılarının inandığı yalanlar (II)

Geçenlerde email kutuma öfkeli bir mesaj düştü. Epey “Türkçü” olduğu anlaşılan bir okur, beni “Kürtlerin gerçek yüzünü gizlemekle” suçluyor, sonra da uzun bir “Kürt isyanları listesi” veriyordu. Buna göre Kürtler 19. Yüzyıl ortalarından beri sürekli isyan ederek, Osmanlı’ya ihanet etmiş, “Kürdistan kurmak” için Türk kanı dökmüştü.

Oysa Türk ırkçılarının nefret dolu duygularını okşayan bu tablo, gerçeklere pek uymuyordu.

Evet, Osmanlı’nın son 80 yılı içinde bir dizi “Kürt isyanı” çıkmıştı, ama bunların hiçbiri “Kürtçü isyanı” değildi. Bir başka deyişle, isyan edenler, Osmanlı’dan koparak bir “Kürt devleti” kurmak için ayaklanmamıştı. Mesele, Tanzimat’la birlikte başlayan merkezileşme programına ve özellikle de getirilen yeni vergilere ve merkezden atanan yöneticilere gösterilen tepkiydi. Kaldı ki, Prof. Dr. Musa Çadırcı’nın “ Tanzimat Dönemi’nde Anadolu Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Yapıları” başlıklı kitabında anlattığı gibi, bu tepki sadece Kürt beldelerinde değil, imparatorluğun başka yerlerinde de ortaya çıkmıştı. Örneğin Trabzon’dan gelen şiddetli tepkiler karşısında, şehrin önde gelenlerinin “ öteden beri vergi vermemeye alışmış olmaları”nı gözönünde bulunduran Osmanlı hükümeti Tanzimat reformlarını ertelemek zorunda kalmıştı.

Bu dönemdeki “Kürt isyanları” ise hem ayrılıkçı değildi, hem de Kürtler arasında bile sınırlıydı. Nevzat Kösoğlu’nun da geçenlerde Star’da yayınlanan söyleşisinde belirttiği gibi, Bedirhanlıların bir oğlunun ayaklanmasının ardından aşiretin ileri gelenleri İstanbul gazetelerine ilan vermişti, “ Bu haininin aşiretimizle ilgisi yoktur” diye. Osmanlı’nın Hilafet makamı, dindar Kürtler için inkar edilemez bir otoriteydi. 19. Yüzyıl Kürt isyanlarının en büyüğünün lideri Şeyh Ubeydullah dahi “benim derdim paşalarla, ama Halife’ye bağlıyım” diyordu.

Bu sadakati en iyi değerlendiren, II. Abdülhamid oldu. Bilge Sultan, Kürt ileri gelenleriyle kişisel yakınlık kurdu, onların çocuklarını İstanbul ve Bağdat’ta kurduğu aşiret mekteplerinde okuttu. Güneydoğu’ya gezici öğretmenler ve vaizler göndererek eğitimi yaygınlaştırdı. Bölge halkının Sultan’a “ Bav ê Kurdân” yani “Kürtlerin babası” demesi bundandı. Yine Sultan Abdülhamid’in Kürtler arasında kurduğu Hamidiye Alayları ise Osmanlı ordusuna büyük hizmetlerde bulundular. Doğu’da Ruslar ve Ermeni çeteleriyle savaştılar. 1909 yılında “ Aşiret Alayları”, 1912’de ise “Aşiret Süvari Fırkaları” olarak yeniden isimlendirilerek, Balkan Savaşları’na dahi katıldılar.

Kurtuluş Savaşı yıllarına gelince de durum değişmedi. Mustafa Kemal Paşa, sonradan geliştireceği “Türkçü” dilin aksine alabildiğine Osmanlıcı-İslamcı bir dil kullandığı için Kürtleri kazanabildi. Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 5 Mayıs 1920 tarihli sayısında yayınlanan ve “Halife’nin esaret ve hakaretten kurtulmasını” savunarak Milli Mücadele’yi destekleyen fetvayı imzalayanlar arasında; Diyarbakır, Urfa, Hizan, Bayezid, Diyadin, Hınıs, Siverek, Viranşehir, Bitlis, Silvan, Van gibi Kürt yoğunluklu bölgelerin müftülerinin de isimleri yer alıyordu. Hatta Diyarbekir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin reisi olan Cemilpaşazade Mustafa Bey, Mustafa Kemal’in “ Mehdi” olduğuna inanmış ve bu fikri yayar olmuştu.

Kürtler bu anlayış içinde Kurtuluş Savaşı’nı gönülden desteklediler. İsmet İnönü’nün yıllar sonra belirttiği gibi, “Kürtler… Milli Mücadelenin devamınca canla başla gayret gösterdiler.” (İsmet İnönü, Cumhuriyet’in İlk Yılları, c. I, s.72)

Peki ya Sevr? Oradaki “Kürdistan” maddesi neyin nesiydi?

O da bir sonraki yazıya kalsın.

Star, 23.09.2009