Cafer Solgun – Bir ‘imkânsız yas’ın girdabında…

 

Gündelik hayatın koşuşturması içinde insan unutabiliyor ama çevresinde olup bitenleri fark ettiğinde tabii ki derhal hatırlıyor, durup dururken, mesela trafikte iken, neden birden trafiğin durduğunu ve bazı kişilerin aynı anda kornaya bastıklarını, bazılarının da arabalarından inerek “hazırol” duruşuna geçtiklerini; “sahi ya, bugün 10 Kasım ve saat 9’u 5 geçiyor”… Bu 10 Kasım’da da aynı sahneler yaşandı. TV kanallarında “Atayı anıyoruz” programları yapıldı, gazeteler toplumun Atatürk sevgisine dair haberler, yazılar yayınladı. Çok yakından izlediğimi söyleyemem, ama sanki son yıllarda, yıllardır alıştığımız türden “Atam şu halimize bak” mealinde yayınların sayısında biraz azalma var galiba. Evet, alışmış, alıştırılmıştık, her 10 Kasım’da Atatürk’ün bizlere “armağan” ettiği cumhuriyeti “ne hale” getirmiş olduğumuza dair derin bir üzüntü ve mahcubiyet içerisinde olmalıydık… Tabii ki yine devlet erkanı yıllardır tekrarlana gelen sözcüklerle anma mesajları yayınladı, yine Anıtkabir’de tören düzenlendi, bazı yurttaşlar gözyaşları içinde Anıtkabir’i ziyaret ettiler filan. Ama aynı zamanda tam da 10 Kasım’a denk gelen günlerde medyada “Atatürk diktatör müydü, değil miydi” tartışması yapanlar vardı…

10 Kasım dayağı…

Bu 10 Kasım’da eşimle evden çıkmış işimize gücümüze gidiyorduk, geride bakıcının kollarına bıraktığımız bebeğimizdeydi aklımız, her gün olduğunca. Birden trafik durdu, kornalar çalınmaya başladı, bazı araç şoförleri araçlarından inip hazırola geçti. Camdan kafamı uzatıp “ne oluyor” demeye hazırlanıyordum ki, eşim uyardı; “bugün 10 Kasım”… 10 Kasım deyince benim aklıma 12 Eylül darbesi yıllarında yediğimiz 10 Kasım dayakları geliyor… O gün cezaevinde de sirenler çalar, herkesin olduğu yerden ayaklanıp hazırola geçmesi gerekirdi. Hem yakamızdan tutmuş içeriye atmışlardı bizi, hem de Atatürk için yas tutmamızı istiyorlardı. Tabii hazırol duruşuna geçmeyince, coplarla, kalaslarla sıkı bir dayak yemek için ellerine gayet sağlam bir “gerekçe” vermiş oluyorduk.

12 Eylül yıllarında bende en çok iz bırakan dayak, işkence seanslarından birisi, 10 Kasım 1980 günü o zaman tutuklu bulunduğum Davutpaşa Sıkıyönetim Cezaevi’nde yediğimiz dayaktır. Darbe olmuş, sabah akşam sayımda hazırola geçmediğimiz için, askerlere “komutanım” demediğimiz için, Atatürk eğitimine katılmayı reddettiğimiz için (ve daha neler neler) dayak yiyoruz… O gün de sabah sayımında “olağan” dayağımızı yemişiz. Birden sirenler çalmaya başladı. Ne olduğunu anlayamadık, koridordan koğuşlarımıza çekildik. Ama koridoru gören bir noktadan elinde silahıyla nöbetimizi tutan asker siren sesleri arasından “herkes koridora çıksın, hazırola geçsin” diye feryat ediyordu. Bunun üzerine bazılarımız tekrar koridora çıktık. Ama hazırola geçen olmadı. Siren sesleri kesilince askerler doluştu içeriye. Koridora bakan beş koğuşa sırayla dalıp gelişigüzel hepimizi coplarla, kalaslarla kan revan içinde bırakıp gittiler. Yediğimiz bu “sürpriz” dayağın sebebini hala anlayamamış olanlarımız vardı, “bugün 10 Kasım” deyince anladılar…

Atatürkçü gençliğin ‘imkânsız yası’

Düşünce hayatımızın genç ve başarılı kalemlerinden arkadaşım Hilal Kaplan’ın “Türkiye’nin ‘Ölmeyen’ Babası/Atatürkçü Gençliğin İmkânsız Yası“ adlı kitabını (TİMAŞ, 2011) bugünlerde okudum. Hilal’in birkaç yıldır bu kitap üzerine çalıştığını biliyordum. Emeğine sağlık olsun. Bu vesileyle bir kez daha geçmişten bu yana Atatürk ve Atatürkçülük ve bu arada 10 Kasım üzerine düşünme imkânı buldum. İlk defa sivil, meşru, demokratik bir anayasa yapma durumuna geldiğimiz bugünlerde, bu nitelikte çalışmaların son derece önemli, gerekli olduğunu düşünüyorum. Bugünlere gelebilmenin bedelini tüm Türkiye olarak çok ağır ödedik. Bu nedenle anlamını ve değerini iyi bilmek sorumluluğumuz var. Yeni anayasa, hiç kuşkusuz, yaşadığımız demokratikleşme, aynı anlama gelmek üzere normalleşme sürecinin önemli bir sonucudur ve bu alandaki sorunlarımızın kalıcı bir çözüme kavuşturulmasının temelini atacaktır. Ne var ki mesele sadece yeni anayasa yapmış olmakla bitmiyor. Devlet ve toplum olarak ciddi bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var. “Devrim” sözcüğünü tesadüfen kullanmıyorum. Zira ihtiyacımız olan, gerçekten de bir “zihniyet devrimi”dir… Kemalizm’in bir resmi ideoloji formatında hayatın her alanında devlet eliyle ve sistematik bir çabayla yıllardır Türkiye toplumuna empoze ediliyor olmasının etki ve sonuçlarından arınabilmek, sıradan veya yüzeysel değil, belli ki ancak “devrimsel” bir değişimin konusu oluyor. Kuşkusuz bu bir süreç olarak işlemeye devam ediyor. Ama önemi ne denli vurgulansa azdır diye düşünüyorum.

Hilal Kaplan’ın çalışmasına temel teşkil eden veriler, kitabın adından da anlaşılacağı üzere, bazı Atatürkçü gençlerle yaptığı mülakatlar. Gençlerin tercih edilmesi isabetli; zira gençlik, malum, “Atatürk İlke ve İnkılaplarının Bekçisi” olmakla misyonlandırılmış bir toplumsal grup. Resmi ideoloji mantığının kendini sürdürebilmesi ancak gençlik üzerinden başarılması mümkün görülen bir “görev” olduğu için, kafası ilköğretim çağlarından itibaren “Atam sen kalk ben yatam” tarzında çalışan kuşaklar yetiştirilmesine özel bir önem verildiğini biliyoruz. Bu çabanın ne tür sonuçlar verdiğinin bazı örnekleri kitapta mevcut. Varlığını Atatürk’e adayan gençler, “Atatürk olabilmek” için yaşayan gençler, dört bir yandaki Atatürk portrelerine, büstlerine her baktığında gözleri dolan gençler, 2007 yılındaki Cumhuriyet Mitingleri’ne katılmış olmayı hayatlarının en önemli anısı olarak anlatan gençler, Atatürk’ün hayatındaki yerinin anasından babasından önde geldiğini düşünen gençler, Türkiye’nin gidişatından hoşnut olmadıkları için “Atatürk olsaydı…” hüznü yaşayan gençler…

Bu gençlerin ortak özellikleri, Atatürk’ün yaşadığı dönemle ilgili kendilerine okudukları okullarda belletilenler dışında herhangi bir sağlıklı fikirleri olmayışı. Beyinleri resmi ideoloji ile dumura uğratılınca, Atatürk dönemi, ülkemizin “altın çağı” oluyor ve ondan sonrası da genellikle Atatürk’ün eserine ihanet eden aymaz siyasetçilerin yol açtıkları tahribatların tarihi… Bir “zihniyet devrimine” ihtiyacımız olduğunu vurgulamamın sebeb-i hikmeti de zaten bu.

“Bekçi” olmak ya da gençliğe yakışan…

Gençlik, 27 Mayıs darbesinin şartlarını olgunlaştırmak gerektiğinde “Ordu-Millet Ele Ele” diyendi… 60’lı yıllarda, Kemalizm’le sakatlanmış sol düşüncelerin etkisiyle harekete geçtiklerinde “anarşist” ilan edilip idam sehpalarına çıkarılanlardı… 70’li yılların kamplaşmasında aslında 12 Eylül darbesinin şartlarının olgunlaşmasına kan ve can verenlerdi… Ve sonrasında “Tehlikenin Farkında mısınız?” kampanyalarının figüranı olması istenenlerdi…

Gençliğe yakışan, her zaman daha iyi, daha ileri, daha özgür olanı istemektir; herhangi bir statükonun “bekçisi” olmak değil… Gençliğe yakışan, öncelikle sorgulamaktır ve bu sorgulamanın temel konusu, kendilerine “büyüklerinin” atfettikleri rollerle ilgili olmak durumundadır.

Bu süreç işliyor; çünkü hayat devam ediyor ve gençlik, kim ne derse desin, geleceğimizi temsil eden bir dinamik olmaktan alıkonulamaz…

Taraf, 27.02.2012

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et