Ana Sayfa Blog Sayfa 470

Bir rövanşizmdir gidiyor

Bir zamanlar AK Parti’ye yönelik en popüler suçlama “kamplaşma yaratıyor, gerginliği tırmandırıyor” suçlamasıydı.

Mesela, bir üniversite birincisi sırf başörtülü olduğu için diploma törenine alınmaz, kürsüye çıkmasına izin verilmez; buna verilen tepki ise “İktidar yine türban gerginliği yarattı” diye eleştirilirdi.

O zamanlar çok yazardık bu çarpıklığı; “Biri birinin ayağına basınca ‘Ahh’ diye bağıran, neden bağırdın diye suçlanır mı? Gerginliği tırmandıran ayağına basılan değil, basandır, onu suçlasanıza” derdik…
Bugünün popüler suçlaması ise rövanşizm. Hükümet kinci olmakla, intikam peşinde koşmakla, bir zamanlar kendine yapılanı başkasına yapmakla suçlanıyor. “Bu sürekli çatışma halinden nasıl bir normalleşme çıkabilir ki! Toplumu sürekli yorarak, kışkırtarak, diken üzerinde bir ‘kamplaşma’ halinde tutarak, ilkel ‘kelle isteme’ tutumu yayarak bir yere varılamaz” deniyor.

Ne var ki, rövanşist suçlamasına örnek gösterilen konulara baktığımızda, en azından “işte yine gerginlik yarattılar” suçlaması kadar haksız bir suçlamayla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Mesela katsayı değişikliği… Mesela kesintisiz eğitimin kesintiliye çevrilmesi…

Mesela, çok sayıda rütbelinin Ergenekon ve Balyoz Davası gibi davalarda tutuklu yargılanması ya da kimi gazetecilerden 28 Şubat’ta yaptıkları yayının hesabının sorulması…

Darbe yönetiminin bir gecede milyonlarca gencin geleceğini karartacak bir karar alması ve insafsızca uygulaması sorun yapılmıyor da bu yanlışı düzeltmeye çalışmak rövanş almak oluyor!

Ordu üst yönetiminden birilerinin meşru hükümeti darbe yoluyla devirmeye çalışması normal karşılanıyor da bu kişilerin yargı karşısına çıkartılması, adalet aranması “rövanşizm” oluyor.

Bu, her şeyden önce rövanşizmin kelime anlamına aykırıdır.

Nedir rövanşizm: Size yapılanı başkasına yapmak… Eğer Ergenekon örgütüne karşı rövanşist bir tutum takınılacak olsaydı; sanıklar tutuklanıp mahkemeye gönderilmez; stadyumlarda toplanır, suikastlarla “temizlenir”di.

Geçmişe sünger çekme isteği

Medyada da rövanşist bir ruh halinin hakim olduğu, hesaplaşmada aşırıya kaçıldığı, insafsız davranıldığı, insanlara özeleştiri ve dönüşüm imkânı bile tanımayan bir acımasızlığın hüküm sürdüğü eleştirilerine gelince…

Bu eleştirileri yapanların büyük çoğunluğunun derdi bir aşırılığı önlemek değil, bir dönemin üstünü örtmek.

Medya Türkiye’de hiçbir darbe döneminde başarılı bir sınav veremedi; hakim akım hep darbe işbirlikçiliği ya da en hafifinden güçlüye boyun eğme tutumu oldu. Ne var ki, medya hiçbir zaman bu işbirlikçi-teslimiyetçi tutumun hesabını vermek zorunda kalmadı, yaptığı hep yanına kâr kaldı. Darbe döneminde esas duruşa geçen bütün “duayen”ler ara rejimler gelip geçtikten sonra da büyük bir pişkinlikle “duayen” sıfatını taşımaya devam ettiler.

Şimdi bütün dertleri bu geleneğin sürmesi, kimsenin kirli geçmişlerini deşmemesi, saygınlıklarına gölge düşmemesi…

“Rövanşizm yapılıyor” feryatlarının sebebi de bu…

Oysa bunun hiç değilse bu defa öyle olmaması gerekiyor. Tıpkı bir daha darbe yapmaya cesaret edemeyen ordu gibi, bir daha darbe işbirlikçiliği-şakşakçılığı yapmaya cesaret edemeyen bir medyanın yaratılması için bu hesaplaşmanın -bazen yargı önünde, bazen kamuoyu vicdanında- yapılması gerekiyor.

Affetme zamanı

Bizim gibi önemli bir travma geçiren ülkelerde hayatın yeniden normale dönebilmesi için bu hesaplaşmanın yapılması kaçınılmazdır. Bu hesaplaşma yapılmadan; eden bulmadan, geçmişe sünger çekerek normalleşmeye çalışmak, toplumun büyük çoğunluğunun hakkaniyet duygusunu rencide eder, adalete duyduğu güveni azaltır, hırçınlaştırır. Ve işte asıl o zaman toplum içinde rövanşist duyguların yeşermesinden korkmak lazımdır.

Büyük çoğunluk kötülük yapanın yanına kâr kalmadığı, hakkın yerini bulduğu inancına sahip olduğu andan itibarense, insan tabiatındaki affedicilik girer devreye. Kızgınlığın yerini hoşgörü, empati ve affetme yeteneği alır. Artık eski defterleri kapatma ve yeni bir sayfa açma isteği hakim ruh hali haline gelir. Toplum ancak o zaman yaşadığı travmadan kurtulup geleceğe doğru yeniden birlikte yürüyebilir.

“Yeter artık bu hesaplaşma bitsin” diye sabırsızlananların, toplumsal psikolojiyi hızlandırmanın mümkün olmadığını anlamaktan ve toplum vicdanı “artık affetme zamanı geldi” deyinceye kadar sabırlı olmayı öğrenmekten başka çareleri yok.

 

Bugün, 16.03.2012

İnsanlığımızı Okula Mı Borçluyuz?

Eğitim sistemi tartışmaları bir takım kabuller üzerinden başlıyor. Bu da tartışmaların gereksiz ve anlamsız boyutlara varmasına neden oluyor. Sanırım öncelikle yapılması gereken bu ön kabullerin doğruluğunun ve neliğinin tartışılması gerekiyor. Öncelikle okul ve eğitim kavramları üzerine kurulu ön kabulleri sorgulamalıyız. Okul ve eğitim kavramları üzerindeki kurulu algılarımız gerçekten doğrumu. Bilinen anlamıyla eğitim şart mı? Şartsa eğitimi mutlaka devlet mi vermelidir? Okul eğitim için zorunlu bir mekan mıdır? Okul olmasaydı eğitimsiz, bilgisiz, değerlerden uzak kişiler mi olurduk? Zorunlu devlet eğitimi devletin yurttaşlarına yönelik bir lütfü olarak görülecek kadar masum mudur?

Çocuklar her ne öğreniyorlarsa gerçekten okullarda mı öğreniyorlar? Okullar düşünsel, manevi, becerilerimizi geliştirdiğimiz mutlak mekanlar mıdır? Okullar çocuğun her yönüyle hayata hazırlandığı yeri başka bir şeyle doldurulamayacak kadar kutsal mekanlar mıdır? Okullar yokken insanlık nesillerine bilgi, beceri ve kültür değerlerini nasıl aktarıyorlardı? Hayatımızda okulun bu denli yer ve önem kaplaması doğal insani bir gelişim sonucu mudur, yoksa okulu örgütleyip finanse eden devletin dayatması mıdır? Bu işten kim daha çok kazanç elde ediyor?  Okulun çıktısı olan öğrenciler mi? Yoksa okulu örgütleyip zorunla kılan güç mü? Bu soruları atlayarak yapılacak olan eğitime/okula dair tartışmalar verimli sonuçlar üretmeyecek kanaatindeyim.

Sanayinin gelişimiyle ortaya çıkan kapitalizm ürettiği zenginlikle çocukların üretim sürecinden uzun yıllar dışarıda kalmasını sağladı. Sanayi öncesi üretim tarzı usta/çırak ilişkisiyle çocuğu da içine alan bir süreçti. Üretimde, tüketimde, eğitimde hayatın içinde olup devam ediyordu. Örnek verecek olursak derenin kenarına kurulmuş sıralarda çocuklara uzun yılları alan hiç dereye girmeden nasıl yüzüleceği dersleri verilmiyor, dersler suyun içinde bilenlerin bilmeyenlere öğretmesiyle yapılıyordu. Bu iki eğitim tarzının artı ve eksileri şartlara bağlı zorunlulukları elbette tartışılabilir. Ancak yazının konusu bu olmayacak. Yazımızın konusu var olan eğitim sisteminin bizden neler alıp, neler verdiği olacak.

Eğitimin devlet eliyle ve zorunlu olmasını savunanların temel tezleri; çocuğun hayatını sürdürebilmesi için gerekli bilgi, beceriyi kazanmasının yanında kültür aktarımının bu yolla aktarılabildiğinin “kesinliği ve alternatifsizliği” üzerine kurgulanmıştır.

Aslında eğitim (bilgi, beceri edinme, becerileri fark edip geliştirme ve değer yükleme) çocuğun doğumuyla birlikte başlar. Aile gelişim sürecinde çocuğa hayatını sürdürmesi için gerekli olan tüm bilgileri kazandırır. Bunun yanında iyi, doğru, kötü gibi temel ve evrensel doğruları verir. Aynı zamanda ait olduğu etnik kimliği, dili ve dini inancını çocuğa verir. Aile tüm bunları bir müfredata dayanmadan doğaçlamayla yapar.

Sorularımıza devam edelim. Okul olmasaydı; bir dini inançtan mahrum mu kalacaktık? Okul olmasaydı anne, baba sevgisini öğrenemeyecek miydik? Okul olmasaydı büyükleri saymaktan, küçükleri sevmekten, merhametten, iyilik duygusundan, yardım severlikten yoksun mu olacaktık? Okul olmasaydı doğa sevgisi, hayvan sevgisi diye bir kavramdan ve de değerden yoksun mu olacaktık. Okul olmasaydı, bilgiye dair, felsefeye dair, hikmete dair hiçbir şeyin sahibi olamayacak mıydık?

Eğer farkındaysanız biz bunları ailemizde ve hayatın içinde öğreniyoruz. Hangi aile şunu söyleyebilir“biz şu insanı temel değeri bilmiyorduk, hiç duymamıştık ve çocuğumuza aktaramamıştık, çocuğumuz bunu okulda öğrendi” var mıdır bunun bir örneği? Anne babanın bilmeyip de yalnızca okuldaki öğretmenin bildiği ve ancak ondan talim edilebilecek değer nedir?

Eğer dinimizi, dilimizi, kültürümüzü yaşadığımız topluma ayak uydurabilmemiz için gerekli olan değer ve davranışları ailemizin öncülüğünde ve öğretmenliğinde ve de iletişim içinde olduğumuz, birlikte yaşadığımız toplumdan öğreniyorsak neden birileri eğitim şart diye onca paralar harcayıp okullar kuruyor?

 Okul ne işe yarıyor?

Ulus devletler kurgusaldır. Üretilmiş sanal değerler üzerinden kendilerini var ederler. Ulusun bu üretilmiş değerlere inandırılması gerekir. Ulus devletlerin bu amaca yönelik en büyük keşfi okuldur. Ulus devletler için okul istenilen yurttaşı yetiştirmenin bir aracıdır. Yurttaş okul aracılığıyla değiştirilip dönüştürülür. İnançları, kanaatleri, dili, kültürü okul tarafından yeniden kodlanır. Ulus devlerin üretilmiş değerlerine aykırı olan tüm inanışları okul yoluyla değiştirilir ve ulus devletin değerlerine bağlılık burada aşılanmaya çalışılır. Diliniz, inancınız, kültürünüz ve kutsallarınız “kanun yoluyla” burada belirlenir. Bu temel amacın yanında diploma diye verdiği evrakla size hayatın neresinde ve nasıl bir rolle yer almanız gerektiğini empoze eder.

Ulus devletler bir kanun devletidir. Her şeyi kanunlarla belirler. Bir adalet devleti değildir. Adaleti esas alan bir devlet anlayışı “adaletsizlikleri” ortadan kaldırmakla kendisini yükümlü kılar. Kişinin doğuştan getirdiği haklarını tanır ve onları özgür yaşaması ve geliştirmesi için ortamı ayarlar. Kişilerin birbirlerine baskı ve dayatma yapmasını ve sahip oldukları mülkiyet gibi meşru haklarının gasp edilmesi durumunda ortaya hukukla çıkar ve gereğini yapar. Adaletsizliğin olmadığı ortamda doğal olarak adaletin kendisi vardır. Ancak ulus devletler yurttaşlarını yoğrulup, şekil verilmesi gereken kilden çamur gibi algılar. Bu çamuru nakşetmeyi ise kendisinin doğal hakkı olarak görür. Ulus devletin çamura şekil veren elleri ise kanunlarıdır. Kanunları her yere uzanır. Okulu da bu kanunlarla düzenler. Kanun gücüyle çocukları ailelerinden alır. Kanun gücüyle müfredatı ve içeriğini belirler. Kendi doğrularını kanun gücüyle dayatır. Kanun gücüyle bireylere yurttaşlık kimliği kazandırır.

Sosyalist devletler insana inanıp güvenmedikleri için hayatın içerisindeki hiçbir faaliyeti insana bırakmaz “mutlak hakikati ve gücü” temsil eden “tanrı devleti” her şeyin mutlak belirleyici yapar. Sosyalist anlayışta devlet hikmetin ve hakikatin ne olduğunda ve dağıtımda adaletsizlik, eşitsizlik yapması mümkün olmayan “kadiri mutlak tanrı” olarak algılanır. Kapitalist ulus devletler ise öz kurallarını kendisi belirlemek şartıyla bir takım faaliyetleri insanı bırakır, eğitim hariç. Eğitimi asla kendi tekelinden çıkartmaya yanaşmaz. Demokratik devletlerde ise demokrasinin kalitesi oranında insanın etkinliği her alanda olduğu gibi eğitim alanında da artar.

Demokratik devletler halklarıyla daha barışıktırlar. Seçilmişler, seçimler yoluyla halka hesap vereceklerini bildikleri için yapıp ettikleri işlerde onların rızasını almaya ya da taleplerini karşılamaya çalışırlar. En azından kısmide olsa iktidarı ve uygulamalarını yurttaşlarıyla paylaşma eğilimi içindedirler. Okulun nasıl dizayn edileceği, müfredatın içeriği, okul türleri ve okula yüklenecek anlam konusunda çeşitliliğe açıktırlar. Anadilde eğitim yapılmasını, dini eğitim veren okullar açılmasını, müfredatını ve içeriğini kendisi belirleyen okulların açılmasını “devletin varlığına”, “milletin bölünmez bütünlüğüne” bir tehdit olarak algılamazlar.

TÜRKİYE’DE DURUM

Okuyucularımızın da bildiği gibi ülkemizde devlet yapılanması totaliter ulus devlet yapısıdır. Kutsal ve tartışılamaz bir ideolojiye, kutsal lidere, kutsal ve üstün bir ırka ve yine onun kutsal diline dayanır. Her ne kadar temsili bir demokrasiden bahsedilse de yönetim vesayetçi kurumlar eliyle baskı ve dayatmalarla yürütülür.

Ancak içinde bulunduğumuz dönem ülkede; İslamcıların, Liberallerin, Kürtlerin, Alevilerin ve azınlıkların dayatma ve zorbalıklara karşı özgürlük ve hak arama mücadelelerini ve taleplerini yükselttikleri bir dönemdir. Bu talepleri görmeye çalışan vesayetçi kurumların dayatma ve baskılarına karşı halktan aldığı yetkiyi kullanmaya çalışan bir iktidarın varlığıyla ülke bir değişim sürecinin içersine girmiştir. Askeri vesayetin geriletilmesi, yargı vesayetin geriletilmesi, YÖK vesayetin geriletilmesi, sermaye vesayetinin geriletilmesi, basın vesayetin geriletilmesi derken iş MEB vesayetin geriletilmesine kadar geldi.

MEB vesayeti; halktan aldığı vergilerle, kanun zoruyla belirlediği müfredatı halka dayatıyor. İdeolojik, militarist ve ırkçı bir temele sahiptir. Ayrımcıdır, farklılıkları yok eder. Çocukların ailelerine danışmaz hatta onların inanç ve kültürel değerlerine karşı kendisini kodlar. Sivil anayasanın tartışıldığı bir dönemde elbette bu vesayetçi, dayatmacı kurumunda sorgulanması gerekirdi.

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer MEB teşkilat kanununda bizimde olumlu bulduğumuz bir takım değişikler yaptı. Yeni kanun hükmünde kararnameye göre artık bakanlığın “Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve Atatürk Milliyetçiliği temelinde öğretimi sevk ve idare etmek gibi bir görevi yok. “Türkiye Cumhuriyetine bağlı, Türk kültür vs. vs” bağlı yurttaş yetirmek gibi bir görevi de yok bakanlığın. Merkeze devleti ve ideolojiyi koyan anlayış görev kapsamından çıkartıldı. Şüphesiz ki bu mevcut vesayetçiliğe vurulmuş ilk kazmadır ve önemlidir. Bakan değişimi bununla mı sınırlı tutacak, mevcudu sadece tadilatla mı sınırlı tutacak bunu henüz bilemiyoruz. Bakanın niyetinin ne olduğuna bakmadan bizim yapmamız gereken ödevlerimiz var.

Hukuk devletinde kurumlar görev tanımlamalarının dışına çıkamazlar. Tanımlar kurumlara sınırlar çizerler. Bu temelden yola çıkarak ilköğretim programından, YÖK kanunundan ve ders kitaplarından ideolojik kalıpların temizlenmesinin gerekliliğine savunmak ve bunun için taleplerimizi yükseltmeliyiz.

Biliyoruz ki MEB’de pek çok değişiklik kanun hükmünde kararnamelerle, yönetmeliklerle değiştirilebilir. Örneğin kılık kıyafet yönetmeliği için anayasa değişikliği gerekmiyor. Yapılacak bir yönetmelik değişikliği ile öğretmenler ve öğrenciler için başörtüsü yasağı kaldırılabilir. Yine tek parti faşizminin ruhuyla hazırlanmış olan “andımız” bir yönetmelik değişikliğiyle hemen kaldırılabilir. Yine YÖK’ün amaçlarında değişiklik yapmak için anayasa değişikliği gerekmiyor. YÖK’ün 4. Maddesi de Yüksek Öğrenimin amacını Atatürkçü gençlik yetiştirme olarak tanımlar. Bu madeninde değiştirilmesi gerekir.

MEB bürokrasisinde yapılan değişlikte önemsenmelidir. Adamına uygun daire başkanlıkları ihdas edilmişti. Aynı işi yapan birden fazla genel müdürlükler oluşturulmuştu. Bu genel müdürlüklerin her biri bağımsızlığını ilan etmiş birbiriyle eş güdümleri de yoktu. Yine bu müdürlüklerde devasa bir personel yığılması vardı. Bırakın sorun çözmeyi sorunun kaynağı idiler. Görünen o ki merkez teşkilatından başlayıp aşağı doğru bir dizi değişikler gelecek.

Başta vurgulamaya çalıştığım konuya dönecek olursak; Batıda pek çok devlet eğitimin devlet eliyle verilmesi anlayışından uzaklaşıyor. Farklı eğitim arayışlarına yöneliyorlar. Bunlar bir tanesi de “homeschooling” denilen “evde eğitim” akımıdır. Evde eğitim alan çocukların sayısı hızla artıyor. Devletler bununla ilgili birimler oluşturuyorlar. Evde eğitim veren ailelere yardımcı olmak için materyaller üretiyorlar. Veliler bu materyallere kolayca ulaşabiliyorlar. Talep edildiğinde öğretmen desteği veriliyor. Bu çocuklar istediklerinde okulların atölyelerinden yaralanabiliyor. Okulun sosyal etkinliklerine katılabiliyorlar. Örneğin Fransa evde eğitim alan çocukları yılda bir kere denetliyor çocuğun gelişim grafiğini takip ediyor gerekirse destekleyici tedbirler alıyor. Bu aileler kendi aralarında örgütlenip dernekler kuruyorlar, sorunları tartışıyorlar, bilgi ve deneyimlerini paylaşıyorlar, sosyal organizasyonlar düzenliyorlar.

ABD Ulusal Evde Eğitim Araştırma Enstitüsü’nün evde eğitim görmüş ve şu anda yetişkin olan 7300 kişi üzerinde yaptığı araştırma, evde eğitim görenlerin sosyalleşme becerileri konusunda toplumun genel ortalamasından daha iyi durumda olduklarını ortaya koyması da bu eğitim modeli açısından önemlidir. Aslında bu konu farklı bir yazısının konusudur. Ancak bir örnek olarak vermek istedim.

Bizim okullarımız sekiz yıl İngilizce okutup sonrasında İngilizce üç cümleyi kuramama başarısını gösteren okullardır. Diğer konulardaki başarısı da aşağı yukarı İngilizce öğretmekteki başarısı kadardır. Dünya çapında yetiştirdiğimiz kaç düşünce adamı, kaç bilim adamı, kaç edebiyatçı, kaç sanatçı var. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar olanlarsa mevcut sisteme muhalif ve ona rağmen bireysel çabalarıyla yetişmişler ve konuya bizim baktığımız eleştirel çerçeveden bakarlar. Yine darbecilerin, işkencecilerin, faili meçhul cinayetler işleyenlerin, devletin kasasındaki halktan toplanan paraları soyanların, İMF’den borç alıp benim cebime koy faturayı da halka ödet diye iktidara tehdit ve şantaj yapanların, ana dilde eğitim hakkını inkar edenlerin, başörtülü kızlarımızı üniversitelere almayanların ve çalışma haklarını ellerinden alanların, ordu göreve diye bayrak açanların, Ergenekoncu çetelerin en iyi, en kalite ve en donanımlı okullardan yetiştiğini unutmayalım. Eğitim/okul her derde devadır masalından uyunmamız gerekiyor artık.

Devleti ve kurumlarını yönetenler insanlardır yani başka anne ve babalardır. Neden çocuğumun başka anne ve babaların benden daha iyi yetiştireceğine inanayım ve onların çocuğuma kendi kültürlerini aşılamasına izin vereyim. Bu sebeple okulun devlet tekelinde çıkması gerektiğini savunmak gerekir diye düşünüyorum. Halk kendi okullarını kurabilmeli, müfredatını belirleyebilmeli, çalıştıracakları öğretmenleri seçebilmelidir. Karşımıza cevap olarak bunun toplumsal kaosa ve kargaşa sebebiyet vereceği çıkmaktadır. Bu doğru bir öngörü değildir. Unutmayalım ki tüm totaliter rejimler halkı kendine bırakırsak kaos ve kargaşa çıkartır iddiasını zulmünün kaynağı ve meşruiyeti yapmaktadır.

Eğer anne babalar çocuğuna kişilik, şahsiyet, dürüstlük, inanç, kültür değerleri verme konularında öğretmenlerin kendilerinden fazlılığı olduğunu düşünmüyorlarsa o zaman okulun görev alanını da yeniden tanımlamamız gerekir.  Kanaatim o dur ki; okul görevini çocuklara teknik ve mekanik bilgiler vermekle sınırlandırmalıdır. Bundan başka bir görevi olmamalıdır. Bir kurum görevinin dışına çıkarsa ya da yapısı gereği işi olmayan işlere girerse mutlaka zarar verecektir. Bizler okumayan bir nesli okumayı öğretmiş ve ardından da bıktırmış okula borçluyuz. Olumsuz yaşantılar ömür boyu insanın yakasına yapışırlar gerçeğini unutmamak gerekir.

 

Özgür Eğitim-Sen, 15.03.2012

Hem suçlu hem güçsüz; hem haksız hem aciz

Tablet bilgisayar çocukları okulda “elektromanyetik fırtınaya” maruz bırakacakmış.

Bunu ileri süren Edirne milletvekilinin şahsında CHP’ye şunları söylemekte yarar var:

Siz bir hakkın mücadelesini vermiyorsunuz. Bir dayatmayı devam ettirmenin mücadelesini veriyorsunuz. Yoksul çocukları kendi sınıflarına mahkum etmenin mücadelesini.

Gayet sınıfsal bir tepki sizinki. “Katsayı”yla, “kesintisiz”le onlara “işçisin sen işçi kal” diyorsunuz.

İslamofobiksiniz; 28 Şubat döneminde, sırf İmam Hatipli çocukların geleceğini karartabilmek için milyonlarca meslek liseli kenar mahalle çocuğunun üniversite yolunu kapatmayı içinize sindirebildiniz. Yargının yapısı değişti, ama hala son bir umutla katsayıyı geri getirebilmek için Danıştaylara taşınıyorsunuz.

“Uzlaşalım”mış. Bugün cansiperane savunduğunuz sistem uzlaşmayla mı geldi? Yoksa 28 Şubat’ta darbecilerin empoze ettiği sizin de desteklediğiniz bir dayatmayla mı?

Neden cuntacılara tanıdığınız “eğitim sistemini değiştirme yetkisini” demokratik çoğunluğa sahip hükümetten esirgiyorsunuz?

Adaletsizsiniz.

Kendi çocuğunuzu dilediğiniz gibi yetiştirme hakkını savunuyor olsaydınız tamam, ama siz başkasının çocuğunu da kendi ideolojiniz doğrultusunda tek tip eğitime maruz bırakmanın mücadelesini veriyorsunuz.

Hangi ahlaki zeminden hareketle başkalarının çocuklarını sizin ideolojinize göre tornadan geçirilmesini savunabiliyorsunuz?

Daha doğrusu böyle bir zemine ihtiyaç duyuyor musunuz?

Haksızsınız. Üstelik, artık muktedir de değilsiniz.

Eskiden konağın şımarık çocuğu gibi davranmanızın bir mantığı vardı. Kenarın çocukları kavga çıkarmanızdan laiklik yaygarası yapmanızdan korkardı. Si
yasete müdahale için fırsat bekleyen askeri harekete geçirebildiği ölçüde bu tür tavırların siyasi bir karşılığı vardı.

Ama şimdi yok. Veya şimdilik yok.

Bu yüzden de Meclis’te kavga çıkarmanız pek akıllıca olmaz gibi görünüyor. Ve Erdoğan “CHP ne yaparsa yapsın, milletin dediği olacaktır” dediğinde, mağdur kitlelerin yüreğine serin sular serpiliyor.

***

Sizi anlıyorum, eşitlikçi düzenlemeleri kabullenemiyorsunuz. İnsanların kendi çocuklarına kendi tercihleri doğrultusunda eğitim vermeleri kadar doğal bir durum size meydan okuma gibi görünüyor.

Eğitim üzerinden kurduğunuz hegemonyanın yıkılmasından korkuyorsunuz. Haklı olarak korkuyorsunuz, bütün sınıflar korkar.

Ama alışacaksınız.

Demokrasinin sonuçlarına katlanmayı öğreneceksiniz. Seçilmiş bir iktidarın eğitim politikasını belirleme hakkını kabulleneceksiniz. Kapıcının çocuğunu yukarıda görmeyi içinize sindireceksiniz.

Ve adalet size de iyi gelecek.

İbrahim Kalın ve Stratfor’a dair

Stratfor’a da, sızdırana da peşinen güvenmemiz için bir neden yok.

Ama o yazışmaların tümü doğru olsa bile, birileri sizi “kaynak” görse bile, bu sizin suçlu olduğunuzu göstermez.

Bu yüzden de Taraf’tan Ahmet Altan ve Mehmet Baransu’nun yazılarındaki eleştirileri haklı görmüyorum.

İstihbaratçılarla görüşmek gazeteciler için olduğu gibi, siyasetçiler için de suç değildir. Yeter ki hukuki sınırlar ihlal edilmesin.

Bazen görüştüğünüzün iyi niyetli olmadığını bilseniz bile görüşürsünüz. En azından yönlendirmek için görüşürsünüz. Devletler, hükümetler bunu yapar. Kalın’ın konumunda biri neden böyle yapmış olmasın?

“ABD’deki bu önemli bilgi kaynağı, sadece Hürriyet’ten bilgi alıp Türkiye’deki demokratları vesayetçi, vesayetçileri demokrat sansa daha mı iyi?” diye düşünüp görüşmüş dahi olabilir.

Ortada suç var mı?..

 

Star, 15.03.2012

Yeni paranoya malzememiz: Stratfor

Türkiye’nin nesillere meydan okuyan politik adetleri vardır. Her şey değişir, onlar değişmez.

Bu adetlerin başında da, “her kimi sevmiyorsan, dış güçleri onun arkasında bileceksin” kuralı gelir.

Kemalistlere göre, örneğin, “karşı-devrimci” dedikleri tüm muhalifler, “tam bağımsız Cumhuriyet”e karşı emperyalizmin öne sürdüğü piyonlardır.

Bazı İslamcılara göre ise asıl Kemalizm bir emperyalizm projesidir. Hilafet’i lağvetmek, Türkler’i İslam’dan koparmak için siyonist mahfillerde kotarılmıştır.

Öte yandan bu zıt iki gruptan pek çok insan, Kürt milliyetçiliğinin ve PKK arkasında “bizi bölmek isteyen küresel güçleri” görür.

Oysa, PKK’nın teorik yayınlarına göre, asıl “Türk sömürgeciliği”dir, ABD’nin başını çektiği “küresel kapitalist sistemin kompradoru”.

Liberalller ise zaten tescilli “Batı ajanı”dır. Boğaz’a karşı İskoç viskisi yudumlayıp, zarfla gelmiş Amerikan dolarlarını saymaktadırlar.

Muppet show dünyası

Türklerin çoğunun niçin böyle düşündüğü, yani dünyayı bağımsız aktörlerden oluşan kaotik bir yer değil, tek merkeze bağlı bir “muppet show” gibi algıladığı, önemli bir soru.

Şimdilik şu kadarını söyleyeyim ki, bu “muppet show”un varlığına bir kere ikna olduysanız, bir daha kolay kolay fikir değiştirmezsiniz. Çünkü karşınıza sizi doğruladığını sandığınız “bağlantılar” çıkar sürekli.

Örneğin, bir “CIA uzmanı” Türkiye’nin Kürt sorununda reforma ihtiyacı olduğunu “taa 80’lerde” yazmıştır. Siz de bunu keşfeder, sonra da “bak, gördünüz mü, CIA o zamandan belirlemiş, bizimkiler şimdi uyguluyor!” diye heyecanlanırsınız.

Aradaki ilişkinin “belirlemek” değil de “öngörmek” olabileceği aklınıza gelmez.
Çünkü kafanızdaki tek “nedensellik”, komplovaridir.

Böyle olunca da, “dış güçler” ile yerel aktörler arasındaki her paralel fikir, her diyalog, her temas yeni bir “ihanet çemberi” olur sizin için.

Taraf’ın komploları

Bütün bunları asıl mevzuya “girizgah” olarak söyledim.

Bu asıl mevzunun zemini, son dönemde ortaya çıkan “yeni politik seçkinler arası gerilim” ve bunu daha da geren komplo teorileri.

Kimi zaman fısıltı, kimi zaman imayla yayılıyor bu teoriler. Bir tarafta “İsrail parmağı” diğer tarafta “İran parmağı” görmeler, filan…

Son günlerde bu ikilemde tuttuğu yere anlam atfedilen Taraf gazetesi de girdi sahneye.

Önce belirteyim ki, Taraf’ı da, Türk politik adetlerine uygun bir biçimde, bir “dış kaynaklı operasyon” sayanlar var. Ben bunları ciddiye almıyor, bir grup cesur idealistin çıkardığı radikal demokrat bir yayın olarak görüyorum bu gazeteyi.

Ama Taraf hakkındaki komplo teorileri kadar Taraf’ın komplo teorileri de yanıltıcı olabiliyor. (‘Telefonla helikopter düşüren NTV’ teorisini hatırlayın.)

Taraf’ın, Başbakan’ın başdanışmanı İbrahim Kalın’a, Amerikan Stratfor şirketiyle teması var diye yüklenmesi, bu komplo teorilerinin yeni bir örneği.

Ahmet Altan, Stratfor’un “masum bir dedikodu şirketi” olmadığını anlatarak savunmuş bu yüklenmeyi. Oysa, evet, Stratfor “masum bir dedikodu şirketi” değil; siyasi analiz ve öngörüler üretip isteyene satan bir şirket. Görevleri arasında “kamu diplomasisi” de bulunan İbrahim Kalın’ın ise Stratfor’u da, Türkiye’yi izleyen başka her kuruluşu da, bilgilendirmesinden, yönlendirmesinden daha doğal bir şey yok.

Taraf’ın bu konudaki paranoyak perspektifini hayretle okurken, bu gazeteyi “dış güç”lere bağlayan paranoyayı da kafamda bir kez daha tekzip ettim. “Gayet yerli bir gazete bu” dedim kendi kendime; “Türk politik adetlerine sıkı sıkıya bağlı!”

NOT: Nedim Şener, Ahmet Şık ve diğer iki gazetecinin tahliyesine çok sevindim. Hayırlı olsun. Darısı, sadece yazı yazarak “terör örgütü üyesi” oluvermiş diğer tutukluların başına.

 

Star, 14.03.2012

Toplumsal vicdanda zaman aşımı yoktur

Sivas davası düştü.
Şimdi hep birlikte, bu davayı düşürmemenin bir çaresi var mıydı, yok muydu diye tartışıyoruz. Bu dava, insanlık suçu kapsamına girdiği için zaman aşımına uğramamalıydı diyen var. Bu suç işlendiği tarihte “insanlık suçlarına zaman aşımı işlemez” denen sözleşme yoktu, dolayısıyla sonradan çıkan bu sözleşme sanıkların aleyhine işletilemez diyen de…

Mahkeme heyeti ikinci görüşe uydu ve dava zaman aşımına uğradı.

Besbelli ki bu tartışma Yargıtay aşamasında da devam edecek. Ama bana kalırsa, bugün davayı düşüren mahkemeye asıl sorulması gereken soru şu:

Peki siz 19 yıl boyunca ne yaptınız?
Dile kolay, tam 19 yıl bu… Davayı yürüten heyetin aktif çalışma hayatının yarısı kadar bir süre… Bütün mesleki kariyerinizin yarısını bir davaya vereceksiniz ama onu bitiremeyeceksiniz. Herkesin gözü önünde yaşanan bir olayı tam olarak aydınlatıp suçluları mahkûm etmeyi beceremeyeceksiniz.
Bu tablonun herhangi bir makul gerekçesi olabilir mi?

Önlenemeyen değil kışkırtılan katliam

Oysa sizden beklenen şey, sadece galeyana gelmiş bir düzine suçluyu bulup çıkarmanız da değildi. O işin en önemsiz yanıydı belki de. Biz yargıdan, püfür püfür provokasyon kokan bu eylemin arka planına girmesini, o olayla bir Alevi ve Sünni çatışması yaratmaya çalışanların kimler olduklarını ve ne amaçla yaptıklarını ortaya çıkarmasını bekliyorduk.

Gazeteci Oral Çalışlar, Sivas olaylarından yıllar sonra o dönemde başbakan yardımcısı olan Erdal İnönü’ye soruyor: “O gün Sivas’ta olay patlak verdikten sonra valinin askeriyeden yardım istediğini biliyoruz. Askeri birliklerin 12 saat boyunca olaya müdahale etmemesinin nedenini hiç merak etmediniz mi?” İnönü, merak ettiğini, bu soruyu bir MİT yetkilisine sorduğunu söylüyor ve aldığı cevabı şöyle aktarıyor: “Biz bazen bazı grupların gazını almak için serbest bırakırız.”

Demek ki, “önlenemeyen” bir katliam değil, bile bile izin verilen bir katliam vardı ortada.
İnönü’nün merak ettiği bu noktayı mahkeme neden merak etmedi? Neden soruşturmayı bu yönde ilerletip askeri birliklerin yardıma gelmekte 12 saat gecikmesinde sorumluluğu bulunanları araştırmadı? Ve neden bir MİT yetkilisi tarafından Erdal İnönü’ye verilen bu cevabın üzerine gitmedi, o MİT görevlisinin ne kastettiğini sorgulamadı?

Heyet bütün bunları yapmadı. Ama sanılmasın ki Madımak provokasyonu bundan böyle tarihin sırları arasında kalacak…

Mahkeme heyeti duymazdan geldi ama o MİT görevlisinin İnönü’ye verdiği cevabın ne anlama geldiği yıllar boyunca uzun uzun tartışıldı basında. O dönemde yükselişte olan Refah hareketine karşı korku yaratmak, bu hareketi “canlı canlı adam yakabilen” Alevi düşmanları olarak gösterebilmek, şeriat korkusunu körüklemek için yapılmış bir provokasyon olduğu yönünde birçok analiz yapıldı.

Şimdi, bu dava zaman aşımından kapatılırken, sanılmasın ki bu sorular unutulacak. Tam tersine, bu davanın hiçbir şekilde derinleştirilmemesi ve on dokuz yıl boyunca “bitirilememesi” kamuoyunun merakını, derin şüphelerini, öğrenme isteğini kamçılayan bir faktör olacak.

Şimdi hepimiz 1993’ten daha da eminiz ki, Madımak olayının arkasında çok büyük bir tezgah var ve bu tezgah er ya da geç açığa çıkacak. Ama Meclis komisyonlarının araştırmalarıyla, ama araştırmacı gazetecilerin çabalarıyla, Madımak Oteli’ndeki ateşi tutuşturan “derin el”in parmak izlerine ulaşacağız sonunda.

 

Bugün, 14.03.2012

Türkçe/Kürtçe bir medeniyet dili değildir

 

Evet, bugün için ne Türkçe ne de Kürtçe bir “medeniyet” dilidir. İyi ki de değillerdir. Kim lisanının Mehmet Âkif’in deyimiyle “tek dişi kalmış bir canavar”ın dili olmasını ister ki?

Yahut Oswald Spengler’in tanımıyla bir toplumun çürüme ve çöküş döneminin ifadesi olan medeniyetle dilimizin anılmasını tercih eder miyiz? Ya da genç Marx’ın toplumda bıkkınlık duyulacak bir hususiyet olarak ifade ettiği olgunun dilimizi nitelemesini arzular mıyız? Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç’ın anadilde eğitim bağlamında sormuş olduğu “Kürtçe bir medeniyet dili midir ki?” sorusu, hepimizin takip ettiği tartışmalara neden oldu. Fakat soruları yukarıdaki gibi sorunca sanırım pek az kişi lisanının medeniyet dili olup olmadığını dert edecektir. Lakin Âkif, Spengler ve Marx’ın ifadelerinin aksine, günümüz toplumlarında “medeniyet” müspet bir hususiyet ve vakıa olarak algılandığından “Kürtçe medeniyet dili midir ki?” sorusu yadırganmaktadır. Meselenin esası “medeniyet”in ne olduğuyla ilgili. Eğer medeniyete müspet veya menfi bir değer addederseniz o zaman medeniyet dili olup olmamak önemli olabilir. Medeniyet (civilization) kelimesi dünyada 18. yüzyıldan sonra yaygınlaşıyor. Türkçede de 19. yüzyılın başlarında kullanılmaya başlanıyor. En başından beri hâkim çoğunluk kelimeyi müspet bir değer ya da çağrışımla kullanıyor ve halen de öyle. Lakin aslında medeniyetin az çok değer içermeyen bir tanımını yapmak mümkün. Burada mutlak görececi yaklaşımın “her şey değer içerir” türü bir itirazda bulunacağını biliyorum ve bu ayrı ve uzun bir bahis olduğundan tartışmıyorum. Zaten bu tür ifadeler bizatihi totolojiktir ve anlamlı bir tartışma mevzu olamaz. Çünkü “her şey değer içerir” ifadesi mantıksal olarak kendisini de bir değere indirgeyeceğinden karşılıklı bir iletişim ve tartışma noktası teşkil edemez.

Gelelim medeniyet terimine. Kelimenin en başından müspet bir değer çağrışımıyla kullanılması ortaya çıktığı 18. yüzyıl Fransa’sı ve Avrupa’sının kendilerini merkeze çeken bir dünya tasavvurundan ve denizaşırı genişlemenin getirdiği özgüvenden kaynaklanıyor. Medeniyet kavramının Avrupa sömürgeciliğinin meşrulaştırıcı enstrümanı olmasıdır Âkif’e “tek dişi kalmış canavar” dedirten. Bağlamı dâhilinde bakınca Âkif haklıdır. Bugün için medeniyeti 18. ve 19. yüzyılların sömürgeciliği çerçevesinde algılayan kalmamıştır ya da ancak çok marjinal bir kesimde olabilir.

Literatürde ve günlük kullanımda “medeniyet”in iki anlamı var. Birincisi genel bir durumu ifade ediyor ve insan toplumlarının hayatın her alanında ortaya koydukları ürünleri nitelemekte. Kullanılan tekniklerden icatlara, bilimde, sanatta ve edebiyatta verilen ürünlere, ekonomideki büyümeden eğitimdeki yaygınlaşmaya kadar her şey medeniyeti oluşturuyor. Bunlar insan hayatını kolaylaştıran ürünler olarak addedildiğinden de “müspet” bir kabul kazanıyor. Lakin kitle imha silahları ya da despotizm de insanların bir icadı. “Medeniyet”e müspet bir anlam yükleyen hiç kimse bunları medeniyetin bir parçası olarak görmeyecektir. Diğer yandan, “daha büyük kötülükleri önlemek için” kitle imha silahlarının ve despotizmin kullanımını medeniyet adına savunanlar olabilir ve tarihte olmuştur da. İşte bu “medeniyet”in değer içeriğiyle kullanılmasının getirebileceği, üstelikte ona başlangıçta bir değer atfedenlerin hiç de tahayyül etmedikleri, sakıncalardan bir örnektir. En makul değer içeriğiyle, medeniyetin hayatımızı kolaylaştıran bir vakıa olduğu tanımıyla baksak bile mesele zannedildiği kadar basit değildir. Mesela, bugün için otomobilin hayatımızı kolaylaştıran bir medeni icat olduğunu düşünüyoruz. Buradan yola çıkarak 20. yüzyılın başında otomobili icat eden ve kullanan toplumların ve onların dilinin dört bin yıl önce atı evcilleştiren toplumlardan ve onların lisanlarından daha fazla medeniyete sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Şüphesiz otomobil ata göre insanların ulaşımını hızlandırarak kolaylaştırmıştır. Ama atın evcilleştirilmesi insanların ulaşımını yürümeyle kıyaslanınca otomobile göre daha fazla hızlandırmıştır. Ayrıca trafik kazalarının yol açtığı kayıpları da eklersek, at-otomobil kıyaslaması, hayatımızı kolaylaştırmak bağlamında düşündüğümüzde bile, bize değer içeren bir medeniyet tanımlaması yapmaya yetmiyor. Meseleye edebiyat ve sanat ürünleri açısından bakarsak ortak bir tanımlama yapmak daha da zordur, çünkü estetik değerler ve beğenilerde ortaklık kurmak neredeyse imkânsızdır. Mesela günümüz İngilizcesi ifade kapasitesi ve kelime zenginliği açısından kendinden sonra gelen dillere üç kat fark atmaktadır. Dolayısıyla bu açıdan bakılınca 11. yüzyıl Sanskritçesi ile kıyaslanamaz. Buna rağmen, bana göre sevgi ve aşk üzerine Keşmirli şair Bilhana’nın Sanskritçe yazmış olduğu “Siyah Kadifeler” şiirinin İngilizce de eşi yoktur. Aynı ifadeyi bir başkası “Leyla ile Mecnun” ya da “Mem ü Zin” için söyleyebilir. Her toplumun tarih içinde ihtiyaç ve münasebetlerine göre oluşan ve gelişen bir lisanı ve bu lisanda sözlü yazılı ortaya konulmuş eserleri vardır. Bunların kıyaslamasını yapmak ve hele hele hiyerarşik bir değer içeren “medeniyet dili” tanımlamak anlamlı değildir. Medeniyeti genel bir durum olarak, insan toplumlarının hayatın her alanında verdikleri ürünler şeklinde tanımlarsak ki en uygun tanımıdır, o zaman bütün toplumlar medenidirler ve bütün diller de medeniyet dilleridirler.

ANADİL “MEDENİYET DİLİ” DEMEK DEĞİL

Medeniyetin ikinci anlamı genel bir durumu değil özel bir topluluğu niteler. İslam medeniyeti, Hint medeniyeti, Çin medeniyeti, Batı medeniyeti terimlerinde olduğu gibi. Bu medeniyet kavramının çoğul halidir ve belli bir aidiyet topluluğunu ifade eder, aynen etnik, akraba, ulusal, dinsel ve dilsel aidiyet toplulukları gibi. Tarihsel olarak bakınca medeniyetler diğer aidiyet birimlerine göre zaman ve mekân bağlamında daha geniş ölçekli olmuşlardır. Bu nedenledir ki her medeniyet dâhilinde birden fazla dili konuşan toplumlar vardır. Başka bir deyişle medeniyetler çok dillidirler. Lakin yine tarihe baktığımızda her medeniyette zaman zaman belli dillerin genel bir yaygınlığa kavuştuğunu, yani bir anlamda “medeniyet dili” hüviyetini kazandıklarını görürüz. Bu anlamda Sümerce ilk medeniyet dilidir denebilir. Gerçekten de İ.Ö. üçüncü bin yıldan itibaren Sümer dili çevre topluluklar tarafından ortak bir dil olarak kullanılmaya başlıyor. Hatta zamanla günlük dil özelliğini kaybedip literatürde, diplomaside ve dini ayinlerde kullanılan bir dil haline geliyor. Ortadoğu’da Sümerceden sonra sırasıyla Akadca, Aramice, tarihi Farsça ortak dil işlevini görüyor. Batı dünyasında Helenistik dönemde Eski Yunanca ve Roma döneminde ve akabinde orta çağlarda Latince medeniyet dili olarak kullanılıyor. Kadim Hint dünyasının ortak lisanı Sanskritçe. Eski Çin’de ve günümüz Çin dünyasında (Çin, Vietnam, Kamboçya ve bazı diğer Güneydoğu Asya toplulukları) Mandarin Çincesi yaygın olarak kullanılan ortak dil. İslam medeniyetinin klasik döneminde Arapça ve Farsça ortak dil işlevini görüyorlar. Buna daha sonra bir süre için Türkçe de eklenir. Öyle ki, Toynbee’nin de vurguladığı gibi, 16. yüzyılın sonunda bir seyyah Fas’tan Hindistan’a kadar Türkçe bilerek gidebilirdi. Modern dönemde Avrupalı sömürgeci ülkelerin dilleri kendi alanlarında “medeniyet” dilidirler. Aynı şekilde Rusça da, Avrasya’da bir ortak dil işlevi görmüştür. Yirminci yüzyılda Türkçenin bir yandan lokalleşmesi bir yandan fakirleşmesi Türkçe için belli bir medeniyet havzasının lisanı olması anlamında ondan medeniyet dili olarak bahsetmemizi imkânsız kılmaktadır. Kürtçenin ise bir medeniyet havzasının yaygın dili olduğunu söylemek zor. Onun içindir ki günümüzde Türkçe de Kürtçe de bir medeniyet dilidir denemez. Zaten zamanımızda İngilizcenin yerküre ölçeğinde yaygınlaşması medeniyet havzalarındaki dillerin işlevini azaltmıştır.

Anadilde eğitim meselesine gelince… Genel olarak eğitimin ve özel olarak da anadilde eğitimin “medeniyet dili” olmakla bir ilişkisi yoktur. Her dilde eğitim yapılabilir. Önemli olan, bunun vatandaşlarca talep edilmesidir. Eğer vatandaş belli bir dilde eğitim talep ederse devlet veya kamu otoritesi, diğer vatandaşların dillerinde eğitim talebini karşılıyorsa, buna cevap vermek durumundadır. Başka bir deyişle, demokratik bir toplumda, diyelim ki bütün vatandaşlar Türkçe eğitim talep ederken, sadece bir kişi Kürtçe eğitim talep etse bile, kamu otoritesi bunu karşılamak durumundadır.

Zaman, 13.03.2012

 

Stratfor bu kavgaya değer mi?

 

Memlekette ağır bir kavga havası var. ‘Kuruluş’ dönemlerine has bir ‘iç hesaplaşma’ sanki.

Sanırsınız ki ‘eski düzen’ bitti, ‘yeni Türkiye’yi kuranlar birbirlerine düştü; Ömer Taşpınar’ın nitelemesiyle ‘post-Kemalist kaos’…

Şunu peşinen söyleyeyim; demokratik ve çoğulcu ‘yeni Türkiye’nin konsolide edilmesinin önündeki en büyük engel bu kavga havası. ’12 Eylül Anayasa referandumu bloku’nu oluşturan büyük anti-militarist demokrat koalisyona mensup gruplar birbirlerine girmiş gibi. Herkes bundan zarar görecek.’Eski Türkiye’nin zinde güçleri bu manzaraya bakıp sadece keyiflenmiyorlar, aynı zamanda kışkırtıyorlar da. ‘Yiyin birbirinizi’ dediklerini duymuyor musunuz? Bu ‘iç kavga’yla ne yeni anayasa yapılabilir ne de cumhurbaşkanlığı seçimi kazasız atlatılablir. Belki de kavgaya tutuşanların anlamadıkları, ama kışkırtanların amaçladıkları budur?

MİT kriziyle ‘cemaat’ ve AK Parti karşı karşıya getirildi; şimdi de bu ikisiyle Taraf karşı karşıya… Bu farklı aktörler arasında her dönem ve her konuda tabii ki uyum beklemiyorum, ama ilişkiler onarılamaz bir biçimde bozuluyor. Bu, siyasal, sosyal ve entelektüel aktörleriyle ‘büyük koalisyon’un dağılması anlamına gelir. Son on yılda Türkiye’yi dönüştüren güç ve sinerji bu aktörler arasında kendiliğinden gelişen ‘informal ve fiilî’ koalisyonla oluşmuştu. Nihai amacı demokrat, çoğulcu ve özgürlükçü yeni anayasa olan bu anti-militarist, demokrat koalisyon ‘iş’ bitmeden dağılma sinyalleri veriyor. Galiba herkes kendini vazgeçilmez ve tek başına yeterli görüyor; olduk, erdik, vardık sanıyor, ki yanılıyorlar…

Şimdiki çekişme Stratfor’un iç yazışmalarını Taraf’ın yayımlamasıyla başladı. Amerika merkezli bir bilgi toplama ve analiz şirketi Stratfor. Ne profesyonellikleri, ne analizleri, ne de uzmanları ciddiye alınır bir kıratta değil. Bunu, düşünce kuruluşlarını, üniversiteleri, araştırmaları az biraz bilen yirmi yıllık bir uluslararası ilişkiler akedemisyeni olarak söylüyorum. Haa, şirket kendini pazarlamıştır, orda burda analizlerini satacak birilerini bulmuştur, olabilir… Ben sadece o analizleri okuyanların bazen yanlış, bazen de eksik bilgilendirildiğini düşünürüm.

Peki Stratfor’un iç yazışmalarının bir haber değeri var mıdır? Gazeteci değilim, yanılabilirim; ama Taraf’ın yayımladığı ‘belgeler’in haber değeri taşıdıklarını sanmıyorum. Bu kanaatim ‘gazetecilik’ bilgime değil, Taraf’ın daha önce yayımladığı, her biri Türkiye’yi sarsan ve değiştiren belgelere dayanıyor. ‘Bilgi Destek Planı ve Faaliyet Çizelgesi’, ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’, ‘Balyoz Operasyonu’, ‘Aktütün Görüntüleri’, ‘İnternet Andıcı’, ‘Pimi Çekilip Askere Verilen Bomba’… Bunlar Taraf’ın yayımladığı ve ‘belge’ değeri tartışılamaz haberler. Böyle bir yayıncılıktan gelip de şimdi Stratfor’un yazışmalarına ‘belge’ muamelesi yapmak Taraf’ın belge haberciliği standartlarına haksızlık. Ne ‘cemaat’le ilgili dedikoduların ne de Başbakan’ın Başdanışmanı İbrahim Kalın hakkında verilmek istenilen resmin gerçekle alakası yok. Bu tür iddia ve dedikoduların benzerleri her gün ulusal medyada yayımlanıyor zaten. Taraf böyle bir kulvarın gazetesi değil bence.

Başbakan’ın Başdanışmanı’nın Stratfor veya benzeri şirket, düşünce kuruluşları ve gazetecilerle görüşmesi, onları kazanmaya çalışması adeta bir istihbarat paylaşımı olarak sunuluyor. Bence bu büyük haksızlık. Kalın, Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörü. ‘Kamu diplomasisi’nin ne olduğunu bilen herkes Kalın’ın Stratfor’la kurduğu ilişkinin ‘normal’ olduğunu anlar. Yabancılarla temasa geçmek, onlara hükümetin görüşlerini aktarmak bu birimin işi. Tabii bunu resmi bir ‘propagandist’ gibi yapıp hiç etkili olmamak da var, İbrahim Kalın gibi muhataplarını kazanmaya odaklı bir samimiyetle yapmak da. Kalın’ın bu samimiyetini cezalandırmaya kalkışmak insafsızlık.

Bütün bunlar Başbakan’ın Taraf’ı parayı atanın nağmesini çalan bir ‘müzik kutusu’na benzetmesini haklı çıkarmaz. Hayatları pahasına gazetecilik yapan, bırakın gazeteciliği son yıllarda Türkiye’nin ‘ak’lanmasında önemli bir payı olan Taraf’a haksızlık.

Bütün samimiyetimle söylüyorum Taraf’a Türkiye’nin ihtiyacı var. Hatta, onun bildiğimiz haberciliğine, bağımsızlığına, cesaretine bu ülkenin ihtiyacı daha da artıyor. Bu emeği, duruşu, imajı heba etmemek gerek. Stratfor gibi basit bir kuruluşun dedikodularını ve kötü analizlerini yayımlayarak Stratfor’un itibarsızlığını kendisine de bulaştırmamalı Taraf.

 

 

Zaman, 13.03.2012

Sivilay Abla – Domatesin Kokusu

Soru: Sevgili Sivilay Abla; tüm yediğimiz içtiğimiz GDO’lu. Hıyar kokusu iyi kötü erkek parfümü oldu. Ya domatesin o nefes kesen aroması. Biz Gökçeada’da üretilen ve Etiler marketlerinde bir saatte tükenen organik domatesler kadar biliyoruz bu kokuyu. Kimbilir iki yüzyıl öncesinin domatesi nasıl kokuyordur? Senin yaşın müsaittir Sivilay Abla. Bize GDO’suz domatesli günleri anlat. (Nazan Ergüler)

Cevap: Sevgili Nazan; ben Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) ilkesel olarak karşı değilim.

Mevcut üretilen domates insanlara yetseydi ve ihtiyacı karşılasaydı kimse bilmem kaç milyon dolar yatırıp genetik araştırma merkezleri kurmazdı. Demek ki; nüfus artışına göre, insanları doyurmak için aynı toprakta, aynı suyla belki aynı insan gücüyle kat kat fazla domates üretmeye gerek var.

Ben kokulu organik domates mi nüfus mu, soruları arasında kaldığımız bu tartışmada nüfustan yanayım.

Keşke dünya nüfusu iki üç katına çıksa. Bir dağ kadar kayanın içinden bulgur tanesi kadar elmas, zeytin tanesi kadar altın çıkıyor. Yetenekliler, süper zekâlılar, cins fikirliler de kıymetli madenler gibi. Daha fazla insan demek daha fazla sayıda güzel roman, daha çok sayıda iyi senaryo, daha çok sayıda estetik bina, daha çok sayıda yaratıcı eylem fikri, daha ileri teknolojik alet demek.

Ben daha çok insan için domatesin kokusundan fedakârlık ederim kardeşim. Ayrıca daha çok insan, daha çok ağabey, abla, kardeş, teyze, hala, amca, dayı, kuzen demek. Hangi kokulu domates bir teyzeden, bir amcadan daha tatlıdır.

Ben aynı zamanda, GDO konusuna varoluşsal yaklaşıyorum. Düşünsenize; GDO karşıtları verdikleri mücadeleyi kazansa, ana babanızın köyüne, kasabasına nüfus planlamacılar gelse; 
“Bu domates, salatalık rekoltesiyle daha fazla insanı doyurmamız mümkün değil. Zaten insan ömrü de uzadı. Çocuk yapmak yasak” dese ne olurdu. Kokulu domates yoluna yapıtaşlarınız kanalizasyonu boylardı.

Bir de bu çağın insanının herşeyi kendisi için isteme hastalığı var. Elbette domatesin kokusu tadı, iki yüzyıl önceki insanın yediği kadar lezzetli olmayacak. O insanların bütün zevki, eğlencesi akşam karanlık çökmeden yiyecekleri mis kokulu bir domatesti. Şimdi öyle mi?

Bu çağın insanı hem zamanın tüm nimetlerine sahip olmak istiyor hem de yüzlerce yıl öncesinin domatesinin damağında yaratacağı lezzet patlamalarından fedakârlık etmiyor. Uçakta üçboyutlu filmini izlerken kokulu organik domatesten yapılmış domatesi çorbasını içmek istiyor. Kusura bakmayın! Bunun adı yüzyıllık arsızlıktır.

Her neyse genetik mühendisleri benim kadar gaddar değil. Otantik kokulu GDO’lu domatesi üretmeleri de yakındır. O zaman göreceğim sizi. Organikle GDO’lu organiği nasıl ayıracaksınız bakalım.

***

Toplumsal Onarım ve Siyasal Rehabilitasyon

Anabilim Dalı Başkanı, Ruh ve Sivil

Hastalıkları Mütehassısı

Evde Eğitim modeli ve ideolojik önyargılar

4+4+4 sisteminin doğurduğu tartışmalar çerçevesinde okul çağındaki çocukların okul yerine evde eğitilmesini öngören Homeschooling/Evde Eğitim uygulamasının ülke gündeminde az da olsa yer alması şüphesiz sevindirici bir gelişme. Ne var ki ülkenin bazı önde gelen akademisyenlerin, siyasetçilerin, aydın ve yazarlarının bu türden alternatif eğitim modellerine önyargıyla yaklaştıklarına tanıklık ediyoruz. Kimi, halkı bilinçsiz ve cahil bularak ailelerin kız çocuklarını evde hapsedecekleri ya da erken evlendirecekleri endişesiyle evde eğitim uygulamasına karşı çıkarken kimi de demokratik ülkelerde bu türden sistemlerin işlemediğini öne sürerek bir bakıma devlet tekelinde eğitimin dertlere derman olacağını dillendirdi. Hürriyet yazarı Taha Akyol’da tepkisini “On bir yaşına giren bir çocuğa “evde eğitim” kapısının açılmasını alkışlayanlar oldu. Hatta bunu liberalizm zanneden ‘taze liberaller’ gördük” diyerek dile getirdi. Oysa Evde Eğitim sanılan aksine standart/tekdüze bir uygulama alanı olmadığı gibi örneğini demokratik ülkelerde de gördüğümüz gibi yasalarla çerçevesi çizilen dileyen herkesin yapamayacağı bambaşka uzmanlık gerektiren birçok farklı yönteminde bir arada kullanıldığı bir model.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 26/3’de “Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler” der. Dolayısıyla demokratik dünyada çocuk eğitiminde ailenin önemli bir rolü bulunmaktadır. Bu bağlamda -biraz da önyargılardan yola çıkarak- Evde Eğitim modeline yakından bakmakta fayda olacağına inanıyorum. Bunun için ABD’de her geçen gün büyüyen ve bir sektör haline gelen Evde Eğitim uygulamalarını kısaca değerlendirelim

Evde Eğitim uygulamalarında başlangıç

Evde Eğitim uygulayıcısı ebeveynler ilk adım olarak çocuklarının bireysel özelliklerini, ihtiyaçlarını ve öğrenme şekillerini tesbit edip onları kabiliyetleri doğrultusunda hedefler belirlemeye yönlendirir. Bu aşamada öğrencilerin kurumsal eğitime devamı da tercih edilebilir. İkinci adım olarak bireyin tanınmasıyla eş zamanlı olarak öğretim yaklaşımları ve uygulama örnekleri de ayrıntılarıyla incelenir, uygulanacak eğitim ve öğretim yaklaşımına karar verilir. Bu aşamada en çok dikkat edilen husus uygulanacak modelin çocuğun kişisel özellikleriyle örtüştüğünden emin olunması, içeriğinin bu temel nokta göz önünde bulundurularak oluşturulmasıdır. Üçüncü adım Evde Eğitim uygulayıcı ebeveynler, hukuki gereksinimlerin yerine getirilmesi kapsamında bağlı bulundukları eyaletin eğitimle ilgili kanunları içinden kişi merkezli (homeschooling) eğitimle ilgili maddeleri inceler, ilgili birimlerle diyalog sağlar ve varsa zorunluluklar yerine getirir. Aynı zamanda ilgili lokal ve ulusaluluslararası kurum-organizasyonlar hakkında araştırma yapılarak gerekli bağlantılar oluşturulur ve iştirak edilecek sosyal, kültürel, akademik çalışmalar tespit edilir.

Uygulamalar

Evde eğitim pratiklerinde ebeveyn rehberliği, özel öğretmen desteği, uzaktan eğitim, grup faaliyetleri gibi uygulamalarla karşılaşıyoruz. Evde eğitim uygulamalarında anne ve baba, çocukları için temel rehber ve öğretmendir. Uygulamada annelerin babalara nispetle daha yoğun bir şekilde eğitim süreçlerine müdahil olduğunu en büyük eğitim desteği sağlayıcıları oldukları; ilgili organizasyonlar, destek grupları, kooperatifler, istişare buluşmaları, farklı branşlarda kurslar düzenledikleri görülmektedir. Örneğin Vermont eyaletinde Goddard College’da Ron Miller yönetiminde gerçekleştirilen bir kişi merkezli eğitim buluşmasında veli olarak bulunan tüm katılımcıların annelerden oluştuğu görülmüş. Kendisiyle röportaj yapılan bir anne konuyla alakalı olarak duygularını şöyle dile getirmiştir. “Çocuklarımı bizzat yönlendiren olmayı, onların yakınında bulunmayı önemsiyorum. Böylece ne zaman daha fazla çalışabileceğimize, ne zaman sıkıldıklarına dikkat ve buna göre hareket ediyor, gerekirse bir konuyu atlayabiliyorum. Akademik birikim açısından geri kalmalarına müsaade etmiyorum.”

Evde Eğitim modelinde bir diğer uygulama şekli uzaktan eğitimdir. Kişi merkezli eğitim uygulayıcısı aileler, gerek düzenli ders takibi ve gerekse kurumsal bir mezuniyet imkânı elde etmek amacıyla uzaktan eğitim hizmetlerinden faydalanmaktadır. Maryland eyaletinde bulunan Calvert Schoool, Clonlara School, Key Stone National High School, uzaktan eğitim hizmeti veren kuruluşlara yalnızca üç örnektir. Bu kurumların her biri, müfredatı uygulayıcı öğrenci ve velilerle birlikte, öğrencinin ihtiyaçları doğrultusunda oluşturmak noktasında teminat vermektedir. Firmalar, her sınıf ve seviye için oluşturdukları müfredatları, ders ve test kitaplarını, yardımcı materyalleri, programlarına abone olan öğrencilerin adreslerine gönderiyorlar. Bu materyallerin tümü, tercihe göre elektronik ortamda da öğrencilere ulaştırılabilir niteliktedir. Uzaktan eğitimle ilgili çarpıcı bir örnek Amerika’nın New Mexico eyaletinden Joyce Swann of Anthony’dir. Anthony 5 yaşındaki kızı Alexandra’yı Calvert’in uzaktan eğitim programıyla yetiştirmeye karar verdikten 10 yıl sonra kızı 16 yaşında olduğu halde California eyalet üniversitesinden master derecesi almıştır. 18 yaşında da El Paso Community College’da US tarihi öğretmeye başlamıştır. Alexandra’nın 9 kardeşinin 7’si master derecesi sahibi olmuştur.

Evde Eğitim uygulayıcısı aileler düzenli olarak grup faaliyetleri içinde bulunmaya da özen göstermektedirler. Bu faaliyetler gerek akademik, gerek sosyal ve kültürel çalışma zenginliği sunmaları sebebiyle kişi merkezli eğitimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Öğrenciler grup faaliyetleri aracılığıyla; branş kursları, kamplar ve geziler, kütüphane ve müze ziyaretleri, müstakil ders oturumları, ebeveyn buluşmaları ve benzer faaliyetlere katılmaktadır. Bu aktiviteler öğrenciler arkadaş çevresini genişletme imkânı, çevreyi ve farklı mekânları tanıma fırsatı sunması sebebiyle öğrenciler ve uygulayıcı veliler tarafından sıklıkla tercih edilmekte olup, “ailelerin bölgesel organizasyonları, destek grupları, eğitim kooperatifleri veya bu sahada hizmet veren firmalar aracılığıyla, çevreyi tanıma, sportif aktiviteler ve yeni arkadaşlıklar kurulması amaçlarıyla gerçekleştirilmektedir.

Evde Eğitim öğrencileri için MIT Üniversitesi’nde laboratuvar ortamında fen bilimleri içerikli oturumlar organize eden kuruluşlar bulunmaktadır. Ayrıca sözleşmeli okullar da Evde Eğitim öğrencileri için özel gruplar ve programlar hazırlamaktadır.

Aileler, müfredat paketlerini, kaynak ve materyalleri gerek matbu olarak veya DVD formatında ve gerekse internet üzerinden temin etmektedirler. Örnek olarak Clonlara School, A Beka Home School, Konos Curriculum ve Saxon Publishers Amerika’da müfredat paketi sağlayıcıları arasında en fazla tercih edilen kurumlardandır. Kişi merkezli eğitimle ilgili bazı sivil toplum kuruluşlarının da olduğunu görüyoruz. Bu alanda faaliyet yürüten sivil örgütlerden bazıları şunlardır; Home School Legal Defence Association, National Home Education Network, American Homeschool Association, Alternative Education Revolution Organization.. Diğer taraftan ülkede Evde Eğitim ile ilgili çok sayıda dergi, kitap, web sayfası ve radyo kanalları da bulunmaktadır.

Homeschool Eğitim Haftası

Amerikan senatosunun evde eğitimle ilgili genel tutumunu ortaya koyan bir de kararı bulunmaktadır. Senato 16 Eylül 1999 günü oybirliğiyle aldığı 183 nolu kararla 19- 25 Eylül 1999 haftasını ‘Ulusal Kişi Merkezli / homeschooling Eğitim Haftası’ olarak belirlemiştir. 14 senatörün senatoya sunduğu ilgili teklifin gerekçesi de ibretlik olacak türdendir. Çok uzun olan gerekçede kısaca “Madem ki Birleşik Devletler eğitimde mükemmelliği hedef belirlemiştir, Madem ki Birleşik Devletler mükemmelliğin yakalanmasında aile katılımı ve ebeveyn seçimlerinin önemini kabul etmiştir, Madem ki Birleşik Devletler ebeveynin çocuklarının eğitim ve yetiştirilmesinde öncelikli hakka sahip olduğunu tanımıştır. Bu sebeplerle, 1999 yılı için Eylül ayının 19’unda başlayıp 25’inde sona eren haftanın ‘ulusal kişi merkezli eğitim haftası’ olarak belirlenmesi kararına varılmıştır” denmektedir. “

Sonuç olarak

Türkiye’de farklı tercihlerin, esnek eğitim modellerinin oluşacak olmasından endişe edilmemelidir. Hiç değilse bu konuda projeler üretilmeli ve üzerinde ciddiyetle tartışılmalıdır. Evde Eğitim uygulamaları görüldüğü gibi aileleri başıboş bırakan, çocuklarını mağdur edecek olan bir uygulama alanı değil. Çok fonksiyonlu ve bir hayli de ihtiyaçları giderecek türden. Bu yüzden son yıllarda araştırmalar Evde Eğitim öğrencilerinin birçok alanda başarılı olduklarını göstermektedir. Türkiye’de bu uygulamayı başarabilecek düzeyde olan ailelerin önü kesilmemelidir. Hatta teşvik edilmeli ve Evde Eğitim yeni anayasada da yerini almalıdır. Ülkemiz zihniyet olarak alternatif eğitim modellerine kapalı bir ülke. Bu konuda çok az sayıda çalışma yapıldığını da üzülerek ifade edeyim. Ancak bu konuda ciddi bir araştırma yapan yazımda da çalışmasından çok faydalandığım Muhammed Öz hocaya özellikle teşekkür etmek istiyorum. “ABD’de Alternatif Bir Eğitim Modeli olarak Kişi Merkezli Eğitim” alanında yaptığı tez çalışması kayda değer bir çalışmadır. Bu türden çalışmaların yapılması özellikle bu alana kaygıyla yaklaşan kesimlerin önyargılarını giderecektir. Türkiye eğitim alanında çok ciddi reformlar yapıyor. Umarız bu yeni sistemle bir an evvel eğitim ideolojik endoktrinasyon kurumu olmaktan çıkartılır ve alternatif eğitim modelleri de toplumun hizmetine sunulur.


Taraf, 12.03.2012

‘Cesur kadın’ nasıl olunur?

Amerikan Dış İşleri Bakanlığı, her yıl verdiği “Cesur Kadınlar” ödülünü bu yıl CHP milletvekili Şafak Pavey’e verdi. TBMM’ye seçilen ilk engelli kadın olan Pavey “tüm dünyada savunmasız topluluklar, mülteciler ve engellilerin hakları için yaptığı çalışmalar” dolayısıyla bu ödüle layık görülmüş.

Ben kuşkusuz sevindim buna. Pavey’i, sadece bu ödül için değil, siyaset dünyasına kattığı renk için de tebrik ediyorum. CHP’de görmeye alıştığımız “rejim zaptiyesi” profilinden çok farklı, özgürlükçü, duyarlı, insani bir isim. Umarım onun gibiler CHP’de daha da artar, bu sayede de bu Kemalist parti “sosyal demokrasi” denen mefhuma biraz olsun yaklaşır.

Ancak Pavey’in aldığı ödülle ilgili haberi okurken, benim gözüm bir başka detaya takıldı: Amerikalıların “cesur kadınlar” ödülünün mantığına.

Baktım, bu ödül hep özgürlük ve demokrasi açığı olan ülkelerde idealist gayretler gösteren kadınlara verilmiş. Örneğin, bu yıl Pavey yanında taltif edilen on kadından biri, Burma’daki kanlı askeri cuntaya direnen aktivist Zin Mar Aung. Bir diğeri, Meksika’daki mafya kartellerinin üzerine giden savcı Marisela Morales Ibañez.

Yani, Amerikalıların lügatında, “kadın” ve “cesaret” kelimeleri, idealizm, özgüven, kararlılık, baskıya boyun eğmeme gibi sıfatlar üzerinden birleşiyor.

Peki ya Türkiye’de?

Cesurlar

Tabii, Türkiye var, Türkiye var. Ama benim konuyu getirmek istediğim yer, yakın zamana dek Türkiye’nin “merkez”ini teşkil etmiş kesim. Ve bu kesimin üretip okuduğu “ana akım medya”.

“Cesur kadın” kavramının burada en çok ne anlam ifade ettiğini görmek için geçen gün basit bir “araştırma” yaptım: Bu iki kelimeyi Google’a yazıp internette aradım.

Karşıma ne mi çıktı?

Şafak Pavey haberleri dışında, “cesur kıyafet”, “cesur poz”, “cesur etek” gibi, İngilizce’de pek karşılığı olmayan, ama “yarı-erotik” nitelikli ana akım Türk medyasında her gün gördüğümüz bildik dekolte ve çıplaklık haberleri…

Bunlara bakarak, söz konusu medyanın “cesur kadın” kavramına “vücudunu bolca sergileyen kadın” gibi bir anlam verebildiğini söylemek mümkün.

Dahası, bunun karşılık geldiği zihniyetin “ataerkillik” (yani erkek-egemenlik) olduğunu söylemek de mümkün. (Çoğu feminist öyle diyor zaten.) Çünkü kadının “başarı”sını, sadece erkekleri cezbetmesine, bunu da vücudunu sergilemesine bağlayan bir zihniyet, kadınları, kendi başlarına birer karakter değil de, birer “aksesuar” olarak gören zihniyettir.

Kahramanlar

Ancak burada hemen eklemek gerek: Ataerkilliğin bir yüzü erkekler ise, diğer yüzü de kadınlardır. Yani bu zihniyeti içselleştiren, kendilerini sahiden bir aksesuar kılan, tek bildikleri de bu “formasyon” üzerinden erkekleri manipüle etmek olan kadınlar.

İstanbul’un kalburüstü semtlerinde bu kadınlardan tonla görüyorum. Kibirli adamların sürdüğü pahalı arabaların sağ koltuklarında kasılarak oturuyor, ya makyaj tazelemek için aynaya, ya da boş bakışlarla etrafa bakıyorlar. Kendileriyle konuşacak olursanız, trajik bir zekasızlık ve anlamsızlıkla karşılaşıyorsunuz.

Kuşkusuz hemen her toplumda böylesi boş kadınlar ve onları aksesuar edinmiş erkekler vardır. Türkiye’deki tuhaflık, dünyanın başka pek çok yerinde espri malzemesi olan bu sığlığın, burada ülkeye yakın zamana dek yön veren “ana akım” seçkinler arasında da epey yaygın olması.

Bunun değişmesi, ancak gerçekten “cesur” kadınların ortaya çıkmasıyla olacak. Kendilerini aksesuar değil birey olarak gören, hayatlarını değerleriyle anlamlandıran ve karşılaştıkları zorluklara sabırla göğüs gerebilen karakter sahibi kadınlar…

Mesela, 28 Şubat’ın en azgın günlerinde, üzerine saldıran tüm rejim aparatçiklerine karşı sapasağlam duran Merve Kavakçı gibi kahramanlar…

 

Star, 12.03.2012