Tek parti dönemi eğitim sistemiyle yüzleşmek sart

 

4+4+4 kesintili eğitim yasa teklifine son zamanlarda özellikle CHP kanadından sert tepkiler geliyor. Tepkiler yeni sistemin içeriğinden ziyade Başbakan’ın tasarıyı bir intikam duygusuyla çıkardığı noktasında toplanıyor. Kuşkusuz yeni tasarı teknik düzeyde eleştirilebilmeli ve varsa eksiklikleri giderilmelidir. Devletin eğitim kanalıyla değer aşılamaması yönünde de eleştiriler dile getirilmelidir. Ancak CHP’nin başından beri ortaya koyduğu sert tavır bize asıl meselenin teknik ve pedagojik yönü olmadığı daha çok ideolojik olduğunu göstermektedir. Eğitimin yıllardır tek parti zihniyeti temelinde işlev gördüğü gerçeğini dikkate alırsak, sanki CHP tektipçi eğitim anlayışı yerine ileriye dönük daha çoğulcu ve özgürlükçü bir eğitim anlayışının gelebileceği endişesiyle meseleye yaklaşmaktadır. Bu bakımdan CHP’nin her şeyden evvel tek parti dönemi eğitim anlayışıyla yüzleşmesi gerekmektedir. Bu anlamda Türk milli eğitim tarihini kısaca bir göz atmak sanırım yeterli olacaktır.

Millî Eğitim Bakanlığı; 1923’ten 27 Aralık 1935 tarihine kadar “Maarif Vekâleti”, 28 Aralık 1935’den 21 Eylül 1941 tarihîne kadar “Kültür Bakanlığı”, 22 Eylül 1941’den 9 Ekim 1946 tarihine kadar “Maarif Vekilliği”, 10 Ekim 1946’dan sonra “Millî Eğitim Bakanlığı”, 1950’den sonra “Maarif Vekâleti”, 27 Mayıs 1960 tarihinden sonra “Millî Eğitim Bakanlığı” adıyla faaliyetlerini sürdürmekte olan bir kurumdur. Mustafa Armağan’ın ifadesiyle; 1946-50 dönemi hariç, bakanlığın “Millî”liği, 1960 darbesinin ürünüdür. Anlayış itibariyle ise sistem, tüm cumhuriyet tarihi boyunca Ziya Gökalp’in savunduğu sosyolojizm kökenli Durkheimci bir anlayışı oluşturur. Ziya Gökalp’in “Türkçü-İslamcı-Batıcı” formülün ve yine meşhur “ferd yok cemiyet vardır, hak yok vazife vardır” Durkheimci yorumunun eğitime yansıtıldığını görmekteyiz. Dolayısıyla cumhuriyet dönemi boyunca eğitimin ve eğitim kurumlarının, bireye; devlete karşı vazifelerini öğretmek ve Türk milliyetçiliğini aşılamak gibi temel bir işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Eğitimde tek parti zihniyeti hâkim

Türkiye, her ne kadar son yıllarda kırılmaya başlandıysa da bilindiği gibi eğitim faaliyetlerini yıllardır ulus devletçi bir zihniyetle sürdürmeye çalışan bir ülkedir. Bakıldığında eğitime rengini veren kanun ve yönetmeliklerin çok eski olduğu ve tek parti zihniyetinin ürünü bir anlayışla işlevselleştirildiği görülmektedir. Kısacası Türkiye’de “milli eğitimi” -Cumhuriyet dönemi boyunca- Kemalist CHP ideolojisi yön vermiştir. Eğitim kurumları resmi ideolojinin yeniden üretim merkezleri olarak kurgulanmış ve CHP’nin altı oku yasa ve yönetmeliklerle eğitimin tüm unsurlarına sirayet ettirilmiştir. Resmi ideolojinin içselleştirilmesi için eğitimin her şeyden evvel milli ve pozitivist bir nitelikte olması gerekiyordu. Dolayısıyla bu hedefe zarar verecek her türlü aykırılığa asla müsaade edilmedi. Kısacası eğitim, ulus devletin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulandı.

Resmi ideolojinin toplumun tüm kesimlerince benimsenmesi için CHP’nin kontrolünde devletin ideolojik aygıtları diyebileceğimiz türden Türk Ocakları, Millet Mektepleri, Halk Odaları Halkevleri ve devamla Köy Enstitülerinin kurulduğunu görü-yoruz. Örneğin Türk Ocakları Kürdüm diyenlere Türklüğünü öğretmek yönünde bir faaliyet sürdürü-yor o dönem. Hatta bu Ocaklar 1926 yılında “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları başlatmış, bu yönde cezai yasaların çıkartılmasını sağlamışlardır. Diğer taraftan o dönem Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi de resmi ideolojinin en önemli parçası haline gelmiştir. Bu nedenle 1930’ların baslarında Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi biraz da trajikomik denilebilecek savların ortaya atıldığını biliyoruz. Fakat asıl vahim olan Harf Devrimi’yle birlikte bir milletin geçmişiyle olan bağları kopartılmış ve Türkler’de ciddi bir anadil sorunu yaşanmıştır.

Tek parti döneminin ürettiği zihniyetle şekillendirilen bir eğitim sisteminde maalesef bireylere hayata dair özgürlükçü bir bakış açısı kazandırmak oldukça zordur. Birey bu tür yapı ve sistemlerde ancak devlet için yapacağı vazifeleri öğrenebilir. Bu anlayış CHP’nin parti programlarında da yerini almıştır. Örneğin 1931’deki programın Milli Talim ve Terbiye baslıklı bölümde eğitimin işlevi kısaca “Kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve laik vatandaş yetiştirmek tahsilin her derecesi için mecburi ihtimam noktasıdır. Türk milletine, TBMM’ye Türkiye Devletine hürmet etmek ve ettirmek hassası bir vazife olarak telkin olunur.. Terbiye her türlü hurafeden ve yabancı fikirlerden uzak, üstün, milli ve vatanperver olmalıdır” şeklinde izah edilmiştir.

Ders kitaplarında iç tehditler bahsi

CHP iktidarı döneminde okutulan ders kitaplarında -yakınlarda kaldırılan Mili Güvenlik Bilgisi ders kitabında da yer eden- “iç ve dış” düşman tasvirlerine sıklıkla rastlanılmaktadır. Örneğin söz konusu bu düşmanlar arasında en tehlikeli olanlar başta mürteci-lerdir. TTTC’nın (1931)yazdığı Tarih-IV cildinde ise Doğu Anadolu Kürt’süz bir biçimde dile getirilmiştir. Kitapta; “Asılları en saf Türklük kökünden geldiği halde asırlardan beri hariçten giren siyasi tahrikler ve saltanat iradesinin fena siyasetleri yüzünden bir kısmı kendilerini Türklükten ayrı saymaya başlamış olan şark vilayetleri Türkleri arasında türlü menfi politika telkinleri yürütülüyordu” deniliyor. Türkiye’de İdeoloji- Eğitim İlişkisi; Erken Cumhuriyet Dönemi Tarih ve Yurt Bilgisi Ders Kitapları üzerine bir İnceleme yapan İsmet Parlak’ın ifadesine göre; o dönem okullarda; öz Türklerin kuvai milliye hareketine destek veren, yeni Türk devletine inanan, vatan ve milletin kurtuluşu için her türlü fedakârlığı yapan insanlar olduğu, öz olmayan Türklerin ise; halifelik ve saltanat yanlısı, padişah ve onun hükümetinin yönlendirmesiyle milli mücadeleyi engellemeye çalışan ötekiler olduğu işleniyor.

Kaldırılan Milli Güvenlik ders kitabında da hâlâ bu tasniflerin geçerliliğini görmekteyiz. Örneğin kitabın 105.sayfasında, Kubilay Olayı’ndan itibaren irticai terör örgütlerinin faaliyetlerine devam ettirdiklerini, toplum ve devletle barışık bir görüntü içine girdiklerini, son dönemde taktik değiştirdiklerini, “laiklik, milliyetçilik, din-devlet ilişkisi, din- toplum ilişkisi, din- birey ilişkisi gibi kavramlar üzerinde yeni tanımlar ve yeni yorumlar getirmek suretiyle laiklik kavramının içerisini boşaltma gayretine girişmişlerdir” diyerek kavramlar üzerinden “tehlikenin” devam ettiği üzerinde duruluyor. Ayrıca “legal” kuruluşlar, siyasi örgütler, “dini motifli siyasal gruplar, dini gruplar, tarikatlar ve cemaatler” illegal ve terör örgütü statüsüne sokulmuşlar. Özellikle “legal ve illegal oluşumlar halinde geniş bir yelpazede yapılanarak ve cumhuriyet rejiminin, demokrasinin hoşgörülerini ustalıkla kullanarak bir aldatma içerisinde oldukları görülmektedir” deniliyor.

Diğer taraftan tek parti döneminde millet ya da devlet varlığının/menfaatinin bireysel yaşamlardan önce geldiği, devletin bireyler için değil, bireylerin devlet için var olduğu gizli mesajların ders konularına serpiştirildiğini rastlıyoruz. Örneğin 1942 Lise 1.sınıf İlkçağ Tarihi kitabında Sparta’dan bahsedilirken “Devletçilik düşüncesi Ispartalıların hayatına hâkimdi. Özel menfaatler devletin menfaati uğruna feda edilirdi. Devletin menfaati daha doğumda göz önünde tutulur, zayıf ve kusurlu doğan çocuklar ıssız yerlere bırakılırdı” deniliyordu. Geçenlerde Erzurum’da bir müdürün vatana hayırlı evlatlar yetiştirmek için öne sürdüğü o akıl almaz önerileri hatırlayınız.

CHP’nin 4+4+4’e sert eleştirisi

Parti liderleri de 4+4+4 kesintili eğitim tartışmalarına dâhil oldular. Yeni sisteme en sert eleştiri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. Kılıçdaroğlu yaptığı grup toplantısında üniversiteleri ve sivil toplum örgütlerine çağrıda bulundu. Annelere de çocuklarınızın geleceği ellerinden alınıyor uyarısını yaptı. Eğitime 80 yıldır CHP zihniyetinin yön verdiği gözönünde bulundurulduğunda aslında “Çocuklarınızı bizim elimizden almayın” demeye getiriyor Kılıçdaroğlu. Çünkü CHP bugüne kadar geriye dönük olarak mevcut tek-tipçi eğitim sistemini kendi penceresinden bu denli sert eleştirmemişti. Son zamanlarda yeni sisteme yapılan eleştirilerde öne sürülen argümanlara baktığımızda asıl endişenin kalite ve kız çocuklar meselesi olmadığı tek-tipçi mevcut yapının korunması olduğunu görüyoruz. Bu anlamda da samimi davranmadıklarını düşünüyorum. Çünkü bugünlerde kız çocukların eğitiminde bu kadar hassas davranan bu kesimler aynı kızlar büyüdüklerinde ve inançları gereği taktıkları başörtüsünden ötürü eğitim hakları ellerinden alındığında seslerini çıkarmıyorlar. Kalite endişesi taşımadıkları da ortada… Geçenlerde katıldığım bir TV programında Türkiye’nin önde gelen profesörlerinin alternatif eğitim modelleri konusundaki önyargılarına tanıklık ettim. Kimse kalitenin artması için ne mevcut yapının doğurduğu merkeziyetçi yapıyı eleştiri konusu edebiliyor ne de alternatif eğitim seçenekleri üzerinde bir proje üretmeyi deniyor.

Eğitim ve toplumun beklentileri

Kısacası tek parti zihniyetiyle işlev gören bir eğitim sisteminin bugün talepleri karşılamadığı bir gerçektir. Bu bakımdan eğitimin temel sorunları, eskiden kalma kanunlar da tartışmaya açılmalı ve eğitim sistemi demokratik dünyaya uygun hale getirilmelidir. Farklı alternatif eğitim modellerine şans verilmeli bu konuda ciddi projeler üretilmelidir. Toplum ihtiyaç hissettiği din adamını, meslek adamını kendi bildiği yoldan kendi açtığı okullar kanalıyla yetiştirebilmelidir. Devletin eğitimde rolü olmalı ne var ki bunu tekelleştirerek yapmamalıdır. Toplumun farklı kesimlerine tek bir anlayışla şekillenen standart bir eğitim sistemini dayatmak her şeyden evvel insan hakları açısından sakıncalıdır. Bu bakımdan eğitimin farklılıklara açık, çok kültürlü ve özgürlükçü bir anlayışla şekillenmesi yönünde gayret sarf etmek durumundayız. Çünkü eğitim hakkı demek her şeyden evvel toplumun eğitim beklentilerine cevap vermek demektir.

 

 

Yeni Şafak, 11.03.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et