Eğitim sistemiyle ilgili tartış-malar üzerine

Eğitim sistemiyle ilgili tartışmalar hükümetin 4+4+4 atağıyla yeni bir hız kazandı.

Siyasi partiler yanında sivil toplum kuruluşları ve özellikle TÜSİAD da meselede taraf oldu. Başbakan ile TÜSİAD başkanı arasında heyecanlı atışmalar gerçekleşti. Eğitim, bereketli bir ihtilaf konusu. Her zaman bir şekilde gündemde kalacak ve her bir taraf kendi sistem önerisinin en iyisi olduğunda daima ısrara devam edecek. Nesiller yapboz oyunundaymış gibi denek muamelesine tabi tutulacak. Yıllar böylece akıp gidecek. Bu söyleneni lütfen bir kehanette bulunma girişimi olarak görmeyin; ayrıca, bir temenniden çok tespit olarak okuyun.

Bu tespiti böylesine iddialı şekilde ortaya koymamın sebebi, eğitim sisteminin problemlerinin ona egemen olan ideoloji veya yönelim kadar onun yapısından da kaynaklandığına inanmam. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla desteklenen devlet eğitim tekelinin kendisi yerine tekelin alacağı renk sorgulandıkça, her zaman sistemden memnunluk duyan ve onu korumak isteyenler yanında hoşnutsuz olan ve yenilemeye çalışanlar da bulunacaktır. Bu yüzden, bana öyle görünüyor ki, eğitim sistemiyle ilgili tartışmalar meselenin asıl önemli yönlerini gözden kaçırmakta. Temel sorun şu: Devlet eğitimde yer almalı mı? Alacaksa, bunu hangi gerekçelerle yapmalı? Başka türlü soracak olursak, devletin eğitime müdahil olması nasıl meşrulaştırılabilir?

Bu sorulara cevap vermek için önce devletin eğitime bugünkü çapta müdahil olmasının tarihine bakmalıyız. Mecburi, merkeziyetçi ve devlet güdümlü eğitimin tarihi, günümüz insanının zannettiğinin aksine, çok eskiye gitmez; hepi topu 150 sene öncesine, 1870’lere uzanır. Ondan önce eğitim-öğretim yok muydu? Elbette vardı ve ağırlıklı olarak gönüllülüğe dayalı bir sivil toplum faaliyeti olarak yürütülmekteydi. Ulus devletin gelişmesi ve devletçiliğin yayılması eğitim-öğretimi devlete esir düşürdü. Toplumları bu esareti kabullenmeye ikna etmede en etkili faktör, devlet eğitime el atmazsa fakirlerin okuyamayacağı iddiasıydı. Ancak, asıl sebep, devlet serbest bırakırsa çocuklara yanlış değerler öğretileceği endişesiydi. Bu çerçevede, John R. Lott’un dediği gibi, eğitim devletler tarafından toplumu kontrol altında tutmanın en ucuz yolu olarak kullanıldı. Bugünkü eğitim sistemlerinin temel özelliği işte budur. Bu algıyla hesaplaşılmadıkça, yapılan şeyler, makyaj yenilemenin ötesine geçemez.

Bu çerçevede, hükümetin 4+4+4 düzenlemesini olumlu veya olumsuzlamada abartıya kaçmaya hiç gerek yok. Muhalefetin iddia ettiği gibi bu düzenleme sistemi kökten değiştiriyor filan değil. Diğer taraftan, kesintili eğitimin takviye edilmesinin gerçek bir reform veya devrim olduğu da herhalde söylenemez. Kısmî yenilemeler ve kısmî değişiklikler söz konusu. Bir şeyler yapılacaksa, eğitimde devlet tekelini kırmak zor olsa da, öğrencilerin önündeki tercih yelpazesi genişletilebilir. İktidar partisinin atağı buna hizmet edebilecek mahiyette. Eğitimde yatay ve dikey geçişlerin olabileceğince serbest olması lâzım. Buna paralel olarak, meslekî eğitime geçiş yaşı da öne çekilmek yerine ileri ertelenmeli. Ortalama insan ömrünün ve dolayısıyla toplam çalışma süresinin uzaması ve öğrencilerin yeterince olgun ve bilinçli olmadıkları bir çağlarında yaptıkları yanlış yahut sonradan değiştirmek istedikleri bir tercihin mahkûmu olmaktan kurtarılması ihtiyacı bunu gerekli kılıyor.

KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ DESTEKLENMELİ

Ataerkil kültürün kadınları hemen her alanda ikincil cins konumuna düşürdüğü bir ülkede kız çocuklarının eğitim imkânlarını daraltmamaya azamî özen gösterilmeli. Onları eve kapanmaya veya erken yaşlarda “kocaya varmaya” mecbur edecek şartlar eğitimle erozyona uğratılabilir. Kabul etmek gerekir ki, AKP hükümetleri kızları okula çekmede başarılı. Son 10 yılda kız öğrencilerin oranı yükseldi. Annelere okula gönderilen öğrenci başına sağlanan nakdî yardım, sembolik (35 TL, 45 TL) olmasına rağmen, çok etkili ve yararlı oldu. Başında bir kadının bulunduğu TÜSİAD’ın bu konuda hassasiyet göstermesi de iyi ve yerinde. Başbakan’ın TÜSİAD’a yönelik eleştirilerinin çoğu gerçekten yersiz ve gereksiz. Şüphe yok ki, TÜSİAD, bir sivil toplum kuruluşu olarak her konuda ve bu arada eğitim hakkında görüş sahibi olabilir ve onu açıklayabilir. Bunu demokrasinin olağan sonucu olarak görmek gerekir. Ne var ki, TÜSİAD’ın kızların eğitimiyle ilgili sicili gayet kötü. Başörtülü kızların üniversiteye devamı zorbaca, zalimce engellenirken TÜSİAD’dan bir itiraz, bir eleştiri geldiğini ve dernek adına kızları savunan bildiriler yayımlandığını görmedik. Kim bilir, sanıldığı gibi “burjuva”nın değil zengin sınıfının üyelerinin temsilcisi olan TÜSİAD belki bundan sonra böyle hatalar yapmaz.

Politikacıların, bürokratların ve akademisyenlerin ağzından dökülen bazı sözler de bana tuhaf görünüyor. Hep “çocuklarımız”dan söz ediyorlar, sanki hepimizin çocuklarının ebeveyniymiş gibi. İyi niyetli de olsa bu söylem kolektivist ve devlet merkezli bir bakışı yansıtıyor. Bütün çocuklar aynı değil ve çocukların ve ebeveynlerin devlet ve politika büyüklükleriyle “bilimci”lerin tahmin ve tahayyül ettiğinden daha farklı beklentileri olabilir. Dolayısıyla, monolitik bir “eğitim sistemi”ne değil belki de rekabet içinde ve farklı taleplere cevap veren çok sayıda eğitim sistemine ihtiyaç duyuyoruz. Eğitimde son sözün “eğitim bilimcilere” ait olması gerektiği ifadesi de örtülü teknokrat diktatörlüğü çağrısı. Bu zihniyet eğitimde bireylerin ve ailelerin istek ve tercihlerinin bir yerinin ve ağırlığının olması gerektiğini göz ardı ediyor. Özellikle değer eğitiminde ailelerin çocuklarını eğitim bilimcilere “eti senin kemiği benim” diyerek emanet etmesi asla söz konusu olamaz. Devlet, hangi değer sistemine dayanırsa dayansın, tek yönlü değer eğitimi yapmaktan uzak kalmalı. Böyle olması yalnızca resmi tasdikin dışında kalması mukadder değer sistemleri için değil, devletin makbul saydığı değer sistemleri için de gereklidir. Çünkü, devlet bir taraftan dışladığı değer sistemlerinin sahiplerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapar, bir taraftan da resmileştirilen değer sistemini dogmalaştırır, karikatürleştirir ve güdük bırakır. Kemalizmin fikirsel tarihi tam manasıyla bunun delili değil midir?

Eğitim meselesinde sadece devletin merkezinde olduğu daha iyi bir sistemin nasıl kurulacağı üzerinde durmamalıyız. Aynı zamanda hem bunun meşruiyetini ve ahlâkiliğini sorgulamalı hem de özgürlük, çeşitlilik ve rekabeti artıracak yollar aramalıyız.

 

Zaman, 09.03.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et