Ana Sayfa Blog Sayfa 462

Devrim Özkan – Yeni Anayasada Güç Dengeleri

Geçen genel seçimlerde alınan sonuçlar genel olarak yeni anayasa talebinin bir yansıması biçiminde algılanmaktadır. Gelgelelim, geçen süreçte yeni anayasanın yazımı teknik bir sürece indirgenmiş görünmektedir. Bu, esas itibariyle, anayasa hukukçularının meseleyi ele alış tarzlarından kaynaklanmaktadır. Uluslararası ölçekte genel kabul görmüş uygulamaların revize edilerek yeni anayasanın oluşturulması gelecekte geçerlilik ve meşruluk problemlerinin doğmasına yol açacaktır. Unutulmamalıdır ki yasaların ruhları mevcuttur ve toplumun deneyimleriyle meydana getirdikleri gelenekten beslenirler. Refah ve özgürlüğün tam manasıyla yaşamın parçası haline gelebilmesi toplumumuzun geleneğinin yeniden yorumlanmasıyla mümkündür.

Bir sözleşme modelinin genel bir geçerlilik kazanmış olması tüm zaman ve mekânları kapsayacak bir biçimde meşruluk elde ettiği anlamına gelmez. Ayrıca geçerlilik elde etmiş modeller konjonktürün bir sonucu da olabilir. Her zaman ve mekânda geçerli olacak bir sözleşme modelini esas itibariyle ütopyalarda yer alır. Her toplumu oluşturan farklı tarihsel süreçler, deneyimler ve gelenekler mevcuttur. Bunları dikkate almadan gerçekleştirilecek uygulamalar toplumumuzun ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalacaktır.

Avrupa siyaseti Hobbes’tan günümüze kadar bireyi devlete tam manasıyla entegre etmenin arayışındadır. Bu arzusu bölgesel kapsamı çeşitli değişikliklere uğrasa da mevcudiyetini korumaktadır. Avrupa Birliği süreci sadece iktidar merkezinin ve entegre edileceklerin kimler olduğunun tanımını değiştirmiştir. Zira, bireylerin devlete çeşitli yollardan entegre edildiği siyasal yapılanmaların önceki modellere göre daha güçlü ve etkin oldukları tecrübe edilmiştir. İktidar merkezinin kapsama kapasitesi ve sahasının genişlemesi merkezi iktidarın gücünü artırmaktadır.

Bütün toplumun tek bir sözleşme çerçevesinde bir araya getirilmesi devlet egemenliğinin yayılım sahasını genişletir. Bunun kısa vadedeki sonucu siyasetin mekanik bir biçimde işlemesidir. Böylece modern zamanlardan önce toplum ile devlet arasındaki mesafe ortadan kaldırılır. Daha önce belirli biz merkezde egemenliğini tesis ederek çevreyle ilişkisini vergi almakla sınırlayan devlet, yaşamın ideal bir biçimde nasıl sürdürülmesi gerektiğinden eğitime kadar her şeye müdahil hale gelir. Bu süreçte siyasetteki güç dengesi devleti meydana getiren yasama, yürütme ve yargının ayrılığına indirgenir. Bu sayede devlet tüm toplumun merkezinde konumlanırken her şeyi kendisine bağımlı kılar. Devletin her türlü uygulamaları bireylerin yaşam tarzlarını doğrudan etkilemeye başlar.

Ülkemizdeki cumhuriyetçi uygulamalar esas itibariyle yukarıda özetlediğimiz Avrupa siyasetinin transferinden ibarettir. Bu, günümüzde, cumhuriyet dönemindeki anayasa uygulamalarının meşruluk ve geçerlilik problemiyle karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. Bunun esas sebebi Avrupa’da dahi problemli hale gelmiş olan modellerin uygulanmaya çalışılmasıdır. Artık bürokrat ve teknokratların egemenliğine girerek demokrasi ve özgürlüklerin sadece bir prosedür haline geldiği modellerle yetinmek mümkün görünmemektedir. Zira siyaset biliminde her ne kadar globalleşmeye dair yoğun tartışmalar yaşanmış olsa da teoriler hala kent devletinde yaşıyormuşuz gibi üretilmektedir. Hâlbuki karar alma süreçlerinin demokratik mekanizmalarla sınırlandığı bir toplumda özgürlüğün tesis edilebilmesi sadece kent devletleri gibi kapsamı dar olan siyasal yapılarda mümkündür. Ancak popülâsyonu ve etkileşim sahası son derece genişlemiş ulus devletlerde ve uluslararası birliklerde özgürlük demokratik karar alma süreçlerine bağımlı hale getirilmemelidir. Her gün milyonlarca insanı ilgilendiren iktisadi, kültürel ve siyasi kararların alındığı siyasal sistemlerde bireylerin ve cemaatlerin özgünlüklerini sürdürebilmeleri nasıl sağlanabilir? Bunun sağlanması siyasal ve kültürel düzenin tekbiçimliliğe indirgendiği siyasal sistemlerde mümkün değildir. Avrupa’daki etnik farklılıkları aşarak kültürel bir tekbiçimlilik inşa etmeye çalışan Merkel ve Sarkozy’nin, birey ve cemaatler biryana ulusların özgünlük ve özgürlüklerini dahi umursamadıkları aşikârdır. İsviçre’de uygulanan “minare yasağı”nın bir referandumun sonucu olduğu hatırlanmalıdır. Fransa’daki peçe yasağıyla ilgili yapılan anketler toplumun genel bir desteğine sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla karar alma süreçlerindeki güç dengelerinde terazinin hafif tarafında kalanların özgürlüklerinin nasıl garanti altına alınabileceği önemli bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

Pekâlâ, siyasal sistemde ve anayasada güç dengeleri özgürlükleri garanti altına alacak bir biçimde nasıl tesis edilebilir? Öncelikle, Oedipus’un trajik bir biçimde keşfettiği gibi, herkesin ve her şeyin bir kökeni olduğu ve nihayetinde kökeni tarafından biçimlendirildiği unutulmamalıdır. Toplumumuz modernistlerin düştükleri hatayı tekrarlamak zorunda değildir. Hata bir deneyim nesnesidir. Tecrübe edildikten sonra başka bir yol çizilmelidir. Modernizmin her şeye sıfırdan başlama idealinin siyasal düzeni ve istikrarı nasıl derin bir biçimde tahrip ettiği Fransızlar tarafından yeterince tecrübe edilmiştir. Bu nedenle yeni anayasa gelenekten beslenerek ve çağdaş gelişmelerin dikkate alınmasıyla meydana getirilmelidir. Buradaki en önemli mesele siyasal sistemdeki güç dengelerinin nasıl sağlanacağıdır. Eğer özgürlüğün yaşamımızın bir parçası olmasını ve farklılıklar arasındaki etkileşim vasıtasıyla daha dinamik bir toplum olmayı arzu ediyorsak kuvvetler ayrılığı yeterli bir çözüm değildir. Zira sadece refahın ve ilerlemenin süreklilik arz ettiği koşullarda işlevseldir. Kriz durumlarında devlet kısa sürede gereklilikleri öne sürerek tüm özgürlük ve farklılıkların varlığını tehdit edecek bir yapıya geçebilmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının devlet ile toplum arasındaki güç dengesizliğinde bir karşı ağırlık işlevi edinebileceğini düşünmek içinse naif bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Sivil toplum kuruluşları üyelerinin devletin kaynaklarından diğerlerine göre daha fazla yararlanabilmeleri için çaba gösterir. Devletin tek geliri olan vergilerin dağıtımında etken olmaya çalışırlar. Bu nedenle vergi mükelleflerinin ödemeleriyle oluşan kaynağın dağıtımını çeşitli manipülasyonlarla etkilemeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının adalet, düzen ve istikrarın sağlanmasında devlete karşı bir denge unsuru olması düşünülemez.

Siyasal sistemde güç dengesinin anayasada nasıl sağlanacağı problemi esas olarak devletin toplumun tüm katmanlarına yayılma eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bu ise şiddet araçlarıyla teminat altına alınmış hiyerarşik bir güç katmanlaşmasına yol açmaktadır. Bu durum ancak birey ve cemaatlerin devletin etkinlik sahalarının bazılarını devralmalarıyla aşılabilir. Ülkemizde modernleşme süreçleriyle birlikte vakıfların giderek güç kaybetmesinin sebebi devletin her şeyi kontrol altına alma eğilimidir. Bu nedenle müstakil tüm alanlar merkezin egemenliğine tabi tutulmuştur. Böylece vakıf ve cemaatler toplumsal işleyişteki rollerini kaybetmeye başladılar. Toplumumuzun gelenek ve kültürü, devletin sağlık, eğitim, kültür, çevre ve şehircilik alanlarındaki işlevlerini vakıflara devredebilmesi için gerekli zemini sağlamaktadır. Yeni anayasanın vakıfların potansiyellerini geliştirmelerini sağlayacak bir felsefeyle kaleme alınması ilerleyen süreçte siyasal sistemimizin düzen ve istikrara kavuşmasına yol açacaktır. Zira refahı ve nasıl yaşayacağı devletin etkinliklerinden bağımsız olan bireyler ve cemaatler daha özgürdür. Bunun için yukarıda belirtilen sahalarda farklı aktörlerin çeşitli tarzlarda faaliyet gösterebilmeleri zaruridir. Kültürel, iktisadi ve siyasal etkinliklerimizde devletten bağımsız hareket edilebilen alanlar çeşitlilik arz ettikçe daha dinamik bir toplum haline gelmemiz mümkün olacaktır. Farklı tarz, model ve hukuki yapıların eşgüdümü refah ve istikrara temel teşkil edecektir.

 

Egeli Haber, 05.04.2012

Devrim Özkan – Merkezileşmiş toplumda siyaset

Bu durum bir yandan kurumsal işleyişin hantallaşmasına yol açarken diğer yandan merkezin dışında kalan alanların giderek çoraklaşmasına neden olmuştur. Merkez çevrenin tüm enerjisini emerken siyasal ve kültürel olarak da kendisine benzetmektedir.  Cumhuriyetle birlikte hızla artan bu merkezileşme eğilimi güvenliği başlıca mesele gören anlayıştan kaynaklanır.

Çevreyi kendine benzeten merkez

Toplumun tekbiçimli ve yekvücut olmasıyla güvenliğin sağlanabileceği ve böylece istikrarlı bir yönetime kavuşulacağına dair inanç cumhuriyetin idari yapısını belirleyen başlıca faktör olmuştur. Toplumumuzun siyasete ve kültüre dair bütün enerjisinin tek bir merkezde toplanması farklı güç sahalarının etkileşimiyle potansiyelini hızla arttıracak bir dinamizmden mahrum kalmamıza yol açmaktadır. Ayrıca, Tanzimat Fermanı’nın ilanından beri modernleşme adına yapılan uygulamaların sonuçları siyasal ve kültürel merkezileşmeye yol açarken devlet ile toplum arasındaki güç dengesizliğinde araya girebilecek dengeleyici karşı-ağırlıklar kurumsallaşamamıştır. Cemaatinden koparak bireyselleşen özne siyaset alanında devletle karşı karşıya kalmıştır. Kuşkusuz, devletin cemaatler yerine bireyi muhatap alması modernleşme süreçleri için olumlu bir faktördür. Gelgelelim, bireyin devlet gibi devasa bir güç karşısındaki acizliği sadece devletin gücünü dengeleyecek merkez dışında kurumsallaşan siyasal kurumlar vasıtasıyla giderilebilir. Bu problemin çözümünde kullanılabilecek diğer bir önlem bireysel hakların anayasal güvenceye kavuşturulmasıdır. Ergun Özbudun gibi düşünürlerin bu türden çabaları büyük bir saygıyı hak etmektedir. Ancak ülkemizdeki hukuk kurumlarının kökleri çok eskilere dayanan geleneği evrensel hukukun gereklerine uygun bir biçimde devletin ile birey arasındaki güç dengesizliğinde bir karşı-ağırlık işlevi üstlenebilecekleri konusunda şüpheli hareket etmemizi gerektirmektedir.  Diğer yandan siyasetin iki kutuplu bir hal alması da merkezileşmenin bir sonucudur. Merkezdeki “ya bu ya da diğeri” ikilemiyle karşı karşıya kalan ve izole olmuş bireylerden teşekkül eden toplumumuz iki kutupta öbeklenmektedir. Siyasetin merkezinde yer alanların bu durumdan fazlasıyla faydalandıkları ve siyasal bekalarını bu kutuplaşmaya paralel olarak inşa ettikleri de göz ardı edilemez. Böylece durum fazlasıyla içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Siyah ve beyazdan ibaret bir hale gelen siyasal alan aradaki farklı tonlara dahi tahammül gösterilmeyen bir hale bürünmüştür. Herkes yekvücut olma konusunda hemfikirdir. Mesele hangi yekvücudun tercih edileceğine dairdir. Hâlbuki merkezileşmenin merkezin el değiştirilebilirliğini arttırdığı unutulmamalıdır.  Kürt meselesi gibi problemler de esas itibariyle merkezileşmenin sonucudur. Merkezileşen bir siyasal alanda yer bulamayanların başka bir merkezde bir araya gelmeleri kaçınılmazdır. Bu nedenledir ki aslında Zazalardan ve Araplara kadar geniş bir çeşitliliğe sahip olan Güney Doğu Anadolu coğrafyası son otuz yıllık sürecin sonunda iki siyasal kutuptan ibaret hale gelmiştir. Bölgedeki ‘karşı merkezileşme’ eğilimi Kürtler dışındaki kültürel ve etnik toplulukların geleceğini tehdit etmektedir. Hâlbuki modernleşme merkeze karşı denge vazifesi görecek farklılıkların temsiline alan açacak bir tarzda gerçekleştirilebilseydi şimdi siyasal anlamda içinden çıkılması son derece zor bir hal almış bir problemle karşı karşıya kalınmazdı.

Merkeze karşı “doğulu kimliği” altında bir araya gelinmesinin en önemli sebebi merkezin dışında soluk alacak bir alanın açılmamış olmasıdır. Bu aynı zamanda siyasal merkezin kendine güvensizliğinin de bir göstergesidir. Modernleşmenin merkezileşmeye endekslenmesi tahrip edici siyasal ve kültürel sonuçlara gebedir. Fransa ve Almanya böylesi bir merkezileşmenin siyasal yıkımıyla karşı karşıya kalmış örnekler arasındadır. Merkezin dışında siyasal, kültürel ve iktisadi anlamda etkili denge merkezlerinin kurumsallaşması bir yandan bireyin devlet karşısındaki güvencelerini diğer yandan da toplumsal gelişme dinamiğini arttıracaktır.

Farklı iktisadi-kültürel merkezler

Son on yıllık dönemde ülkemizde yaşananlar gelecek için umut vericidir. Gelgelelim,  toplumumuzun geleceği bir grup vefakâr ve iyi niyetli insanın çabalarına terk edilemez. Esas olarak yapılması gereken iktisadi ve kültürel gelişme ile özgürlüğün kurumsal güvencelere kavuşturulmasıdır. Bunun için, özellikle ülkemizde, devletin ve iki kutuplu siyasal alanda öbeklenen geniş kitlelerin devasa gücüne karşı farklı iktisadi ve kültürel merkezlerin anayasal güvenceye sahip olması zaruridir. Bu merkezler bölgesel olmaktan ziyade toplumu oluşturan her türlü cemaate etkinlik alanı yaratacak bir tarzda kurumsallaşmalıdır. Bireyler devletin her alanda belirleyici olduğu bir toplumsal düzende her türlü hakka sahip olsalar da özgür olamazlar. Devletin dışında bireylere siyasal, kültürel ve iktisadi alanlar açacak kurumsallaşmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Böylesi kurumsallaşmalar arasında gerçekleşecek etkileşim toplumumuzun her anlamda daha da güçlenmesine zemin hazırlayacaktır.

 

Star, 26.03.2012

Ekonomik devletçilik ve eczaneler

Devletçilik zamanımızın en yaygın siyaset ve ekonomi felsefesi hastalığı.

Siyasi yelpazede neredeyse bulaşmadığı bir duruş ve görüş yok. Size sürpriz gelecek ama, kolektivist (sosyalist) anarşistler bile mülklerin mülkiyetini ve sahipleri tarafından idare edilmesini reddettiği için, özünde devletçi. Şüphesiz, devletçilik dereceleri bakımından siyasi ideolojiler arasında önemli farklılıklar var. Faşizm ve sosyalizm tam devletçi, devlete tapan ve devletin müdahale etmediği bireysel ve toplumsal beşeri alan kalmamasını isteyen yaklaşımlar. Faşizmin ve sosyalizmin teorik temelleri yanında fiilî tarihleri de bunun en büyük şahidi. Ancak, daha ılımlı saydığımız ve sandığımız görüşler de devletçilikten epeyce nasiplenmiş durumda. Muhafazakârlık ve sosyal demokrasi devletçiliği ayrılmaz bir parçaları hâline getirdi. Bu iki fikirsel konumun devletçiliği liberalizmden etkilenme derecelerine bağlı olarak koyulaşmakta veya soluklaşmakta.

Sosyal demokratlarla muhafazakârların devletçiliğinin tezahür alanları birbiriyle bazen örtüşür, bazen farklılaşır. Sosyal demokratlar, yanıltıcı şekilde, sosyal ve kültürel hayatta daha serbestiyetçi görünür, ama ekonomik hayatta devlet müdahalesini zorunlu sayar. Muhafazakârlar devletin belli bir değer sistemini hukuk yoluyla koruyucu, eğitim aracılığıyla yayıcı bir rol üstlenmesini bekler. II. Dünya Savaşı sonrasındaki uzun sosyal demokrat mutabakat döneminde sosyal demokratlarla muhafazakârlar arasında ekonomiye yaklaşım bakımından büyük bir yakınlaşma vuku buldu. Her iki görüş de yaygın devlet müdahalelerini; piyasaların serbestliği öldürecek ölçüde regülasyona tabi tutulmasını; devlet merkezli, tek biçimci, dayatmacı refah sistemini savundu. 1970’lerde bir taraftan bunlara dayanan Keynesyen ekonomi politikalarının çökmesi ve sonsuz bir deniz sanılan ekonomik gücün sınırsız ve sorunsuz dağıtımcılığı sürdürmeye yetmeyeceğinin anlaşılması, diğer taraftan anti-devletçi liberal teorinin beklenmedik bir yenilenme ve canlanma yaşaması devletçiliğin birçok alanda şu veya bu ölçüde gerilemesine yol açtı. 1990’larda sosyalist sistemlerin kâğıttan kaplan gibi çöküşü bunu perçinledi. Buna paralel olarak muhafazakârlık ve sosyal demokrasi, modern ve yeni etiketlerini de kullanarak, pozisyonlarını gözden geçirdi. Devletçilerin şeytanlaştırdığı de-regülasyonlar, özelleştirmeler, refah sistemi budamaları bunun sonucu olarak ortaya çıktı. Ancak, devletçiliğin gerilemesi hiçbir zaman onun tümüyle ortadan kalkması noktasına ulaşmadı. Karma sistem, piyasacı yönü biraz genişlemiş şekilde, devam etti. Devlet toplumsal ve ekonomik hayatın patronluğu koltuğunu boşaltmadı.

Devletçiliğin önce fikir sonra icraat olarak yaygın ve baskın hâle gelmesinin önündeki en büyük engel, liberal fikriyattır; daha doğrusu öyleydi. Ne yazık ki, devletçilik hastalığı üzerindeki bu fikrî disiplin ondan beklenen bu fonksiyonu yeterince ifa edemeyecek kadar gevşedi. Çünkü liberalizm de devletçilikten etkilendi ve kendi içinde çeşitlendi, parçalandı. Zamanla “modern”, “sosyal” veya “yeni” (new) sıfatlarının eklenmesiyle adlandırılan bir liberalizm türü ortaya çıktı. Bu tür, liberalizmin otantik tavrı olan devlete şüpheci bakışı ne devlet faaliyetlerine karşı ihtiyatlılığı, devlet sempatizanlığına, devlete sivil inisiyatifin ve girişimciliğin alanını iyice daraltacak ölçüde bağımlılığa çevirdi. Bugün otantik liberalizmin yanında liberal etiketini kullanmaktan imtina etmeyen ama otantik liberalizmden çok sosyal demokrasiyle ve hatta bazen sosyalizmle çakışan bir “liberal” fikriyata da sahibiz. Bu kadarla kalsa yine iyi, bu fikriyat mensuplarının kavramı kendilerine mal edip otantik liberalleri liberal olmamakla suçladıklarına dahi rastladığımız oluyor. Liberalizmdeki bu parçalanma ve anlam kayması devletçiliğin önündeki fikrî ve fiilî engelleri kaldırmaya veya gevşetmeye hizmet ediyor.

Bu özetlemeden sonra ülkemizdeki son somut devletçilik ataklarına sözü getirelim. Hükümet bir kanun tasarısı hazırladı. Amaç eczacıların ve eczanelerin çalışmalarını yeniden regüle etmek. Her regülasyon bazılarına kazanç sağlar bazılarına zarar verir. Emin olabiliriz, bu sefer de öyle olacak. Tasarıya göre eczanelere sınır getirilecek. Nüfusa bağlı olarak eczane açılacak; yani her 3500 kişiye bir eczane düşecek. Bunun anlamı şu: Türkiye eczaneler bakımından nüfus bölgelerine ayrılacak. Yan yana iki eczane açılamayacak veya 3500’den az nüfuslu yerlerde (ilçe, mahalle vs.) birden çok eczane olamayacak. Bu kurallar (daha doğrusu dayatmalar) var olan eczaneleri etkilemeyecek, bundan sonra açılacak olanlara uygulanacak. Kısaca, eczane–ilaç satış sektöründe bir merkezi planlama sistemi kurulacak. Bu dar bir grup için harika, geri kalan insanlar için kötü plan hükümetle T. Eczacılar Birliği’nin eseri. Bundan şu anda eczanesi olanlar ve mesleğe daha önceden girmiş bulunanlar kazançlı çıkacak. Nitekim daha şimdiden imtiyazlı hâle geldiler. Tasarı kanunlaşırsa eczanelerin değeri bir gün içinde en az ikiye katlanacak. Kimler zararlı çıkacak? Önce eczacılık sektörüne girmek isteyenler. Diplomayla zaten kısıtlanmış olan mesleğe giriş bir de dükkân lisanslamasıyla kısıtlanacak. Birçok hevesli ya sektöre hiç giremeyecek ya da serbest piyasada olacak olandan katbekat fazla maliyetle bunu yapabilecek. İlaç tüketicileri rekabet yokluğundan zarar görecek. Bazı durumlarda ilaç temin etmek için daha uzak yerlere seyahat etmek zorunda kalacak. Kısaca, bu devletçi uygulama piyasanın serbestliğini öldürecek ve dar bir gruba büyük çoğunluğun sırtından menfaat sağlayacak.

Bir diğer devletçi atak yeni teşvik sistemi. Daha önce de birçok defa teşvik paketleri açıklandı. Bu paketler uyanık, bürokrat ve siyasetçilerle iyi bağlantıları olan birçok kimseye kolay ve haksız kazanç kapısı oldu. Eğer teşvik paketleri bir ülkeyi kalkındırmaya yetseydi her ülkenin işi çok kolay olurdu. Teşvik paketlerinin içerdiği politikalar yatırımlarda kullanılacak faktörlerin fiyatlarını ve müteşebbis müşevviklerini çarpıtarak hem eşitsizliğe hem yanlış yatırımlara hem de yatırım görünümlü sahtekârlıklara yol açar. Ekonomik kalkınma için asıl ihtiyaç müteşebbisi yıldırıp başarıyı cezalandırmayan, âdil ve makul bir vergi sistemi, mevzuatı ve idaresi; sağlam para; piyasaya giriş ve çıkışın kolay olması ve hukukun hâkimiyetidir. AKP kalıcı ve uzun vadeli bir ekonomik başarı istiyorsa, defalarca denenmiş devletçi politikalardan uzak kalıp bu noktaları takviye etmeli.

 

Zaman, 20.04.2012

Komutanları yargılamak yetmez!

Darbecilik bir hastalık, en iyi tedavi de yargılamak. Ancak yargılamak yetmez; hastalığın neden kaynaklandığını, virüsün nereden bulaştığını da saptamanız gerek eğer hastalığın kökünü kazımak niyetindeyseniz.

Daha geçenlerde bir tümgeneralin dehşet konuşmaları düştü medyaya. Adam asker değil sanki ‘tasarımcı’; kafasına göre toplum tasarlıyor, o toplumun dinini, inancını, düşüncelerini belirleyebileceğini sanıyor.

Bitmez bu ‘tür’ subayların nesli, eğer sorunun kökenlerine inmezseniz. TSK’nın generallerinin yüzde yirmisi darbe davalarından yargılanırken bir başkası hâlâ böyle konuşabiliyor işte. Bataklığı kurutmak yerine, bataklığın ürettiği sivrisineklerle uğraşmanın sonu gelmez. Onlarcası yargılanıyor, ama alttan gelenlerin demokrasiye ve sivil iradeye sonuna kadar bağlı kalacağının bir garantisi yok. İlker Başbuğ ve Çevik Bir gibi isimlerin bugün yargılanıyor olması az bir şey değildir, ama darbeci zihniyetin kökünün kazınması için yetmez; kaynağın kurutulması şart.

Bunun için de iki alana eğilmek gerek. Bunlardan birincisi subayların eğitimi. Darbeci kafa ve zihniyet bir sonuç aslında. Bu sonucu üreten bir eğitim, kimliklendirme süreci olmalı. Türk subayı neden darbe eğilimli oluyor? Bu sorunun cevabını herhalde subayların eğitiminde aramalıyız.

Mehmet Ali Birand dünkü yazısında ‘Böyle subay yetiştirirseniz darbeye hayret etmeyin.’ diyordu. Haklı; Birand Türk ordusunu iyi tanıyanlardan birisi. Yıllar önce yazdığı ‘Emret Komutanım’ın henüz bir benzeri yok. Darbeyi meşrulaştıran ve hatta gereklendiren askerî eğitimi biliyor. Vardığı sonuç şu: ‘Türk Silahlı Kuvvetleri’nin subay yetiştirme sistemi, verilen eğitim, subayımıza açıkça, gerektiğinde darbe yapma hakkı olduğunu öğretiyor.’

Hakikaten böyle olup olmadığını denetleyecek bir sivil otorite var mı? Varsa, bu otoritenin şimdiye kadar yaptığı gözlem ve denetimlerin raporları nerede? Yoksa, Tevhid-i Tedrisat Yasası’yla ‘eğitim tekel’ini elinde bulunduran Milli Eğitim Bakanlığı ne yapıyor?

Askeri eğitim şeffaflaşmalı; sivil gözetim ve denetim etkinleştirilmeli, eğitimin içeriği demokratik değerlerle uyumlaştırılmalı.

Subayların eğitimi konusunda pek bir şey bilmiyoruz. Eğitimin teknik boyutu uzmanların işi elbette; ama genel kültür formasyonu veren boyutundan da haberdar değiliz. Bu okullarda sadece askerî eğitim verilmediği, belli bir ‘kültür’ aktarıldığı ise herkesin malumu. Tamam, kurumsal kültür ‘mensuplar’a aktarılır, ama bizde bu kurumsal kimlik ve kültürel iklim darbeciliği besliyor ve kimse de bu meseleye el atmıyor.

Subay adayları okullarda siyasî iradeye bağlılığı değil, siyasî irade karşısında ‘tetikte’ durmayı, ona güvenmemeyi öğreniyor. Siyaseti kirli, siyasetçileri potansiyel hain olarak görüyor. Herkesin, her kurumun çürüyebileceğini, hatta çürüdüğünü bir tek namuslu ve onurlu grubun subaylar olduğu zannediyor.

Vesayet rejimi böyle bir kimlik ve algıyla meşrulaştırıldı hep. Kendilerini ‘kutarıcı’ ve hatta ‘sahip’ olarak gören subaylara ‘darbe virüsü’ bulaşmıştır. Fırsatını bulduğunda veya fırsatı oluşturduğunda da darbeyi yapar bunlar.

Böyle bir kültür ve kimlik üreten askerî eğitim kabul edilemez artık. Ordunun demokrasiye ve siyasî iradeye bağlılığını askerî eğitimin en temel ilkesi haline getirmek şart. Bu da sivillerin sorumluluğu ve işi.

İkincisi yapısal dönüşüm adımı TSK İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesini dönüştürmekten geçiyor. Bakın, yaptıklarının ‘postmodern darbe’ olduğunu geçmişte gururla ifade eden Çevik Bir bugün nasıl savunma yapıyor? ‘Vazifemi yaptım, yapmasaydım suçlu olurdum’ diyor. ‘Vazife’nin kaynağı olarak da meş’um 35. maddeyi gösteriyor. Darbecilerin dillerinde sakız, savunmalarında dayanak olan 35. madde behemahal değişmeli.

AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın bu konudaki yasa teklifi Meclis’te. Bilmek istiyoruz, AK Parti bu teklifin arkasında duruyor mu? Arkasındaysa hızla yasalaşmayı sağlayacak süreci neden başlatmıyor? Gecikmenin hiçbir açıklaması yok. Sizce?

Demokrasiyi geri döndürülemez bir kazanım olarak garantiye alma sorumluluğu öncelikle siyaset kurumuna ait. Teker teker darbecilerle uğraşmaktansa darbeci üreten bataklığı kurutmak adına darbeciliğin kültürel ve yasal dayanakları temizlenmeli. Tekrar başa dönmemek için…

 

Zaman, 20.04.2012

Devlet Hollanda’da

Amsterdam- Yazıdaki mahreçten de tahmin ettiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Gül’ün Hollanda’ya yaptığı “Devlet Ziyareti” dolayısıyla Amsterdam’dayım.
Demek ki daha önce hiç “Devlet Ziyareti”ne katılmamışım ki, uçağımız Amsterdam’a yaklaşırken uçağın penceresinden, bizimkine elini uzatsan dokunacağın kadar yakından uçan iki savaş uçağını görünce yüreğim hopladı. Meğerse devlet ziyaretlerinde böyle olurmuş; savaş uçaklarının eskortluğunda gidermiş cumhurbaşkanının uçağı. Doğrusu çok hoş bir manzaraydı, duygulanmadım desem yalan olur. Ben de bu onurlandırılıştan kendime birazcık pay çıkardım!

Uçakta elimize tutuşturulan ziyaret kitapçığına göz gezdirince, devletin ne kadar ciddi bir şey olduğunu bir kez daha anladım. Dört gün boyunca, kimin hangi anda nerede olacağı, kimin sağda kimin solda duracağı, çiçek takdim eden çocukların hangi anda ortaya çıkıp hangi anda yok olacağı bütün ayrıntılarıyla yazılmıştı. O dakika anladım ki, gerçekten de bu ziyaret bizlerin değil, devletin ziyaretiydi. Bizim devlet Hollanda’ya geziye çıkmıştı; bizler de onun somutlaşmış hali olan varlıklar olarak ziyaretine vesile oluyorduk.

Ehh, bu da bir deneyimdir dedim kendi kendime. Hollanda’ya daha önce iki kere turist olarak gelmiştim. Bu defa da “devlet” olarak gelmek değişik bir deneyim olacaktı benim için…

Erkekler frakları, biz kadınlar uzun eteklerimizle Kraliçe Beatrix’in davetine katılmak üzere Saray’ın yolunu tuttuğumuz; büyük salonun kapısında adımız okunarak teker teker Kraliçe’ye takdim edildiğimiz; adımız okunduğunda omuzlarımızı dikleştirip karınlarımızı içe çekerek becerebildiğimiz kadar aristokratik bir tavırla Kraliçe’ye doğru ilerleyip elini sıktığımız bölüm bu deneyimin en eğlenceli bölümüydü doğrusu… Geri kalanların çoğu sıkıcıydı.

Sanırım artık magazini bir yana bırakıp bu geziye katılmamın hakkını vermeliyim. Öyle ya, gazetem tam 1500 euro masraf etti beni buraya göndermek için…

Efendim, bu gezi Osmanlı-Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yıl dönümü dolayısıyla düzenlenmişti. Bu da doğal olarak, bu gezinin tarihi-kültürel boyutunu ön plana çıkarıyor; sergiler, konserler, fuar açılışları programın ağırlığını oluşturuyordu.

Gerçi gerek Gül gerekse ev sahipleri (Kraliçe Beatrix ve Başbakan Mark Rutte) karşılıklı konuşmalarda güncel politik gelişmelerden ve ekonomik ilişkilerden de söz ettiler ama altı çizilen nokta hep 400 yıllık bu işbirliğinin derinliği ve önemli oldu.

Osmanlı İmparatorluğu ile Hollanda’nın diplomatik ilişkileri, bu ülkenin ilk büyükelçisi Cornelis Haga’nın 1612 yılında Hollanda Cumhuriyeti adına güven mektubunu Sultan 1. Ahmet’e sunuşuyla başlamış. O tarihten beri de kesintisiz-kavgasız-gürültüsüz-savaşsız devam etmiş.

Haga, İstanbul’a gelişinden iki ay sonra 1. Ahmet’ten ilk ahitnameyi (kapitülasyonu) almayı başarmış. Böylece Hollanda vatandaşları (Fransa, İngiltere ve Venedik’ten sonra) imparatorluğun bütün topraklarında serbest ticaret ve yerleşme izni kazanmışlar.

İki ülke arasında o tarihte başlayan diplomatik ve ekonomik ilişkiler bugüne kadar kesintisiz bir şekilde sürmüş. Son yıllarda bu ilişki daha da yoğunlaşmış. İki ülke arasındaki ticaret hacmi son on yılda üç katına çıkarak 7 milyar doları bulmuş. Hollanda Türkiye’ye en fazla yabancı yatırım yapan ülke haline gelmiş.
Bu arada, Konya kadar toprağı, İstanbul kadar nüfusu olan bu ülke kişi başına milli gelirini 50 bin dolara kadar çıkarmış.

Cumhurbaşkanımıza bakarsanız, bu işin sırrı ticaret: Onun “Bu ülke tüccar bir ülkedir, tarihi boyunca ticarete büyük önem vermiştir” sözlerini dinlerken, “Keşke bizim atalarımız da sadece fethedilen topraklardan vergi toplama ve ganimet getirme peşinde koşmasalardı da biraz ticaret adamı olsalardı” diye iç geçirdim.

Hele, Hollanda Ulusal Arşivi’nde rastladığım bir belgeyle iyice sarsıldım.

Belge, Haga’nın İstanbul’a elçi gelmesinde büyük gayretleri olan Kaptan-ı Derya Halil Paşa’nın Hollanda’ya gönderdiği bir mektuptu. Bize verilen kitapçıkta bu belgeyle ilgili şöyle bir açıklama notu yer alıyordu:
“O dönem Bab-ı Ali’ye gönderilen bir yabancı büyükelçinin, padişaha getireceği ağır hediyelerden başka; sadrazama, kubbe vezirlerine, yeniçeri ağasına ve şeyhülislama hediyeler vermek adeti vardır. Bu hediyeler dostluğun ve sadakatin bir simgesi sayılır. Hele ilk defa gelen bir elçinin, padişahın dostluğunu kazanması için bu hususları daha fazla dikkate alması beklenir.

Durumu Haga’ya anlatan Halil Paşa, eğer Sultan’ın huzuruna kabul edilmeyi istiyorsa bu hediyeleri mutlaka dağıtmasını tavsiye eder. Haga ise Hollanda’dan getirdiği hediyelerden başka bir şey vermeye yetkili olmadığını söyler. İstanbul’da mukim İngiliz, Fransız ve Venedik elçilerinin entrikalarını boşa çıkarmak gayretiyle Halil Paşa, Haga’ya vezirlere dağıtması için kendi kesesinden 3000 altın borç verir. Halil Paşa Hollanda’ya gönderdiği bu mektupta Haga’nın İstanbul’da parasının yetmediğini belirtir. Elçinin ‘Ben hâlâ ol canibden getirdüğüm pişkeşden gayrı nesne vermeğe izin yokdur’ dediğini ama Hollanda’nın işlerinin Divan’da görülmesi ve Ahidname’nin kabulü için kendi cebinden 3000 altın florin harcadığını yazmaktadır.”

Gerçi ben de herkes gibi elçilerin elleri boş gelmediklerini biliyordum ama bütün saflığımla bunları sembolik hediyeler sanıyordum. Bu hediyelerin Divan’da “iş bağlamak” için şart olduğunu bilmiyordum.
Koca Osmanlı İmparatorluğu’nun, elçilerden gelen hediyelere tamah ettiğini gösteren böyle bir belgenin Hollanda Ulusal Arşivi’ne girmesinden doğrusu epey utandım.

 

Bugün, 20.04.2012

Kamu kurumu niteliğindeki cendere

28 Şubat’ı bütünüyle geride bırakmak istiyor muyuz?
O zaman sadece onun elebaşlarını yargılamakla yetinemeyiz.
“Batı Çalışma Grubu” adlı yasa dışı örgütü mahkum etmekle de…
28 Şubat’ın medyadaki, üniversitedeki, yargıdaki, sermayedeki suç ortaklarının hukuki sorumluluğunun sağlanmasıyla da…
Mağdurlara tazminat ödemekle de…
Bütün bunlar olmalı, ama darbe ve muhtıra verenlerin ve ileride vermek isteyenlerin kurduğu vesayet rejiminin payandaları tasfiye edilmedikçe güvende değiliz.
Gerçek bir demokratikleşme için, o hukuk dışı müdahaleleri mümkün kılan, tamamlayan ve kolaylaştıran kurumlara yer veren hukuki ve siyasi çerçeve de değişmeli.

**

Ne demişlerdi 28 Şubat’ta? “Bu kez silahsız kuvvetler halletsin.”
Bunu söyleyenler, muhtıra verdikleri toplumun “silahsız kuvvetleri”nden nasıl bu kadar emin olabiliyorlardı?
Çünkü medyası ve üniversitesi gibi, “meslek örgütleri”nin de reel toplumu yansıtmadığını, aksine onların, tam da böyle bir vesayeti bütünleyecek biçimde hareket edecek biçimde dizayn edildiğini biliyorlardı.
Sadece “beşli çete” olarak anılan ve 28 Şubat muhtırasının sivil alandaki payandalarını oluşturan TOBB, TESK, TİSK, DİSK ve Türk-İş’i kastetmiyorum.
Hatta sadece 28 Şubat sürecindekileri de kastetmiyorum.
Bütün bir “kamu kurumu niteliğini taşıyan meslek örgütleri”nden söz ediyorum.
Bütün bir “sistem”den söz ediyorum.

**

Vesayet rejiminin sivil alandaki işgalinden söz ediyorum.
Onun toplumu meslekler üzerinden dizayn etmesini, sivil alandaki meslek örgütlerini bir tür “devlet dairesi” ve onun üyelerini de “devlet memuru” haline getirmesini kastediyorum.
O mesleğin üyelerinin çıkarlarını koruyormuş gibi bir izlenim verse de, aslında hem o meslek mensupları için bir hapishane olan, hem de onlar üzerinden toplumu merkezi otoritenin güdümüne sokan, onu bürokratik oligarşinin sıkı denetimi altına alıp adeta boyundurukla devlete bağlayan bir yapıdan söz ediyorum.

**

Türkiye’de kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının çoğulcu demokrasiye aykırı biçimde oluşturulması bir tesadüf değil. Aksine, korporatist ve faşist sistemlerdeki “mesleki temsil” esasının bu Kemalist adaptasyonu, vesayet rejiminin bir gereği.
Ve eğer vesayeti bütünüyle tasfiye etmek istiyorsak, yeni ve sivil anayasanın bu konuda da evrensel standartları, çoğulcu demokrasinin, serbest piyasa ekonomisinin, rekabetin ve özgürlüğün gereklerini taşıması şart.

**

Peki bunu nasıl yapmalı?

Liberal Düşünce Topluluğu’nun “Türkiye’de Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Reform Önerisi” bunun için gayet sağlıklı bir yol haritası çiziyor.

LDT önerisinde, “yeni anayasada meslek kuruluşları anayasal bir kurum olmaktan çıkarılmalı, üyeliğin gönüllü olduğu, örgütlenme özgürlüğünün ve çoğulculuğun teminat altına alındığı özel hukuk tüzel kişiliklerine dönüştürüleceği bir model kanunla düzenlenmelidir” diyor.

Yeniden yapılandırma sürecinin; kuruluş, faaliyet ve hizmetler bakımından “serbestlik”, üyelik ve finansman bakımından “gönüllülük”, teşkilatlanma ve hukukî statü bakımından “özel hukuk tüzel kişiliği” ve devletle ilişkiler bakımından da “bağımsızlık/özerklik”, esaslarına uygun olarak gerçekleştirilmesini öneriyor.

LDT bunları önermeden önce sivil toplum, anayasal demokrasi, serbest rekabet ilkeleri açısından mevcut durumu incelemiş, medenî demokratik ülkelerdeki uygulamalarla da karşılaştırma yapan bir akademik rapor hazırlamış. (Raporun tamamına http://liberal.org.tr/incele.php?kategori=MTY=&id=NzEx adresinden ulaşabilirsiniz.)

 

Star, 19.04.2012

AK Parti’nin şanssızlığı

Siyaset sahnesinde AK Parti’nin alternatifi yok; Türkiye’yi adeta muhalefetsiz yönetiyor.

Bunu AK Parti’nin bir şansı olarak görenler olabilir. Bence AK Parti’nin en büyük şanssızlığı karşısında esaslı bir muhalefetin olmaması.

Muhalefet ciddi de değil, tutarlı da. Ne bir alternatif vizyon sunabiliyor halka ne de heyecan verici bir liderlik. ‘Türkiye’yi biz daha iyi yönetiriz’ diyen bir iddiaları bile yok. Böyle olunca da ‘muhalefet boşluğu’ devam ediyor.

Bu boşluğu önceleri ‘derin devlet’ ve onun temsilcileri doldurmuştu. Ordu bir yandan darbe planları yapıyor, öte yandan da açıkça veya gizlice tehditler savuruyordu. AK Parti de orduyu kışkırtmamak, dengeleri gözetmek adına zaman zaman icraatlarında yavaşlıyor, hatta bazen geri adım atıyordu 2007 sonrası yeni anayasa projesinde olduğu gibi…

‘Muhalif yüksek yargı’yı da unutmayalım. Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, AK Parti’nin icraatlarını durdurma makamları gibi çalıştı. Yetmedi, AK Parti’ye kapatma davası açıldı. Devletin tepesinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de muhalifti, YÖK de. Ve hatta ‘merkez medya’ vardı devletin yanında saf tutan.

Devlet ve devletin uzantısı konumunda muhalefet vardı da, güçlü, etkili ve alternatif bir siyasal parti muhalefeti yoktu. Parti muhalefeti de zaten ‘muhalif devlet’i tahrik etmekle meşguldü AK Parti’yi bitirmesi için.

Bugün, parti muhalefeti boşluğunu doldurmak üzere devreye giren ‘muhalefet odakları’ yok; ne cumhurbaşkanlığı, ne yargı ve ordu ve ne de medya muhalif.

Böyle bir tabloda artık muhalefet partilerinin sahne alması beklenir. Ama onlardan da bir ses çıkmıyor. Ne halkın umudu var mevcut muhalefet partilerinden ne de bu partilerin kendilerinin bir umudu ve çabası var AK Parti’yi siyaseten yenmek için.

Nisan ayının başında Metropoll’un yaptığı kamuoyu araştırmasının muhalefete ilişkin verileri çok önemli. Halkın % 58’i AK Parti karşısında bir ‘muhalefet boşluğu’ olduğunu düşünüyor. Daha da tuhafı, ‘muhalefet boşluğu’ olduğunu düşünenlerin muhalefet seçmeni olması; CHP’li seçmenin % 65’i, MHP’li seçmenin % 70’i bu kanaatte.

Durum böyle olunca, hükümet partisine değil, önce muhalefet partilerine ve liderlerine alternatifler aranıyor. Halkın % 54’ü AK Parti’ye etkili muhalefet edebilecek yeni bir parti ve lidere ihtiyaç olduğunu söylüyor. Alternatif parti ve lider arayışında olan muhalefet seçmeninin oranı yaklaşık % 70 civarında.

Öyle görülüyor ki AK Parti’ye oy vermeyenlerin en büyük sorunu kendi partileri ve liderleri. Örneğin CHP; halkın % 63’ü CHP’de liderlik sorunu görüyor, CHP’lilerin de % 46’sı bunu kabul ediyor. Kamuoyunun 64’ü ve CHP’lilerin de % 42’si ‘yeni lider gerek’ diyor. Yani CHP’de liderlik sorununu, kurultayları kazanmak çözmüyor.

Liderlerin beğeni ve güven oranları da aynı şeyi anlatıyor. En çok beğenilen lider kategorisinde Erdoğan % 44’e ulaşmışken Kılıçdaroğlu ancak % 9, Bahçeli ise % 3 düzeyinde. En çok güvenilen parti lideri de farksız değil; Erdoğan % 43, Kılıçdaroğlu % 13, Bahçeli % 5. Memlekette sadece muhalefet boşluğu değil ‘alternatif lider’ eksiği de var. Anamuhalefetin iki lideri, partililerin bile desteğini alamıyor.

Kimse ‘beğenilmeyen ve güvenilmeyen’ liderlere oy vermez. Yani mevcut durum değişmez. Muhalefet zayıf ve etkisizken hükümetin buna karşı zaman zaman sertleşmesi anlamsız. Metropoll araştırmasında bu konuda AK Parti’ye bir uyarı var.

AK Parti’nin hükümete ve politikalarına yönelik eleştirilere fazlaca sert karşılık verdiğini düşünenlerin oranı % 47, bu kanaatte olmayanlar ise % 45. İlginç olan, AK Parti seçmeninin % 37’sinin kendi partilerini fazla sert bulması. Bu durumun demokratik muhalefeti ve basın özgürlüğünü sınırladığını söyleyenlerin oranı da % 48. AK Partili seçmenin % 28’i, yani yaklaşık üçte biri de bu kanaatte.

Kamuoyunun AK Parti’ye mesajı açık: Rahat ol, alternatifin yok, muhalefet zaten zayıf ve etkisiz, eleştirilere ve muhalefete tahammül göster.

 

Zaman, 17.04.2012

Süleyman Yaşar – Darbelerin ekonomiye maliyeti ne oldu?

Türkiye’de darbeler ekonomiyi hep alt üst etti. 1908, 1960, 1971 darbeleri hep kaynağı belirli bir kesimden alıp diğer kesimlere verdi. Kısacası darbeler kaynak, servet ve gelir transferi yaptı. Zaten arkasında ekonomik bir beklenti ve destek olmadan darbe kolay değildi.
En yakın iki darbeyi ele alırsak… 12 Eylül 1980 darbesi, özellikle Türkiye’de gelir dağılımını bozdu. Bu darbe en çok emeğiyle geçinen işçi ve memurları sarstı. Bazıları itiraz edebilir ama özellikle kamuda çalışan memur maaşları reel olarak geriledi. Çünkü kamu işçileri sendikalı oldukları için memurlardan fazla ücret alıyordu. Memurlar sendikasız olduklarından maaşları işçi ücretlerinden hayli gerideydi. Darbeyle siyasi partiler ve sendikalar kapatılınca, memur maaşları daha da düşürüldü.
Şunu da gözden kaçırmamak lazım. 12 Eylül askeri darbecileri, Türkiye’nin okuyup yazan ve düşünen kesimini oluşturan memurlar üzerinde büyük baskı kurdu. Pek çok devlet memuru tutuklandı, sürüldü, siyaseten tehlikeli görüldükleri için işlerinden çıkarıldı. Anlayacağınız, 12 Eylül darbesinde çalışan kesimler içinde en büyük hasarı devlet memurları aldı.
Zaten darbe dönemi uygulamalarının yansımaları gelir dağılımındaki değişmeyle somut olarak görüldü. Gelir dağılımında sıfıra yaklaştıkça adaleti, bire yaklaştıkça adaletsizliği gösteren bir ölçü olan Gini katsayısı, 1978’de 0.51’den giderek azalması gerekirken 1983’te 0.52’ye yükseldi.

Yazının devamını okumak için tıklayın.

Ergün Yıldırım – ‘Cumhuriyet Sünniliği’ yerine ‘serbest piyasa Müslümanlığı’

12 yıllık zorunlu eğitimi 4+4+4 formülü ile kademelendiren ve öğrencilere seçenekler dizgesi sunan eğitim reformu bu hafta siyasetin ağırlıklı gündem maddesini oluşturacak. Reformun kıyamet kopartan ana fikri ise dileyen ailelere çocuklarının din eğitimi alması imkanını sunuyor olması.

 Cumhuriyetin din eğitimi konusuna başından beri nasıl yaklaştığını, ideolojik yüklemelerle ortaya nasıl bir “din eğitimi anlayışı” çıkardığını Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ergün Yıldırım ile konuştuk. Doktorasını din eğitimi üzerine yapan sosyologun Türkiye’nin Modernleşmesi ve İslâm, İktidar Mücadelesi ve Din, Değişen Din Anlayışının Sosyolojisi ve Hayali Modernlik dışında da yayınlanmış çok sayıda eseri bulunuyor.

Kuruluşundan bu yana devlet, özelikle Cumhuriyet ideolojisini yerleştirmek bakımından din eğitimi konusuna nasıl yaklaştı?

Osmanlı son yıllarından itibaren Harbiye, Tıbbiye gibi okullar açılınca buralarda Ulum-i Diniye dersleri verilmeye başlandı. Bu okullar bütünüyle pozitif bilim dersleri veriyordu ve dolayısıyla medreselerden farklı, modern kurumlardı. Dönemin yöneticileri, aydınları din eğitimi derslerinin eksikliğini gördüler ve Ulum-i Diniye derslerini koydular. Mesela Ahmet Hamdi Aksekili’nin kitapları ilk din eğitimi kitaplarıdır. Ve Bahriye’de ilk din eğitimi dersleri verenlerden biridir Aksekili. Sonraki dönemlerinde Cumhuriyet ideolojisine uygun olarak Osmanlı’ya ait geleneksel kurumlar, medreseler kaldırılıyor ve seküler temelli okullar kuruluyor ve modern din anlayışına uygun eğitimi ondan sonra hep bunlar veriyor.

 “Cumhuriyetin modern din anlayışı” dediğimiz şey tam olarak nedir?
 
Cumhuriyetin din anlayışı bütünüyle Osmanlı’nın din anlayışını tasfiye etmek üzere kurulu bir anlayış. O nedenle Osmanlıya ait bütün yaklaşımları, pratikleri, sembolleri eleştiriyor ve onları toplumdan uzak tutmak istiyor. O nedenle ulema eleştirisi yapılıyor, klasik medrese eğitiminden çıkmak isteniyor. Bunun yerini yeni, modern dünyayla bütünleşen, milliyetçilik ideolojisini içeren, ulus devlete uygun bir kimlik geliştirmek için yeni bir din anlayışı geliştiriyor.

CUMHURİYET DİNİ ÇOĞULCULUĞU DARALTTI

Bu, dini daraltan bir şey değil mi aynı zamanda?

 Din eğitiminin çoğulculuğuna son veriliyor tabi. Geleneksel din anlayışının çoğulculuğundan kasıt medreseler, tekkeler, dergahlar ve o vakte kadar farklı dini eğitim halkaları var. Cumhuriyet döneminin yeni din anlayışının konseptinde bunlara yer verilmiyor ve dolayısıyla din eğitimi bu çoğulcu boyutlarını kaybediyor. “Din sadece mekteplerde öğretilir” önermesi çok önemli bir önermedir. Bu önermeyi ilk olarak Atatürk ifade eder. Ve yeni dönemin din eğitim politikasının ana önermesidir bu ve bütün bir Cumhuriyet Döneminde değişmeyen bir önerme olarak devam eder.

Sonraki dönemlerde devreye giren Kur’an kursu uygulamalarını da kapsıyor mu bu önerme?

Mesela 12 Eylül’den sonra Kenan Evren yaptığı konuşmalarda, Kuran kurslarıyla ilgili özellikle Süleymancıları ve diğer sivil dini eğitimleri kastederek bunları eleştirir ve çocukların din eğitimini devletin okullarında alması gerektiğini söyler. Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor; Devlet dini eğitimi tekeline almak istiyor. Tekelci bir din eğitimi var. Dolayısıyla bu sosyolojik manada, sivil din eğitiminin budanması, tahammül gösterilmemesi, geliştirilmesinin önünün alınması manasına geliyor.

DİN EĞİTİMİNDE DEVLET TEKELİ VAR

Peki devlet bütün bu çoğulcu din eğitimini tekeline aldıktan sonra o çoğulculuğun ihtiyacını karşılayacak şekilde çoğulcu bir din eğitimi veriyor mu? Yoksa orada da mı tekelci?

Kesinlikle çoğulcu bir din eğitimi vermiyor. 1928’lerde din dersleri kaldırılıyor ve köy okullarıyla lokal düzeyde dershanelerde bir takım din eğitimi çalışmaları olsa da yaygın değil. Din eğitimi 45’lerden sonra 1949’da İlahiyat fakültelerinde ve İmam Hatiplerde din dersleri adıyla tekrar gündeme geliyor ve çok partili sisteme geçişte okutuluyor. Zaman zaman bunlar seçmeli halde okutuluyor.

Ne zaman mecburi hale geliyor?

12 Eylülden sonra fakat din eğitiminin ana felsefesi değişmiyor. Yani türdeş, çoğulculuğa yer vermeyen bir din eğitimi veriliyor. Sivil, toplumsal özellikler taşımayan ve sadece resmi dünya görüşüyle, resmi ideolojiyle bütünleşen din eğitimi veriliyor. Bunun zorunluluğu veya seçmeliliği çok fark etmiyor o yüzden bence. Bizim görmemiz gereken işin önemli boyutu şu, bugün de böyle devam ediyor: Süleymancılık Cemaati başta olmak üzere sivil toplumsal düzeydeki bazı Kuran Kursları’nın zaman zaman tahakkümlerle, dışlamalarla karşılaşıyor olmaları. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığının Kuran Kursları projesi bütünüyle bunu tasfiye etmeye yönelik olarak geliştirilmiş bir alternatiftir. Bu bir defa, bir toplumun kendi sivil arayışlarıyla kendi özgürlükleriyle, seçenekleriyle din eğitimi konusunda bir şeyler yapma arayışlarını, varlıklarını ciddi anlamda baskılayan bir şey. O nedenle hayatımızı hala Cumhuriyet ideolojisinin o bahsettiğimiz seküler dünya temelli din anlayışına uygun din dersi politikalarıyla sürdürdüğümüzü görmemiz lazım.

HERKESİN İHTİYACI KARŞILANMALI

Çoğulcu din eğitimine geçiş her koşulda şart diyorsunuz sanırım?

Tabi. Bugün Türkiye’nin özgürlüklerini, çok kültürlülüğünü, demokratikleşmeyi konuşuyoruz, etnisite farklarını, Alevileri, gayri Müslimleri… Bunlar önemli gelişmeler ama bu toplumun büyük bir kısmı, diyelim ki yüzde 80’i de Sünni Müslümanlardan oluşturuyor. Ve bu Sünni Müslümanların büyük kısmı da -2006’da TESEV’in yaptığı çalışmada da ortaya çıkmıştı- din eğitimi almak istiyorlar. İnsanlara bu din eğitimini nasıl sağlayabiliriz, bunun cevabını vermek önemli. Diğer yandan ateistler din eğitimi almak istemiyor, gayri Müslimler ve Hıristiyanlar kendi dinleriyle ilgili eğitim almak istiyorlar, Aleviler Alevilik boyutlarını içeren bir din eğitimi almak istiyorlar. Bütün bunları görmemiz fakat büyük kitlenin taleplerini de mas etmememiz gerekiyor.

ALEVİLİK GİBİ KADİRİLİK DE YOK SAYILMIŞ

Bugüne dek olan şuydu: Devlet “Ben her hangi bir dinin eğitimini vermiyorum, genel çerçevede tüm çocuklara din ve ahlak bilgisi öğretiyorum” diyordu. Gelen itirazlar ise o din ve ahlak bilgisinin yine Sünni İslam ağırlıklı olarak verildiği, diğerlerinin dışlandığı yönündeydi…

O itiraz da problemli çünkü bütün din ve ahlak bilgisi derslerinin metinlerini incelediğimizde gördüğümüz şey; Cumhuriyet projesinde mezhepler üstünde bir dil, bir metin geliştirilmiş olduğu. İslam’ın bu çerçevede algılanması istendiği, türdeş bir din anlayışı oturtulmak istendiği içindir ki tasavvuf çizgiler üstü, mezhepler üstü bir format üretilmiş. Dolayısıyla onun içinde Aleviliğin farklılıkları ve özgünlükleri olmadığı gibi Mevleviliğin de farklılıkları ve özgünlükleri de, Kadiriliğin de özgünlükleri ve farklılıkları yok. O nedenle burada bir yanlış algılama var.

YÜZDE 82’NİN İSTEĞİNE KAYITSIZ KALINAMAZ

Devletin bir kamu hizmeti olarak din eğitimi vermesi yönündeki talep de büyük bir talep. Bugünkü yeni çoğulcu toplum yapısında din dersleri nasıl yapılandırılmalı sizce?

Bu önemli bir soru. İnsanların din eğitimi taleplerini iki kategoride tanımlamak mümkün. 1) Toplumun yüzde 82’si mecburi din eğitimini istiyor ve toplumdaki kültürel anlamda dinsel farklılıkları kapsayan ama Sünni çoğunluğa da hitap eden, onların gerçek anlamda dinlerini öğrenmesine yardımcı olan din eğitiminin çocuklarına verilmesini istiyor. 2) Toplumun diğer bir kısmı da İmam Hatipler örneğinde olduğu gibi çocuklarının hem daha yoğun bir din eğitimi almasını hem de modern bir eğitim görmelerini istiyor. Bunlar seçenekler. Talep de toplumda varsa biz bu seçenekleri topluma sunmakla sorumluyuz. Devlet, empoze eden değil toplumsal talebi algılayarak ona göre sistem üreten bir irade olmalıdır. Türkiye’nin de buna alışması gerekiyor.

İMAM HATİPLER BİR İHTİYAÇ

İmam Hatipler varlığını korumalı mı?

İmam Hatiplerle ilgili CHP’nin enteresan korkuları var. Bu, korkular tezinden kurtulmamız gerekiyor. Bir defa şunu görmek gerekiyor, İmam Hatipten çıkan biri olarak söylüyorum, İHL’lerin okul, yurt binalarının çoğu halk tarafından yapılmıştır. Halkın bu tarz dini eğitim konusunda ciddi bir talebi var. İmam Hatipler, devletin bunu tamamlamıştır, milletle devlet arasında, cumhuriyet döneminin uzlaşmasını temsil eden en iyi en faydalı örneklerden birisidir İmam Hatipler. Burada sorunlar çıkıyorsa 28 Şubatta yapıldığı gibi yok etme yerine sorunları çözmek gerekiyor. İmam Hatiplerle ilgili yeni eğitim politikasının önerdiği şeyler doğru şeylerdir. Daha erken yaşlarda din eğitimini alarak diğer konularda da daha iyi yetişme imkanını sağlıyor. O nedenle İmam Hatiplere bakıp da irtica geliyor korkusuyla bunu engellemeye çalışmak büyük bir cehaleti gösteriyor açıkçası.

DEĞER EĞİTİMİNİ ATEİSTLER DE İSTER

Din dersi yerine “değerler eğitimi”nden de bahsediliyor?

Bu kesinlikle doğru değil. Bir defa Türkiye’de Sünni çoğunluk diğer çoğunlukları da ürkütmeden çocuklarına din eğitimini vermek üzere hile-i şer’iye’ye başvuracaksa bu yanlış olur. Şirin gözükmek, hile-i şer’iye’ye başvurmak gibi dönemleri geçtik biz, özgürce hedeflerimizi ortaya koyup beraber mutlu bir toplum kurmak zorundayız. O nedenle ahlak dersi dediğimizde bunun Platon’dan Kant’a, Sokrates’e ve kültürümüzde birikimimizde teorileri olan Mevlana’ya, Yunus Emre’ye, Hacı Bektaşi Veli’ye ve bizde de Kınalızade’ye kadar saygınlık, vicdan, yardımseverlik, hayırseverlik gibi normları birleştirerek bir ahlak dersi geliştirilebilir ve bu ahlak dersi herkese verilebilir.

Zorunlu olarak mı verilmeli peki bu ahlak dersi?

Evet, bence böyle bir metin üretildiğinde Türkiye’de ateistler bile kültürel ve sosyolojik olarak onlar da buna saygı duyarlar, Müslüman itikat olarak katılmasalar da. Hiçbir ateist Yunus Emre’nin, Hacı Bektaşi Veli’nin, Kant’ın vicdanla, saygınlıkla ile ilgili metinlerinin ortak dünyasında yer almaktan rahatsızlık duymaz.  Fakat Türkiye bu konuda çok ikircikli. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarının sadece tecrübeden bahsettiği, dine karşı net ve eşit bir tavır içinde olduğu imgesini yansıtılıyor ama içerik öyle değil. İçerik bütünüyle İslam’ın hatta Sünni İslam’ın akidelerini, temel dünya görüşünü anlatıyor. Dolayısıyla Alevilerin ve diğer kesimlerin bundan rahatsızlık duyması çok doğal… Bu nedenle bunu yeniden gözden geçirmemiz ikircikli davranmadan herkese açıkça değen, herkesin algılayacağı, memnun olacağı bir yapılandırmaya gitmemiz şart diye düşünüyorum.

4+4+4’İN SEÇENEKLER SUNMASI DOĞRU

Malum, Türkiye 4+4+4 yasa teklifiyle eğitimde ciddi bir reform hazırlığında. Bu yeni sistemi nasıl buluyorsunuz, din eğitimi konusunda bu çeşitliliğin, çoğulculuğun sunulduğunu düşünüyor musunuz?

Sayın Bakan’ın konuşmalarını, tartışmalarını başında beri dikkatle izliyorum. Bütün bunlara baktığımda kesintisiz eğitimin kaldırılmasını, insanlara farklı seçenekler, meslek liselerine farklı tercih imkanları sunulmasını doğru buluyorum. Öte yandan anlamakta zorlandığım bazı ifadeler var. Örneğin açık öğretimi tercih edecek kişilerin Bakanlar Kurulu’ndan geçirilerek onaylanması gibi. Burada devletin topluma ayrıntılı biçimde müdahale etmesi imgesi saklı hala ki bu doğru bir şey değil. Devlet denetleme yetkisine sahiptir ama kendi toplumuna farklı eğitim seçeneklerini kullanmaları için de yardımcı olmak zorundadır. Bugün Amerika’da 2000 yılından bu yana ‘home schooling’ler var ve bu okullara sadece California’da yüzde 10’dan fazla insan katılıyor. Biz de eğitim politikasının yeniden yapılandığı bu süreçte resmi ideolojinin, ulus devlet kalıplarından çıkıp nasıl ki Kürtçe eğitim seçeneği sağlıyorsak, din eğitimi konusunda da daha çoğulcu, daha özgürlükçü, Sünnilerin de, Alevilerin de kendilerini görebileceği bir din eğitimi geliştirmemiz gerekiyor. Meslek lisesi, açık öğretim gibi okulların da çoğullaşması, devletin buralarda daha çok önerici ve denetleyici olması, tercihi ailelere öğrencilere bırakması daha demokratik bir tutumdur diye düşünüyorum.

DEVLET SEÇENEK SUNSUN VE DENETLESİN

Devletin din eğitiminden elini eteğini tamamen çekmesi, toplumun kendi kendine örgütlenmesi gerektiğini değil devletin din eğitimini bir kamu hizmeti olarak sunması gerektiğini söylüyorsunuz değil mi?

Evet. Ama denetimin olması gerekiyor elbette. Çünkü o gelenek yıkıldı ve toplum şimdi bunu kendisi yapabilecek, cevabını verebilecek konumda değil. O nedenle devletin bir takım seçenekler sunması, toplumun onlardan birini seçebilme imkanına sahip olması, devletin de denetim rolünü sürdürmesi daha doğru bir tutum olur.

DEVLET DİNİ ALANDAN YAVAŞÇA ÇEKİLMELİ

Çünkü benzer bir tez Diyanet için de var: Laik devlette Diyanet gibi dini belirleyen ve din hizmeti üreten bir devlet kurumunun varlığını en azından ilkesel düzeyde yanlış bulan ve Diyanet’in lağvedilmesini önerenler de var ama bunun karşılığında bu kadar örgütlü bir yapının birden bire geri çekilmesiyle yerini büyük bir kaos alır, deniyor. Almanya’da Müslümanların birbirlerinin camilerine bile gitmediği örneği veriliyor…

Bu tez Türkiye’yi anti demokratik bir şekilde yönetmek isteyenlerin ileri sürdüğü bir tezdir. Biz Kürtlerin kimliğini tanırsak, Alevilerin varlığını tanırsak bölücülük olur, çatışma olur denilerek güvenlikçi politikalarla toplumu dizayn etmek algısıdır bu. Din üzerinde de bu sürdürülüyor ki yanlış. Çünkü zaten Diyanet olduğu ve her şeye karışmak istediği için bu toplum içindeki dinsel topluluklar kendi çabalarıyla var olma, birbirleriyle medeni bir biçimde dayanışma içinde yeni örgütler kurma geleneğini oluşturamadılar şimdiye kadar ve oluşturamıyorlar. Bu korkuyu öne sürerek Diyanet’in varlığını meşrulaştırmaya devam edersek de bu böyle devam eder. O nedenle Diyanet İşleri Başkanlığının hizmetlerinin olabildiğince sınırlandırılması sadece camilerin bakımı ve temizliği ile ilgili bir konuma sahip olması lazım.

Ya imamlar?

Camiler bütün Müslümanların ibadet mekânı, en azından Sünni çoğunluk böyle algılıyor. Ama bizim tarihimizde tekkeler ve dergâhlar da var. Bugün artık bunların adına dergâh, tekke demek gerekmiyor vakıflar da denebilir, zaten vakıflarla idare ediliyorlar. Bunlar da kendi varlıklarını yavaş yavaş genişletme, dini eğitim verme, dinle ilgili hayırseverlik çalışmalarında bulunma konusunda ki birikimlerini medeni bir biçimde, gizli ajandalardan uzak durarak, toplum içinde ortaya koymalı, tecrübe etmeli, ifade etmeli ve geliştirmelidir. Üniversite, araştırma merkezleri, hastaneler açmak Diyanetin işi değildir. Bu toplumun bir hayırseverlik geleneği var, toplum bunu kendisi yapmalı. Bırakıldığında da yapıyor da zaten, insanlar ta dünyanın öbür ucuna gidip kuyular açıyorlar, Kuran kursları kuruyorlar. Bu yeteneği gösteren yapılar bunu neden bu toplum için de yapmasın? Ama devlet elbette bunun denetimini yapar. Kanuna, genel anayasa hükümlerine ters olan durumlarda gerekli önlemleri alır. Ama sopayı gösterip de kötülüğe razı etme tutumu çok yanlış.

SERBEST PİYASA MÜSLÜMANLIĞI EN İYİSİ

Devlet başından itibaren hem din eğitimini tekeline aldı hem de çoğulcu dini anlayışı tek kalıba döktü dedik. Üzerinden yüzyıla yaklaşan bir zaman geçti. Bugün Türkiye sosyolojisi bize ne diyor; devlet bu alanda yapmak istediğini başardı mı?

Kısmi olarak başardı, bir biçimde bugünkü insanların çoğunun kafasında ki Müslümanlık Türkçülükle bütünleşen bir Müslümanlıktır. Bu ülkenin çoğunun kafasında ki Müslümanlık Diyanet’in önerdiği tek tipçi Müslümanlıktır. Bu bir başarıdır ama öte yandan bu toplumda cemaatler, tarikatlar, vakıflar da varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar ve bu da cumhuriyetin başarısızlığını gösteriyor. Dolayısıyla bu iki farklı durum, gruplaşma çatışmayı da belirliyor. Bu gruplaşmalardan çatışmalardan kurtulmamız için devletin bu müdahaleci pozisyonu azaltıp, giderek yok ederek sadece denetleyici pozisyonunu sürdürmesi gerekiyor. O zaman toplumda Müslümanlık, Müslüman toplulukları kutuplaşmadan, çatışmadan beraber yaşama, beraber bilgi üretme, beraber eğitim faaliyetlerinde bulunma alışkanlıklarını kazanırlar, sürdürürler. Dünyada da bu böyledir. Amerika’da yüzlerce dini sivil dinsel topluluklar var, hastaneler, üniversiteler açan, faaliyetlerde bulunan. Çünkü insanlar devlet görevlisi olmadan da dinsel vicdan benimseyip hayırseverlikte bulunma motivasyonunu yükseltirler. O nedenle ‘serbest piyasa Müslümanlığı’ daha doğru bir Müslümanlıktır. Bu bizim geleneğimizle de çok uyuşan bir Müslümanlıktır. Devlet çok yukarıdadır ve insanlarımızın zihninde de sadece imgesel olarak etkilidir; halife ortak iyidir, Hz. Ömer’in adaletidir. Ama modern dönemde devlet bütün bir yaşam alanımıza müdahale edip belirleyici olmak isteyince toplum üretim dinamizmini ortaya koyamıyor.

CUMHURİYET SÜNNİLİĞİ TÜRK İSLAMCIDIR

“Cumhuriyet Sünniliği” dediğiniz kavramsallaştırmada kast ettiğiniz şey devletin biçimlendirdiği, Türkçü ve devletçi İslam mıdır?

Kesinlikle öyle çünkü Osmanlı Sünniliğinde bu yok. Osmanlı Sünni Müslümanları daha geniş düşünürler. Bütün farklı etnik Müslümanları, farklı bölgesel Müslümanlıkları, farklı mezhepsel yorumları kabul ederler. Zaman zaman sürtüşmeler olsa da genel olarak birbirlerini daha kardeş algılayarak, beraber yaşamaya alışan, bunu sürdüren bir yapıdadır Osmanlı Sünniliği. Fakat Cumhuriyet dönemindeki Sünnilik resmi ideolojiyle bütünleşen bir Sünniliktir ve türdeş bir Müslümanlığı öngörür. Türdeş olan Müslümanlık pratiği ve olabildiğince ulusal anlayışla bütünleşen bir Müslümanlık anlayışıdır bu.

ÜMMETTEN KOPAN, BURNU BÜYÜK BİR MÜSLÜMANLIK

Ümmetten kopartan bir Müslümanlık anlayışı mıdır Cumhuriyet Sünnilik anlayışı?

Osmanlı coğrafyasını düşünelim. Bütün bir coğrafya tahayyülünde beraber olmayı, farklılıklara saygılı olmayı düşünen bir Müslümanlıktan çıktık sadece Anadolu sınırları içinde tanımlanan ve üstelik Anadolu sınırları içinde de Türk olarak tanımlanan kişilerle daha çok beraber olmayı vurgulayan bir Sünnilik tecrübesi ortaya çıkardı Cumhuriyet Sünniliği. Evet, doğru bir saptama bu bence.

Ve hatta bir tür hiyerarşi de kuruyor galiba Cumhuriyet Sünniliği. Sünni İslam’ı diğer İslam yorumlarına mezheplerine üstün tutuyor, diğerlerini azımsıyor, aşağılıyor sanki…

Böyle dışlayıcı bir şey de var. Geleneksel dönemde ki Sünnilik gayri Müslimlere Batı diyordu ama Batı dediği için onları dışlamıyorlardı, onların da çanları, kiliseleri, manastırları vardı, bunu kabulleniyordu ve İstanbul’un nüfusunun yüzde 48’i gayri Müslimlerden oluşuyordu. Ama Cumhuriyet dönemindeki Sünniliğin zihnindeki gayri Müslim hep haindir, hep Türkiye’yi, Müslümanları satandır. Öyle bir Sünnilik algılaması var Cumhuriyet döneminde. Bu da bizzat Sünniliğin kendi tarihsel tecrübesinden gelen bir şey değil Cumhuriyet ideolojisinin ürettiği Sünnilikten kaynaklanıyor aslında.

Peki. Diyelim ki devlet bugün bu hatanın farkına vardı ve bu belirleyici alandan çekilmeye çalıştı. Ama on yıllardır böyle belletilmiş, din diye buna iman ettirilmiş bir büyük topluluk var karşısında. Devlet bunu yapsa bile bugünkü toplum bunu benimsemeyebilir yani?

Olabilir tabi ama biraz zamana yaymak biraz da devletin ideolojik aygıtlarının böyle bir Sünnilik üretiminden vazgeçmesi lazım. Devletin dini ideolojik aygıtlarının başında Diyanet geliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı genişleme politikasından ve biz olmazsak sivil toplum içindeki dinsel topluluklar birbirini boğazlar söylemlerinden vazgeçmesi gerekiyor. Bu korku söylemi ile oraya müdahale hakkını meşrulaştırıyor.

ALEVİLİK DE SÜNNİLİK GİBİ TEKİLLEŞTİ

Alevilik Sünnilik ayrışmasına ve Aleviliğin yakın dönem seyrine gelmek istiyorum. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının, Cumhuriyetin tek tipçi din politikasında karar kılınmasının ve kendi ideolojisine göre bir tür Sünni İslam’ı üretmesinin, Anadolu İslam’ı denilen Aleviliğin politikleşmesinde, diaspora Alevilerince İslam dışına taşınmasında etkisi ne oldu sizce ya da etkisi oldu mu?

Kesinlikle oldu. Sünnilik nasıl tekil bir Müslümanlık olarak üretiliyorsa, Alevilikte de benzer bir çoğulculuğun yok olması süreci yaşandı. Özellikle Avrupa’da yetişen, Marksizm geleneğiyle tanışan ve Marksizm’in hegomonyasını kaybetmesinin ardından ideolojik boşluk içine düşen Alevi aydınlar bu defa Aleviliği aynı modernist tekil bakış açısıyla üretmeye başladılar. Alevilik çoğulcu bir dünyaya sahipti, içinde Kızılbaşlık var, Rafizilik var, Caferilik var, Bektaşilik var. Bütün bu farklılıkları bir kenara koyup tekil ideoloji üzerine Alevilik diye bir şeyi hem keşfediyor hem yeniden üretiyorlar. Ve bunu üretirken bazıları da Marksizm’den aldığı materyalist anlayışla Aleviliği olabildiğince materyalist bir paradigmayla temellendirmenin çabasına giriyor. Ayrıca tarih içinde Alevilerin Sünnilerle ilişkisini Marksizm’in çatışmacı teorisi üzerinden okuyarak hep Alevilerin Sünnilerle olan çatışmalarını anlatıyorlar.

Halbuki öyle değil midir?

Alevilerle Sünnilerle tarih içinde sadece çatışarak var olmadılar. Aynı zamanda komşu da oldular, aynı tarlada da çalıştılar. Beraber savaştıkları durumlar da oldu ama aynı köyde yan yana da yaşadılar. Benim babamların kuşağı öyleydi. Bizim köyde hala Aleviler ve Sünniler yan yana yaşarlar. Ama bu Alevi entelektüelliği dediğim gibi, Marksizm’in çatışma teorisinden hareketle bütün bir tarihi Alevilerle Sünnilerin çatışma tarihi olarak okuma yanıltısına giriyorlar. Bu gerçekliği mas eden, çarpıtan ideolojik bir şeydir, dolayısıyla çok da hayırlı bir şey değildir. Ama bütün bir Alevi aydınlarını da böyle yorumlamak doğru değil. Hakikaten Aleviliğin reddedilen, üstü örtülen özelliklerini keşfeden, onu öğrenen ve bu çerçevede yeniden barış içinde beraber olmak isteyen kişisel kimlik olarak Alevi olarak yaşamak isteyen insanlar da elbette çoğunlukta var.

TÜRKİYE DİNDARLARI SEKÜLERLEŞTİ

Dünya değerler araştırmasının geçen seneki sonuçlarına göre Türkiye’de kendini dindar olarak tanımlayanların oranı yüzde 81. Türkiye’de yapılan bazı kamuoyu araştırmaları da zaten Türk halkının giderek “dindarlaştığını” bulguluyor. Nasıl yorumluyorsunuz?

Dünya Değerler Araştırmasını Amerikalı bir sosyologun koordinatörlüğünde yapıldı. Türkiye’de de Sabancı Üniversitesi’nde yapılıyor. Dolayısıyla bunlar Batıda ki toplumsal kurgulardan, durumlardan kalkarak bakıyorlar Türkiye’ye ve orayı merkez aldıkları, buraya oradan baktıkları için de Türkiye çok dindar gözüküyor. Ben iki gün önce Kahire’deydim, buraya Kahire’den baktığımda Türkiye çok çok seküler bir ülke gibi geldi bana, nereye gidiyoruz diye sormaya başladım hatta kendime. Dolayısıyla bunlar çok göreceli bakış açıları. Türkiye bence gittikçe hatta dindarlaşmıyor ama dindarların sekülerleşme trendi içinde olduklarını söylemek mümkün.

ÖTE DÜNYAYA DEĞİL BURAYA YATIRIM YAPILIYOR


Türkiye’deki dindarlar nasıl sekülerleşiyorlar?

Dünyayla ilgili çok daha fazla yatırıma yöneliyorlar, geleceklerini düşünüyorlar, çocuk yatırımı, ev yatırımı, arsa yatırımı, kışlık yatırımı vesaire yapıyorlar. Bu, ahiret merkezli bir dünya görüşü değil dolayısıyla bu bir sekülerleşmedir. O araştırmalarda “kendinizi dindar hissediyorsunuz” diye ya da oruç tutuyor musunuz diye sorulunca sonuç böyle çıkıyor. Türkiye toplumunun yüzde 80’i oruç tutar ve kendisinin Müslüman olmadığının söylenmesini sevmez, istemez, dolayısıyla o parametreler tek başına yeterli değil diye düşünüyorum.

Siz hangi parametrelere göre bakıp tanımlıyorsunuz bugünkü toplumu?

Türkiye toplumu kendi varlık dünyasını kurgularken Paris’i New York’u Londra’yı merkeze alarak kurgulamıyor artık. Kendisi artık bir şeyler yapabilir ve yapıyor da. Dolayısıyla gelenekle de dinle de çatışmak gerekmiyor. Sinemaya, konsere de giderim, başım açık da gezerim ama Cumaya da giderim, namazımı da kılarım diyen yeni bir toplumsal dünyamız var artık. Ne tam geleneksel standartlara uyuyor ne de tam Avrupai modernlik standartlarına. Bu Türkiye’ye özgü bir modernlik durumu bence, yeni bir din modernlik ilişkisi bu.

AK PARTİ VE CEMAAT

Kitap çalışmalarınızdan birinin adı AK parti ve Cemaat adını taşıyor. Her ikisi de yeni Türkiye’nin aktörleri. Ve her ikisi aktörü de belirleyen bir dindarlık. Biri bir sivil toplum hareketi, diğeri bir siyasi bir parti. Toplumdaki çoğulcu dindarlığı kapatan kapsayan bir tarafları da olmakla birlikte varlıklarıyla Türkiye’nin bu günkü dindar toplumunu belirleyen tarafları var mıdır?

Muhafazakâr sivil toplumsal alandaki Nakşibendîlik, Nurculuk, Süleymancılık ve bağımsız İslami grupların siyasi alana, bir Türkiye muhayyilesine yöneldiklerinde AK Parti ortaya çıktı bence. Dolayısıyla AK Parti bu muhafazakârlığın toplumsal alandaki arayışlarını siyasi alanda temsil eden bir örgütsel yapıdır. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün Milli Talebe Birliği, İlim Yayma Cemiyeti gibi yerlerden geldiklerini görüyoruz. Fethullah Gülen hareketi gibi sivil toplumsal alanda mesela Süleymancılar da çok önemli bir cemaat olarak var. Onların da hem Türkiye’de hem dünyada önemli çalışmaları var. Dolayısıyla bunlar daha çok sivil toplumsal alandaki muhafazakarlığı temsil eden, bu dinamizmi ifade eden yapılar. AK Parti ise bunu politik alanda temsil eden bir örgütsel durum ve liderlik durumunda. Son 10 yılın Türkiye’sini birbirlerini tamamlayarak bunlar belirledi. AK Parti’nin de, bu cemaatlerin de dünyaya açılımına baktığımızda yine birbirini tamamlayan varlıklar olduğunu görüyoruz. Kabul etmek gerekir ki muhafazakarların dışında hiçbir sivil toplum hareketi gidip Somali’de kuyu açmadı. Veya tsunamiye yardım için gidip orada çadır açmadı. Bunlar Türkiye’de ki hayırsever vakıf geleneğinin dinamizmini gösteriyor.

Bu sivil sosyal ve siyasi alanların karmaşasına ilişkin güncel bir tartışma da var, malumunuz.

Burada önemli olan cemaatlerin sivil toplumsal alanda kalarak siyasal bir teşkilata dönüşmemesi önemli. Sivil toplum olarak var olmaları ve topluma faydalı olmaları için siyasal bir partiyle rekabete girerek ona dönüşmemeleri çok önemli ve stratejik bir durum. Kendi varlıklarının devamı için, bu topluma, bu millete, bu bölgeye faydalı olabilmeleri için sivil toplumsal dinamizmleriyle var olmaları gerekir. Siyasal alana girip örgütlenmeye başladıkları zaman siyasal teşkilata dönüşür bambaşka bir şey olurlar ve çatışmalar sorunlar çıkar ortaya.

 

Star, 26.03.2012
Röportaj: Fadime Özkan

İslamofobik darbe 28 Şubat

Son on gündür Amerika’dayım. Burada geçen yaz yayınlanan “İslam ve Özgürlük” temalı kitapla ilgili bir “konuşma ve kitap imzalama” turundayım. Yirmi günlük gezideki toplam on bir ayrı durak içinde de New York ve San Francisco gibi liberal kentler kadar Texas veya Kansas gibi alabildiğine muhafazakar eyaletler de var.

Bu eyaletlerde bir süredir bir “İslam paranoyası” esiyor. Bu, kısmen 11 Eylül’ün mirası, ama kısmen de muhalefetteki Cumhuriyetçi partinin en radikal unsurlarının Demokrat Başkan Obama’ya karşı yürüttüğü propagandanın bir parçası. Obama’nın Müslüman bir babaya sahip olması ve Müslüman dünyaya el uzatması, “Beyaz Saray’da gizli bir Müslüman oturuyor” zırvalarına zemin hazırlamış. “Takiyye” kavramı, burada da ağızlara sakız olmuş.

Amerika’nın daha aklı başında insanları, bu paranoyaya “İslamofobi” diyorlar. Obama yanlısı bir düşünce kuruluşu olan Center for American Progress, “İslamofobi endüstrisi”nin ipliğini pazara çıkan raporlar hazırlıyor.

Yaygın kanı ise şu: İslamofobi medyada ne kadar yankılanırsa yankılansın, Amerikan Müslümanlarının dini hayatına müdahale edecek yasal bir baskı üretemez. Çünkü ABD anayasası ve kanunları, din özgürlüğünü sıkı sıkıya koruyor. “Başörtü yasağı” gibi bir uygulamanın, örneğin, Amerika’da düşünülmesi bile zor.

Fikir ve suç

Ben “Amerika’nın dağında” bunlarla haşır neşir olurken, memlekette 28 Şubat’ın yargıya taşındığını, elebaşlarının sorgulandığını öğreniyorum. “İyi olmuş” diye düşünüyorum kendi kendime. “Ama inşallah bu iş KCK iddianamesinde gördüğümüz kafayla, yani suçla fikiri birbirinden ayıramayan zihniyetle yürümez.”

Demek istediğim şu: 28 Şubat, bugünün kavramlarıyla, bir “İslamofobik darbe”dir. Ve, kuşkusuz, darbenin başka türlüsü suç olduğu gibi, İslamofobik olanı da suçtur. Ama İslamofobik olmak, yani İslam’dan ve Müslümanlardan nefret etmek, suç değil, fikirdir.

Bana sorarsanız çok kötü bir fikirdir ve bununla fikri alanda sonuna kadar mücadele ederim. Ama suç sayılmasına karşı çıkarım. Çünkü bunun aksi, fikir özgürlüğünü çiğnediği gibi, beni de fikri zayıf olduğu için güce başvuran bir zorbaya dönüştürür.

İşte bu sebeple, 28 Şubat’ın İslamofobik darbecilerinin yargılanmasına taraftar, İslamofobik medyasının yargılanmasına ise karşıyım. İkincisini fikri düzeyde eleştirmeliyiz ve zaten eleştiriyoruz da.

Yargı, ancak darbeci generaller ile medya arasındaki ilişkinin ortak İslamofobik dünya görüşünü aşıp, bilerek ve isteyerek birlikte suç işlemeye dönüştüğü noktada devreye girebilir. Bunu ispatlamak da kolay değildir.

Kitabına uydurulmuş darbe

28 Şubat yargılamasında işleri karmaşıklaştıran bir diğer nokta da şu: Bu, “anayasal düzeni silah zoruyla yıkan” klasik bir darbe değil; aksine kitabına uydurulmuş bir darbe.

Bu yüzden de, benim naçiz kanaatim, savcıların “darbe”nin kendisinden ziyade, bu süreçte işlenmiş somut suçlara odaklanması gerektiği yönünde.

Mesela, “andıç” diye bilinen olay, tam bir evrakta sahtecilik ve iftira suçudur: Birileri, Şemdin Sakık’ın ifadelerinin içine “parça atarak” bir dizi gazeteci ve aydını mağdur etmiştir.

Dahası, yüzlerce mütedeyyin subay ordudan atılmış, üniversitelerde öğrenci ve akademisyenlere sistematik ayrımcılık yapılmıştır. Bu süreçte üretilen binlerce mağdura hem hakları iade ve tazmin edilmeli, hem de onları mağdur edenler yargılanmalıdır.

Özetle, her ne kadar bizim yargı “devlete karşı işlenen suçlar”ı önemsemeye koşullanmışsa da, 28 Şubat’ın asıl suçları, mütedeyyin vatandaşlara veya onların haklarını savunan seküler liberallere karşı işlenenlerdir.

Gerisi İslamofobidir ki, onunla fikri mücadele gerek. İster Amerika’da olsun, ister Türkiye’de…

 

Star, 16.04.2012