Ana Sayfa Blog Sayfa 463

Dar mı tutalım, geniş mi tutalım…

Akıl almaz bir tartışmadır sürüyor:
28 Şubat davasını dar mı tutalım, geniş mi tutalım… Sanıklar tutuklu mu yargılansın, tutuksuz mu yargılansın… Kimileri davayı askerlerle sınırlı tutmaktan yana. Kimileri basın ayağı, siyaset ayağı, iş dünyası ayağı olmazsa olmaz, diyor. Bazıları “Kaçma ihtimalleri yok, tutuksuz yargılanmalılar” buyuruyor. Bazılarına göre ise Çevik Bir tutuklu yargılanmalı ama diğerleri tutuksuz yargılanabilir.

Bu arada, geniş bir koro durmadan “Aman rövanşizme kapılmayalım, intikamcı davranmayalım” diye tekrarlıyor.

Kapsamı belirlemek yargının işi

Önce bir şeyi netleştirelim: Davanın kapsamının ne olacağını, nerelere kadar gidip nerede duracağını, kimin tutuklu kimin tutuksuz yargılanacağını tayin etmek bize düşmez. Bu yargının işidir. Yargı, suçun izini takip eder ve suçluların ayak izleri nereye kadar giderse oraya kadar gider.

Demokratik kamuoyunun burada dikkatli olması gereken tek nokta, yargı suçun peşine düşerken fikrin de peşine düşerse; darbeci faaliyetlerle darbeci fikirleri birbirinden ayırt etmezse, işte bu noktada gereken uyarı görevini yapmak, demokratik muhalefet bayraklarını yükseltmektir.

Darbeci olmak yasal suç değildir, darbe yapmak suçtur

Ama sözünü ettiğim bu toplumsal denetimin sağlıklı bir şekilde işlemesi için, her şeyden önce toplumun bu ayırımı doğru yapabilmesi; suçun nerede bitip fikir özgürlüğünün nerede başladığını ilkesel olarak doğru tayin edebilmesi gerekir.
Hepimiz biliyoruz ki, 28 Şubat darbesi medyadan siyaset dünyasına, yüksek yargıdan sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere kadar geniş bir kesimin siyasi desteğini aldı. Bu kesimler açıkça ülkenin “irticacı” olarak gördükleri bir parti tarafından yönetilmesindense ordunun müdahalesini ve askeri bir yönetim kurulmasını tercih ediyorlardı. Yani siyasi çizgi olarak darbeciydiler. Ama darbecilerle somut işbirliği içinde değillerdi.
İşte yargının ve hepimizin yapması gereken ayrım budur. Darbeyi savunmanın da bütün diğer pozisyonlar gibi siyasi bir pozisyon -hiç şüphesiz utanılası bir pozisyon- olduğunu; dolayısıyla fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, yargının konusu olamayacağını kabul etmek; onları darbecilerle organik ilişki içinde olanlardan ayırmak… Darbeci zihniyetle toplum önünde, darbe işbirlikçileriyle yargı önünde hesaplaşmak…

Darbecileri rezil etmek

Daha soruşturma başlar başlamaz intikamcılık ve rövanşizm uyarıları yapanların, toplumun artık barışmaya ihtiyacı olduğunu, hesaplaşmada aşırıya kaçıldığını, bu defterlerin artık kapatılmasını söyleyenlerin tek derdinin davaların kapsamı olmadığını da görmek gerekiyor. Özellikle de medya mensupları, toplum önündeki bu siyasi hesaplaşmayı engellemek, bir dönemin üstünü örtmek istiyorlar.

Daha önce de ifade ettim; medya Türkiye’de hiçbir darbe döneminde başarılı bir sınav veremedi; hakim akım hep güçlüye boyun eğme tutumu oldu. Ne var ki, medya hiçbir zaman bu darbeci çizginin hesabını vermek zorunda kalmadı, yaptığı hep yanına kâr kaldı. Darbe döneminde esas duruşa geçen bütün “duayen”ler ara rejimler gelip geçtikten sonra da büyük bir pişkinlikle “duayen” sıfatını taşımaya devam ettiler.
Şimdi bütün dertleri bu geleneğin sürmesi, kimsenin kirli geçmişlerini deşmemesi, saygınlıklarına gölge düşmemesi… “Rövanşizm yapılıyor” feryatlarının sebebi de bu…

Oysa bunun hiç değilse bu defa öyle olmaması gerekiyor. Tıpkı bir daha darbe yapmaya cesaret edemeyen ordu gibi, bir daha darbe şakşakçılığı yapmaya cesaret edemeyen bir medyanın yaratılması için medya içindeki darbecilerin rezil edilmesi gerekiyor.

Ben bugün bir gazete yönetiyor olsam, ilk işim “28 Şubat’tan inciler” başlıklı bir bölüm açmak olurdu. O bölümde her gün alıntılarla hangi gazetecinin, köşe yazarının, siyasetçinin, STK yöneticisinin ne yazdığını, ne demeç verdiğini, hangi olayda ne tutum aldığını teşhir ederdim. Herkesin ipliğini pazara çıkarır, o köşeyi 28 Şubat’ta darbenin yanında yer alıp halkına ihanet edenler için kâbus haline getirirdim.
Bakın o zaman bugün “Ben de elbette darbelere karşıyım” diye konuşan nice kodaman gazeteci ağzını açabilir miydi… Kılıçdaroğlu kalkıp yüzsüzce “Benim partim bütün darbelere karşı çıkmıştır” diyebilir miydi…

 

Bugün, 16.04.2012

Türkiye’de engelli kadın olmanın sorunları

0

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Bankası’nın (WB) geçtiğimiz günlerde açıkladığı ‘Dünya Engellilik Raporu’nda engellilik ile ilgili ortaya çarpıcı ve önemli sonuçlar çıkmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün daha önceki araştırmalarında dünya nüfusunun yaklaşık % 10’u engelli iken, şimdi % 15 olduğu varsayılmaktadır. 15 yaş ve üstü kişiler arasında engellilik ile yaşamak durumunda olan kişi sayısını Dünya Sağlık Araştırması (World Health Survey) 785 milyon (% 15.6) olarak belirtirken, Küresel Hastalık Yükü (Global Burden of Disease) çalışması bu sayıyı yaklaşık 975 milyon (% 19.2) olarak tahmin etmektedir. Yapılan araştırmalarda göstermiştir ki dünya da engelli insan sayısı artmaktadır.

Engelli bireyler, eğitim alanının dışında kalmakta, genel nüfusa göre daha düşük sağlıklı seviyede yaşamakta, işsiz kalma riskini daha yüksek yaşamakta ve daha az gelir elde etmekte bu gibi nedenlerden dolayı da daha fazla yoksulluk seviyesinde yaşamaktadır. Dünya Sağlık Araştırması sonuçlarına göre, engellilik düşük gelirli ülkelerde yüksek gelirli ülkelere göre daha yaygındır.

ENGELLİ KADINA ‘TOPLUMSAL ENGELLİ’ YAKLAŞIMLAR

Engelliler yaşadıkları toplumlarda birçok olumsuz tutum ve davranışla karşılaşabilmekte, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri farklılıklar gösterse de toplumların engellilere karşı tutum ve davranışları benzerlikler göstermektedir. Engelli kişiler, doğumlarından itibaren veya ‘engelli’ kaldıkları andan başlayarak tüm yaşamları boyunca ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadırlar. Engelliliğe, kültürel unsurlar, ihmal, batıl inançlar ve korku nedeniyle genellikle olumsuz bir şekilde yaklaşılır. Bazı yerlerde engelli çocukların dünyaya gelmesi, Tanrı’nın kullarının günahlarının cefasını çekmeleri için verdiği bir ceza veya gerçekleşen bir beddua olarak algılanmaktadır. Engelli kişiler yarım insan olarak görülmekte ve toplumsal yaşama katılacak durumu olmayan sağlıksız kişiler olarak değerlendirilmektedir.

Kadınların ve engelli bireylerin yaşadıkları sorunları, engelli kadınlar iki kat fazla yaşamaktadır. Hem engellilik nedeniyle farklı gözle bakılma, dışlanma, gibi, olumsuzluklar ve engellerle, hem de kadın olmanın ve kadınlara bakışın getirdiği olumsuzluklarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Engelli kadınlar ‘toplumsal cinsiyet/toplumsal engellilik’ yargısı içerisinde var olma ve insan olmaktan doğan onurlarını yüceltme mücadelesi vermektedirler.

Toplumumuzda kadına yönelik cinsiyet ayrımcılığı, engelli kadınları da olumsuz yönde etkilemektedir. Kadınsanız; iş, sağlık, eğitim, iyi bir gelir gibi temel hakların sağlanmasında daha düşük şansınız var demektir. Eğer hem engelli hem de kadınsanız bu şansınız da yok denecek kadar azalmaktadır. Engelli kadınlar yaşları, sosyo-ekonomik ve kültürel seviyeleri, yaşadıkları bölge ne olursa olsun çok büyük oranda insan hakları ihlalleri ile karşı karşıya kalmakta,’engelli’ ve ‘kadın’ olmasından dolayı çok yönlü ayrımcılığa uğramaktadır.

İnsan haklarının gelişmişliği göz önüne alındığında, artık insanların fakir, cahil, özürlü, genç, yaşlı, kadın ya da erkek olmaları, onların haklarını kullanmalarının önünde engel teşkil etmemesi gerekmektedir.

ENGELLİ KADININ İNSAN HAKLARI

BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, ‘Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdan sahibidirler; birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar (BM-EİHB-Madde: 1) demektedir. J.Galtunga göre ‘… Burada önemli bir nokta da kenarda bırakılmıştır üstelik. Biraderlikten söz edilmiş, ama kız kardeş olgusu dikkate alınmamıştır. Ayrıca, kardeşler her zaman birer ideal model oluşturmazlar’. Son zamanlarda sıkça da duymaya/görmeye başladığımız kadına yönelik şiddet ve öldürmeye varan fiili saldırıları dikkate alındığında yaşananların Galtung’u doğrular olduğunu söyleyebiliriz.

BM’nin 18 Aralık 1978 yılında yayınlamış olduğu Kadınlara karşı Her türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi, amaçları bakımından ‘kadınlara karşı ayrımcılık’ terimi, erkeklerle kadınların eşitliği temeli üzerinde ve medeni durumlarına bakılmaksızın siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, kişisel ya da bir başka alanda kadınların insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, bu hak ve özgürlükleri kullanmalarını ve bunlardan yararlanmalarını zedelemek ya da kaldırmak amacıyla cinsiyet, temeli üzerinde yapılan herhangi bir ayrım, dışlama ya da kısıtlama anlamına gelir (Madde 1).

2006 yılında benimsenen Engellilerin Haklarına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin (CRPD) amacı, ‘tüm engelli insanların temel özgürlüklerden ve bütün insan haklarından tam ve eşit bir şekilde faydalanmasını teşvik etmek, sağlamak, korumak ve insan olmaktan ileri gelen haysiyetlerine yönelik saygıyı arttırmaktır’ diyerek, kadın ve erkek ayrımı yapmadan bütünleştirici ve insani bir dil kullanmıştır.

Son dönemlerde, insan haklarının genişletilmesi ve güçlendirilmesi çabaları sonucunda, geç de olsa ‘kadının insan hakları’ temelli STK’ların, ‘engelli kadının insan hakları’nı da, kapsayan politikalar geliştirmesi/uygulaması insan hakları açısından bir paradigma değişimi olarak algılamak gerekmektedir. İnsan haklarının gelişmişlik açısından geldiği seviye göz önüne alındığında, insanların; cinsiyet, etnik, dinsel, fiziksel, giysisel gibi. nedenlerden dolayı ayrımcılığa uğraması kabul edilebilir bir durum değildir.

İnsan haklarını, temel hak ve özgürlükleri savunmak, genelde engellilerin, özelde ‘engelli kadın’ın, 21. Yüzyıl’ın ‘zencileri’ olmaktan çıkarılmasından ve engelli ayrımcılığa karşı olmaktan geçmektedir. Bunun da temellerinden biri ‘toplumsal cinsiyet’ ve ‘toplumsal engellilik’ çerçevesinde şekillenen ‘kalıpyargı’ları ortadan kaldırmaktan geçmektedir. Ayrıca ‘engellilerin insan hakları için politika’yı savunmak ayrımcılıkla da mücadeleden geçer, Ayrımcılığa karşı olma aynı zamanda bir duruşu da beraberinde getirmektedir. Ayrımcı bakış acısı aslında bedenler üzerinden yürütülen bir iktidar savaşıdır. Diğerinin ötekileştirilmesi ırkçılık anlayışının farklı bir yansımasıdır.

15.04.2012, Yeni Şafak

Cüneyt Çabuk – Demokrasi Ayarı

 

12 Eylül yargılanamazdı.

28 Şubatın üzerine gidilemezdi.

Asker sorgulanamazdı.

Günlerden “1000 yıl sürecek” 28 Şubat’tı.

Tankların Sincan’dan yürüdüğü, demokrasiye balans ayarı yapıldığı, üniversitelerin, yargının ve her kesimin baskı altına alındığı, bankaların kudretli paşalar gözetiminde soyulduğu, inançlı askerlerin hayatının sorgusuz sualsiz karartıldığı, yüz binlerce insan fişlendiği, “devlet gemisinin “akredite” gazetelere attırılan manşetlerle yürütüldüğü “eski güzel günler”di.

Yaklaşık 10 sene önce “devlet gemisi”nin rotasını halk onlardan aldı. Bir hesaplaşma yaşanıyor. Fakat eski düzenin sahipleri, hala Hürriyet gazetesine  İstanbul sermayesi ve genelkurmay karargahı tarafından attırılan maşetlerle yürütüldüğünü zannediyor devlet gemisinin. Fakında olmadıkları geminin çoktan  karaya oturmuş olduğuydu.

Peki bu sürecin faillerinin hukuk düzeni içinde hak ettikleri cezayı almasından endişe eden, hala İstanbul sermayesinin cemaati olmaktan öteye gidemeyen muhalefetin durduğu yere ne demeli? Bu ülkenin en büyük sorunu muhalefet sorunudur ama halka muhalefet değil iktidara muhalefet sorunu… “Güya muhalefet”imiz, halkın yönetimi ele geçirdiğini hala anlayamadı, dizginleri de sıkı sıkı tuttuğu gerçeğini kabullenemiyor.

12 Eylül’ün de bu sıralar yargılanıyor olması önemlidir fakat bu yargılama kısmen “sembolik” kalabilir. Bu manada, 28 Şubat’ın, diğer darbeler gibi üzerinden yıllar geçtikten sonra değil, olması gerektiği gibi, daha failleri hayatta, delilleri ve girişimin sonuçları ortada iken yüzleşiliyor olması çok daha önemlidir, hem bu suçu işleyen, hem de işleme potansiyeli olanlar için…

28 Şubat, milletin dört gözle beklediği bir hesaplaşma sürecinin adıdır. Bu tür davaların sonunda kazançlı çıkan, kurumsallaşma yönünde güç kazanmış demokrasi olacaktır. Yeter ki geçmişin kirli izlerinin üzerine kararlılıkla gidilsin. 

 

Din eğitimi, liberallik ve Mehmet Altan

Akademisyen-gazeteci Mehmet Altan, Taraf’tan Tuğba Tekerek’e verdiği bir mülakatta, ” 4+4+4 korkunç…” demiş (7 Nisan 2012).

“Cami Kışla Parantezinde Türkiye” adlı kitabının promosyonu için yapıldığı anlaşılan mülakatta Mehmet Altan ilginç şekilde ulusalcı Kemalist çevrelerin de mütemadiyen dile getirdiği bazı argümanları savunmuş. 4+4+4 düzenlemesinin “rövanşist” bir mantıkla yapıldığını iddia etmiş. “Okulda din dersi olmaz; eğer devlet eliyle din dersi veriyorsan zaten demokratik bir devlet olamıyorsun.” ifadesini kullanmış.

Altan’ın mülakatta dile getirdiği, doğru olduğuna inandığım bazı görüşleri var: Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kaldırılmasının, AB reformlarının hızlanmasının, AKP iktidarının demokratikleşme yolunda attığı adımların bir fiilî durum olmaktan çıkartılıp hukukî altyapıya kavuşturulmasının gerekmesi, dindar muhafazakârların Kemalist zihniyetten uzak kalmaya dikkat etmesi gibi. Ne var ki mülakat genel tonlamasıyla sanki bir liberal demokrattan çok bir ulusalcının görüşlerini yansıtıyor.

Altan’ın din eğitimiyle ilgili görüşlerini tam olarak bilmiyorum. Mülakatta dile getirdiği fikirleri hangi felsefî, ahlakî zemine dayandırdığını da. Zira, hem konuşmalarında hem yazılarında problemlerle ilgili bir kısım doğru tespitler yapıp isabetli hedefler göstermekle beraber akademik ölçülere uygun açıklama ve temellendirme çabalarına girişmiyor. Böylece bizi belki de onun kaleminden kalıcı, on yıllar sonra da bakmayı gerektirecek makale ve kitaplara kavuşmaktan mahrum bırakıyor. Mehmet Altan, ne yazık ki, AB üyeliği ve standartlarını da abartılı bir tutkuyla savunuyor. AB içindeki felsefî tartışmalardan ve anti-AB’cilerin derinlikli eleştirilerinden ya haberdar değil ya da onları önemsemiyor. Bu anlayışa göre AB ne yaparsa yapsın doğru. Tek yapmamız gereken AB’nin çıtasına sarılmak.

Ben bu yazıda Mehmet Altan’ın mülakatta yansıttığı din eğitimiyle ilgili görüşlerine değineceğim. Bunun sebebi söz konusu görüşlerin çok önemli ve anlamlı olduğunu düşünmemden ziyade, onları dile getiren şahsiyetin kamudaki algılanması. Mehmet Altan medyada ve bazı entelektüel muhitlerde “önde gelen liberallerden” biri olarak anılıyor. Kendisinin bu adlandırmaya itiraz ettiğini duymadım ve bazı liberal fikirlere sahip olduğuna da kuşku yok. Ancak, net bir şekilde “evet, liberalim” dediğini işitmedim. Liberal açıdan illiberal fikirlere sistematik bir eleştiri getirdiğini de görmedim. Hele Marksizme karşı pozisyonu kelimenin tam anlamıyla tuhaf. Marksist düşünce geleneğinin otantik liberal fikirlerin bir reddi olduğu kesin. Marksizm bugün Altan’ın çok sevdiği ve her konuda referans gösterdiği AB’nin -klasik insan hakları, anayasal devlet, sınıfların barışçıl beraberliği vs. gibi- temel değerlerini anlamadığına ve önemsemediğine literatürde şahitlik edecek pek çok isim ve eser var. Buna rağmen o Marksizmle liberalizmin birleştirilebileceğini zannediyor ve “Marksist liberal” gibi bir oksimoronu rahatça kullanıyor. Liberalizm lehine net bir tavır koymamasına rağmen, Mehmet Altan’ın görüşleri bu konularda gayet sığ olan medya tarafından liberalizmi temsil kabiliyetine sahipmiş gibi algılanıyor ve yansıtılıyor. Sözünü ettiğim mülakattaki din eğitimiyle alakalı ifadeleri de aynı muameleye tabi tutulursa liberalizme de liberal olduğunu beyan edenlere de açıkça haksızlık yapılmış olur.

DİN EĞİTİMİ TOPLUMA BIRAKILABİLİR Mİ?

Liberal görüş, din eğitimini, temel bir hak olarak görür. Bireyler, tek tek veya gruplar hâlinde, kendi çocuklarına dinî inanç ve pratikliklerini öğretebilirler, öğrettirebilirler. Bunu tartışmak bile anlamsız, bu yüzden, asıl mesele, devletin din eğitiminde bir rol üstlenip üstlenmeyeceği. Burada da tek ve her toplum için doğru bir model yok. Ana ayrım çizgisi, din eğitiminin bir kamu hizmeti olarak tanınıp tanınmayacağı. Kamu hizmeti olduğu kabul edilirse, devletler din eğitimini zorunlu, merkezi, devlet kontrollü eğitim sisteminin içine yerleştirebilir. Bunun nasıl yapılacağı dinî grupların taleplerine, eğitime tahsis edilen imkân ve kaynaklara bağlı. Bu tür bir din eğitiminin ne laikliğe ne de demokrasiye aykırı bir tarafı var. Hatta, tam tersi doğru; bu laikliğin ve demokrasinin bir gereği olarak görülebilir. Mühim olan, devletin din eğitimini, bir dinin veya dinî yorumun lehine diğer dinlerin veya dinî yorumların aleyhine olacak şekilde ayrımcılık temelinde tanzim etmemesi. Örneklemek gerekirse, Türkiye’de Sünni çocuklar yanında Alevi çocuklar da, gayri-Müslimler de kendi dinlerini örgün öğretimde öğrenebilirse, bir grubun lehine veya aleyhine açık ve örtülü yollarla ayrımcılık yapılmazsa, bir problem doğmaz. Tabii ki bu arada bir dinî inancı olmayanların da aynı özgürlüğe sahip olması şart ve onlara bu özgürlük tanınmazsa din özgürlüğü sakatlanır. Demokrasiler din eğitimini önemser. Nitekim, aynı gün Zaman’da yayımlanan yazısında değerli akademisyen Adnan Küçük’ün de (“Din Eğitiminde Beklentiler ve Yapılanlar”) belirttiği üzere İngiltere, Almanya ve Hollanda gibi istikrarlı demokrasilerde bu modelde din dersleri verilmektedir. İkinci modelde din eğitimi devlet tarafından verilen bir kamu hizmeti olarak düzenlenmek yerine topluma bırakılabilir. Bunun anlamı devletin örgün eğitim sistemi içinde her din için eğitim vermeyi üstlenmemesi, ama toplumun bunu yapmasına da engel olmamasıdır. Dahası da var; bu modelde kamu tesisleri toplumsal gruplar tarafından kullanılabilir; fizikî mekânlar din eğitimi için belli gün ve saatlerde dinî cemaatlere tahsis edilebilir. Ayrıca, devlet dinî gruplara bunun için vergi kolaylığı sağlama, doğrudan kaynak aktarma gibi yollarla da yardımcı olabilir. Ben çok yakın zamanlara kadar ikinci modelin daha uygun olduğunu düşünmekteydim. Lâkin, gözlem ve muhakemelerim bu fikri değiştirmeme sebep oldu. Aşırı merkeziyetçi ve toplumdan muazzam (bütçenin %10’undan fazlası) kaynak çeken bir eğitim sisteminin mevcut olduğu bir ülkede din eğitimini genel bir hak olarak örgün öğretim içine yerleştirmek daha iyi ve daha adil bir yol gibi görünüyor.

İşin ilginci, Mehmet Altan’ın din eğitimine özgürlük konusunda CHP’nin bile gerisine düşmüş görünmesi. CHP milletvekili, akademisyen Binnaz Toprak’ın 7 Nisan’da yayımlanan (“CHP 4+4+4’e neden karşı?” Radikal) yazısından öğreniyoruz ki, CHP yeni kanunda din eğitimine sistemde yer verilmesine itiraz etmiyor, sadece bazı teknik düzenlemelerden şikâyetçi. Sonuç olarak, Mehmet Altan’ın din eğitimiyle ilgili görüşlerinin, liberal düşünceye uygun bir duruşu temsil ettiği söylenemez. Buna karşılık, kaba pozitivizme ve dolayısıyla pozitivist siyasî görüşlere yakın olduğu iddia edilebilir.

Zaman, 14.04.2012

Batı tuzağı mı, nizam-ı âlem davası mı?

Türkiye’ye kendi istemediği bir şeyi kimse yaptıramaz. Son yıllarda yükselen ekonomik gücü ve artan özgüveni Türkiye’yi ‘dışarıdan belirlenen’ bir ülke konumundan çıkardı.

‘Taşeron ülke’ değiliz; kendi gündemimiz ve önceliklerimiz var.

Bu, Suriye konusunda da böyle. Yazılanlara bakılırsa ‘Batı bizi kandırıyor. Suriye’ye kendisi girmeyecek, bizi sokacak. Sonra da gelip bizim yerimize kurulacak’. Olacak iş mi? Batı bu kadar saf mı? Türkiye bu kadar kandırılası mı?

Suriye’ye krizine askerî müdahaleye karşı çıkanlar birçok konuda haklılar. Ancak yanıldıkları önemli bir nokta var; ne Batılı devletler müdahaleye istekliler ne de başkalarını, özellikle de Türkiye’yi müdahaleye iteliyorlar. Suriye bizden başka kimsenin öncelikli meselesi değil. Üstelik Türkiye’yi müdahaleye iteleyen birileri varsa onlar Batılı değil Müslüman ülkeler; Suudi Arabistan ve Katar.

Ama, ‘Aman dikkat, Batı’nın tuzağına düşeceksiniz’ muhabbeti devam ediyor. Bunların arasına İslamî kesimin önemli entelektüel ismi Sezai Karakoç da katılmış. Vatan’dan Ruşen Çakır aktardı dün; Karakoç, hükümeti uyarıyormuş. ‘İyi ki Sezai Karakoç var’ diyor Ruşen Çakır. Bence de iyi ki var, ancak Batı’ya yüklenmeden önce kendi ‘hevesli öğrencileri’ne bakmalı Sezai Karakoç.

“Şimdi Batı bize diyor ki, ‘Suriye’de kötü bir yönetim var. Orada halk ile devlet arasında problem var, masum insanlar ölüyor. Bu işi siz halledin, siz çözün… Bugün Türkiye çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır… Arkası da Batı’nın korkunç istilasıdır.”

Karakoç’un savaşa karşı uyarısı yerinde; ancak Suriye’ye müdahale fikri Batı’nın değil daha çok Türkiye ve İslam dünyasının gündemi.

Batı dedikleri ABD. Amerikan yönetimi on yıllardır Esed yönetimleriyle kavgalı. Tabii ki rejimin gitmesini ister. İster de, göndermek için askerî bir müdahaleye yanaşır mı, hem de şimdilerde? Amerika seçime gidiyor. Süreç ancak gelecek ocak ayında tamamlanacak. Obama’nın seçimi kazanması bu sürede ekonominin iyi gitmesine bağlı. Bölgede çıkacak bir savaş dünya ekonomisini etkiler, petrol fiyatlarını kesinlikle yukarıya çeker.

Ayrıca Obama, ‘askerlerini eve getiren kişi’ olarak seçime girmek istiyor, ABD’yi yeni savaşlara sürükleyen kişi olarak değil. Demokrat Parti seçmeni yeni bir savaşa bulaşan Obama’ya oy vermez.

Ya İsrail zorlarsa ABD’yi Suriye’ye karşı? Böyle bir ihtimal de yok. İsrail Esed’in gitmesine bile sıcak bakmıyor, bırakın bunun için ABD’yi savaşa itelemeyi! Esed sonrasına ilişkin belirsizlik nedeniyle İsrail Esed’i bir denge ve istikrar unsuru olarak görüyor. İsrail’in derdi İran, Suriye değil…

Fransa bir başka Batılı ülke; Suriye’ye özel ilgisi olduğu söylenebilir. Ancak ne müdahale gücü var ne de diğer Batılı ülkeleri ikna etme kapasitesi.

Türkiye için Suriye acil bir konu. Sayıları on binleri bulan sığınmacılar var. Daha da artabilir. Ayrıca, Suriye Irak’la birlikte İran nüfuzunu bütün Türkiye’nin güneyine yayıyor. Daha da önemlisi Türkiye açıkça Esed’in gitmesini isteyerek kendi ‘gücünü sınama’yı tercih etti. Artık, ya Esed gidecek ya da Türkiye’nin ‘bölgesel güç’ iddiası ağır bir yara alacak.

Bu nedenlerle Suriye asıl Türkiye için mesele.

Bir de son dönemde dış politikaya yüklenen bir ‘misyon’ var. Dışişleri Bakanı’nın Kayseri ve Konya parti kongresi konuşmaları ‘tarihî’ nitelikte. “AK Parti, aziz milletimizin tarihî yürüyüşünde bir küresel gücün doğuşunu, yeni bir nizam-ı âlem davasının misyonunu işaret eder.”

“Ortadoğu’dan çıkışımızın 100’üncü yılı… 1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011 ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Bu, zorunlu tarihî bir görevdir.”

Böyle bir vizyon ve misyon sahipleri için Suriye bir başlangıç olarak görülebilir. Hükümet Suriye’ye girerse Batı istediği için değil, ilan ettiği nizam-ı âlem ülküsü adına girer. Sezai Karakoç böyle bir misyonla Suriye’ye girmeye acaba ne der?


Zaman, 13.04.2012

Beklenen gün

Bugünü çoktandır bekliyorduk. Ben kendi payıma, 28 Şubat 1997’den beri biliyordum bir gün bugünün geleceğini…
Bugün ajanslar 28 Şubat’ın sembol ismi Çevik Bir’in gözaltına alındığını duyurduğunda, tarihin adaletine olan inancım bir kez daha pekişti.

Hep söylüyorum. 28 Şubat, diğer darbeler gibi mağdur bir kitle yaratmadı, koca bir halkı mağdur hale getirdi, onların ülkelerini ellerinden aldı. Gidebilen kaçıp gitti, gidemeyen kendi ülkesinde “iç düşman” addedilerek yaşamaya mahkûm edildi.

Çevik Bir’ler, Erol Özkasnak’lar, yarın yargı önünde bu büyük suçun; bir ülkeyi “gidemeyenlerin ülkesi” haline çevirmenin hesabını verecekler.

Bugün sütunumu, 28 Şubat’ın en karanlık günlerinde yazdığım bir yazıya bırakıyorum. Şu anda yaşı 30’un altında olanlar, 28 Şubat generallerinin bu ülkeyi nasıl bir ülke haline getirdiğini biraz olsun anlayabilsinler diye… 28 Şubat Türkiye’sinin iklimini biraz olsun soluyabilsinler diye…

Gidemeyenlerin ülkesi

Ortada hukuk, siyaset, hak, adalet adına söylenecek bir şey kalmadı.
Söylenen her şey, tüm düşünme yeteneğini yitirmiş zihinlerin beton duvarlarına çarpıp, hiçbir etki yapmadan geri dönüyor. Ortalıkta dolaşan birkaç klişenin ne fikir denecek hali var ne mantıktan nasibini almış ne de adaletle en ufak bir ilintisi kalmış… Polemik çabaları havada kalıyor. Tartışmalar gülünçleşiyor. İletişim sıfır…

Tarihin cilvesine bakın!

Ortaçağ, Aydınlanma’dan intikamını alıyor sanki. Aydınlanmanın kavramlarını dinselleştirerek onu içten fethediyor. Onu var eden aklı devre dışı bırakarak, düşünce yerine imanı hakim kılarak, tartışılmaz dogmalar yaratarak, kaybettiği tahtını yeniden ele geçiriyor.

Evet, Ortaçağ, Aydınlanma’nın intikamını alıyor.

Topuyla tüfeğiyle koruyamadığı iktidarını, insanların ruhunu ele geçirerek geri alıyor.

Cadı kazanları kuruldu, odunlar yerleştirildi, her şey bir kıvılcıma bakıyor…

Ateşin etrafında çığlık çığlığa bekleşen kalabalık, tıpkı yüzyıllar öncesindeki gibi, genç bir kadını “kutsal” için yakmaya hazırlanıyor.
“Kutsal” olanın adı değişmiş. Ama ne önemi var. “Kutsal”ı yaratan fanatizm dimdik ayakta.

x x x

Telefonlarım, faksım günlerdir susmuyor. Elektronik posta kutum dolup taşıyor. Hırsından ağlayan, umutsuzluğundan intiharı düşünen insanlarla konuşuyorum her gün.

“Böyle bir ülkede dünyaya gelmek için ne suç işledik Allah’ım” diye yakınıyorlar. Hepsi de kötü kaderlerine kahretmişler. Başlarını alıp çekip gitmek istiyorlar. Başka bir ülkede göçmen olmayı, kendi ülkelerinde zenci sayılmaktan daha kolay hazmedebileceklerini düşünüyorlar belki. Böyle aşağılanarak yaşamaktan, bu kadar hiçe sayılmaktan, her dakika “burunları sürtülerek” hizaya sokulmaktan kurtulmaktan başka bir şey düşünemiyorlar.

Ama gidecek hiçbir yerleri yok. Başka bir dilleri, başka bir evleri, başka bir ülkenin banka cüzdanı yok.
Kapana kısılmışlar…

Sessiz ve terk edilmiş çoğunluk… Terk edilmiş ve ihanete uğramış…

Bütün kalabalıklıklarına rağmen ne kadar yalnızlar.

Bütün güçlülüklerine rağmen ne kadar zayıf…

Benden bir umut, dayanma güçlerini artıracak bir çift söz, tevekkül içinde yaşamaya devam edebilmek için bir yol soruyorlar.

Bilseler ki ben de kendimi ne kadar yalnız ve çaresiz hissediyorum.

x x x

“Bağnazlığın bir kimliğin öğesi haline geldiği noktada, belki de fedakârlık sağlıklı olanlara düşüyor” diye yazmış Etyen Mahçupyan…

Galiba öyle. Ama nasıl yapacağız bu fedakârlığı?

Başımızı alıp giderek mi?

“Başını alıp gitmek…” Yakılmak üzere bağlandığımız çarmıhtan, o çarmıhın altındaki odunlar ateşe verilmeden bağlarını kopartıp çekip gitmek. O çarmıhın çevresinde halka olmuş çığlıklar atan bağnazlar güruhunun hevesini kursağında bırakıp çekip gitmek…

Acılar ve yalnızlıklar içinde bir başka diyara, yobazın elinin yetişemeyeceği herhangi bir yere alıp başını gitmek. Kendi ülkenin değil, bir yaban elin yalnızı olmayı göze alarak çekip gitmek…

Ve kendi yurdunun her gün biraz daha “gidemeyenlerin ülkesi”ne dönüşmesini uzaktan acılar içinde seyretmek…

Buna yürek dayanır mı?

 

Bugün, 13.04.2012

Sanal okula ne dersiniz?

Teknolojinin hızla ilerlediği bir çağda yaşamaktayız. İnternet neredeyse hayatımızın bir parçası haline geldi. Sosyal paylaşım ağlarına dünyanın farklı bölgelerinden her gün milyonlarca insan girip hayat deneyimlerini diğer insanlarla paylaşıyor. Hayatın bu denli hızlı aktığı bir zamanda demokratik ülkeler de eğitim sistemlerini bu hıza göre düzenlemeye başladılar. Birçok ülke artık “geleneksel okul” anlayışının hızlı değişime ayak uyduramadığı gerçeğinden hareketle teknolojinin olanaklarından yararlanarak alternatif eğitim modelleri geliştirmeye başladı. Sanal okullar (virtual school) bunlardan sadece biri.

Türkiye ne yazık ki alternatif eğitim modelleri üzerine proje geliştiremeyen ülkelerin arasında yer almaktadır. “Eğitim şart” sloganını her fırsatta dile getiren ülkemiz “nasıl ve ne şekilde bir eğitim” sorusuna yanıt bulmakta sınırlı kalmaktadır. Eğitimin sadece “devlet okullarında” belirlenen standart bir müfredatla verilmesinin en doğru seçenek olduğu noktasında oluşturulan yaygın ama tartışılması gereken bir kanaat hâkimdir. Buna eğitimin sadece devlet eliyle yürütülmesi, finanse edilmesi ve denetlenmesine dönük çıkartılan kanun ve yönetmelikleri de eklersek (Tevhidi Tedrisat gibi örneğin) ülkede gerek sivil toplum örgütleri gerekse eğitim bilimiyle uğraşanlar tarafından alternatif eğitim modelleri üzerine neden yeterince düşünülmediğini daha iyi anlayabiliriz. Oysa demokratik ülkelerde alternatif eğitim modelleri üzerine çok sayıda çalışmalar yapılmaktadır. Bununla birlikte yalnızca alternatif eğitim modelleri ve farklı okul türleri üzerine kurulan ve çalışma yapan binlerce dernek ve sivil toplum örgütleri de bulunmaktadır. Devletler çıkardıkları yasalar ile bu alanda yapılan çalışmalara destek verdiği gibi esnek eğim modellerinin de önünü açmaktadır.

SANAL KAMU OKUL NEDİR?

Türkiye’de bu alanda yapılmış bir kaç çalışmanın olması her şeye rağmen sevindirici bir gelişmedir. Bu çalışmalardan biri de Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Dr. Çiğdem Apaydın’a ait olan özellikle ABD’de etkin olan “sanal okul” alanında yapılan benimde bu yazıda faydalandığım bir çalışmadır. Türkiye’de zamanla Fatih projesi çerçevesinde uygulanabilecek bu sistemin ele alınıp değerlendirilmesinde fayda vardır. Sanal okul, (Virtual School) ev okulu(Homeschooling) uzaktan eğitim ya da bizdeki açıköğretim modelleriyle karıştırılmaması gereken farklı bir modeldir.

Sanal okullar “okul dışı” model olarak adlandırılan, öğrencilerin çalışmalarını evden çevrimiçi bilgisayar yoluyla tamamlamaları ve öğretmenlerle uzaktan etkileşime geçmelerini öngören bir modeldir. Bir başka ifadeyle öğrencilerin devam etmeleri gereken okul binaları bulunmamaktadır. Duvarların, koridorların, güvenlik görevlilerinin bulunmadığı, yaş, cinsiyet ve ırk ayrımının yapılmadığı öğrencilerin gündüz ve gece çalışabildiği ve binlerce kilometre uzaklıktan kendi öğrenme biçimini kendisinin yarattığı okullar olarak da tanımlanmaktadır. Sanal okullarda öğrenciler bir zamana, bir yere ve herhangi bir konuya bağlı kalmaksızın öğrenebilmektedirler. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde sanal eğitim faaliyetlerini yürüten ve bu alanda ünlenen Florida Lisesi’nin parolası şu şekildedir: “Herhangi bir zaman, herhangi bir yer, herhangi bir adım.” Öğrenciler bu sistemde kendi öğrenme stilleri ile hoşlandıkları konuları internetten araştırabilmektedirler. Hatta diğer öğrencilerle grup oluşturup, interaktif olarak etkileşime de geçebilmektedirler. Öğrenciler aynı zamanda coğrafî ve kültürel çeşitliliğe sahiptir. Sanal okul, geleneksel okul anlayışından kavramsal boyutta farklılaştığı gibi işleyiş açısından da farklılaşmaktadır. Ayrıca, bir sanal okulun öğrenci kaynağı, coğrafî olarak sınır tanımamaktadır.

AMERİKA’DA UYGULANIYOR

Sanal okullar ABD’de oldukça popüler. Pekçok eyalet, çevrimiçi öğrenme programlarını kurmuş durumdadır. Örnek olarak California, Colorado, Florida, Idaho, Illinois, Michigan, Minnesota, Ohio, Pennsylvania, Texas ve Wisconsin’dir. Bazı eyaletler bu programları geniş çapta kullanırken bazı eyaletler belli bir sınırlama içinde kullanmaktadır. Pekçok eyalet web tabanlı çevrimiçi öğrenmeye odaklanmış durumdadır. Özellikle siber sözleşmeli okullar ABD’de yaygındır. Bazı sanal okullar eş zamanlı derslerle öğrencileri video konferansı veya sohbet ile etkileşim sağlayarak eğitime dâhil etmektedir. Bununla birlikte çevrimiçi öğrenme eş zamanlı olmayan etkileşimle e-mail, tartışma kartları ve diğer web tabanlı kaynaklar kullanarak öğrenci öğretmen etkileşimini de uygulamaktadır.

Aileler pek çok nedenlerle sanal okulları tercih etmektedirler. Öğrenme becerileri arkadaşlarından geride olan veya özel eğitime gereksinimi olan öğrenciler için sanal okul çözüm olmaktadır. Bununla birlikte aileler kırsal bölgelerde ulaşım sorunlarından dolayı izole halde oldukları için sanal okullara başvurabilmektedir. Genç aktörler, atletler ve müzisyenler esnek programları için sanal okulları tercih etmektedir. Sanal okul öğrencilerin öğrenme gereksinimlerini karşılamak için okul programına uyarlanabilmektedir. Bu nedenle sanal okulda “tipik gün (typical day)” örneği anlaşılmaz olarak durmaktadır. Çünkü sanal okulda bir öğrenci saatlerce tek bir konuya odaklanırken diğer bir öğrenci teneffüs yapmakta, diğer bir öğrenci konuyu değiştirebilmektedir. Pek çok öğrenci için pazartesiden cumaya okul zamanı, sabah erkenden öğleden sonraya kadar okulda geçirilen bir zaman olurken sanal okulda bu durum değişmektedir. Öğrenci kendi çalışma biçimini ve zamanını belirleyebilmektedir. Gün içinde öğrenme koçları ve öğrenciler öğretmenleri ile gün içinde defalarca konuşma şansı bulmaktadır. “Tipik gün diye bir şey yoktur” ifadesi sanal okul öğrencilerinin söylemidir.

ÜÇ FARKLI TİPTE SANAL OKUL VAR

Geleneksel okullar gibi, sanal kamu okulları da standart programlara paralel, sertifikalı öğretmenleri olan ve standart testleri eyalet tarafından izlenen okullardır. Sanal ortaokullarda öğrenci matematik, sosyal çalışmalar, bilim ve dil için farklı öğretmenlerden ders almaktadır. Öğretmen, ailenin doğrudan bağlantıya geçeceği temel öğretmendir. Öğretmenlerin öğrenciler ile etkileşimi daima bire birdir. Sanal okul kavramı, farklı eğitim teknolojilerini, e-mail’i, World Wide Web’i (www), elektronik konferans’ı, chat odalarını ayrıca geleneksel iletişim araçlarından olan telefonu dahi içermektedir. Sanal okullar temelde üçe ayrılıyor. Birinci tip sanal okullar; (cyberspace) coğrafi bir konumdan bağımsız var olmakta, öğrencilerin fiziksel olarak sınıfa devam etmeleri gerekmemekte ve diğer geleneksel binalar geleneksel okul eğitimini içermemektedir. Müfredat belirli bir okul sistemini temel alarak oluşturulabilmekte ve öğrencinin diğer bir ülkeden olması eğitimi engellememektedir. İkinci tip sanal okullar; (hybrid) öğrencilere işlerinin belirli kısımlarını evden veya diğer bir yerden yapmalarına izin vermektedir. Öğrencilere yönelik geleneksel bir okulda olduğu gibi, fiziksel sağlıklarını ve sosyalleşmelerini sağlama amacına yönelik etkinlikler düzenlenmektedir. Üçüncü tip sanal okullar ise; (coaching) öğrencilerin zamanlarının çoğunu geleneksel okulda harcamayı içermektedir. Bu öğrenciler, öğretmenin olmadığı okulda sanal bir şekilde bireysel olarak seçtikleri konuları çalışmaktadırlar.

Bazı sanal okul okullar, üniversiteler ile eyalet devlet büroları veya özel kuruluşlarla işbirliği içindedir. Kamu okul bölgeleri ve okullar pekçok sanal okul programını ülke içinde öncelikle mahallerde yaşayan öğrenciler için çalıştırır. Houston’da bulunan The HISD Virtual School buna örnek gösterilebilir. Uzaktan eğitim veren eski ve köklü bir okul örneği olarak Florida Sanal Okulu -Florida Virtual School- (FVS ) verilebilir.

TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİR Mİ?

“Sanal kamu okul” modeli Türkiye’de özellikle ilk ve ortaokul kademelerinde uygulama olanağı bulabilir. Fatih Projesi gibi eğitim teknolojileri üzerine etkinlik yürütecek olan farklı kuruluşlar zamanla bu alanda önemli bir rol üstelenebilir. Özellikle MEB bünyesinde yer alan Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Müdürlüğü tarafından teknik destek alınabilir. Bu bağlamda ABD’de Calvert School örneğinde olduğu gibi ülkemizde de alternatif eğitim modelleri üzerine etkinlik yürütme bilgi ve deneyime sahip çeşitli birimler oluşturulmalıdır. Günümüzde öğrenciler bilgiyi geleneksel soğuk, sevimsiz ve güvenliksiz okul duvarları içerisinde sıkıcı bir ders saati geçirerek zoraki bilgi edinmek yerine teknolojinin sunduğu olanaklarla sanal ortamda daha istekli bir şekilde kavuşabilirler.

Türkiye’nin, sürekli gelişen dünyada geleneksel tek tip eğitim modeliyle bu hıza ayak uydurabilmesi oldukça zor görünmektedir. Bu bakımdan teknolojinin de olanaklarından yararlanılarak alternatif eğitim modelleri üzerine proje geliştirilmesi gerekmektedir.

 

Yeni Şafak, 12.04.2012

Sütyensiz koyunlar

Bir film düşünün: Bir otomobil. Filmin bir yerinde otomobilin sol lastiği patlıyor ve şoför inip değiştiriyor. Sansür Kurulu, burada değiştirilen lastiğin sağ lastik olması gerektiğini belirtiyor.

Âşık Veysel, küçük yaşta çiçek hastalığı salgınından dolayı gözlerini yitirmiş oldukça önemli bir şairimiz ve halk ozanımız. 1952 yılında onun hayatıyla ilgili bir belgesel film yapılmak isteniyor. Filmi yapacak olan kişi Metin Erksan, filmin adı da Karanlık Dünya’dır.

Filmin en önemli özelliği, gerçek yaşam öyküsü olmasıydı. Filmin mekânı da şairin köyüydü.

Sansür Kurulu, ilk olarak filmin adına takar. Kurul, “Dünya karanlık olmaz!” diye buyurur ve filmin ismi, “Âşık Veysel’in Hayatı” olur. Ama asıl komik olanı, başka bir sahnenin sansürlenmesidir.

Bilindiği gibi Âşık Veysel, Sivaslıdır. Filmin bazı sahneleri buğday tarlalarında çekilmiştir. Ama Sansür Kurulu, bu sahnelere itiraz eder. Gerekçe, filmdeki tarlalardaki başakların cılız ve boylarının kısa olmasıdır. Kurul, “Türk topraklarının böyle bereketsiz olamayacağı” gerekçesiyle bu sahneyi sansürler.

Yapım ekibi, Amerikan Haberler Merkezi’nden aldıkları bir görüntüyü filme eklerler. Bu görüntü, Hudson Ovası’nda çekilmiştir.

Filmin başka sansürlenen sahneleri de vardır. Örneğin daha başlangıçta koyunlar köye gelirler, kadınlar köy meydanında koyunları sağarlar. Burada koyunların memelerinin gözükmesi sahnesi, Sansür Kurulu’ndan geçmez.

***

Buradaki meramım, sansür konusunda nereden nereye geldiğimizi anlatmak değil elbet. Bu ayrı bir konu.

Asıl vurgulamak istediğim, devletin, kendi imajını önemsiyor olmasıdır. Yukarıdaki örnekte devlet, kendi vatandaşından, ulusal imaj konusunda daha dikkatli olmasını beklediğini ifade etmiş oluyor.

Vatandaşından ulusal imaj konusunda hassas olmasını bekleyen bir devletin, kendisinin de buna riayet etmesi, en doğal beklentidir aslında. Ama tarih öyle olmadığını gösteriyor: Ermeni tehciri, nüfus mübadeleleri, İstiklal Mahkemeleri, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, her on yılda bir yapılan darbeler, azınlıkların gayrimenkullerine el koyan mahkeme kararları, yeşil sermaye nitelemesi ve muhafazakâr sermayenin yurtdışına çıkması, başörtüsü yasağı, 17 bin faili meçhul cinayet, binlerce köyün boşaltılması, anlaşılmayan bir dil meselesi, kapatılan onca parti, vs. Liste uzayıp gidiyor.

***

Devlet bizde, kadir-i mutlak, yarı tanrısal bir varlık olarak algılanır, devleti yönetenler (ve hatta yönetilenler) tarafından. Yani devlet sever de, döver de, bir bakıma.

Ergenekon davasıyla başlayan ve 12 Eylül darbesinin yargılanmasıyla devam eden süreç, devleti, bu dünyaya ait bir olgu olarak algılama süreci, kanaatimce. “Devlet, sadece bizim çektiğimiz filmlerdeki imaj meselesiyle uğraşmayı bırakmalı artık, önce kendisine bakmalı” diyoruz bu davalarla aslında.

***

Metin Erksan, Hudson Ovası’ndan bir sahneyi filmine monte ederek durumu kurtarmıştı. Peki, ya devlet ne yapacak? Askeriyesiyle, yargısıyla, üniversitesiyle, bürokrasisiyle, kısaca her şeyiyle arınacak. Devlet adına devletin imajını zedeleyenleri içinde barındırmayacak. Arındıkça, korkularından sıyrılacak. Korkularının anlamsız olduğunu görecek.

Her düzeyde, bu arınmaya katkı verebilecek durumda olup da katkı vermeyenler ise “herkesin lâyık olduğu şekilde yönetileceği” evrensel ilkesini unutmayacak.

 

Rota Haber, 12.04.2012

İttihatçılar Kürtleri nasıl sever?

“Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde” diyordu bir şiirinde İsmet Özel.

Bu “sevgide” de yolunda gitmeyen bir şeyler var.

Dün Kürt açılımına “Türk sorunu çıkaracak” diye tepki gösterenler, milliyetçi/ulusalcı refleksi olanlar, bugün yıllarınBDP’lisiymiş gibi davranıyor. Oda Tv adlı ırkçı-ayrımcı sitenin ürettiği sistematik etnik nefreti, antisemitizmi ve Kürt düşmanlığını mazur göstermeye çalışanlar, bakıyorsunuz, Uludere için hepimizden fazla feryat edebiliyor.

Tamam, duyguda mantık aramayalım ama sahiden tuhaf görünüyor.

Trafik öbür taraftan da hızlı akıyor. Dün “Kürdistan dağları” nutukları atan biri bugün ulusalcıların en önemli isimlerinden biri haline geliyor, Ergenekon sanığı oluyor. Dün Özgür Gündem’de yazan biri, bugün ulusalcı bir gazetede yazıyor ve kimse bu durumu garipsemiyor.

İnsanlar fikir değiştirir, tamam, ama en azından bunu ifade eder.

Ama ittihatçı gelenek, baştan beri iktidar yolunda ideolojik tutarlılığı sorun etmiyor.

İçeride “ülkeyi Batı’ya satan Akepe”den söz ederken, aynı anda Batı’da “ülkeyi Batı’dan koparmak isteyen gizli gündemli Akepe”den söz edebiliyor. Ya da sigara yasağından Hükümetin “gizli gündemini” keşfedip Batı’daki bir dergiye bunu yazan, aynı anda burada da nasyonel sosyalist bir dergide yazabiliyor.

 * * *

Ama biz yine “sevenlere” geçelim.

İlginç bir durum da onlara kucak açanların soru sormaması.

Öyle ya, faili meçhuller için üzüldüğünü söyleyen, ama aynı anda onların katili olmakla suçlananların yargılandığı derin devlet davalarını itibarsızlaştırmaya çalışanlara “siz bizi nasıl bir duyguyla seviyorsunuz” diye sorulmaz mı?

Ama sorulmuyor. Çünkü Kürt Solu kendisi bu davalarla ilgilenmiyor ki başkasına sorsun. “Temizöz Davası”na önce bir avukatlar ordusuyla gelen BDP’liler, sonlarına geldiğimiz bu davada, hem de Diyarbakır gibi bir yerde, meydanı sanık destekçilerine bırakmış durumda. (İstanbul’dan davayı izlemeye giden bir arkadaşım, mahkeme salonuna egemen olan atmosferden şikayet etmiş ve oturmayı başardığında da kalabalık gelen davalı yakınları tarafından nasıl dirsekle kenara itildiğini anlatmıştı.)

* * *

Aslında herkes birbirini biliyor. Ne onlar metamorfoz geçirip Kürt Sorununda aniden hidayete erdiler, ne de hüsnü kabul gösterenler onlara sahiden inanıyor. Hatta pek çok BDP’li, saygı gösterdiği iradenin hatırına onlara tahammül ediyor.

Geçici bir ilişki bu ve galiba tek ortak nokta, “Akepe”ye ilişkin bakışta somutlaşıyor.

Bana göre “ani muhabbet” geliştirenlerin asıl derdi, “çevre”den gelen iktidarın tasfiye etmekte olduğu müesses nizamı ve onun ayrıcalıklarını korumak. Bunun için Kürt solunu daha içeriden ve dokunaklı bir dille ajite ediyorlar.

PKK’nın -veya en azından onun bir parçasının- derdi ise, entegrasyonun çözülmesi ve Kürt kimliğinin Türk kimliğinden ayrışması, çatışmanın derinleşmesi ve “safların” belirginleşmesi için ağır aksak da olsa ilerleyen demokratikleşme sürecinin tersine çevrilmesi. Bu arada Türk solundan isimlerden de yararlanılacaksa neden olmasın?

* * *

Etyen Mahçupyan’ın sıkça işaret ettiği gibi, geçen yüzyılın başında dönemin iktidarını Ermeni Sorununda reform yapmadığı için haklı olarak eleştiren Taşnakların ölümcül hatası, “hürriyet” sloganını bayraklaştıran İttihatçılara inanmalarıydı.

Sarayı devreden çıkarıp devlete egemen olmak isteyen ittihatçı bürokratlar içinse, tutulmayacak da olsa verilmeyecek söz, yarın ilk fırsatta bozulacak da olsa kurulmayacak ittifak yoktu.  

Sonuç malum. İktidara el koyanlar, bugünkü Ergenekon Devletinin de temellerini attılar. Hem de dünkü partnerlerinin kanı üstüne.

* * *

Bu iktidar, mümkün olabilecek iktidarların en iyisi değil.

Ama en azından yapabileceklerini biliyoruz.

İktidarı geri almayı başaracak olurlarsa, ulusalcıların yapabileceklerini de.

 

Star, 12.04.2012

61 Anayasası bildiğiniz gibi değil

61 Anayasası özgürlükçü bir anayasa olduğu gerekçesiyle yıllar yılı neredeyse fetişleştirildi. Bu anayasanın demokratik ve özgürlükçü olduğunu iddia edenler, bürokratik oligarşinin yandaşları ve halk egemenliğine, demokrasiye karşı olanlardı. Anayasa Mahkemesi 61 Anayasası’yla kuruldu ve Parlamentonun yasama yetkisi bürokrasinin direktifine verildi. Böylece günümüz ‘hákimler diktatörlüğü’ olgusunun şartları hazırlandı. 


TANINMIŞ yazar David Spitz, 1962’de yayınlanan eserine Voltaire’ın ‘Aynı kelime her zaman aynı şeyi ifade etmez’ sözüyle başlamış ve önce demokrasiyi tanımlama gereğini belirtmişti. Son 40 yılın demokrasi teorisinin klasikleşmiş yazarı G. Sartori de 1987’de yayınlanan eserine ‘Demokrasi kavramında karmaşa çağı’ başlığıyla başladı, ‘Demokrasi hakkında yanlış fikirler demokrasiyi yanlış yola götürür’ cümlesinden sonra demokrasinin Batı uygarlığının meydana getirdiği siyasal eserin adı olduğunu yazdı. Türkiye’de de demokrasi kavramındaki kargaşa daha yoğun biçimde ve son dönemde artırılarak sürdürülüyor. Kargaşadan kurtulmak için önce Batı demokrasisinin tanımını yapmak, unsurlarını, şartlarını doğru belirlemek lazım. Demokrasi gibi demokrasiyle ilgili insan hak ve özgürlükleri, temsili sistem, anayasacılık, hukuk devleti gibi kavramların tamamı da Batılı 150 yılda geliştirilen siyaset ilminin konularıdır. 

Türkiye’de maalesef bilimsel kalitesiyle dünyanın ilk 300’ü arasına girebilen üniversite eser veya fikirlerine dışarıda atıfta bulunulan siyaset, anayasa, hukuk bilgini veya tatbikatçısı yok. Bazıları profesör sıfatını kullanarak medya vasıtasıyla kavram kargaşasını körükleyerek, Sartori’nin ifadesiyle‘Demokrasiyi yanlış yola soktular’. Öylesine ki Türkiye esasen tam intisap edemediği, başta AB olmak üzere dünyadaki demokratik ülkeler camiasından tamamen dışlanmak noktasına getirildi.

Demokrasinin doğru izahı

Bir anayasanın demokratik olup olmadığını anlamak evvela demokrasinin doğru izahını gerektirir. Esas aldığımız tür, Marksizm’in halk demokrasisi veya ekonomik demokrasi değil, Batılı ‘siyasi demokrasi’. Sartori yalnızca demokrasi kelimesi kullanıldığında ‘Siyasi demokrasi’nin anlaşılması gerektiğini yazıyor. Demokrasinin Locke ile başlatılan geleneksel teorisinin yanında, Barry Holden ‘modern teori’nin son 50 yılda oluştuğunu, R. A. Dahl’ın temsil ettiği ‘pluralizm-çoğulculuk’un, A. Lijphart’ın öncülüğünü yaptığı ‘consociationalism-oydaşmacılık’ın modern teoride yer aldığını yazar. David Held, ‘Yeni sağ’ın ‘legal-hukuki’ demokrasi, ‘yeni sol’un ‘participatory-katılımcı’ demokrasi tezlerini anlatır. Çoğulculuğun önde gelen temsilcisi R. A. Dahl’a göre demokrasinin ilk şartı ordu ve polisin sivil yurttaş denetimi altında olmasıdır. Dahl ayrıca demokrasinin asgari yedi şartını sıralar. Bunlardan birincisi ‘bütün kararların seçilmiş görevlilerce alınması’dır. Dahl bu şarta aykırı olduğu için atanmışlardan oluşan anayasa mahkemesine karşıdır.

Dahl çoğulculuğu temsil ettiği halde ‘çoğunluk yönetiminin bütün alternatifleri de ciddi eksiklikler taşımaktadır’ diyerek A. Lijphart’ın ‘oydaşmacı model’ görüşüne uygun şekilde İsviçre ve Belçika gibi din, dil sebebiyle kökten bölünmüş olmayan toplumlarda veya üniter devletlerde çoğunluk yönetiminin uygun olduğunu ima etmektedir. ‘Yeni sağ’ teorisyenlerinden Norman P. Barry, çoğunluk ilkesine Batılı demokratik sistemde saygı gösterildiğini, sayısal karardan uzaklaşılmasının meritrokrasiye yol açacağını yazmaktadır. Philippe C. Schmitter-Terry Lynn Karl, Dahl’ın 7 şartına,‘Halk tarafından seçilmiş organlar, anayasal yetkilerini seçilmemiş organların muhalefetine tabi olmadan kullanabilmelidirler’ şartını eklemiştir.

Tüm bu teorisyenler, anayasaya uygunluğun, atanmış yargı tarafından denetimine karşıdırlar. Onların görüşleri, halkın yarısının oyunu alan iktidar partisine kapatma davasının açıldığı, Yargıtay, Danıştay muhtıralarının gündemini işgal ettiği Türkiye’nin demokrasiden çok uzak olduğunun delillerindendir.

Schmitter-Karl’a göre, parlamentonun yanında yargı veya başka kamu organları da egemenliği kullanıyorsa bunların halka karşı sorumlu tutulmaları gerekir. Sorumluluğun yöntemi belli süre için halk tarafından seçimdir. Bu şart da yargının egemenliğe ortak olduğu iddiasına bilimsel karşılık niteliğindedir. Schmitter-Karl, demokrasiyi, ‘azınlık ve birey haklarının güvenceye alınması kaydıyla dürüst seçimlerle oluşan çoğunluk yönetimi’ olarak anlatmaktadır.

G. Sartori, çoğulculuğun, katılımcılığın tahlilini yapmak kaydıyla Lincoln’ün ünlü ‘halkın, halk için halk tarafından yönetimi’ formülünün değerini koruduğunu hatırlatmakta, Batılı, AİHS’nin başlangıcında da tekrarlandığı üzere ‘siyasi demokrasi’yi, diğerleri gibi ‘birey ve azınlık haklarının güvenceye alındığı çoğunluk yönetimi’ olarak tanımlamaktadır.

Sartori Türkiye’deki amaç-araç tartışmasını da hatırlatır biçimde ‘demokrasinin insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almanın aracı olduğunu’ da kaydetmektedir. Anayasa veya kanunlarda atanmışlara bazı yetkilerin verilmiş olması onlara demokratik meşruiyet kazandırmaz.

Yargı egemenliğe ortak

Son yüzyılın önde gelen 12 siyaset felsefecisinden biri sayılan Raymond Aron’ın ifadesiyle ‘atanmışlara kanunla verilen yetkilerin demokratik meşruiyet, bunların seçilmişlerin emir ve direktifleri altında kullanılmasıyla mümkündür.’ 1961 Anayasası’nın demokratik olup olmadığının incelenebilmesi için Batı’nın siyasal demokrasisinin yukarıda özetlenen bilimsel tanım ve ilkeleri esas alınmalıdır. Kısaca demokrasi halkın halk için halk tarafından yönetilmesi amacına uygun biçimde birey ve azınlık haklarını güvenceye almak kaydıyla her türlü düşünceye yarışma imkánı veren, çok partili, periyodik seçimlerle oluşan çoğunluk yönetimidir.

27 Mayıs darbesi, Genelkurmay Başkanı’nı da hapse atan Suriye ve Irak’taki Baas’çı darbelere benzeyen tipik bir cunta hareketiydi. Sonraki gelişmelerin gösterdiği üzere amacı halkın ilk defa 1950’de ele geçirdiği yönetme etkinliğini bürokratik oligarşiye iade etmekti. Bürokrasinin siyasetteki temsilcisi CHP, ideolojik rehber sayıldı.

DP, halktan 1950’de yüzde 53, 1954’de yüzde 58, 1957’de yüzde 48 oy almış, 1961 ve 65’te DP mirasçılarının toplam oyları yüzde 55’i aşmıştı. Darbeci cunta ve destekçileri halkın DP’ye oy veren yarısını ‘düşükler, kuyruklar’ saldırılarıyla fiilen hak ve özgürlükten mahrum paryalara benzetip sindirdiler. Siyasi partiler teorisinin klasik yazarı Duverger’ye göre partiler kamuoyunu temsil ettiği kadar onu yaratır şekillendirirler.

Partilerin en köklü fonksiyonu yeni siyasi elitlerin yaratılması, bu yolla temsil kavramına gerçek anlamının kazandırılmasıdır. Dahl, Sartori ve diğerleri ‘alternatif enformasyon, bilgi kaynaklarının varlığı’nı demokrasinin zaruri şartları arasında zikrederler. Alternatif enformasyon ve bilgiyi parti elitleri üretir, kamuoyunun oluşmasını sağlarlar. Sartori, düşünce ve kanaat özgür değilse özgür seçimin bir şey ifade etmeyeceğini söyler.

Darbeciler DP’yi kapatıp siyasi kadrosunu Yassıada’da trajediye mahkûm etmek suretiyle halkın çoğunluğunu siyasi elitten, dolayısıyla alternatif enformasyon ve bilgi kaynaklarından mahrum kıldılar. Sindirme yöntemi yanında bu yolla da demokratik kamuoyu oluşumu engellendi. Bürokratör oligarşi yanlısı basının desteğiyle enformasyon, haber, bilgi alanı bütünüyle halkın etkinliğine (demokrasiye) karşı olanların işgaline tahsis edildi.

Antidemokratik yapılanma

Despotik propaganda ve beyin yıkama yöntemleriyle siyasette çok sayıda mistik inanç konuları yaratıldı. Yalnızca yaratılan mistik inançları benimseyip, bürokratik oligarşiye destek sağlayanlar aydın ve seçkin sayıldı. Bu ortamı yaratan kadronun, yaratılan bu ortamda demokratik bir anayasa yapması mümkün değildi. Nitekim 1961 Anayasası ile egemenlik halktan, kullanılması parlamentodan alınıp, halkla demokratik bağları ve halka karşı sorumlulukları olmayan DPT, Anayasa Mahkemesi (AYM), yeniden kurulan Danıştay gibi kurumlar vasıtasıyla bürokrasiye devredildi. Bu antidemokratik yapılanma halka demokrasi masalları uydurularak anlatıldı. Maalesef 27 Mayıs’ın yarattığı entelektüel boşluğu doldurma çabasına girilmedi. Bu sebeple kendisi Marksist olan profesör Gülten Kazgan 1988’de Galbraith’in ‘Kuşku Çağı’ tercümesine yazdığı önsözde Türkçeye Marksist literatürün büyük kısmının aktarılmasına karşılık uzun süre Marksist olmayan düşündürücü bir eser tercümesinin yapılmadığını yazmıştı. Bu ortamda demokrasi masallarını sürdürmek zor olmadı. Hukukta ‘kanunlar kötü de olsa hákimler iyi ise adalet zarar görmez’ vecizesi vardır. Gerçekten siyaset ve hukuk alanında uygulamaya esas olan zihniyet anayasa ve kanunlardan daha önemlidir. Darbe ortamında yeni kurulan kurumlar en ileri darbe yandaşlarıyla dolduruldu. 27 Mayıs’ı diğer darbe teşebbüsleri izledi. Türkiye son 50 yılını ‘ibadet yerine şeytan taşlamakla’ geçirdi. Bu yüzden demokratik sürecin devamı halinde gelebileceği kalkınmışlık düzeyinin çok gerisinde kaldı.

61 Anayasası’yla ekonomide halkın etkinliğini yok edecek şekilde Batılı demokrasilerde benzeri olmayan planlama esası ve teşkilatı getirildi ve bürokrasinin hákim olduğu ‘kumanda ekonomisi’ modeli yaratıldı. DP’nin 1959’da katılma başvurusunu yaptığı Ortak Pazar (bugün AB) piyasa ekonomisine dayalıydı. Mehmet Ali Birand’ın Hans von Der Groeben’in yazısından aktardığı, Prof. Muhlis Ete’nin kapalı toplantılarda söylediği gibi, Türk planlaması, Ortak Pazar yolunun ilk engellerinden birisi olmuştu. Ancak dışarıda söylenenleri Türkiye’ye aktarmak mümkün değildi. Tartışma açana ‘zinde kuvvetler’ güruhunun da desteğiyle ‘plancı değil pilavcı’ sloganıyla saldırılıyordu. 1982 Anayasası’yla DPT anayasal olmaktan çıkarılarak ekonomi bir ölçüde demokratikleştirildi.

Parlamentonun yasama yetkisini de bürokrasi direktifine almak amacıyla AYM kuruldu ve halka demokrasinin mutlak şartı olarak takdim edildi. Ancak 960’lı yıllarda Avrupa’nın köklü demokrasilerinden yalnızca Almanya, İtalya ve Avusturya’da AYM vardı. Bunlar da 2. Dünya Harbi sonunda ABD işgali döneminde ABD tarafından muhtemelen ABD yanlısı politikaya destek sağlamak için kurulmuştu.

Hákimler diktatörlüğü

Türkiye Avrupa’nın dördüncü AYM’sini kurarak günümüz ‘hákimler diktatörlüğü’ olgusunun şartlarını hazırladı. 61 Anayasasını diğer kurumlarının da demokrasiyle bağdaşmazlığını kanıtlamak zor değil. Doğru uygulanmış olmasa da 1924 Anayasası 1961’den daha demokratik ve özgürlükçüydü. Halkın egemenliğini gasp imkánı verecek tuzakları yoktu. 68. maddede başlayan hak ve özgürlükler bölümü çok daha başarılıydı. ‘Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet başkasına muzır olmayacak her türlü tasarrufta bulunmaktır. Hukuku tabiyeden olan hürriyetin herkes için hududu başkalarının hududu hürriyetidir’ ifadesiyle hürriyetin devlet tarafından verilmediği tabii hukuktan kaynaklandığı açıklanıyor. Yalnızca başkalarının hürriyetiyle sınırlanabileceği vurgulanıyordu. 88. madde de ise‘Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur’ hükmü vardı. Bu hüküm Türkiye’de dini ve ırkı farklı insanların olduğunu zımnen kabul ediyor, Türklüğü, vatandaşlıkla sınırlı bir adlandırma olarak nitelendiriyordu. 61 Anayasası ise 2. maddesiyle temel hak ve özgürlüklere faşizmi hatırlatan bir zihniyet ve üslupla keyfi sınırlar getirmiş, vatandaşlığı da faşizme yakışan bir üslupla ‘Türk’lükle özdeşleştirmişti.

61 Anayasası 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından yürürlükten kaldırıldı. Bu anayasanın demokratik ve özgürlükçü olduğunu iddia edenler bürokratik oligarşinin yandaşları ve halk egemenliğine, demokrasiye karşı olanlardı. Ancak 12 Eylül darbecileri beterin beterini yaptılar, çok daha antidemokratik ve özgürlük karşıtı hükümler ihtiva eden 1982 Anayasası’nı yaptılar. Türkiye’nin darbe rejimlerinin cenderesinden kurtulması için yeni bir anayasaya şarttır. Bu yapılmayacaksa AB’ye uyum ve çağdaşlaşma için 24 Anayasası’nın gerekli değişikliklerle tekrar yürürlüğe konulması düşünülebilir.