Ana Sayfa Blog Sayfa 461

24 Nisan, ‘Türk Tezi’ ve aymazlık

Tehcirdi, katliamdı, “mukatele”ydi, soykırımdı, değildi…

Soykırım kavramı hukuken kullanılmazdı, çünkü Birleşmiş Milletlerin bilmemne sözleşmesi o tarihten sonraydı, kanunlar geriye yürümezdi…

Önce onlar başlattıydı, asıl onlar bizi kestiydi, devlet ne yapsındı, tarihi tarihçilere bırakmalıydı, bunun için komisyon kurulmalıydı…

Öyleydi, böyleydi…

Gelin tartışalım, bin yıl tartışalım. Daha doğrusu siz tartışın, ama ben dahil olmayayım.

Çünkü bu mevzuyu bir “münazara müsabakası” gibi gören “ulusal çıkar”cı Türklere de Ermenilere de güvenmiyorum.

Onların tarihçilerine de.

Hiçbir milletin milliyetçisine güvenmiyorum.

“Milliyet davası” adına bin senelik bir beraberliği hoyratça bozan ittihatçı Türklerin ve ittihatçı Ermenilerin manevi mirasçılarından bugün de sadra şifa bir söz beklemiyorum.

Ama bir şeyin doğru olduğunu biliyorum:

“Yaşananların adına ne dersek diyelim, bugün bir halk artık burada yok” diyordu Hrant Dink. Bunun doğru olduğunu biliyorum.

Hayatını kaybeden çok sayıda masum insan olduğunu biliyorum.

***

Her 24 Nisan’da Ermeniler, kaybettikleri ataları, vatanları, aile büyükleri ve hafızaları için yas tutuyor, onları anıyor.

İki gün önce, ben de bütün çeşitliliğimizle “biz”den kaybolanları onlarla birlikte andım. Hayatını kaybeden masum insanları andım. Barışabilmek için acıya ortak olmak istediğimden andım.

Ankara’dan “gönderilen” 10 Ermeni vatandaşın adını da ben okudum.

Biz anarken, aynı anda yanda bir grup da oyuna geldiğimiz veya işbirlikçi olduğumuz için bizi protesto ediyordu.

***

Bir an için haklı olduklarını varsayalım.

Belki “aymaz”ız; “uluslararası güçlerin komplosu” nu görmüyoruz. Kerameti kendinden menkul bürokratların ürettiği“Türk Tezi”ne uymuyoruz.

Ama belki de biraz aymaz olmak gerek. “Mega teoriler”le düşünmeye ara verip, biraz da “saftirik” olmak gerek.

Geçen yüzyılın başındaki büyük yangında hayatını kaybeden Ermenilerle Türkleri, Kürtleri ve Süryanileri birlikte anmak mümkün. Hocalı’nın kurbanlarını Ermenilerle birlikte anmak da.

Belki de asırlık nefreti bitirmenin bir yolu vardır.

Belki de içimizdeki diplomata değil, çocuğa kulak vermek gerek.

“Ben de üzgünüm, gel barışalım” demek gerek.

Belki de sahiplenmemiz gereken asıl “Türk Tezi” budur.

Star, 26.04.2012

AKP, kategorik reddiye ve eleştiri

1. Etyen Mahçupyan, benim “bir tarafın parçası olarak konuya baktığımı” belirtiyor: “Özellikle bir tarafın parçası olarak konuya bakanlar, karşı tarafın ‘yeni’ bir şey yapmasını bekliyorlar ama bir

yandan da o tarafın hiçbir yaptığının yeni olmadığını kanıtlamaya çalışıyorlar… Bu çerçevede giderek ‘yaygınlaşan bir tür AKP alerjisi’ ise giderek siyasî analizin yerine geçiyor. Vahap Coşkun’un 2 Nisan tarihli Taraf yazısı bu tutumu hatırlatan iyi bir örnek.” Bu sözlerden anladığım kadarıyla ben, BDP perspektifiyle AKP’ye bakıyor ve duyduğum AKP alerjisini siyasî analiz yerine geçiriyorum veya en azından yazı böyle bir algı yaratıyor. İlk defa başıma gelmiyor bu. AKP’yi eleştirdiğimde AKP’liler, BDP’yi ve PKK’yi eleştirdiğimde ise BDP ve PKK’liler tarafından “karşı tarafın bir parçası” olduğum söylendi/söyleniyor.

Parti mensubiyeti olanlar böyle düşünebilirler. Çok değer atfettikleri partilerini eleştirenler hakkında “karşı tarafın adamı” algısına sahip olabilirler ve bu kişileri kafalarında -herhangi bir veriye ihtiyaç duymadan- “öteki” olarak konumlandırabilirler. Bunu doğru görmeyiz, kabul etmeyiz ama anlayabiliriz. Ancak Mahçupyan gibi her konuyu derinlemesine analiz etmesiyle maruf bir yazardan daha fazlasını bekleme hakkına sahibiz. Eğer Mahçupyan, muhatabını “bir tarafın parçası” olarak etiketleyecekse, bunun delilini sunmalıdır. Ne var ki Mahçupyan buna dair hiçbir açıklamada bulunmuyor, bu yargıya nereden vardığı konusunda bizi bilgilendirmiyor. Değerlendirmesine konu olan yazım dâhil olmak üzere herhangi bir yazımda olaylara bir tarafın parçası olarak yaklaştığıma ilişkin tek bir delil göstermiyor. Önce bir yargıya varıp arkasından bu yargı üzerinden değerlendirmeler yapıyor. Bu yöntemin doğru olmadığı ve bizi sağlıklı sonuçlara götürmeyeceği kanaatindeyim.

2. Mahçupyan benim, önce hükümetin stratejisinin üzerine oturduğunu “iddia ettiğim” üç tespitle başladığımı ve ardından da her bir tespitin niçin yanlış olduğunu kanıtladığımı belirtiyor: “Coşkun’un eleştirisinin işlevsel olabilmesi için, hükümetin gerçekten de sözü edilen üç yanlış varsayımı sahiplenmesi gerekir. Ama ya öyle değilse?” Lakin bu tespitler benim iddialarım ve varsayımlarım değil, stratejiyi gazetecilere anlatan hükümet yetkilisinin anlattıklarıdır. Lale Kemal, stratejinin kamuya duyurulmasını sağlayan haberin perde arkasını Taraf’ta anlattı. Kemal; üst düzey bir hükümet yetkilisinin, kendisi dâhil birkaç gazeteciyle, adının ve unvanının verilmemesi şartıyla ayrı ayrı görüştüğünü, bu görüşmelerde hükümetin yeni Kürt planının ana hatlarını aktardığını yazdı (Taraf, 24 Mart 2012). Bu görüşmelerde hükümet yetkilisi önce hükümet olarak tespitlerini anlatmış, ardından da bu tespitlerin üzerine geliştirdikleri yeni stratejiyi gazetecilere anlatmış. Nitekim Fikret Bila (Milliyet, 22 Mart 2012) şöyle yazıyor: “Bu değerlendirmede, yapılan saptamaları aktarmakta da fayda var. Hükümetin ve ilgili devlet kurumlarının ortak değerlendirmesi, PKK’nın propaganda olarak kullandığı ve teröre dayanak yapmaya çalıştığı gerekçelerin geçerli olmadığı yönünde. Kürt kimliğinin inkârının uzun süredir söz konusu olmadığı, herkesin dilini ve kültürünü günlük yaşamda ve Türkiye’nin her yerinde rahatça kullandığı, anadilde yazılı ve görsel yayınların tümüyle serbest olduğu, birçok hizmetin anadilde de verildiği yapılan saptamalar arasında. Bundan sonrasının; özgürlük içinde, bir arada ve barış içinde yaşamaya değil, devleti ve ülkeyi bölmeye yönelik gayretler olarak görüldüğü yapılan bir diğer saptama.” Dolayısıyla söz konusu tespitler, hükümetin sahiplendiği ve gazeteciler aracılığıyla kamuya ilettiği tespitlerdir. Benim yaptığım, zaten sahiplenilmiş bu tespitlere dayanarak üretilen stratejiyi eleştirmekten ibarettir; bunda da herhangi bir beis olmasa gerektir.

3. Mahçupyan, “Bugün AKP üst yönetiminden kiminle konuşursanız konuşun Coşkun’un haklarla ve genelde toplumla ilgili gözlemlerini paylaşacaktır.” diyor. Ancak ben bunun çok iyimser bir yorum olduğu kanısındayım. Bırakınız herhangi bir AKP yetkilisini, vitrindeki en önemli AKP yetkililerini alın, onlardan bazılarının da özgürlük ile aralarının hiç de iyi olmadığı rahatlıkla görülür. Mesela, herhalde hiç kimse İçişleri Bakanı’nı bir özgürlük tutkunu olarak tasvir edemez; anadilde eğitim, siyasî temsil, öz yönetim, vatandaşlık, ifade hürriyeti gibi konularda bakanın özgürlükçü bir perspektife sahip olduğunu söyleyemez. Her gün yeni bir ayrımcılık ve hukuksuzluk pratiğiyle gündemi işgal eden bu şahsın sorunlara hak temelli yaklaştığını iddia edemez. Bugün AKP’nin Meclis grubunda sorunları özgürlük ve haklardan ziyade sınırlama ve bastırma ile çözmeyi savunan çok sayıda milletvekili var. Nitekim Mahçupyan’ın kendisi yazdı; AKP içerisinde Kürt meselesinin çözümü için halen asimilasyonu öneren, bu önerilerini ciddi ciddi rapor haline getiren ve bu raporu da AKP yönetimine sunan milletvekilleri bulunuyor (Zaman, 19 Nisan 2012). Ve böyle bir rapor hükümet kanadında herhangi bir tepkiye veya rahatsızlığa da yol açmıyor. Dolayısıyla hükümete egemen olan ve ona önerilerde bulunan akılın/akılların özgürlük ve hak konularına yaklaşımını abartmamak lazım.

4. Mahçupyan, “Özgür Gündem’e verilen cezayı hükümete yazmaya kalkmanın, bütün analizi berhava ettiğini” belirtiyor. Burada kesin bir hükme varıyor ancak bu hükme dayanak teşkil eden ifadelerimin tamamını kullanmıyor, bir kısmını verip, bir kısmını göz ardı ediyor. Oysa doğru bir değerlendirme için ifadelerimin tamamına bakmak gerekir: “(yeni strateji) Kürt meselesini çözmeyecek; aksine demokratik alanı daha da kısıtlayacak ve sorunu daha da derinleştirecek. Nitekim öncü işaretler görülmeye başlandı; Ahmet Türk’e atılan yumruk, Hasip Kaplan’a posta koyan polis amiri ve Özgür Gündem’e verilen sansür cezası, demokrasi ve özgürlük karşıtı havanın giderek ağırlaşacağına karine teşkil ediyor.” Burada gaye; siyasî iktidarın Kürt meselesinde güvenlikçi bir dili merkeze alması halinde bu tercihin birçok yönden olumsuz sonuçlar doğuracağının altını çizmektir. Gerçekten militarist bir dile meyledildiğinde; siyasette milliyetçi temalar ağırlık kazanır, toplumsal hava ağırlaşır, kurumlar tavırlarını bu tercihe göre belirler. Bilhassa emniyet ve yargı, durumdan vazife çıkarır, özgürlük alanını kısıtlamakta ve hak ihlali yapmakta daha gözü kara davranır. Yanlış yaptığında bir yaptırıma uğramayacağını, aksine siyasî iktidarca sırtının sıvazlanacağını bilen polis; gider milletvekiline yumruk da atar, racon da keser. Hükümetin hak ve özgürlüklere karşı hassasiyetini kaybettiğini gören yargı, AİHM kararlarına daha az iltifat eder, daha baskıcı bir yoruma yönelir. Bir İçişleri Bakanı’nın Meclis kürsüsünde milletvekillerini gizlice dinlediklerini itiraf etmesi bile normal karşılanır hale gelir. Burada anlatılmak istenen budur; güvenlikçi bakışın bütün bir demokratik ortamı zehirleyeceğidir yoksa sadece Özgür Gündem’in kapatılmasını hükümetin hanesine yazmak değildir.

5. Mahçupyan, yazımın AKP’ye kategorik reddiye mantığıyla yazıldığını iddia ediyor. Bu iddiayı iki düzlemde ele almak mümkün: Bir, eleştirdiği yazımda kategorik bir AKP karşıtlığı var mıdır? İki, genel tavrım AKP’ye mutlak reddiye üzerine mi kuruludur? İlk olarak, eleştirisine konu olan yazımda AKP’nin Kürt meselesinde “PKK ile görüşülmez” gibi apolitik bir putu yıktığını, demokratik adımlar attığını ve demokratik alanı genişlettikçe halkın teveccühüne mazhar olduğunu belirtmiştim. Bu itibarla öncelikle o yazıda kategorik bir AKP karşıtlığı söz konusu değil.

İkinci olarak, “Kartaca yıkılmalıdır” mottosuyla hareket eden kategorik reddiye mantığını hiçbir zaman doğru bulmadım ve bunu benimseyecek tavır içinde olmadım. Benim, bireysel ve toplumsal yaşamın daha iyi olmasına hizmet edeceğini düşündüğüm siyasî ve hukukî değerlerim var. Bir siyasî partiye karşı duruşum, o partinin bu değerlere nasıl yaklaştığıyla belirlenir. Eğer söz konusu parti bu değerleri benimser ve onları hayata geçirmek için çabalarsa ona -kendi çapımda- destek veririm. Ama bu değerlere karşıt bir tutum takınırsa, bu takdirde de eleştiririm. AKP’ye -ve diğer siyasî partilere- ilişkin yaklaşımımın özü de budur. Bu çerçevede, mesela AKP’nin AB üyesi olmaya dönük adımlar atmasını, demokratik açılım sürecini başlatmasını, TRT 6’yı açmasını, askerî vesayetin karşısına dikilmesini, anayasayı değiştirmeye çabalamasını, vb. kendi değerlerime uygun buldum ve destekledim. Buna karşın AKP’nin TMK ve TCK’daki anti-demokratik hükümleri koruma iradesini, anadilde eğitim karşıtlığını, Roboski katliamına yaklaşımını, Kıbrıs’ta Denktaşçı çizgiyi sahiplenmesini, AB ile ilişkileri gevşetmesini, Şike Yasası’ndaki gayri-ahlakî tavrını, Kürt meselesinde güvenlikçi bir perspektife kaymasını, vb. ise değerlerime aykırı buldum ve karşısında durdum. Dolayısıyla burada kategorik bir reddiyeden söz edilemez; sadece bir politikaya yönelik eleştiri var. AKP’ye yönelik en mutedil eleştirileri bile “kategorik reddiye” olarak nitelendirmenin ise, başta AKP olmak üzere, hiç kimseye bir yararı olmaz.


Zaman, 26.04.2012

Devletin tiyatrosu olursa

Bir zamandır bir “tiyatro gerilimi” sürüyor. Meselenin çıkışı, İstanbul Belediyesi’nin kendine bağlı olan Şehir Tiyatrosu’nun repertuarını belirlemek için iki bürokrat ataması. Yani, bir anlamda, “tiyatroda hangi oyunlar sahneleneceğine ben karar veririm” demesi.

Buna karşı gelişen bir “sanatçı tepkisi” var. Bir dizi tiyatrocu, mealen, “nasıl olur da hangi oyunun sergileneceğine karışırsınız” diye belediyeye kızıyor. Türkiye’nin giderek “muhafazakarlaştırılması”ndan yakınıp sıranın sanata geldiği uyarıları yapıyorlar.

Peki bu tablodaki sorun nedir sizce?

Muhafazakar değerleri her alana dayatmakla eleştirilen “seçilmişler” mi?

Yoksa muhafazakar çevrelerce “milletin değerlerinden kopuk olmakla” eleştirilen Batılılaşmış sanatçılar mı?

Herkes kendi meşrebine göre bir cevap verebilir. Benim cevabım ise şu:

Asıl sorun, devletin (bu örnekte belediyenin) “tiyatro” sahibi olması. Bu, kaçınılmaz olarak, sanatı “siyasi irade”nin kontrolü altına sokuyor. Eski siyasi iradeden rahatsız olmadıkları için bu durumu “normal” kabul edenler ise, yeni siyasi iradenin tercihleri karşısında şaşırıp kızıyorlar.

Devletin sanatı

Meselenin özü, Kemalist Cumhuriyet’in toplum mühendisliğinde yatıyor, kuşkusuz. Toplumu devlet eliyle Batılılaştırmaya karar veren bu rejim, tiyatro, opera ve bale gibi sanatları bu açıdan “stratejik” gördü ve destekledi. (Ebruyu, hat sanatını yahut “orta oyunu”nu destekleyecek değildi ya!)

Bunun sonucunda, dünyada daha ziyade komünist ülkelerde görülen “devlet sanatçısı” kavramı ortaya çıktı. Bu “devlet sanatçıları”nın çoğu da, velinimetleri olan rejimi sevdiler, benimsediler.

Gelgelelim, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bu demokratikleşmeye takoz koyan darbeler devrinin geçmesi, “devlet”in niteliğini giderek değiştiriyor. Eskiden azınlık ideolojisini taşıyan “atanmışlar”ca yönetilen Cumhuriyet, giderek muhafazakar çoğunluğun temsilcisi olan “seçilmiş”lerin eline geçiyor.

Bu “devir teslim”in nice örneğini gördük son yıllarda, YÖK’ten tutun da Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na dek. Bu kurumların eski hallerinden memnun olanlar da “Cumhuriyet elden gidiyor” diye vaveyla ettiler.

Ama hiçbir “ilke”ye dayanmayan bu şikayetlere karşı, “Eee, siz de ideolojik devlet kurmasaydınız kardeşim, kendiniz ettiniz, kendiniz buldunuz” demek mümkündü. Nitekim bazı muhafazakarlar galiba öyle deme eğilimindeler.

Ancak muhafazakarlar açısından doğru olan tutum bu mudur, yani devletin ideolojik aygıtlarını sahiplenip kendi kullanımlarına açmak mıdır, yoksa devleti küçültmek ve ideolojisizleştirmek mi, bunu dürüstçe tartışmak lazım.

Devletin laneti

Ben, kuşkusuz, ikinci seçenekten yanayım. Yani daha küçük ve daha ideolojisiz bir devlet istiyorum.

Tiyatro konusunda, örneğin, “Devletin sineması yoksa tiyatrosu da olmamalı” diyen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen’e katılıyorum. Tiyatro, “piyasa”ya ve özel vakıfların desteğine bırakılmalı.

Muhafazakarlar da, kendi değerlerini devlet eliyle güçlendirmeye çalışmak yerine, “piyasa” içinde ve sivil toplum düzeyinde çalışmalı.

Neden mi?

Çünkü aksi halde, “bir otoriterlik gitti, öteki otoriterlik geldi” eleştirileri doğrulanmış olur. Tarihe öyle geçilir.

Dahası, devletin otoritesine yaslanmak, her dünya görüşüne yaptığı etkiyi muhafazakarlığa da yapar: Onu fakirleştirir ve donuklaştırır.

Çünkü bir dünya görüşünü geliştiren şey, rakipleriyle yarışmak, rekabet etmek ve bu süreç içinde kendini daha rafine kılmaktır.

Rekabetten kaçıp devlete yaslananların varacakları düzey ise, bugün Kemalistlerin vardığı düzeyden pek farklı olmaz.

 

Star, 25.04.2012

Keşke CHP bölünse

Hepimiz iyi niyetliyiz.
Hepimiz safça bir umutla yeni anayasayı bekliyoruz. Yeni anayasamız hem katılımcı bir biçimde hazırlansın hem de köklü bir zihniyet değişikliğini yansıtsın istiyoruz.
Ama hiçbirimiz, böyle bir anayasa nasıl olup da bu Meclis’ten çıkacak faslına girmeyi pek sevmiyoruz. Kutsal “konsensüs” söylemi ortalığı böylesine sarıp bütün ilerici ruhları esir almışken, baykuş rolüne talip olup karanlık gelecekten bahsetmek hiç de sempatik bir pozisyon değil zira… Böyle şeyleri partiler kendi içlerinde konuşuyor; devletin bütün kurumları A, B, C planlarını hazır tutuyor ama sıra kamuoyuna konuşmaya geldi mi, herkeste bir iyimserlik, bir iyimserlik ki sormayın…
Oysa son derece umut kırıcı bir tablo ile karşı karşıyayız.

AK Parti fire verebilir

Malum, fikir toplama aşaması bitti. Bir hafta sonra yeni anayasanın yazımı başlayacak. Bu da pek zor bir iş olmasa gerek…
Sorun şu ki, eğer dağ fare doğurdu dedirtmeyecek bir metin çıkacaksa ortaya, böyle bir metni bırakın Meclis’ten çıkarmayı referanduma götürecek oyu bulmakta bile çok zorlanacak hükümet.
Referanduma götürmek için eksik kalan beş on oyu nasılsa bir yerlerden bulur, demeyin. Zira bugün ihtiyacımız olan anayasaya, AK Parti içinde varlığını bildiğimiz milliyetçi damardan da tepki gelebileceğini; dolayısıyla Meclis’teki oylamada AK Parti’nin fire verme ihtimali olduğunu da hesaba katmak gerekiyor.
Bu durumda hükümetin bu tasarıyı çıkarabilmek için mutlaka Meclis’te desteğe ihtiyacı var.
Peki kimden alınabilir bu destek?

MHP ve BDP’yi geçiniz

MHP’nin olur vereceği bir metin, askeri vesayete ve darbeciliğe cevaz veren maddelerin değiştirilmesini sağlayabilir belki ama onun dışında Kürt sorununu ve vatandaşlık meselesini çözemeyeceği gibi bugünkü anayasaya sinmiş olan devlet ideolojisinin aynen korunmasını amaçlayacaktır.
O zaman, MHP’yi geçiniz.
AK Parti, BDP ile özellikle Kürt meselesinin anayasal temeline ilişkin konularda ittifak yapabilir; bu noktalarda BDP’nin desteğini alabilir. Ama başka destekler de olursa… AK Parti’nin yeni anayasayı sadece BDP desteğiyle çıkarma pozisyonuna düşmeyi siyaseten kaldıramayacağını; BDP’yle baş başa kaldığı bir manzaranın ortaya çıkmasını göze alamayacağını biliyoruz.
O zaman, BDP’yi de geçiniz…
Geriye kalıyor CHP’yle ittifak.
Peki bu, CHP’nin bugünkü yapısı ile mümkün mü?
Şu anda CHP kendi içinde iki ayrı partiyi barındırıyor ve bu yapı partiyi ideolojik ve siyasi olarak kilitlemiş vaziyette. Parti kıpırdayamıyor; Bu dar alanda ne Kılıçdaroğlu’nun ne de bir başka liderin herhangi bir siyasi-zihinsel açılım gerçekleştirmesi ve şu anda ihtiyacımız olan anayasayı savunma noktasına gelmesi mümkün değil. Zaten o yüzden de Kılıçdaroğlu inanılmaz siyasi istikrarsızlık içinde kıvranıp duruyor. Tam iyi bir şey söyledi diye sevinecek oluyorsunuz, ertesi günü o açılımı misliyle geri alan bir başka açıklama geliyor.
Bu durumda, beklentileri karşılayacak bir anayasa değişikliğinin referanduma götürebilmesi için tek şans, CHP’nin içindeki fiili bölünmüşlüğün gerçek bölünme halini alması olarak görülüyor.
CHP tabanında, demokratik bir anayasaya karşı barikat oluşturma pozisyonunu içine sindiremeyecek geniş bir kesim olduğunu biliyoruz. İşte bu tabanın da zorlamasıyla, anayasa yapım sürecinde ulusalcı kanatla sosyal demokrat kanat arasında bir ayrışma yaşanabilirse, sosyal demokrat kanat özgür kalıp oynaması gereken tarihi rolü oynayabilirse, Türkiye, 21. yüzyıla yakışan bir anayasaya kavuşabilir. AK Parti ve bu ayrışmadan doğacak Sosyal Demokrat Parti de, demokratik bir anayasa yapmanın onurunu birlikte taşır.
Herhalde hiçbir siyasi bölünme bundan daha hayırlı bir sonuca vesile olamaz.

 

Bugün, 25.04.2012

Kamusal örgütlerdeki atalet

Nefes almadan ne kadar durabildiğimizi ölçerdik, küçükken. Burnumuzu bir elimizle tutar, sonra da dayanabildiğimiz kadar beklerdik. Bunu yapan birine baktığınızda karşınızdaki kişinin renginin değişmeye başladığını görürdünüz. Buna ölüm süreci de diyoruz.

Kamu yönetiminde yaşanan ataleti açıklamada sistem kuramının bugün de işlevsel olduğunu düşünenlerdenim.

***

Yönetim kuramları içinde sistem kuramı diye bir kuram var. Buna göre sistem, birbiriyle ilişkili alt birimlerden oluşmakta ve her bir alt sistem, yakın çevresiyle doğrudan, uzak çevresiyle de dolaylı etkileşim içindedir.Bu anlayışın bir yansıması olarak örgüt içinde de alt sistemlerin olduğu ve bu alt sistemler arasında karşılıklı bağımlılık ilişkisinin bulunduğu varsayılır. Öyle olunca örgütün alt sistemlerinin birbirini etkilediği ve birbirinden etkilendiği de kabul edilir. Örneğin, örgüt çalışanı, içinde yer aldığı birimi etkilediği gibi bu birim de örgüt çalışanını etkiler. Yani bir etkileme-etkilenme ilişkisi geçerlidir.

Bir açık sistem olarak örgütler, çevrelerinden madde ve enerji alırlar, onları dönüştürürler ve daha büyük sistemin bir parçası olan diğer sistemlere girdi sağlarlar. Ama her örgütün aynı ölçüde açık sistem özelliği taşıdığını söylemek de zordur. Eğer bütün örgütler aynı ölçüde açık sistem özelliği taşıyor olsalardı, her örgütün aynı ölçüde verimli çalıştığından, amaçlarına en üst düzeyde eriştiğinden söz edilecekti.

Bir örgütün kapalı sistem özelliği taşımaya başlaması, dışarıdan girdilerin alınamadığı bir duruma işaret eder. Yeni girdilerin olmaması demek, çıktıların eski usulle üretilmesi anlamına gelir. Örgütler, tüketicilerinin (kamuda ise hizmet alıcılarının) taleplerine duyarlı olmadıklarında varlık sebeplerini yitirirler; mal ve hizmet üreten yapılar olmaktan çıkarlar, kendi varlığını sürdürmekten başka bir amaca hizmet etmez hale gelirler.

***

Entropi, bütün sistemlerin en önemli özelliklerinden biridir. Bir sistem olarak örgütler, olabildiğinde mükemmel bir şekilde işlesinler diye tasarlanırlar. Ama bütün sistemler gibi örgütler de işlemeye başlar başlamaz bir çürüme, bir bozulma sürecine de girmiş olurlar. Bu genel bir yasadır. Bu, örneğin biyolojik bir sistem olan insanın bedeni için de geçerlidir. Genel bir sistem olarak insan bedeninin her bir organı yaşlandıkça nasıl ölmeye, bozulmaya başlıyorsa aynı durum örgütün alt birimlerinde de gerçekleşir. Çalışanlar, bir noktadan sonra, örgütün yeni koşullardaki üretim setini üretme kabiliyetine katkıda bulmaktan uzaklaşırlar, aksine yeni gelişmelerin önünde bir engel haline gelirler.

Entropinin tedavisi, olumsuz entropi uygulamaktır.Bu durum, zehre karşı panzehir gibi de değerlendirilebilir. Sistemin genelinde veya alt birimlerinde çürüme, bozulma eğilimine giren bölümlerin düzeltilmesi için gerekli olan tedbirler alınmak, sistemin genel dengesinin yeniden kurulmasına çalışılmak durumundadır. Aksi halde sistem, kendisinden beklenen işlevleri yerine getiremez hale gelir. Örgütler örneğinde, eğer örgüt bir özel işletmeyse entropinin sonu iflas, yok eğer örgüt bir kamusal örgüt ise entropinin sonu yaygın şikâyet olacaktır. (Kamusal örgütlerin işlevlerini yitirmesine rağmen varlıklarını uzunca bir süre devam ettirdikleri gerçeği göz önünde tutulmalıdır.)

***

Bizim kamu yönetimimizde sisteme yeni enerji girişlerini sağlayacak mekanizmalar kurgulanmamıştır. Hasbelkader sisteme bir şekilde girenler de zaten sistem iflas edene kadar sistemden çıkma niyetinde olmamaktadırlar. Bu da çok sayıda kamusal örgütte bir atalete yol açmakta, bir bakıma bu kurumlar ölüm sürecine girmiş olmaktadır.

 

Rota Haber, 25.04.2012

Adem Seleş – Devlet kumuna kafayı gömmek!

Konya’nın yeni Milli Eğitim Müdürü ile başlayalım. Yeni eğitim sisteminden bahsediyor.

Buyuruyorlar ki: “Mantıklı bir eğitimci, vatanseverin bu sisteme olumsuz bakması, bu uygun değildir demesi kesinlikle doğru değildir.”

Şu andan itibaren mantıksız ve vatansevmez bir adamım.

Çünkü yeni eğitim sistemini eleştireceğim.

Eğitimi bütünü ile devlete bırakan, devletten başka alternatif düşünemeyen ve içerikle ilgili sıkıntısı olmayan bir anlayış bu ülke insanını bir adım öteye götüremez.

Kafalarını devlet kumuna gömenler içerik yani müfredat kısmının açıkta kaldığını gizleyemezler.

4+4+4 yeni bir zorbalıktır. Devletin uyumlu vatandaş yetiştirme projesinin bir parçasıdır.

Çocuklarımızın geleceğinin siyasetçiler tarafından belirlenmesine hep birlikte karşı çıkmak zorundayız. Yoksa farz edelim, bugün eğitimin içeriği iyi düzenlenebilir, ama yarın hükümet değiştiğinde çocuklarımızı 12 yıl devletin eline vermenin bedelini hep birlikte öderiz.

Özgürlüğün ve vatandaşa güvenin esas alınmadığı bir eğitim sistemi ancak tek tip robotlar yetiştirir. Siyasetçilerin veya bürokratların değişmesi ile zihniyetin değişeceği bir sistem yerine esaslı eğitim kurumları için düzenlemeler yapılmalıdır.

Geçen hafta sonu TİMAV tarafından düzenlenen “Dini Eğitim Forumu”nun ilk toplantısına katıldım. Faydalı bir çalışma oldu. En azından elimizdeki malzemeyi tanımamıza yaradı.

Dini eğitim ve anayasa konusunun konuşulduğu ilk toplantıda sarf edilen “inci”leri ipe dizmeye yetişemedim: “Anayasamızın(!) 24. maddesi ne alayı vala bir madde imiş.” “İyi ki Kenan Evren din kültürü ahlak bilgisi derslerini müfredata koymuş.” “Din eğitimini herkes vermemeli imiş.”

Din eğitimi konusunu İmam Hatibe getirip dayamanın bir anlamı yok. Eski oyuncakları bırakıp kendimize yeni ve ciddi hedefler bulmak zorundayız. İmam Hatiplerin önü açılınca her şey bitecek mi! Yok öyle dalga.

Bir zaman sonra devlet kontrolü altında eğitim veren İmam Hatip ve İlahiyat mezunlarının açtığı sorunlarla uğraşmak zorunda kalacağız. Şimdi olduğu gibi.

Önerin ne dediler.

Tamam devleti dışlamayalım. İlk dört yıldan sonra hem finansal yönden hem de müfredat yönünden özel okullar açabilmeliyiz. Fıkıh, tefsir, hafızlık, ebru, hat ortaokulu, lisesi açabilmeliyiz. İsteyen keman, bale okulu açsın. Devletten belli saatte farz edelim elli saat kültür dersi alana diplomayı devlet versin.

Aslında o diploma da şart değil. Sen yeter ki ilim adamı yetiştirme gayretinde ol. Daha sonrası için enstitüler, fakülteler aç. Sen kaliteli bir eğitim verirsen zaten dünya seni tanıyacak.

Bugün hangi ilahiyat fakültesi hangi dindarın sorununu çözüyor? Memur, akademisyen ilahiyatçılar devletten başka kuş tanımıyorlar. Başka bir alternatifi hayal bile edemiyorlar.

Bu özgüven sorunudur. Kompleksli bir yaklaşımdır.

Bugüne kadar siz ne verdiniz de sonuç ne oldu? Son yüzyılda bu ülkeden dünyaca ünlü kaç İslam âlimi çıktı? “Milli kimlik” oluşturmak dışında derdiniz oldu mu? Evet, ilahiyatçı profesörün bir tanesi milli kimlik oluşturmaktan bahsetti.

Yakında bize kemalizmi aratacak bir anlayışla karşı karşıyayız.

Derdi diploma ve akreditasyon olan eğitimcinin öğrenciye vereceği ne olabilir?

Hayır işin daha garip noktası bir zamanlar devleti yerden yere vuranların da kafalarını aynı devlet kumuna gömmelerini anlayabilmiş değilim.

Siz makamlarınızı çoğaltın, siz paralarınızı arttırın çocuklarınızı da devlet yetiştirsin. Onlardan da hayırlı evlat olmalarını bekleyin. Oh ne ala memleket.

Evladının eğitimine evinin mutfak masrafı ya da otomobilinin taksidi kadar kaynak ayırmayıp devletin şefkatli(!) ellerine teslim edenlerin yarın şikâyet hakkı olmayacaktır.

Dershane parasından ve sadece finansal açıdan özel olup devlet okulları ile aynı müfredatı uygulayan özel okulların taksitlerinden bahsetmiyorum.

İnandığımızı zannettiğimiz değerlerin eğitimi ve bu eğitimin niteliği konusunda ne kadar zaman ve kaynak ayırdığımızı sorguluyorum.

Dahası yaşadığımız çağda din ve devlet ilişkisini, demokratik laik devletle Müslümanların ilişkisinin nasıllığını yeniden düşünmek zorundayız.

İnandığımız ilkelerle alakalı belki de yeni kavramlar, yeni kurumlar oluşturacağız.

Zor ve uzun soluklu bir işten bahsediyorum.

Değilse başkalarının önümüze döktükleri oyuncaklarla oynamaya devam ederiz.


İzdüşünce, 20.04.2012

PKK, Barzani’yi dinler mi?

Geçen ay gündeme düşen, ama varlığı bazı hükümet üyelerince de inkâr edilen ‘yeni Kürt stratejisi’nin uygulanmaya başladığına ilişkin işaretler var.

Hatırlarsanız, ‘yeni strateji’nin önemli unsurlarından birisi, ‘İmralı ve Kandil muhatap alınmayacak’ ilkesiydi. Ancak bu, ‘başkaları’nın İmralı ve Kandil’le görüşmeler yapmayacağı anlamına gelmiyordu. Bu işi en iyi yapacak isim olarak da Mesud Barzani zikredilmişti.

Geçen hafta Türkiye’ye resmî bir ziyarette bulunan Barzani, PKK’ya yönelik beklenen açıklamalarda bularak ‘yeni strateji’de kendine biçilen rolü oynamaya hazır olduğu izlenimi bıraktı. Acaba öyle mi? Barzani ‘arabuluculuk’ yapmaya hazır mı? Hazır ve istekli olsa bile PKK’yı silah bırakmaya ikna edebilecek gücü var mı?

Barzani elbette sıradan biri değil. Irak’ta Kürt isyanını başlatan ve yıllarca yöneten Molla Mustafa Barzani’nin oğlu. İran’ın kuzeyinde 2. Dünya Savaşı’nın ardından denenen ancak tutunamayan Kürt Mahabad Cumhuriyeti’nin ardından kurulan ‘ilk Kürt devleti’nin Başkanı. Şöyle veya böyle, şunun veya bunun desteğiyle KDP’yi ‘başarı’ya ulaştıran lider.

Bu nitelikleriyle etkisi bütün Kürtler arasında hissedilen bir kişi. PKK yine de Barzani istediği için silah bırakacak bir örgüt değil. Barzani’nin Kürtler arasındaki etki ve nüfuzunu sorunun ‘silahsız çözümü’ yolunda kullanması yine de bir fark yaratabilir. Doğrudan PKK olmasa da Kürt halkı ve siyasal eliti üzerinde yeni bir dinamik oluşturabilir bu türden girişimler.

Aslında ilk bakışta Irak Kürt liderinin böyle bir role yanaşması pek beklenmez. Irak Kürdistan’ı bugün Irak’ın en istikrarlı ve güvenli bölgesi. Ekonomi ilerliyor, siyaset yönetebiliyor. Irak’ın merkezî yönetimi dâhil bütün bölge büyük bir belirsizlik ve kargaşaya doğru giderken Irak Kürdistan’ı oldukça rahat.

Kuşkusuz, topraklarında konuşlanan, kamplar kuran, faaliyetler yapan PKK’nın varlığından rahatsız olanlar var. PKK, Irak Kürtlerinin yumuşak karnı; bu sorun bölgesel yönetimi Türkiye’nin ‘şamar oğlanı’na çevirme potansiyeli taşıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak istiyorlar. Baharla birlikte PKK’nın eylemlerine başlaması durumunda Türkiye’nin baskısını yeniden hissetmeye başlayacaklar. Son dönemde gelişen ekonomik ve diplomatik ilişkilerin yarattığı olumlu hava Irak Kürtleri için değerli.

Dolayısıyla Mesud Barzani’nin geçen hafta Türkiye’de PKK’ya gönderdiği net mesajlara şaşmamak gerek. Irak Kürdistan Yönetimi Başkanı, PKK’yı silah bırakmaya çağırdı, silahla bir yere varılamayacağını söyledi ve PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığına izin vermeyeceklerini ifade etti.

Yine de abartmayalım; kimse Barzani güçleriyle PKK’nın geçmişte bir ara olduğu gibi sıcak bir çatışma içine girmesini beklemesin. PKK’nın bölgedeki faaliyetlerinden rahatsız olduğu kuşkusuz. Türkiye ile ilişkilerini bozan bir PKK’dan da rahatsızlar. Ama bütün bunlar ‘Kürtler arası bir çatışma’yı göze alacak kadar hayati değil. PKK’nın Irak Kürtleri için bir yük haline geldiği doğru, ama Kürt yönetimi bu yükü hâlâ bir süre taşıyabileceği kanısında.

Barzani’nin önceliği ne Türkiye’nin Kürt meselesini çözmek ne de PKK’nın silahsızlandırılması; Irak Kürdistan’ının devletleşmesi temel öncelik. Irak’ın fiilî ve hukukî bir bölünmeye gitmesi durumunda Kürtlerin de tam bağımsızlık ilan edecekleri kuşkusuz. İşte bu noktada Türkiye’yi karşısına almamak adına PKK’nın silahsızlandırılması ve Kürt meselesinin çözümü için bazı girişimlere Barzani destek verebilir. PKK’ya yönelik açıklamaların gerisinde sanırım böyle bir stratejik düşünce var.

Bu çerçevede önümüzdeki aylarda birkaç yıldır beklenen Kürt konferansının Erbil’de toplanması sürpriz olmaz. Oradan da ‘silahlı değil siyasal mücadele’ kararı ile PKK’ya ‘silahını bırak’ çağrısı çıkabilir. Bağımsızlık senaryosu gündeme geldiğinde Türkiye’yi yumuşatmak, direnişin fiilî bir müdahaleye dönüşmesini engellemek adına Mesud Barzani bugün PKK’ya karşı ‘yapıcı bir rol’ oynamaya hazır görünüyor.

Gerisindeki düşünce ne olursa olsun, Barzani’nin bu ‘rolü’ sorunun çözümü için yeni bir ‘fırsat’ oluşturabilir Türkiye için. Bu fırsatın değerlendirilmesi için ise demokratik açılım ruhunun dirilmesi gerek. Açıklanan ‘yeni strateji’nin eksiği de buydu zaten…

 

Zaman, 24.04.2012

Kültür savaşları

Şehir Tiyatroları’nda ortaya çıkan krizde haklı olan taraf besbelli.
Elbette bir tiyatroda repertuar seçimi ya da oyuncu seçimi belediyecilerin değil, tiyatrocuların işidir.

Ama mesele bunu söylemekle bitmiyor. Bu krizin bugün çıkmadığını, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kronik bir kriz olduğunu da görmek gerekiyor.

Kültür alanında ortaya çıkan bu müdahaleci tavra bakıp, AK Parti’nin artık kültürel hegemonyasını kurma aşamasına geldiğini söyleyenler, gerçekte kültür hayatımızın hep devletin hegemonyası altında olduğunu; Türkiye’de devletin kültüre bu tür müdahalelerinin arızi değil, esas olduğunu görmezden geliyorlar.

Cumhuriyet ideolojisi, kültürü milleti millet yapan en önemli araçlardan biri olarak gördü ve devlete kültürü belirleme rolü biçti. Daha sonraki hiçbir parti de devletin bu misyonunu sorgulamadı. Sadece, bu misyonu kendi ideolojisine, siyasi çizgisine ve tandansına göre yorumladı.

Kültür politikası kimi iktidarlar zamanında milliyetçiliğe kaydı, kimi zaman Türk-İslam sentezine; kimi zaman da seçkinci-Batıcı bir çizgiye… Kimi gelenekçiliği, kimi yenilikçiliği savundu… Devlet iktidarını kullananlar, kendi meşreplerine göre halkı kültürel anlamda biçimlendirdiler ve istisnasız bir biçimde hepsi de bu yaptıklarını “hak” gördüler.

Bugün AK Parti de aynı şeyi yapıyor. Devletin başka birçok alanında paradigmal değişiklikleri savunan bu partinin de devletin kültür ve sanatın patronu olması konusunda diğerlerinden bir farkı yok.

Sanatçıların maaşlı memur olmasını; kültür ve sanatın atanmış müdürler ve memurlarla yönetilmesini; hangi filmin destekleneceğine, hangi özel tiyatronun ne kadar ödenek alacağına, kütüphanelere hangi kitabın satın alınması gerektiğine devletin karar vermesini yadırgamıyor. Şimdiye kadar başkalarının karar verdiğini, şimdi karar verme sırasının kendisine geldiğini düşünüyor ve bu “hakkını” kullanıyor.

Peki bu durum, AK Parti’yi aklıyor mu?

Elbette aklamıyor ama sanki böyle bir müdahale ilk defa başlarına gelmiş gibi feveran edenlerin samimiyetsizliğini de ortaya koymak gerekiyor.

Kültür, çatışma zemini olmak zorunda mı?

Esasında AK Parti’nin uzunca bir süredir, kültür sanat politikası konusunda kendi elitlerinden gelen bir baskıyı hissettiğini de görüyorduk. “Hükümet olsun, belediyeler olsun, sanatsal etkinliklerde kendi kimliklerini temsil konumundan uzak değiller mi? Buna rağmen o çevrelere yaranabildiler mi? Hükümetin kültür sanat vizyonunu sol gelenekten bir bakana teslim etmesi ne kadar doğrudur” türü sitemleri okuyor, duyuyorduk.

Bu bakış açısı şimdiye kadarki bütün iktidarlara hakim olduğu için Türkiye’de kültürel alan bir çatışma zemini olmaktan asla çıkmadı. Şimdi bazıları asıl çatışmanın yeni başlayacağını; AK Parti’yle en çetin hesaplaşmanın yaşam kültürünü de kapsayan geniş bir kültürel alanda gerçekleşeceğini söylüyorlar.

Haklı da olabilirler… Belki kültür bir kez daha -ve belki de eskisinden daha şiddetli bir biçimde- kıran kırana bir savaş alanına dönebilir.

Oysa kültür, bir çatışma zemini değil; buluşma ve birlikte zenginleşme zemini de olabilirdi.

Ama bunun için devletin aradan çekilmesi, resmi kültür politikalarının ortadan kalkması, kültür ve sanatın sivil toplumun işi olduğunun kabul edilmesi ve çeşitliliğe ortam yaratılması gerekiyordu.

“Sırası gelenin”, “Ben hakkımı kullanmıyorum; kültür ve sanata patronluk etmeyi reddediyorum” diyerek hepimize bir sürpriz yapması ne hoş olurdu!

Görünen o ki AK Parti’nin böyle radikal bir yenilikçiliğe hiç niyeti yok.

 

Bugün, 23.04.2012

28 Şubat Süreci Üniversiteleri Nasıl Ezdi Geçti? Bir 28 Şubat Mağdurunun Arz-u Hâli-1

Türkiye’nin normalleşme ve sivilleşme süreci devam ediyor. 12 Eylül darbecilerinin ardından 28 Şubat postmodern darbecilerinin de hukuk önünde hesap vermeye çağrılmaları bu açıdan önemli köşe taşları. 28 Şubat sürecinin baş mimarlarından, postmodern darbenin kudretli generali Çevik Bir’in tutuklanıp cezaevine konurken söylediği “Bugünleri de mi görecektik?” sözünü kendi durumuma uyarlıyor ve “Çok şükür ki bugünleri de gördük” diyorum. Bir adım daha ileri gidiyor ve Nazım Hikmet’ten bir alıntıyla “Güzel günler göreceğiz çocuklar,” yeter ki demokrasiye sahip çıkalım, sivilleşme yolunda cesur adımlarla ilerleyelim.

Değerli akademisyen Prof. Sedat Laçiner, 28 Şubat’ın üniversitelerde yarattığı tahribattan söz ederken (Star, 17.04.2012) “Sözün özü 28 Şubat’ın en büyük kurbanı üniversitelerdi, tank paletleri asıl Sincan sokaklarından değil bilimin, aklın ve eğitimin üzerinden geçti“ diyor. Bu sözün ne kadar yerinde, manzarayı ne kadar doğru tasvir eden bir söz olduğunu, aşağıda kısaca kendi başıma gelenler üzerinden açımlayacağım. Eminim, bu konuda benimkine taş çıkartan daha ne hikayeler vardır. Amerikan sinema endüstrisi yaşanmış gerçek olayların öyküsünü sinemanın diline tercüme eden çok sayıda film üretmiştir. Ben de Türk sinemacılarını toplumu paralize eden bu ağır travmanın öyküsünü anlatan filmler yapmaya, romancılarımızı romanlar yazmaya davet ediyorum. Henüz yaşanmış olaylar hafızalarda tazeyken, olayların tanıkları hayattayken, Türkiye de kabuk değiştirmeye çalışırken, istenirse bu konuda yığınla malzeme bulunabilir. Bir fikir vermesi bakımından, ben kendi hikayemi çok özet olarak paylaşacağım.

28 Şubat’ın ne kadar anormal bir dönem olduğunu, ne kadar ayrımcı ve baskıcı bir zihniyete yaslandığını ABD’deki doktora çalışmamı tamamlayıp memlekete döner dönmez anlamıştım. Ben mecburi hizmet karşılığı burs kazanarak, yüksek lisans ve doktora yapıp Türkiye’deki üniversiteme dönme ve öğretim üyesi olarak mecburi hizmetimi tamamlama taahhüdüyle yurtdışına gitmiştim. Taahhüdümü yerine getirip doktoramı tamamlayınca –yurtdışında karşımıza çıkan bazı fırsatları da teperek- yurda dönmüştüm. Bir an önce yardımcı doçentlik kadromun verilmesini umuyor, akademisyenliğe başlamayı, öğrencilerimle buluşmayı büyük bir heyecanla bekliyordum. Ama köprülerin altından çok sular akmıştı; bizim giderken bıraktığımız Türkiye ile gelince bulduğumuz Türkiye aynı Türkiye değildi.

Hukukun en temel, evrensel prensiplerinin başında, eskilerin deyimiyle “beraeti zimmet,” modern ifadesiyle “masumiyet karinesi” gelir. Buna göre suçluluğu kanıtlanıncaya kadar kişinin masumiyeti esastır. Oysa 28 Şubatçılar ve onların üniversitelere yönetici olarak tayin ettiği insanlar hukukun bu temel ilkesine takla attırmışlardı; onlara göre “suçsuzluğunu kanıtlayıncaya kadar kişinin suçluluğu esastı. Haftalar ayları kovalıyor, bir türlü kadromuz verilmiyordu. Sözleşmemize rağmen bize neden kadro verilmediğini sormak istediğimizde randevu verilmiyor; neden sonra kendileriyle görüştüğümüzde “ODTÜ ve Bilkent gibi üniversitelerden sizi tanıyan hocalar bul; senin zararlı bir şahıs olmadığına dair şifahi bilgi versinler” diyorlardı. Bu şekilde yardımcı doçent kadrosu alıp ders vermeye başlamak için yedi ay bekledim. Benden daha beter durumda arkadaşlar vardı; onlar benden de fazla bekletilmişlerdi. (Bu arada, belki de yedi ay sonra bile olsa, verdikleri referansla kadro almama katkıda bulunmuş olabilecek ODTÜ ve Bilkentli hocalarıma minnettarım.) Beni bekleyen asıl eziyetler zinciri zaman tünelinde, sıralarının gelmesini bekliyordu.

-Devam edecek…-

 

20.04.2012

Devrim Özkan – Siyasal Sistemimizde Devlet ve Birey Nasıl Konumlanmalıdır?

Siyasal sistemimizde bireyin ve devletin nasıl konumlanması gerektiği anayasa tartışmalarının birinci gündem maddesini oluşturmalıdır. Zira toplumumuzda içtimai hayatın nasıl sürdürüleceği buna bağlıdır.

Meseleye doğrudan temas etmek gerekir. Ne yazık ki anayasa hukukçuları Avrupa Birliği’nde egemen olan sosyal demokrat bakış açısının çizdiği çerçevede meseleyi ele almaktadır. Hâlbuki toplumumuzun geleneği, tarihi ve kendine has özellikleri dikkate alınarak özgürlük ve istikrarı uzun süreçte temin edecek yeni bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır. Zira demokrasi adına Yunanistan ve İtalya’ya kukla teknokratları atayan AB’nin özgürlük ve demokrasiden ne anladığı problemlidir.

Öncelikle anayasa hukukçularımızın ilham aldıkları sosyal demokrasinin kökenlerine değinmemiz zaruridir. Belirtmek gerekir ki AB’de egemen olan özgürlük ve demokrasi anlayışı Avrupa’daki bakış açılarından sadece biridir. Şu an AB’nin inşası sürecinde etkili olan felsefe son iki yüzyıllık süreçte diğer bakış açılarını eleyerek egemen hale gelmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal demokrasi giderek artan bir biçimde Avrupa siyasetinin egemen felsefesi haline geldi. Muhafazakâr ve liberal partiler AB’nin oluşum sürecinde sosyal demokratların belirlediği hatta ilerlediler. Bu hattın felsefesi Habermas tarafından oluşturuldu ve sosyal demokratlar tarafından AB sürecinde uygulamaya geçirildi. Günümüzde, 1956’da Roma Antlaşması’yla kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun bütün işlevlerini 1992 yılında imzalan Maastricht Anlaşması’yla üstlenen AB politik bir bütünlük kazanmaya çalışmakta ve Avrupa Birleşik Devletleri olma yolunda ilerlemektedir. Şarlman, Napoleon Bonaparte ve Adolf Hitler de Avrupa’yı tek bir devletin egemenliğinde bir araya getirme hayali kuranlar arasındadır. Günümüzde Avrupa sosyal demokrasisinin bu misyonu üstlenmiş olması sosyal demokrasinin özünde yatan totaliter eğilimlerin farkında olanlar açısından şaşırtıcı değildir.

AB, esas olarak, ‘sosyal sözleşme’ye dayalı siyaset teorilerinden beslenen bir yaklaşıma sahiptir. Ancak sosyal sözleşmeci siyaset felsefeleri özgürlük, refah ve istikrarı temin etmek hususunda başarısızdır. Zira bugün beş yüz milyona ulaşmış AB’de karar alma mekanizmalarının merkezileştiği gözlemlenmektedir. Merkezileşmiş karar alma mekanizmaları ister istemez yerel meselelere duyarsızdır. Problemleri merkezi kararlarla çözme eğiliminde olduğundan yerel ihtiyaçlara cevap verememektedir. Hatta belirlenen genel kurallar yerel gereklilikleri göz ardı ettiğinden çözümsüzlüğün kaynağı haline gelmektedir. Sosyal sözleşmeci siyaset, tamamen tezat bir biçimde, bireyselliğe ve yerelliğe duyarsızlığının yanı sıra, bireyle devlet arasındaki mesafeyi en aza indirme eğilimindedir. Birey siyasal yaşamın aktif bir öznesiymiş gibi davranmaya zorlanırken bunu gerçekleştirmesini sağlayacak araçlardan mahrumdur. Zira yalnızlaşan birey devasa bir güç kazanmış olan merkezin her türlü manipülasyonuna açıktır.

Bireyin içine düştüğü bu trajik durum ulusal hükümetler için de geçerlidir. Hükümetler merkezin ilgi ve çıkarlarına paralel hareket etmeye zorlanırken merkez tüm yerel kaygılar karşısında duyarsızdır. Bu durum karşısında merkezde alınan tüm kararlara maruz kalan bireyler ve hükümetler çaresiz kalmaktadır. Yunanistan, İtalya ve İspanya’da yaşanmakta olan gelişmelerin gösterdiği gibi insanlar giderek milliyetçi ve ırkçı akımlara yönelmektedir. Merkezin uygulamaları karşısında çaresiz kalan bireylerin bu tip arayışlara yönelmeleri kaçınılmazdır.

Tüm bunlar merkezi iktidarın egemenlik alanını uluslararası birlikler ve antlaşmalar yoluyla genişletmesinin sonucudur. Ayrıca bireyi cemaat ve toplumundan izole eden uygulamalar kamusal çıkarı sadece devletin etkinlik sahasını ilgilendiren bir mesele haline getirmektedir. Birey toplumla doğrudan temas edebileceği imkânlara sahip olmadığı gibi devasa bir büyüklüğe ve güce ulaşmış iktidarın karar alma süreçlerinde etkili olamamaktadır. Bireyin gündelik yaşamı Brüksel’deki AB teknokrat ve bürokratlarının aldığı kararlar tarafından yönlendirilir hale gelmiştir. Birey en ufak müdahalede bulunamadığı devasa bir güç karşısında çaresiz kalmıştır. Demokratik seçimle gelmiş hükümetler AB‘nin aldığı kararları uygulamaya zorlanmaktadır. Bu durum ne yazık ki Yunanistan gibi demokrasinin beşiği olan bir ülkeyi komünist bir ihtilal tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Yaşanan tüm bu gelişmeler yeni anayasanın yazımı sürecinde dikkatle değerlendirilmesi gereken hususlardır. Avrupa’da siyasal sistem AB ile birlikte hızla merkezileşirken, birey merkezi iktidarın her türlü uygulamasının etkisine açık hale gelmektedir. Böylece özgürlük ve demokrasinin sürekliliği olanaksız hale geldiği gibi siyasal ve iktisadi istikrar da ortadan kalkmaktadır. Bu durumdan kaçınmak için ‘sosyal sözleşmeci’ siyaset felsefesinin devlet ile birey arasındaki mesafeyi kapatan yaklaşımından vazgeçmek gereklidir. Milyonlarca insanı egemenliği altında yaşatan devletin bireysel ilgi ve çıkarlar tarafından yönlendirilmesi düşünülemeyeceği gibi bireyin yaşamını devletin belirleyiciliğine mahkûm etmek de mümkün değildir. Devletin birey, grup ve cemaatlerin olumsuz dış etkilere maruz kalmasını önleyen bir şemsiye işlevi gördüğü siyasal bir sistem kurumsallaşmalıdır. Bunun için devletin birey ve cemaatlerin yaşamlarına herhangi bir şekilde müdahale etmesini önleyen bir anayasa gereklidir.

Devletin herkesin yaşamını kapsayacak bir etkinlik alanına sahip olması olumlu herhangi bir özellik taşımaz. Kısa vadede belirli gruplara çeşitli olanaklar sunarak gücünü ve meşruluğunu arttıran devlet aslında vergi mükelleflerinden topladığı parayı rasyonel bir biçimde kullanmıyordur. Kendi iktidarının bekası için vergi mükelleflerinin parasını kullanarak meşruluk ve güç satın alıyordur. Bunun gerçekleşmesine izin vermek uzun vadede ekonomik krizlerin doğmasına yol açacağı gibi siyasal meşruluk krizlerine de zemin hazırlayacaktır. Bunun için öncelikle yurttaşlarımızın devletten bağımsız bir biçimde ayakta durarak ticaret ve üretimle yaşamlarını daha nitelikli hale getirebileceklerine inanmaları zaruridir. Devletin sağladığı küçük imkânlarla yaşamını sürdüren bir toplumun özgürlük, demokrasi ve istikrara kavuşması uzun süreçte mümkün değildir.

Toplumumuz 2002 yılından beri her türlü zorluğa rağmen büyük gayret göstererek milli bir demokrasiye sahip olma yolunda önemli mesafe kaydetmiştir. Bu durumun sürdürülebilir bir nitelik kazanması için birey ve cemaatlerin varlıklarını, mülkiyetlerini ve geleceklerini güvence altına alan bir anayasaya ihtiyaç duyulmaktadır. Siyasal sürdürülebilirlik meşruluğa dayanır. Hem devletin birey ve cemaatler üzerindeki etkisini hem de siyasal gücü etki altına alan bir grup bireyin devlet üzerindeki belirleyiciliğini en aza indiren bir anayasanın varlığı toplumumuzun geleceğine ışık tutacaktır. Aksi takdirde milli demokrasilerin yerine ‘topluluk metodu’nu  (community method) ikame etmek isteyen AB’nin keyfi uygulamalarının neden olacağı olumsuzluklara hem devletimizin hem de yurttaşlarımızın maruz kalması kaçınılmazdır. Son on yıldır kendi yaşamına dair karar alabilme imkânına kavuşmuş olan toplumumuzun iradesi AB’nin merkezi uygulamalarına mahkûm edilmemelidir. Devlet farklı ilgi ve çıkarlarla çeşitli kurumsal yapılarda bir araya gelmiş bireylerin yaratacağı zenginlikle daha etkin bir ‘koruyucu güç’ niteliği kazanabilir. Birey ve cemaatler de devletin sağladığı şemsiye altında kendi başlarına ayakta durarak özgürlük, refah ve istikrarın sağlayacağı mutluluğun keyfini çıkarabilirler. Bu zorlu bir yoldur. Fakat bizden sonraki kuşakların nasıl yaşayacakları bu zorluğa katlanmamıza bağlıdır


Egeli Haber, 18.04.2012