Ana Sayfa Blog Sayfa 460

‘Yeni’ vesayet

Kültür ve eğitim politikalarıyla ‘belli tip’ insanlar yetiştirmeye çalışmak beyhude. Devlet ‘iyi’ mal üretemediği gibi öngördüğü tipte insan yetiştirmekte de beceriksiz. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Kemalist cumhuriyetin ‘pozitivist ve laikperest Türklerden ibaret bir ülke inşa projesi başarılı oldu mu?

Olmadı. Kemalist proje iflas etti, üstelik kurduğu mekanizma ‘karşıtları’nın eline geçti. Onlar da başta Milli Eğitim olmak üzere YÖK’ten devlet tiyatrolarına kadar uzanan bir alanda ‘eski’ dönemin kurumlarını ve mekanizmalarını ‘kendi yeni’lerini oluşturmak için kullanıyorlar.

Bu, yerleşik bir sorunumuza işaret ediyor; bu ülkede kimlikleri devlet inşa etmeye kalkışıyor. Devleti yönetenlerin Kemalist veya muhafazakâr olmaları da fark etmiyor.

Oysa devlet eliyle topluma belli bir dini, ahlakı, ideolojiyi aktarmaya çalışmak en azından iki bakımdan sıkıntılı. Birincisi bu zor bir iş, başaramayabilirsiniz. Müdahale genetik bozukluklar bile yapabilir. ‘Çıktı’yı tanıyamayabilirsiniz bile.

İkincisi, başardınız diyelim; bu durumda da toplumun genetiğini bozmuş olursunuz. Tepeden, devlet tarafından belirlenen bir toplum kalır elinizde; iç dinamiklerini, farklılıklarını, özgüvenini kaybeden devlet güdümlü bir toplum.

Hatırlayın, Kemalizm’in krizini nasıl açıklıyorduk? Kemalizm ‘devlet güdümlü, tepeden inme bir modernleşme projesi’ olduğu için çöktü. Uzun süre pasifize edilen sosyal gruplar zamanla güçlerini topladılar, küresel dinamikleri arkalarına aldılar ve geliştirdikleri demokrasi diliyle söylemsel bir üstünlük kurdular. Sonuç; toplum, Kemalizm’in üstesinden geldi.

Şimdi, başarısızlığı ispatlanan bu 1925 modelini ‘farklı tür insan’ yetiştirmek için kullanmak hiç de yaratıcı bir siyaset değil. Kemalistlerin araçlarını ve yöntemlerini kullanarak ‘farklı’ bir ürün elde edemezsiniz.

Temel ilke, devletin tarafsızlığıdır. Belli bir görüşü ve yaşam tarzını kamu otoritesini ve kaynaklarını kullanarak empoze eder veya desteklerseniz toplumsal olana dışarıdan bir müdahalede bulunmuş olursunuz. Üstelik çatışmalar üreten ve daha da fenası toplumun iç dinamiklerini dumura uğratan bir müdahaledir bu.

Düşünün RTÜK özel kanallarda gösterilen dizilerin içeriğine, dizideki kahramanların ahlakına, kıyafetine, arkadaşlıklarına müdahalede bulunmaya çalışıyor. Kimi kahramanları evlenmeye, kimilerini ilişkilerini bitirmeye çağırıyor. ‘Sanal’ kişiliklerin hayatına böylesine müdahale etmeye kalkışanlar herhalde ‘reel’ insanları da başıboş bırakmazlar. Onları da kendi ahlaklarıyla ahlaklandırmak, kendi kıyafetleriyle donatmak, kısaca kendilerine benzetmek isterler.

Elbette herkes kendi doğrusunu, tercihini, inancını yaşasın ve anlatsın; ama bunu devletin otoritesini ve kaynaklarını kullanarak yaparsa işin rengi değişir. Devletin kimseye belli bir yaşam biçimini dayatma hakkı yoktur, olamaz. Kemalist devletin başörtüsü yasağına karşı bunu binlerce kez dillendirdik. Bugün de paylaşmasak bile farklı görüş ve yaşam biçimlerinin kamu otoritelerince dışlanması, kınanması ve ötekileştirilmesi makul ve makbul görülemez.

Farklı toplum kesimlerinin ‘tercihleri’, devletin müdahale edebileceği, yasaklayabileceği, yönlendirebileceği bir konu olarak görülemez; hatta, ‘eğitim’ konusu yapılamaz.

Sevgili Bekir Berat Özipek eskiden sık sık ‘eğitim şart’ derdi ilgili ilgisiz konuşmaların orta yerinde. Kemalistlerin ‘bu halkı eğitmek lazım’ yaklaşımıyla dalga geçmek için.

‘Halkı eğitmek lazım’ felsefesi yeni bir evrede. İktidar asla ‘halkı eğitmek’ten vazgeçmiyor, sadece eğitimin içeriği ve öngördüğü ‘model insan’ tercihi farklılaşıyor.

Eğitim işi önemli; iktidarın halk üzerinde vesayet iddiasının dışa vurulduğu alandır çünkü eğitim. Halkı reşit görmezseniz onu eğitmek, eğiterek ‘adam etmek’, daha doğrusu sizin tercih ettiğiniz türden bir adam etmek istersiniz. Çünkü siz eğitmezseniz, ‘cahil halk’ şunun veya bunun kucağına düşecek, kandırılacaktır. Dolayısıyla bu ‘cahil halkı kötü etkilerden’ korumaya çalışırsınız. TV dizilerine müdahale eder, gazete haberlerine çeki düzen verir, öğrenci topluluklarının organizasyonlarına karışır halkı ‘korursunuz’.

Bu, tam bir vesayet ilişkisidir. Halkın iyiyi ve kötüyü kendi başına ayırt edemeyeceğini düşünenler halkı ‘korumak’ gerektiğini söyleyip halk üzerinde vesayet kurmaya kalkışırlar. Bunu Kemalistlerin yıllarca yaptığını hatırlıyorsunuz değil mi? Kemalist vesayet boştu, muhafazakâr vesayet de hoş olmayacaktır.

 

Zaman, 01.05.2012

Türk solunun İslam’la sorunu

Geçen haftanın 24 Nisan’ı, 1915’teki Ermeni etnik temizliğinin yıl dönümüydü. Bu vesileyle meseleyi bolca tartıştık. Kimileri “emperyalist yalan” saydıkları “soykırım” söylemine karşı çıkarken, diğerleri Türkiye’nin bu meselede daha dürüst ve öz eleştirel davranması gerektiğini savundu.

Bu ikinci gruptaki metinlerden biri, Radikal’de yayınlanan Ali Topuz imzalı ve “Soykırımı inkârın beş teranesi” başlıklı yazıydı. Yazıdaki argümanların çoğu aklıma yatmıştı ki, solcu yazarın gerek “soykırım”ı gerekse onun “inkarı”nı, kökü Sultan II. Abdülhamid’e uzanan bir “Türk-İslam sentezi” geleneğine dayandırdığını okuyunca durakladım. Durup bir daha okudum şu satırları:

“Bukerameti kendinden menkul [inkarcı] argüman, ‘Türk-İslam sentezi’ denilen ideolojik örüntünün, temeli Abdülhamit zamanında atılan, ilk büyük uygulaması Abdülhamit’in mekteplerinde yetişen kadrolar tarafından 1915’te yapılan ve 12 Eylül 1980 sonrası güncellenip güçlendirilerek tedavülü artırılan ideolojik örüntünün tüm şifrelerini taşıyor içinde.”

Bu, karmaşıklığının yanında epey de enteresan bir cümleydi, çünkü:

Önce Ermeniler konusundaki “Türk vebali”ni “İslamcı” Abdülhamid’e yıkıyor; sonra Abdülhamid’i devirerek iktidara gelen İttihatçıları dahi “onun mekteplerinde okumuşlar” diye aynı hesaba yazıyor; sonra da hızını alamayıp, ağızlarından çıkan her iki laftan biri “Atatürk ilke ve inkılapları” olan 12 Eylül darbecilerini bile aynı çizgiye bağlıyordu.

Yani, sanırdınız ki, Türkiye’de son yüzyılda ne kötülük olduysa Abdülhamid’in attığı “Türk-İslam sentezcisi” tohumlar yüzünden olmuş. İttihatçılık, Kemalizm filan önemsiz detaylarmış.

Abdülhamid, İslam ve Ermeniler

Oysa, bakın, 1915 konusunda “Türk tezi”ne ve Türk tarafına hiç sıcak bakmayan Batılı tarihçilerden Robert Melson, “Devrim ve Soykırım” adlı kitabında neler diyor. Abdülhamid döneminde de Ermeni kıyımları yaşandığını anlattıktan sonra, bu dönem ile sonrası arasındaki büyük farkı şöyle tanımlıyor:

“1894-96 yıllarında toplu bir soykırıma yönelinmemesinin sebebi, Osmanlı rejiminin, İslam’a, millet sistemine ve eski rejimin restorasyonuna olan bağlılığı idi. Abdülhamid bir devrimci değildi. Devletin ve toplumun radikal dönüşümüne karşı koyan reaksiyoner bir muhafazakardı. Soykırım uygulayarak Ermeni Milleti’ni imha etmek, sultanın ideolojisinden radikal bir sapma olurdu. Bu, İslam’a ve millet sistemine aykırı düşerdi ki, bunlar Osmanlı devletini Osmanlı toplumuna bağlayan meşruiyet mitleriydi .” (Revolution and Genocide: On the Origins of the Armenian Genocide and the Holocaust, 1992, s. 69)

Yani neymiş…

Osmanlı’nın çoğulcu yapısının çatırdadığı dönemde dahi, Ermenileri (ve aslında diğer Türk-olmayan halkları da) koruyan ana faktör, “İslam” ve “muhafazakarlık” imiş. Ve bu halkların başına gelecek asıl felaketler, İslam’ı da muhafazakarlığı da kaldırıp atacak olan “seküler devrimciler”den gelecek imiş…

Peki kendilerinin Türkiye’nin entelektüel eliti (hatta “vicdanı”!) sayan solcular, bu kritik gerçeği anlarlar mı?

Bazı İdris Küçükömer-meşrep istisnalar hariç, pek anlamazlar. Çünkü kendileri de söz konusu “seküler devrimciler”in bir türevidir. Bu yüzden de, Türkiye tarihine baktıklarında habire “İslam ve muhafazakarlık sorunu” görür, ama “asıl sorun”u görmezler.

Öyle ki, “asıl sorun”un kendilerine yaptığı zulümleri bile yanlış adreslere havale ederler. Kemalist rejimin Dersim’e yağdırdığı bombaları “Sünniler”den, Kemalist darbecilerin yaptığı işkenceleri “sağcılardan” bilirler, mesela.

Bu vahim kör noktadan kurtulmadıkça da, Türkiye’nin tarihini ve bugününü ıskalamaya devam edeceklerdir.

 

Star, 30.04.2012

Sanki Sokollu Mehmet Paşa konuşuyor

Davutoğlu’nun çeşitli konuşmalarını bu köşede çeşitli defalar eleştirdim.
Bir defasında “düzen kuran ülke” olmaktan bahsettiğinde, “Balkanlar’dan Kafkasya’ya oradan Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada bölgedeki düzenden kendimizi sorumlu hissediyoruz” dediğinde demokratik bir ülkenin başka ülkelerde düzen kurmaya kalkışmaması gerektiğini belirterek eleştirdim. Bir başka defasında, Nizam-ı Alem’den, yani dünyaya nizam vermekten söz ettiğinde aynı uyarıları yeniledim.

Davutoğlu Sivas konuşmasında Cihan Devleti olmaktan söz etti.

Kayseri konuşmasında daha da ileri giderek 1911 sınırlarını yeniden kurma hedefini koydu ortaya. “Ortadoğu’yu kaybedişimizin 100. yılında kardeşlerimizle yeniden buluşacağız” diyen bakan aynen şunu söyledi: “1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011 ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Bu, zorunlu tarihi bir görevdir.”
Ve nihayet son Meclis konuşmasında alenen ve resmen Türkiye’yi Ortadoğu’nun sahibi ilan etti. “Arap Baharı’nı biz yöneteceğiz” dedi.

Ali Bulaç haklı… Davutoğlu bu son demeçleriyle artık Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı olduğunu unutmuş, Kanuni’nin sadrazamı Sokollu gibi konuşuyor ve bu dış politika Türkiye için giderek daha tehlikeli hale geliyor.

Ahlaki dış politika bu mu?

Bildiğimiz gibi, hükümet sık sık AK Parti iktidarıyla birlikte dış politikada ahlaki boyutun ön plana çıktığını belirtiyor ve bununla övünüyor.

Evet, mazlumun yanında yer almak; diktatörlerin değil demokrasi için mücadele eden halkların yanında saf tutmak doğru bir ahlaki tutumdur. Ama ahlaki politika bu kadarla bitmez. Diktatörlere karşı mücadelesini desteklediğiniz halkların iradesine saygılı olmak da ahlaki politikanın gereğidir.

O halkların gözünün içine baka baka, bu bölgenin sahibi biziz, düzeni de biz kuracağız, Arap Baharı’nı da biz yöneteceğiz demenin, 1911 sınırlarına dönme gibi bir hedef ilan etmenin neresi ahlakidir? Eğer bu tutum ahlakiyse, yıllardır Ortadoğu’da düzen kuran ülke olma kavgası veren ABD’nin, Rusya’nın dış politikasına laf etme hakkınız kalır mı?

“Ama Ortadoğu’da olup bitenler bizi çok yakından ilgilendirir, dolayısıyla bigâne kalmamız düşünülemez” deniyor. Eğer bir ülkenin içinde olup bitenlerin, bir başka ülkenin çıkarlarını yakından ilgilendirdiği durumlarda, bu ülkeleri yönetmeye meşru hak haline geliyorsa, o zaman büyük devletlerin yüz yıldır Ortadoğu’dan ellerini bir türlü çekmemeleri de meşru hak haline gelmiş demektir. Zira, dünyanın enerji kaynaklarının ağırlıklı bir bölümüne sahip olan bu bölge, bütün ülkeleri “yakından ilgilendirmektedir.” İki kutuplu dünya döneminde ABD’nin ve SSCB’nin bu bölgede giriştiği amansız rekabet de her ikisinin de çeşitli ülkeleri etki alanlarına alarak bölge dengelerini kendi lehlerine çevirme çabaları da aynı “yakın ilgi” yüzündendi. Daha ileri giderek, zaten bütün emperyalist müdahalelerin spor olsun diye değil, o emperyalist ülkelerin çıkarlarını yakından ilgilendirdiği için yapıldığını söyleyebiliriz.

Hele hele şimdi, yani dünya bu kadar globalken, yerkürenin herhangi yerinde olup bitenlerden etkilenmeyecek bir ülke düşünmek mümkün değilken, “çünkü bizi yakından ilgilendiriyor” söylemi ne kadar haklı bir gerekçe oluşturabilir?

Davutoğlu bu dış politikayı kime onaylattı?

Mesele sadece, Ortadoğu halkları Davutoğlu ağzında ifade edilen bu “bölgenin efendisi olma” iddiasını duyarsa ne der; o ülkelerin aydınları, siyasetçileri bu sözlerden ne kadar incinir meselesi değil.
Konu, bizim demokrasimizle ilgili.

Davutoğlu Osmanlı’yı yeniden canlandırmak gibi hayaller kurabilir, böyle bir ütopyaya sahip olabilir, bir akademisyen olarak bunun teorisini yapabilir ve kitaplarıyla bütün dünyaya anlatabilir.
Ama bunu Türkiye halkının ütopyası gibi sunamaz.

Zira ben, AK Parti’nin seçim bildirgesinde böyle bir hedef ortaya koyduğunu hatırlamıyorum. Bu partinin 1911 sınırlarını yeniden kurmak diye bir dış politika hedefi hiçbir zaman bizim oyumuza sunulmadı. Halk böyle bir dış politikaya oy vermedi.

O halde nasıl oluyor da bir Dışişleri Bakanı’nın hayalleri Türkiye’nin resmi dış politikası haline getiriliyor? Nasıl oluyor da böyle radikal bir dış politika değişikliği 75 milyona emrivaki olarak dayatılıyor?

Türkiye’de dış politika yıllar yılı seçmenler tarafından değil, askerler tarafından belirlendi. İktidardaki partiler bizim irademize değil, onların çizdikleri kırmızı çizgilere göre hareket etti. Şimdi tam bundan kurtuluyoruz derken, bir bakanın çıkıp dış politika belirmeye yetkisini kendi tekeline almasına müsaade edilemez.

Davutoğlu’nun dış politika vizyonu hem Meclis’te hem de kamuoyunda enine boyuna tartışılmalı ve esaslı bir eleştiriye tabi tutulmalıdır.

 

Bugüni 30.04.2012

“Olmayan anayasayı yapmak çok zor değil”

 

Türkiye, 20. yüzyıldaki tasnifle “üçüncü dünya” ülkelerinden olmadı. Tarihinde müstemlekelik dönemi yok.

Coğrafi ve beşeri veçhesiyle, kısmen de olsa bir Avrupa bölgesi. Milletlerarası hukuk alanında 1856 Paris Konferansı’yla Avrupa’nın “düvel-i muazzaması” arasında yer alan Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı. Resmî ideoloji ve eğitimin yarattığı zehabın aksine, halkın siyasî tecrübesi de Avrupa’nın pek gerisinde değil. Köy ve mahallelerin halkın seçtiği muhtarlarca yönetilmesine 1830’larda başlanmıştı. Günümüze pek değişmeden gelen il genel meclisi seçimleri 1864’te, belediye seçimleri de 1869’da başlamıştı. Belçika’nın 1831 tarihli anayasasından mülhem 1876 anayasasıyla Osmanlı, çok gecikmeden “liberal anayasacılık çağı”na ve “meşruti monarşi” modasına ulaşmıştı. Kürdistan eyaletinin mebuslarıyla, Lazistan mebusları da “Meclis-i Umumi”de yer almışlardı. II. Abdülhamid’in anayasayı yürürlükte bıraktığı halde parlamentoyu toplantıya çağırmadığı uzun süre, eğitimin, telgraf iletişiminin, demiryollarının hızla geliştirilmesinin de etkisiyle Avrupa’daki yeni siyasî düşünce akımlarının Osmanlı’ya yayıldığı dönem oldu. İkinci meşrutiyete gelindiğinde (1908), çok partili demokratik düzenin entelektüel ortamı hazırdı. Çok sayıda siyasî parti kuruldu, bunların katıldığı seçimler yapıldı. Osmanlı’da, beş yıl süreyle, İngiltere veya Danimarka’da olduğu gibi, çok partili, demokratik monarşi dönemi yaşandı. Yirminci yüzyılın ilk askerî darbesi “Bâbıâli Baskını” (1913) ile birinci demokrasi tecrübesi dönemine son verildi.

Cumhuriyet’te, Avrupa’daki modellere benzetilen tek parti diktatörlüğü, 1945’te başlatılan “tedrici geçiş”i de içine alarak 1950’ye kadar sürdürüldü. Sonraki on yıllık “ikinci demokrasi” tecrübesine, bir askerî cuntanın 27 Mayıs 1960 darbesiyle son verildi. Son elli yıl boyunca, mükerrer klasik-postmodern darbeler, muhtıralar, Demokles’in kılıcı misali tepede sallandırılan tehditler, kanuni kılıf uydurulmuş sair tertiplerle, benim “kapıkulu geleneği” olarak adlandırdığım bürokratik vesayet sistemi sürdürülüyor. Son Havadis gazetesinde 11 Mayıs 1987’de yayımlanan yazımın başlığı “Vitrin Demokrasileri” idi. Bu demokrasi türüne örnek olarak, resmî adları “halk demokrasisi” olan, hepsinin Marksist-Lenininst olması kaydıyla çok partiye izin veren bazı komünist diktatörlükleri misal vermiş, okuyucularımın Türkiye’yi hatırlayacaklarını ummuştum. Zira Türkiye’nin 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’nun 4. maddesinde de “partilerin Atatürk ilke ve inkılaplarına uyması” şartı vardı. Bu ve benzeri şart ve kısıtlamalarla darbe rejimlerinin Türkiye’de kurdukları -sözde- demokrasi ve komünist Romanya veya Doğu Almanya’daki “vitrin demokrasileri”nden farklı değildi. Bürokratik vesayet, farklı talebi olan partileri kapatıyor, ilgililerini cezalandırıyordu.

‘DERYA’YI BİLMENİN FAYDASI

Osmanlılar “ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” sözüyle, sudaki balıkların suyun ne olduğunu bilmediklerini söylemişler. Sanırım öyledir. Berzeg ailesinden Osmanlı’nın son yüz yılında, yeni mekteplerden mezun üst düzey görevliler yetişmişti. Mensup olduğum dalından üniversiteye (Mekteb-i Mülkiye) ilk öğrenci 1905’te gönderildi. Samsun’da, mahallemizde gizlice Kur’an öğreten Hocanım’a gönderildiğim 1944’te evimiz halkının çoğunluğu üniversite mezunu, birisi öğrencisiydi. Bunları, deryayı bilmeyenleri ikaz için kaydediyorum. Tecrübeme müsteniden söylüyorum: Tek parti döneminde, Müslüman ailelerin çocuklarına, evlerinin dışında Kur’an, din bilgisi öğretmeleri yasaktı. Diğer çocuklar gibi bana da “Yolda soran olursa sakın Kur’an dersine gittiğini söyleme.” tembihi yapılmıştı. Ancak, 1945’te ilkokula başlarken kimse bana “Kur’an okuyabildiğini söyleme” tembihi yapmadı. Başlamamdan kısa bir süre sonra, öğretmenimiz, “Kur’an okumayı bilen var mı?” diye sordu. Parmak kaldırdım ve okuldaki tek dayağı Kur’an’ı bildiğim için yedim. Çok sonra komünist ülkelere gittiğimde, ideolojik olarak dine karşı olan bu rejimlerin dahi tek parti Türkiye’sinden daha katı olmadıklarını öğrendim. Din özgürlüğünün tahribinde Türkiye, komünistleri de aşan bir despotizmi uygulamıştı.

Deryayı bilmeyenlere göre darbecilerin 1961 Anayasası özgürlük getirmişti. Doğu Anadolu’da kaldığım 1963-1965 arasında, despotik Baas rejimi altındaki Irak’ta, antidemokratik Şah rejimine tabi İran’da, komünist diktatörlüğü yaşayan Sovyet Kafkasya’sındaki küçük Kürt bölgesinde Kürtçe radyo yayınları yapılıyor. Kürtçe bilen halkımız da bunları izliyordu. Samsun’da Sovyetler Birliği’nin Kafkasya radyolarından Çerkesçe yayınları izlemek mümkündü. Türkiye’de ise bırakalım Kürtçe, Çerkesçe vb. radyo yayınını, Türk’ten başka şey olmak yasak ve bölücülük suçuydu. 12 Eylül 1980 darbecileri, daha da azıttılar. Mesela, bakkala gidip Kürtçe, Çerkesçe vb. mahallî dille “bana bir ekmek, iki yumurta ver” diyeni iki-üç yıl hapse mahkûm eden kanunu yaptılar. Bu alandaki Türkiye despotizminin de dünyada benzeri yoktu. Başından itibaren anayasa diyemediğim, ancak başka kolay anlatım yolunu bulamadığım 1982 Anayasası da, dünyada benzeri olmayan bir despotizmi yaratan zihniyetin ürünüydü.

Despotizm deryası din, dil üstündeki baskılardan ibaret değil. Demokrat Parti’den 1954’te milletvekili olup sonra Hürriyet Partisi ve CHP’ye geçen rahmetli Prof. Dr. Turan Güneş, 1950 öncesi için halkın özgürlük talebinin “jandarmadan -keyfî- dayak yememek ve tahsildarın gadrine uğramamak” ile sınırlı hale geldiğini söylemişti. Halkın daha fazlasını talebe cesareti ve mecali kalmamıştı. Mahkeme kararıyla sabit olan otuz üç vatandaşın sorgusuz sualsiz kurşuna dizilmesi benzeri olaylar, herkesin başına gelebilirdi. O dönemde, Mahmut Makal’ın ünlü “Bizim Köy”ünde sergilenen sefalet, mutlak açlık, halkın çoğunluğunu tehdit etmekteydi. Ancak, halkın aç kaldığını söylemek de yasaktı. Ordu’nun dağ ilçelerinde bir kaymakam, valiliğe halkın aç olduğunu bildirdiği için cezalandırılmıştı.

Türkiye halkı, ikinci defa, çok partili seçim yapma imkânına kavuştuğu 1950’de, din, dil, vb. özgürlükleri yanında, jandarmadan dayak yememek ve açlık tehdidinden kurtulmak özgürlüğü için de oyunu kullanmıştı. Halkın seçtiği on yıllık iktidarlar döneminde, Türkiye, tarihinin herhangi bir on yıllık döneminde eşi olmayan hızda kalkındı. Milli gelir, sabit fiyatlarla, DİE rakamlarına göre yüzde 84, başka hesaplara göre yüzde 139 arttı. (M. A. Demirer, Liberal Düşünce, sayı: 38-39). Ekonomik kalkınma aç kalma tehdidini yok etti. Jandarmadan keyfî dayak yememe özgürlüğü gerçekleşti. Din, dil engelleri yok oldu. Partiler oylarını alabilmek için köylüyü, çiftçiyi, çobanı, işçiyi adam yerine koyma, herkese saygı gösterme mecburiyetini kabul ettiler. Halkın itibar kazanması bürokratik oligarşinin ve bürokrasiyle özdeş mektepli kesimin imtiyazını zedeledi. Eşitlik iddiasıyla “ayağı çarıklı köylü, koskoca kaymakam beyin karşısına dikiliverdi”. Bu alışılmadık, umulmadık, tahammül edilmez durum 27 Mayıs darbesini ve sonrakileri ateşledi.

‘BAVE KURDUN’DAN KÜRT SORUNUNA

II. Abdülhamid, itimat ettiği yöneticileri vasıtasıyla Doğu-Güneydoğu halkı ile, kimliklerine, dillerine, dinlerine, sosyal düzenlerine saygı göstererek, samimi, dostça ilişkiler kurmuş, bölgede kalkınma hareketi başlatmıştı. Bu politika, halkın padişaha “Kürtlerin babası-Bave Kurdun” demelerine, Osmanlı’ya sahip çıkmalarına yol açtı. (Altan Tan, Kürt Sorunu, 2010, s: 104). Kürt “Aşiret Alayları” Balkan Harbi’nde, muvazzaf ordunun bozguna uğramasıyla kaybedilen Edirne’nin geri alınmasına, I. Dünya Harbi’nde Enver Paşa’nın dondurarak yok ettiği Doğu Ordusu yerine Ruslara karşı savunmaya, Çanakkale Harbi’ne, Milli Mücadele’ye hizmet ettiler. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Kürtlerin huzursuzluğu ve 1925’ten itibaren isyan, buna karşılık şiddetle imha, tenkil, sürgün olayları başladı. Seksen beş yıldır giderek büyüyen “Kürt sorunu”nun sebebini “deryayı bilmeyenler”, her vesileyle, coşkuyla tekrarladıkları “Onuncu Yıl Marşı”nda açıkça deşifre ediyorlar. Diyorlar ki: “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.”

Onuncu yıl 1933. Bu tarihte Türkiye’nin nüfusunun tamamı 15 milyon. Marşta, nüfusun tamamını resmî görüşe göre yeniden ve tek tip olarak imal etme niyeti açıklanıyor. Bu niyet, yaratılan resmî tarih teziyle birlikte, Kürtlerde doğal olarak “neseplerini inkâr” dayatması olarak algılanıyor. Din özgürlüğü üzerindeki baskılar da 1924’ten itibaren giderek şiddetlenmekte. Kürt hareket ve sorunlarına yaratılan bu ortamın dışında sebep aramaya gerek yok. Bir gerçeği önemle dikkate sunmamız zorunludur: Demokrasiye gidiş ümidinin canlandığı 1946’dan halkın seçtiği iktidarın işbaşında olduğu 1960’a kadar geçen 14 yıl içinde Kürt isyanı, hareketi ve sorunu yok. Demokrasi bir dönemde sorunu ortadan kaldırmış. Darbe yapan askerî cuntanın tahriki, anayasa ve kanunları Türkiye’deki kadim Kürt varlığını tekrar giderek artan çatışma, Türkiye’nin en büyük, geçildikçe halli zorlaşan sorunu haline getirdi.

Onuncu Yıl Marşı’ndaki “demir ağlarla ana yurdu dört baştan örmek” iddiası da gerçeğe uymuyor. Zira 1933’te mevcut 5 bin 300 km demiryolunun 4 bin 200 km’si Osmanlı yapımı. O tarihte, demiryollarının beşte dördü Osmanlı’dan kalma idi.

Türkiye halkının 1909’dan bu yana, zorlama ve çalkantıların, 1912 “sopalı seçimler”indeki sandık işgallerinin firelerini de nazara almak, 1924’te, tüzüğünde “dine saygılı, liberal-demokrat” olduğu yazılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na, 1930’da CHP’ye göre daha liberal bir programa sahip serbest fırkaya halkın gösterdiği ve kapatılmalarına sebep olan büyük teveccühe dikkat etmek, 1950-60 arasında Demokrat Parti’ye, 1965’ten itibaren Adalet Partisi’ne, 1973-77’de “1971 darbesinin kendisine karşı yapıldığı” iddiasında bulunan Ecevit yönetimindeki CHP’ye, 1980’den sonra ANAP ve AK Parti’ye verdiği çoğunluk oyları hesaba katmak suretiyle, halkın süregelen rejim talebinin ne olduğunu, kesin olarak anlamak mümkündür. Türkiye halkının talebi, antimilitarist, bürokratik vesayetten kurtarılmış, amacı ve meşruiyetinin temeli insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak olan, toplumsal (kamusal) alana, sivil toplum etkinliğine müdahale etmeyen, adaleti tesis eden, devleti bir hizmet teşkilatı haline getiren, iktidarın periyodik, serbest seçimlerle oluşturulduğu ve değiştirildiği, çoğulculuğa, katılımcılığa yer veren bu yönde yerelliği geliştiren çağdaş demokratik rejimdir.

ANAYASADA UZLAŞMA ŞART DEĞİL

Böyle bir rejimde, yetki ve gücü insanlara hizmetle sınırlı ve yönetim yetkisini kullanan insanlardan farklı bir varlık olmayan devlet, insanların düşüncesine, ifadesine, dinine, kıyafetine, ekonomisine, eğitiminin şekil ve müfredatına, özellikle yaşam biçimine karışma, yön verme, engelleme yetkisine sahip olamayacak, bu alanlarda özgürce verdikleri kararların gerçekleştirilmesi ortamını hazırlayacaktır. İnsanların tabii hukuktan kaynaklanan hak ve özgürlüklerinin tek sınırı, eşit oldukları diğer insanların hak ve özgürlükleri olacaktır. Hukuk önünde paşa ve kumandanla rençber, genel müdürle çoban, patronla işçi vb. eşit olacaklardır. İç ve dış düşmanlar lafı edilmeyecek, dünyayla dost olunacaktır. Türkiye halkının yüz yıl boyunca serbest oy kullanabildiği 15’ten fazla seçimde talep ettiği açıkça ve istikrarlı biçimde ortaya konulmuş olan siyasî rejimin muhtevası budur. Bu rejimin siyasî literatürdeki adı, son elli yıllık revizyonlarını da ihtiva edecek muhtevadaki liberal demokrasidir.

Doğu-Güneydoğu veya “Kürt sorunu”nun halli de öncelikle gerçek muhtevasıyla böyle bir liberal demokrasinin tesisine bağlıdır. Avrupa Birliği’yle uzlaşmanın, Ortadoğu-İslam dünyası liderliğini hayal edebilmenin, dünyada çok daha ileri saygınlık ve çok daha faydalı iktisadi ilişkiler temin edebilmenin öncelikli şartı da, parıldayan çağdaş liberal demokrasiyi tesis etmektir. Böyle bir demokrasi, kısa zamanda Türkiye’yi dünyanın 10 büyük ekonomisine katacaktır. Halkımız, böyle bir rejimi kuracak bir anayasanın talebi, hasreti, iştiyakı içindedir. Bu anayasayı yapacak siyasî kadro, unutulmayacak, ABD’nin “kurucu babaları” gibi daima, takdirkârlık, saygı, şükran duygularıyla anılacak, yaşayacaktır.

TBMM Başkanı, çok değerli, Sayın Cemil Çiçek, yeni anayasa meselesini üstlenmiş görünüyor. Bu maksatla, sivil toplum kesimiyle, halkla kurup yürüttüğü ilişki elbette takdire layık ve yararlı. Ancak, bu faslın süreyi daha da uzatması gecikme yaratır. Halkın ne istediği yüz yıllık oylarıyla aşikâr. TBMM’deki her partinin ikişer üyeyle katıldığı uzlaşma amaçlı komisyonun ise evvela demokrasiyle sorunu vardır. Çağdaş, liberal demokrasi, sivil toplum etkinleştiren, çoğulcu ve katılımcı modelleriyle de “birey ve azınlık haklarının güvenceye alındığı, azınlığa çoğunluk olma yolunu açık tutan, periyodik serbest seçimlerle oluşan çoğunluk yönetimidir”. Çoğulculuk yönünde uç noktayı temsil eden, bu sebeple “poli-arşi” kelimesini demokrasiye ikame eden R.A. Dahl da, “alternatiflerinin daha ciddi eksiklikler taşıdığını” belirterek, çoğulcu demokraside de sonuçta çoğunluk yönetimini zorunlu görmektedir.

Uzlaşma komisyonunda yüzde 50 oy alan partiyle yüzde 6 oy alan partiye eşit temsilci ve etkinlik sağlanarak antidemokratik bir görünüm yaratılmıştır. Komisyonun, uzlaşma ile ortak bir taslak-tasarı yapacağı basına yansımaktadır. Batılı-liberal demokrasi teorisinde herhangi bir konudaki parlamento tasarrufunda oybirliği manasında uzlaşma (konsensüs) şartı yoktur. Buna karşılık tatbikattan Arend Lijphart tarafından literatüre “con-sociationalism” kelimesiyle (Türkçede oydaşmacılık) aktarılan ve İsviçre gibi kökten bölünmüş toplumlarda uygulanan modeller vardır. Buna göre, mesela İsviçre’nin devlet konseyinde, nüfuslarına göre, Almanca konuşanlar 4, Fransızca konuşanlar 2, İtalyanca konuşanlar 1 üyeyle temsil edilir. Belçika’da başbakan Flaman, bakanlar eşit sayıda Flaman ve Valon’dur. Lübnan’da cumhurbaşkanı Hıristiyan, başbakan Müslüman, yanlış hatırlamıyorsam meclis başkanı Dürzi’dir. Evvela, komisyonun kökten bölünmeyi keskinleştirecek böyle bir modelde ittifaka varacağını sanmıyorum. Uzlaşma kelimesi Türkiye siyasî alanına gerçekte, bir siyasî prensip olarak değil, bir AK Partilinin cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek için sokulmuştu. Bu kelimeyi piyasaya sürenler de, siyasî partilerin “siyasî düşünce ve doktrin ortaklığı” temelinde kurulduğunu, farklı siyasî düşünce ve doktrine sahip diğer partilerle rekabet durumunda olduklarını, uzlaşmanın mutad olmadığını biliyorlardı. Kaldı ki, katılımcı demokrasi teorisyenlerinden Benjamin Barber, Türkçeye “Güçlü Demokrasi” adıyla çevrilen eserinde, uzlaşmacılık dayatmasının “birlikçi ideolojiye” ulusal düzeyde de faşizme yol açacağını yazmaktadır (s: 194). Nitekim, faşizm kelimesi de İtalyanca, birlik anlamındaki “fascio” kelimesinden üretilmiştir.

Çağdaş, liberal demokratik bir anayasada uzlaşılarak oybirliğine varılmasını çok isterim ama, katılımcı demokrasi gereği olarak, karar ve uygulamaların, bunların kadrolarının çoğunlukla yerel organlara devrine, merkezî hükümet ve idarenin dile, dine, eğitimin organizasyon ve müfredatına karışmamasına hangi parti ne diyecektir? MHP ile BDP’nin, CHP ile AK Parti’nin uzlaşması nasıl olur? Uzlaşma uğruna, her tarafın istediğinin insicamsızca yazılacağı bir metin Fransa’nın ancak 12 yıl yaşayabilen ve Fransa’yı dışarıda felaketlere, içeride kaosa sürükleyen 1946 tarihli, 4. cumhuriyet anayasasına benzer. Böyle bir anayasadan bugünkü metin dahi evladır. Gerçekten anayasa yapacaksak, bu ittifak mahiyetindeki uzlaşmayla değil, ancak demokratik anlayışa uygun parlamento çoğunluğuyla yapılabilir. Nitekim Sayın Başkan da “B Planı” olarak bu tercihi açıklamıştır.

*Avukat, LDT Kurucu Başkanı

30 Nisan 2012

 

 

 

4+4+4: Eğitim özelleştirilmeli mi?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, ‘eğitimde özel okullardan hizmet satın alacağız’ ifadelerinden sonra Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yaptığı bir açıklamada; ‘Özel okulların eğitim sistemimizdeki payının yüzde 2 düzeyinde olduğunu bunun yüzde 20’lere çıkması gerektiğini ifade etti. Ayrıca Sayın Şimşek; öğrenci başına eğitimde kullanılması kaydıyla 1500 lira verildiğinde durumu müsait olan vatandaşımız üstüne bir miktar daha koyup çocuğunu özel okulda okutabilir bu da bizim yükümüzü azaltmış olur’ dedi. Sayın Atilla Yayla’nın ifadesiyle özellikle eğitim ve sağlık konuları hassas ve hisleri harekete geçiren konulardır. Bu bakımdan kimse ülkenin zengin olup olmadığına bakmaksızın bu hizmetlerden isteyenin istediği kadar faydalanmasını talep eder. Ancak Sayın Yayla özellikle eğitimin diğer boyutlarına ilaveten aynı zamanda iktisadi bir konu olduğunun altını çizer. Çünkü eğitim için araç-gereç ve personel kısmı doğrudan doğruya iktisadi maldır. Ve bu mallar olmadan -Türkiye gibi zengin olmayan bir ülkede- eğitim hizmetleri sağlanamaz.

Türkiye’de eğitim herkesten temin edilen vergilerle finanse edilen dolayısıyla devlet tekelinde zorunlu ve ücretsiz bir hizmet olarak sunulan bir faaliyettir. Ancak üzülerek ifade etmek gerekir ki mevcut finansman sistemiyle eğitimin ekonomiye dayalı birçok sorunları giderilememektedir. Bu da her geçen gün kamusal eğitimde kalite düşüşlerine neden olmaktadır. Buna rağmen günümüzde devletlerin eğitim faaliyetlerini zorunlu ve ücretsiz sunmalarını destekleyen/meşrulaştıran birtakım argümanlar öne sürülmektedir. Eğitimin zorunlu ve ücretsiz sunulmasını meşrulaştıran argümanlardan en yaygın olanları; sosyal ve ekonomik dışsallık, yoksullar yararına, okuryazar oranını arttırma ve suç oranını düşürmedir. Tam da bu noktada bazı sorulara cevap vermek durumundayız. Devletin eğitime müdahalesinin haklı gerekçeleri var mıdır? Kamusal eğitim gerçekten yoksullar yararına dönük bir hizmet midir? Bu anlamda eğitim özelleştirilmeli mi? Öncelikle devletin eğitim faaliyetlerini destekleyen argümanlardan en yaygın olanı ile başlayalım.

Dışsallık argümanı;

Kamusal eğitim hizmetlerini savunanlar eğitimin sadece bireye değil içinde yaşadığı topluma da fayda sağladığını aynı zamanda bunun ekonomik verimliliği de arttırdığını düşünürler. Bu bakımdan eğitimin pozitif dışsallık ürettiğini savunarak devletin eğitime müdahalesini haklı görürler. Ne var ki bu konuda yapılan birtakım araştırmalar ve elimizdeki somut veriler devletin eğitime müdahalesini haklı görenleri yanıltacak cinsten. Örneğin 2002 yılında Psacharopoulus ve Patrinos’un yaptığı bir araştırma eğitimin özel getirisinin sosyal getirisinden daha fazla olduğunu göstermektedir. Araştırmada OECD ülkeleri sosyal getiri oranı; ilkokul düzeyinde 8,5 iken özel getiri oranı 13,5, ortaokul sosyal getiri oranı 9,4’e karşılık özel getiri oranı 11,3, lise düzeyi sosyal getiri oranı 8,5’e karşılık özel getiri oranı 11,6 olarak tespit edilmiştir.

Diğer taraftan eğitimin toplumsal birliği sağladığı, çatışmayı önleyip toplumda hoşgörü ve huzur ortamı sağladığına dair pozitif dışsallıklarında bir geçerliliği yoktur. Ülkemizden örnek verecek olursak; yıllardır devlet tekelinde tek bir anlayışa dayalı sunulan eğitim faaliyetlerinin toplumda ciddi bir hoşgörü kültürü yaratamadığını bilakis yıllardır farklı kültür, inanç ve mezheplere dayalı köklü toplumsal sorunların oluşmasına zemin hazırladığını ifade edebiliriz.

Eğitimin verimliliği artırması, zenginleşmeyi ve refahı getireceği dolayısıyla toplumun tümüne yardımda bulunduğu görüşüne David Friedman ‘fiziksel sermaye de verimliliği arttırır o zaman buradan tüm yatırımların, verimi artıracak her şeyin sübvanse edilmesi gerektiği sonucunu mu çıkarmalıyız’ diyerek bu görüşe karşı çıkar. Friedman örneğin arabanın işçilere çalışma için daha fazla zaman, işe gidip gelmek için ise daha az zaman imkânı sunduğu gerçeğinden yola çıkarak o takdirde araba üretiminin de sübvanse edilmesi gerektiğini ifade eder. Aslında Friedman buradan yola çıkarak verimi arttıracak olan her şeyin sübvanse edilmesi sorunuyla karşı karşıya kaldığımızı bizlere hatırlatır. Bu durumda da sürekli neleri vergilendirmemiz gerektiği konusunu konuşacağız.

Yoksullar yararına mı?

Devletin eğitimi tek elden yürütmesinin daha çok yoksullar yararına dönük bir hizmet olarak görülmesi de yanıltıcıdır. Çünkü bu konuda düşük gelirli kesimleri kollamayı he-defleyen eğitimde devlet müdahalesi politikasının sonuçta orta ve üst sınıflara kaynak transferine dönüştüğüne ilişkin çeşitli araştırmalar bulunmaktadır. Örneğin Rozada ve Menendez’in 2002 yıllarında Arjantin’de yaptığı bir araştırma dikkat çekicidir. Araştırma sonucunda Arjantin’de üniversiteye giden bireylerin gelir diliminin en üst kısımlarında yer alan, yüksek eğitimli ailelerden geldikleri tespit edilmiştir. Ücretsiz eğitimin verildiği kamu üniversitelerine giden öğrencilerin yüzde 90’ı, kişi başına düşen aile gelirleri ortalamasının da üstünde olanlarıdır.

Benzer bir araştırma ülkemizde de yapılmıştır. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden biri olan ODTÜ İktisat Bölümü öğrencileri arasında yapılan bir ankette; “Öğrencilerin yüzde 50’den fazlasının orta ve orta-üstü gelire sahip ailelerden geldiği, yüzde 67’sinin ailesine ait bir evi, yüzde 64’ünün ailesine ait bir arabası olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin yüzde 94’ü ise üniversite sınavı öncesi dershaneye gitmiştir. Hatta yüzde 83’ü iki veya daha fazla dönem dershaneye devam etmişlerdir.” (Fikret Şenses, ODTÜ Gelişim Dergisi, 2005) Yapılan benzer araştırmalara göre devlet okullarından dersha-neye gitmeden üniversiteye gelenlerin sayısı yok denecek kadar azdır.

Devletin eğitim hizmeti sunmasının gerekliliğine dair öne sürülen bir diğer önemli argüman da kamusal eğitimin suç oranını düşürdüğüdür. Cehaletin suçlu ürettiği bir gerçektir ne var ki eğitimin daha nitelikli suçlular ürettiği de bir gerçektir. Bugün yüksek tahsil yapanların da örneğin yolsuzluk, hırsızlık, organ mafyası, adam öldürme ve darbe isteme gibi bir yığın insan hakları suçlarına karıştıkları görülmektedir. Ayrıca bir suçlu için en iyi okul hapishane olmasına rağmen birçok suçlunun hapisten çıktıktan sonra tekrar benzer bir suça bulaştığı da ayrıca üzerinde durulması gereken bir başka konudur.

Ailenin yerine devlet seçiyor

Kamusal eğitimin bir önemli yararının çocukları için eğitim türünü seçemeyecek kadar bilinçsiz olan aileleri yardımda bulunmak olduğu ifade edilir. Bu düşünce Türkiye’de özellikle bazı kesimler tarafından savunulan yaygın bir kanaattir. Buna göre devlet, ailelerin çocukları için öğrenmesini istediği bilgiler yerine -ailelerin bilinçsizliği dikkate alınarak- ailelerin yerine kendi istediği bilgileri öğretilmesini daha yerinde bulur. Ve eğitim sistemini de bu anlayış doğrultusunda dizayn eder. Oysa bu, bireyin tercihleri doğrultusunda daha özgürlükçü bir anlayışla şekil bulan bir eğitimle en az bir kuşak sonra ortadan kalkabilecek bir sorundur. Kaldı ki bugün ülkemizde bazı derneklerin özellikle aile eğitimine dönük verdiği seminerler ve bu alanda sarf ettikleri gayretler de bu duruma ciddi katkı sağlamaktadır. Kısacası aileleri çocukları için eğitim türünü seçemeyecek kadar bilinçsiz bulma düşüncesi pekte ikna edici bir argüman değildir.

Eğitim özelleştirilmeli

Bilindiği gibi ülkemizde eğitim büyük ölçüde devlet tarafından sunulmakta, finanse edilmekte ve denetlenmektedir. Ne var ki devletin eğitime müdahale etmesinin pek de haklı gerekçeleri bulunmamaktadır. Üstelik kamusal eğitimin başarılı olduğu da iddia edilemez. Bu bakımdan devlet okullarının kötü performansı dershaneler aracılığıyla kapatılmak istenmektedir. Diğer taraftan eğitim mevcut finansman modeli marifetiyle daha çok üst gelirli ailelere dönük ayrıcalıklı bir duruma da dönüşmektedir. Bu durumda yapılacak en doğru şey eğitimin büyük ölçüde özelleştirilmesidir. Eğitimin özelleştirilmesinin ailelerin seçenek imkânlarını arttıracağı bir gerçektir. Eğitimin bir cazibe merkezi haline gelebilmesi için özelleştirilmesi yani farklı kesimlerin kendi okullarını kendi bildikleri yoldan açabilmeleri sağlanmalıdır.

Devlet, ‘serbest eğitim piyasasında’ oluşacak olan eğitim türlerinden birini seçen ailelere sırf burada harcanması şartıyla mali destek imkânı sunabilir. Mesleki eğitim için Milton Friedman ‘İnsan sermayesine yapılan bir yatırımdır’ der. Neticede bireyin ekonomik üretkenliğini arttırmak için işlev görür. Bu bakımdan özellikle mesleki eğitim için de devlet bireye karşılıksız destek yerine sonradan ödenmesi koşuluyla bir miktar mali destek sunmalıdır. Özel teşebbüsün gittikçe büyümeye başladığı ülkemizde eğitimin hâlâ devlet tekelinde standart bir hizmet olarak sunuluyor olması birçok kalite sorununu da beraberinde getirmektedir. Öncelikle kimse kötü performansın sonuçlarından tam anlamıyla sorumlu tutulmamaktadır. Aileler ise eğitim bedava bir hizmet olarak sunulduğundan olsa gerek eğitim süreçlerinde ciddi denetleyici rol üstelenemiyorlar. Ve karar alma mekanizmalarına da dâhil olamıyorlar. Vergi ödedikleri halde eğitim desteği alamayan özel okullarda ise aileler aynı zamanda eğitim satın aldıkları kurumda ciddi bir denetleyici rol üstlendiklerinden bu kurumlar kamu okullarına göre daha başarılı olmaktadırlar.

AK Parti döneminde sağlık alanında gerçekleştirilen sağlık hizmetinin büyük oranda özel sektörden alınmasını öngören ve işe yarayan uygulama eğitim sektöründe de işlerlik kazandırılabilir. Diğer taraftan bugün rekabetçi piyasa ekonomisinin sunduğu farklı tercihlerle insanlar düşük maliyetle kaliteli hizmetler satın alabilmektedir. Örneğin bugün insanlar neredeyse 20-30 TL’ye kadar varan fiyatlarla uçak yolculuğu yapabilmektedirler. Keza her gün telefonlarımız cazip kampanya mesajlarıyla dolup taşmakta. Firmalar her gelir düzeyine uygun çeşitli paketler hazırlayarak iletişim alanında mükemmele yakın hizmetler sunmaktadırlar. Aslında serbest piyasa, düşük maliyetle yüksek kalitenin elde edildiği, yeni fikirlerin ve icatların geliştirildiği dolayısıyla tüketicinin her türlü talebinin giderildiği, farklı iş imkânlarının ve alanlarının yaratıldığı en önemlisi de özgürlükçü bir anlayışın gelişmesine katkı sunduğu ortamlar sunmaktadır insanlara. Bu bakımdan eğitimin büyük ölçüde özelleştirilmesinde fayda vardır.

* LDT Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi Koordinatörü

ufukcoskunn@gmail.com

Yeni Şafak, 28 Nisan 2012

Maltepe

“Düşün ki bir güzellik yarışması yapılmış, kızların hiçbiri katılmamış…”

Maltepe Üniversitesi’nin akla ziyan bir kararla kız öğrenciler arasında güzellik yarışması yapma kararı aldığını duyduğumda ilk aklımdan geçen cümle bu oldu. Savaş karşıtlarının malum hayalini ifade eden “Düşün ki savaş çıkmış, kimse gitmemiş” sloganını bu duruma uyarlayıvermişim kafamda.

Benzetme kimilerine -özellikle erkeklere- abartılı gelebilir ama bu tür yarışmaların ve kadın güzelliği etrafında dönen bütün o faaliyetlerin, kadın kişiliği üzerinde savaş kadar tahripkâr olduğunu o kadar iyi biliyorum ki…
Ama bu arzumun olmayacak bir hayal olduğunu da biliyorum.

Katılacaklar… Hem de akın akın katılacaklar. Hatta daha şimdiden önlerinde bekleyen finalleri unutup geceleri yatağa yattıklarında kraliçelik hayali kurmaya başladılar bile. Bu hayal zihinsel enerjilerinin yarısını yutup konsantrasyonlarını darmadağın edecek. Bir kez daha tuzağa düşecekler. Ergenliklerinden başlayıp yaşlılığın kabulüyle sona erecek olan “büyük esaret” bir kez daha avucunun içine alacak onları. Bir kez daha dış görünüşlerinin esiri olacaklar.

“Nasıl görünüyorum?”

Kadın cinsi, hayatı boyunca kendinin dışarıdan görüntüsünün esiri olarak yaşar. Bu esaretin bedeli, dünyanın yarısını oluşturan bir cinsin, kendini gerçekleştirememesi, kendi sınırlarına ulaşamamasıdır. Yaşadığı hiçbir şeyi tam olarak yaşayamaması, hayatın tadını çıkaramamasıdır.

Bütün kadınlar o “büyük esareti” bilir. Kadın için, bir şeyi yaparken nasıl göründüğü, nasıl algılandığı yaptığı şeyin önüne geçer hep. Çocukluktan çıkıp kadınlar dünyasına adım attığı engenlikle birlikte, artık başlıca uğraşı, kendi kendisinin gözlemcisi olmaktır. Sesini değil, sesinin yankısını başkasının sesiymiş gibi dinleyebilir. Bakışlarındaki anlamı bir başkasının bakışıymış gibi seyredip gerekli rötuşları yapabilir. Adeta kendi simülasyonunu yaratır ve ona bakarak kendini sürekli yeniden yaratmaya çalışır. Örneğin bir kadın koşmaya kalktığında poposunun sallanıp sallanmadığını, göğüslerinin hoplayıp hoplamadığını aklından çıkaramaz. Sonuçta koşmaya, sadece koşmaya konsantre olamaz. Yüzerken, koşarken, top oynarken, atlarken, zıplarken hep vücudunu kollamak, onu “başkalarının gözünden” seyretmek zorundadır. Bir genç kız bir enstrüman çalmaya kalktığında, nasıl çaldığı kadar çalarken nasıl göründüğüyle ilgilidir. Bir toplulukta konuşurken, belki ne söylediğinden çok; konuşurken nasıl göründüğüne takar kafayı. Zihninin yarısı, ağzından çıkan sesin tonunda, yüzünün mimiklerindedir.

Sonuçta kadın, kendi kendisinin önünde bir perde olur ve o perde dış dünyayı algılamasını -ve tabii ki dönüştürmesini- engeller. İlgi alanı, kendisini seyrettiği aynanın görüş alanıyla sınırlanır. Ufku daralır, hiçbir şeye zihnini tam veremez, yoğunlaşamaz hale gelir. Bu yoğun gözlemleme faaliyeti öyle müthiş bir enerji yutar ve kadın bu çaba içinde o kadar bitap düşer ki, geriye yaşadığı dünyayı anlamak, öğrenmek ve değiştirmek için gereken enerji kalmaz.

Üniversite de böyle yaparsa

Kadın cinsinin “ikinci cins” olmaktan kurtuluşu bu çemberi kıran, kendi güzelliğinin tutsağı olmamayı başaran, kendini dışarıdan seyretmeyi bırakıp dünyayı seyre koyulan kadınların çoğalmasıyla gerçekleşecek besbelli ki…

İyi de, üniversite bile kız öğrencilerine güzelliğinin sahip olduğu en değerli sermaye olduğunu hatırlatmaya devam ederse nasıl çıkacak o öğrenciler bu kısır döngüden? “Güzel bir kariyer için ilk adım” sloganıyla kadınlar için güzel bir kariyerin olmazsa olmazının güzellik olduğunu bir kez daha kafalarına kakmak bir eğitim kurumuna mı düşerdi! O öğrenciler bunun için mi geçti bütün o Sırat köprülerinden? Bunun için mi milyonlar arasından sıyrılıp üniversite okumak istediler?
Böyle eğitim kurumuna yazıklar olsun!

 

Bugün, 28.04.2012

Devrim Özkan – Siyasal Sistemimizi Yeniden Yapılandırmak

Toplumumuzun cumhuriyet deneyiminin geldiği son noktada siyasal sitemimizin baştan aşağı yeniden yapılandırılması zaruret haline gelmiştir.
Yirminci yüzyılı ne yapacağına karar veremeden geçiren toplumumuz siyasal sitemini yeniden yapılandırırken geleceğine dair kararını da vermek zorundadır.

Ülkemizin nasıl bir biçimde yönetilmesi gerektiğine dair tartışma birkaç ana başlığa ayrılabilir. Birincisi idari mekanizmanın adil bir biçimde nasıl işletileceğidir. İkincisi halkın idari sistemdeki konumunun ne olması gerektiğidir. Son olarak idari mekanizmanın etkin ve verimli bir biçimde işlemesi için nasıl yapılandırılması gerektiği bir diğer ana başlıktır. Şüphesiz bu üç başlık birbirleriyle derinden ilişkilidir. Dolayısıyla her biri ele alınırken diğerleriyle bağlantısı dikkate alınmalıdır.

Ne yazık ki toplumumuzda siyaset devlet kaynaklarının nasıl paylaşılacağına indirgenmiştir. Bu nedenle de siyasal aktörler devletin karşısına daha fazla kaynak talebiyle çıkmaktadır. Ancak siyasal güç vasıtasıyla daha fazla devlet kaynağı edinmek toplumu oluşturan diğer unsurların aleyhine gerçekleştirilebilir. Toplumu oluşturan bütün sınıf ve gruplar daha fazla devlet kaynağı edinmek için siyasete katıldıklarında çatışmaların şiddetlenmesi kaçınılmazdır. Daha fazla devlet kaynağı edinmek için sürdürülen çatışmalar ise kazananı olmayan bir savaştır. Zira güç kullanarak edinilen menfaat adaletli bir idarenin sürdürülebilirliğini imkânsız hale getirir. Ayrıca diğerlerine rağmen kaynak edinenin meşruluğu her zaman sorgulanmaya açıktır.

Dolayısıyla siyasetin devlet kaynaklarının dağıtımı biçiminde algılanmasını ortadan kaldıracak bir yapılanma zaruridir. Aksi takdirde yaşamın sürdürülebilmesi siyasetle iştigal etmeye bağımlı hale gelir. Toplumu meydana getiren diğer aktörler siyaset vasıtasıyla daha fazla kaynak edindikçe devlet kaynaklarından mahrum kalanlar dezavantajlı duruma düşer. Elbette bu kaynaklar sadece nakdi değildir. Ayrıca bürokratik işleyişin belirli bir zümre için daha aktif kılınmasıyla da ilgilidir. Bu durumda devlet toplumu meydana getiren tüm aktörlerin refahlarını arttırmak için çatıştıkları bir arenaya dönüşür. Böylesi bir siyasal sistemde refahın ve huzurun sürdürülebilmesi mümkün değildir.

Halkın devleti kaynak sağlayıcı olarak telakki etmediği bir siyasal sistemin nasıl yapılandırılabileceği hayati bir sorudur. Devletin ideal bir çalışma, ticaret ve üretim ortamının garantisi olarak algıladığı bir siyasal kültür kurumsallaşmadıkça bu meselenin çözüme kavuşması mümkün görünmemektedir. Bunun için öncelikle devletin toplumsal yaşamın her alanında belirleyici bir aktör olmaktan vazgeçmesi gereklidir. Devletin merkezi uygulamalarının müdahalesi olmadan lokal meseleler daha etkin bir biçimde çözülebilir. Zira devletin bürokratik işleyişinin, meselelerin çözümünden ziyade daha büyüklerine yol açtığı görülmektedir.

Devlet ile halk arasındaki mesafenin ne olması gerektiği bütün siyasal sitemlerin başlıca meselesidir. Avrupa siyaset sisteminde devlet sözde politik özgürlükler vasıtasıyla bireyleri siyaset arenasına çeker. Hâlbuki siyasal katılım vasıtasıyla toplumu meydana getiren diğer bireylere rağmen daha fazla kaynak edinme peşinde koşan kişilerden meydana gelen bir toplumda düzenin nasıl sürdürülebileceği her zaman problemlidir. Devletin sadece koruyucu bir şemsiye işlevi gördüğü siyasal yapılanmalarda ise devletin etkinlik sahasının daralmasıyla yüksek vergilerden muaf kalan kişilerin hem geniş bir sahada faaliyet gösterebilmeleri hem de yaşamak için kendi yaratıcı ve üretici potansiyellerine güvenmeleri mümkün hale gelir. Devletin boşalttığı alanlar birey ve cemaatler tarafından doldurulur. Devletin üstlendiği çoğu işlevi toplum ‘aracı kurumlar’ vasıtasıyla yerine getirir. Lokal gereklilikler göz önüne alınarak gerçekleştirilecek uygulamalar farklı yöntem ve uygulamaların ortaya çıkmasına olanak sağlar. Böylece ortaya çıkan çeşitlilik refah ve huzuru besler.

Devlet ile halkın iç içe geçtiği bir siyasal sistem tüm bunların gerçekleştirilmesine engeldir. Birey ve cemaatlerin varlıkları devletin her türlü olumsuz etkisine karşı güvence altına alındığında siyaset güç ya da retorik vasıtasıyla daha fazla kaynağın temin edildiği bir saha olmaktan çıkar. Herkesin diğerlerini eleyerek daha fazla refah elde edebileceğini düşündüğü bir siyasal sistem sürdürülebilir değildir. Devletin kaynağı topladığı vergilerdir. Devlet vasıtasıyla yüksek vergiler toplayarak kimilerine zarar verecek bir biçimde kaynakların tasnif edilmesi adil ve meşru bir yönetimin gerçekleştirilmesine engeldir. Bundan dolayı devleti yurttaşlarına doğrudan doğruya refah sağlayan bir aygıt olarak görülmekten vazgeçmek zaruridir. Zira devletin toplumsal yaşamımızdaki etkinliği azaldıkça ve sadece kuruyucu bir şemsiye işlevi gördükçe refahın, huzurun ve mutluluğun adalet ve meşrulukla birlikte sürdürülebileceğini görme olanağına kavuşabiliriz.

İdari mekanizmaların nasıl daha etkin ve verimli hale getirilebileceği bir yandan adil ve meşru yönetimin varlığına diğer yandan halkın siyasal sistemdeki konumuna bağımlıdır. Devlet her türlü meselenin çözüleceği adres olarak görüldükçe adil ve meşru bir yönetim gerçekleştirilemez. Toplumu meydana getiren unsurlar çoğu zaman farklı ilgi ve çıkarlara sahiptir. Devletin ürettiği çözümler kimilerinin lehine olabilirken, başkalarının aleyhine sonuçlar verebilir. Bu durumda ortaya çıkan çatışmaların idari mekanizmanın etkinlik ve verimliliğini olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Halk tüm unsurlarıyla siyasal alanı meydana getirdiğinde, ya da başka bir deyişle devlet ile halk arasındaki mesafe tamamen kapandığında, farklı ilgi ve çıkarların savaş alanına dönüşecek olan devletin refah ve huzurun güvencesi olması imkânsızdır.

Tüm bu sebeplerden dolayı devlet birey, topluluk ve cemaatlerin etkinlik sahalarını genişletecek bir biçimde toplumsal hayatın kimi alanlarından çekilmelidir. Böylece devlet vasıtasıyla dolaylı bir biçimde kültürel, ekonomik ve sosyal etkileşimde bulunan tüm unsurlar birbirleriyle doğrudan temasa geçerek toplumun tüm dinamiklerinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Bu sayede siyasal başarı diğer unsurların refah ve huzurunun aleyhine kazanılan bir şey olmaktan çıkacaktır. Siyasal sistem ve devlet toplumu oluşturan tüm unsurlar için en mükemmel güvenceyi sağlayacak bir aygıta dönüştükçe hem adalet ve meşruluk hem de refah ve huzur teminat altına alınacaktır.

 

Egeli Haber, 25.04.2012

Umutsuz bir deneme: 27 Nisan Muhtırası

 

Bugün, yakın siyasi tarihimizin dönüm noktalarından birinin; son muhtıranın 5. yıl dönümü…

 

Ama benim açımdan asıl önemli tarih 27 Nisan değil, 28 Nisan…
Eğer 28 Nisan olmasaydı; 27 Nisan tarihi, TSK’nın demokrasimize karşı yaptığı sayısız müdahaleden bir tanesinin tarihi olacak, ayrıca sonuncusu da olmayacak ve doğrusu pek de hatırlanacak bir tarafı bulunmayacaktı.
27 Nisan’ı önemli kılan şey, 28 Nisan’dı.
O günü çok iyi hatırlıyorum. Bir gün önce e-muhtırayı okumuş; ordudan gelen bu küstah tehdit, bu saygısızlık ve haddini bilmezlik karşısında sinirden tir tir titremiş; ya hükümet bu küstahlığı yutarsa diye endişe içinde cevabı beklemiştim. Cemil Çiçek’in hükümet adına yaptığı açıklamayı dinlerken hissettiğim yürek serinlemesini ve sevinci unutamam. İşte nihayet, seçilmişler aldıkları oyun hakkını veriyor hem kendi onurlarını hem de bizim onurumuzu kurtarıyorlardı. Bu, darbeler tarihinde gerçek bir kırılmaydı. Türkiye’nin siyasi gidişatında geri dönülmez bir adımın atılışıydı. Bu, çok mutlu bir andı!

27 Nisan bir blöftü

Şimdi, aradan beş yıl geçtikten sonra yapılan tartışmalarda şu soru soruluyor sıklıkla: Aynı tutum 28 Şubat’ta da alınamaz mıydı ve o zaman her şey farklı yaşanamaz mıydı?
Bu konuda söylenecek her şeyin büyük oranda spekülasyon olacağını baştan kabul ederek, 1997 ile 2007 arasında önemli farklar olduğuna işaret etmek isterim.
2007 yılında hükümet o tok cevabı verebildiyse, aradan geçen on yıl boyunca yaşananlardan dolayı verebildi. Bu yaşananların başında da geniş kitlelerin 28 Şubat’ta yaşadıkları büyük deneyimden çıkardıkları ders vardı. 28 Şubat, bütün diğer darbelerden farklı olarak sadece dar siyasi kadroları değil, toplumun büyük çoğunluğunu düşman ilan ederek, sadece siyasete değil, topluma da balans ayarı vermeye kalkarak kendi kuyusunu kazmış ve geniş muhafazakâr kitlelerde çok önemli bir bilinç sıçramasına yol açmıştı. 2007’ye gelindiğinde bu büyük toplumsal değişikliğin meyveleri karşımızdaydı artık: Darbecilerin anlattığı öcü masallarına artık asla inanmayacak olan ve darbenin her türlüsünden nefret eden geniş kitleler; darbeciliğe karşı kararlı mücadele yürüten bir basın; çeşitlenmiş ve güçlenmiş sivil toplum kuruluşları ve bütün bu güçleri arkasına almış güçlü ve istikrarlı bir siyasi önderlik…
Bütün bu koşullar bir arada okunduğunda, 27 Nisan Muhtırası’nı verenlerin ne kadar ümitsiz bir pozisyonda oldukları apaçıktı.
Bir başka deyişle, bu muhtıra blöften başka bir şey değildi. “Ya tutarsa” diye yapılan kurusıkı bir atıştı. Muhtıracıların tek umudu, siyasetin şimdiye kadar ortaya koyduğu “korkma ve sinme” geleneğini sürdüreceğini umarak pazarlığa girişmek ve 3’te 2’ye (Başbakan ve Meclis Başkanı sizden, Cumhurbaşkanı bizden) razı etmekti.

“Analist”lerin son çırpınışları

Aslında biraz geri dönerek bakacak olursak, 2007’de verilen bu e-muhtıranın altyapısının 2005’ten itibaren hazırlanmaya çalışıldığını görürüz.
Şemdinli provokasyonu, Rahip Santoro cinayeti, Danıştay saldırısı, Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması, Hrant Dink’in öldürülmesi, Zirve katliamı, bütün bunlar cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanacak büyük hesaplaşma öncesi toplumu bölmeye ve kaos yaratmaya yönelik provokasyonlardı. Ne var ki bu provokasyonların hiçbiri tutmadı. Zira artık provokasyonlara karşı tecrübeli, kül yutmayan bir kamuoyu vardı.
Darbeciler içeride toplumsal barışı sabote etmeye yönelik provokasyonlar tezgahlarken, bir yandan da yurtdışında “Türkiye’nin tehlikeli bir siyasi rotaya girdiği ve darbe ihtimalinin yüksek olduğu”propagandasını yaparak uluslararası destek arıyorlardı. Türkiye dışını mesken tutmuş kimi sözde analistlerin (örneğin Zeyno Baran’ın) “Türkiye’de 2007’de darbe olma ihtimali yüzde 50” tarzı yorumları, yurtdışındaki kimi mahfillere “kazanacak ata oynayın” mesajı vermeye çalışmaktan başka bir şey değildi.
Ama “analist”lerin bu çırpınışları da bir işe yaramadı. Zira uluslararası kamuoyu kazanacak atın kim olduğunu onlardan çok daha iyi görüyordu.
Ve işte bu yüzden de 27 Nisan muhtıracıları 28 Nisan’da hem içeride hem dışarıda dımdızlak kaldı ve 28 Nisan günü siyasi tarihimize demokrasinin yüz akı bir gün olarak geçti.

Bugün, 27.04.2012

Şok tedavisi girişimi

Böyle bir şey ancak bir zombi olabilir; ne hayatta tam olarak, ne ölü.

 

Hayalet gibi dolaşıyor aramızda. Zombi, yani yaşayan ölü.

CHP’den söz ediyorum. ‘Yeni’si bile böyleyse, varın ‘eski’sini siz düşünün. Hâlâ ‘tek parti dönemi’ uygulamalarını savunan, onları aklamaya çalışan bir parti için başka ne söylenebilir? O başka bir çağa ait; kimsenin artık anmak bile istemediği bir çağa. Ama bu çağdalar şimdi ve bu halktan oy istiyorlar. Ölülerden medet umanlardan da alıyorlar oyları. Ama yetmiyor işte; siyaset yaşama ve geleceğe ilişkin bir davet. CHP’de olmayan şeyler yani… Geçmişte takılıp kalanların bir cazibesi yok siyasette.

Yine de memleketin anamuhalefet partisi bu. Biraz yaratıcı, pratik, pragmatik olmasını, kâr-zarar analizini iyi yapmasını bekliyor insan. Cami polemiğine bakın; CHP’nin tepe kadrolarının ne kadar ‘saf’ olduklarının kanıtı.

Başbakan Erdoğan sürekli olarak CHP’nin geçmişini gündeme getiriyor. Dersim meselesine girip CHP’yi katliam yapmakla itham ediyor, İstiklal Mahkemeleri’nden söz edip CHP’nin astığı masumları hatırlatıyor, ekmek karnelerini gösterip CHP’nin beceriksizliğini vurguluyor, kapatılan camileri gündeme getirip CHP’nin zulüm ve baskılarını belgeliyor.

Peki CHP ne yapıyor? Safça bunlara karşılık vermeye çalışıyor. Karşılık verdikçe de ‘tek parti CHP’sinin’ bütün günahları şimdiki CHP’ye de yazıyor. Başbakan memnun bu polemikten; çünkü CHP’nin ‘merkez ve sağ’ seçmenler arasındaki ‘tarihsel’ algısını iyice pekiştiriyor bu polemikler.

Tek parti dönemini ve bu dönemin CHP’sini savunmak akıl kârı değil. O dönemde yapılan zulümler, kıyımlar, yanlışlar saymakla bitmez. Savunmak da mümkün değil.

CHP zaten geleceğe ilişkin pozitif bir umut ve program sunamıyorken bir de geçmişin günahlarına sahip çıkıyor. Oysa yapması gereken o geçmişle arasına kalın bir duvar örmesi. Hayır, aksini yapıyorlar. Kılıçdaroğlu, hâlâ Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümünü kutluyor. Bizzat CHP tarafından sonradan kapatılan Köy Enstitüleri’ni, ”tarih boyunca Türklerin dünya uygarlığına yaptığı tek özgün katkı” olarak niteleyebiliyor.

Pes doğrusu; ‘Yeni CHP’ tam 72 yıl önceki modeli savunabiliyor. Çağına yabancı bir parti işte böyle olur. Cami polemiği tam bir facia. ‘Kapatılan, ahır yapılan tek bir cami yok.’ iddiasında bulunuyor Kılıçdaroğlu. Sonra da savunma yapacağım diye ‘Osmanlı döneminde de askerî nedenlerle camilerin askerlere tahsis edildiğini’ söylüyor.

Tek parti döneminin dine, dinî kurumlara ve dindarlara yönelik politikasını istisnasız savunur bir pozisyon alırsanız, Başbakan’a ‘altın gol’ pozisyonu vermiş olursunuz. O da Messi gibi topu yuvarlar CHP ağlarına. İşte çıkıp açıkladı resmî belgeleri ve rakamları; ‘1926-1950 arasında 513 cami, 327 cami arsası ve 1070 mescit’ satılmış, yani kapatılmış. Herkes bilir; savunma yaparken ‘alanı’ daraltmanız, güçlerinizi yoğunlaştırmanız gerekir. Siz 25 yıllık tek parti dönemini toptan savunmaya kalkarsanız, geçmiş olsun; kevgire çevirirler sizi…

Hep söylüyorum; CHP’nin sorunu ‘geçmişi’; komple savunulması imkânsız olan geçmişi. Hâlâ ‘devleti kuran parti, Atatürk’ün partisi’ vs. gibi söylemlerle geçmişe kilitlerseniz kendinizi, mevcut sorunları ve talepleri anlayamazsınız, yani siyaset yapamazsınız.

CHP’liler hiçbir şey bilmiyorsa Ecevit’in seçim performansını incelesinler. 1977 seçimlerine baksınlar örneğin; Ecevit nasıl yüzde 42 oy aldı? Geçmişi, devleti ve statükoyu temsil eden İnönü’ye isyan ettiği için, 12 Mart 1971’de askerlerin siyasete müdahalesine kafa tutup CHP Genel Sekreterliği’nden ayrıldığı için, Kemalizm’i ve katı laikliği sorguladığı için, daha az Kemalist daha çok halkçı olduğu için…

Kılıçdaroğlu’nun ‘yeni CHP’sinin de benzer bir ‘dönüşüm’ yaşaması beklendi. Bakın Kılıçdaroğlu’nun geldiği yere; Köy Enstitüsü kutlamaları… Oysa elinde müthiş bir öneri var; “12 Eylül darbe mevzuatının temizlenmesi”. Üzerine gitse hem AK Parti’yi sıkıştıracak hem memlekete yararlı bir katkısı olacak. Yok, 12 Eylül mevzuatına meydan okurken tek parti dönemine sahip çıkıyor… CHP tuhaf bir şey; ne ölüyor, ne yaşıyor. Solun da muhalefetin de önünü tıkıyor.

Zaman, 27.04.2012

Piyasa ekonomisi ve ahlâk

 

Piyasa ekonomisi, ekonomik aktörlerin (üretici-tüketici; çalışan-çalıştıran) ekonomik değer taşıyan üretim faktörlerini (emek, bilgi, toprak, sermaye, teşebbüs gücü) kendi ilgi ve amaçları doğrultusunda genel ahlâk ve hukuk kurallarının çizdiği bir çerçeve içinde serbestçe kullanıma sokmasına keyfî engel çıkartılmayan bir modeldir.

Ağırlıklı bölümü itibarıyla, Karl Polanyi gibi yazarların iddiasının tersine, kurulmaz, oluşur. Bir başka deyişle o, insanların yapmak istediği şeyi yapmasına, olmak istediği şeyi olmasına keyfî şekilde engel olunmaması hâlinde ortaya çıkan ekonomik yapılanma tarzıdır. Tarihin belki her zamankinden daha hızlı aktığı 20. yüzyılda yaşanan tecrübeler, piyasa ekonomisinin zenginlik ve refah üretme bakımından alternatiflerinden çok daha üstün olduğunu inkârı imkânsız olacak şekilde ispatladı. Artık, olgulara göz kapamaksızın, hiç kimse, merkezî planlamalı ekonominin (komuta ekonomisinin) piyasa ekonomisine üstün olduğunu söyleyemez. Bununla beraber bugün dünyada en yaygın ekonomik model saf piyasa ekonomisi değil, karma ekonomidir. Karma ekonomilerde görülen zenginliğin ana kaynağının da, ekonominin piyasacı kısmı olduğu açık bir gerçektir.

Muazzam zenginlik yaratmasına rağmen, piyasa ekonomisi hak ettiği itibarı akademik ve politik çevrelerde bir türlü görememekte. Özellikle ahlâk açısından eleştirilere maruz bırakılmakta. Kabaca ve doğrudan söylemek gerekirse, ahlâkla bağdaşmadığı ve hatta ahlâksızlığı teşvik ettiği öne sürülmekte. Şüphe yok ki bu eleştiriler haksız. Son yirmi yıldır dilim döndüğünce ve kalemim yazdığınca bunu anlatmaya çalışıyorum. Geçenlerde okuduğum konuyla ilgili ilginç bir makale gerçekten ufkumu genişletti (J. R. Clark ve D. R. Lee, “Markets and Morality”, Cato Journal 31 (1); 1-25). Bu yazıdan yararlanarak piyasa ekonomisi-ahlâk ilişkisine tekrar göz atmak istiyorum.

ULVÎ VE DÜNYEVÎ AHLÂK

Yazarlar, ahlâkı ulvî (magnanimous) ahlâk ve dünyevî (mundane) ahlâk olarak ikiye ayırıyor. Ulvî ahlâkın üç unsuru var: Niyetlenmiş yardım; yardımın bir kişisel maliyet pahasına yapılması; tanınan-teşhis edilebilen kişilere yardım edilmesi. Dünyevî ahlâk ise, söze ve sözleşme vaatlerine sadık kalma, doğruyu söyleme gibi genel kabul gören davranış norm ve kurallarına uyulması; başkalarının mülkiyet haklarına saygı gösterilmesi; kasıtlı olarak başkalarına zarar vermekten kaçınılması unsurlarından oluşuyor. Yazarlar çoğu kimsenin bireylerin şahsî-çıkar-arayışına dayanan bir sistemin ulvî ahlâkla uzlaşmayacağına inandığına işaret ediyor. Bu inancın yaygınlığını benim öğrencilerim ve iş arkadaşlarım üzerindeki gözlemlerim de teyit ediyor. Yine yazarların söylediği ve daha pek çok yazar tarafından da paylaşıldığı üzere, piyasa ekonomisine hak ettiği itibarın teslim edilmesinin önündeki en büyük engel bu, ve ortadan kaldırılmadığı sürece, maalesef, insanlar mecburen piyasada ekonomik faaliyetlerine devam edecek olmasına rağmen, piyasa ekonomisinin entelektüel çevrelerde meşruiyet kazanmasına mani teşkil etmeyi sürdürecek.

Yazarların işaret ettiği üzere ulvî ahlâkın yaradılıştan veya evrimci gelişimden geldiği ve insan için bir mecburiyet olduğu söylenebilir. Ancak, o, iki nedenle yaygın bir toplumsal işbirliğinin ve refahın temeli olamaz. İlk sebep, her birimizin kendilerine gerçekten ihtimam gösterebileceği insanların sayısının, verimli bir ekonomik sistemde işbirliği yapması gereken insanların sayısına göre çok az olmasıdır. İkincisi, geniş ve gelişmiş bir ekonomide yer alan üretici ve tüketicilere enformasyon ve müşevvik sağlamanın pazarlardan ve fiyatlardan daha etkin bir yolunu keşfetme mecburiyetidir. Bu yüzden, ulvî ahlâkla yetinme tercih edilerek dünyevî ahlâka olan ihtiyaç ortadan kaldırılamaz.

Ulvî ahlâkın kodları, ancak ve ancak benzeşen insanlar arasında ve küçük ölçeklerde etkili şekilde işleyebilir. Bu yüzden, o, açık toplumda işbirliğini genişletmekten çok sınırlar ve ayrımcılığı geriletmekten çok besler. İnsanlar çeşitli sebeplerin etkisiyle bildikleri, tanıdıkları, teşhis edebildikleri kişilerle dayanışmaya gitmek ister. Bu insan hayatının asla yok edilemeyecek bir gerçeğidir. Dolayısıyla, ulvî ahlâk gerekli ve spontanedir; ama geniş toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez. Buna karşılık, dünyevî ahlâk işbirliği imkânlarını artırır ve refahı artırmanın yanında sosyal dayanışma ve özgürlüğü de güçlendirir. Bunu doğrulayan örnekler kolayca verilebilir. Yazarlar ABD’de yaygın olan imece usulü ahır-ev yapmayı örnek veriyor. Ben daha anlaşılır olması için kasko sigortasını ele alacağım.

EKONOMİNİN AHLÂKI

Bir köydeki araba sahipleri, içlerinden birinin arabasına zarar gelmesi hâlinde bunu vasıflı işgücü, zaman, parça ve para katkısıyla ortaklaşa gidermeyi taahhüt eden bir anlayış geliştirebilirler. Bu çok takdire şayandır; ancak, komşu köy, kasaba ve şehirdeki araba sahiplerine bir fayda sağlamaz. Köydeki insanlar dil, din, etnisite vb. bakımlardan benzeştikleri için bu dayanışmaya girer ve benzeşmeyenleri dışlar. Bu bir ulvî ahlak davranışıdır. Oysa, zamanımızdaki otomobil kaza sigortası (kasko) insanlar arasındaki işbirliğini ve ortak refah çabasını hem mekân hem kapsanan insan-araç sayısı bakımından köydekiyle karşılaştırılamayacak ölçüde genişletir. Bu, adeta mucizevî bir olaydır. Kasko sigortası sayesinde mümin ile ateist; zengin ile fakir; Hıristiyan ile Müslüman; beyazla siyah dayanışma içine girer. Bunun olması için birinin diğerine benzemesi, hatta birinin diğerini bilmesi ve önemsemesi gerekmez. Birbirlerinden nefret ettikleri hâlde işbirliği yapabiliyor olabilirler.

 

Buna benzer pek çok örnek verilebilir. Hepsinde de karşımıza aynı manzara çıkar. Ulvî ahlâk sınırlı ve benzeşik insan grupları için gerekli ve geçerlidir. Bütün hayatı ona dayandırma yolundaki çabalar, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, fıtratı icabı imkânsızdır ve sonunda merkezî planlamacılığa, otoriteryenizme vücut verir. Dünyevî ahlâk ise her geniş ve çeşitlilik içeren toplumun uygarlık ve zenginlik yoludur. Söz konusu yazıdaki yaklaşım, daha önce H. Spencer ve F. A. Hayek gibi büyük özgürlükçü filozoflar tarafından da işlendi. Mikro etik-makro etik veya kozmos ahlâkı-telos ahlâkı ayrımı da bu iki farklı ahlâkı ve fonksiyonlarını analiz etmede kullanılabilir.

Piyasa ekonomisi ne ahlâksızdır ne de ahlâka karşıdır. Alternatifleriyle önyargısız olarak karşılaştırıldığında en ahlâklı ve uygarlığa en yarayışlı ekonomik sistem olduğu inkâr edilemeyecek açıklıkta ortaya çıkar.

Zaman, 27.04.2012