Ana Sayfa Blog Sayfa 459

Türkiye’de Aydınlar ve Darbeler

Aydın ve Entelektüel

“Aydın” kelimesinin farklı çağrışımları var. Kelime anlamı itibariyle, aydın “aydınlanmış kişi”yi ifade etmektedir, bu anlamıyla aydın eski “münevver” kelimesinin günümüz Türkçesine aktarılmış hali gibi durmaktadır. Bu anlamın, ayrıca, 18. yüzyıl Aydınlanma anlayışıyla yakın bir ilişkisi de var. Böyle bakıldığında, herhangi bir “aydınlanmışlık” değil, Aydınlanma Felsefesinden mülhem bir “aydınlanmışlık” kast edilir. Bu anlamda aydınlanmanın tipik anlatımını ise Kant’ın meşhur tanımında buluyoruz: “Aydınlanma insanın kendi kusuruyla içine düştüğü ergin/erişkin olmama durumundan kurtulmasıdır. Erişkin olmama ise kişinin başkasının yol göstermesi olmaksızın kendi aklını kullanamamasıdır.”

Zaman zaman “aydın” yerine kullanılan “entelektüel” kelimesini de aynı Aydınlanmacı anlayışla ilişkilendirmek mümkündür. Nitekim, entelektüel kelimesi atıfta bulunduğu kişinin tanımlayıcı özelliğinin onun “zihinsel faaliyet”le veya “zihinsel üretim”le temayüz etmesi olduğunu ima eder. Aklın özgür kullanılmasını çağrıştırdığı ölçüde, tabiatıyla, bu anlam Aydınlanmacılıkla doğrudan bağlantılıdır. Mamafih, zihinsel faaliyet veya üretimi dar anlamda akılcı faaliyetle özdeşleştirmek de doğru olmayabilir. Bu nedenle, entelektüel sıfatını Aydınlanmacı bağlama sıkıştırmanın yanlış olduğu savunulabilir.

Entelektüel kavramını hem bu nedenle hem de Türkçedeki kullanımının kendine has özelliğinden dolayı “aydın” kavramından ayrı tutmakta yarar var. Çünkü, Türkçedeki yaygın kullanımda “aydın”ın daha sıradan bir çağrışımı vardır. Bu kelime çoğu zaman “tahsilli”, özellikle de “yüksek tahsilli” kişi anlamında kullanılmaktadır. Bu kullanım, aynı zamanda, aşağıda bahsedeceğim bir grup adı olarak “aydınlar”la da ilişkilidir. Buna karşılık, entelektüel aydınlar olarak anılan topluluk içinde düşünce veya fikir üretme yanı öne çıkanların dahil olduğu daha dar bir kategoriyi ifade etmektedir.

Bir Zümre Olarak Aydınlar

Dikkat edilirse, günlük dilde “aydın”dan ziyade “aydınlar”dan söz ederiz. Bir grup olarak aydınlardan… Kelimenin bu şekilde bir kollektivite adı olarak kullanılması, aynı zamanda, toplumsal-tarihsel bir role atıfta bulunur. Başka bir anlatımla, burada tek tek “aydın”ların öyle sayılmalarını gerektiren özel nitelikleri değil de, “aydınlar” topluluğunun veya zümresinin yerine getirdiği varsayılan toplumsal işlev vurgulanmak istenir. Bu kullanımda terim sosyolojik olduğu kadar siyasi bir anlama da sahiptir. Aydınlar zümresinin şimdi sözünü edeceğim bu siyasal rolü tarihsel bir analizle de doğrulanabilir.

Aydınlar zümresinin bu işlevi zaman zaman “ilerleme” fikriyle ilişkilendirilir ve aydınların “ilerici” oldukları, olmaları gerektiği dile getirilir. Bu kullanımda aydınlar toplumun adeta öncü/avangard gücüdür. İlk bakışta “aydınlar” için bir övgü veya takdir gibi görünse de, ben bu ilerici-öncü aydınlar nitelemesinin ancak modernlik bağlamında anlamlı olduğunu, ama insani varoluşa ilişkin daha kuşatıcı bir bakış açısından seçkinci bir anlayışı yansıtan bu nitelemenin övgü dilini pek de hak etmediğini düşünüyorum. Çünkü, bu anlayış en nihayetinde aydınları “devletin işbirlikçisi” olarak tanımlamaktadır.

Ne demek istediğimi açıklamaya, Amerikalı özgürlükçü düşünür Murray Rothbard’dan uzunca bir alıntı yaparak başlamak istiyorum. Rothbard “Devletin Anatomisi” adlı ufuk açıcı denemesinde devlet denen kurumun özü itibariyle yağmacılığın örgütlenmesi anlamına geldiğini açıkladıktan sonra şöyle diyor:

“Yağmacılığın üretim fazlasından desteklenmesi zorunlu olduğundan, Devleti kuran sınıfın –tam zamanlı bürokrasinin- ülkedeki hayli küçük bir azınlık olması gerekir… Bundan dolayı, egemenlerin birinci görevi vatandaşların çoğunluğunun aktif veya teslimiyetçi (uysal) rızasını garanti etmektir.”

Bu rızayı sağlamanın bir yolu elbette –Rothbard’ın da işaret ettiği gibi- toplum içindeki muhtelif grupları çıkarlarıyla devlete bağlamaktır, ama bu yeterli değildir. Çoğunluğun devlete gönüllü itaatini sağlamada daha etkili olan yol iknadır. Aydınlar işte bu noktada devreye girmektedir. Yine Rothbard’a başvurursak: Toplumun rızasını elde etmek için “çoğunluğun, devletin iyi, akla uygun ve en azından kaçınılmaz olduğuna ve düşünülebilecek başka seçeneklerden kesinlikle daha iyi olduğuna ilişkin ideolojiye ikna edilmesi gerekir. Aydınların kritik sosyal görevi bu ideolojinin insanlar arasında teşvik edilmesidir. (…) Böylece aydınlar toplumdaki “kanaat-oluşturucular”dır. Kanaatleri şekillendirmenin ise Devletin en çaresizce ihtiyaç duyduğu şey olduğu gerçeği, Devlet ile aydınlar arasındaki kadim ittifakın temelini anlaşılır kılmaktadır.”

Rothbard’ın bu analizi esas olarak devletin ortaya çıkışını açıklamaya yöneliktir, ama bu tahlili özellikle modernlik bağlamında devletin kurulduktan sonra kendisini idame ettirmesine de pekalâ uygulayabiliriz. Burada modernliği özel olarak vurgulamamın bir nedeni, modern devletin toplumun kontrolüne ilişkin iddiasının çok daha cüretkâr ve kibirli olmasıdır. Başka bir neden ise, modern devletin Aydınlanma’nın ilerleme düşüncesinin de etkisiyle, toplumu tutarlı ve kusursuz bir sistem olarak akılcı yoldan kurma fikrine tutku derecesinde bağlı olmasıdır. Bu iki nokta modern devletlerin görünüşe göre en özgürlükçü olan örneklerinin bile özünde totaliterlik potansiyeli taşıdıklarını göstermektedir.

Bu özelliği dolayısıyla, modern devletin aydınların ideolojik desteğine olan ihtiyacı kendi öncellerinden daha da fazladır. Açıktır ki, iddiasının büyüklüğü ölçüsünde topluma daha fazla müdahale etmek durumunda olan bir devletin yurttaşlarının –aslında, “tebaa”sının- gözünde gerekçelendirilmeye veya meşrulaştırılmaya olan ihtiyacı da o ölçüde artar. Bu yolda, sadece toplumun merkezi bir otorite eliyle düzene sokulmasının insani varoluş için zorunlu olduğunu değil, fakat aynı zamanda toplumu “ilerleme”nin yoluna sokmanın ve orada sebat etmesini garanti etmenin de devletin görevi olduğunu vaz eden ideolojiyi geliştirmek suretiyle, devlete en büyük desteği aydınlar sağlamaktadır. Bu bakımdan, günümüzde hem kendilerini “aydınlar” olarak onurlandıranların hem de egemenlerin devlet-merkezli bu toplum tasavvuruna şüpheyle bakanlardan “aydın” payesini esirgemeleri hiç de tutarsız değildir. Başka bir anlatımla, yukarıda işaret ettiğim anlamda –yani, zihinsel üretimiyle temayüz etmek anlamında- “entelektüel” olmak “aydınlar” zümresinden sayılmaya yetmiyor. Aydın sayılmak için gökyüzündeki Tanrı’nın tahtına yeryüzündeki devleti oturtmak; daha ölçülü bir dille anlatırsak, Adam Smith’in dediği gibi “sistem adamı” olmak veya bugünkü popüler deyimle “ilerici” olmak gerekir.

Türkiye’de Aydınlar ve Kurulu Düzen

“Medeni dünya”da aydınların devletçi ideolojinin misyonerliğine talip olma ve “yerleşik düzen”in gönüllü müttefikliğini üstlenme bakımından belki de en çok ileri gittikleri ülke Türkiye’dir. Daha önceki dönemde de şüphesiz izleri bulunmakla beraber, Türkiye’de aydınlar esas olarak modernleşme döneminde ve özellikle Tanzimat’tan itibaren devletin ideolojik müttefiki olarak ortaya çıkmıştır. Modernleşme ideolojisi devlet ile aydınları aynı safta birleştiren ana dinamik olmuştur. Bu dönemde elbette modernleşme ideolojisi karşısında eleştirel tutum alanlar da var olmuştur; ama onlar çoğunlukla kelimenin saf haliyle “aydın” olmaktan çok, en hafif tabiriyle “muhalif aydınlar” veya “reaksiyonerler” olarak anılmışlardır. Gerçi, ister sosyalist isterse muhafazakâr olsun bu grupta yer alanların da devlet-merkezli bir toplumsal-siyasal tasavvurdan büsbütün uzak oldukları söylenemez. Ancak, burada önemli olan, bu ikinci grubun “aydın” sayılmamasının gerekçesinin kurulu düzene şu veya bu ölçüde muhalefet etmiş olmaları gerçeğidir.

Türkiye’de “devlet-merkezli” dediğim toplumsal-siyasal tasavvur “hikmet-i hükümet” ideolojisi ile atbaşı gitmektedir. Aslında bu Türkiye’ye özgü bir durum da değildir; bütün modern devletlerin arka planında “hikmet-i hükümet” doktrini yer alır. Bu doktrinin ana fikri devletin her ne pahasına olursa olsun idamesine öncelik verilmesi, “devletin bekası”nın hak ve adaletten üstün tutulmasıdır. Pratikte bu, “kurulu düzen”i yüceltmek ve onun değişmezliğini garanti etmekle hemen hemen aynı kapıya çıkmaktadır. İşte bir zümre olarak “aydınlar” bu kurulu düzenin hem bir parçası hem de destekçisidir.

Türkiye’de modernist ideolojinin zirve noktasını temsil eden Cumhuriyete geçilmesiyle birlikte, devletin aydın desteğine olan ihtiyacı daha da artmıştır. Bunun temel nedeni, Cumhuriyetin, “hikmet-i hükümet” ideolojisini terk etmemesi, aksine onu kendisinin -kültür dönüşümünü de öngören- toplumu “uygarlaştırma” misyonuyla birleştirmek istemesiydi. Bu ise “eski rejim”inkinden önemli ölçüde farklı yeni bir ideolojinin üretilmesine, dolayısıyla yeni devletçi aydınlara ihtiyaç gösteriyordu. Cumhuriyetçi ideolojinin başka bir özelliği gereği olarak, bu yeni aydınların aynı zamanda “ilerici” ve “Aydınlanmacı” da olmaları gerekiyordu.

Kabul edelim ki, Cumhuriyet bu ihtiyacı karşılamada bir hayli başarılı olmuştur. Cumhuriyetçi eğitim sistemi ve propaganda ağı kısa zamanda kendi ihtiyacına uygun şekilde, geleneksel hikmet-i hükümetle Kemalist ilkeleri bağdaştıran yeni devlet ideolojisini içselleştirmiş bir aydınlar zümresi yetiştirmeyi başardı. Bu yeni “aydınlar” zümresinin ana kütlesini öğretmenler, edebiyatçılar ve gazeteciler ile zamanla bunlara katılan lâik “ulema” oluşturuyordu. Bunların çoğunun entelektüel donanımları pek parlak olmasa da, Cumhuriyetin statükosuna bağlılıkları sarsılmazdı ve yeni ideolojinin toplum içinde sözcülüğünü yapmadaki başarıları da küçümsenecek gibi değildi.  Doğrusu, formasyonları Cumhuriyetten önce tamamlanmış olan okumuş-yazmışların da çoğu bu yeni ideolojiye intibak etmekte güçlük çekmedi. Bu başarıyı, Cumhuriyetin uygarlaştırma projesine kısmen veya tamamen muhalif olan alternatif aydınların çeşitli yollardan itibarsızlaştırılmasıyla birlikte düşünmek gerekiyor. Böylece, “aydın” olmak kurulu düzene sadık olmak, hatta onun misyoneri gibi davranmak anlamına gelmeye başladı. Bu yeni “aydınlar” Cumhuriyetin statükosunun idamesinde hayati bir işlev gördüler. Devletin aydınları statükoya yönelik “tehditler”i savuşturmak ve muhalifleri susturmak için kalemlerini neredeyse kılıç gibi kullandılar.

Ne var ki, 40’lı yılların sonlarında çok-partili hayata geçilmesi kurulu düzeni bir ölçüde değiştirince, bu mücadelenin şekli ve yoğunluğu da bazı değişikliklere uğradı. Tek-parti döneminde, aydınların sağladığı meşrulaştırma desteğinin de katkısıyla, istisnai veya olağandışı durumlar dışında statükonun idamesi pek zor olmuyordu. Sistemin halk katılımına açık olmaması da bunu kolaylaştırıyordu. Oysa, çok-partili siyasetin rejimin yapısında ve işleyişinde zorladığı kısmi değişiklik, yeni dönemin ruhuna uygun okur-yazarlar ve hatta entellektüellerin ortaya çıkmasını da teşvik etti. Bu yeni durum devletçi aydınların işlevinin tümüyle ortadan kalkmasına değilse de bir zümre olarak statüsünün gerilemesine ve itibarının sarsılmasına yol açtı. Devletçi aydınların demokratik yoldan iktidara gelen siyasi kadrolara daha fazla husumet beslemelerini teşvik eden faktörlerden biri de budur. Bu husumet devletin aydınlarını darbeler dahil her türlü antidemokratik oluşum ve girişimi desteklemeye sevk etti.

Fakat zaman içinde devletçi aydınlar demokratikleşmeye tepkilerini -1961 ve 1982 Anayasalarında örneklendiği gibi- daha rafine yollardan, hatta kısmen demokrasi dilini kullanarak dışa vurmayı öğrendiler. Nitekim, her iki anayasa da demokratik çoğunlukların sivil-askeri bürokratik kurum ve kurullar tarafından kuşatılması anlayışına dayanmaktadır ki, bu vesayetçi sistemin fikir babası, bilindiği üzere, devletçi-ilerici aydınlar zümresinin “ulema” kanadıydı. Yine hatırlanacağı üzere, aynı ulema hem 27 Mayıs darbesini sözde meşrulaştıran fetvayı vermişler, hem de bilâhare darbecilerin bile onaylamayı içlerine sindiremedikleri derecede antidemokratik bir anayasa taslağı hazırlamışlardı. Bütün bu işlerde devletçi aydınların diğer kanadının da –başta gazetecilerin- onları desteklediğini de belirtmekte yarar var.

Fakat devletçi aydınların statükonun idamesine destek verme görevi burada bitmiyordu. Esas olarak kendi eserleri olan 1961 Anayasasına gerçi sahip çıkıyorlardı, ama bu Anayasanın vesayetten muaf tuttuğu kesimin içinde rejimi dönüştürme eğilimi içine girenler –yani, sosyalistler- belki beklenmedik şekilde güçlendikçe, Anayasanın buna imkân veren kapılarını kapatma amaçlı askeri müdahaleleri 1971 ve 1980’de desteklediler. Kaderin bir cilvesi olarak, devletçi aydınlar blokundan sosyalist emelleri nedeniyle kopan kanadın yerini doldurmak üzere devlet bu sefer milliyetçi-muhafazakâr kanattan yeni müttefikler edindi. Devletçi ittifakın bu yeni unsuru gerçi lâikçi aydınların “ilerici” ve “kültürel dönüşümcü” emellerini paylaşmıyordu, ama “hikmet-i hükümet” düşüncesi onlar arasında da etkiliydi. 

Aslına bakılırsa, rejimin işleyişinde aydınların rolü bakımından en dikkate değer dönüşüm 1983 sonunda yeniden demokrasiye geçişle birlikte ortaya çıkmaya başladı. Bu dönemde bir yandan 71 ve 80’de devletçi-ilerici bloka destek veren muhafazakâr aydınlar ittifaktan kopma sürecine girerken, öbür yandan İslâmi yönelimi öne çıkan yeni bir aydınlar grubu ortaya çıkmaya başladı. Zamanla buna “liberal aydınlar” denen başka bir grup daha eklendi. Rejimin 1996 sonlarından itibaren yeni bir krize girmesi son iki grup –İslâmcılarla liberaller- arasında belli-belirsiz bir ittifakın doğmasına yol açtı. Böylece, zamanın statükosunu temsil eden 28 Şubat’ı savunmada geleneksel devletçi aydınlar zümresi yeniden tek başına kaldı. Ne var ki, bu durum onların performansının etkinliğinin azalması anlamına gelmiyordu, aksine bu sefer daha istekli bir biçimde ve demokrasi ilkesini tamamen reddeder bir tarzda tek-parti dönemi ideolojisini yeniden canlandırdılar.

Türkiye’de aydınların siyasal rolünün halihazırdaki durumu, esas olarak, o dönemde oluşmuş olan ayrışmanın bir devamı niteliğindedir. Bir farkla ki, 2002 sonlarından itibaren AKP’nin iktidarda bulunması İslâmcı aydınların büyükçe bir kısmının sisteme entegre olmasını teşvik ettiğinden, bugün statükoyu kısmen de olsa savunan bir İslâmi-muhafazakâr aydın grubu oluşmuş durumdadır. Bunun, önemli ölçüde, AKP iktidarının kendi aydınlarını yaratma çabasının eseri olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Ayrıca, “liberal aydınlar” arasında sayılan bir kısım gazeteci-yazar da bu yeni oluşumun içinde görünmektedir.

Öte yandan, AKP iktidarı muhafazakâr aydınlar kesimi içinde de bir ayrışmaya yol açtı. Eskiden 71 ve 80 darbelerine destek veren muhafazakâr aydınların bir kısmı, Avrupa’yla bütünleşme girişimine muhalif olmalarının ve AKP karşıtlığının etkisiyle, şimdilerde “ulusalcı” diye anılan devletçi-aydınlar blokuna katıldı. Bunların, esas olarak bu kesimin “milliyetçi” kanadı içinden çıkması şaşırtıcı olmasa gerektir. Hikmet-i hükümet düşüncesinin, milliyetçileri, muhafazakâr duyarlılıkları ağır basanlardan daha fazla etkilemesi anlaşılabilir bir durumdur.

Kısaca, özellikle Türkiye söz konusu olduğunda, “aydınlar muhalif olurlar” mottosu ikna edici olmaktan uzaktır. Tam tersine, bana öyle geliyor ki, aydınların genellikle devletin veya iktidarın işbirlikçisi oldukları gerçeği pek değişmiyor; değişen sadece iktidarın değişmesine bağlı olarak “aydınlar” blokunun içinde yer alanların kimlikleridir.

Yok Birbirimizden Farkımız

0

 

Erivan Notları 1:

24 Nisan’ın hemen öncesinde Ermenistan’daydım, Erivan’da çok güzel bir hafta geçirdim. Her ne kadar Metin Tok gibi mevzua geç kalsam da, 24 Nisan’a yetiştiremediğim notlarımı birkaç parça halinde paylaşayım. Nisan’ın 15’inden 19’una kadar Erivan’daydım. Erivan’a İstanbul’dan haftada iki sefer var, Pazar ve Çarşamba günleri karşılıklı olarak yapılan seferler haricinde uçuş yok. O nedenle gitmeyi planlıyorsanız, programınızı uçuş günlerine göre yapmanızda fayda var.

15 Nisan gecesi, işadamı, iş kadını, sivil toplum kuruluşu çalışanı ve akademisyenlerden müteşekkil Türkiyeli bir grup, aynı şekilde iş adamı, iş kadını, akademisyen ve STK çalışanı Ermenistanlı bir grup ile bir hafta geçirmek için yola çıktık.

Sabaha karşı Zvartnots Havaalanına indik.

Zvartnots Havaalanı çok şirin bir yer… Fakat uçaktan indikten sonraki manzara pek şirin değil, klasik bir üçüncü dünya manzarası. Ülkeye giriş vizeye tabi fakat vize girişte alınıyor, bu da enteresan bir manzara oluşturuyor, vize formunu bir an önce doldurup pasaport kontrolüne girmek için kıyasıya bir yarış başlıyor. Sorulara ne cevap vereceğinizi yanınızdakine soran mı dersiniz, kalemi olmayan, sırayla formu yanlış yazan filan, hiç yabancı değil, manzaranın aynını Ankara Adliyesi’nde meşhur “savcılıktan temiz kağıdı” denen şeyi almak için de yaşıyoruz.. İnince en az üç saat ülkeye girmek için uğraşıyorsunuz. Vize için doldurduğunuz formla birlikte kuyruğa giriyorsunuz, işinden bezmiş memurlar klasik memur meymenetsizliği ve suratsızlığıyla, yavaş yavaş işlemlerinizi yapıyor, sonra pasaportunuzun üçüncü sayfası boşken taa on üçüncü sayfaya özensizce vizeniz yapıştırılıyor ve pasaport kontrol kuyruğuna giriyorsunuz. Bir iki saatlik uzun bir bekleyiş de burda var. Sonrası çok zevkli, Duty Free mağazalarda “vergisiz” alış veriş keyfi… Devletin nasıl birşey olduğunu gayet iyi anlıyorsunuz zira bu mağazadaki bir ürün, kasadan geçtikten hemen sonra en az üçte bir oranında pahalı… Kazancınızın üçte bir ortağı devlet yani… Hele bir de Ermenistan gibi Türkiye’ye oranla her şeyin daha ucuz olduğu bir yere gidiyorsanız, tam bir travma oluyor.

Programın ilk günü kısa bir süre şehri gezme imkânımız oldu. Anoyan Caddesi şehrin en eski caddesi, şehir aslında bu cadde üzerine kurumuş ama Mimar Aleksandr Tamanian şehrin gerçek mimarı. Şehir 1920’lerde Aleksandr Tamanian’ın tasarımına göre yeniden yerleşmiş, Tamanian harika meydanlar tasarlamış, şehrin merkezi harika oval bir meydan, etrafındaki binalar da bu ovalliğe göre tasarlanmış. Şehir, antik kentler gibi, bütün ana yolların şehir meydanına bağlandığı bir yapıda. Caddeleri geniş ve temiz, tabelandırma sistemi gayet iyi, hem Ermenice hem de latince harfler ile cadde isimleri büyük ve okunaklı olarak yazılmış. Geniş ana meydan haricinde, kavşakların büyük çoğunluğu da küçük meydanlar şeklinde, her biri ayrı güzellikte bir meydan.

Binalar bölgede çıkan meşhur volkanik “tüf” taşlardan yapılan harika taş işçiliği ile resmen bir açık hava müzesi. Enteresan bir durum var, Sovyet stili büyük ve heybetli binalara bile bir üslup kazandırmışlar. Yeni yapılan yapılar da mimari kültürlerine uygun tasarımlara sahip. Eski bazı binaları ise koruyarak, onu da kapsayan büyük binalar yapıyorlar. Hem modern hem de tarihi dokusunu kaybetmeyen binalar çıkıyor ortaya.

İlk günün sonunda topluca yemeğe gittik. Otantik Ermeni yemeklerinden müteşekkil mükellef bir sofrada akşam yemeğimizi yedik. Yemek sırasında Toast konuşmaları oldu. Toast konuşmaları yemek esnasında birinin ayağa kalkıp günün anlam ve önemine dair içinden gelenleri söylediği ve konuşma sonunda kadeh kaldırıldığı bir adet. Bu konuşmalar esnasında çok ilginç anılar, anekdotlar çıkıyor. Birbirimize o kadar benziyoruz ve o kadar aynı toprağın insanlarıyız ki, gırgır şamata gırla gidiyor, sanki akraba yemeği gibi geçiyor yemekler. Ermeni arkadaşlardan birisi bir konuşma yaptı. Sonunda “hepimiz sonuçta Adem ve Havva’nın çocuklarıyız” dedi ve kadehini kaldırdı. Türk grubundan biri hemen itiraz etti, Adem ve Havva’dan geldiğimiz konusunda bir sorun yok, onu herkes kabul ediyor ama mesele Adem ve Havva Türk müydü yoksa Ermeni mi? Bu çekişme yemek boyunca devam etti. Menü yüzünden yabancı bir ülkedeymiş hissini bir türlü alamadım. Yozgat’ın testi kebabı, Sivas’ın yufkasına sarılmış bir şekilde geldi, adını ezberleyemedim ama tadı hiç yabancı değildi. İki çeşit dolma geldi sonra, adını hemen ezberledim çünkü adı dolma. Menüye göz gezdirince de ne yesem diye tedirgin olmuyorsunuz, “kavurma” isterseniz “şavurma” diyorsunuz.

Yemek sonrasında biraz keyfe gelince şarkı söyleyelim durumu oldu, malum bir klasik… Ne söyleyelim faslındaki tereddütten sonra başladığımız hiç bir türküyü hep bir ağızdan söyleyemedik. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımızın olduğu bir yemekte resmen rezil olduk. Ermeni grupta sesi çok iyi olan bir bayan vardı, resmen gol üstüne gol attı bizim gruba. Cem Yılmaz’ın müthiş tespitiyle, deniz kenarında ateş yanınca hemen nasıl ortaya bir gitarlı çıkıp Akdeniz Akşamları’nı çalıyorsa, bir Ermeni bir de Türk grubu bir araya gelince olabilecek en klişe şey oldu, Türkler Sarı Gelin türküsünü söylemeye başladı. Biz türküye başladık, ikinci kıtayı da Ermeni arkadaşlar Ermenice versiyonundan devam ettiler. Yani Ermeniler de en az bizim kadar lüzumsuz, panik yapmaya gerek yok.

Yemek sonrasında orta yaş grubu otele döndü, gençler olarak biz bir karaoke bara gittik. Dil bilmiyorum diye bir bahane yoktur, az votka vardır şeklinde bir tespit yaptık, zira bir ara Ermenice bir şarkıyı Ermeni arkadaşlardan daha iyi söylediğimizi hatırlıyorum. Gecenin sonunda “birbirimize çok benziyoruz” tespitinin dibini bulduk, kasada hesap arbedesi yaşandı, Ermeni arkadaşlar hesabı bize ödetmedi, Türkiye’de buluşursak bir kareoke hesabı borçlandık ve geceyi bitirdik.

İlk günün ana teması “birbirimize ne kadar benziyoruz”du aslında ama bu ifade pek oturmuyor, bence cümle başlıktaki gibi olmalı: Yok birbirimizden farkımız!

 

Devletçilik aynasında eczacılık ve tiyatroculuk

TEB’den gelen açıklamada da bireysel mesajlardaki argümanlar hemen hemen aynen tekrarlanıyor.

Eczacıların devletçi refleksi

20 Nisan’daki yazımda, hükümetin Türk Eczacıları Birliği’yle (TEB) birlikte perakende ilaç pazarlaması alanında yeni bir regülasyon yapmaya çalışmasını devletçilik istikametinde bir adım olarak nitelemiş ve eleştirmiştim. Yazı üzerine çok sayıda e-mail aldım. Bunların ekserisi beni şiddetle eleştirmekte, yalnızca birkaç tanesi destek vermekteydi. Ayrıca, TEB de genel sekreteri Harun Kızılay imzasıyla bir açıklama gönderdi. Kişisel eleştirilerin çoğu aynı temaları dile getirmekteydi. Hepsine tek tek cevap vermeye ne yerim müsait ne de gerek var. Ancak, birkaç hususa işaret emek mecburiyetindeyim. En başta belirtmem gereken nokta, söz konusu yazıda dile getirdiğim görüşlerin Zaman Gazetesi’nin değil, benim görüşlerim olduğu. Zaman, gerek yazarları gerek yorum sayfaları bakımından Türkiye’nin çeşitliliğe en geniş yer veren ve en tahammüllü gazetesi. Gazetede bazen birbiriyle örtüşen bazen birbiriyle çelişen ve çatışan görüşler ifade edilebiliyor. Tabiatıyla, özellikle imzalı yazılarda tüm sorumluluk imza sahibine ait. Bu yüzden, mesaj gönderen eczacıların yazımdan duyduğu rahatsızlığı Zaman’a fatura etmeye çalışması hem yanlış hem haksız. İkinci olarak vurgulamak istediğim, hiçbir eczacıyla kişisel bir problemimin olmadığı. Eczacıların genelde iyi insanlar olduğuna, mesleğini ahlâk ve ticaret ilkelerine uyarak en iyi şekilde yerine getirmeye çabaladığına ve böyle yapmayanları eleyen bir meslek kültürünün var veya gelişmekte olduğuna eminim. Ancak, benim tartışma konum bunlar değil, serbest piyasa adâletinin ilkelerine ne derece uyulduğu. Bu yüzden, tartışmayı kişiselleştirmek ve çarpıtmak anlamsız ve yararsız.

TEB’den gelen açıklamada da bireysel mesajlardaki argümanlar hemen hemen aynen tekrarlanıyor. Ayrıca metin birçok belirsizlik ve çelişkilerle dolu olduğu gibi, birçok yerde de beni teyit ediyor. Meseleyi tekrar özetleyeyim. Özgürlük ve özgürlüğe dayanan piyasa ekonomisinin gerekleri kişilerin meslek seçmesinin ve mesleğe giriş ve meslekten çıkış yapmasının serbest olmasını gerektirir. Devletler, bazen yalnız başlarına, bazen mesleği icra edenlerle birlik hâlinde, mesleğe girişi sınırlandırmaya çalışır. Bunun için hâlihazırda işbaşında olan meslek mensuplarının fedakârlığından ve geçim sıkıntısından başlayıp, ahlakî erdemlere ve yapılanların “toplum için” hayati önemine kadar pek çok gerekçe gösterilebilir. Ancak, sonuç değişmez. Her regülasyon birilerine kazandırır, birilerine kaybettirir. Bu olayda kaybedecek olanlar, müstakbel eczacılar, eczane açmak isteyecekler ve tüketiciler olacaktır. Bu yüzden, sınırlama istemek, ekonomik hayat yanında ahlâk ve adalet açısından da sakınca yaratır. Devletin ilgili meslek loncasıyla işbirliği yaparak mesleğe girişi keyfî biçimde sınırlaması eczacılar için doğruysa, başkaları için de doğrudur. Bu anlayış, sonunda, bizi tüm ekonominin devlet tarafından planlanması noktasına sürükler, ki sağlık sektöründe zaten buna yönelik kuvvetli bir eğilim var. Nitekim, TEB’in eczacılık fakültelerinin “plansız programsız” açılmasından ve dolayısıyla “pasta”yı paylaşmaya talip olanların sayısının artmasından şikâyetçi olması da bunun işareti. TEB daha az fakülte açılsın, daha doğrusu merkeziyetçi yükseköğretim planlama otoritesi (YÖK) bunu yapsın istiyor. Aynı tema tabip odalarının da dilinde. Oysa özgürlük, piyasa ekonomisi ve toplumun menfaati, bunların planlamaya konu yapılmayıp topluma bırakılmasını gerektirir.

Tiyatrocuların devlet memurluğu aşkı

Devletçiliğin yeni bir tezahürü, benim yıllar önce tecrübe ettiğim bir olayın tekrarlanmasıyla, tiyatro sanatında ve tiyatrocular arasında boy gösterdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kendisine bağlı Şehir Tiyatroları’nın yönetmeliğini değiştirerek genel yönetime daha fazla ağırlık koymaya, sahnelenecek oyunların seçilmesine katılmaya karar verdi. Medyada bunun gerekçesi olarak, oyunlarda bazı sanatçıların repliğin dışına çıkarak siyasî (ve, niye şaşırmadım, hükümet aleyhtarı) mesajlar vermesi, bir seferinde Başbakan’ın kızına laf bile atılmış olması, bazı seyircilerin müstehcenlik şikâyetleri, oyunların ideolojik önyargıyla seçilmesi vs. gösterildi. Bu değişiklik üzerine Şehir Tiyatroları sanatçıları feryadı kopardı. Sanata müdahale edilemeyeceği, tiyatroyu tiyatrocuların yönetmesi gerektiği, hükümetin tiyatro sanatçılarını tek tipleştirmek ve tiyatroları ideolojikleştirmek istediği söylendi. Başbakan’ın tiyatroların özelleştirilmesi çağrısına da öfkeyle cevap verildi ve birçok ülkede kamu tiyatroları olduğu iddia edildi.
Tiyatroları tiyatrocuların idare etmesi gerektiği bir norm olamaz. Meselâ, benim bir tiyatrom olsaydı, sanatçı olmadığım hâlde, kesinlikle kendim idare ederdim. Kamu tiyatroları söz konusu olduğunda ise, bu soruya ikinci bir soru eklememiz lâzım. Tiyatroları kim finanse etmeli? Finanse edenlerin doğrudan doğruya veya temsilcileri aracılığıyla tiyatroların finansal ve idarî işleri üzerinde bir yetkileri ve denetim güçleri olmalı mı olmamalı mı? Olmamalı deniyorsa, bu demokrasiyle nasıl bağdaştırılabilir? Bunlar zor sorular. Tam doğru cevaplar bulmak imkânsız. Ancak, sanatçıların göbekten devlete bağlı olması, hem sanat özgürlüğü, hem de performans açısından zararlı. Hükümete kafa tutan sanatçıların çoğunun da aslında özgürlük ve sanat aşkıyla yanıp tutuştuklarını görmedik. Türkiye’de militarizme ve devlet ideolojisine fazla itirazları yok. Özgürlükte gayet seçiciler; kendilerini ilgilendiren alanlarda pek celadetli, başkalarının özgürlüğü konusunda kayıtsızlar. İdeolojik tek biçimlilik ise tam da işgal ettikleri ve korumaya çalıştıkları bir konum. Bu yüzden, Başbakan’ın tiyatroların özelleştirilmesi düşüncesi gayet yerinde. Tiyatro sanatına ille de kamu desteği sağlanacaksa, bunun için sanatçıların memur yapılmasına ve performansla ilgisiz maaşa bağlanmasına hiç gerek yok. Ayrıca, mesela Amerika’da bizimkilerin hayal bile edemeyeceği başarılara imza atan tiyatrolar hep özel. Diğer ülkelerde de bizimkine benzer bir sistem yok.

Hükümetin çelişkisi

Hükümet partisi diğer partilerle karşılaştırıldığında daha piyasacı görünüyor. Ancak, ne yazık ki, ne piyasa ekonomisinin felsefî, ahlakî köklerinin ve gereklerinin yeterince farkında ne de tutarlı piyasacı politikalar izlemekte. Bazen bir eliyle yaptığını öbür eliyle bozmakta. Bir sektörü serbestleştirirken veya serbestleştirme çağrısı yaparken bir diğerini devlet boyunduruğu altına almakta. Bu yazının ele aldığı konular açısından bakıldığında bir taraftan tiyatrocuların ideoloji dayatmasına ve toplum sırtından haksız gelir elde etmesine haklı olarak itiraz eden hükümet diğer taraftan da eczacıları bir tür devlet memuruna dönüştürmeye ve eczacılar loncasına imtiyazlar tanımaya hazırlanmakta. Bu tür yaman çelişkilere düşülmemesini istesek, çok şey mi istemiş oluruz?

 

Zaman, 04.05.2012

Futbol mu kolay, siyaset mi?

Geçenlerde şair, yazar Bejan Matur’la karşılaştık bir toplantıda.

Zaman’daki günlük yazılarına ara vermiş, daha doğrusu Türkiye gündeminden kaçmış; şiire, edebiyata vermiş kendini yeniden. Gayet mutlu, keyifli. Londra’da yapacağı bir şiir dinletisinden söz etti. Onu ne kadar kıskandığımı söyledim; çünkü kaçacak şiirleri, romanları var. Benim yok…

Ben ve benim gibi bazı siyaset yorumcuları için gündemden kaçışın en kestirme ve belki de banal yolu futbol. Sıkıldık mı siyasetten, bunaldık mı gündemden ya futbol seyrederiz, ya da futbol muhabbetine başlarız. Hatta içimizde futbol yazanlar bile var. Hoş, gerçek futbol yorumcuları kim bilir ne diyorlar bu ‘amatör’ yazarlara. Ama meslekten gelenlerin eleştirilerini pek dikkate aldıklarını sanmam futbola kaçan siyaset yorumcularının. Biliyorum ki onlar için futbol bir ‘kaçış’; siyasî parti çekişmelerinden, darbe ihtimallerinden, Ankara senaryolarından, pek çok şeyi değiştirmeyen değişim hikâyelerinden kaçış…

Ne yazık ki futbol, yorgun siyaset yorumcuları için bile artık ferahlatıcı bir kaçış imkânı sunmuyor. Futbola kaçarak Türkiye gündeminden sıyrılamıyorsunuz. Tam tersi futbol ‘en derin mevzu’ oldu. Siyasetin gündeminden sıkılınca futbol seyretmek, futbol konuşmak, futbol yorumları dinlemek, böylece hem kafa boşaltmak hem de eğlenmek artık mümkün değil.

Son bir yıldır olup bitenler elimizdeki futbol keyfini de aldı gitti. ‘Kirli lig’ başladığı gibi karşılıklı ithamlar, itirazlar ve artan şaibelerle bitiyor. Ne davalar sonuçlandı ne Federasyon iddiaları aydınlatabildi. Aklı mahkeme salonlarında veya Federasyon kararlarında olan kulüpler de ‘evlere şenlik’ bir yıl geçirdiler. Biz de El Clasico’yla idare ettik bu sezonu…

Futbolun güzelliği, içinde barındırdığı adeta sonsuz ihtimaller. Ama siz sonuçları başka yöntemlerle bağlıyorsanız geriye ilkel bir orta oyunu kalıyor.

Düşünsenize, Süper Lig’in 18 takımından 16’sı şike iddialarıyla Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Neredeyse herkesin ‘kirli’ olduğunu varsayan Federasyon da çareyi ‘küme düşürme’ cezasını kaldırmakta buldu. Federasyon kurnazlık yaptığını sanıyor; önce cezanın derecesini düşürdü, sonra da suçu neredeyse herkese yaydı! Bu kurnazlık değil; pisliği herkese bulaştırma amelesi…

Sonuçta şimdi herkes isyan halinde. Geçen sezonlar aklanacak mı diye beklerken daha bitmeyen Süper Final bile kirlendi iddialarla… Bu günleri bile arayacağımız söyleniyor; futboldan vazgeçtik, futbolseverlerin kavga döğüş bilinmedik bir tür şiddet sporuna kitlesel düzeyde başlaması an meselesi.

Galatasaray maçının ardından Trabzonspor Teknik Direktörü Şenol Güneş’in söyledikleri bir ‘erken uyarı’ mahiyetinde. ‘Artık futbol konuşmayacağım’ diyor Şenol Hoca ve ekliyor: “Futbolun olması için adaletin ve barışın olması gerekiyor. Adalet için kan mı dökelim? Barışın olmadığı bir adalet olmaz. Adalet ararken barışı da kaybedeceğimizi düşünüyorum. Şu anda tehlikeli bir gidişteyiz… Çok tahrik var. Bunun sonu yok. Bu gidiş iyi gidiş değil… Bu tehlikeli oyunun oyuncusu olmak istemiyoruz… Bize bunu yıkabilirler… Bunlar halledilmeden futbolun bir oyun olarak oynanmasını doğru bulmuyorum… Bu ligin buzdolabına konulup elden geçirilmesi gerekiyor, gelecek yılları kurtarmak için… Görünmeyen büyük bir tehlike var.”

Futbol heyecan değil öfke, korku ve hatta nefret yaratınca futbol da olmuyor tabii ki. Trabzon Avni Aker’e dikkat, Beşiktaş İnönü’ye dikkat ve hepsinden önemlisi Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu’na dikkat… Öfke, tahrik ve güvensizliğin her geçen gün biraz daha tırmandığı böyle bir ortamda Kadıköy’de inşallah bir ‘şampiyon’ çıkar, cesetler değil… Fenerbahçe-Galatasaray derbisi inşallah ‘son derbi’ olmaz…

Gördüğünüz gibi futbol yazmak siyaset yazmaktan daha ‘hafif’ bir iş değil. Üstelik giderek daha ‘tehlikeli’ hale de geliyor… En iyisi mi, roman yazmayı deneyeyim! Olmazsa şiir çiziktirmeye de kalkışabilirim! Belki bu arada futbol temizlenir veya siyaset yazılabilir hale gelirse herkes kurtulur edebiyat heveslisi İhsan Dağı’dan…

 

Zaman, 04.05.2012

Devlet Tiyatroları kapatılmalı

 

Tiyatroyu bir türlü sevemedim.

Üniversite yıllarımda aydın olmanın göstergelerinden sayıldığı için sevmeyi denedim, ama başaramadım.

Belki devlet tiyatrosuyla başlamak soğuttu, bilmiyorum.

Belki Türkiye’de tiyatronun taşıyıcısı ve “devletin ideolojik aygıtı” olmasıyla ilgiliydi bu;

Belki de Türkiye’deki tiyatro sanatçılarının çok azını sahiden entelektüel ve sempatik bulmamla…

Belki çoğunun devlet otoritesine muhalifmiş gibi yapıp, devletin ve onun resmi ideolojisinin tam göbeğinden konuşmasıyla ilgiliydi;

Belki de bir yandan eşitlikçi politik bir dil kullanıp, öbür yandan “çevre”den gelen siyasetçileri ve hükümetleri aşağılamalarındaki sınıfsallığı fark etmemle…

Belki bunu yapanların çoğu kez “beyaz adam” olmaya çalışma psikolojisiyle, oligarşiye yaslanarak, içinden geldikleri alt sınıftan insanların siyasi temsilcilerini aşağılıyor olduklarını bilmemle ilgiliydi bu soğukluğum;

Belki de “Devlet”e yaslanıp “Hükümet”e giydirmenin, böylece hem eleştirel ve muhalif bir pozisyonda görünmenin itibarını kazanıp, hem de kendilerini hiçbir biçimde riske sokmamanın konforundan yararlanma şeklindeki şark kurnazlığından iğrenmemle…

Galiba Türkiye toplumu bütün bunları benden çok daha önce fark ettiği için bir türlü ısınamadı devlet tiyatrosuna.

Tiyatro “Batılı bir sanat” olduğu için değil; onu, oligarşinin emrindeki bir devlet dairesi olarak algıladığı için.

Kendisine, oyun-arası resmi ideoloji kakalandığını fark ettiği için.

Orada bir ışıltı göremediği, kendinden hiçbir şey bulamadığı, hatta çoğu kez kendisini kötü hissetmesi sağlandığı için.

Ve bu algısında haklı olduğu için.

Devletin neden tiyatrosu olmamalı?

Ben devletin sanat, kültür ve din “hizmeti” vermesini istemiyorum.

Belediyenin de kültürümü ve estetiğimi geliştirmesini değil çöpümü toplamasını istiyorum.

En az üç sebeple devletin tiyatro yapmasını istemiyorum:

Öncelikle, adalet gibi temel bir görevini doğru dürüst yapamayan devletin, bireylere ve sivil topluma ait olan işlere burnunu sokmasını istemiyorum.

Zaten bu işlere burnunu soktuğu için asıl işini yapmadığını, ya da asıl işini yapmamak için bu işlere daldığını biliyorum.

Bizim nasıl düşüneceğimizle, nasıl inanacağımızla, nasıl ibadet edeceğimizle, ruhumuzun nasıl inceleceğiyle ilgilenen devletin mahkemelerinde dava dosyalarının birikmesi, depolarında kaybolması, adaletin gecikmesi ve yanlış tecelli etmesi kadar doğal bir durum yoktur.

İnsan için de geçerlidir bu. On tane iş üstlenen kişi muhtemelen hiçbirini iyi yapamaz.

Ama asıl önemlisi, asıl işini iyi yapamaz.

**

İkincisi, devletin o alandaki varlığı sivil toplumu yani sanatın yeşereceği asıl toprağı kurutup çoraklaştırdığı için istemiyorum.

Haksız rekabet var ortada.

Tıpkı KİT’lerin veya devlet şirketlerinin piyasa rasyonalitesini bozmasında olduğu gibi, özel tiyatrolar da, kendileriyle ekonomik olarak rekabetin mümkün olmadığı ve bazen 1 TL’ye bilet satan devlet tiyatroları karşısında ayakta kalmakta zorlanıyorlar.

Oysa bu ülkede bir gün bugünkü tiyatro imitasyonunun yerini sahici bir tiyatro alacaksa, bunun için asıl yaşaması ve yaşatılması gereken özel tiyatrolardır.

Kamu otoritesine ihtiyaç duymayacak kadar özgüvenli, onu eleştirebilecek bir özgürlük temeline sahip, devlete değil sanatseverlerin desteğine yaslanarak ayakta duran özel tiyatrolar.

Bugün vergi borcu yüzünden yurt dışına çıkamayan sanatçıları olan özel tiyatrolar…

**

Üçüncüsü, kültür ve sanat dediğimizde, doğası gereği sübjektif bir alandan söz ediyoruz. Devletin sanata destek vermesine karar verdik diyelim; devlet o sanatı nasıl destekleyecek?

Bir an için “sosyal devlet” ilkesi adına devletin sanata destek vermesine karar verdik diyelim; bu karar doğrudan tiyatro kurmak şeklinde olmak zorunda mı? Yoksa vergi indirimi gibi yöntemlerle mi yapmalı bunu? Tabii bu durumda, busanattan almadığımız vergiyi neden başka sanatlardan veya başka kesimlerden, örneğin işçiden veya esnaftan almanın mantığını da açıklamamız gerekecek.

Açıkladık diyelim. Burada da işimiz bitmiyor. Devlet o sanatı nasıl destekleyecek? Sanat politikasını nasıl belirleyecek? Örneğin hangi eserlerin sahneleneceğine kim karar verecek?

“Sanatçılar” dediğinizde sorun çözülmüş olmuyor. O sanatçılar nasıl seçilecek? Kimlerden oluşacak? Bir kez seçtiniz diyelim, tıpkı Türkiye’deki yüksek yargının eski yapısında olduğu gibi, bu hep böyle devam mı edecek, yoksa bir sonraki hükümet veya belediye, bu konuda önceki kadar yetkili mi olacak?  

 “Sanatçılar” dediğinizde sorun çözülmüş olmuyor. O sanatçılar nasıl seçilecek? Bir kez seçtiniz diyelim, tıpkı Türkiye’deki yüksek yargının eski yapısında olduğu gibi, bu hep böyle devam mı edecek, yoksa bir sonraki hükümet veya belediye, bu konuda önceki kadar yetkili mi olacak?

İşte şehir tiyatrolarının yönetiminde belediyenin belirleyici olmak istemesi üzerinde kopan feryat dolayısıyla bugün tartıştığımız sorun bu.

Aslında baştan beri bu bir sorundu; ama şimdi görünürlük kazandı. Çünkü ülke demokratikleştikçe, daha önce statükoyu konsolide edecek biçimde kurulmuş olan vesayet kurumlarının yapısı da sorgulanmaya başlandı.

Sanattaki vesayet de.

**

Eğer devletin bir sanat politikası olacaksa, devlet tiyatro işletecekse, demokrasilerde bunun koşullarını seçilmiş siyasi aktörler belirler. Onların sanat anlayışı da doğal olarak sürece yansır.

Eğer oligarşiden değil demokrasiden söz ediyorsak, bu konudaki yetki tartışılmaz biçimde “demos”a ve onun seçtiği meşru iktidarlara aittir. Siz onların sanat anlayışından hoşlanmayabilirsiniz; ama o kadar.

Bunun alternatifini, yani sanatçıların kendi kendisini yönetmesi olarak sunulan ama aslında belirli bir sanat anlayışına veya ideolojiye bağlı sanatçılardan oluşturulan önceki mekanizmayı demokrasiye atıfla meşrulaştıramazsınız.

Ne ahlaki bir temeli var bu talebin, ne demokratik ve ne de hukuki.

Eğer “sanatçılar kendisi belirlesin” derseniz, çoğunluğunu demokrat veya muhafazakar sanatçılardan oluşturan bir yeniden yapılanmaya gider; onu sadece sanatçılardan oluşturur ve buna da karşı çıkamazsınız.

Dahası, yarın sosyal demokrat bir hükümet geldiğinde ve kendi sanat anlayışını tiyatroya yansıtmak istediğinde, muhafazakar sanatçıların ağırlıkta olduğu belediye tiyatrosu da sanat adına buna direndiğinde, sırf önceki dönemde bu tiyatronun karar mekanizması böyle oluşturulmuş diye razı mı olacaksınız?

Hiç sanmıyorum.

Olmayacaksınız ve olmamak da hakkınız.

Bu yüzden de, “atıma arpa, bana top yumurta” misali, hem belediyenizin tiyatrosunda çalışayım, hem hangi oyunu sahneleyeceğime ben karar vereyim, siz karışmayın, sadece maaşımı ödeyin olmaz.

Siz bunu ancak kendi özel tiyatronuzda yapabilirsiniz. Orada muhafazakarlara da giydirebilirsiniz, çağdaş yaşamın nimetlerinden de söz edebilirsiniz, hükümeti sığaya da çekebilirsiniz.

Ama galiba yanlış bir yerde yanlış bir talepte bulunuyorsunuz.

Sevin veya sevmeyin, bu insanlar da sizin kadar hak sahibi bireyler ve onlar da sizi belirleyici yapanlar kadar hak sahibi bu statüyü değiştirmeye.

Biliyorum, “demokrasi acıtır” ama alışmaya çalışırsanız siz de rahat edersiniz.

**

Aydın ve sanatçı olmak, başka insanların sahip olmadığı hiyerarşik bir üstünlük vermez hiç kimseye.

Ama bzim öğretim üyeleri arasında da sık görülen bir ruh halidir bu.

Oysa birileri onlara, küçümsedikleri insanlarla ahlaki ve hukuki bakımdan eşit vatandaş olduklarını hatırlatmalı.

Unuttuklarında “sen de kimsin?” diye sorar aşağılananlar çünkü.

Demokrasi bu yetkiyi verir onlara.

Bu bağlamda, sevdiğim bir yazarın hayatı boyunca yazdığı en kötü iki yazıdan da söz etmeden geçemeyeceğim.

“Kasaba ahlakını bürokratlar eliyle tiyatroya taşımaya kalkan zihniyet” veya “Erdoğan ve AKP yeniden aydın düşmanlığını ön plana çıkarmaya, aydınlara karşı cihada girmeye uğraşıyor” sözü Ahmet Altan’a hiç ama hiç yakışmadı.

Çünkü Başbakan, hakkı olmayan bir talepte bulunmuyor.

Belediyenin kararını eleştiren bazı sanatçıların kullandığı buyurgan dil, tam da böyle bir hiyerarşiyi vehmettiklerini gösteriyor.

Adeta sanatçı oldukları için bizim onlara karşı borçlu olduğumuzu, kendilerine itaatte kusur etmememizi istiyorlar.

Bu yüzden de Başbakan Erdoğan “siz kimsiniz” derken haklı ve onun bu tepkisi, yaşam biçimi yüzünden aşağılanan insanların duyarlılığını yansıtıyor.

İzlemeye geldiği tiyatroda, kendi vergisiyle maaş alan “sanatçı” tarafından aşağılan başörtülü vatandaşta ifadesini bulan kesimlerin duyarlılığını.

Tiyatro Medresesi

Sevan Nişanyan bir davetiye göndermiş.

Uzun zamandır düşündüğü ve ilk bahsettiğinde beni de çok heyecanlandıran “Tiyatro Medresesi”nin tanıtım kokteyli, bu Cumartesi İzmir Şirince’de yapılacak.

İsmi bile heyecan verici ve provokatif değil mi?

Aynı zamanda da pek çok zihinsel kalıbı da altüst edici.

Ve asla bir devlet tiyatrosundan çıkmayacak bir isim.

İşte tiyatro olacaksa bu üretkenliğe, bu zekaya ve bu özgürlüğe ihtiyaç var.

Devletin düşmanı olduğu ve ancak özgürlük ortamında çalışabilen zekaya ve ruha…

**

Devletin işlettiği tiyatro, ancak diğer devlet işletmeleri kadar başarılı olur.

Yani olmaz.

Çünkü devletin bastığı yerde ot bitmez. Devlet eliyle sanat yeşermez. Devlet dairesinde sanat icra edilmez. Orada yaratıcılık olmaz, makbul görülmez ve istenmez.

Bütün devletler için böyledir bu.

Bu ülkede sanatın gelişmesini istiyor musunuz?

O halde onu serbest bırakın. Onu devletin “desteğinden” kurtarın.

Tiyatronun gerçekten gelişmesini istiyor musunuz?

Bir de özgürlüğü deneyin.

Hani seksen yıldır hiç denenmeyeni.

Star, 03.05.2012

 

Eğitim, yerel yönetimlere devredilmeli

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, öğrenci maliyetinin bir kısmını devletin karşılayacağı, üstünün de aile tarafından tamamlanacağı bir özel okul formülünü açıkladı.

Bakıldığında her yıl genel bütçeden MEB’e ayrılan payın artmasına rağmen kamusal eğitimin finansmana dayalı sorunları bir türlü giderilememektedir. Bu durum aynı zamanda devlet okullarında ciddi kalite düşüşlerini de beraberinde getirmektedir. Bu bakımdan sağlık alanında gerçekleştirilen sağlık hizmetinin büyük oranda özel sektörden alınmasını öngören ve büyük ölçüde işe yarayan uygulamanın şimdi eğitim sektöründe işlerlik kazandırılması planlanıyor. Bugün rekabetçi piyasa ekonomisinin sunduğu farklı tercihlerle insanlar düşük maliyetle kaliteli hizmetler satın alabilmektedirler. Bu bakımdan eğitim sektöründe düşünülen bu uygulamanın, maliyeti düşüreceği gibi kaliteyi de artıracağı bir gerçektir.

Eğitim sisteminin kalite ve finansman sorunuyla birlikte ele alınması gereken bir diğer önemli sorunu da; eğitimin sürekli gelişen ve gittikçe küçülen dünyada hâlâ merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla sürdürülmesidir. Çünkü bugün ülkemizde özellikle eğitimin finansmana ve yönetimine dayalı acil çözüm bekleyen birtakım sorunlar, bürokratik yapılanmanın getirdiği hantallığa takılmakta bu da eğitim kurumlarında çözümü bir hayli güç sorunlarla karşılaşmamıza neden olmaktadır. Bu durum, bize artık klasik bürokratik yapılanmada köklü bir değişikliğe gidilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu bakımdan demokratik dünyanın epeydir benimsediği ve uygulamaya soktuğu “eğitimde yerinde yönetim” meselesini tartışmamız gerekmektedir.

Türkiye, Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkardığı bir yasa ile eğitimde merkeziyetçi yönetim anlayışını benimsemiştir. 3797 sayılı kanuna göre mevcut MEB Teşkilatı; bakanlık; bakan, müsteşar ve müsteşar yardımcılarından oluşur. Bakanlığın her kademesindeki yöneticiler görevlerini usulüne uygun olarak yürütmekten üst kademedeki yöneticilere karşı sorumludurlar. Okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim kurumlarını açmak bakanlığın sorumluluğundadır. Öğretmen atama ve yer değiştirme, eğitim programlarının oluşturulması, eğitim politikalarının belirlenmesi gibi işler bakanlıkça yürütülür. Her ilde ve ilçede bir Milli Eğitim Müdürlüğü bulunur. Okullar, müdür ve müdür yardımcıları tarafından yönetilir.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, 14 Eylül 2011 tarihinde yayımlanan kanun hükmünde kararname (KHK) ile söz konusu 3797 sayılı yasada bazı değişiklikler yapmıştı. KHK’de göze çarpan değişikliklere göre; 32 olan genel müdür ve üst yönetim birimi sayısının 17’ye, 7 olan müsteşar yardımcısı sayısı ise 5’e düşürülmüştü. MEB Teşkilatı’nda bürokrasiyi azaltmaya dönük atılan bu adım kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Ne var ki MEB hâlâ ulusal düzeyde merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla eğitim faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. Bu da neredeyse yaklaşık 1 milyon çalışanı ve 17 milyon öğrencisiyle devasa bir yapıya sahip bakanlığın, tek merkezden yönetilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye uzun yıllardır üniter yapının ve siyasal birliğinin bozulacağı kaygısıyla olsa gerek yerel yönetimlere yetki vermekten kaçınmıştır. Oysa bugün dünyada birçok ülke kaynakların etkili ve verimli bir biçimde kullanımını kolaylaştıran dolayısıyla kırtasiyeciliği ve bürokrasiyi ortadan kaldıran, hizmet ve yatırımların zamanında uygulanmasına fırsat tanıyan, toplumun eğitim faaliyetlerine katılımını kolaylaştıran ve karar alma süreçlerinde aktif kılan aynı zamanda rekabeti ve kaliteyi de beraberinde getiren yerinde yönetim anlayışını benimsemektedir. Bu yüzden demokratik ülkeler eğitim faaliyetlerinde yerel yönetimlere önemli yetkiler tanımaktadır. Örneğin Almanya, Kanada ve ABD’de eğitim hizmetleri merkezden kumanda edilmez. Eğitim sistemi eyaletlere göre farklılık göstermektedir. Fransa, İngiltere, İsveç, İtalya, Finlandiya, Hollanda gibi ülkelerde eğitim yerel yönetimlere devredilmiş durumdadır. Bu ülkelerde özellikle belediyeler eğitim faaliyetlerinde önemli bir yere sahiptir.

DEMOKRATİK ÜLKELERDE ‘OKUL ÖZERKLİĞİ’ YAYGINLAŞIYOR

Eğitim kalitesiyle dünyanın dikkatini çekmeyi başaran ve PISA raporlarında gösterdikleri performanslarla göz dolduran Finlandiya’da eğitim, yerel yönetimlerin (belediyelerin) sorumluluğu altındadır. İlk ve ortaöğretim okullarının çoğu belediyeler tarafından idare edilir. Eğitimin finansmanı da büyük ölçüde kamu tarafından karşılanır. Hollanda’da ise yasalar, farklı kesimlere okul kurma hakkı tanıdığı gibi dini, ideolojik ya da eğitime ilişkin inançlarına göre eğitim verme hakkı da tanımaktadır. İlk ve ortaöğretim yerel düzeyde idare edilmektedir. Japonya’da eğitim, yerel yönetimlerin hizmetlerinden biri olarak görülmektedir. İlk ve ortaöğretim düzeyindeki eğitim yerel yönetimler tarafından yürütülmektedir. İsveç’te ise yerel yönetimler okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve hatta yükseköğretim düzeyinde görevlere sahiptir. Diğer taraftan demokratik dünyada artık “okul özerkliği” de yaygınlık kazanmaktadır. Okulun öğretmen, veli, öğrenci, sivil toplum ve yerel yönetimden uzman birer temsilcinin de bulunduğu komisyonlar tarafından idare edilmesi anlayışı gittikçe hız kazanmaktadır.
Türkiye 2003 yılında AK Parti’nin “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı”nı tartıştı. Tasarı; kamu yönetiminde bir zihniyet değişikliği olarak öne sürülmüştü. Ayrıca Türkiye’de tıkanan bürokrasiyi rahatlatmayı, devlet ve halk arasındaki karşılıklı güvensizliği ortadan kaldırmayı, bürokratik verimliliği artırmayı, insanların yaşam kalitesini yükseltmeyi en önemlisi de insan hak ve özgürlüklerini genişletmeyi hedefliyordu. Tasarının ilk halinde Milli Eğitim Bakanlığı taşra teşkilatlarının il özel idarelerine devri öngörülüyordu. Ne var ki bugün 4+4+4’ü eleştiren kesimler o günlerde de bu tasarıyı; Türkiye’nin federal bir yapıya sürükleneceği, bölüneceği ve cumhuriyet, laik ve sosyal, üniter devlet yapımızın temelinden sarsabileceği endişeleriyle sert bir dille eleştirmişlerdi. Oysa tasarının mimarlarından Ömer Dinçer, kamu reformu yasa tasarısının önemini; “Geleneksel yönetim düşüncesi içerisinde modern yapılar oluşturulamaz ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaşılamaz.” diyerek ifade ediyordu. Neticede Genel Kurul’da kabul edilen tasarı, dönemin cumhurbaşkanı tarafından veto edildi.

Bugün artık hiçbir devlet, çevresindeki gelişmeleri kontrol altında tutma ve yönlendirme gücüne sahip değildir. Bu bakımdan eğitimde yerinde yönetim anlayışına artık yer verilmelidir. Türkiye gelinen noktada eğitim faaliyetlerini yerel bölgelerde eğitim ve çocuk gelişim uzmanlarından, psikiyatrlardan, pedagoglardan, yerel yetkililerden, sivil toplum temsilcilerinden ve okul aile birliği üyelerinden, özel sektörden ve iktisatçılardan oluşan “yerel eğitim komisyonlarıyla” yürütebilecek düzeydedir. Bazı bölgelerde eğitimin finansmanı için kamunun aktif katılımını öngören bölgesel para havuzları oluşturulabilir. Okul müdürlerinin seçimle işbaşına geldiği, mevcut müdür yardımcılarının mesleklerine geri döndürüldüğü, okulların bürokratik hiyerarşiden uzak daha sivil/özgür ortamlarda yönetilmeye başlandığı bir ortamda kalitenin gittikçe artacağı bir gerçektir. Halkın eğitim yönetimine aktif katılımı zamanla ailelerde okulla ilgili daha sağlıklı ve yaratıcı özgün fikirlerin oluşmasına neden olacaktır. Her okulun kendi eğitim modelini, tarzını, yıllık aktivitelerini, etkinliklerini hazırlayıp sunduğu bir eğitim öğretim ortamının yaygınlaşması zamanla çok çeşitli ve zengin bir menü sunacaktır topluma.

Mesele, sorunların yerinde belirlenip çözülmesi, eğitimin yönetimine ve sorun çözme sürecine toplumun geniş ölçüde katılımının sağlanması gerektiğidir. Milli Eğitim sisteminin “adem-i merkeziyetçi” bir anlayışla örgütlenmesinin ve eğitimde yetki devri yapmasının katı, merkeziyetçi ve hantal bürokratik yönetim anlayışına dayalı oluşan sorunları büyük ölçüde azaltacağı bir gerçektir. Devlet bu süreçte eğitim faaliyetlerini istismar edebilecek olan illegal yapılanmalara karşı gerekli tedbirleri almakla sorumlu olmalı ve eğitim süreçlerini de insan hakları açısından denetlemelidir. Meselenin siyasî polemik malzemesi yapılmadan, piyasa gerçekleri dikkate alınarak tartışılmasında fayda olacağına inanıyorum. Neticede sorunumuz, Türkiye’de gittikçe büyüyen eğitim sektöründe sorunlara bir çözüm arayışı bulma çabasıdır.

*Liberal Düşünce Topluluğu, Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi Koordinatörü

 

Zaman, 03.05.2012

Darbecilerle Hesaplaşmada Seçilen Yöntem Doğru mu?

Darbecilerden hesap sorulması, arkası arkasına darbecilere karşı davalar açılması birçok insanı mutlu etmiş gibi görünüyor. Hatta, vaktiyle darbecileri desteklemiş olanlar bile durumdan şikayetçi değiller. Çoğumuz bu yargılamaların ülkedeki demokratik gelişmeye katkı sağlayacağını, darbe döneminin bittiğini düşünüyor.

Darbecilerle hesaplaşmanın emekli darbecileri yargılayarak başlayacağını hiç düşünmemiştim. Ben, halkı temsil eden siyasi iradenin muvazzaf darbecilere haddini bildirerek darbecilerin direncinin kırılabileceğini, yargı yolunun ondan sonra başlayacağını düşünüyordum. 367 olayını da yaşadıktan sonra, benim yargıya olan güvenim tümüyle bitmişti. Tamamen siyasallaşmış, devlet ideolojisini hukukun üstünde gören bir yargının, ülkenin demokratikleşmesi için duyarlılık göstereceğine inanmıyordum.

İşler benim düşündüğüm gibi olmadı, bir kaç cesur savcı cesaretle darbecilerle hesaplaşmanın yolunu açtı. Bu davalardan hiç bir şey çıkmasa bile, darbe ile mücadelede korku eşiği aşılmış oldu. İktidar partisi bile cesaretlendi, onlar da durumdan siyasi sonuçlar devşirmeye çalışıyor.
 
Yalnız, bazı insanları darbecilikten sorgularken, bizim cevaplamamız gereken bazı soruların olduğunu da unutmamamız gerekiyor.

Neden 15 Yıl Sonra?

Bu komutanlar o zaman da açıkça siyasi beyanatlar veriyor ve sivil yönetime kafa tutuyorlardı. Bunların, darbe hazırlığı olarak kabul edilen faaliyetlerini devletin istihbarat örgütleri de biliyorlardı. O zaman savcılar neredeydiler?

Ekim 2003’te bütün kuvvet komutanları, Harp Okullarının eğitim yılı açılışı vesilesiyle yaptıkları konuşmalarda, hükümet yetkililerinin huzurunda peş peşe siyasi mesajları verdiler. Eylül 2003’te, Ankara Ticaret Odası’nda “Hilâfetin kaldırılması” sebebiyle düzenlenen panele bütün kuvvet komutanları tam kadro katılarak siyasi iktidarı uyarmaya çalıştılar.

Emekli Hakim Albay Ümit Kardaş, Askeri Ceza Kanunu’na göre, siyasi demeç veren askerlerin suç işlediğini, 5 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanması gerektiğini söylüyordu. Kardaş, Genelkurmay Başkanı’nın MGK zemini dışında siyasi konularda görüş bildirmesinin de Askeri Ceza Kanunu’na aykırı olduğunu belirtiyordu. Ümit Kardaş’ın sözlerine, o zamanın savcıları zerre kadar ilgi göstermemişlerdi. Ne değişti de savcılar 15 yıl sonra harekete geçtiler?

Muvazzafken, milli iradeye meydan okuyan, halkın seçtiği yöneticiler muhtıra veren, kapalı kapılar ardında darbe planları yapan devlet görevlilerine hiçbir şey yapılmazken, bunlar emekli olduktan, ellerinde darbe yapmak için hiçbir güç ve imkân yokken tutuklanmaları, itilip kakılmaları da hiç hoş olmuyor.

Çevik Bir, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri askerdiler, işlerini katı bir hiyerarşik düzen içinde yürütüyorlardı. Ne yaptılarsa Genelkurmay Başkanının emrinde ve kamuoyunun önünde yaptılar. Bunların emrinde çalıştığı Genelkurmay Başkanına “Üstün Hizmet Madalyası” verilirken, bunlardan hesap sorulması akla ve askerliğe aykırıdır.

Neden Emekli Olduktan Sonra?

Emeklilik sıradan insanlar için torunlarını sevme dönemi olsa da, önemli görevler yapmış insanlar için, yaşadığı olayları bir gözden geçirme, yeniden değerlendirme, özeleştiri yapma dönemi olsa gerekir. Bu sebeple umur görmüş insanlar anılarını yazarlar. Bu anılar, yazar kendi yanlışlarını da görebiliyorsa, özeleştiri de içeriyorsa gerçekten bir anlama sahiptir. Mesela 27 Mayıs darbesinin önde gelen isimlerinden Orhan Erkanlı’nın “Anılar… Sorunlar… Sorumlular” kitabı bu bakımdan anlamlıdır. Kendini ülkenin yönetimine ehil gören her subayın okuması gereken bir kitaptır. Yoksa, çoğu zaman olduğu gibi, herkesin bildiklerini tekrarlayan, sadece kendini öğen insanların yazdıkları anıların bir değeri yoktur.

Vaktiyle bir emirle darbe yapacak güçteyken her türlü suçu işlemekte dokunulmazlığı olan emekli generaller, şimdi, emirleri orduevindeki garsonlardan başka kimseye geçmezken gözaltına alınıyor, hakim karşısına çıkarılıyor, tutuklu olarak yargılanıyorlar.

Bu insanlardan birçoğu kritik sağlık sorunlarıyla karşı karşıya… Yıllarca önce emekli olmuş, prostat, kalp, tansiyon, şeker hastalığı ile boğuşan insanların tutuklu olarak yargılanması şart mı? Bu yaşlı insanlardan bazılarının hapishanede ölmesi, adalete yardımcı olmaz; konuyu istismar etmek için fırsat kollayan politikacılara malzeme olur, adalete olan güveni de sarsar.

Bu insanlar emekli olduktan sonra işledikleri suçlardan dolayı değil, muvazzafken işledikleri söylenen, o zaman savcılar ve yargıçlar tarafından da ayakta alkışlanan eylemlerinden dolayı yargılanıyorlar. Hukukta böyle bir şey var mı? Savcılar, rütbe ve makam sahiplerinden hesap sormak için emekli olmalarını mı beklerler? Bu işte hukuk var mı, bilmiyorum ama, bu işte ahlaki olmayan bir şey var.

Neden Yalnızca Askerler?

Türkiye’de darbecilik 3-5 maceraperestin işi değil. Çok güçlü bir alt yapısı var, örgütleri var, kadroları var, eğitimi ve fikri alt yapısı var, devlet içinde örgütlenmiş kurumları var, sivil toplumda örgütlenmiş kurumları var, partilerde ve parlamentoda destekçileri var, gençlik örgütleri var, gazeteleri, dergileri, televizyonları var. Darbeleri askerler yapıyor, ama onları harekete geçiren, onların emrinde çalışmaya hazır sivil kadrolar var…

Ülkenin sivil aydınları da askerlerden farklı düşünmüyorlar, sık sık da onlara görevlerini hatırlatıyorlardı. İki defa darbe ile görevden uzaklaştırılmış, devletin 9. Cumhurbaşkanı bile iç hizmet kanununa göre askerin yönetime el koymaya hakkı olduğunu söylüyordu. Ülkenin ana muhalefet partisi yöneticileri de, iç hizmet kanununun 35. maddesine göre askerlerin darbe yapma görevi olduğunu savunuyordu. Diğer muhalefet partilerinin yandaşları da kendilerinden olmayan sivil bir iktidar yerine, askeri bir yönetimi tercih etmeye hazırdılar.

Anayasa Mahkemesi’yle, Yargıtay’ıyla, Danıştay’ıyla, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’yla, Barolarıyla yasaların hakimiyetini değil, Atatürk ilke ve inkılaplarının korunmasını savunuyorlardı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları seçilmiş iktidarları düşürmek, partileri kapatmak için sık sık dava açıyorlardı.

YÖK Başkanları, Yüksek Öğretim Kurulu üyeleri, Üniversitelerarası Kurul üyeleri, üniversite rektörleri de aynen askerler gibi düşünüyorlardı. Üniversite öğretim üyeleri yürüyüş yaparak askerleri göreve çağırıyorlardı.

Devletin Cumhurbaşkanı, Harp Akademileri Komutanlığı’nda,  “Türkiye’de siyasal rejim, cumhuriyet kurulduğundan beri, hiçbir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır. Laik cumhuriyetin temel değerleri ilk kez açıkça tartışma konusu yapılmaktadır. İç ve dış güçler, bu konuda aynı amaç doğrultusunda çıkar birliği içinde hareket etmektedir… TSK, anayasal rejimin korunması yönünden taraftır” diyerek, adeta subaylara göreve çağırmıştı.

 Ortada bir suç varsa, bu toplumun büyükçe bir kesiminin katıldığı, milyonlarca insanın ortak olduğu bir suçtur. Kimimiz suça doğrudan katıldık, kimimiz destek verdik, kimimiz suç işlenirken sesimizi çıkarmadık, kimimiz karşı çıkmaya cesaret edemedik… Darbeci olarak yalnızca askerlerin yargılanması hakkaniyete aykırıdır. CHP, suç ortaklarına sahip çıkarak doğrusunu yapıyor. Diğer suç ortaklarının da ortaya çıkarak, yargılanan askerleri yalnız bırakmamaları gerekiyor.

Masum Değildiler

Şu anda yargılamalardaki adaletsizliklerden yakınan bu inanlar güç kendilerindeyken çok acımasızdılar, insanlara yargılanma fırsatı bile vermiyorlardı. Ordudan YAŞ kararlarıyla binlerce askeri atarken hiç acımadılar. Maaşları kesilen, bütün sosyal güvenceleri elinden alınan bu insanları ordudan atıldıktan sonra da takip ediyorlar, başka bir yerde iş yapmasını da engelliyorlardı. Bu insanların pek çoğu sefalete düştüler, çocuklarının yüzüne bakamaz oldular, eşlerinden ayrıldılar, intihar ettiler.

Ama bunlar bu işleri tek başlarına yapmadılar. Binlerce subayı acımasızca ordudan atan kararların altında Erbakan’ların, Gül’lerin, Erdoğanlar’ın da imzası vardı.

Binbir hayalle üniversitenin kapısına gelmiş genç kızları üniversite kapısından çeviren, ikna odalarına alan, üniversite son sınıftan atan Akbulut’lar, Hilmioğlu’lar, Alemdaroğlu’lar, Serter’ler bunların suç ortağı değil miydiler?

Başını örten öğrencileri dersten atan öğretim üyeleri, yüksek öğretim yapma hayalleri yarıda kesilen genç kızların ahını almaktan hiç çekinmediler.

Gürüz’ler, Teziç’ler İmam-Hatip okulu mezunlarını, meslek okulu mezunlarını üniversiteye sokmamak için puanlarını silerken hiç acımadılar, bu çocukların da bir yaşam mücadelesi verdiklerini  hiç düşünmediler.

 

02.05.2012

Kapitalizm ‘Kârunizm’ değildir

Bu  yılki 1 Mayıs gösterilerine katılan en enteresan renk, “anti-kapitalist Müslümanlar” idi. İş kazalarına kurban giden işçiler için gıyabi cenaze namazı kıldılar, “emekçiler” adına Taksim’de yürüdüler.

Ben, söz konusu sosyalist dindarların “niyet”inin halis olduğuna eminim ve bu yüzden de yaptıklarına saygı duyuyorum. Ancak yanıldıklarını da düşünüyorum ki, biraz izah edeyim.

Öncelikle, Türkiye’deki yaygın sol söylemde olduğu gibi, “kapitalizm”le neyi kast ettikleri muallak. Tarafgazetesiyazarı Serdar Kaya’nın, geçenlerdeki “Türk’ün Kapitalizmle Deşarjı” başlıklı hoş yazısında dediği gibi:

“Anti-kapitalist söylem, her eleştirisinin merkezine oturttuğu kapitalizmi çoğu zaman tanımlama zahmetine dahi girmiyor. Karşı çıkılan tam olarak nedir? Serbest piyasa mı? Mülkiyet hakkı mı? ‘Tüketim çılgınlığı’ mı? Emek sömürüsü mü? Güçlü devletlerin uygulamaları mı?”

Eğer konu “emek sömürüsü” ise, söz gelimi Türkiye’deki işçilerin rezil ve tehlikeli şartlarda çalıştırılmasıysa, “anti-kapitalist Müslümanlar”kuşkusuz haklı. Ama kendilerine hemen sormak gerekiyor:

Bir: Türkiye, kapitalist değil de sosyalist olsa, yani fabrikalar veya tersaneler şahıslara değil devlete ait olsa, işçiler daha mı iyi şartlarda çalışır? Devletin madenlerinde nice işçi ölmedi mi?

İki: Kapitalizm açısından Türkiye’den daha “ileri” ülkelerde (mesela ABD’de) işçilerin şartları çok daha iyi. Buna mukabil, SSCB’de veya Kızıl Çin’de çalışma şartları korkunçtu. Buna ne diyeceğiz?

Benim diyeceğim şu: Mesele “kapitalizm” değil, insan hayatına değer vermeyen, umursamaz zihniyet. Bu zihniyet, hangi ekonomik sistemde olsa, orada aynı sorunu üretir.

Mal hırsı mı, çalışma ahlakı mı?

Gelelim anti-kapitalist Müslümanlar’ın temel mesajına: Yani, Kur’an-ı Kerim’deki Kârun kıssasından yola çıkarak yaptıkları yorumlara…

Kârun, Kuran’a göre, “mal hırsı”nın ve “kibir”in sembolüdür. Kendisine anahtarları dahi zor taşınan bir hazine verilmiş, o da “şımararak sevince kapılmış”tır. (Kasas Suresi, 76)

Peki bu geleneksel “mal hırsı” timsalinin modern çağdaki karşılığı “kapitalizm” midir?

Hem tasavvuf hem de iktisat konusunda büyük bir otorite olan merhum Prof. Sabri Ülgener, bu konuda şöyle yazmıştı:

“Kapitalist zihniyet… Birçoklarının sandığı gibi hudutsuz bir kazanma hırsı demek değildir (öylesi tarihin her devrinde görülmüştür). Batı kapitalizmi için yeni olan, düzenli bir ‘meslek’ çatısı altında rasyonel-metodik çalışmayı kendine vazgeçilmez bir hayat ilkesi ve felsefesi haline getirmiş, tüketim ve gösterişten çok tutum ve hesaplılık tarafına yatkın vazife ve iş adamıdır .” (Ülgener, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, s. 12)

Nitekim, büyük sosyolog Max Weber’e göre, Batı’da kapitalizmi doğuran dinamik, dindarlıktır: Mutaassıplık derecesinde dindar olan Kalvinist Hıristiyanlar, lüks ve israftan kaçındıkları için “sermaye” biriktirmiş ve “Tanrı rızası için çalışma”ya inandıkları için yatırıma yönelmişlerdir.

Aynı Hıristiyanlar “Tanrı için iyilik yapma”ya da inandıkları için, kazandıkları paradan bolca “hayır” da yapmışlar, Batı’daki “vakıf” geleneği böyle doğmuştur.

Şunu da ekleyeyim ki, bugün bazı Hıristiyan düşünürler, “Batı sekülerleştikçe, kapitalizmin idealist ruhu da kayboldu, yerine hedonizm (hazcılık) geçti” diyorlar. “Tüketim çılgınlığını” bu açıdan eleştiriyor, ancak buradan bir sosyalizm talebi değil, “ahlaki kapitalizm” çağrısı çıkarıyorlar.

Türkiye’de ise bütün bu nüanslardan habersiz, kaba bir anti-kapitalizm ezberi sürüp gidiyor. Çünkü Marksist solun dili “entelektüel dil” olmuş, kimi dindarlar tarafından bile hiç sorgulanmaksızın içselleştirmiş durumda.

 

Zaman, 02.05.2012

Özgürlük mü istiyorsunuz; buyurun!

Başbakan çok doğru söyledi. Şehir tiyatroları özelleşmeli.
Sadece şehir tiyatroları değil, devlet tiyatroları da, devlet opera ve balesi de, devlet senfoni orkestrası da; devlet televizyonu da özelleşmeli…

Devlet elini kültür ve sanattan çekmeli, sanatçılar devletten maaş alan memurlar olmaktan çıkarılmalı. Ayrıca, Kültür Bakanlığı da kapatılmalı. Devletin bir kültür ve sanat politikası olmamalı. Bakanlık, işi sadece kamu malı olan müzelerin, sarayların, kütüphanelerin, eski eserlerin envanterini tutan, bunları koruyan, bakımını yapan bir genel müdürlük haline getirilmeli.

Bütün bunları yıllardır yazıyorum. Televizyonlarda söylüyorum, gerekçelerini anlatıyorum. Eğer devlet halkın efendisi olmaktan çıkıp hizmetkârı olacaksa, bizi kültürel olarak biçimlendiremez; ne dinleyeceğimize, ne seyredeceğimize, kütüphanelerimize hangi kitaplar alınacağına karar veremez, diyorum. Ve her seferinde de kültür ve sanat dünyamızdan bir dayak yemediğim kalıyor. Hakaretin, suçlamanın bini bir para…
Tabii, Başbakan’ın başına da aynısı gelecek. Zaten şimdiden başladı bile.

“Özgürlük tutkunu” sanatçılarımız, Erdoğan’ın son çıkışıyla neye uğradıklarını şaşırdılar. “Alın tiyatronuzu, istediğiniz gibi eser seçin, istediğiniz gibi rol dağıtın, istediğiniz gibi oynayın ama bundan sonra da bizden bir şey istemeyin, kendi kendinizi finanse edin” denince ödleri koptu.

Özgürlük isteyen böyle mi davranır?

Ama onların derdi başka… Onlar, çiftlik istiyor. İstedikleri zaman çalışacakları, istemedikleri zaman çalışmayacakları; hem bankamatik memuru olup hem de dizilerden, reklamlardan TV’deki yarışma programlarından milyonlar kazanacakları düzenin devamını istiyor. Yıllarca tek bir oyunda rol almadan “şehir tiyatrosu sanatçısı” unvanıyla ortalıkta dolaşmak gibisi var mı? İstedikleri oyunu oynayacaklar… Seyirci beğenmiş beğenmemiş diye bir endişeleri olmayacak. Salonu doldurma, halka beğendirme diye bir dertleri olmayacak. Ne oynarlarsa oynasınlar; ister iyi ister kötü oynasınlar; paraları o salonlara adımını bile atmamış kitleler tarafından tıkır tıkır ödenecek. Onlar da o parayla “yüksek sanat” yapmaya ve bir yandan da geniş kitleleri hor görmeye devam edecekler…

“Yüksek sanat”ı sivil toplum finanse edemez mi?

Devletten ya da belediyeden maaş alarak sanat yapmaya alışanlar, çiftlikleri ne zaman tehlikeye düşse aynı gerekçeye sarılırlar: Efendim, onlar yüksek sanat yapmaktadır. Yüksek sanat yapmak öyle televizyon dizisi yapmaya, gişe filmi çekmeye, alaturka şarkı söylemeye benzemez. Yüksek sanat, niteliği icabı popüler olamaz; dolayısıyla kendi kendini kurtaramaz. O yüzden de devlet kesesinden (yani hepimizin vergilerinden) finanse edilmesi gerekir.

Yaptıklarının “yüksek sanat” olup olmadığını bir an için bir yana bırakalım.
Toplumun dişinden tırnağından artırdığı parayı neden “yüksek sanat”ı desteklemek için harcaması gerektiğini; bunu onlara sormadan yapmanın demokratik olup olmadığını da bir an için unutalım.

Kaliteli sanat ürünlerinin sivil toplum tarafından finanse edilmesi gerçekten mümkün değil midir, ona bakalım.
Aslında, özel tiyatroların geçmişine şöyle bir bakmak bile, bunun doğru olmadığını gösteriyor. Bu ülkenin tiyatro geçmişinde Ankara Sanat Tiyatrosu gibi bir başarı hikâyesi var. Dormen Tiyatrosu var, Kenterler var, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu var… Yıllarca kapalı gişe oynayan nice “yüksek sanat” eseri var.

“Peki bu işin balesi, operası, orkestrası ne olacak” diyorsan; orada da sırtını devlete değil yüksek sanata destek vermek isteyen kişi ve kuruluşlara dayayacaksın. Sermayeyi zorlayacaksın, zengin sanatseverleri ikna edeceksin, sponsor bulacaksın, vakıf kuracaksın, uluslararası çapta ürün çıkarıp uluslararası destek arayacaksın. “Onlar sanattan ne anlar” diye horlayıp durduğun, “bidon kafalılar, göbeğini kaşıyanlar” diye hakaret ettiğin yoksul halkın vergilerine göz dikmeyeceksin.

Bakın İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na… Tek başına, Kültür Bakanlığı’nın yaptığı kültür ve sanat etkinliklerinden fazlasını yapıyor…

Daha çok İKSV, daha çok Borusan; daha çok Toplum Gönüllüleri Gençlik Filarmoni Orkestrası olmaması için hiçbir sebep yok.

Yeter ki siz işin kolayına kaçmaktan vazgeçip sanatınız için alın teri dökmeyi göze alın…

 

Bugün, 02.05.2012

Darbe anayasaları hukuken ‘yok hükmünde’dir

Evvela, iki kavramı kargaşadan kurtaralım. Halk ihtilali ile askerî darbe çok farklıdır. Türkiye’de 1960’tan beri olagelen ihtilal değil, darbedir. John Locke mefkuresinden, sahtekarlıkla 1961 Anayasası’nın başlangıcına aktarılan “direnme hakkı” demokratik seçimlerin olmadığı döneme aittir.

Barry Holden gibi çağdaş teorisyenler, günümüzde “direnme hakkı”nın demokratik seçimlere dönüştüğünü yazarlar.

Temel soru: Anayasa nedir, ne için ve kim tarafından yapılır? Siyaset ilmi (mesela Duverger) devletin geçmişini, toplumda idare edenler-idare edilenler ayrımının belirmesine götürür. Erken, antik gibi eski modellerden sonra modern devletin Avrupa’da yeni çağın başından itibaren geliştiği varsayılır. Devletin eski veya modern türleri anayasayla kurulmadı. Gerçek manada anayasa “yazılı anayasa”dır ve aksine yakıştırmalara rağmen günümüz İngiltere’sinin de anayasası yoktur. Kısaca, devletin varlığı ve devamı için anayasa şart değildir. Yine M.Duverger’nin ifadesiyle “İktidar, yönetenlere ihtiraslarını yönetilenlerin zararına tatmin etmek imkânı verdiğinden, ahlak bozucu bir haldir.” Bu sebeple, siyaset ilminde, devletle birlikte ortaya çıkan, insanları baskı altına alan ve zulme muhatap kılan iktidarın “meşruiyeti” temel inceleme ve tartışma konusu olmuştur. Sınırsız bırakıldığında daima suiistimal edilen devlet iktidarına (siyasî iktidar) karşı, en eski dönemlerden itibaren, yönetilenlerin hak ve özgürlük mücadelesi başlamıştır.

İnsanı, kâinatın en değerli varlığı (İslam’da eşref-i mahlukat) kabul eden semavî dinlerin Nemrud’a, Firavun’a karşı menkıbeleri hak ve özgürlük mücadelesinin en eski delilleri, “öldürmeyeceksin” kuralını da ihtiva eden “On Emir” en eski, yazılı hak ve özgürlükler beyannamesidir. Yunanlı Stocacılar’la başlayan “Tabii Hukuk” doktrini de, insanın değerini, insan hak ve özgürlüklerini ifade edegelmiştir. 17. yüzyıldan, özellikle John Locke’dan itibaren “insan hak ve özgürlükleri”, Encyclopedia Amerecana’da “Liberalism” başlıklı makalenin yazarı Kenneth R.Minogue’un ifadesiyle “modern dünyanın temel siyasî doktrini”nin esasını oluşturmuştur. Modern dünyanın sonraki gelişmesine yön veren, aydınlanma düşünürleri, özellikle Montesquieu’nun katkısıyla zenginleştirilen Locke mefkûresine göre, “Devlet insanlar tarafından, hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıyla ve yönetilenlerin rızasıyla kurulur. Meşruiyetinin temeli budur. Hak ve özgürlükleri güvenceye alma amacından sapan veya halkın rızasını yitiren devlet, meşruiyetini yitirir. Meşruiyetini yitiren devlete karşı halkın direnme (revolt-isyan) ve onu yıkıp yenisini kurma hakkı doğar.” İktidarı insan hak ve özgürlükleri ve yönetilenlerin rızasıyla sınırlandıran Locke, ayrıca bu yönde kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti ve çağdaş demokrasi teorilerinin yolunu açmıştır.

Dünyada ilk yazılı anayasa ve ona esas olan haklar bildirgesini 1776’da, Locke-Montesquieu teorik çizgisine uygun biçimde, çiftçi, avukat ve siyasetçi olan Thomas Jefferson, Virginia için yazmış, onu ABD Bağımsızlık (Haklar) Beyannamesi ve 1787 tarihli ABD Anayasası izlemiştir. Bu belgelerde insan hak ve özgürlüklerini çiğnememesi için devlet iktidarı bölünmüş, sınırlandırılmış ve seçimlerle halkın denetimi altına alınmıştır. Fransa’nın 1791-1793 anayasaları, 19. yüzyılın monarkların ferman benzeri tasarruflarla kabul ettikleri anayasalar da aynı amaçlıdır. Yazılı anayasacılık çağını açan ABD Anayasası, başlangıcındaki “Biz ABD halkı” ifadesiyle, anayasaların ancak halk tarafından yapılabileceği geleneğini de kurmuştur. Günümüze kadar, Marksist teori dışındaki anayasacılığın amaç ve yetkisi ilk modeline uygun şekilde ulaşmıştır. G.Sartori gibi “Anayasa Mühendisliği” yazan bazı müelliflerin burada bahsettiklerime temas etmemiş olmaları eksikliktir ve tarihî, ilmî gerçeğe zaaf getirmez.

HALK ANAYASANIN TAMAMINDAN MEMNUN DEĞİLSE NE YAPACAK?

Türkiye’de, halen yürürlükte olduğu söylenen, dayatıldığı için de anayasa adı verilen 1982 tarihli metin: (1) İnsan hak ve özgürlüklerini kısıtlayıp devleti güçlendirmek amacıyla yazıldığı, bu veçhesiyle anayasacılık geleneğine aykırı olduğu için Prof. Dr. Taha Parla’nın da teyit ettiği gibi gerçekte anayasa değil “anti anayasa”dır. (Türkiye’de Anayasalar, İletişim Yayınları, s:29). Maddî yönden anayasa sayılamaz. (2) Anayasacılık geleneğine aykırı olarak, halk veya halkın özgürce seçtiği temsilcilerinden oluşan parlamento tarafından yapılmadığı, askerî darbe mücrimleri tarafından yapılıp halka dayatıldığı için organik-şeklî yönden de anayasa değildir.

Kısaca, halen Türkiye’nin hukuk ve siyaset ilmi muvacehesinde muteber ve meşru anayasa yoktur. Bu sebeple TBMM, 1982 metninde yazılı 2/3 veya 3/5 ekseriyet şartına tabi olmaksızın üye tam sayısının çoğunluğuyla, yani 276 oyla olmayan anayasa yerine yeni anayasa yapabilir. Gerçekte Türkiye 1960’ta, 1924 Anayasası “rafa kaldırılmak” suretiyle, günümüze kadar, İngiltere gibi yazılı anayasası olmadan yönetilmiştir. Anayasa hukuku profesörlerinden çoğu, yazdıkları, talebelere okuttukları anayasa hukuku kitaplarında bazen askerî darbe yapan mücrimlere “kurucu iktidar”, halkın seçtiklerine “kurulu iktidar”, bazen de darbecilere “aslî kurucu iktidar”, halkın seçtiklerine “tali kurucu iktidar” diyorlar. Bunlara göre halk veya seçilmiş temsilcileri yeni anayasa yapamaz, ancak darbecilerin yaptığı anayasalarda darbecilerin koyduğu şekil şartları uyarınca tadilat yapabilir.
Bu kitaplardaki düşünceye göre, halk anayasanın tümünden memnun değilse ne yapacak? Ya yağmur duasına çıkar gibi darbe duasına çıkacak, darbe olsun yeni anayasa yapılsın diyecek. Veya, danışıklı iç harp çıkarıp darbe ortamı hazırlayacak. Gazetelerden öğrendiğimize göre, Kenan Evren’in avukatları da, anayasa hukuku kitaplarına dayanarak “asli kurucu iktidarın yargılanamayacağını” söylüyorlarmış. Çağdaş Batı demokrasilerinin hiçbirinde yürürlükte olan darbeci anayasası yok. Ciddi literatürde de, Türkiye’dekine benzer askerî darbe anayasalarının değişmezliği tezi yok. Bazılarını tanıdığım, takdir ettiğim sayın profesörler, belki, kerhen okuttukları anayasalara meşruiyet sağlamak için bunları yazdılar. Yanlışı tashih nakise sayılmaz, umarım. Tashihatla halka yardım ederler.

Yine, Prof. Dr. Taha Parla’nın dediği gibi “anayasa da bir yasadır” (age, s:6). Medeni Kanun’un 1. maddesinde yazıldığı gibi kanunlar önce lafzıyla (sözüyle) uygulanır. Anayasa’nın 7. m.sine göre yasama yetkisi TBMM’nindir. Anayasanın 87. m.sine göre yasama yetkisi üçe ayrılır. Bunlar: (1) Kanun koymak, (2) Yürürlükteki kanunu değiştirmek, (3) Yürürlükteki kanunu kaldırmaktır. Anayasa’nın açık lafzına göre, bu üç konu farklı işlerdir. Anayasa’nın 175. maddesi, açıkça ve yalnızca anayasanın değiştirilmesinden bahsetmekte, anayasanın kaldırılmasına (ilgasına) veya yeni anayasa yapımına temas etmemektedir.

Anayasa’da yazılı bu hükümlerin açık ve ortak sonucuna göre, Anayasa’nın herhangi bir hükmünün değiştirilmesi için üçte iki veya beşte üç çoğunluk aranacak, anayasanın tümüyle yürürlükten kaldırılması ve yeni bir anayasa yapılması için, diğer kanunlar için gerekli çoğunluk, yani, 96. maddeye göre 138 oy yeterli olacaktır. Anayasa’nın lafzı (sözü) açık olduğu için ruh çağırmaya da gerek yoktur. Son seçimlerle oluşan TBMM yeterli temsil gücüne sahiptir. Sunduğum hukukî ve siyaset ilmi gerçeklerine göre, AK Parti yeni anayasa yapabilecek oy çoğunluğuna sahiptir. Halkın nasıl anayasa istediği açıktır. Uzlaşma komisyonlarıyla uğraşıp zaman kaybetmenin manası yoktur.

Yukarıda, 1924 Anayasası’nın “rafa kaldırıldığını” yazdım. Bu anayasanın 26. maddesine göre kanunun, dolayısıyla anayasanın ilgası yetkisi münhasıran TBMM’ye aittir. 1924 Anayasası, yetkili TBMM tarafından ilga veya tadil edilmemiş, iktidarı gasp eden 27 Mayıs 1960 darbecileri tarafından ilga edildiği iddia edilmiştir. Bu hukukan meşru bir ilga değil, fiilî bir “rafa kaldırma”dır. TBMM her zaman bu anayasanın 26. maddesinde yazılı “kanunun tefsiri-yorumu” yetkisini kullanarak, yürürlükteki anayasayı raftan indirebilir. 1924 anayasası için de, 1924 TBMM’sinin özgür olmadığı söylenebilir. Ancak, bu anayasa 1945’te öztürkçeleştirildikten sonra 1952’de, halkın serbest seçimle oluşturduğu parlamento tarafından, 5997 sayılı kanunla, eski haliyle tekrar yürürlüğe konulmuştur. Bu bakımdan 1924 değil, 1952 Anayasası’dır. 1924 Anayasası, 88. maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur” hükmüyle, zımnen ırkı ve dini farklı vatandaşlar olabileceğini kabul etmiş, Türk olmayı yalnızca “vatandaşlık” ile sınırlandırmıştır. 90. maddesinde vilayetlere hükmî şahsiyet tanımış “tevsii mezuniyet ve tefriki vezaif” ifadesiyle merkeziyetçiliği sınırlandırmıştır. Yalnız klasik hak ve özgürlüklere taalluk etse de 68. maddeden başlayan insan hakları bölümü, sonraki anayasalardan çok daha başarılıdır.

1924 (veya 1952) Anayasası’nın 26. maddesi de sonrakiler gibi yasama (teşri) faaliyetini kanun yapma, kanunu değiştirme ve kanunu kaldırma (ilga) olarak üçe ayırmış, 102. maddesi ise yalnızca değişikliği (tadil) üçte iki çoğunluğa bağlamıştır. Kaldırma (ilga) basit çoğunlukla gerçekleşir. Mesela, 26. maddenin TBMM’ye verdiği “yorum” yetkisiyle TBMM anayasanın ilgası yetkisinin tümü yanında her bir madde için de ayrı ayrı var olduğunu “yorum kararı”na bağlayarak, “altı ok”u ihtiva eden 2. maddeyi ilga edebilir. Bu Anayasa’nın 53. maddesi mahkemelerin teşkilini kanuna bırakmış olup, kanunla mesela anayasa mahkemesi (daha doğru, demokratik ve çağdaş olanı insan hakları yüksek mahkemesi), idari yargı vb. kurulabilir.

MEVCUT SİYASİ TABLOYLA YENİ ANAYASA YAPMAK

1924 (veya 1952) Anayasası 5. maddesiyle, “İcra kudreti TBMM de tecelli ve temerküz eder.” hükmünü vazetmiş, yasama ve yürütmeyi kuvvet olarak değil, vazife olarak ayırmıştır. Ancak, sanılanın ve söylenenin aksine 1961 ve 1982 anayasaları da “kuvvetler ayrılığı” getirmemiş, vazifelerin ayrılması sistemini sürdürmüştür (Prof. Dr. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 2. baskı, s: 149-157). Prof. Dr. Erdoğan Teziç’e göre de “Kuvvetler ayrılığına dayanan yalnızca başkanlık rejimidir. Zira parlamenter rejim, yasama-yürütme arasında sürekli işbirliğine dayanmaktadır.” (Anayasa Hukuku 12. baskı, s: 400). Bu ifadelere göre 1924 Anayasası’nın “kuvvetler ayrılığı” efsanesiyle reddi de gerçekçi değildir. Tabiatıyla, 1924 Anayasası varılabilecek nihai hedef değildir. Atatürk’ün anayasası olması da düşünülerek, acilen çağdaş, yeni anayasa yapılamaması durumunda, darbecilerin 1982 cenderesinden kurtulabilmek için bir ara çözüm olabilir. Türkiye tecrübesinde anayasa yapmak ve uygulamak farklıdır. Sonraki darbe anayasalarından daha iyi de olsa 1924 Anayasası da tek parti döneminde uygulanmamıştır.
Türkiye’de özellikle 1960’tan itibaren yerleştirilen bir tür skolastisizm de var. Bu yazıda yerleştirilmiş kanaatlere aykırı iddialar, görüşler ileri sürdüm. Başta Güneydoğu-Kürt sorunu olmak üzere pek çok sorunun halli için, darbecilerin cenderesinden kurtulmak ve yeni anayasa yapmak şart. Yerleşmiş kanaat ve görüşlerle, mevcut siyasî tabloyla yeni anayasa yapmak pek mümkün değil. Yeni bir düşünce ve müktesebat ortamı yaratmak, siyasete bu suretle alan açmak gerekiyor.

Değerli Prof. Dr. Levent Köker, burada vurguladığım gibi “Anayasalar, öncelikle bireyin temel haklarını devletten gelebilecek ihlâllere karşı korumak ve bunların lâyık olduğu biçimde gerçekleşmesi için gereken koşulları hazırlamak amacıyla ortaya çıkmış metinlerdir.” demişti (Zaman, 6 Ekim 2011). Değerli Prof. Dr. Erdoğan Teziç, aynı düşünceyi “Devlet iktidarı ve birey haklarına ilişkin kurallar, kuşkusuz maddi anlamda anayasayı oluşturur.” cümlesiyle ifade etmektedir (age, s: 146). Sayın Teziç, Parlamento’nun ağır yetki gasbıyla yaptığı kanunun “yok hükmünde-keenlemyekün” olduğunu kabul etmektedir (age, s: 59-60). Değerli Prof. Mustafa Şentop da, Anayasa Mahkemesi’nin yetki gasbıyla verdiği kararların “yok hükmünde” olduğunu yazmıştı (Taraf, 23 Ekim 2008). Duverger’den 1970’te yaptığı “Siyasî Partiler” tercümesinden itibaren, çalışmalarını daima takdirle izlediğim, Milletlerarası Hukukçular Komisyonu gibi milletlerarası camiadaki itibarını müşahede ettiğim, ancak bazen düşünceleriyle uzlaşmadığım, biraz kurulu düzen yanlısı ve bu manada mutaassıp gördüğüm değerli Prof. Dr. Ergun Özbudun’un, bir toplantıda özeleştiri yaptığını, eski yazılarındaki hataları tashih ettiğini, çok daha büyük bir takdirkârlıkla gazeteden öğrendim (Zaman, 26 Haziran 2010). Çok değerli Prof. Dr. Mustafa Erdoğan acaba burada yazılanlara katılamaz mı? Görüşlerine atıfta bulunduğum değerli akademisyenlerin Türkiye’nin bugünkü durumu muvacehesinde yeni anayasa konusuna tekrar bakarak, 1982 Anayasası’nın “yok hükmünde” olduğunu tespitleri zor olmayacak, kendilerine başkaları da katılacaktır. Anayasa muteber sayılsa dahi, anayasadaki üçte iki ve beşte üç şartları yalnızca muayyen hükümlerin tadili içindir. Anayasanın tümüyle ilgası ve yeni anayasa yapılması 175. madde sarahatine göre bu şartların dışındadır. Moda tabirle, paradigmaya karşı bu yazıda serdedilenler tefekkür erbabı tarafından desteklendiği nisbette faydalı olabilir. Destekçisi olmasa dahi, bu yazıda serdedilenler ilmen, hukukan, siyaseten doğrudur. Doğrular kabul edildiğinde yeni anayasa çok kolaylaşır.

 

01.05.2012