Ana Sayfa Blog Sayfa 426

Dershane Meselesi

0

 

“Dershaneler kapanacak…!” Başbakan geçtiğimiz Eylül ayında böyle söyleyince tartışma başladı. Konunun sıcaklığını koruduğu görülüyor. “Kasım 2012 itibariyle Türkiye’de dershane sayısı 3.961’e düşerken, özel okulların sayısı  5.269’a yükseldi. Halen özel okullarda çeşitli kademelerde, 535 bin 788 öğrenci eğitim görüyor.” (MEB, NTV, Kasım, 2012). Dershanelerin kapatılarak özel okullara dönüştürülmesi Cemaat’e yakın yayın organlarında ve liberal düşüncenin önde gelen fikir adamlarınca eleştirilmekte. Cemaate yakın birçok dershane olması hasebiyle konuya eleştirel yaklaşması normal ve haklı gerekçeler içeriyor. Liberal düşüncede Atilla Yayla; “Dershaneleri değil okulları kapatın” adlı makalesi ile dershanelerin kapatılması projesine karşı çıktı. B.Berat Özipek’in “Dershane’ye değil ‘ders’e bak !” adlı makalesi ve Gülay Göktürk; “Yine dershaneler”de dershanelerin devam etmesi gereğinin, sosyo-politik açıklamasını yaptılar. Başka liberal düşünceyi kendine referans edinen düşünürler de benzer eleştirileri dile getirdiler. Liberal düşüncede, bir talebi –yasal ve meşru- karşılamak için çeşitli kuruluşlar, şirketler vb. kurulabilir. Klasik liberalizmin en temel savunularından birisi de budur. Bu açıdan hükümet ya da yasa yapıcılar tarafından müteşebbisleri dershane kurmaya zorlamak,  içeriğini değiştirmesini istemek veya kapatmaya zorlamak, kabul edilemez. Ayrıca, tüketici (müşteri-öğrenci) tarafından talep var ise dershaneler, etüt merkezleri, ödev merkezleri veya test bankası adı altında faaliyetlerine devam ederler. Ben temel ilkeyi değindikten sonra konuyu, siyasal iletişim, eğitim sistemi ve pedagojik faydalar açısından ele almaya çalışacağım.

Dershanelerin kapatılması söylemi, iletişim açısından yanlış bir söylemdir. Asıl amaç, dershanelerin özel okul’a dönüştürülmesi ve bu bağlamda hükümet’in birtakım destekler (mevzuat, para vb.) sağlaması, kısaca, “dershanelerin özel okullara dönüştürülmesi projesi” olarak lanse edildi. İletişimde, hükümet’in yetkilileri söylemde, daha sert – kırıcı anlamında değil- dil seçtiler. Asıl gayeyi ifade etmekte beceriksiz davrandılar. Bunun yerine, projenin varmak istediği amaç, beklenen yarar ve bu yolda verilecek destekler net olarak ifade edilseydi, sanırım daha doğru bir yörüngede tartışmalar yürürdü.

Dershaneler niçin var? Dershaneler, orta ve alt gelir grubunda bulunan ailelerin çocuklarının merkezi sınavlardaki olası dezavantajlarını ortadan kaldırmaya yardımcı olduğu için var. İzah etmeye çalıştığım dershanecilik gerçeğinin en önemli gerekçesi, buna mukabil dershanelerin temel var oluş gerekçesi bugün 1990’lardaki önemini yitirmektedir. 199O’larda dershanelerden destek almak gerekliliği % 70-80 (benim derecelendirmem) iken, bugün % 40-50 olduğu kanaatindeyim. Son on yılda, bilişim dünyasındaki gelişmeler sayesinde, her ev, her oda öğrenci için bir dershane sınıfı olabilmektedir. Kitaplar, CD, DVD, interaktif portallar vb. kaynaklar ucuz ve kolay ulaşılır olmuştur.  Kendini iyi etüt etmiş bir gencin sınavlara hazırlanmak için dershaneye devam ederek, ailesine ekonomik anlamda bir yük getirmemesi gerekir.

Dershanelere talep neden azalmıyor? Bunun üç temel nedeni var. Birincisi, aileler çocuklarını dershaneye gönderme konusunda kendilerini borçlu hissediyorlar. Aileler, çocuğunu bir dershaneye kayıt yaptırmazsa onlar için “elimden geleni yapmadım” endişesi taşıyorlar, moda olmuş bir eylemi gerçekleştiriyorlar… İkincisi, öğrenci uzun yıllar devam eden kamu okulu tecrübesinden çıkarak, özel bir kurumda eğitim-öğretim deneyimi yaşıyor. Serbest kıyafetle dershaneye gidebiliyor, öğretmenlerle daha sıcak bir iletişim kuruyor, teneffüslerde istediği gibi şakalaşıp iyi vakit geçiriyor. Kamu okulunda elde edemediği, pratik bazı test tekniklerini öğrenebiliyor. Üçüncüsü ise, dershanelerin sivil eğitim kurumuna olan ihtiyacı bir nebze karşılamalarıdır. Zengini de fakiri de kamu okulundan memnun değil, ancak çocuklarının görünüşte bedava (oysa önemli miktarda vergi ödenmektedir) olan bu hizmetten bir miktar yararlanmasını istiyorlar. Ama dershane kamu okulunun boğucu ortamından kurtularak bir yere kadar özgür bir nefes alma imkânı veriyor. Özel okullara devam eden öğrenci için yukarıda ifade etmeye çalıştığım üç gerekçe de büyük ölçüde devre dışı kalmaktadır.

Serbest kıyafet meselesine bir parantez açmak gereklidir. Tek tip kıyafet, militer ideolojinin üniformasıdır, bu üniformayı üstümüzden çıkarmanın zamanı gelmiş de geçmektedir. Kamu okulunda kıyafet serbestliği uygulaması, devamsızlığı azaltır, okula uyumu, öğrenme motivasyonunu arttır. Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “haftada bir gün serbest kıyafet” uygulamasından olumlu sonuçlar alındı. Serbest kıyafet ile ilgili kamuoyu yoklamasına veya referanduma gerek yoktur. Temel haklar ve özgürlükler bir oylama konusu olamaz. Bir tek ailenin bile kıyafet özgürlüğünü istemesi yeterlidir. Bir başkasının, diğerlerinin nasıl giyineceğine ilişkin herhangi bir tasarrufu olamaz.

Dershaneler’in özel okula dönüştürülmesi projesi olumludur. Biraz da sayılar üzerinden gidelim. Şu an beşbinin üzerinde özel okul var. Hâlihazırdaki dershanelerin özel okullara dönüşmesi örneğin, 2500 tanesinin, özel okullara devam eden öğrenci sayısının 750-800 bine ulaşması demektir. Dershanelerin birçoğunun özel okula dönüşmesi durumunda özel okullara devam eden öğrencilerinin sayısının bir milyonu aşması demektir. Böyle bir eğitim sisteminde kamu okullarındaki yığılmalar azalır, eğitim kalitesi yükselir ve aileler eğitim sisteminden memnun kalır.

Özel okullar, sivil toplumun gelişmesine önemli katkı sunma imkânına sahiptir, özel okulların müfredatına devletin müdahalesi azaltılmalıdır. Denetlemeler, temel insan haklarının ihlali ile sınırlandırılmalıdır. Özel okula ödenen % 8’lik KDV (Katma Değer Vergisi) kaldırılmalıdır. Özel okula devam eden öğrencilerin her biri için bütçeden ayrılan (her yıl merkezi bütçeden ayrılan öğrenci başına düşen miktar kadar) paydan destek ödemesi yapılmalıdır. Bu yardım değil, bireyin hak ettiği ve vergileri ile ödediği eğitim bedelidir. Özel ve kamu hastanelerinde uygulanan fatura ödeme sistemi, özel okullar için de uygulanabilir.

Son söz, siyasette, iletişim dili, bilgiyi sunma biçimi bazen ne söylendiğini değil, nasıl söylendiğini ön plana çıkarır. Umarım, benim tahayyül ettiğim biçimde yeni bir söylemle dershaneler özel okula dönüşür. Süreç sonunda, olduğu gibi kalmak isteyen dershanelere herhangi bir müdahale yapılması çalışma hürriyetine saldırı olacaktır.

maliilkaya@hotmail.com

 

Uludere, Ergenekon zihniyetinin devamı

0

NEDEN ORHAN KEMAL CENGİZ


Ergenekon davasına eski PKK yöneticisi Şemdin Sakık’ın “gizli tanık” olarak katıldıktan sonra, davanın 255. duruşmasında birden bire kimliğini açıklaması ve davayla hiç ilgisi olmayan konularda demokrat gazetecileri ve Taraf gazetesini suçlaması dikkatleri yeniden Ergenekon davasına çevirdi. Sakık’ın 28 Şubat’taki gibi yeni bir “andıçla” ortaya çıkması, Ergenekon davasında neler oluyor sorusunu sordurdu hâliyle. Bu davaları çok yakından izleyen hukukçu ve yazar Orhan Kemal Cengiz’le Şemdin Sakık’ın birden niye böyle konuştuğunu, onu kimlerin yönettiğini, İlker Başbuğ, Veli Küçük, Mustafa Balbay gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 274 sanıklı Ergenekon davasının geldiği noktayı, eksikliklerini ve bundan sonra neler beklenmesi gerektiğini konuştuk. Ergenekon davasında son durum ne? Şemdin Sakık neden gerçek kimliğini açıkladı? Sakık, yalan olduğu çok kolay kanıtlanacak yalanlar da söylüyor. Niye bu kadar açıkça yalan söylemeyi tercih ediyor? Ergenekon davası kapatılmak mı isteniyor? Sakık’ın sözleri kendi tercihi mi yoksa birisi onu bu yönde ifade vermeye mi zorluyor? Sakık bu sözleri devletten habersiz söyleyebilir mi? Ergenekon’un devletin içindeki bütün ayakları ortaya çıkarıldı mı? İnsan hakları alanındaki mücadelesiyle bilinen ve Malatya Zirve Yayınevi davasının da avukatı olan Orhan Kemal Cengiz’e bütün bu soruları sorduk ve çarpıcı cevaplar aldık.


***


NEŞE DÜZEL: Ergenekon davasında son durum ne?

ORHAN KEMAL CENGİZ: Şu anda Ergenekon davasında acı bir durum yaşanıyor.


Ne yaşanıyor?

Önce şunu söylemeliyim. Tabii ki Ergenekon davasının başlamasıyla birlikte bu ülkede altı yedi senedir faili meçhul cinayetler bitti. Azınlıklara ve aydınlara yönelik tehditler kesildi. Çünkü bu işleri yapanla askerî darbeyi planlayan hep aynı odaklardı. Tabii ki Ergenekon davası olmasaydı, bu ülkede gene sayısız darbe girişimi olacaktı. Bu darbe girişimlerinin önü davayla kesilebildi. Tabii ki davanın böyle olumlu yanları oldu ama… Ergenekon davasında olumsuz bir durum da var.


Olumsuz olan nedir?

Bakın… Bu davada öyle sanıklar var ki! Onları sadece Ergenekon sanığı olarak yargılamak… Yani onları sadece darbe girişiminden ötürü yargılamak, aslında onları ödüllendirmek oluyor. Çünkü bu adamlar, faili meçhul cinayetlerde, köylerin yakılmasında da yer aldılar. Zaten Ergenekon davası ilk açıldığında biz JİTEM deşifre olacak, Özel Harp Dairesi açığa çıkacak, bu adamlardan işledikleri suçların hesabı sorulacak diye umutlanmamış mıydık? İşte bunlar olmadı, olamıyor.


Niye olamıyor? Mesela JİTEM’in başlıca isimleri hapiste şu anda. Ergenekon davasında JİTEM yargılanmıyor mu?

Hayır yargılanmıyor. JİTEM’in kurucuları bu davada yargılanıyorlar ama, Ergenekon davasının JİTEM’in işlediği suçlarla bir bağlantısı yok. Mesela JİTEM’in işlediği cinayetlerin hiçbiri bu davada yok.


Nasıl olur?

Bakın… Bu dava, silahlı silahsız herkesi, “Ergenekon üyesi” diyerek aynı paketin içine koydu ve onları darbeye zemin hazırlamakla suçladı. Oysa ortada işlenmiş somut suçlar ve cinayetler vardı. İşte bu somut suçların ve cinayetlerin üzerine detaylı gidilmedi. Oysa İtalya’da, Güney Amerika’da öyle mi oldu? Onlar tek tek cinayetlerin üzerine gittiler. Türkiye’de böyle bir süreç işleyemiyor.


Türkiye’de bu derin yapının cinayetlerinden, suçlarından hesap sorulmamasından kim sorumlu?

Bir kere savcıların, insan hakları suçlarını araştırmak gibi bir bakış açıları yok. Düşünün… Eski sistemi, eski adalet sistemine yargılatıyorsunuz. Bu mahkemeler, eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin devamı. Devletin âli menfaatlerini koruyor onlar. Bu yüzden de çok ciddi şeyler görünmez oluyor bu davada.


Ne gibi şeyler görünmez oluyor mesela?

Mesela, bir çekirdek Ergenekon var. Türk Ortodoks Patrikhanesi’nde toplanan çekirdek kadro bu. Hıristiyanlara yönelik saldırılar, antimisyoner aktiviteler de zaten Ergenekon örgütünün çok önemli bir faaliyetini oluşturuyor. Bu yüzden Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya Zirve Yayınevi katliamları hep Ergenekon örgütüyle bağlantılı olaylar.


Çekirdek Ergenekon’un üyelerinin hepsi bugün içeride değiller mi?

Evet, ama bu bağlantıları araştırılarak içeride değil onlar. Bu olaylarla suçlanmıyorlar. Ergenekon örgütü üyesi olmakla suçlanıyorlar. Yani, darbe girişiminde bulunmakla suçlanıyorlar. Ergenekon davasının bugün geldiği nokta işte bu.


Siyasi iktidar Ergenekon davasının arkasında ne kadar duruyor peki?

Kendisine yönelik darbe girişimlerinden hesap soracak kadar bu davanın arkasında duruyor. “Geçmişte enselerine kurşun sıkılarak öldürülen insanların, yargısız infazların, jandarmada, kaybolanların, köy yakmaların hesabını soracağım” diyen bir siyasi irade yok ortada. Zaten Kürt sorununu çözemeyen bakış açısı da bu değil mi? Ergenekon davası, geçmişteki suçlarla yüzleşmenin, toplumsal arınmanın süreci olarak görülmüyor. Bu yaklaşım, yargıya da yansıyor. Arkasındaki siyasi irade ona hangi yönde güç veriyorsa onu yapıyor.


Daha net anlatırsanız, yargı ne yapıyor?

Yargı sadece darbe girişimlerini araştırıyor. Siyasi irade, “bana yönelik darbe girişimlerini bul. Darbecileri en ağır şekilde cezalandır” diyor. Yargı da bunu yapıyor. Ayrıca şunu unutmamak lazım. Ergenekon davasına Kürt muhalefeti de sahip çıkmadı. Solcular da sahip çıkmadı. Sonuçta Ergenekon davası, Danıştay baskını, Cumhuriyet Gazetesi’ne bombalı saldırı, bazı darbe ve suikast planlarıyla sınırlı kaldı ve Fırat’ın öbür yakasına da, Azerbaycan’a da, Kıbrıs’a da uzanamadı.


Ergenekon davasına toplum tarafından eskisi kadar ilgi gösteriliyor mu peki?

Gösterilmiyor. Bunun nedenleri var. Birincisi, Ergenekon’u inkâr korosu, inkâr faaliyetinden hiç vazgeçmedi. İkincisi, davada büyük hatalar yapıldı. Oysa adalet, evrensel hukuk standartları düşürülmeden elde edilebilecek bir şeydir. Mesela… Ergenekon örgütünün cinayetlerinden ve işledikleri suçlardan benim zerre kadar şüphem yok. Balyoz’un bir darbe planı olduğuna dair en ufak şüphem yok ama… Mahkeme sanık avukatlarının tanık dinletme taleplerini bile reddetti. Niye reddedildi, bunu anlamak mümkün değil. Ayrıca…


Evet…

İddianameler de çok iyi hazırlanmadı, iddialar çok detaylandırılmadı. Darbeciler yargılanıyor diye, evrensel hukuk standartlarından taviz veremeyiz biz. Çok yazık oldu! Belli kesimler davayı sulandırmak için ellerinden geleni yapacaklar tabii.


Dava neden bu kadar uzuyor?

Bu çapta bir dava için çok uzun bir süre değil bu aslında.


Kürt muhalefetinin Ergenekon davasına sahip çıkmadığını söylediniz. Niye sahip çıkmıyor?

Kürtler Ergenekon davasına uzak durdular. Oysa Latin Amerika’da, Cumartesi Anneleri’nin sahip çıkmasıyla davalar yürüdü. Oradaki Cumartesi Anneleri, “darbeden önce, sen benim oğlumun katillerini yargıla” dediler. Bizde ise Kürt siyasal hareketi bunların araştırılmasına bir engel koydu.


Niye faili meçhullerin araştırılmasını istemediler? Sonra sıranın, PKK’nın yargısız infazlarına geleceğini mi düşündüler?

Bir neden bu. PKK’nın kendisinin de sayısız faili meçhulü var. Ama bir neden de şu: Devletin faili meçhullerinin ortaya çıkarılmasında AKP’nin kazançlı çıkacağını düşündüler ve AKP’ye bu fırsatı vermek istemediler. Bir de tabii, araştırıldığı takdirde PKK ile Ergenekoncular arasındaki bağlantıların açığa çıkması sözkonusuydu.


Peki, Ergenekon’un araştırılmasına sol niye ilgi göstermedi sizce?

Solun devletçiliği, Kemalistliği ve AKP’ye olan alerjisi bunda rol oynadı. Çünkü Ergenekon, bir anlamda devletin sopası olarak görülüyor. Devletin sopasının ortadan kalkmasını kimse istemedi.


Ergenekon davası aslında kapatılmak mı isteniyor?

Kimse bu davanın çok ileriye ve derine gitmesini istemiyor. O çapta bir yüzleşmeyi istemiyoruz. Mesela, üç bin 500 köy yakıldı ama bugüne dek bir tek kişi yargı önüne çıkmadı. Köyleri yakılan bu insanlar büyük şehirlerin varoşlarına göç ettiler. Sefalet içinde yaşadılar, suça itildiler ama bu ülkede hâlâ köy yaktı diye bir tek kişi yargılanmadı.


Ergenekon davasında faili meçhul cinayet suçundan yargılanan var mı peki?

Hayır yok… JİTEM’i kurduğu için yargılanan da yok. Diyarbakır’da birkaç iyi niyetli savcının ve Avukat Tahir Elçi’nin kahramanca çabasıyla yürüyen sadece üç sanıklı küçük bir dava var. Biraz önce de söyledim. “Ben geçmişte işlenmiş bütün insanlık suçlarının ve faili meçhullerin hesabını soracağım, yepyeni bir sayfa açacağım” diyen bir hükümet yok.


Hükümet bunu deseydi ne olurdu?

Biz Kürt sorununun çözümünde büyük adım atardık. Çözümün psikolojik zemini hazırlanırdı. Çünkü korkunç hikâyeler ortaya çıkardı ve toplum neler yaşandığını öğrenirdi, bunlarla yüzleşirdi. Kürt gençlerinin hangi öfkeyle neler biriktirerek dağa çıktığını anlardı. Çünkü bu toplum Güneydoğu’da neler yaşandığını hâlâ bilmiyor. Davalar derinleşseydi, Ergenekon işi büyük bir arınmaya dönüşebilirdi. Ama Ergenekon davası bu hâliyle arınmaya dönüşemiyor. Oysa bu kadar pisliğe batmış bir derin devlet dünyanın hiçbir yerinde yok.


Devlet, İtalya’da pis değil miydi?

İtalya’daki bile bu kadar pisliğe batmış değildi. AİHM, bizim başvurulara Avrupa’da içtihat bulamadı. Köy yakmalarla, gözaltında tecavüzlerle, kaybolmalarla ilk defa Türkiye’den gelen davalarla karşılaştı AİHM. Eğer Türk mahkemeleri Ergenekon’un üzerine gitmek istiyorsa AİHM’in tamamladığı davalara baksınlar. Ergenekon örgütünün suçlarıyla ilgili faydalanılacak çok dava var AİHM’de.


Son olarak “gizli tanık” olarak Şemdin Sakık çıktı Ergenekon mahkemesine. Gerçek kimliğini de açıkladı. Neden gerçek kimliğini açıkladı?

Kimliğini açıklayarak bazı demokratlara ve Taraf’a yönelik suçlamalarını belki daha rahat yapabilmek istedi. Ama şu var. Sakık’ın yönlendirildiğini salak olmayan herkes anlar. Bu yönlendirmeyi hepimizin gözüne soka soka yapmaları ve Ergenekon davasına böyle bir gölge düşürmeleri büyük ahlaksızlıktır. Sakık’ı yönlendirip, saçma sapan iddialarla onu oraya çıkaranlar, Ergenekon davasına en büyük ihaneti yaptılar.


Sakık kim tarafından yönlendiriliyor?

Onu oraya kim çıkarıyorsa onun tarafından yönlendiriliyor. Ona kim ulaşıyorsa, onu o yönlendiriyor.


Taraf
, Ergenekon ve Balyoz olaylarıyla ilgili ilk bilgileri yayımlamış ve Ergenekon’la mücadeleyi başlatmış olan gazete. Taraf’ın suça batmış derin yapıların açığa çıkması için bu ciddi mücadelesi sürüyor. Taraf’ı yalan ifadelerle hedef almak, aslında Ergenekon’da gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemek anlamına gelmiyor mu?

Ergenekon’u değersizleştirmek anlamına geliyor. Taraf, diskalifiye edilmeye çalışılıyor. Bu çok açık. Çünkü Taraf demokratik mücadelenin bir parçası ve Ergenekon’un ortaya çıkarılmasında büyük rol oynadı. Taraf, itibarsızlaştırılarak, artık bu alandan atılmaya çalışılıyor. Üstelik bu tasfiye, açılmasına ve ilerlemesine çok büyük katkıda bulunduğu Ergenekon davası üzerinden yapılıyor. Bizans ve Osmanlı usulüyle yapılan bir entrika var ortada. Ben bu entrikanın, suçlamaların arkasının geleceğini düşünüyorum…


Arkadan ne gelecek sizce?

Başkalarının ağzından Taraf’a ve başka demokratlara suçlamalar sürebilir. Böyle bir sürecin yaşanacağı görülüyor. Çünkü Sakık’ın kendi inisiyatifiyle vereceği bir ifade ve suçlama değil bu asla. Sakık böyle bir ifade vermeyi niye tercih etsin ki… Akıl alacak gibi değil. Kendisine ne önerildiğini bilemeyiz ama, Sakık’ın bu konuda teşvik edildiği ve yönlendirildiği çok açık.


Suçlarken, yalan olduğu çok kolay kanıtlanacak yalanlar da söylüyor. Niye bu kadar açıkça yalan söylemeyi tercih ediyor?

Bunu, ancak bu çember tamamlandıktan sonra anlayabiliriz. Bu ifadeler, Ergenekon davasını değersizleştiren bir dezenformasyon olarak görünüyor ve bu bir başlangıç. Kısacası bir taşla iki kuş vuruluyor. Hem Taraf’a hem de Ergenekon davasına saldırılıyor.


Sakık, devletin elinde biri. Devletin elinde bulunan biri neden demokrat aydınları suçluyor?

Demek ki, devletin onu elinde bulunduran kesimi, demokrat aydınları suçlamak istiyor. Devletin Sakık’ı elinde bulunduran kesimi, demek ki Ahmet Altan’ın çok konuştuğunu, etkili muhalefet yaptığını düşünüyor ve onu bertaraf etmek istiyor. Durup dururken böyle suçlamalar getirilmesi bunu gösteriyor.


Sakık bu sözleri devletten habersiz söyleyebilir mi?

Temasta olduğu birileri ona söylettiriyor. Her kiminle temastaysa ona bakmak lazım.


Devletin içinde Ergenekon’la ilgili değişik yaklaşımlar var mı şu anda?

Ergenekon davalarında işin polis kısmı çok zayıf. Mesela Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya Zirve Yayınevi katliamlarını, geniş Ergenekon’un faaliyetleri olarak kabul ediyorsak eğer… Bu cinayetlerin, en azından polisin göz yumması olmadan işlenebilmesi mümkün değildi. Dink cinayetine iki yıl, Zirve katliamına da sekiz dokuz ay hazırlanılmış. Zirve’de, küçük bir misyoner grubunun içine aşırı milliyetçi bir grup sızmaya çalışmış. Polisin nasıl olup da bu katliamla ilgili önceden hiç istihbaratının olmadığı konusunda biz hiçbir şey öğrenemiyoruz.


Niye öğrenemiyorsunuz?

İddianamede, işin polis ayağına dair en ufak bir şüphe yok, polisin rolüne dair en küçük bir işaret yok. Dink davasında da aynı şey yaşanıyor. Santoro cinayeti ise tamamen kapatıldı. Oysa biliyoruz ki Malatya’daki misyonerleri MİT, Emniyet ve JİTEM hepsi izliyorlardı. Dolayısıyla bütün bu birimlerin bu işlerdeki payını teslim etmeden Ergenekon’u asla tam olarak çözemeyiz. Hatırlayın… O dönemde Ergenekon’un en önemli çalışması, toplumu misyonerlerle ilgili bir paranoya içine sokmaktı. Ankara Ticaret Odası misyonerlerle ilgili raporlar hazırlıyordu, televizyon programları yapılıyor, öğretim üyeleri konuşuyorlardı. Zirve davasında bununla ilgili analizler var ama işin MİT ve polis ayağı nedense yok.


Niye yok sizce?

Belli kurumlara… Polise dokunulamıyor. Derin devlet kaynaklı bütün suçlar açığa çıkarılamıyor. İşlenen somut suçlar araştırılamıyor.


İktidar bu davaların artık kapatılmasını mı istiyor?

İstemiyor. Ama dediğim gibi, iktidarın, bir insan hakları bakış açısı, geçmişle hesaplaşma, geçmişin günahlarından arınma diye bir bakış açısı yok. Siyasi iktidar, sadece kendine yönelik darbe girişimlerini açığa çıkarmak v e darbecilerin burnunu sürtmek, ibretiâlem olsun diye onları cezalandırmak istiyor. Geçmişe gideyim, bütün mağdurların yüreğini soğutayım, kendilerine yapılan haksızlıkların hesabının sorulduğu duygusunu onlara vereyim diye bir projesi yok iktidarın. Ama bizim bu davalarda şansımız oldu.


Ne oldu?

Askerî darbeleri planlayanlar ve hazırlayanlar, azınlıkları ve aydınları tehdit edenler hep aynı insanlardı. Çünkü bunlar, ülkede darbe zeminini bu cinayetlerle hazırlıyorlardı. Bu kötü adamlar aynı kişiler olduğu için, onlar darbeden içeri girince Türkiye nefes aldı ve altı yıldır bu ülkede faili meçhul cinayet işlenmedi.


Ergenekon tümüyle ortaya çıkarılacak mı?

Ergenekon’un tamamen ortaya çıkması için bir, JİTEM’in, iki, Özel Harp Dairesi’nin yapısının deşifre edilmesi lazım. Ama Özel Harp Dairesi’nin kapağı bile açılmadı daha. Yapısına ilişkin iddianamelerde hiçbir şey yok, hiçbir yargılama yok. Eğer mesele askerî vesayeti bitirmekse, askerin içinde ne tür illegal yapılar varmış diye bakmak gerekiyor. Bunlara hiç bakılmadı. Oysa 6-7 Eylül’ü de, Alevi katliamlarını da bunlar organize ettiler, bunlar yaptılar. Özel Harp Dairesi yakın zamana kadar faaliyetini sürdürdü ve Özel Kuvvetler adını aldı.


Özel Kuvvetler ne oldu? Onun da adı değişmedi mi?

Malatya davasında yeni iddialar var şimdi. TUSAT diye bir birimin olduğu ve bunun içinde beyaz kuvvetler ve siyah kuvvetler diye bölümlerin bulunduğu iddia ediliyor. Aslında Malatya davası, bizi bu uzun tünelin girişine getirdi bıraktı.


Anlattıklarınızdan, Ergenekon’un devletteki bütün ayaklarının ortaya çıkarılmadığını ve çıkarılmak da istenmediğini anlıyorum. Öyle mi?

İşin finansal yönünün üstüne de gidilmedi mesela. Jandarma’nın örtülü ödeneğinden yapılmış harcamalar var. Savcılar, bunların peşine düşmedi. Oysa Jandarma’nın örtülü ödeneği mercek altına yatırılsa, inanılmaz bir fotoğraf çıkar ortaya. Biz bunun küçük bir örneğini Malatya davasında gördük. Malatya’daki Jandarma, misyoner faaliyetlerini incelemek için yüz milyarlarca lira para harcamış. Küçük bir birim yapmış bu harcamayı.


Ergenekon ortaya çıkarılacak mı sizce?

Bir kere, Ergenekon’un ortaya çıkarılması konusunda toplumsal bir irade yok ortada. Aksine geniş kesimlerde Ergenekon’a yönelik aşırı kuşkuculuk var. Oysa Ergenekon davalarında çok hatalar olsa da, bu davaların sağlam özleri var. Bu özleri güçlendirmek yerine, Ergenekon davalarına sadece hatalar gözüyle bakmak çok yanlış. Mesela azınlıklara ve Alevilere yönelik suikast planları var. Danıştay’a ve Cumhuriyet Gazetesi’ne saldırılar var. Yani laik kesimin vurulup, böylece laik kesimin ayaklandırılması var. Aslında Türkiye tarihinde ne varsa özet olarak Ergenekon davasında da var.


Türkiye tarihinde ne var?

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi, derin devletin iktidarı için bir manipülasyon ve provokasyon tarihidir. Asker bu işin odağındadır. Ergenekon dediğimiz de gökten zembille inmedi. Bütün NATO ülkelerinde olan Gladio acaba niye İtalya’da ve Türkiye’de kök saldı? Bu iki ülkede de zemin çok uygundu. Çünkü İtalya’da devlet-mafya ilişkisine karşılık Türkiye’de de derin devletin, Ermeni kırımlarından gelen kirli bir tarihi var. Devlet ile çeteler arasındaki bu ilişkilerin, Teşkilat-ı Mahsusa’yla yaşanan çok ciddi bir geleneği var. Zaten bu yüzden biz Topal Osman tiplemelerini bugün Ergenekon davasında da görüyoruz.


Aynı tetikçileri ve cinayetleri mi görüyoruz?

Evet. Ermeni kırımlarının ve geçmişteki diğer cinayetlerin hesabını sormamış bir toplum bu. Ergenekon’un ucu, yüz sene öncesine gidiyor. Bu yüzden Ergenekon, işin ucu nereye giderse gitsin diyen bir iradeyle ancak ortadan kaldırılabilir.


Ergenekon örgütünün gerçek yöneticileri ortaya çıkarıldı mı sizce?

Bir kısmı çıkarıldı. Bazı kilit adamlar şu anda Ergenekon’dan içeride. Yoksa bugünkü sükûnete ulaşmamız mümkün değildi bu ülkede.


Ergenekon’un devlet içindeki uzantılarının ortaya çıkarılmasını isteyen bir güç var mı peki şu anda?

Bizim Ergenekon’un ortaya çıkarılmasından anladığımız nedir? Suça batmış derin devlet yapısının tamamen tasfiye edilmesidir. Eğer Ergenekon bütün unsurlarıyla ortadan kaldırılmak istenseydi, Uludere’nin hesabı sorulurdu. Çünkü Uludere, Ergenekon zihniyetinin ve geleneğinin ciddi bir devamıdır. Ama hükümet ne yapıyor? Devleti değiştirmek yerine devletin sahibi olmaya çalışıyor. Bu devletin sahibi olmak mümkün değil oysa.


Niye mümkün değil?

Devletin çok kirli bir geçmişi var. Siz bu geçmişle hesaplaşmazsanız, bu yapı bir süre sonra eski usulle size dönüp sizden hesap sorar. Başbakan Erdoğan herkesin düştüğü yanılgıya düştü. Belli bir grubu tasfiye ederek devletin içinde her şeyi kontrol ettiğini sanıyor. Hâlbuki bu devletin Bizans’tan gelen kodları ve entrikacılığı, saray oyunları var. Ya bu sistemi değiştireceksiniz, ya da o sistem bir gün gelir ayağınız tökezlediği anda sizi vurur. Bu devlet, bu hâliyle kimseye yar olmaz.

neseduzel@gmail.com

Taraf, 12 Kasım 2012

Ekonomi karnesi, demokrasi notu

 

Kalkınmanın, artan refahın, büyüyen ekonominin demokrasiyi de yukarı çekmesi beklenir. Ama Türkiye’de demokrasi ekonomiye paralel gelişmiyor. Ekonomik kalkınma ve bundan yaratılan güç sanki demokrasi talebini ve ihtiyacını öteliyor. Demokrasisi aksayan bir kalkınma ve refah modeline doğru evriliyoruz.

 

Dünya hâlâ ekonomik krizi aşmaya çalışıyor. Türkiye ekonomisi büyüme hızının azalmasına rağmen istikrarlı ve öngörülebilir bir yapı gösteriyor. İşte ‘yatırım notu’ yükseldi. Küresel krizin etkilerine ve bence daha da önemlisi çevremizdeki derin siyasal krizlere, çatışmalara ve savaş ihtimaline rağmen yükseldi. Türkiye ekonomisi krize; komşusundaki savaşa, kendisinin içine düştüğü savaş riskine rağmen güçlü. Suriye krizine, Irak’la olan gerginliğe, İran’la yaşanan sorunlara rağmen Türkiye’nin bölge ülkeleriyle yaptığı ticaret azalmıyor, artıyor. Suriye’ye giremeyen, Irak’tan çıkarılan şirketler diğer bölge ülkelerinin kapılarını zorluyor. Sivil ekonomik aktörlerin enerjileri yüksek. Çevredeki siyasal krizleri aşarak kendilerine bir kanal buluyorlar.

Görünen o ki Türkiye’nin büyümesi, ekonominin istikrarı devam edecek. Büyüyen ekonomiyi yöneten ve onu yedeğine alan hükümetin de toplumsal gücü ve ‘patronaj imkânları’ çok yükseklerde. Ancak bu istikrar ve özgüven demokratikleşme, insan hakları ve ifade özgürlüğü konularına gelince pek ortalarda görünmüyor. Ekonomi notu yükselen Türkiye’nin insan hakları notu düşüyor. Acaba neden? Geçenlerde Lale Kemal çok yerinde bir tespitte bulundu: “AK Parti hükümeti demokratikleşme yerine modernleşmeyi tercih ediyor.” Elbette bu iki hedef arasında bir tercih yapmak durumda değiller. Ancak, büyüyen ve dağıtma kapasitesi artan bir ekonomiyi toplumun maddi taleplerini karşılamak için kullanan bir hükümet bu süreçte siyasal talepleri baskılamanın mümkün olabileceğini hesap edebilir. Bence yanlış bir hesap bu; maddi kalkınmanın siyasal talepleri satın alması mümkün olmaz. Ancak onları erteleyebilir ki, o da otoriter yöntemleri gerektirir.

Öte yandan ‘modernleşmeci-kalkınmacı’ bir yöneliş anlaşılır bir şeydir. AK Parti yönetimine özgü değildir. ‘Çoğunlukçu demokrasi’ anlayışını benimseyip ‘kalkınma’ odaklı bir yönetim stratejisi uygulamak ‘tipik’ bir merkez sağ siyasettir. En ‘baba’ temsilcisi de Demirel’in AP’sidir. Yollar yapmak, barajlar açmak, fabrikalar kurmak, yoksullara kaynak aktarmak, yeni zenginler türetmek sağın ‘kalkınmacı’ çizgisidir. AK Parti’nin ‘hizmet siyaseti’ demokrasi ve özgürlükler ayağı aksadıkça bu tipik sağ siyasete benziyor.

Önemli bir ayrıntı var; merkez sağ anlayışın sözünü ettiğimiz dönemlerde başka bir tercih imkânı yoktu. Vesayet rejimi siyaset alanını işgal etmiş, geriye yol, su, elektrik yatırımları kalmıştı. Zaten bu tür hizmet üretiminin siyaseten bir karşılığı da vardı; hizmetler merkez sağa oy olarak geri dönüyordu. Dolayısıyla demokratikleşme, özgürlükler, insan hakları, çoğulculuk merkez sağ siyasetin aktif olarak sürüklediği bir gündem olmadı. Hem vesayet dolayısıyla olamadı hem de sağ siyaset tarafından tercih edilmedi.

Şimdi durum farklı. AK Parti hakikaten iktidar. Yani, demokratikleşme hedefini bir yana bırakıp ‘modernleşmeci’ bir yöne doğru gitmesinin vesayetçi sistemin siyasetin alanını daraltan yapısıyla açıklanması mümkün değil. Mazereti yok. Bu AK Parti’nin kendi tercihi. Sonuçta, demokrasisi aksayan ama ekonomileri büyüyen, üretilen refahla ve dağıtılan kaynaklarla da ‘sadakati’ satın alınan Asya modeline doğru mu gidiyoruz? Ekonomi notu yükselen Türkiye’nin demokrasi notu neden düşüyor? Bunu umursuyor muyuz?

Zaman, 9 Kasım 2012

 

Refah devleti ve refah

İnsanlık tarihinin en müreffeh zamanında yaşıyoruz. Bugün hem mutlak hem nispî fakirlik geçmiş dönemlerdekine göre çok daha az. Hayat standartları öylesine yükseldi ki, birkaç asır önce yaşamış insanlar şimdiki gibi yaşanabileceğini hayal dahi edemezdi. Yüzyıl içinde bugünün parasıyla dünyada günde bir dolardan az gelirle yaşayanların oranı yüzde 80’lerden yüzde 20’nin altına indi.

1800’den 2000’e dünya kişi başına geliri 8 kat arttı. Nüfus 1 milyardan 7 milyara yükseldi. Dünya iki asır içinde yaklaşık 60 kat zenginleşti. Şüphesiz, bu zenginliğin dağılımı kıtalar, ülkeler, sosyal tabakalar, meslekler, cinsiyetler ve yaş kuşakları arasında farklı oldu. Ama, netice itibarıyla, insanlığın durumu iyiye gitti. Daha çok insanın daha iyi şartlarda yaşayabileceği bir dünya ortaya çıktı. Bu zenginlik yeni teorilerin ve kavramların doğmasına yol açtı. Bunların en popülerlerinden biri, refah devleti. Bu kavram herkesin kafasında müspet çağrışımlar yapıyor. Her ülkenin hedefi refah devleti olmak. İnsanlar sanıyor ki, bir devlet refah devleti olma siyasî kararını alırsa refah devleti olabilir ve bir ülkenin bu şekilde refah devleti olması o ülke insanlarının refaha ermesini sağlar. Başka bir şekilde ifade edersek, refah devleti olmak sadece bir siyasî tercih meselesidir ve refah bu kararın doğal bir sonucudur. Acaba öyle mi?

Refah devleti ile refah aynı şey değildir. Refah insanlık tarihi kadar eski, refah devleti ise modern kapitalizmle doğmuş yeni bir fenomen. Refah fonksiyonu olmayan bir insan topluluğu düşünülemez. Dindar, ateist; Müslüman, Hıristiyan, Budist; siyah, beyaz; fakir, zengin her toplumda bir refah fonksiyonu olur ve işler. Bu şu demektir: Çalışamayacak, üretemeyecek, kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olan insanlara, toplumsal hayat içinde, en yakınlarından başlayan ve çevreye doğru yayılan el uzatmalarla, yardım edilir. Geleneksel toplumlarda ana refah fonksiyonu aile içinde şekillenir. Zamanımızda bu refah türü nispeten gerilemiş olsa da tümüyle ortadan kalkmamıştır ve şüphesiz asla kalkmayacaktır. Ancak, toplumların nüfusu artıp çeşitlendikçe insanlar refahın aileyi aşan türlerini geliştirdi. Kültürel benzerlikle (dindaşlık gibi), meslektaşlık ve mahallelilik gibi unsurlar etrafında dayanışma ağları böylece ortaya çıktı. Bunlar, refah devletinin doğmasından çok önce insanî hayatın gerçekleriydi.

Merkeziyetçi modern devletin yükselmesi ve kapitalizmin muazzam zenginlik yaratması, yavaş yavaş devletin refah fonksiyonunu üstlenmesine yol açtı. Bu yolda devlet gönüllü refah kurumlarını doğrudan (el koyarak, devletleştirerek) veya dolaylı olarak (rekabet edilemez bir refah organı niteliği kazanarak) tasfiye etti. Bugün genel olarak refah deyince akla devletin kurduğu, işlettiği mekanizmalar gelir. Ancak, modern devlet refah fonksiyonuna nitelik de değiştirtti. Refahı tekbiçimleştirdi ve merkezileştirdi. Hacmini gayri iktisadî şekilde genişletti. Bugün devletin refah sisteminin iki ana çizgisi var. İlkinde, teorik olarak, devlet, bir işletmeci gibi, insanları katılmak ve katkıda bulunmak mecburiyetinde bıraktığı bir refah sistemini işletir. Emeklilik ve sağlık sandıkları gibi. İkincisinde devlet refah fonksiyonundan yararlananlara karşılıksız kaynak aktarır. Bunun da alt kategorileri mevcuttur. A) Gruplara, ürünleri dünya fiyatları üstünde satın alınarak (buğday gibi) veya girdileri dünya fiyatları altına temin edilerek (mazot gibi) sübvansiyon verilir. B) Kişi ve gruplara bir mal (eğitim gibi) veya bir menfaat (prim ödemeden emekli edilme gibi) karşılıksız sağlanır. İlki bir çeşit işletmeciliktir ve usulüne uygun yapılırsa, aktüeryal denge bozulmadıkça, işleyebilir. Lakin, devletler bunu hızla yozlaştırır. Karşılıksız emeklilikler dağıtılır, karşılanamayacak maaş zamları yapılır ve cömert yan ödemeler tesis edilir. Emeklilik için toplanan fonlar, “nasıl olsa devletiz, gerekirse para basarız vergi salarız, ödeme yaparız” düşüncesiyle başka yerlere harcanır. B kategorisi kuvvetli menfaat gruplarının doğmasına yol açar ve onları satın aldığını düşünen politikacılar bir süre sonra onların esiri olur.

Hayatta bedava, yani, maliyeti olmayan bir şey yoktur. Bir malı veya hizmeti tüketenin onun için ödeme yapmaması, o malın bedava olduğunu değil, yalnızca maliyetinin başkaları tarafından karşılandığını gösterir. Katkısının üstünde refah ödemesi elde eden veya hiç katkıda bulunmadan refah fonksiyonlarından (“bedava” mal ve hizmetlerden) yararlananlar başkalarının sırtından yaşıyor demektir. Bunların bir kısmına katlanmak (meselâ, engelli hastalara evde bakılmasına, kimsesiz çocukların bakımevlerine) insanlık ve toplumsal dayanışma görevinin parçası olarak görülebilir. Fakat bazılarına (iyi gelir getiren bir eğitimi bedava almak gibi) rıza göstermek adâletsizliğe itiraz etmemek anlamına gelir. Devletin bedavacılığı yaydığı, beslediği yerde en kazançlı çıkanlar zayıflar değil güçlüler, fakirler değil orta ve orta-üst tabakalar olur.

REFAH DEVLETLERİNİN GERİLEYİŞİ

Ne var ki, bu, her zaman sürdürülebilir bir durum değildir. Ekonomik durgunluk ve gerileme, aktüeryal dengenin (çalışan-emekli oranının) bozulması, refah hizmetlerinin alan ve dolayısıyla maliyet bakımından şişmesi, menfaat gruplarının hep daha fazla istemesi sonunda sistemi tıkar. Şimdi böyle bir dönemdeyiz. Zaman’ın 2 Eylül günkü nüshasındaki Arife Kabil’in haberinden öğrendik ki, Avrupa’nın refah devletleri hızla geriliyor. İşsizlerin sayısı artıyor. Refah ödemeleri kesiliyor. Borca dayalı refah sistemlerini idare edemeyen hükümetler çaresiz kalıyor. Kısaca, deniz tükeniyor. Peki, ne olacak? Bu ülkeler sürdürülemez refah projelerini tasfiye edecek. Devletler daha az harcayacak. Serbest teşebbüsün ve gönüllü dayanışmanın önündeki engeller kaldırılacak. İnsanların ortalama hayat seviyesi düşecek. Toplumlar, bireyler aracılığıyla yeni şartlara ayak uyduracak. Gazetenin işaret ettiği gibi aile hayatından yeme içmeye ve eğitime kadar her şeyde değişiklik olacak. Çekirdek aileler iki, belki üç neslin bir arada yaşadığı geniş ailelere dönüşecek.

Türkiye’de ne olacak? Türkiye’de bunların hiçbirinin olmayacağı hayalini kurmayalım. Avrupa ölçüsünde zengin olmayan Türkiye’nin Avrupa’dakiler gibi refah harcamaları yapan bir devlet olması için politikacılar, bürokratlar, solcu ve sağcı devletçiler, menfaat grupları az çabalamadı. Yapılan hatalar mutlaka bir maliyet getirecek. Türkiye’de emeklilik sistemi zaten zorda, dev açıklar veriyor. Bu kadar erken emekli olunabilen bir ülkede başka bir sonuç ortaya çıkamazdı. Önümüzdeki yıllarda ister istemez emeklilik yaşı yükseltilecek. Refah kalemleri azaltılacak. Devletin refah alanındaki tekeli sona erecek ve sivil inisiyatiflerin önünün açılması gerekecek. Hangi görüşe sahip olursa olsun hiçbir hükümet bu gidişe engel olamaz.

Zaman, 9 Kasım 2012

Nezir Akyeşilmen – Yeni Türkiye ve kadın hakları

0

 

Türkiye son yıllarda geçirmiş olduğu yapısal ve anayasal siyasi, ekonomik ve kültürel değişim ve dönüşüm sonucu dışlayıcı, ötekileştirici, militarist, milliyetçi ve totaliter kemalist ideolojiden, daha kapsayıcı, kucaklayıcı, hak-temelli ve demokratik bir sürece girdi. Bu nedenle, post-kemalist döneme yeni Türkiye ya da eski ideoloji müminleri tarafından II. Cumhuriyet dönemi de denmektedir. Bu arada Yeni Türkiye’nin ne kadar yeni olduğu konusunda son zamanlarda ciddi endişe ve haklı eleştiriler de vardır. Bu eleştiriler sadece Kürt sorunu, Alevi meselesi, azınlıklar sorunu, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ile sınırlı değil. Aksine iktidar partisinin ve haleflerini hizaya getirmek için Kemalist diktanın yıllarca kullandığı kadın haklarından başörtüsü meselesi de bu eleştirilerin odağında yer almaktadır.

Eski rejim, toplum mühendisliğinin mihenk taşlarından birisi olarak kullandığı bu yasak yüzünden başörtülü kadınların başta eğitim, çalışma ve seçilme hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetleri ihlal edildi ve bugün bu ihlaller devam etmektedir.

Kadınlara verilen haklar

1934 yılında birçok Avrupa ülkesinden de önce kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanındığını, antenlerimizin propagandaya açık olduğu ilkokul yıllarımızdan, hepimiz hatırlarız. Hakkını vermek lazım Kemalist dikta ahlaki ve mantıki tutarsızlığına rağmen, diplomatik dili kullanmakta çok mahirdir. Bizlere bu hakkın kullanmasını değil de tanındığını hep söylerlerdi. Aslına bakılırsa kadınlara bu haklar devlet tarafından daha güçlü düzenlemelerle de tanınmıştır.

Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin (1948) 21. maddesi herkesin seçme ve seçilme hakkı ile kamu hizmetlerinden eşit yararlanma hakkından bahseder: “1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir. 2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.” Bu beyannameden sadece dört yıl sonra (1952’de) yürürlüğe giren ve Türkiye’nin de 1954 yılında onayladığı Birleşmiş Milletler’in Kadınların Siyasal Haklar Sözleşmesi bu hakları daha açık bir şekilde ifade etmekte ve devletleri bağlamaktadır. “Madde 2- Kadınlar hiçbir ayrım gözetilmeksizin erkeklerle eşit koşullar altında ulusal yasalarca kurulmuş ve halk tarafından seçilen tüm kamu organlarına seçilme hakkına sahiptirler. Madde 3- Kadınların, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, erkeklerle eşit koşullar altında ulusal yasalar uyarınca kurulmuş bütün, kamu görevlerinde yer alma ve kamu görevlerini yerine getirme hakları vardır.”

Bu kadar açık olan Beyanname ve Sözleşme maddelerine rağmen, başörtülü kadınların seçilme hakkı ve kamu kurumlarında çalışma hakkı 58 yıldır ihlal edilmekte ve Yeni Türkiye de bu eski Türkiye alışkanlığını devam ettirmektedir. Özgürlük ve demokratikleşme vaadiyle iktidara gelen AK Parti birkaç cılız girişim dışında sessiz kalmakta, son iki yıldır gücü yettiği halde birt adım atmamaktadır. Daha vahimi, başta insan hakları örgütleri olmak üzere, sivil toplum kuruluşları hükümete baskı yapmamakta, dindarları da dahil olmak üzere özgürlükçü gazeteciler bu konuyu pek de gündemine almamaktadır. Oysa tüm uluslararası belgelerde temel hak ve özgürlükler arasında sayılan bu hak ihlalleri de, tıpkı diğer ihlaller gibi gayri ahlaki ve gayri insanidir. Zira her türlü insan hakları ihlali, insan onurunu zedeler ve onu reddeder.

Ankaralılaşma ve yeşil kemalizm

AK Parti, temel hak ve özgürlükler ile demokratikleşme alanında ciddi adımlar atmasına rağmen, son yıllarda bir duraklama hatta gerileme içine girmiş, bu nedenle Ankaralılaşma ve Yeşil kemalizme kayma eleştirilerine maruz kalmıştır (ki partiyi uzun zaman etkisi altına alan İdris Naim Şahin ruhu, bu eleştirileri fazlasıyla haklı çıkaracak söylem ve uygulama içinde olmuştur).

Kongre’de kısmen yenilenen yeni yapısıyla AK Parti, eski özgürlükçü anlayışa döner mi bilinmez, fakat kadın hakları alanında ciddi bir sivil inisiyatif ve hareketlenmeye ihtiyaç vardır. Kadınlar da artık seçimlerden önce bir iki sözlü iltifata tav olmamalıdır. Sözlü edebiyatın eski tarihlerde kaldığını hatırlatmalı ve onurları için, haklarına saygıyı talep etmelidir.

Yoksa “beğenmeyen Arabistan’a gitsin” diyen birileri olmadığından, bu hak ihlalleri artık anormal bir durum değil midir?

Taraf, 07.11.2012

 

Büyük tehlike: Ölüm Oruçları

Arap Baharı denen baş döndürücü süreç, bölgesel ve küresel dengeleri altüst etmeye devam etmektedir. Yirminci yüzyılın statükosunun yirmi birinci yüzyılda devamı mümkün gözükmemektedir. Ortadoğu’da ve dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Ortadoğu’da hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını Kürtlerin tecrübesine bakarak anlayabiliriz. Yirminci yüzyıl boyunca yok kabul edilen ve tarih dışına itilen Kürtler, yirmi birinci yüzyılda yeniden tarih sahnesine çıkmaktadırlar. Irak’ta kurulan Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Suriye’de Kürtlerin yaşadıkları bölgeyi kontrol etmeye başlaması, Ortadoğu’da meydana gelmekte olan değişmenin çapını göstermektedir. Ortadoğu ve Kürtler hızla değişmesine rağmen, hiçbir ülkenin bu büyük değişime yeterli ve ciddi bir hazırlığı olduğunu söyleme imkanı bulunmamaktadır. Ortada şu anda söylenebilecek gerçek şudur: Hiç kimse bu büyük değişimle nasıl başa çıkacağını bilmemektedir ve bu büyük değişim dalgasına hazırlıksız yakalanmıştır.

Ortadoğu’yla beraber Türkiye’de değişmektedir. Türkiye’nin Suriye iç savaşında aktif olması ve Kürt sorununda meydana gelen gelişmeler, Türkiye’nin zor bir süreçten geçtiğini göstermektedir. Kürt açılımı adıyla başlayan girişim, Türkiye’nin Kürt sorununu çözeceği veya çözüm yoluna koyacağı konusunda büyük bir umut yarattı. TRT 6, seçmeli Kürtçe dersi ve bazı üniversitelerde Kürt dili bölümleri açılması gibi olumlu adımların atılmış olması, Kürt sorununu çözüm yoluna sokmadı. Ancak bu adımlar, resmi inkar ve asimilasyon politikasının artık katı bir şekilde sürdürülemeyeceğini ortaya koyması açısından önemli olarak değerlendirildi. Oslo görüşmeleri, Kürt sorununun barışçıl bir şekilde çözümüne katkı sunmadığı gibi, çatışma ve şiddetin yoğunlaşması gibi yıkıcı bir neticeyi de ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Yoğunlaşan çatışmalarla beraber KCK operasyonları sürekli bir şekilde devam etti ve on bine yakın kişinin bu operasyonlar bağlamında tutuklandığı ifade edilmektedir. Oslo görüşmelerinin olumsuz bir şekilde bitmesinden sonra İmralı’da tutuklu bulunan örgüt liderinin ailesi ve avukatlarıyla görüşmeleri durduruldu ve dünyayla olan ilişkisi kesildi. Çatışma ve şiddet, yoğun bir şekilde devam etmektedir.

Grevleri anlamak

Kürt sorunu bağlamında önümüzde duran bu olumsuz tabloya, kırk yedi gün önce yedi yüze yakın Kürt tutuklunun başlattığı açlık grevi eklendi. Şu anda açlık grevi olarak başlatılan bu süreç, ölüm orucu aşamasına gelmiş bulunmaktadır. Açlık grevlerinde kritik eşik olarak sayılan kırk gün çoktan aşılmıştır. Her an bir ölüm haberinin gelebileceği ihtimali, ciddi bir şekilde kaygı ve endişeye yol açmaktadır.

Ölüm orucu gibi çok ağır bir eylem içinde bulunan Kürt mahkûmların talepleri şu iki noktada toplanmaktadır: Kürtçe savunma hakkı ve anadilde eğitim hakkının tanınması, örgüt liderinin sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarında iyileştirmeler yapılması. BDP, ölüm orucu eyleminde ileri sürülen bu taleplere kolektif destek sağlamak üzere büyük mitingler düzenlemeye başlamıştır.

Ortada çok ciddi bir durumla yüz yüze bulunmaktayız. İnsan hayatının mevzu bahis olduğu bu ağır eylem girişiminin ciddiyetle ele alınması ve anlaşılması gerekmektedir. Açlık grevleri ve ölüm oruçları karşısında sergilenen sorumsuz tutumlar ve yapılan müdahaleler, daha sonraları onarılamaz ağır insani sonuçların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Seksenli yıllarda Diyarbakır cezaevinde yapılan işkencelere karşı mahkûmların ölümüyle sonuçlanan ölüm oruçlarının ve doksanlı yıllarda ‘hayata dönüş’ adı altında ölüm orucundaki mahkûmlara yapılan ölümcül müdahalelerin neden olduğu ağır psikolojik, sosyal ve insani tahribat devam etmektedir.

Mahkûmlar, hayatlarını ortaya koymak suretiyle taleplerinde ciddi oldukları mesajını dışarıya vermeye çalışmaktadırlar. Açlık grevi ve ölüm orucu eylemi üzerinde polemik yapmanın, kişileri suçlamanın ve yıkıcı siyasi tartışmalar yapmanın hiç kimseye bir yararı bulunmamaktadır. Mahkûmlara yönelik sahici bir insani yaklaşımın benimsenmesi, krizin aşılmasında önem taşımaktadır. Mahkûmların hayatları ve talepleri konusunda duyarlı ve yapıcı bir yaklaşımın ortaya konulması gerekmektedir. Şimdiye kadar hem mahkûmların hayatlarına hem taleplerine duyarlı sahici bir insani duyarlılık ortaya konmamıştır. Bundan dolayı kriz, tehlikeli aşamalara doğru evrilme potansiyeli taşımaktadır.

Kibirli söylem terk edilmeli

Açlık grevlerinin ve ölüm oruçlarının dayatma aracı olmaktan çıkarılması gerektiği gibi, Kürt sorununun çözümüne katkı sunacak ciddi adımların atılması gerekmektedir. İnsanların onurunu kıran, üstten bakan, kibir ve hükmetmeye dayanan söylem, tutum, polemik ve tartışmalardan kaçınılması gerekmektedir. İnsan onuruna saygı göstermeyi ve insanların incitilmemesi gerektiğini öğrenemediğimizden dolayı Kürt sorununu çözmekte başarısız olduk ve bu sorunu çözme konusunda olgunlaşamıyoruz.

Ortadoğu’da yaşanılan büyük değişimin sonuçlarını sağlıklı bir şekilde tecrübe etmemiz için Kürt sorunu konusunda bütüncül bir çözüm perspektifi ortaya konmalıdır. Şu anda kritik bir aşamadan geçen ölüm orucu eylemcilerinin bu eylemden vazgeçmeleri için onurlarını kırmadan ikna edilmeleri gerekmektedir. Devletin demir yumruğuyla müdahale etme yoluna giderek eylemlerin sonlandırılacağı yanılgısına hiç kimse düşmemelidir. Ölüm oruçlarında insani açıdan karşımıza çıkacak muhtemel ağır bir tablo, insani ilişkilerimizin her boyutunda derin kırılmalara neden olacaktır. Ortadoğu’nun bugününü ve geleceğini belirleyen insani ilişkilerdeki kırılmaların, Kürt sorununda da kaygı verici sonuçlara neden olabileceği unutulmamalıdır.

Kutlama Krizinin Çağrışımları

 

Son Cumhuriyet Bayramı kutlamaları esnasında ortaya çıkan ve bayram havasına hiç yakışmayan nahoş görüntüler her şeyden önce bir “yönetim krizi”ne işaret etmektedir. İşin bu tarafı, en hafif deyimiyle, hükümetin basiret fukaralığından kaynaklanıyor. Resmi bayramları totaliter sistemlerin uygulamasına benzeyen halka karşı güç gösterileri havasından çıkarıp sivilleştirelim diyen hükümetin, sonuçta yine devletin inisiyatifinde yürüyen ve sivil girişimleri zorla dışlayan bir “kutlama” anlayışına gelmesi ne kadar da ironik! Oysa, bırakalım başlangıçtaki sivil kutlama vaatlerine kendisinin uymamasını, zaten epeyce bir süredir demokrat ve reformcu imajı ciddi şekilde yara almış olan ve toplumu kutuplaşmaya götürdüğüne doğru-yanlış inanılan bir hükümetin sırf bu nedenle bile yeni gerilimlerden kaçınması gerekmez miydi.

Sivil kutlama girişimlerini yasaklamaktaki basiretsizlik sadece yoktan yere işin içine polis müdahalesinin karıştırılmasında ve olaylı bir bayram görüntüsü doğmasına sebep olunmasında değil. AKP hükümeti açısından asıl basiretsizlik, “Cumhuriyeti kendisi kutlamadığı gibi Cumhuriyetçilerin de kutlamasına izin vermeyen bir hükümet” imajı yaratarak, kendi meşruluğunu kabul etmekte zaten isteksiz olan kesimlere bu tutumlarını daha da pekiştirecek ve böylece kendisine yönelik kategorik muhalifler halkasını daha da genişletecek yeni bir “kanıt”ı kendi eliyle sunmasında.

Ama bu kutlama krizinin bunun ötesinde de anlamları var. Bunlardan biri, bu krizin son zamanlarda sayın Başbakanda gözlenen otoriter eğilimin yeni bir dışa vurumu olarak görülebilecek olmasıdır. Özellikle bu son olayda beliren şekliyle, söz konusu otoriterlik bir yandan toplumun tekçi-türdeş biçimde kavranmasıyla, bir yandan da eleştiri ve muhalefetin husumet olarak algılanmasıyla ilgili. Vaktiyle kendisinin ve dayandığı toplumsal tabanın mağduru olduğu bu tekçi ve türdeşlikçi tasavvuru, bugün, dünya görüşü ve hayat tarzı bakımından kendisinden farklı olanlar karşısında sayın Başbakanın bu kadar kolaylıkla içselleştirmiş olması ironik olmanın ötesinde acı bir durum. Öte yandan, sayın Başbakanın yaptığı doğru işlerde kendisini destekleyenlerin bile kendisine yönelttikleri eleştirileri husumet kanıtı olarak görmesi de yeni birdurum değil.

Kutlama krizinin başka bir yanıyla da sayın Başbakanın nasıl bir hükümet sisteminden yana olduğunu göstermesiyle ilgili. Hatırlanacağı gibi, Ankara’daki kutlamalarda daha müessif olayların meydana gelmesinin önüne geçilmesi kalabalığın önündeki barikatın Valinin talimatıyla kaldırılması sayesinde mümkün oldu. Valinin bu davranışının sayın Cumhurbaşkanının telkiniyle ilgili olabileceği söylenirken, sayın Başbakan “polisin görevini yapmadığı”nı söylemekle yetinmeyip, “çift-başlı yönetim”den şikayet etmek suretiyle, Cumhurbaşkanının müdahale etmiş olması ihtimalinden duyduğu memnuniyetsizliği belli etti. 

Bu memnuniyetsizliğin temel nedeni sayın Başbakanın “tek-patronlu” yönetime inanması ve tek patron olarak “kendi yetkisi”ne ortak tanımamasıdır. Klasik parlamenter rejim açısından kamu düzeninin sağlanmasıyla iligili nihai yetki elbette bakanlar kurulunda ve onun başkanı olan başbakandadır, ama 82Anayasasının tanımladığı şekliyle cumhurbaşkanının sistem içindeki rol ve işlevi de klasik parlamenter modelin öngördüğü sınırlar içinde düşünülemez. Kaldıki, öyle olsaydı bile sayın Erdoğan’ın sayın Gül’e duyuracak şekilde “bu ülkeyi çift başlı bir yönetimle bugüne kadar getirmedik”, “Başbakan olarak benim görevim bellidir, Cumhuraşkanının da görev alanı bellidir” diye konuşması, uygunsuz kaçması dışında, gerçekleri de tam olarak yansıtmamaktadır. Doğrudur, sayın Erdoğan son yıllarda partisi ve hükümeti içindeki konumunu iyice pekiştirmiş ve her bakımdan “tek adam” konumuna yükselmiştir; ama bildiğimiz kadarıyla “ülkenin bugünkü durum”a gelmesinde sayın Gül’ün de Cuhurbaşkanı olarak hatırı sayılır düzeyde katkısı olmuştur. Doğrusu, bu katkı olmasaydı, tek başına Erdoğan’ın çabasıyla “ülke bugünkü durumu”na gelemezdi.

Görülüyor ki, sayın Erdoğan partisi ve bakanlar kurulu içindeki halihazırdaki fiili tek adamlığını yetki alanını daha da genişleterek resmileştirme arayışını sürdürmektedir. Adına “başkanlık” dese de, Erdoğan’ın peşinde olduğu hedef, benim anlayabildiğim kadarıyla, ülkenin ve rejimin tek patronu olmaktır. Buna başkanlık denemez, çünkü başkanlık sistemindeki “başkan”ın daha mütevazi bir konumu vardır, o devletin değil sadece “yürütme”nin patronudur.

(Milliyet, 3 Kasım 2012)

 

İsveç ve sosyal devlet

İskandinav ülkeleri, özellikle İsveç, on yıllarca, dünyanın birçok yerinde, ideal bir “sosyal devlet” modeli olarak görüldü ve övüldü.

Bütün sosyal demokratlar, İsveç’i yapmak istedikleri şeyin prototipi olarak sundu. Hatırladığım kadarıyla, merhum Bülent Ecevit de böyle yapardı. Bu yaklaşım, günümüzde de, eskisi kadar olmasa bile, bazen boy gösteriyor. Meselâ, “sosyal demokrat liberal” olduğunu söyleyen değerli arkadaşım, Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay, yeri düştükçe İsveç tipi bir sistem istediğini yazar ve söyler. Yaygın biçimde beğenilmesine ve örnek alınıp gösterilmesine rağmen İsveç’le ilgili anlatımlar genellikle yüzeyseldir, derinlemesine tahlillere ve geniş bilgiye dayanmaz. Bunlarda temenniler ve dilekler olguların ve bilimsel bilginin yerine konur. Geçen ay, İsveç hakkında ilginç bir rapor yayımlandı. Nina Sanandaji tarafından hazırlanan ve Londra’da yerleşik Institute of Economic Affairs (iea.org) tarafından açıklanan bu rapor İsveç hakkında ilginç ve aydınlatıcı bilgiler veriyor. Bunlara göz atarsak İsveç’teki durumu daha iyi anlayabiliriz.

“İsveç modeli” çok defa kapitalizm ve sosyalizm arasında yer alan, kendi başına, müstakil bir yol olarak sunulur. Bu bakışa göre, toplumlar kapitalizmin ve sosyalizmin dışında bir üçüncü sistem tercihi yaparak zenginleşebilir ve adâleti gerçekleştirebilir. Devletin başat aktör olduğu bu modelde, devlet hem hızlı ekonomik büyümeyi sağlar hem de bütün vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayarak fakirlikle ve vergilemeye dayalı yeniden dağıtımla, eşitsizlikle mücadele edebilir. İsveç bunu yapabildiğine göre, başka ülkelerin de yapması mümkündür. Bu çerçevede, İsveç tecrübesinden alınacak çok ders vardır.

Bahsettiğim rapor bu görüşleri önemli ölçüde çürütüyor. Meraklılara raporun tümünü okumalarını tavsiye edip, ana noktaları özetlemekle yetineceğim. Raporun işaret ettiği en önemli gerçek, bir üçüncü yolun veya “sosyal devlet” (yahut “refah devleti”) diye kapitalizme ve sosyalizme alternatif çıkabilecek bir modelin olmadığı. İsveç sosyal demokrasiyle, iri-büyük devlet ve geniş refah harcamalarıyla zengin olmadı. Tam da tersine, geç on dokuzuncu ve erken yirminci yüzyılda piyasacı ekonomi politikalarını benimseyerek gelişti. Mülkiyet hakları, serbest piyasalar ve çok sayıda iyi eğitimli müteşebbis ve mühendisin tesiriyle İsveç’te ülkenin daha önceki tarihinde örneği görülmemiş çapta bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirmeye elverişli bir ortam doğdu. Ekonomik liberalizasyondan sonraki yüzyıl içinde ülke büyük bir ekonomik gelişme yaşadı. IKEA, Volvo, Tetra Pak, Ericsson ve Alfa Laval gibi meşhur İsveç firmaları bu dönemde kuruldu ve müteşebbise dostça bakan ekonomik reformlardan ve düşük vergilerden yararlandı. Başlangıçta sosyal demokratlar da bu politikalara sadık kaldı. 1870-1936 arasında İsveç sanayileşmiş dünyada en yüksek büyüme oranına sahipti. 1936- 2008 arasında ise 28 sanayileşmiş ülke arasında ancak 18. sıradaydı.

YENİ RAPORLAR ÇÜRÜYEN KABULLER

İsveç’in ekonomik büyümesine toplumsal kültür de yardımcı oldu. İnsanların birbirine yüksek güven duyması, sosyal sürtüşmeleri azaltan nispeten homojen bir nüfus, işe sadakati ve sıkı çalışmayı teşvik eden kuvvetli bir iş ahlâkı bu kültürün başlıca unsurlarıydı. Bu faktörler göçmen olan İsveçlilerin de bulundukları yerlerde başarılı olmasına katkı sağladı. On dokuzuncu asırda ABD’ye göç eden İsveçliler de, ABD’nin daha az yoğun refah devletine rağmen, daha az işsizlik oranına ve, ilginçtir, İsveç’teki akrabalarından yüzde 50 daha yüksek gelire sahiptir.

Kısaca, İsveç geniş refah devletini kurmadan önce, piyasa ekonomisi ve uygun kültürel vasıflar sayesinde zenginleşmişti. 1950’de İsveç vergi varidatı GSYİH’nın yalnızca yüzde 21’iydi. İri devlete ve yüksel vergilere geçiş, sonraki otuz yıl içinde vuku buldu ve vergiler her yıl GDP’nin yüzde 1’i oranında arttı. Devletin hızlı büyümesi, özellikle 1960’lar ve 1970’lerde İsveç’in nispî ekonomik performansında bir düşmeye yol açtı. 1975’te İsveç kişi başına GSYİH’da 4. en zengin sanayileşmiş ülkeydi. 1993’te 14.’lüğe düştü. İrileşen devlet, teşebbüs üzerinde yıkıcı bir etki yaptı. 1970’ten sonra yeni firma kurmalar çok azaldı. İlginç bir bilgi, İsveç’te 2004’te en yüksek gelire sahip 100 firmanın yalnızca ikisi 1970’ten sonra kuruldu, 1913’ten önce kurulanların sayısı ise 21’di. İsveç’te yüksek seviyede eşitlik eğilimleri, yaygın bir refah devletinin kurulmasından önce de mevcuttu. Yani eşitlik, refah devletinin sonucu değildi. Buna karşılık, refah devleti çeşitli sosyal problemlere yol açtı. Belki de en önemlisi, belli gruplar arasında doğan, devlete yüksek seviyede bağımlılıktı.

Erken 1990’lardaki ekonomik kriz ve refah ödemelerinin ülkenin ekonomik gücü tarafından karşılanamayacak seviyelere çıkması İsveç’i, sosyal devleti küçültmeye zorladı. İsveç hükümetleri bu doğrultuda adım atmak mecburiyetinde kaldı ve eğitim, sağlık bakımı, emeklilik gibi alanlarda piyasa reformları yaptı. Bu sayede İsveç’te, uluslararası indekslerin gösterdiği üzere, ekonomik özgürlük arttı. Aynı dönemde ekonomik özgürlük ABD ve İngiltere’de geriledi. Bugün İsveç sanayisinin yüzde 95’inden fazlası özel ellerdedir. Tartışması en çok ABD’de yapılan “eğitim çeki” (voucher) sistemini dünyada en yaygın biçimde uygulayan ülke İsveç’tir. Yanına başkaları da eklenebilecek İsveç tecrübesinden çıkarılacak dersler bellidir. Müstakil bir sistem olarak “sosyal devlet” veya “refah devleti” adı verilebilecek bir yol yoktur. Sosyal devlet piyasanın yarattığı zenginliğin uygulanma imkânı verdiği bir devlet-hükümet politikasıdır. Tabiri caizse, tavuk piyasa ekonomisiyse, yumurta sosyal devlettir. Piyasa ekonomisi sıhhatte olduğu ve yüksek ekonomik büyüme gerçekleştiği sürece hükümetler yaratılan zenginliğin bir bölümüne el koyup onu ekonomi dışı değer ve amaçlarla dağıtabilir. Ancak, eşitlik ve sosyallik adına piyasa ekonomisi budanırsa, toplumun zenginlik üretme potansiyeli ve dolayısıyla devletin dağıtabileceği zenginlik miktarı kaçınılmaz olarak azalır. Buna bir de çalışan-emekli dengesinin bozulması ve refah ödemelerinin abartılması eklenirse, sistem altından kalkamayacağı bir yükle karşılaşır ve eninde sonunda sosyal devletin veya refah devletinin küçültülmesi gerekir. Şimdi bütün dünyada vuku bulmakta olan bu olay bazılarının sandığı gibi ne bir emperyalist sermaye merkezinin dayatmasıdır ne de politikacıların yapmayı sevdiği, yapmak için can attığı bir şeydir. Sadece, şartların değişmesinin ortaya çıkardığı bir mecburiyettir. 

Zaman, 02.11.2012

İstihbarat, yasak ve Cumhuriyet

Özgürlüklerimizin kullanımı istihbarat birimlerinin raporuna kalmışsa işimiz zor demektir. Yok, eğer istihbarat raporları özgürlüklerimizi kısıtlamak için bir bahane olarak kullanılıyorsa durum çok daha vahimdir.

Cumhuriyeti demokrasiyle tamamlama sürecinde katedilen mesafe dikkate alındığında bu iki seçenek dışında bir yerde duruyor olmalıydık şimdi. Ama Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında bazı ‘sivil’ organizasyonların kısıtlanmasında kullanılan dil kafaları karıştırdı. Ankara’da Birinci Meclis’in bulunduğu Ulus Meydanı’nda yapılacak kutlamaların yasaklanması bildik bir ‘devlet’ uygulamasıydı; demokrasiyle cumhuriyetin buluşmadığı bir döneme ait bir zihniyeti yansıtıyordu. Valiliğin veya hükümetin ‘yassak kardeşim’ demesini anlar, bu zihniyete yorardım. Ne de olsa ‘devlette devamlılık esastır’ gibi bir düstur vardı bu memlekette…

Ancak tuhaf ve endişe yaratıcı olan bu yasağın gerekçesi oldu. Bizzat Başbakan, ‘valiliğin elinde istihbarat var’ diye açıkladı yasağı. İşte bu ‘gerekçe’ endişe verici çünkü biliyorum ki bu gerekçeyle devletin ortadan kaldıramayacağı özgürlük yok. İşin gelip istihbarata dayandırılması bir zihniyete ve devlet geleneğine işaret ediyor. Her konuda ve herkes için istihbarat raporları hazırlanabilir, hazırlandı da yıllarca. Kimisi doğru olabilir bunların, kimi de fabrikasyon. Nasıl ayırt edebileceğiz bunları?

On yıllardır kendi halkına zulmeden Esed rejiminin Suriye’sine verilen isim nedir, hatırlayın; muhaberat devleti… İstihbaratın, devlet yönetiminde kararları şekillendirici ve özgürlükleri kısıtlayıcı bir unsur haline gelmesi hiç de hayra alamet değil. Bu kadar devlet, otorite, gizli bilgi fazla. Ne toplum ne de demokrasi kaldırabilir böyle yüksek dozda devleti…

Siyaseti ve daha da önemlisi özgürlükler rejimini istihbaratın yönetmesine izin verdiğinizde koyu bir ‘güvenlik devleti’ yaratırsınız. Topluma, siyasete ‘güvenlik’ penceresinden bakış kaçınılmaz olarak ‘otoriter’ bir devlete doğru evrilir. Bugün ‘rakipleri’ susturduğunda hoşunuza giden böyle bir devlet, yarın yanındakileri de sindirir. Otoriter devletin ideolojisi yoktur, her renge, kimliğe, ideolojiye bürünebilir. Meşrulaştırıcı zemini de ‘güvenlikçi’ bakıştır. Kâh toplumda tehdit görür, kâh sınırlarında; bazen düşman içtedir, bazen de sınırötesinde. Ama her durumda toplumu ‘disiplin’ altında tutacak bir ‘tehdit’ okuması bulunur. Demokratik cumhuriyet bir ‘güvenlik devleti’ olamaz, istihbaratı ‘susturucu’ bir aygıt olarak kullanamaz. Ama sonuçta Cumhuriyet bayramında bazı Kemalist-ulusalcı grupların Ulus’ta Birinci Meclis önünde gösteri yapmaları, anıtlara çelenk koymaları engellendi. Cumhuriyetin devrim yıllarında o meydana ‘halk’ sokulmuyordu. Cumhuriyet elitlerin, memurların cumhuriyetiydi. Şimdi de bu meydana cumhuriyeti kutlamak amacıyla gelen ‘cumhuriyet seçkinleri’ sokulmadı. Bence yine olmadı…

Elbette biliyorum bunların ‘kimliği’ni. İşte CHP İstanbul il başkanı; ordu mensuplarına hitaben, ‘sizin koruyamadığınız cumhuriyete biz sahip çıkıyoruz’ diyebiliyor.  Desin… Bunların ifade ettikleri ‘düşünce’ de bu. İptidai, anti-demokratik, çağdışı, ama olsun. Düşünce ne olursa olsun, ifadesi vazgeçilmez bir hak ve özgürlüktür. 75. yılda 28 Şubat’ı arkalarına alıp memlekette nasıl bir terör estirdiklerini de gayet iyi hatırlıyorum. Ellerindeki bayrakları gözümüze gözümüze salladılar yıllarca her vesileyle. Ama bugün ellerindeki bayrakların, konuşacakları platformların devlet zoruyla alınması da doğru değil. Tıpkı devleti arkalarına alıp herkesi Kemalizm adına itaate ve sadakate zorlamalarının yanlış olduğu gibi. Bırakın bu işi toplumsal dinamikler halletsin. Kemalistlerin bugün ne güçleri var, ne de itibarları. Muhafazakarların ve demokratların ise ‘devlet desteği’ne ihtiyaçları yok. Zaten arkalarına devlet desteğini aldıkları oranda güçleri ve itibarları azalacaktır. Kimsenin devlet gücüne yaslanmadığı bir sivil alanda fikrî ve siyasî rekabet serbestçe cereyan etmeli. Kemalizm ne devlet tarafından topluma dayatılmalı ne de devlet Kemalistleri susturmalı. İstihbarat üzerinden meşrulaştırılan yasakların bizi götüreceği nihai yer ‘ceberrut devlet’tir. Hedefinde kim olursa olsun yeni bir ‘ceberrut devlet’e de bu memleketin ihtiyacı yok… Bu ülkeyi yasaklarla değil özgürlüklerle yönetmeyi bir türlü öğrenemedik.

Zaman, 31.10.2012

Barikatı kim kaldırttı?

Kimin kaldırttığını henüz bilmiyoruz.

Ama şunu biliyoruz: O barikatı kaldıran her kimse, siyaseten önü açık olan odur. Barikatı ben kaldırmadım diye övünmek, “Ben yanlışta direndim” diye övünmektir.

Bir bayram günü, elinde çiçeği ve bayrağıyla Anıtkabir’e yürümek isteyen kitlelerin önüne barikat kuran, üzerlerine su püskürten, biber gazı sıkan “siyasi akıl”, akılsızca bir iş yaptığını fark ettiğinde çok şey kaybettiğini de fark edecektir.

Velev ki yürüyüş izinsiz olsun

Şimdi “velev ki” bölümüne gelebiliriz.

Bu olayda “velev ki” diye sıralayacağımız çok sayıda olgu olduğu besbelli.

Birincisi, yürüyüşün izinsiz olması…

Evet, hukuk devletlerinde herkes yasa ve yönetmeliklere uymakla yükümlüdür. Ama o yasa ve yönetmeliklerin de mantıklı olması, toplumdan genel kabul görmesi gerekir.

Cumhuriyetin kuruluş yıldönümü kutlaması için en anlamlı nokta 1. Meclis iken, bu noktanın mitinge yasaklanması mantıklı mıdır? Yine Cumhuriyetin kuruluş yıldönümünü kutlayan vatandaşların, Cumhuriyetin kurucusunun kabrine yürüyüp kutlamayı orada sonlandırmasını engellemek makul müdür?

Eğer siz, günün anlam ve önemine tamamen uygun olan bir programı, kendi kafanıza göre hazırladığınız bir yönetmelikle yasak ilan ederseniz, bu yasağın delinmesi de kaçınılmaz olur. Burada suç, o yasağı delen kitleler değil, anlamsız yasaklar getiren o yönetmeliktir.

Zira hukuk devletinin işleyebilmesi, kitlelerin hukuka saygı bilinci kadar hukuku oluşturanların demokrasi bilincine de bağlıdır.

Eğer sen 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nu daha esnek yapsaydın, mesela valiliklere her durumda yeni bir değerlendirme yapma yetkisi tanısaydın; Ulusal ve Resmi Bayramlar Yönetmeliği’ni hazırlarken “resmi olarak planlanan kutlama ve programlar dışında başkaca herhangi bir program uygulanamaz” diye bir hüküm koymasaydın, insanları da hukuk dışına çıkmak zorunda bırakmazdın.

Velev ki CHP kötü niyetli olsun

CHP’nin yıllardır Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını krize dönüştürmek için elinden geleni ardına koymadığı herkesin malumu. Siyaset adına hiçbir şey üretemeyen bu parti durumu böyle “simge savaşlarıyla” idare etmeye çalışıyor.

Niyetinin ne olduğunu 29 Ekim öncesinde de yazdık: Özellikle izin verilmeyen alanları adres göstererek bütün güçlerini Ankara’da toplamayı, mümkünse polisle çatışma çıkmasını ve böylelikle kendisini “Cumhuriyetçi”, hükümeti ise Cumhuriyet düşmanı ve otoriter karakterli bir iktidar olarak göstermeyi umuyor dedik. Ve uyardık: “Bu planda bir iyi niyet olmadığı kesin. Ama bir ülkeyi yönetmenin sadece iyi niyetlileri yönetmek olmadığı; asıl kötü niyetli girişimleri boşa çıkarma ustalığı gerektirdiği de kesin.”

Her şey aynen beklendiği gibi oldu. CHP ve İP istediğini elde etti. O gün o yürüyüşe katılan yüz binler, karşılarına dikilen barikatı AK Parti’nin Türkiye halkı ile Cumhuriyet rejimi arasında ördüğü barikat olarak algıladılar. O barikatı aşarak Cumhuriyet’e ve Atatürk’e yeniden kavuştuklarını hissettiler.

Başbakan ise hâlâ kurulan barikatın yürüyüşe katılan yüz binler açısından ne anlama geldiğini algılamamış olmalı ki, “O barikatı ben kaldırtmadım” diye demeçler verebiliyor, polis kuvvetlerini daha sağlam barikatlar kurmadığı için eleştiriyor.

Neyse ki rahatsız olanlar var

Benim bu tatsız olayla ilgili olarak tek tesellim, hükümetin izlediği politikanın AK Parti’nin önde gelen birçok ismi tarafından da tasvip edilmediğini görmek oldu.

Cumhuriyet resepsiyonunda fikirlerini sorma imkanı bulduğum pek çok vekil ve hatta bakan bu işe bir anlam veremediklerini ve son derece rahatsız olduklarını söylemekten çekinmediler.

Bana söylediklerini parti içinde açıkça söylemeye cesaret ettikleri gün, işte o gün, AK Parti’de yeni bir dönemin, olgunluk döneminin başlayacağını; 2023 hedeflerinin de ancak o zaman ulaşılabilir hedefler haline geleceğini düşünüyorum.

31.10.2012