Ana Sayfa Blog Sayfa 427

AB İlerleme Raporu engellileri gördü mü

AB 2012 İlerleme Raporu üzerinde çeşitli tartışmalar yapılmaktadır. Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış başta olmak üzere AK Parti cephesinden rapora yönelik şiddetli eleştiriler dile getirilmekte hatta Anayasa Komisyonu üyesi Prof. Dr. Burhan Kuzu’nun raporun ‘çöp’e atılmasına varan çıkışıyla eleştirilerin sadece söylem değil pratik bir yanına da vurgu yapması bakımından önemlidir.

AB uyum süreci içerisinde engelli bireylerin haklarına yönelik yapılan uyumlaştırma çalışmalarının olumlu yanlarına dikkat çekmesinin yanısıra, hayata geçirilemeyen hakların ‘temel hak ve özgürlük’ler çerçevesinde yapılması gerekenlere vurgu yapması önemlidir.

Bunun yanısıra yapılanların/yapıl(a)mayanların ‘İleri Demokrasi’ açısından önemle ve ivedilikle üzerinde düşünülmesi gereken hususlardır. AB İlerleme Raporu’nda dile getirilen eksiklikleri önemsememek, AB üyeliği konusunda yavaşlama getirmesinin yanı sıra asıl önemi ülkenin ‘demokratik’, ‘özgürlükçü’, ‘çoğulcu’, ‘açık toplum’ olma gibi, politikalarıyla da sıkı sıkıya bağlıdır. AB olmazsa, ‘Ankara Kriterleri’ne döneriz söylemine uygun olarak da ileri sürülen eleştirilerin dikkate alınması gerekmektedir.

RAPORDA ENGELLİLER

Raporda, ‘Sosyal bakımdan korunmaya muhtaç ve/veya engelli kişiler’ ile ilgili olarak; evde bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması olumlu adım olarak görülmüş ve desteklenmiştir. Ulaşılabilirlik Strateji Belgesi ve Ulusal Eylem Planı’nın uygulanmasının sınırlı kalmasına eleştiri getirilmiş, BM Engelli Hakları Sözleşmesi İhtiyari Protokolü ile uyumlu ulusal bir izleme mekanizmasının henüz oluşturulamamasına dikkat çekilmiştir.

Engellilerin kamu sektöründeki istihdamının artırmak için gösterilen çaba önemli bir gelişme olarak görülmüş, alternatif istihdam yöntemlerinin oluşturulması önerilmiş, girişimcilik konusunda imzalanan protokole vurgu yapmıştır. Kamu binalarının ve kamusal alanların fiziki olarak ulaşılabilir olmaması eleştirilmiş, engelli bireylerin eğitimi için eğitim kurumlarının ve rehabilitasyon merkezlerinin önemine ve aynı zamanda denetimindeki eksikliklere dikkat çekmiştir.

AK PARTİ’NİN ENGELLİ POLİTİKASI

AK Parti, Genel Merkez düzeyin ‘AK Parti Özürlüler Koordinasyon Merkezi- ÖKM’leri kurarak engellilere ve engellilik ile ilgili sorunlara özel ilgi gösterdiği anlaşılmaktadır. Siyasi partiler içinde engellilik konusunda en örgütlü ve ciddi çalışmalar yapan ve bazı konularda engelli STK’larının çok önünde olan siyasi parti olma özelliğini de sürdürmektedir.

Erişilebilirlik yasasının üç yıl daha ötelenmesi aynı zamanda engelli bireyin üç yıl daha özgürlüğünün önündeki engel olarak görülmelidir. Ama tüm bunlara rağmen AK Parti’nin, engellilik konusunda önemli ve etkin adımlar atmış olduğu da yadsınamaz. Evde bakım hizmeti tek başına dahi önemli ve devrim sayılabilecek bir uygulamadır. Sağlık Bakanlığı’nın başlatmış olduğu evde bakım hizmeti hem engelli birey hem de ailesi için önemlidir. 5510 Sayılı Kanun’da yapılan değişiklikle ‘kadın sigortalılardan başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malûl çocuğu bulunanların, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra geçen prim ödeme gün sayılarının dörtte biri, prim ödeme gün sayıları toplamına eklenir ve eklenen bu süreler emeklilik yaş hadlerinden de indirilir’ hükmü getirilererek, engelli çocuğu olan kadının emeklilik süresinin kısaltılması ve aynı zamanda engelli birey için evde bakım ücreti ödenmesi, AK Parti’nin engellilik alanındaki en önemli projelerinden birisidir.

İSTİHTAMDAKİ OLUMLU ADIMLAR

İstihdam konusunda önemli adımlar atılmasına rağmen özellikle engellilerin çalıştırıldığı iş alanları ve ücret politikaları üzerinde ciddi bir denetleme yapıldığı söylenemez. Engelli bireyin sadece iş bulup çalışmasının yanı sıra, işin niteliği, pozisyonu, aldığı ücret bakımından incelenmesi ve denetlenmesi gerekmektedir. Engeli bireyler, genellikle statü gerektirmeyen, terfi etmeye kapalı ve dolayısıyla da daha düşük ücretler ile çalıştırılmaktadırlar. Engellilerin iş bulmada yaşadıkları sıkıntı nedeniyle bulundukları ortamdan şikayet etme durumları söz konusu olmamaktadır. Kadınlar için kullanılan ‘cam tavan’ söylemi engelliler için adeta ‘demir kafese’ dönüşmektedir.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı işbirliği içinde ‘Engellilerin Çalışma Yaşamını İnceleme ve Denetleme Kurumu’ oluşturulmalı. Ve böylece engellilerin vasıflarına, yeteneklerine uymayan işlerde çalışması ve emsallerinden daha düşük ücret almalarının önüne geçilmelidir. ILO sözleşmeleri çerçevesinde ‘eşit işe, eşit ücret’ ilkesinin işlerliğini sağlaması gerekmektedir.

İnsan hakları uzmanları ve bilim insanlarınca 21. Yüzyıl’ın ilk insan hakları sözleşmelerinden biri olarak kabul edilen, AK Parti’nin 2007 yılında imzalayarak kabul etmiş olduğu ‘BM Engelli İnsanın Hakları Sözleşmesi’ önemli ve dev bir adımdır. AK Parti bu adımın devamı olarak da ‘ihtiyari protokol’ü imzalayarak engelli insanların bireysel başvuru yapma hakkını tanımalıdır.

GİDİLECEK UZUN YOL VAR

Engelli bireylerin yaşamış oldukları sorunların çözümü için bütün siyasi partilerin ve yeni Anayasa yazımı çalışmalarında engelli bireye yönelik söylem, dil ve maddeler temizlenmeli, yerine engelli bireyin insan onuruna saygılı bir yaklaşım sergilenmelidir. Engelli birey nesli tükenen varlıklar gibi koruma altın alınan değil, birey olarak kabul edilen olmalıdır. Burada özellikle engelli ve insan hakları STK’larına, insan hakları aktivistlerine büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Engelli haklarının güçlendirilmesi için, AK Parti iktidarına destek vermesi, denetlemesi ve zorlaması gerekmektedir.

Engelli haklarının güçlendirilmesi için engelli derneklerine, insan hakları savunucularına ve aktivistlere büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin hayata geçirilmesi ve tam anlamıyla T. C. Anayasa’nın 90. Madde gereği iç hukuk üzerinde etkin olması için çalışmalar yapmalıdırlar. Engellilere yönelik ‘kalıp yargıların’ ortadan kaldırılması ve engelsiz, demokratik açık toplum yaşam alanları için, yasaların yanı sıra kalplerin ve zihinlerin de dönüştürülmesine gerek vardır.

Yeni Şafak, 30.10.2012

PKK sağ ele geçenleri de öldürtmeye çalışıyor

Evet, ben de aynen oğlu cezaevinde ölüm orucunda olan baba gibi düşünüyorum.

Onu çok iyi anlıyor, onun yükselttiği isyan çığlığına çocukları PKK tarafından ölüm orucuna yatırılan bütün anne babaların katılmasını umut ediyorum.

“Mademki bu talepler çok mühimdir 14 senedir cezaevinde bulunan Abdullah Öcalan bugüne kadar bir gün bile açlık grevine gitmedi. Tutsak ailelerine açlık grevi için çağrı yapıyorsunuz. O zaman Mehmet Öcalan ve kardeşleri neden buna katılmıyor? Eğer Öcalan’ın özgürlüğü ve bazı hakları almanın yolu açlık grevi ise o zaman, bunu özgür insanlar yapar. Önce BDP vekilleri, parti başkanları, belediye başkanları, sivil toplum kuruluşlarının açlık grevine girmesi gerekmez mi” diyen acılı baba mantığın, aklın, sağduyunun sesidir.

Cezaevlerinde şimdiye kadar çok açlık grevi yapıldı. Hem dünyada hem de bizde nice tutuklu, mücadele için başka hiçbir imkanlarının olmadığı hapishane koşullarında, son koz olarak canlarını ortaya koyup taleplerini “dışarıya” duyurmaya ve gerçekleştirmeye çalıştılar.

Ama bu talepler, hep kendi sorunları, cezaevindeki yaşam koşulları ile ilgili oldu. Açlık grevleri ya da ölüm oruçları hiçbir zaman ülkenin siyasi sorunlarını “çözmek” için kullanılmadı. Tutuklular hiçbir zaman Meclis’in ya da siyasi partilerin atması gereken adımları bedenlerini şantaj unsuru olarak kullanarak gerçekleştirmeye çalışmadı.
İlk defa, tutuklular Öcalan’ın tecridinin kaldırılması, “Ana dilde savunma hakkı” ve “ana dilde eğitim”gibi tamamen siyasi taleplerle ölüm orucu yapıyorlar.

Bu, içerisi-dışarısı meselesi de değil.

Adamın biri köprünün korkuluğuna çıkıp “Borçlarımı ödemem için yardımcı olmazsanız kendimi atacağım” dese elbirliğiyle çözüm bulmaya çalışırız. Ama “Ya seçim barajını indirin ya da kendimi buradan atıyorum” dese Meclis toplanıp seçim barajını mı indirecek?

Vebali büyük

Gerçek şu ki, PKK “gerilla savaşıyla”, canlı bombalarla, karakol baskınlarıyla; sözde “Devrimci Halk Savaşı”yla yapamadığını şimdi cezaevlerindeki tutukluların hayatını ortaya koyarak yapmaya çalışıyor. Şimdiye kadar umutsuz bir dava uğruna binlerce Kürt gencini dağlarda kırdırttığı yetmedi, şimdi de hapishaneye sağ girmeyi başarabilmiş olanları da orada öldürtmeye çalışıyor.

Terör örgütü şefleri, ortaya atılan taleplerin karşılanmasının mümkün olmadığını, ölüm oruçlarının -eğer bu taleplerle devam ederse- hezimetle bitmesinin kaçınılmazlığını herkesten iyi biliyor. Ve zaten beklediği sonuç da bu: Yüzlerce tutuklu ölsün, sakat kalsın, Kürtler’in acısı, kini öfkesi büyüsün ve PKK da bu acıyı kini, öfkeyi hükümete doğru yöneltebilsin!

Ne var ki, ülkemizin aymaz “demokrat”ları ne bu grevlerin meşruiyetine ne başarı şansına ne de PKK’nın hesaplarına bakmaksızın ortaya dökülmüş, hayatın kutsallığından söz edip hükümetin açlık grevindekilerin taleplerini kabul etmesi için baskı yapıyorlar.

Bir devlet, siyasi bir meselede bir grup insanın “Kendimi öldürürüm” şantajına boyun eğerek karar verebilir mi? Bu olacak iş midir?

Bugün açlık grevlerine çözüm olarak, hükümetin tutukluların taleplerini kabul etmesini savunan herkes, bilerek ya da bilmeyerek o çocukların canlarıyla oynuyor, büyük bir vebal altına giriyor. Onları başarı şansı olmayan bu mücadeleden vazgeçmeye ikna etmek ya da en azından öne sürdükleri talepleri gerçekleşebilir talepler haline getirmeye çağırmak yerine, o umutsuz yolda ölüme doğru ilerlemeleri için destek oluyor.

Onlar PKK’nın tutsağı

Unutmayalım ki, şu anda ölüm orucunda mahkumlar asıl PKK’nın tutsağı… Ölüm orucuna katılmama gibi bir seçenekleri olmayan, bu karara biraz itiraz etmeye kalksalar hain ilan edilip cezaevinin bir kuytusunda boğazlanma tehdidi altında olan çaresiz bir kitleden söz ediyoruz.

Onların canlarını kurtarmak istiyorsak yapılması gereken şey, hapishaneleri Kandil’in diktatörlüğünün hüküm sürdüğü yerler olmaktan çıkarmak, mahkumların can güvenliğini sağlamak ve onların özgür iradeleriyle davranabildikleri yerler haline getirmektir.

Bakın o zaman, kendini Öcalan için, Oslo sürecinin yeniden başlaması için ya da anadilde eğitim için kurban etmek isteyen kaç kişi kalır ortada…

Bugün, 29.10.2012

Koltuk değneklerinde devleşen bedenler

Paralampik Olimpiyatları’ndan sonra bu sayfada ‘Paralampik Olimpiyatlarına neden ilgi gösterilmedi’ başlıklı bir yazı yazmış (2.9.2012); engellilerin yaptığı güzel işlerin neden görülmediğine değinmeye çalışmıştım.

Türkiye Ampute Futbol Milli Takımı, Rusya’nın Kaliningrad şehrinde düzenlenen 2012 Dünya Ampute Futbol Şampiyonası’nda Arjantin’i 3-0 yenerek, Dünya 3. oldu.

Kişinin kol, bacak, ayak veya elinin tümünün veya bir kısmının olmaması durumuna amputasyon denir. Ampute futbol, bir bacağı olmayan engelli sporcuların kanedyen kullanarak oynadıkları bir futbol türüdür. Dünyada yaygın bir şekilde oynanmakta olup, Ampute futbol aynı zamanda paralimpik (Engelli Olimpiyat Oyunları) sporlarından bir tanesidir.

SPOR MEDYASININ KÖRLÜĞÜ

Ampute Milli Futbol Takımımı’zın Dünya 3. olduğu sıralarda, A Milli Takımımız Dünya Kupası eleme maçlarında Romanya’ya 1-0, Macaristan’a 3-1 yenilerek tur şansını zora sokmuş, ardında da ciddi ve şiddetli tartışmalar yapılıyordu. Yazılı medyadan görsel medyaya, siyasilerden spor yorumcularına kadar herkes A Milli Takımı maçlarına sayfalarca yer vermiş, TV’lerde tartışma programlarının siyasi yorumcuları dahil bu konuya değinirken Ampute Milli Futbol Takımımızın başarısı her zaman ki gibi görülmedi, görünmedi. Üstelik bu başarıyı ilk defa değil üç kez üst üste göstermelerine rağmen.

Futbolu güç ilişkileri çerçevesin de ‘sağlıklı/sağlam’ insanların işi olarak görenlere inat Rusya’dan sevinç çığlıkları kulaklarımıza kadar gelmekteydi. Bu kendilerini ve kalplerini dünyaya kapamış olanların anlayamayacağı bir şeydi. Görülmemelere, duyulmamalara inat, ötekileştirip ötelenen bireylerin, zorluklara, yokluklara, ilgisizliğe rağmen filizlendirdikleri koca bir yaşam.

BEDENİ KADAR İNSAN

Yıllarca engelliler hiçbir şey yapamaz ve yaptırılamaz olarak görüldü. Neyi yapacaklarına/yapmayacaklarına, nasıl davranıp/davranmayacaklarına, hangi işlerde çalışıp/çalışmayacaklarına, hangi mesleği seçip/seçmeyeceklerine, hangi okula gidip/gitmeyeceklerine vb. hep ‘sağlıklı’, ‘sağlam’, ‘akıllı’, ‘zeki’ olanlar karar verdi. Yıllarca spor sahalarının kenarlarına, okullarda spor sahalarının kapılarına ‘Sporcunun, zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim’, ‘sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur’ gibi, pankartları asılarak, ‘zihinsel/fiziksel/bedensel’ milyonlarca engelli ötekileştirilerek yok sayılmış ve görmezden gelinmiştir.

Bütün engellere ve yokluklara rağmen, onlarca can kendi gibi; koşamayan, yürüyemeyen, kolsuz, bacaksız fizikdaşı ile birlikte, gücün ve erkin simgesi olan ‘futbol’ branşında adeta ezberleri bozuyor, fizik kurallarını yeniden yazıyorlardı.

Daha düne kadar iş verilmeyen, eğitim hakkı kısıtlanan, bedeni kadar insan sayılanlar, bugün tarih yazıyorlar. Nazmiye Uslu halterde dünya rekorunu değil aynı zamanda engellilere yönelik önyargıları da yerle bir ederken, bugün kendisine ‘sağlıklı/sağlam’ ve ‘normal’ diyenler, futbolu güç olarak görenler, Fatih ve Rahmi’nin golleriyle gördükleri rüyadan uyanmak zorunda kalmaktadırlar. Ampute Futbol Milli Takımımız insan olmanın fiziki görünümden ibaret olmadığını da belleklerimize kazıyorlar.

BEN DE VARIM, BEN DE İNSANIM

Evet yeni bir Türkiye ve Dünya kuruluyor, bütün engellemelere ve yok sayılmalara rağmen, görülmeyen, insan yerine konmayan; ‘kör’, ‘topal’, ‘sağır’, ‘özürlü’, ‘sakat’, ‘engelli’ yaratıklar, kurulacak olan ‘Yeni Dünya’da yerlerini alacaklardır. Bütün yok sayılmalara rağmen engelliler kazandıkları başarılarıyla, ‘yeni engelsiz bir dünya’ kuruluşunda, ‘beyaz sağlam adamın’ dünyasında ‘yarım insan’ olarak, zihinleri ve kalpleri dönüştürüyorlar.

Artık egemen ‘sağlam’, ‘sağlıklı’ paradigmanın yıkıldığı anın da başlangıcındayız. Bundan sonra spor sahalarının ve spor salonlarının kapılarına ‘Sporcunun; zeki, çevik, elsiz, kolsuz, bacaksız, tekerlekli sandalyeli, bastonlusu, işitme cihazlısı, zihinsel engellisi, ahlaklısı’ gibi fiziksel özeliklerine vurgu yapan veciz sözler yerine ‘sporcunun; insani, erdemli ve vicdanlı olanını severim’ yazma zamanıdır.

Engelliler de bu evrenin asli unsurudur. Bütün renkleri ve çeşitliliğiyle, herkesin kendi kaderini belirleme ve iyi bir yaşamı talep etme hakkı vardır. Şimdi bu talebe saygı gösterme zamanıdır.

19.10.2012

Baro seçimleri ve ahlâkî tehlike

Türkiye’nin iki büyük barosu olan İstanbul ve Ankara barolarında 14 Ekim’de yönetim seçimleri yapıldı. Her iki baroda da önceki başkanlar yeniden seçildi. İstanbul’da Ümit Kocasakal, Ankara’da Metin Feyzioğlu koltuklarını korudu. Her iki başkan da, ertesi gün, 16 Ekim’de, Habertürk Televizyonu’nda Ece Üner’in sunduğu Akşam Raporu programında ulusalcı–Kemalist siyasî mesajlar vererek seçim zaferlerini kutladı.

Yeniden seçilmelerini geride bıraktıkları iki yıldaki icraatlarının ve özellikle de ideolojik çizgilerinin avukatlar camiası tarafından  onanması olarak yorumladı. Bunun gerekçesi olarak seçimlerin İstanbul’da yüzde 60 civarında, Ankara’da ise yüzde 50’yi aşan bir oranla kazanılmasını gösterdi. Savunmanın adalet zincirinin en önemli halkası olduğu kesin. Bu yüzden, avukatlık mesleğine önem verilmesi ve avukatların hem statüsünün yükseltilmesi hem de çalışma şartlarının iyileştirilmesi gerekli. Bunun için yapılması gereken ve yapılabilecek şeyler var ve bunların hayata aktarılmasında barolar önemli roller üstlenebilir. Ancak, ne yazık ki, baroların bugünkü yapılanması, yol açtığı sonuçlar ve sorunlarla, buna destek vermekten çok engel olacak nitelikte. Nitekim, son seçimlerin neticeleri ve arkasından iki başkanın verdiği ilgisiz, sekteryen, ayrımcı siyaset kokan mesajlar barolarının içler acısı hâline yeni bir delil teşkil etti.

Baroların bugünkü yapılanması, baroları, siyasî ve ideolojik bakımdan, doğal olarak çoğulcu üye yapılarına rağmen, genişçe bir azınlığın idarî ve siyasî tekeli altına sokmakta. Bunun sonucu, siyaset teorisinde “ahlâkî tehlike” dediğimiz sorun, yani baro idaresinin kendine verilmeyen bir ruhsatı kendi amaçları için kullanması, camiayı kendi siyaset anlayışının kuyruğuna takması. Kocasakal, televizyonda baroları TÜSİAD ile kıyasladı. Her bakımdan yanlış ve gayrimeşru bir kıyaslama. TÜSİAD tamamen gönüllülüğe dayanan bir dernek. Baro ise her avukatın kanun zoruyla -bir kere daha ve büyük harflerle vurgulayayım, KANUN ZORUYLA- üye olmak mecburiyetinde kalmasına  dayanarak var olan  bir meslek örgütü. Ve yarı kamu kurumu niteliğinde. TÜSİAD istediği her konuda siyasî görüş açıklayabilir. AKP çevrelerinin böyle yaptığı için TÜSİAD’ı topa tutması yanlış. Buna karşılık, mevcut statü ve yapılanmalarıyla barolar bunu yapamaz. Yaparsa, açıklanan görüşleri benimsemeyen üyelerin tercihlerini ve iradesini çiğnemiş olur. Ahlâkî tehlike işte budur. Ve buna  yol açan açıklama ve icraatlar ulusalcı-solcu-Kemalist bir yönetim tarafından da yapılsa yanlıştır, dindar-muhafazakâr bir yönetim tarafından da yapılsa yanlıştır.  Nitekim, Anadolu’da bazı şehirlerde ahlâkî tehlike bu ikinci türle karşımıza çıkabilmektedir.

İki büyük şehrin yeniden seçilen başkanları, aldıkları oy oranını da tek taraflı yorumladı.  Üyeleri olan avukatların yüzde 60’ına varan bir kesiminin desteğine sahip olduklarını söyledi. Böyle de olsa ahlâkî tehlike ortadan kalkmaz, ama ilgili şehirlerdeki avukat nüfusunun yüzde 50’sini aşan bir oranın desteğine sahip olmaları söz konusu değil. İstanbul’da 28 bin 884 avukat var. 22 bin 19 kişi oy vermiş. Kocasakal’ın aldığı oy 12 bin 836, yani İstanbullu avukatların toplamının yaklaşık yüzde 44,5’i. Ankara’da 11 bin avukat mevcut. Feyzioğlu 4 bin 866’sının, yani toplamın yüzde 44,2’sinin oyunu toplamış. Demokrasi teorisi açısından her ikisi de genel kitleleri içinde en geniş azınlığın temsilcisi, aynen AKP’nin genel halka ve tüm seçmenlere karşı durumu gibi. Sadece kullanılan oy sayısıyla alınan oy oranlandığında ise yüzde 50’yi aşan yüzdeler karşımıza çıkar. Şüphesiz, bu, başkanların başarılarını görmezden gelmeyi ve mevcut mevzuat çerçevesinde baroyu yönetme haklarını reddetmeyi gerektirmez. Ne var ki, barolarını sanki yekpare bütünmüş gibi siyasî konularda temsil etme yetkisine sahip olmadıklarını kesin olarak gösterir.

MESLEK ÖRGÜTLERİNİN ‘SİYASÎ’ DURUŞU VE AHLAK

Ahlâkî tehlike sadece barolarda karşımıza çıkmıyor, tüm meslek kuruluşlarında aynı problemin var olduğu bir gerçek. Ancak, barolardaki durum daha vahim, zira, avukatlık hepimizi ilgilendiren adalet sistemiyle alâkalı. Üstelik, avukat arkadaşlarımdan öğrendim ki, baroların iç işleyişi de demokratik olmaktan gayet uzak. İdare aşırı merkezileşmiş durumda. Yönetim kurulları her şeyi kontrol altında tutuyor. Komisyonların bağımsız şekilde işlemesine ve açıklama yapmasına izin vermiyor. Türkiye’de demokrasinin eksik olmasından veya yanlış işlemesinden şikâyetçi olan büyük barolar, şikâyetçi oldukları modelleri kendi içlerinde uyguluyorlar. Bu şekilde, kendileri üzerinden adeta ülkeye ayna tutmuş oluyorlar.

Barolardaki iktidar sahipleri, konumlarından dolayı, ahlâkî tehlikeyi ya görmüyor ya da önemsemiyor. İktidarlarının daimî olacağını sanıyor ve sistemin değiştirilmesi teklif ve taleplerine sıcak bakmıyor. Bu tavırla vahim bir hata yapıyor olabilirler. Yıllar önce, başörtülü kızları üniversiteye almayanların bir gün eğitim hakkının kullanılmasını engellemekten yargılanabileceğini söylediğimde Kemalistler bana gülmüştü. Yine Habertürk TV’de bir programda, “Haksız icraatlar için kullandığınız kamu otoritesi bir gün başkalarının eline geçerse ne yapacaksınız?” dediğim zaman bu sefer Nur Serter gülmüştü. Dediklerim çıktı. Şimdi de baroları ikaz etmek istiyorum. İktidarınızı sarsılmaz sanmayın. Türkiye değişiyor. Büyük bir yatay ve dikey toplumsal hareketlilik var. Bundan 8-10, bilemediniz 12-15 yıl sonra sizin kafanızdakiler seçim kazanan azınlık olmaktan seçim kazanamayan azınlık olmaya geçebilir. O zamanları görmek ve bunun yüzleşmek zorunda kalacağınız sakıncaları için faydasız bir pişmanlık duymak istemiyorsanız, barolarınızı siyasî çoğunluğu yok sayarak tekelci siyasetinizin esiri ve aracı yapmayın. Hiç kimsenin hiç kimseyi araç hâline getirmeyeceği bir sistemi en başta sizin istemeniz lâzım.

Bir hayal değil yaşanan bir gerçek olan ahlâkî tehlikeyi bertaraf etmek için ne yapılmalı? Hiç kimse tek başına, hiçbir grup küme hâlinde siyaset yapmaktan alıkonamayacağına göre, bir avukata veya avukatlar grubuna “siyasetle uğraşmayın” denemez. Bu, demokrasiye aykırı olur. Ancak, şimdiki baro sistemi de, baroların iç işleyişi de, demokrasiye ters. Yapılması gereken, avukatların meslekî örgütlenmesinde  çoğulcu ve rekabetçi bir sisteme geçmek. Avukatlar istediği tema  veya siyasî anlayış etrafında gönüllülüğe dayalı meslekî örgüt kurma hakkına sahip olmalı. Hiçbir avukat şehir esasına bağlı olarak tek ve tekelci bir örgüte üye olmaya kanunla mecbur bırakılmamalı. Gönüllülüğe dayanan barolar dilediği her konuyla meşgul olabilmeli  ve üyeleri adına meşruiyet taşıyan siyasî açıklamalar yapabilmeli. Umarım böyle bir sisteme fazla gecikmeden geçilir.

Zaman, 19.10.2012

Ankara’da savaş lobisi

Tamam, savaş kötüdür, insanlar ölür, ülkeler yerle bir olur. Ama savaşta herkes kaybetmez.

Bazıları da kazanır; kimileri iktidar kazanır kimileri de para. Savaşı işte bunlar ister. Peşlerine de ‘vatan-millet-Sakarya’, ‘ulusal onur, milli çıkar’ söylemleriyle kitleleri takmaya çalışırlar. Henüz bu başarılamadı, Metropoll’ün eylül anketine göre halkın ancak yüzde 17’si Suriye ile olası bir savaşı destekliyor. Ancak görülen o ki son birkaç haftadır kitleler ‘savaş fikri’ne hazırlanıyor. Çünkü savaşı pişirenler bilirler ki kitleler olmadan savaş olmaz. Şimdilik hazırlık psikoloji/fikir bazında. Yarın ‘gerek görüldüğünde’ hazırlıklar başka biçimlere dönüştürülür. Savaş, ‘kazananların’ yaptığı bir iş değildir, savaşı ‘kaybedenler’ yapar, onlara yaptırılır. Kazananlar savaşa en uzak noktalardadır. Ama nutuklarda en önde görülürler. Bakmayın siz onların ‘gerekirse hep beraber ölürüz’ deyip bayrak sallamalarına. O gün geldiğinde, cephelerde sadece halkın çocukları olur.  

Birileri adım adım Türkiye’yi tehlikeli sulara sürüklüyor. Savaşı değil savaşta kazanacaklarını sananlardan oluşan bir savaş lobisi Ankara üzerine çalışıyor. Bunun tehlikelerini önceki gün Abdullah Bozkurt Today’s Zaman’da gayet etraflıca izah etmişti. Ama kimsenin izahat, uyarı falan dinlemediği bir dönemden geçiyoruz. Üstelik Suriye krizinde gelinen nokta manipülasyona da provokasyona da çok açık. Siyasi iktidar savaş istemiyor olabilir, ama gittiği güzergahta savaş riski büyük; istemiyorlarsa bile mecbur bırakılabilirler. İşte, istemeye istemeye bir ‘sınır savaş’ı başladı. Eskiden diğer Ortadoğu ülkeleri arasında gördüğümüz karşılıklı top atışları Türkiye-Suriye sınırında ‘rutin’ hale geldi. Yarın ağır bir provokasyonla karşılaşıldığında ‘topyekûn’ savaş da kaçınılmaz olabilir. Üstelik provokasyonların ‘karşı taraf’tan gelmesi de şart değil. Hükümetin aldığı ‘tezkere’ adeta pimi çekilmiş bir el bombası. Bugün savaşa uzak değiliz diyenler, Balyoz planlarında Türkiye’nin Yunanistan’la bir savaşa girmesini sağlayacak provokasyonların neden hazırlandığını düşünmeliler. Düşünülecekler listesi uzun; Akdeniz’de savaş uçağımız nasıl düştü? Uludere neden ve nasıl oldu? Rusya’dan Suriye’ye giden uçak kimin istihbarat bilgisiyle indirildi? CIA mi, MOSSAD mı? İstihbarat neden Türkiye ile paylaşıldı? Temkinli olmalıyız. Sadece savaş değil, savaş ihtimali ve savaşa hazırlık ortamı bile Türkiye’nin son on üç yıllık ‘yeniden inşa’ sürecini akamete uğratacaktır. Toplum odaklı demokrasi, refah ve özgürlük arayışı yerini, devlet odaklı güvenlik, savaş ekonomisi ve disiplin anlayışına bırakacaktır.

Savaş veya savaşa hazırlık durumu on yıldır gömülmeye çalışılan ‘derin devlet’i diriltecektir. Derin devlet dediğimiz yapı ‘kontrgerilla’nın üzerine kurulmuştu; NATO çerçevesinde bir işgal durumunda ‘sivil direniş’ örgütlemek için kurulan ‘gizli devlet’ti bu. Silahı, komutanı ve askeriyle bir ‘gizli ordu’. Savaşa kalkışan bir devlet böyle bir ‘gizli ordu’ kurar. En kötü ihtimali düşünmek gerekir çünkü. Ne gibi? İran, Irak ve Suriye ile topyekûn bir savaş gibi… Hatta belki işin içine Rusya’yı da katmayı önerenler çıkacaktır. Yetmez, içerde ‘düşmanla işbirliği yapma’ ihtimali görülen unsurların kontrolü, tacizi, sindirilmesi gerekir. Bunun için de gayri-resmi resmi yapılar tarafından karşı gruplar ‘örgütlenmelidir’.

Savaştığınız ülkeyi işgal etme planları yapıyorsanız da ‘gizli devlet’e ihtiyacınız olur. Girdiğiniz ülkede siviller örgütlenecek, direnişçiler eğitilecektir. 1950’lerden itibaren Kıbrıs’ta yürütülen ‘derin devlet’ faaliyetlerini hatırlayınız. Yetmez, savaşacağınız ülkede cephe gerisine sızacak, sabotajlar yapacak, halkı kışkırtacak ‘gayri resmi’ ekiplere ihtiyaç olacaktır. Düşman devletin liderlerine, kritik noktalarına saldırılar planlanacaktır. Savaşa hazırlanan bir ülke bu hazırlıkları yapar. Yani ne yapar? Kendine bir derin devlet kurar, zaten varsa o derin devleti ‘uyandırır’. İhtiyacı olacaktır çünkü, veya ihtiyacı olacağı fısıldanacaktır kulağına. Böylece savaş ortamı gören derin devlet dirilir. Peki nereye gelmiş oluruz böylece? Başladığımız noktaya olmasın sakın!

‘Olsun, bu benim derin devletim’ diyorsanız başka. O zaman diyecek bir şey yok… Siz yine de şu ‘savaş lobisi’ne bir bakın, kim bunlar?

Zaman, 16.10.2012

Suriye’yi kendi ordusu işgal etti

 

Dünyanın gözleri Suriye’ye çevrilmiş durumda. BM ve Arap Birliği başta olmak üzere pek çok uluslararası örgüt iç savaşın yaşandığı Suriye için çözüm arayışına giriştiyse de, tüm çabalar sonuçsuz kaldı. Suriye’de de rejimin diğer ülkelerdeki gibi çabucak devrileceği beklentisinin boşa çıkması, bu ülkenin bir denge zemini haline gelmesiyle doğrudan bağlantılı. Türkiye de bu dengenin bir parçası. Suriye ile ilişkiler, Türkiye’nin Ak Parti iktidarında geçirdiği 10 yılın belki de en zor dönemeci haline gelmişken, hem Türkiye’nin temel tartışma dinamiklerini, hem de en yakıcı sorun olarak öne çıkan Suriye’yi, akademisyen ve liberal akımın önemli isimlerinden Doç. Dr. Bekir Berat Özipek ile konuştuk.

Röportaj: Nil Gülsüm

Fotoğraf:Abdülkadir Karakaya

Erdoğan yönetiminde üçüncü dönemini yaşayan AK Parti dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan’ın simgelediği AK Parti dönemi, cumhuriyet tarihi içindeki üçünü önemli dönemeci ifade eder. Bu dönemler oligarşiden demokrasiye ya da serbest bir siyasi sisteme doğru gidişin aşamalardır. Bunlardan birincisi Menderes, ikincisi Özal, üçüncüsü de Erdoğan ile simgeleşen dönemdir ve bu süreç henüz tamamlanmış değildir.

İLK KEZ BİR MUHTIRA REDDEDİLDİ

Neler yapıldı bu süreç içerisinde?

Ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliğini ifade eden sistemin dönüştürülmesi konusunda önemli bir aşama kat edildi. Bürokratların özellikle de asker bürokratların siyasetin çerçevesini çizdiği bir yönetim geleneği sarsıldı ve onların hukuki sorumluluğu sağlandı. İlk defa AK Parti ile beraber bir muhtıra reddedildi.

Bu kapsamda 2010 Anayasa Referandumundan da söz etmek gerekir herhalde?

2010 referandumu ile bürokratik oligarşinin özellikle yargı ayağının demokratikleşmesi sağlandı. AK Parti bütün hatalarına, eksikliklerine rağmen, siyasi, iktisadi ve idari anlamlarda Türkiye’de önemli reformlara imza attı. Yaşadığımız son on yıl, Türkiye’nin özgürleşme sürecinde önemli bir kavşağı AK Parti’yle beraber dönmesi anlamını taşıyor. Ama henüz bu süreç bitmedi ve hiç bir şey geri dönüşsüz değil.

AK PARTİ BAŞARISINI KENDİ OLUŞTURDU

Toplum-AK Parti ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

AK Parti, kendisini dönüştüren bir siyasi aktör olarak, başarısının koşullarını kendisi oluşturdu. İslam coğrafyasında artık tarih daha hızlı akıyor. Ciddi bir sosyal değişim var. O toplumların içinde, özellikle İslami kesimler kendileri üstüne düşünüyorlar, kendilerini dönüştürüyorlar, yeniliyorlar. Değiştikçe, dönüştükçe aktörleşiyorlar ve toplumlarını da değiştiriyorlar, dönüştürüyorlar. AK Parti de böyle yaptı ve önemli değişimlere imza attı. Toplumun değişmesi sonucu AK Parti ortaya çıktı. Toplum, kendisinin önünü açacak siyasi aktörü iktidara getirdi, o iktidar da toplumun önünü açtı.

ASKERİ BÜROKRASİ YÖNETME SEVDASINDA

Hatalarına rağmen önemli reformlar oldu dediniz. AK Parti’nin ne gibi hataları oldu?

Öncelikle izlediği siyasi perspektif, öteki siyasi aktörlerden daha özgürlükçü olsa da, bu olması gereken ölçüde değil. Sahip olduğu potansiyeli ya da dini ve ahlaki anlamdaki iddialarını göz önüne aldığımızda, AK Parti’nin demokratikleşme, sivilleşme, azınlık hakları, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, Kürt sorunu gibi sorun alanlarında alternatiflerinden daha iyi olması yeterli değil. Özellikle de onlar bu kadar kötü durumdayken. Rakiplerinin durumundan bağımsız olarak, onun eksikliğinin olmaması gerekir. Ama var. İkinci büyük hatası, elinde güç ve imkan varken, yapısal reformlara gitmiyor. Örneğin ordu reformu hala bekliyor. Bugün demokrasiye ve sivil iktidara saygılı görünen bir genelkurmay başkanı var diye, askeri bürokrasinin yönetme iddiasından vazgeçtiğini zannetmek saflık olur.

Son kongre üzerinden bir okuma yapsanız neler söylersiniz?

Bu kongredeki söylemlere baktığımız zaman, Başbakan Erdoğan’ın konuşmasına baktığımız zaman, kestirmeden söyleyeyim, uzun ve sıkıcıydı. Hem entelektüel hem de duygusal derinlik bakımından eski konuşmaların gerisindeydi. Alparslan’dan Yavuz’a, Erbakan’dan Mustafa Kemal’e kadar bir dizi benzemeze aynı anda atıf vardı. Alevi sorununa çözüm için ne yapacaklarından söz etmedi. Yine de Kürt Sorunundaki “inadına demokrasi”  vurgusu önemliydi ama kongreyi asıl o kitapçık kurtardı. Bütün eksikliklerine rağmen hali hazırda şu anda Türkiye’de en özgürlükçü aktörün onlar olduğunu görüyoruz, bunu teslim etmek lazım.

NORMALLEŞME SÖZ KONUSU

AK Parti’nin çizgisinde ya da AK Parti iktidarıyla birlikte toplumda dindarlaşma eğilimi görüyor musunuz?

AK Parti’nin daha dindar bir çizgiye geldiğini düşünmüyorum. Ama söylemlerinde dini konular ya da İslam ile ilgili bazı hususlar ön plana çıkar hale geldi. Bu, bir şekilde normalleşmeyi de gösteriyor. Toplumun daha dindar hale gelip gelmediğini bilmiyorum, ama dindarlığının daha görünür hale geldiği açık. Tıpkı diğer kimlikler gibi. Daha önce söyleyemiyor olduklarını, şimdi söylüyor olmaları güzel. Sadece onlar değil herkes öyle. Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler de kendileri ile ilgili problemleri daha fazla dile getiriyorlar ve daha fazla taleplerle ortaya çıkıyorlar. Bu bir normalleşme göstergesidir.

Başbakan’ın kongrede Erbakan’a atıfta bulunmasını AK Parti’nin Milli Görüş’e doğru yönelimi olarak yorumlayanlar oldu. Ne dersiniz?

Kongrede Erbakan’a atıfta bulunulması, Milli Görüşe dönüşü ifade etmiyor. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği siyasi çizgi, Türkiye’de baştan beri İttihat Terakki – CHP çizgisinin dışındaki o muhalif siyasi geleneğin bir halkasını ifade ediyor. Dolayısı ile de orada Menderes’ten, Özal’dan ve Erbakan’dan söz etmek anlamlı. Bu aynı zamanda Türkiye’deki egemen siyasi çizgilere karşı muhalif olan özgürleştirici siyasi çizgiyi ifade ediyor.

MUHALEFET, MUHALEFET YAPMIYOR

İktidarı konuştuk. Peki, muhalefetin yaptığı muhalefeti nasıl buluyorsunuz?

Bulamıyorum. Muhalefetin yaptığı bir muhalefet bulamıyorum. Doğru düzgün bir muhalefet bulamıyorum. Daha ileri bir muhalefet bulamıyorum. Aslında bir demokraside muhalefet etmek, iktidarda bulunmaktan çok daha değerli olabilir ama Türkiye’de böyle bir değere sahip değiliz maalesef. Özellikle CHP, MHP ekseninin bu ülkede söyleyecek yeni bir sözü olmadığı, aşağı yukarı her olayda belirginleşiyor.

Güçlü bir muhalefetin olmamasının sonuçları ne?

Muhalefetin durumu iktidar için hem şans hem de şanssızlık. Şansı şu; hiçbir şey yapmasına gerek yok. Muhalefetin Kürt sorunu, Suriye meselesi, din ve vicdan özgürlüğü sorunu ya da başka konularda söylediklerini göz önüne alacak olursak, iktidarın hiç bir şey yapmasına gerek yok. Alternatifleri bu muhalefet olduğu sürece uzun yıllar iktidarda kalır. Dezavantajı da; muhalefetin çok önemli bir işlevi vardır ki, o da iktidarı ileri bir noktadan eleştirmek ve daha iyi noktaya çekmektir. Ama o bundan mahrum.

Muhalefet nerede hata yapıyor?

Derin devlet yargılamaları oluyor. Desteklemesi ve fazlasını istemesi gerekirken, muhalefet bu yargılamaların geçekleşmesinden rahatsızlık duyduğunu belli edecek şekilde bir muhalefet yapıyor. BDP ye gelince, BDP Kürt sorunun çözümü konusunda çok olumlu bir işlev görebilirdi ama maalesef bunu yapmadı, yapamıyor. BDP’ye egemen olan perspektif ve söylem göz önüne alındığında, yakın bir dönemde yapacak gibi görünmüyor.

CHP ÇOK DİLLİ

CHP’nin Kürt meselesine karşı tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Baykal dönemindeki gibi, yanlış ama net bir perspektifi olmadığı için yeni CHP, Kürt sorunu konusunda bazen Sezgin Tanrıkulu’nun, bazen de Emine Ülker Tarhan’ın dili ile ya da partinin içindeki otoriter Kemalist çizginin başka bir temsilcisinin dili ile konuşuyor. CHP, şu an için birbirine taban tabana zıt iki siyasi söylemi aynı anda taşıyan bir parti oldu için, söyledikleri bazen BDP’ye bazen MHP’ye çok yakın görülebiliyor. Ama dikkat ederseniz bunlar anlık. Borsadan daha hızlı değişen siyasi dil ve söylemden söz ediyoruz. Mesela benim şu an bunları söylediğim anda CHP, Oslo görüşmelerine karşıydı ama bu röportaj yayınlandığında belki de tam tersi olacak. CHP’nin söylemlerini haftalık ya da günlük değil daha çok anlık olarak değerlendirmek gerek.

AK PARTİNİN HAKLI ONURU

Sizin Kürt meselesinde çözüm öneriniz nedir sizin?

Kürt meselesini hak ve adalet temelinde çözmek gerekir. Eğer bir gün bu sorun çözülecekse bir hükümetin bunu anlaması gerekirdi; AK Parti hükümeti bunu anlayan ilk hükümettir. Sorunun asayiş ile ya da Ecevit in iktisadi romantizmi ile çözülmeyeceğini anlayan ilk hükümettir. Ve dolayısı ile Oslo görüşmelerini, Kandil ve Öcalan ile görüşmeleri büyük bir cesaretle gerçekleştirmenin onuru ona aittir.

Bu sorunun çözüleceğine inanıyor musunuz?

Elbette. Dünyada çözülemeyecek sorun olmadığına inanıyorum, Kürt sorunu da çözülecektir.

 

CHP VİCDANA MUHALEFET EDİYOR

Suriye meselesi söz konusu olduğunda CHP’nin takındığı tavrı nasıl değerlendirmek lazım?

CHP, Suriye konusunda iktidara değil, adalete, insan haklarına, vicdana muhalefet ediyor. Suriye’de çok açık ki meşruluğunu kaybetmiş bir yönetim var. Kendi halkını katleden, şehirleri hedef gözetmeksizin bombalayan bir yönetim hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin, işgalci bir güçtür.  Suriye şu an kendi ordusu tarafından işgal edilmiş bir ülkedir. Muhalefetin, direnme hakkını kullanan Suriye halkının desteklenmesi gerekir. Eset rejimine karşı çıkan muhalifler bizim istediğimiz çizgide olmayabilir ama bu oradaki rejimi desteklemeyi hiçbir şekilde meşru göstermez. CHP, başından beri Suriye’deki rejimi destekliyor.

Bunu CHP’nin hangi tavrından çıkarmak mümkün?

Bunu Eset’e destek ziyareti için, bir heyet göndermesinden tutun da, CHP’li grupların yaptığı gösterilerde taşınan Eset posterlerine ya da CHP’lilerin Suriyeli mültecilere karşı takındıkları tavırdan görmek mümkün. Özellikle sonuncusu gerçekten utanç verici. Çünkü mülteciler dünyanın en kırılgan insanlarıdır. Eşini, dostunu, evini, barkını, anılarını terk edip bir yere gelen insandan daha fazla merhamete ve dayanışmaya muhtaç bir insan yoktur.  Ama maalesef bu siyasi parti, bu durumdaki o insanları iktidara duyduğu tepkiye kurban edebiliyor.

Muhalifleri neden desteklemek gerekir?

Direnme hakkını kullanan bir topluma destek vermek insani bir ödevdir. Suriye’de muhalefeti desteklemek meşrudur hatta ahlaki bakımdan da gereklidir. 

MÜLTECİLERİ HEDEF GÖSTERMEK UTANÇ VERİCİ

Mülteciler etrafında seyreden tartışmalar da söz konusu…

Mülteciler ile ilgili yapılan tartışmaları utanç verici buluyorum. Mülteciler Hatay’da asayişi bozuyorlarmış, insanlara silah çekiyorlarmış vs. Biz bu söylemleri pek çok yerde, pek çok konuda defalarca görmüşüzdür. Özellikle etnik, dini ya da başka türden bir önyargı duyulan insanları, o önyargıyı taşıyanlar daha kabul edilebilir bir dille mahkum edebilmek için bu türden suçlamalara başvururlar, olayları abartırlar ya da yoksa üretirler. Dünyanın her tarafında ötekileştirilen insanlara bu türden yakıştırılmalar yapılır. Mültecileri bir anlamda hedef göstermek, tek kelime ile utanç verici. Bu tür vakaların bireysel olarak yaşanmış olması da, bu genelleştirmeyi hiçbir biçimde haklılaştırmıyor. Suriyeli bir mülteci elbette ki bir başka insanın hakkını, hukukunu ihlal edebilir, insanın olduğu her yerde bu olur. Mülteci olsun ya da olmasın burada yapılması gereken ‘Suriyeli mülteciler’ gibi bir günah keçisi inşa etmek yerine, hukuku ihlal eden kimse onun cezalandırılmasını talep etmektir. Ama sadece budur.

Tezkere kararını nasıl değerlendiriyorsunuz. Türkiye savaşa mı giriyor?

Tezkere demek otomatik olarak savaş demek değil.  Bunu muhtemelen tezkere ile ilgili tartışmayı yürütenler de biliyorlar. Ama Suriyeli mülteciye bile bu kadar insanlık dışı bir perspektifte bakanların, tezkereye böyle bakmalarını anlamak mümkün. Elbette tezkereye karşı çıkan herkesin, mültecilere de karşı olduklarını söylemiyorum ama tezkereyi bir savaş ilanı olarak görmek ya da göstermek de doğru değil.

SURİYE POLİTİKASI DOĞRU

Suriye’ye müdahale konusunda görüşünüz nedir?

Türkiye’nin tek başına bir savaşa girmesini doğru bulmuyorum. Ama Türkiye’nin Suriye’deki muhalefete destek vermesi gerektiğini bir kez daha tekrarlıyorum. Türkiye’nin burada izlediği rol, çizgi esas olarak doğrudur. ‘Dünya’ diye adlandırılan etkili uluslararası çevrelerden kopmadan ama onlardan bir adım ileride durarak, onları Suriye konusunda teşvik edici bir tutum almak, ama tek başına da bu işin içine silahlı bir şekilde dalmamak şeklindeki politika esas itibariyle doğrudur. Bu konuda hükümetin izlediği politikayı “ahlaklı realizm” olarak tanımlamak mümkün. Ben bu politikanın kısa vadede arz ettiği sorunlara rağmen, uzun vadede hem dünya için, hem bölge için, hem de Türkiye için çok doğru ve yararlı sonuçlar getireceğini düşünüyorum.

Suriye Türkiye’yi tahrik mi ediyor,  savaşa mı itmek istiyor? Top atışları, havalanan helikopterler…  

Bunun pek çok sebebi olabilir. Suriye’deki diktatörlüğün sıkıştığı bir ortamda, savaşı genişletmeyi tercih etmesi ve bunun için Türkiye’yi içine çekmeye çalışması mümkün. Ama şu an Türkiye’de böyle fevri ya da anlık bir şekilde yapılan saldırılarla savaşa girecek bir hükümet, bir meclis yok. Dolayısı ile eğer böyle bir beklenti söz konusu ise bu gerçekleşmeyecek demektir.

Milat Gazetesi

 

Suriye’yi kendi ordusu işgal etti

Dünyanın gözleri Suriye’ye çevrilmiş durumda. BM ve Arap Birliği başta olmak üzere pek çok uluslararası örgüt iç savaşın yaşandığı Suriye için çözüm arayışına giriştiyse de, tüm çabalar sonuçsuz kaldı. Suriye’de de rejimin diğer ülkelerdeki gibi çabucak devrileceği beklentisinin boşa çıkması, bu ülkenin bir denge zemini haline gelmesiyle doğrudan bağlantılı. Türkiye de bu dengenin bir parçası. Suriye ile ilişkiler, Türkiye’nin Ak Parti iktidarında geçirdiği 10 yılın belki de en zor dönemeci haline gelmişken, hem Türkiye’nin temel tartışma dinamiklerini, hem de en yakıcı sorun olarak öne çıkan Suriye’yi, akademisyen ve liberal akımın önemli isimlerinden Doç. Dr. Bekir Berat Özipek ile konuştuk.

Röportaj: Nil Gülsüm

Fotoğraf:Abdülkadir Karakaya

Erdoğan yönetiminde üçüncü dönemini yaşayan AK Parti dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan’ın simgelediği AK Parti dönemi, cumhuriyet tarihi içindeki üçünü önemli dönemeci ifade eder. Bu dönemler oligarşiden demokrasiye ya da serbest bir siyasi sisteme doğru gidişin aşamalardır. Bunlardan birincisi Menderes, ikincisi Özal, üçüncüsü de Erdoğan ile simgeleşen dönemdir ve bu süreç henüz tamamlanmış değildir.

İLK KEZ BİR MUHTIRA REDDEDİLDİ

Neler yapıldı bu süreç içerisinde?

Ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliğini ifade eden sistemin dönüştürülmesi konusunda önemli bir aşama kat edildi. Bürokratların özellikle de asker bürokratların siyasetin çerçevesini çizdiği bir yönetim geleneği sarsıldı ve onların hukuki sorumluluğu sağlandı. İlk defa AK Parti ile beraber bir muhtıra reddedildi.

Bu kapsamda 2010 Anayasa Referandumundan da söz etmek gerekir herhalde?

2010 referandumu ile bürokratik oligarşinin özellikle yargı ayağının demokratikleşmesi sağlandı. AK Parti bütün hatalarına, eksikliklerine rağmen, siyasi, iktisadi ve idari anlamlarda Türkiye’de önemli reformlara imza attı. Yaşadığımız son on yıl, Türkiye’nin özgürleşme sürecinde önemli bir kavşağı AK Parti’yle beraber dönmesi anlamını taşıyor. Ama henüz bu süreç bitmedi ve hiç bir şey geri dönüşsüz değil.

AK PARTİ BAŞARISINI KENDİ OLUŞTURDU

Toplum-AK Parti ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

AK Parti, kendisini dönüştüren bir siyasi aktör olarak, başarısının koşullarını kendisi oluşturdu. İslam coğrafyasında artık tarih daha hızlı akıyor. Ciddi bir sosyal değişim var. O toplumların içinde, özellikle İslami kesimler kendileri üstüne düşünüyorlar, kendilerini dönüştürüyorlar, yeniliyorlar. Değiştikçe, dönüştükçe aktörleşiyorlar ve toplumlarını da değiştiriyorlar, dönüştürüyorlar. AK Parti de böyle yaptı ve önemli değişimlere imza attı. Toplumun değişmesi sonucu AK Parti ortaya çıktı. Toplum, kendisinin önünü açacak siyasi aktörü iktidara getirdi, o iktidar da toplumun önünü açtı.

ASKERİ BÜROKRASİ YÖNETME SEVDASINDA

Hatalarına rağmen önemli reformlar oldu dediniz. AK Parti’nin ne gibi hataları oldu?

Öncelikle izlediği siyasi perspektif, öteki siyasi aktörlerden daha özgürlükçü olsa da, bu olması gereken ölçüde değil. Sahip olduğu potansiyeli ya da dini ve ahlaki anlamdaki iddialarını göz önüne aldığımızda, AK Parti’nin demokratikleşme, sivilleşme, azınlık hakları, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, Kürt sorunu gibi sorun alanlarında alternatiflerinden daha iyi olması yeterli değil. Özellikle de onlar bu kadar kötü durumdayken. Rakiplerinin durumundan bağımsız olarak, onun eksikliğinin olmaması gerekir. Ama var. İkinci büyük hatası, elinde güç ve imkan varken, yapısal reformlara gitmiyor. Örneğin ordu reformu hala bekliyor. Bugün demokrasiye ve sivil iktidara saygılı görünen bir genelkurmay başkanı var diye, askeri bürokrasinin yönetme iddiasından vazgeçtiğini zannetmek saflık olur.

Son kongre üzerinden bir okuma yapsanız neler söylersiniz?

Bu kongredeki söylemlere baktığımız zaman, Başbakan Erdoğan’ın konuşmasına baktığımız zaman, kestirmeden söyleyeyim, uzun ve sıkıcıydı. Hem entelektüel hem de duygusal derinlik bakımından eski konuşmaların gerisindeydi. Alparslan’dan Yavuz’a, Erbakan’dan Mustafa Kemal’e kadar bir dizi benzemeze aynı anda atıf vardı. Alevi sorununa çözüm için ne yapacaklarından söz etmedi. Yine de Kürt Sorunundaki “inadına demokrasi”  vurgusu önemliydi ama kongreyi asıl o kitapçık kurtardı. Bütün eksikliklerine rağmen hali hazırda şu anda Türkiye’de en özgürlükçü aktörün onlar olduğunu görüyoruz, bunu teslim etmek lazım.

NORMALLEŞME SÖZ KONUSU

AK Parti’nin çizgisinde ya da AK Parti iktidarıyla birlikte toplumda dindarlaşma eğilimi görüyor musunuz?

AK Parti’nin daha dindar bir çizgiye geldiğini düşünmüyorum. Ama söylemlerinde dini konular ya da İslam ile ilgili bazı hususlar ön plana çıkar hale geldi. Bu, bir şekilde normalleşmeyi de gösteriyor. Toplumun daha dindar hale gelip gelmediğini bilmiyorum, ama dindarlığının daha görünür hale geldiği açık. Tıpkı diğer kimlikler gibi. Daha önce söyleyemiyor olduklarını, şimdi söylüyor olmaları güzel. Sadece onlar değil herkes öyle. Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler de kendileri ile ilgili problemleri daha fazla dile getiriyorlar ve daha fazla taleplerle ortaya çıkıyorlar. Bu bir normalleşme göstergesidir.

Başbakan’ın kongrede Erbakan’a atıfta bulunmasını AK Parti’nin Milli Görüş’e doğru yönelimi olarak yorumlayanlar oldu. Ne dersiniz?

Kongrede Erbakan’a atıfta bulunulması, Milli Görüşe dönüşü ifade etmiyor. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği siyasi çizgi, Türkiye’de baştan beri İttihat Terakki – CHP çizgisinin dışındaki o muhalif siyasi geleneğin bir halkasını ifade ediyor. Dolayısı ile de orada Menderes’ten, Özal’dan ve Erbakan’dan söz etmek anlamlı. Bu aynı zamanda Türkiye’deki egemen siyasi çizgilere karşı muhalif olan özgürleştirici siyasi çizgiyi ifade ediyor.

MUHALEFET, MUHALEFET YAPMIYOR

İktidarı konuştuk. Peki, muhalefetin yaptığı muhalefeti nasıl buluyorsunuz?

Bulamıyorum. Muhalefetin yaptığı bir muhalefet bulamıyorum. Doğru düzgün bir muhalefet bulamıyorum. Daha ileri bir muhalefet bulamıyorum. Aslında bir demokraside muhalefet etmek, iktidarda bulunmaktan çok daha değerli olabilir ama Türkiye’de böyle bir değere sahip değiliz maalesef. Özellikle CHP, MHP ekseninin bu ülkede söyleyecek yeni bir sözü olmadığı, aşağı yukarı her olayda belirginleşiyor.

Güçlü bir muhalefetin olmamasının sonuçları ne?

Muhalefetin durumu iktidar için hem şans hem de şanssızlık. Şansı şu; hiçbir şey yapmasına gerek yok. Muhalefetin Kürt sorunu, Suriye meselesi, din ve vicdan özgürlüğü sorunu ya da başka konularda söylediklerini göz önüne alacak olursak, iktidarın hiç bir şey yapmasına gerek yok. Alternatifleri bu muhalefet olduğu sürece uzun yıllar iktidarda kalır. Dezavantajı da; muhalefetin çok önemli bir işlevi vardır ki, o da iktidarı ileri bir noktadan eleştirmek ve daha iyi noktaya çekmektir. Ama o bundan mahrum.

Muhalefet nerede hata yapıyor?

Derin devlet yargılamaları oluyor. Desteklemesi ve fazlasını istemesi gerekirken, muhalefet bu yargılamaların geçekleşmesinden rahatsızlık duyduğunu belli edecek şekilde bir muhalefet yapıyor. BDP ye gelince, BDP Kürt sorunun çözümü konusunda çok olumlu bir işlev görebilirdi ama maalesef bunu yapmadı, yapamıyor. BDP’ye egemen olan perspektif ve söylem göz önüne alındığında, yakın bir dönemde yapacak gibi görünmüyor.

CHP ÇOK DİLLİ

CHP’nin Kürt meselesine karşı tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Baykal dönemindeki gibi, yanlış ama net bir perspektifi olmadığı için yeni CHP, Kürt sorunu konusunda bazen Sezgin Tanrıkulu’nun, bazen de Emine Ülker Tarhan’ın dili ile ya da partinin içindeki otoriter Kemalist çizginin başka bir temsilcisinin dili ile konuşuyor. CHP, şu an için birbirine taban tabana zıt iki siyasi söylemi aynı anda taşıyan bir parti oldu için, söyledikleri bazen BDP’ye bazen MHP’ye çok yakın görülebiliyor. Ama dikkat ederseniz bunlar anlık. Borsadan daha hızlı değişen siyasi dil ve söylemden söz ediyoruz. Mesela benim şu an bunları söylediğim anda CHP, Oslo görüşmelerine karşıydı ama bu röportaj yayınlandığında belki de tam tersi olacak. CHP’nin söylemlerini haftalık ya da günlük değil daha çok anlık olarak değerlendirmek gerek.

AK PARTİNİN HAKLI ONURU

Sizin Kürt meselesinde çözüm öneriniz nedir sizin?

Kürt meselesini hak ve adalet temelinde çözmek gerekir. Eğer bir gün bu sorun çözülecekse bir hükümetin bunu anlaması gerekirdi; AK Parti hükümeti bunu anlayan ilk hükümettir. Sorunun asayiş ile ya da Ecevit in iktisadi romantizmi ile çözülmeyeceğini anlayan ilk hükümettir. Ve dolayısı ile Oslo görüşmelerini, Kandil ve Öcalan ile görüşmeleri büyük bir cesaretle gerçekleştirmenin onuru ona aittir.

Bu sorunun çözüleceğine inanıyor musunuz?

Elbette. Dünyada çözülemeyecek sorun olmadığına inanıyorum, Kürt sorunu da çözülecektir.

 

CHP VİCDANA MUHALEFET EDİYOR

Suriye meselesi söz konusu olduğunda CHP’nin takındığı tavrı nasıl değerlendirmek lazım?

CHP, Suriye konusunda iktidara değil, adalete, insan haklarına, vicdana muhalefet ediyor. Suriye’de çok açık ki meşruluğunu kaybetmiş bir yönetim var. Kendi halkını katleden, şehirleri hedef gözetmeksizin bombalayan bir yönetim hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin, işgalci bir güçtür.  Suriye şu an kendi ordusu tarafından işgal edilmiş bir ülkedir. Muhalefetin, direnme hakkını kullanan Suriye halkının desteklenmesi gerekir. Eset rejimine karşı çıkan muhalifler bizim istediğimiz çizgide olmayabilir ama bu oradaki rejimi desteklemeyi hiçbir şekilde meşru göstermez. CHP, başından beri Suriye’deki rejimi destekliyor.

Bunu CHP’nin hangi tavrından çıkarmak mümkün?

Bunu Eset’e destek ziyareti için, bir heyet göndermesinden tutun da, CHP’li grupların yaptığı gösterilerde taşınan Eset posterlerine ya da CHP’lilerin Suriyeli mültecilere karşı takındıkları tavırdan görmek mümkün. Özellikle sonuncusu gerçekten utanç verici. Çünkü mülteciler dünyanın en kırılgan insanlarıdır. Eşini, dostunu, evini, barkını, anılarını terk edip bir yere gelen insandan daha fazla merhamete ve dayanışmaya muhtaç bir insan yoktur.  Ama maalesef bu siyasi parti, bu durumdaki o insanları iktidara duyduğu tepkiye kurban edebiliyor.

Muhalifleri neden desteklemek gerekir?

Direnme hakkını kullanan bir topluma destek vermek insani bir ödevdir. Suriye’de muhalefeti desteklemek meşrudur hatta ahlaki bakımdan da gereklidir. 

MÜLTECİLERİ HEDEF GÖSTERMEK UTANÇ VERİCİ

Mülteciler etrafında seyreden tartışmalar da söz konusu…

Mülteciler ile ilgili yapılan tartışmaları utanç verici buluyorum. Mülteciler Hatay’da asayişi bozuyorlarmış, insanlara silah çekiyorlarmış vs. Biz bu söylemleri pek çok yerde, pek çok konuda defalarca görmüşüzdür. Özellikle etnik, dini ya da başka türden bir önyargı duyulan insanları, o önyargıyı taşıyanlar daha kabul edilebilir bir dille mahkum edebilmek için bu türden suçlamalara başvururlar, olayları abartırlar ya da yoksa üretirler. Dünyanın her tarafında ötekileştirilen insanlara bu türden yakıştırılmalar yapılır. Mültecileri bir anlamda hedef göstermek, tek kelime ile utanç verici. Bu tür vakaların bireysel olarak yaşanmış olması da, bu genelleştirmeyi hiçbir biçimde haklılaştırmıyor. Suriyeli bir mülteci elbette ki bir başka insanın hakkını, hukukunu ihlal edebilir, insanın olduğu her yerde bu olur. Mülteci olsun ya da olmasın burada yapılması gereken ‘Suriyeli mülteciler’ gibi bir günah keçisi inşa etmek yerine, hukuku ihlal eden kimse onun cezalandırılmasını talep etmektir. Ama sadece budur.

Tezkere kararını nasıl değerlendiriyorsunuz. Türkiye savaşa mı giriyor?

Tezkere demek otomatik olarak savaş demek değil.  Bunu muhtemelen tezkere ile ilgili tartışmayı yürütenler de biliyorlar. Ama Suriyeli mülteciye bile bu kadar insanlık dışı bir perspektifte bakanların, tezkereye böyle bakmalarını anlamak mümkün. Elbette tezkereye karşı çıkan herkesin, mültecilere de karşı olduklarını söylemiyorum ama tezkereyi bir savaş ilanı olarak görmek ya da göstermek de doğru değil.

SURİYE POLİTİKASI DOĞRU

Suriye’ye müdahale konusunda görüşünüz nedir?

Türkiye’nin tek başına bir savaşa girmesini doğru bulmuyorum. Ama Türkiye’nin Suriye’deki muhalefete destek vermesi gerektiğini bir kez daha tekrarlıyorum. Türkiye’nin burada izlediği rol, çizgi esas olarak doğrudur. ‘Dünya’ diye adlandırılan etkili uluslararası çevrelerden kopmadan ama onlardan bir adım ileride durarak, onları Suriye konusunda teşvik edici bir tutum almak, ama tek başına da bu işin içine silahlı bir şekilde dalmamak şeklindeki politika esas itibariyle doğrudur. Bu konuda hükümetin izlediği politikayı “ahlaklı realizm” olarak tanımlamak mümkün. Ben bu politikanın kısa vadede arz ettiği sorunlara rağmen, uzun vadede hem dünya için, hem bölge için, hem de Türkiye için çok doğru ve yararlı sonuçlar getireceğini düşünüyorum.

Suriye Türkiye’yi tahrik mi ediyor,  savaşa mı itmek istiyor? Top atışları, havalanan helikopterler…  

Bunun pek çok sebebi olabilir. Suriye’deki diktatörlüğün sıkıştığı bir ortamda, savaşı genişletmeyi tercih etmesi ve bunun için Türkiye’yi içine çekmeye çalışması mümkün. Ama şu an Türkiye’de böyle fevri ya da anlık bir şekilde yapılan saldırılarla savaşa girecek bir hükümet, bir meclis yok. Dolayısı ile eğer böyle bir beklenti söz konusu ise bu gerçekleşmeyecek demektir.

Milat Gazetesi, 

Eric Hobsbawm’ın Ardından

 

Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm 1 Ekim’de Londra’da 95 yaşında hayata veda etti.

Birçok eseri Türkçeye çevrilmesine rağmen, Hobsbawm’ın vefat haberi yalnızca bir-iki gazetede ve ancak küçük bir haber olarak yer bulabildi. Tabiî, buna pek şaşırmadım. Neticede, her şeyde ve her şeyiyle yüzeysel bir ülkede yaşıyoruz. Belki buna da şükür dememiz lazım, zira, Hobsbawm muhafazakâr veya liberal bir yazar olsaydı, muhtemelen bu kadar da ilgi çekmezdi. Akademik yayınlarda Hobsbawm hakkında bir şey yazılıp yazılmayacağını zamanla göreceğiz. Popüler medyada ise bu yıl içinde yalnızca değerli tarihçiler Halil Berktay (12 ve 14 Ocak 2012, Taraf) ve M. Şükrü Hanioğlu (7 Ekim 2012, Sabah) bu önemli tarihçinin kimliği, kişiliği, eserleri ve fikirleri hakkında okunmaya değer değerlendirmeler kaleme aldı.

    Hobsbawm Marksizm’e, sıkı sıkıya, kesin inançlılık derecesinde bağlıydı. İngiliz Komünist Partisi’nin üyesiydi ve ömrünün sonuna kadar da parti üyesi olarak kaldı. Marksizm’e bağlılık sadece ona mahsus bir özellik değildi. Tarihçiler Maurice Dobb, Christopher Hill ve E. P. Thomson da hem Marksist’ti hem de aynı partinin itaatkâr üyeleriydi. İngiliz Komünist Partisi, sayılan isimlerin içinde bulunduğu bir tarihçiler grubu marifetiyle, etkili bir İngiliz tarihi okuması inşa etmişti. Bu okumaya bağlı kalma ve onu doğrulama çabası kabiliyetli araştırmacıları bilimsel endişe ve disiplinin dışına atılıp ideolojik partizanlığın öne çıkartılmasına sebep olabiliyordu. Nitekim, bu gerçeği, müteveffa Hobsbawm, David Gordon’un dikkatimizi çektiği şu sözlerle açıklığa kavuşturdu: “Bu yüzden, tarihçiler olarak bizim işimiz Marksistler olarak bizim işimizde gömülüdür… Biz, her komünist gibi, bir grup aktif ve sadık komünistiz.” Gordon’un işaret ettiği üzere, bu, bir komünistte nadiren karşımıza çıkacak çapta bir gerçeği itiraf hâliydi.

TARİHİN MARKSİSTLEŞTİRİLMESİ

Hobsbawm’ın Marksizm’e gönül vermesinin erken gençlik döneminde yaşadığı ve gözlemlediği olaylarla, yani Nazizm’in (nasyonal sosyalizmin) yükselmesini görmesi ve bundan duyduğu korkuyla bir bağlantısı vardı. Bir Yahudi çocuk olarak, ortaokula giderken, Berlin’de komünist oldu. 1936’da Cambridge Üniversitesi’ne gidince İngiliz Komünist Partisi’ne kaydoldu. Doğu Avrupa’daki anti- komünist ayaklanmaların (1956 Macaristan gibi) zalimce bastırılmasına, Stalin’in vahşetinin ifşa edilmesine, sosyalist sistemin gizlenemez eşitsizlik ve adaletsizliklerine ait bilgilerin ortalığa saçılmasına rağmen Marksist ideallere bağlılığını korudu. The Economist’in belirttiğine göre, komünizmin çökmesinden sonra, “şimdi aşikâr olmalıdır ki, başarısızlık daha başından teşebbüsün tabiatına gömülüydü” diye yazdı. Bu denli geç ayıkmasının ve buna rağmen İKP’ne sadakatten vazgeçmemesinin sebebi, başka önemli akademisyenlerde de bazen karşımıza çıkan, bir tür romantizmdi. Yine The Economist’in altını çizdiği üzere, Hobsbawm, 1917 Ekim Devrimi’nin dünya için büyük bir umut olduğuna içten inanmıştı ve devrime ve devrim için mücadele edenlere ‘’ihanet” etmeye yüreği elvermezdi.

    Şüphe yok ki, Hobsbawm, ideolojisini ve partinin resmî tarih tezlerini doğrulama endişesini bir kenara bırakabildiği zaman, çok önemli çalışmalara imza atabilecek yetenek ve çalışkanlıktaydı. The Economist’in vurguladığı üzere, 1789’dan 1914’e uzun 19. yüzyıl adını verdiği dönemle uğraşan “Devrim Çağı” ile  “İmparatorluk Çağı”, “Sermaye Çağı” adlı eserleri, hakkıyla, sol çevrelerin ötesine geçen bir şöhret ve itibar kazandı. Ne yazık ki, bu eserlerdeki soğukkanlılığı ve bilimsel yaklaşımı, Sovyet Devrimi’ne ve onun etrafında örgülenen olaylara karşı gösteremedi. Zaten, Hanioğlu’nun da altını çizdiği gibi, Hobsbawm’ın dahil olduğu tarihçiler grubu için 1917 sonrasını ele almak çok zordu. Ancak komünizmin tamamen çökmesinden sonra bu konulara yönelebildi ve buna rağmen parti çizgisini korumaya özen gösterdi.

    Tarih nasıl incelenmelidir? David Gordon’un bir kitap değerlendirmesi yapma amacıyla kaleme aldığı bir yazıda belirttiği üzere, bazı tarihçiler, Gertrude Himmelfarb gibi, büyük adamların eylemlerinin ve büyük düşünürlerin fikirlerinin tarihsel çalışmanın merkezinde yattığına inanır. Başka bazı tarihçiler ise bireylerin icraat ve fikirlerini aşan sosyal yapılara odaklanır. Meselâ, büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel’e göre, coğrafya, demografi, ekonomi gibi faktörler, tarihin derin realiteleridir. Bunlar, söz gelimi, II Philip’ın ihtiraslarına ve Rönesans’ın fikirlerine nispetle tarihin oluşumunda çok daha büyük bir etkiye sahiptir. Şüphesiz, Braudel “altyapının üstyapıyı belirlemesi” gibi deterministik bakışları reddetti. Toplumsal yapıya ve olaylara önem veren bir anlayışın Hobsbawm’ın da mensubu olduğu Marksist tarihçiler grubuna da egemen olması normaldir. Bu tarihçiler ekonomik güçlerin, sınıf ilişkilerinin tarihi belirlemiş olduğu ön kanaatiyle yola çıkmıştır. Bu tür bir önkabul bazı alanlarda çok fayda sağlayabilir ve başarılı çalışmaların ortaya çıkmasına yardımcı olabilir, ancak, tarihî olguların ideolojinin dogmatik izahlarını ve partinin resmî çizgisini doğrulamak için çarpıtılmaması veya görmezden gelinmemesi şartıyla. Ne yazık ki, Dobb, Hill, Thompson gibi Hobsbawm’ın da zaman zaman bu hataya düştüğü görülüyor.

 

Şükrü Hanioğlu, Hobsbawm’ın da aralarında bulunduğu Marksist tarihçilerin, kibar bir lisanla, “üç temel sınırlama” altında bulunduğunu söylüyor. İlki, tarihin, ne kadar Marksistleştirilirse o kadar “gerçek” ve “profesyonel” olacağı inancı. İkincisi, biraz önce vurguladığım gibi, Marksizm’in pratiğinin yol açtığı kabul edilemez felaketlerle meşgul olma mecburiyetinden kaçınmak için olsa gerek, 1917 sonrasının ele alınmaması. Üçüncüsü, parti çizgisine bağlılığın, Marksist tahlil araçlarını, Frankfurt okulu mensupları gibi serbestçe kullanma imkânlarını ortadan kaldırması. Şüphe yok ki, bunlara, Marksist olmayan tahlil araçlarından tamamen mahrum kalınmasını da eklemek gerekir. Bu “kısıtlamalar” yüzünden Hobsbawm, kapasitesinin elverdiğinin altında bir performans sergiledi ve başarılı çalışmalarının itibarını ideolojik bağnazlık ve partisel bağlılıkla tehlikeye attı.

    The Economist’ten öğreniyoruz ki, Hobsbawm, renkli bir kişiliğe de sahipti. Romantikti. Caz müziğini severdi. Takma isimle  “New Statesman” için caz müziği yorumları-eleştirileri yazardı. Bundan tarihçiliği kadar memnuniyet duyardı. Eylemlere sempatisi vardı. Cinsellikten sonra en çok fiziksel yoğunluk yaşatacak şeyin “büyük heyecan zamanlarında bir kitle gösterisine katılmak” olduğunu iddia ederdi. Yine The Economist’in ifadesiyle, “son ilginç Marksist”ti. Önemli bir tarihçi bu dünyadan göçtü. Toprağı bol olsun!

Zaman, 12 Ekim 2012

 

 

Daha çok pişman olursunuz!

Lafım, bir zamanlar AK Parti’nin AB üyeliği konusundaki gayretlerine takoz olmayı politika sanan CHP’lilere, ulusalcılara, laiklere… Daha çok pişman olacaklar.

O zaman ‘müttefikleri’nin ellerinde tuttukları ‘devlet sopası’nı muhafaza etmek için AB işini durdurmaya çalışıyorlardı, şimdi o sopa kafalarına inmeye başlayınca sızlanmaya başlıyorlar. AB’den sorumlu bakan komisyonun raporunu ‘ciddiye almadığını’ söyleyince bakanı ciddiyete davet ediyorlar. Geçmiş olsun… Artık sizin AB üyeliğinin getireceği hukuk ve demokrasi standartlarına ihtiyacınız olabilir, ama şimdilerde buna ihtiyacı olmayanların sözü geçiyor.

En kritik dönemlerde AK Parti’nin AB politikasını ‘memleketi satmak’la eş tutanlar bugün nasıl konuşabiliyorlar? Ne AK Parti’nin demokratlığına, ne Kürt ve Alevi sorunlarını çözmeyişine, ne de yargıyı ve üniversiteleri kullanışına itiraz edebilirler. Ergenekon ve Balyoz davalarında hukukun ihlal edildiğinden, yargının hükümet tarafından etkilendiğinden şikayetçiler. Umutları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde… Avrupa standartlarına daha dün itiraz ediyor, “Türkiye’nin özel koşulları”ndan söz ediyorlardı… Bu davaların sanıkları ve mahkumları üç-beş yıl önce ‘hukuk devleti’ni iyice yerleştirecek AB sürecine karşı çıkmayı bırakın, o süreci tehdit olarak niteleyip durdurmaya çalışıyor, hatta bazıları fiili bir darbeyle bu işi tamamen rafa kaldırmaya uğraşıyorlardı. Kötü mü olurdu ‘hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları’nın herkesi koruyacak bir yapıya dönüşmesi, kökleşmesi, geri çevrilemez hale gelmesi?

Ekim 2005’te tam üyelik müzakereleri başlarken durmuştu aslında süreç; tam da ulusalcıların çabaladıkları gibi Kıbrıs meselesi üzerinden. Gümrük birliğine ilişkin ek protokolün Kıbrıs Rum kesimini de kapsayan bir şekilde onayından kaçınmak hem güven bunalımı yarattı AK Parti hükümetiyle AB arasında hem de süreci kilitledi. Hükümet Rum gemilerine Türk limanlarını açmaya yanaşmadı. Oysa 1987 tarihine kadar açıktı zaten limanlar. Bir yandan dışişleri bürokrasisi, öte yandan da CHP’nin ulusalcı muhalefeti AK Parti’yi korkuttu, hükümet onların milliyetçiliğine ve devletçiliğine yenildi.

Bu tarihten sonra ne heyecanı kaldı AK Parti’nin, ne vizyonu. En önemlisi de kapatma davasının ardından AK Parti’nin AB’ye ihtiyacının kalmamasıydı. Cumhuriyet tarihinin en hızlı, en kapsamlı dönüşüm projesi tamamlanamadı. Bu sonuçta elbette Fransa ve Almanya’nın tutumu, genel olarak Avrupa’nın isteksizliği, hatta olumsuzluğu da rol oynadı. Doğru, ancak bunlar başka bir mesele, şimdi bize bakalım.

AK Parti baştan itibaren AB’ye hep ‘araçsal’ baktı. Bunda yanlış bir şey de yoktu. Birçok kesim ve insan gibi AK Parti de AB’nin Türkiye’yi dönüştürecek, demokratikleştirecek ‘bir kaldıraç’ olduğunu görüyordu. Herkesin dile getirdiği meşhur, ‘önemli olan tam üyelik değil süreç’ sözü de zaten bu araçsallığın bir ifadesiydi.

Demokratikleşmeye, hukuk devletine, askerin sivil denetimine direnen, siyasete alan bırakmayan, AK Parti’yi meşru görmeyen güçler vardı ve bunlar AB’ye de karşıydı. AK Parti aldığı AB yanlısı pozisyonla AK Parti karşıtı bütün güçleri aynı anda AB karşıtı haline de getirmeyi başardı. Hem AB’yi hem de AB yanlısı çok büyük kitleyi arkasına alarak vesayet kurumlarını etkisizleştirdi. Rakiplerine karşı söylemsel bir üstünlük kurdu, ulusal ve küresel meşruiyetini pekiştirdi. AB sürecinin gerektirdiği reformlar, bu süreçte içte ve dışta kurulan ittifaklar AK Parti’yi güçlendirdi.

Bu hikâyenin bam teli şu; bu araçsallaştırma, eğer süreç geri döndürülemez bir noktaya gelseydi anlamsız olacaktı. Sonuçta Türkiye demokrasisi, hukuk devleti rejimi, insan hakları uygulamaları Avrupa standartlarına ulaşacak, oturacak, yerleşecekti. Ancak ulusalcı muhalefetin de desteğiyle süreç durdu. Sonuçta da değişen güç dengelerinden bir sistem ve zihniyet değişikliği değil bir aktör değişikliği çıktı. Dün AB sürecini tıkayanlar, bugün AK Parti iktidarını uluslararası standartların denetiminden ve kısıtlarından da kurtaranlardır. Kutlarım…

Zaman, 10.10.2012

Darbe planlarının izleri Milli Güvenlik Dersi’nde

Eğitim müfredatından kaldırılan Milli Güvenlik Dersi kitabına baktığımızda Balyoz seminerlerinde adı geçen bazı olayların taraflı bir biçimde işlendiğini bazı konulara bakınca da ‘İrtica ile Eylem Planı’nın izlerini görmek mümkün. Herkesi düşman gösteren bu hastalıklı anlayış ne yazık ki yıllarca genç dimağları zehirledi. Bu yüzden kaldırılması olumlu olmuştur.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Balyoz davasıyla ilgili tarihi bir karar verdi. Türkiye’de ilk kez sivil bir mahkeme tarafından verilen kararla darbe girişiminde bulunan 325 sanık ceza aldı. Verilen karar aynı zamanda darbe geleneğin sorgulanması açısından da önem arz etmektedir. Dava nitelik açısından bakıldığında kuşkusuz Türkiye adına olumlu bir gelişmedir.

Türkiye’de gerek darbeci zihniyeti bitirmek ve gerekse Kürt ve Alevi sorunu gibi köklü sorunların nihayete erdirilmesi için eğitim sisteminin köklü bir reforma tâbi tutulması gerekmektedir. Çünkü eğitim kurumlarında ders kitapları aracılığıyla verilen iç ve dış tehditler bahsini kaldırmadan darbeci zihniyeti, aşırı milliyetçiliği ve birtakım militarist uygulamaları kaldırmadan da köklü sorunlarımızı çözemeyiz. Bilindiği gibi modern ulus devletlerde ordu ve askerliğe dair değerlerin topluma kazandırılmasında eğitim kurumları birer araç olarak kullanılmıştır. Başka bir deyişle ‘Ordu millet’ kavramının içselleştirilmesinde eğitim ciddi bir rol üstlenmiştir. Ayrıca toplumun militarize edilebilmesi ve bu bilincin daha küçük yaşlardan itibaren kazandırılması için eğitime ayrı bir özen gösterilmiştir.

MİLİTARİZM KOKAN DERS

Örneğin Türkiye’de ‘isminin başında ‘milli’ sıfatı olan iki bakanlıktan birinin ‘Milli Eğitim’ diğerinin ‘Milli Savunma’ bakanlıkları olması ayrıca ‘eğitim ordusu’ ve ‘neferi’ gibi terimlerin kullanılması ilaveten sadece bu iki kurumda rahat hazır-ol komutlarının çektirilmesi ve nöbet tutturulması gibi uygulamalarla karşı karşıyayız. Hal böyle olunca Türkiye’de -isabetli bir kararla daha yeni kaldırılan- konularını sadece askerlerin yazdığı ve liselerde kendilerinin okuttuğu bir Milli Güvenlik Ders kitabı vardı. Yıllardır çocuklara okutulan bu ders kitabında Balyoz seminerlerinde adı geçen bazı olayların taraflı bir biçimde işlendiğini bazı konulara bakınca da ‘İrtica ile Eylem Planı’nın sanki bu ders kitabına yerleştirildiğini görmekteyiz. Kitapta geçen bazı konuları ele alalım.

EYLEM PLANI DERS KİTABINDA

Kitapta yer eden bazı ifadelere bakıldığında bütün dini legal kuruluşlar terör örgütü statüsüne sokulmuşlardı. Ve sanki AK Parti hükümeti suçlanıyor gibiydi. Örneğin kitapta her zaman olduğu gibi Kubilay Olayı’ndan itibaren irticai terör örgütlerinin faaliyetlerine devam ettirdiklerini, toplum ve devletle barışık bir görüntü içine girdiklerini, son dönemde taktik değiştirdiklerini, ‘laiklik, milliyetçilik, din-devlet ilişkisi, din- toplum ilişkisi, din- birey ilişkisi gibi kavramlar üzerinde yeni tanımlar ve yeni yorumlar getirmek suretiyle laiklik kavramının içerisini boşaltma gayretine girişmişlerdir’ diyerek kavramlar üzerinden ‘tehlikenin’ devam ettiği üzerinde duruluyor.

Ayrıca kitabın ‘Milli Hedefler ve Menfaatler Konusunda Vatandaşa Düşen Görevler’ başlığı altında: ‘Dış güçler ile onların ülkemizdeki işbirlikçilerinin toplumumuzda yaratmak istedikleri kargaşa ortamına karşı bilinçli olmak’ uyarısı yer alıyor.

Ders kitabında öylesine bir tasnif yapılmış ki ‘legal’ kuruluşlar, siyasi örgütler, ‘dini motifli siyasal gruplar, dini gruplar, tarikatlar ve cemaatler’ illegal ve terör örgütü statüsüne sokulmuşlar. Özellikle ‘legal ve illegal oluşumlar halinde geniş bir yelpazede yapılanarak ve cumhuriyet rejiminin, demokrasinin hoşgörülerini ustalıkla kullanarak bir aldatma içerisinde oldukları görülmektedir’ deniliyor örneğin.

SİNAGOG SALDIRILARI

Kitabın 105. sayfasında, Ergenekon Terör Örgütü İddianamesi’nde geçen ’15-20 Kasım 2003 tarihinde İstanbul’da sinagoglara ve konsolosluklara yönelik terör saldırıları’ da ‘irticai terör’ kapsamına alınmış. Bu saldırıların da dini gruplara ait olduğu tezi işleniyor. Hâlbuki bu saldırıların ‘ETÖ’ tarafından hükümete (AK Parti) baskı kurmak amacıyla oluşturulduğu iddia edilmektedir. (Balyoz darbe planında da aynı çevrelerin Mart 2003’te buna benzer planlar yaptıkları iddia edilmektedir.) Kitapta ’15-20 Kasım 2003 tarihinde İstanbul’da sinagoglara ve konsolosluklara yönelik meydana gelen terörist saldırı sonrasında, irticai terör örgütleri kendilerine karşı oluşan tepki ve baskıların da etkisiyle, faaliyetlerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmışlar ve toplumda hoşgörü ile karşılanan taban genişletmeye yönelik faaliyetlere ağırlık vermişlerdir. Bugün gelinen noktada, irticai terör örgütlerine karşı yürütülen başarılı mücadele sonucu silahlı eylemlerin büyük ölçüde azaldığı, irticai nitelikli toplumsal olaylarda geçmiş dönemlere göre gerek eylem gerekse katılım bazında büyük düşüşler yaşandığı gözlenmektedir’ denilmektedir.

2003’ten sonraki durumla ilgili anlatımlara bakıldığında sanki AK Parti hükümeti kast ediliyor. Bu noktada İrtica ile Mücadele Eylem Planı akla geliyor. Tarihe bakılırsa ‘Balyoz Semineri’nin yapıldığı tarihle örtüşüyor. Örneğin ‘Ancak irticai hareket, dini bireysellikten çıkararak onu toplumun talepleri olarak siyasete yansıtma gayretlerini yoğunlaştırmıştır’ deniliyor. Yani meşru bir ‘talep’ ve ‘siyasete yansıtma’ tehdit olarak algılanıyor. Siyaset’ten kasıt ise elbette siyasi parti(ler) dir. ‘Bu gayretlerde; demokrasinin tüm meşru vasıtaları, bu kapsamda; okul, yurt, şirket, dernek, vakıf, yazılı ve görsel medya, toplumu örgütleme ve yönlendirmede etkili olarak kullanılmaktadır’. Bu dönemde irticai örgütler, kamu kurumlarında kadrolaşma gayretlerini artırmış, bu yönde önemli mesafeler kaydetmişlerdir. Basın-yayın organları vasıtasıyla propaganda faaliyetlerini hızlandırmışlardır.’ Bakıldığında burada da somut bir örgüt adı verilmiyor. Bütün kuruluşlar oluşumlar sanki ‘terör’ tanımına sokuluyor.

Diğer taraftan Lise Milli Güvenlik Dersi kitabının 137. sayfasında büyük bir tehlike(!)den bahsediliyor. Yaşadığımız tarihsel kesitte dünyamız, küreselleşme adı altında: siyasi, sosyal ve güvenlik bağlamlarında, büyük bir değişim sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu aşamada dil ve kültür erozyonu yaratılması yolunda Türkiye üzerinde değişik oyunlar denenmektedir. Kısaca kitap herkesi düşman gösteren bu hastalıklı anlayış ne yazık ki yıllarca genç dimağları zehirledi. Bu bakımdan bu dersin yerinde bir kararla kaldırılması çok olumlu olmuştur.

DARBECİLİK NASIL BİTER?

Asker devlet geleneğine göre şekillenmiş bir eğitim yapısının sürekli gelişen ve değişen dünyamızda artık yerinin olmadığının bilinmesi gerekir. Dar bir milliyetçilik anlayışı, tek-tipçi, farklılıklara kapalı, iç ve dış tehditler üzerine bina edilen bir eğitim anlayışının her daim darbeci zihniyeti körükleyeceği unutulmamalıdır. Bilakis korku, nefret ve tek bir anlayışı nesilden nesile aktarmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Okullar yıllardır darbeci zihniyetin elinde farklı kimliklerin, inançların, mezheplerin, dillerin ve ırkların dışlandığı, yok sayıldığı, resmi ideolojinin ve dar bir milliyetçilik anlayışının içselleştirildiği birer ideolojik aygıtlara dönüştürüldü. Bireylerin daha çok eğitimle remi ideolojiye bağlı ve bağımlı, aldıkları milliyetçi terbiye ile de farklılıklara kapalı tek-tip diyebileceğimiz türden uysal birer vatandaş olmaları istendi.

Türkiye -her geçen gün mesafe katetse de- hâlâ köklü sorunları olan bir ülkedir. Son yıllarda sorunlarla ilgili olumlu adımlar atılmıyor değil ancak buna rağmen daha henüz hiçbir sorunumuzu tam manasıyla çözemedik. Bu anlamda askeri okulların müfredatının yenilenmek istenmesi çok olumlu bir adımdır. Ancak bugün milli eğitim sistemi de sorunludur. Türkiye’de Kürt sorunu, Alevi sorunu, düşünce ve ifade özgürlükleri, din ve vicdan özgürlüğü gibi köklü sorunların çözümünün zorlaşmasında eğitimin de payı bulunmaktadır. Türkiye son yıllarda eğitime sanırım biraz da bu bakımdan önem vermeye başladı. Kısacası 2023 Türkiye’si için eğitimde ‘anlayış’ olarak mutlaka köklü bir reforma gidilmelidir.

* LDT Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi Koordinatörü (ufukcoskunn@gmail.com)

Yeni Şafak, 8 Ekim 2012