Ana Sayfa Blog Sayfa 425

AB 2012 İlerleme Raporu ve Aleviler

0

AB 2012 İlerleme Raporu üzerinde çeşitli tartışmalar yapılmış, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış başta olmak üzere AK Parti cephesinden rapora yönelik şiddetli eleştiriler dile getirilmiştir. 

Rapor, AB uyum süreci içerisinde yapılan değişikliklerin olumlu yanlarına dikkat çekmesinin yanı sıra, hayata geçirilemeyen “temel hak ve özgürlük”lere vurgu yapması ve aynı zamanda da eksiklikleri dile getirmesi “İleri Demokrasi” açısından ivedilikle üzerinde durulması gereken hususlardır. AB İlerleme Raporunun “temel hak ve özgürlük”lere yönelik uyarı ve eleştirileri kolayca geçiştirilecek ve görmezden gelinecek konular olmasa gerek. Uyarıları dikkate almamak, AB üyeliği konusunda yavaşlama getirmesinin yanı sıra asıl önemi, ülkenin “demokratik”, “özgürlükçü”, “çoğulcu”, “açık toplum” gibi,  politikalarıyla da sıkı sıkıya bağlıdır.  AB olmazsa “Ankara Kriterleri”ne döneriz söylemine uygun olarak da ileri sürülen eleştirilerin dikkate alınması gerekmektedir. 

AB Raporu’nda Aleviler

Raporun genelinde “Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” konusunda, ibadet özgürlüğüne saygı gösterilmesi temelinde olumlu adımların ve gelişmelerin olmasına dikkat çekilmiş. Sümela Manastırında  düzenlenen “Theotokos’un Ölümü Kutsal Ayin”. Van Gölü Akdamar  adasında ki Ermeni Surp Haç Kilisesinin ayin törenine açılması olumlu adımlar olarak görülmüş ve desteklenmiştir. Temel hak ve özgürlükler acısından farklı inanç guruplarının, inançlarını özgürce ve açıkça yaşamaları demokratik toplum olma yönünde güçlü ve önemli gelişmelerdir. 

Alevi inancını da içeren yeni din kitaplarının hazırlanmasının yanı sıra “din kültürü ve ahlak bilgisi” derslerini zorunlu olması, AİHM Hasan Zengin hakkında ki kararını henüz uygulanmamış olması üzerinde durulan eleştirilerden bazılarıdır. AK Parti iktidarı tarafından başlatılan “Alevi Açılımı”na rağmen. Alevi ibadet yerleri olan “cem evleri”nin kurulması ve ibadethane olarak tanınması önündeki engeller hem hukuki hem de düşünsel olarak hala varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir.

Her ne kadar dillendirilmese de kimi kamu görevleri “Alevi inancı”na mensup kişiler olmak üzere “Azınlık üyeleri”ne hala kapalıdır.  Alevi inancına mensup kişilerin kamu görevinde ayrımcılığa uğramasının raporda yer alması, dillendirilmeyen sorunlardan biri olması nedeniyle önemli bir vurgudur. 

Alevi açılımı ve AK Parti

Ak Parti’nin, Ülkenin önemli ve kronikleşmiş sorunlar karşısında resmi söylem dışına çıkarak, harekete geçmesi; “Kürt açılımı”, “Alevi açılımı”, “Roman açılımı” gibi, sorunları kamuoyunun önüne getirmesi ve tartışmaya açması alkışlanması, desteklenmesi ve cesaretlendirilerek teşvik edilmesi gereken bir durumdur. Dillendirilen açılımlar içerisinde AK Parti iktidarını en çok zorlayan konuların başında “Alevi açılımı” gelmektedir. Referansını Sünni/İslam geleneğinden alan kadroların ağırlıkta olduğu siyasi bir partinin, tarihsel olarak da sıkıntılı bir konuyu dillendirmesi paradigma değişimi açısından önemlidir. Ama, AK Parti iktidarının en zayıf ve etkisiz kaldığı alanlardan biri “Alevi açılımı”dır. Açılımın geldiği aşamada, AK Parti içerisinde de güçlü ve aşılması sert bir muhalefetin olduğu yadsınamaz ve yok sayılamaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. 

Alevi bireylerin yaşamış oldukları sorunların çözümü AK Parti iktidarının tek başına çözüme kavuşturması zor görünmektedir. Çünkü “Alevi açılımı”na, AK Parti iktidarının kendi içindeki muhalefetin dışında, önündeki en büyük direnç “Kemalist/Laik Devlet” anlayışından gelmektedir. Alevi’lerin, “cem evleri”, “ibadet özgürlüğü” gibi, “din ve vicdan “ özgürlüğünce korunan haklı istekleri, “Devrim Kanunları” öne sürülerek sakıncalı ve rejim açısından tehlikeli olarak görülmektedir. 

T. C. Anayasa Madde 174. tamda “din ve vicdan özgürlüğü” nün uygulanması ve korunmasını çetrefilli bir duruma getirmektedir. 677 sayılı tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılmasına ve türbedarlıklarla (türbede hizmet edenler) birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanun çerçevesinde şekillenen resmi paradigma “din ve vicdan özgürlüğü” önünde engel teşkil etmektedir. AK Partinin bu engeli tek başına aşması imkansız gözükmektedir. Bir yandan “dedelik”, “babalık”, “seyitlik”, “çelebilik” gibi “Alevi/Bektaşi makamları”nı yasaklayan ve  “tekke”, “dergah” gibi “Alevi/Bektaşi inanç merkezleri”nin  kapatılmasına dayanak olan ‘677 Sayılı Kanunun’, diğer yandan BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası  sözleşmeler “din ve vicdan özgürlüğü” açısından çelişmektedir. 

Burada Alevi derneklerine, kanaat önderlerine ve temsilcilerine büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Mart ayında TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na, Alevi Bektaşi Dernekleri Federasyonu Genel Sekreteri olarak sunum yapan Av. Fevzi Gümüş’ün “677 Sayılı Tekke ve Zaviyeler Kanunu” hakkında, “laiklik de göz önünde bulundurularak değiştirilmesi gerekmektedir” söylemi önemli ve ezber bozan bir yaklaşımdır.

Diğer bir görev de, CHP’ye düşmektedir. Çünkü CHP, resmi ideolojinin savunucusu ve “Kemalist/Laik” çizginin temsilcisi dir. Aynı zamanda da “Alevi” lerin yoğunlukla destek verdikleri bir partidir. CHP’nin,  T. C. Anayasa Madde 90’nın içini dolduracak ve “temel hak ve özgürlük”leri hayata geçirecek adımların atılması konusunda daha cesur, kararlı ve samimi olması gerekmektedir. CHP’nin başında “Alevi” kökenli bir Genel Başkan’ın olması aynı zamanda Sünni/İslam gelenekten gelen AK Parti’nin tek başına iktidar olması, “Alevi sorunu”nun çözümü noktasında önemli bir fırsat olabilir. 

Belki de yapılması gereken, Uluslararası insan hakları sözleşmelerinde formüle edilen “din ve vicdan özgürlüğü” ilkesi ışığında, 677 Sayılı Kanununun gözden geçirilerek, “Tekke”, “Dergah” ların yeniden açılması, “Dedelik”, “Babalık”, “Çelebilik”, “Seyitlik” gibi makamların önündeki engellerin kaldırılması bir adım olabilir. Bunun için herkesimin ideolojik bagajlarından kurtulması ve cesur olması gerekmektedir.

Davadan dönenlerin hikâyesi

İçinden tren geçen hikâyeleri severim. Hele eski yapı istasyon binaları, etrafına dumanlar saçan buharlıları da varsa. “Uzun Hikâye” böyle bir hikâye.

İslami kesimin, daha doğrusu Hareket geleneğinin usta ve kıdemli hikâyecisi Mustafa Kutlu’nun eseri… Şimdi Osman Sınav’ın yönetmenliğinde nefis bir film olmuş. İçinden hem tren geçiyor hem hayat. Belki biraz saf, ama samimi ve sıcak.  Üstelik sadece düne ait değil, bugünün de hikâyesi. ‘Hem hak hukuk diyen, hem Cuma’ya giden hem de kafayı çeken ‘sosyalist Ali’’nin kurulu düzene isyanını anlatıyor. Ana mesaj, ‘isyan’ın hep devam edeceği, kuşaktan kuşağa geçeceği… Böyle olunca insan sormadan edemiyor tabii Mustafa Kutlu’ya; nerede bugünün ‘sosyalist Ali’leri, onların öyküleri?

Kutlu’nun hikâyelerini ve desenlerini ilk defa Hareket dergisinde görmüştüm. 1980-81 kışında Erzurum’da bir kitabevi-sahafta Hareket’in bir deste halinde eski sayılarını bulmuştum. 1960’ların sonundan, 1970’lerden sayılar… Muhtemelen 12 Eylül sonrası yapılan bir ‘evi sakıncalı yayınlardan temizleme’ ameliyesinin sonucu düşmüştü kitapçıya. 12 Eylül olmuş, ben Erzurum’da edebiyat okuyordum. Daha 16 yaşında bir ergendim. Okulda subaylar ‘tehlikeli siyasi hareketler’ üzerine seminerler verir, ancak bu seminerlerde ‘ülkücü hareket’in nasıl bir ‘tehdit’ oluşturduğunu anlatmak için slaytta bir bozkurt resmi belirdiğinde salondan alkış kopardı beklenmedik biçimde. Darbenin ilk aylarıydı ve anlaşılan gençler durumun pek farkında değillerdi henüz. Öğrenci yurdunda bir odada sekiz kişi kalır (büyükçe bir köşe odada kalmanın azizliği işte) yasak olmasına rağmen elektrikli ocaklarla yurt odasında yemek pişirirdik. Bu nasıl olurdu, inanın aklım almıyor şimdi; yemek yapmanın yasak olduğu yurtta hamsi kızartırdık! Asker, rutin oda aramaları yaptığında erzaklar fileler içinde pencereden dışarıya sarkıtılır, askerin görme hizasından saklanırdı. Arama günleri yurdun dışardan görünüşü sarkan filelerle şenlikti… Erzurum soğuk, ben çaylak, siyasal gruplaşmalar sindirilmiş… Yapacak bir şey yoktu; kitap okurdum anladığım kadarıyla… Hareket’in eski sayıları ilaç gibi gelmişti; hem şiir, hem hikâye hem de fikir ve araştırma yazıları aynı dergide… Sıkılmak yoktu… Nurettin Topçu’nun ‘sosyalizm’i kafamı karıştırır, Cemil Meriç’in yazılarını sökmeye çalışırdım. Sonra Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke’sini bulduğumda fikrin ve üslubun, nesrin ve şiirin büyülü terkibi başımı döndürmüştü. Hareket dergilerinde Topçu ve Meriç’ten başka Hüseyin ve Hüsrev Hatemi, Mehmet Doğan, Şevket Bulut, Mustafa Kutlu, Ali Bulaç, İhsan Sezal ve daha niceleriyle tanışmıştım 12 Eylül’ün ilk aylarında. Dergilerin ‘hür tefekkürün kaleleri’ olduğunu Hareket’te görmüştüm. Ufuk açıcı karşılaşmalardı taşralı bir heveskâr için…

Birkaç yıl sonra bu kez Ankara günlerimde karşılaştım Mustafa Kutlu’nun bir öykü kitabıyla; ‘Ya Tahammül Ya Sefer’… ‘Dava’nın ocağında yetişmiş insanların ‘savruluşu’nu anlatıyordu. Yıl daha 1983’tür kitap yayınlandığında, son yıllarla karşılaştırıldığında ‘davadan dönüş’lerin bile henüz çok masum olduğu bir yıl. O yıllarda ben de dönmüştüm ‘dava’dan. Ama ‘Ya Tahammül Ya Sefer’de ‘dama çıkıp merdiveni çekenler’ gibi ‘şişmanlamış’ siyasetçi, işadamı veya profesör değildim. Yirmi yaşında, işsiz, üniversite öğrencisi, kendini arayan bir gençtim. Hiçbir şeyim yoktu artık, bir davam bile! Davayı bir şeylerin karşılığında ‘satanlardan’ değildim; özgürlüğümdü aldığım. Ama Kutlu’nun kitabı acıtmıştı beni o zaman, ve kitabı ne zaman yeniden okusam… ‘Uzun Hikâye’ de ‘Ya Tahammül Ya Sefer’ de bence asıl bugünün hikâyeleri… Bilmem ki, 1983’te ‘dönüşümü’ yazan Kutlu bugünü neden yazmaz! Yoksa, ‘gide gide şehir bitti’ mi?

Zanan, 16.11.2012

Özel mülkiyet bir insan hakkı mıdır?

0
Özel mülkiyet hakkı tartışmalı bir konu. Özel mülkiyete cephe alan yazarlar bulmak taraftar olanları bulmaktan çok daha kolay.

Plato yönetici sınıfın, Marx herkesin özel mülkiyet hakkına sahip olmasına karşıydı ve onların teorileri düşünce tarihinde derin izler bıraktı. 20. yüzyılın önemli siyasî düşünürlerinden Rawls ve tilmizleri de kişisel eşyalarda (diş fırçası, pijama, ayakkabı vs.) özel mülkiyete taraftar, ancak, üretim araçlarında özel mülkiyete hoş bakmıyor. Onu adaletsizlik ve eşitsizliklerin kaynağı olarak görüyor. Özel mülkiyet insan hakları belgelerinde de talihsiz bir muameleye uğratıldı. Jacop Mchangama’nın bir makalesinden öğreniyoruz ki, Birleşmiş  Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nin Kanadalı sosyalist hukukçu John Humprey tarafından hazırlanan ilk taslak metninde yalnızca “kişisel mülkiyete sahip olma”ya atıfta bulunulmaktaydı. Taslağa göre endüstriyel, ticarî ve benzeri kâr getiren teşebbüsler devlet tarafından yönetilmeliydi. Bu yaklaşım komünist ülkeler ve Latin Amerika diktatörlükleri tarafından da desteklendi. Batı ülkelerinin müdahalesiyle özel mülkiyetin korunması Beyanname’ye girebildi. Benzer şeyler sonraki beyannamelerde de oldu. Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’nde (1950) özel mülkiyet hakkı karaktersiz bir ifadeyle ve ek protokolle yer alabildi.  Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bile özel mülkiyet nispeten zayıf bir koruma görmektedir. Özel mülkiyeti korumaya biraz daha kuvvetli bir vurgu Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve Afrika İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yapılmaktadır. Ama hep böyle değildi. Amerika’nın 1776 Virginia Haklar Deklarasyonu, mülkiyeti insanın aslî hakkı ilân etmişti. James Madison 1792’de “Âdil devlet, kişiye, neye sahipse onu garanti eder” dedi. İlk Fransız İnsan Hakları Beyannamesi “mülkiyet ihlâl edilemez ve kutsal bir haktır” ifadesini kapsadı.

ÖZEL MÜLKİYET-REFAH ARASINDAKİ DOĞRU ORANTI

Mülkiyet hakkı, Amerikan kurucu atalarının ve Avrupalı liberal demokrasi teorisyenlerinin nazarında, kişilerin sahip olduğu şeylerin keyfî müdahalelere karşı hukukî korunmaya sahip olmasıydı ve ifade, düşünce, toplanma ve din özgürlüklerinin kullanılabilmesi için ön şarttı. Onlara göre bütün binaların, medya organlarının, örgütlerin ve dinî kurumların devlete ait olduğu yerde devletler vatandaşlarının hayatını neredeyse tamamen kontrol edebilirdi. Nitekim, bu öngörüler daha sonraları kurulan totaliter devletlerde doğrulandı. Peki, neden böyle oldu? Özel mülkiyete hak statüsü tanıma ve onu legal korumaya alma fikri niçin zemin kaybetti? Özel mülkiyete karşı teoriler nasıl oldu da taraftar teorileri özellikle 20. yüzyılda ezdi geçti. Totaliter ülkeler bir yana, Batı demokrasilerinde bile özel mülkiyet hakkı ne sebeple geriledi, keyfî  ve kaprisli devlet müdahalelerinin hedefi hâline geldi ? Bu çok yönlü ve çetrefil bir inceleme konusu. Ben bu yazıda birçok faktör arasından yalnızca ikisini öne çıkarmak istiyorum. İkisi de özel mülkiyetin pozitif sonuçlarını görüp kavramada yetersizlikle ilgili. Birincisi daha çok ahlâkî, ikincisi faydacı nitelikte görünüyor, ama aslında özel mülkiyetin insan karakterinin nitelikleriyle  kuvvetli bir bağı var. Ne yazık ki bu bağ kolektif hayalî iyiler uğruna  görmezden gelinmekte.  Özel mülkiyet (e dayalı sistem) bugün insanlarda iyi hasletler olarak gördüğümüz birçok iyi vasfın gelişmesine büyük katkıda bulunur. Meselâ cömertlik. Kişi ancak bir şeye sahipse ondan başkalarını karşılıksız yararlandırmayı  ve başkalarına onun parçalarından veya sonuçlarından aktarmayı düşünür, öğrenir. Tutumluluk, rasyonel hesap yapabilme, sınırlarını öğrenme, mahremiyet ve özel hayat duygularının oluşması, hobiler geliştirebilme, başkalarıyla uyum sağlamayı öğrenme, dürüstlük gibi vasıflar da özel mülkiyet kurumundan büyük destek görür.

Özel mülkiyet kurumu aynı zamanda bireysel ve toplumsal özgürlük ve zenginliğin de ana kaynağıdır. Yine Jacop Mchangama’nın derlediği bilgilerden yararlanarak şu gerçekler aktarılabilir. Özel mülkiyeti daha iyi koruyan ülkeler zenginlik üretmekte diğerlerinden daha başarılı olmakta.  2010 Uluslararası Mülkiyet Hakları İndeksi’nde (UMHİ) en tepede yer alan 10 ülke Freedom House’ın 2010 “Dünyada Özgürlük” araştırmasında sivil ve politik özgürlüklerde de en iyi puanlara sahip. UMHİ’nin en alttaki 10 ülkesinden hiçbiri “özgür” kategorisine girememekte. Yedisi “kısmen özgür” kategorisinde yer bulmakta (yaygın insan hakları ihlâlleri yaşanan Venezuela, Bolivya ve Bangladeş dâhil). Üçü ise “özgür olmayan” ülkeler arasında (Zimbabve, Çad, Fildişi Sahili). UMHİ’de en üstteki on ülke yüksek  per capita rakamları olan gelişmiş ülkeler. Toplu olarak bakıldığında ilk % 20’de yer alan ülkelerin son % 20’de yer alan ülkelerdekinin  8 katı yüksek per capitaya sahip olduğu görülmekte. Fakirlikle mülkiyet haklarına hukukî korumanın az olması veya hiç olmaması arasındaki bağ Dünya Bankası’nın 2009  Country Performance and Institutional Assessments raporunda  da ortaya çıkmakta.  2009’da incelenen 70 gelişmekte olan ülkeden yalnızca beşi, 11’den (en az) 6’ya  (en fazla) uzanan bir skalada mülkiyet hakları ve hukukun hâkimiyeti  bakımından 4 puan alabilmektedir.

Bütün bu bilgiler gösteriyor ki, bir ülkenin insanlarının temel sivil özgürlüklere ve yiyeceğe sahip olması, iyi  hukukî koruma altına alınmış mülkiyet hakları sisteminden geçmekte. 2008’de BM’nin Commision on the Legal Empowerment of Poor (Madeleine  Albright ve Hernando De Soto) raporu mülkiyet hakkının bireyin onuru ve refahı için “temel insan hakkı” olarak tanınması gerektiğini vurguladı. Mülkiyet hakkının bireysel özgürlükle, ekonomik gelişmeyle ve ülkeler arası barışla olan bağlarına işaret etti. Evet, özel mülkiyet temel bir insan hakkı ve bu hakka en çok fakirlerin ve zayıfların ihtiyacı var. Zira, diktatörlerin ve güçlülerin özgürlüğünü kimse kısıtlamıyor. Diktatörler ve adamları asla açlık, kıtlık  çekmiyor. “Uygarlıktan barbarlığa bir yol döşemek istiyorsanız, özel mülkiyeti kaldırın yeter!” diyen filozof çok haklı.

16.11.2012

Özgürlük ve güvenlik

“Anayasa bireysel hakları tecavüzlere karşı korursa da, o bir intihar fermanı değildir.” Bu cümle Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin 1963 tarihli bir kararında yer alıyor. ABD’nin kuruluşunun fikri mimarlarından sayılan Benjamin Franklin ise bir keresinde şöyle demiş: “Biraz güvenlik elde etmek için özgürlükten vazgeçebilenler ne özgürlüğü ne de güvenliği hak ederler.”

Bu sözlerde birbirine tamamen zıt olan iki farklı görüş yansımaktadır. Birincisinde Yüksek Mahkeme demek istiyor ki, sivil özgürlükleri koruma konusunda “aşırıya” kaçar ve güvenlik (ve düzen) ihtiyacını gözardı ederseniz, bu sizi intihara götürebilir. Benjamin Franklin ise bunun aşağı yukarı tersi yönde bir uyarı yapmış: Güvenlik kaygısını ileri götürürseniz, karşılaşacağınız son sadece özgürlüklerinizi yitirmek olmaz, asıl amacınız olan güvenliği de elde edemezsiniz.

‘DENGE’ METAFORU

Hangi görüşün doğru veya daha ikna edici olduğuna gelince, şurası kesin: Soyut veya teorik tartışma düzeyinde özgürlükçü perspektifin taraftarları güvenlikçi yaklaşımdan pek aşağı kalmayabilir, ama pratikte çoğu zaman güvenlikçi yaklaşım galip gelir. Bunda, güvenlik odaklı yaklaşımın insanın soğukkanlı düşünme yeteneğini adeta ıskat eden bir belagatin arkasına saklanmasının büyük payı var. Bazan demagoji ölçüsüne varan işbu retoriğin ana malzemesi “denge” metaforudur.

Buna göre, güvenlik ile özgürlük arasında bir denge vardır veya olması gerekir. Güvenliği ancak özgürlük pahasına ve özgürlüğü de güvenlik pahasına elde edebilirsiniz. Başka bir anlatımla, özgürlükte bir miktar artış sağlamak için aynı miktarda güvenlikten vazgeçmek, daha fazla güvenlik elde etmek için ise özgürlüklerden o ölçüde fedakarlık etmek gerekir.

Bir de şu var tabii: “Özgürlük-güvenlik dengesi” söylemi en fazla iktidar sahipleri arasında revaçtadır. Özellikle de şiddet veya terörün toplum için genel bir tehlike haline geldiği dönemlerde bu metafora daha fazla başvurulur. Gerçekten de yöneticiler böyle dönemlerde terörle başa çıkabilmek için herkesin özgürlüklerinden daha fazla fedakarlıkta bulunması gerektiğini buyururlar.

KISITLANMA ENDİŞESİ

Aslına bakılırsa, çoğu kişiye ikna edici gelse de, bu denge söylemi baştan sona sakat bir akıl yürütmeye dayanmaktadır. Her şeyden önce, bu söylem güvenliği özgürlükle eşit ağırlıkta bir değer olarak kabul eden bir anlayışa dayanmaktadır. Hatta “güvenlikçi” bakış açısı özgürlüğü güvenliğe göre ikinci değerde görür. Oysa, özgür ve medeni bir toplumsal hayat için güvenlik elbette vazgeçilmez önemdedir, insanlar ancak güvenli bir ortamda kendini özgür hissedebilir ve özgürce hareket edebilirler. Yine de bu, güvenliğin “kendi başına” veya “kendinde” bir değer olduğu anlamına gelmez. Güvenliğin değeri, özgürlük ve adalet gibi başka değerlerin varlık koşulu olmasından ileri gelmektedir. Güven içindeki insanlar özgürlük aracılığıyla kendi potansiyelini geliştirebilir, kendilerini gerçekleştirebilir ve hayatı kendilerince anlamlı olarak yaşayabilirler.

Öte yandan, güvenliği özgürlük pahasına elde etmek durumunda değiliz, güvenlik pekala özgürlüğü hiç feda etmeden de artırılabilir. Kaldı ki, özgürlük feda edildiği halde daha fazla güvenlik elde edilemeyebilir. Özgürlükten fedakarlık etmenin güvenlik üzerinde olumsuz etkisi vardır. Esasen özgürlüğün olmadığı yerde kimse güvende değildir. Sivil özgürlükleri habire kısıtlanan ve her an yeni kısıtlamalara maruz kalacakları endişesi içinde yaşayan insanlardan oluşan bir toplum güvenli bir toplum olmaktan çoktan çıkmıştır.

TEHLİKE VE DEVLET

Üstelik özgürlüklerdeki azalmanın güvenliği gerçekten artıracağından da hiçbir zaman emin olamayız. Bu durumda, “güvenliğimiz için özgürlüklerimizden fedakarlık etmemiz gerek” söylemi sonuçta kişileri devlet karşısında daha fazla korumasız bırakmaya hizmet edecektir. Oysa, tarihsel tecrübe göstermiştir ki, özgürlüğe yönelik en büyük tehlike devletten gelir. Terörist örgütlerden gelen tehlike devletten gelen tehlikeyi ortadan kaldırmayacağı gibi, daha da artırabilir.

Bu meselede kendimize bir de şunu sormalıyız: Bazı kişilerin, hatta -diyelim çoğunluğun- güvenliği uğruna, varsayılan güvensizlikten sorumlu tutulamayacak olanların özgürlüğünü kısıtlamaya hakkımız var mıdır. Özgürlük böyle toptancı bir hesaplamaya feda edilebilir mi?..

‘HİKMETİ HÜKÜMET’

Bir şey daha: Dengeci görüş doğru olsaydı, dünya üzerindeki en az özgür ülkeler en güvenli, en özgür ülkeler de en güvensiz olurdu. Bu empirik olarak doğrulanamayacağı gibi, böyle bir varsayımı ciddiye almamız halinde insani varoluşumuz üzerine düşüncemizi de yeni baştan gözden geçirmemiz gerekir.

Sonuç olarak şu açık görünüyor: Özgürlük-güvenlik dengesi söylemi hemen hemen her zaman baskıcı tedbirlerin sözde meşrulaştırılmasına zemin hazırlar. Bu da şaşırtıcı değil, çünkü dengeci söylemin bağlılığı genellikle sanıldığı gibi hem güvenlik hem özgürlüğe değil, aslında sadece güvenliğedir. Bu da gösteriyor ki, devletle ilgili her tahlilin eninde sonunda gelip dayanacağı yer “hikmeti hükümet”tir.

Milliyet, 15.11.2012

Özgürlük: En düşük maliyetli ve en etkili politika

0

 

29 Ekim’den iki gün önce Zaman gazetesindeki yazımda Ankara Valisi’ne ve onun siyasî patronlarına, yani İç İşleri Bakanı ve Başbakan’a bir çağrıda bulunarak Ankara Ulus’ta yapılmak istenen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutlama etkinliğine engel olunmamasını tavsiye ve talep etmiştim. Ne yazık ki, hem benim çağrım hem de başka kimselerin benzer uyarıları havada kaldı. TBMM’nin ilk binası önüne kurulan barikatı aşmak isteyen kitlelere polis biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti. Son derece sevimsiz itişme kakışmalar yaşandı ve medya aracılığıyla bütün dünyaya yansıdı. Alanda bulunan ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu da gazdan etkilendi. Neyse ki, son anda, barikatların kimden geldiği de tam olarak anlaşılamayan bir emirle kaldırılmasıyla olayların daha da büyümesinin önüne geçildi.

     Bu olayı nasıl yorumlamalı? Kim haklı kim haksız? Lafı dolandırmaya, sündürmeye hiç gerek yok. Valilik ve dolayısıyla hükümet hatalı. Yasağı savunmak için öne sürülen bütün gerekçeler, yanlış, geçersiz. Bürokrasi ve hükümet, ne yazık ki,  Ulus’ta sergilediği tavırla, ifade özgürlüğünü ve destek veya protesto amaçlı toplantı yapma, gösteri düzenleme, yürüyüş gerçekleştirme hakkını ciddî biçimde ihlâl etti. Ulus’ta vatandaşlara yapılan polis müdahalesi yanlış, haksız, gereksiz ve çirkindi. Nitekim, bu, barikat saçmalığı ortadan kalktıktan sonra gösterinin ve yürüyüşün sakin şekilde tamamlanmasıyla ispatlandı.

      Hükümetin bu olaydaki tavrı hem demokratik ilkeler hem de rasyonalite açısından değerlendirilebilir. İlkeler açısından bakıldığında, yanlış bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. İnsanlar bir olayla veya konuyla ilgili görüşlerini, sevinç ve hüzünlerini, istek ve eleştirilerini serbestçe ifade edebilirler. Bunu nasıl bir tarzda ve hangi sembollere başvurarak yapacakları kendilerinin takdirine kalmıştır. Onların bu çerçevedeki tercihleri başkalarına anlamsız, saçma, mantıksız ve hatta kötü niyetli görünebilir ama bu ifade özgürlüklerinin kısıtlanmasını gerektirmez, bunun yapılmasını meşrulaştırmaz. İfade özgürlüğü sözüm ona “doğru görüşler” ve “iyi niyetliler” için değil her fikir ve her insan için var olması ve herkes tarafından kullanılabilmesi gereken bir haktır. Bu yüzden, Başbakan’ın ertesi gün sarf ettiği niyet ve doğru duruş eleştirisi yapan sözleri tümüyle yanlış. Meselâ, ana muhalefetin marjinal grupların peşine takılıp takılmadığı Başbakanı değil Ana Muhalefet Partisinin liderliğini ilgilendirir. Başbakan muhalefetin değil kendi partisinin çizgisini ve ne yapacağını belirleyebilir. Ayrıca, bir grubun marjinal olması, onun illegal olması anlamına gelmez. Türkiye Gençlik Birliği adlı – isminde Türkiye kelimesini ahlâkî tehlike yaratacak tarzda kullanan, sanki bütün gençlerin birliğiymiş imajını vermeye çalışan- kuruluş, takip ettiğim kadarıyla, bazı arkaik fikirleri savunan, 1920’lerin ağzıyla –yani çok yaşlı bir lisanla- konuşan ulusalcı bir sol örgüt. Kimi mensupları, 2006’da ifade özgürlüğü ihlâline maruz bırakıldığımda, öğretim üyeliğinden atılmam ve profesörlük titrinin, sanki çok kıymetli bir şeymiş gibi,  elimden alınması için sağa sola dilekçeler vermişti. Ancak bu ayıplarına bakarak TGB üyelerinin benden daha az ifade özgürlüğüne sahip olmasına rıza gösteremem. TGB, sanıyorum, bir dernek, resmî bir statüsü var. Dolayısıyla, bir illegal örgüt olarak yaftalanması haksızlık. Eğer bu derneğin resmî yapılanması içinde kanunların suç saydığı ve evrensel hukuk açısından da suç teşkil eden şeyler yapılıyorsa,  bu emniyet güçlerinin ve yargının ilgi alanına girer. Bana düşen, fikirlerini hiç mi hiç benimsemediğim, hatta uygarlıkla taban tabana zıt bulduğum bu grubun mensuplarının da hak ve özgürlüklerini savunmak.

      Hükümet kanadının “istihbarat var” açıklaması da valiliğin yasakçı tavrını meşrulaştırmaya yetmez. Bu mantıkla, istihbarat var gerekçesiyle her toplantı yasaklanabilir. T. C. on binlerce üniformalı ve sivil polis istihdam ediyor. İllegal, suç teşkil eden eylemler peşinde koşanlar varsa, emniyet güçleri gerekeni yapsın. Ulus’un daha önceden belirlenen toplantı yerleri arasında olmaması da orada asla ve kata bir toplantı yapılamayacağını göstermez. Allah’ın kanunu değil ya, toplumun geniş kesimlerinden bir talep varsa, hele hele ana muhalefet bu yönde bir istek izhar ettiyse, idarî bir karar alınarak toplantıya izin verilebilirdi. Valilik Ulus alanını girilemez hâle getirmeye çalışmak yerine, göstericilerden dışarıya ve dışardan göstericilere yönelebilecek tehlikeleri önlemeye yönelik tedbirler almalı ve eylemi kolaylaştırmalıydı.

      Hükümetin yasakçılığı rasyonaliteye de aykırıydı. Dünyanın her yerinde iktidarlar asayişin berkemal olmasını, olay çıkmamasını, sükunetin hüküm sürmesini ister. Ulus’ta hükümet olay çıkmasına çanak tuttu. Üstelik, meydanı yasaklamakla, toplantıya ilgiyi artırdı. Katılımcıların sayısını yükseltti, öfkesini biledi. Böylece lüzumsuz yere problemi ağırlaştırdı. Oysa, özgürlükçü bir politikayı benimseseydi, bu herkesten önce kendisi için faydalı olacaktı. Polisle kalabalıklar çatışmayacaktı. Fikrî arkaikliklerine rağmen belki de organizatör kişi ve kuruluşlar millî günleri kutlamada yeni yollar ve tarzlar geliştirmede adım atmaya başlamış olacaktı. Resmî açıklamalara göre hükümet te böyle olmasını istemiyor muydu? Hükümet özgürlükçü bir tavır takınabilseydi puan toplayacak, belki katılımcıların bir bölümünün bile sempatisini kazanacaktı. Başbakan’ın sonraki günlerde de sert ve bürokratik dilli açıklamalar yapmaya devam etmesi de tamamen gereksiz ve yanlıştı. “Türkiye yol geçen hanı değildir” sözü Kemalistlerin kendileri gibi olmayanlara yönelik olarak sık sık tekrarladığı “cumhuriyeti sokakta  bulmadık” sözünde gömülü siyasî felsefenin bir yansıması oldu. Anti-özgürlükçü, devleti kutsayıcı, insanı değil devleti merkeze alıcı bir sözdü.

      Bu ülkenin siyasî kültüründe devleti kutsayıcılık ve anti-özgürlükçülük öylesine kök salmış ki, nereye ve kime baksak karşımıza çıkıyor. Her kesim özgürlüğe karşı çıkmak için sosyal, siyasal, ekonomik, dinsel vb. bir sebep bulmakta zorlanmıyor. Oysa, büyük özgürlükçü düşünürr F. Bastiat’nın yaklaşık160 sene önce belirttiği üzere, özgürlük sosyal – siyasal problemlerin en ucuz ve en etkili çaresidir. Devlet iktidarını kullananlar, İhsan Dağı’nın da vurguladığı üzere, yasakçılığı değil özgürlüğü politikalarının esası hâline getirseler, hemen her problemi daha ucuza ve daha etkili şekilde çözebilirler. Bu gerçeğin herkes tarafından anlaşılması için bu sene 20. yaşını tamamlayan Liberal Düşünce Topluluğu’nun yaptıklarına ilaveten bilmem daha ne yapılabilir.

atillayayla@yahoo.com

 

AK Parti nereden nereye? – Ali Bayramoğlu

 

Başbakan idam cezasını savunuyor. Muhtemelen geri gelmesini istiyor.

Aynı AK Parti, 2002’de, 53 milletvekilinden 47’siyle, Meclis idam cezasını kaldırırken olumlu oy vermiş, partinin genel başkanı Tayyip Erdoğan, bu değişikliği ‘büyük bir başarı’ olarak nitelemişti..

Nereden nereye geldik..

‘Neden’ sorusuna yanıt aramadan önce, ‘ilkesel açı’dan söylenmesi gerekenler var.

Söz, bu ‘açı’yı Zaman Gazetesi’ndeki köşesinde mükemmel tarif eden Şahin Alpay’da:

‘Demokrasi, sadece çoğunluk yönetimi değil, insan haklarıyla, temel hak ve özgürlüklerle sınırlı çoğunluk yönetimidir. Halkın ne kadar büyük bir çoğunluğu öyle istiyor olsa da parlamento insan haklarına aykırı kanun çıkaramaz; varsa bu tür kanunlar, onları yürürlükten kaldırmakla yükümlüdür. Yaşam hakkı temel insan haklarından biridir.’

Bu kadar basit…

Ölüm cezası insan haklarına aykırı bir cezadır..

Ölüm cezası telafisi olmayan bir cezadır…

Ölüm cezası, suçtan caydırıcı etki yapmadığı kanıtlanmış bir cezadır..

Bunları tartışmaya gerek bile yok..

Ölüm cezası olmasaydı, Menderes, Zorlu, Deniz Gezmiş, 12 Eylül’de darağacına gönderilen pek çok genç aramızda olurdu.

Demokratikleştiğini, değiştiğini, insan hakları ve özgürlükler konusunda yol aldığını, evrensel değerlerle kucaklaştığını iddia eden bir ülkede idam cezasının tekrar tartışılmaya açılması acı bir durumdur.

Üstelik bu tartışmasının değişim ve demokratikleşmenin taşıyıcı gücü olan bir siyasi parti ve bir aktör tarafından dile getirilmesi endişe vericidir.

İdam cezasının geri gelebileceğini sanmıyoruz.

Ancak bu cezayı savunmanın, geri çağırmanın sembolik ve politik anlamı sanıldığından daha derin ve ağırdır. Bu anlam zihniyete atılan bir neşter gibidir, güvenlikçi, otoriter, askeri halleri çağrıştırır.

Bu tespiti bir dönem AK Parti de yapmış..

Alpay hatırlatıyor, haklı, AKP’nin 2001’de kabul ettiği parti programı çağdaş demokrasiyi sadece çoğunluk yönetimi olarak değil ‘çoğunluğun hiçbir şart altında temel hak ve hürriyetleri tartışma konusu yapmaması’ şeklinde tanımlıyor..

Peki ne oldu da noktaya gelindi?

Bu sorunun pek çok diğeri arasında ağır basan bir yanıtı var:

Başarısızlık.. Kürt sorunuyla başetmekte başarısızlık..

AK Parti’nin benimsediği siyasi bakışın, yerleşik hizmet anlayışının, ‘muhatap istemeyen, verme üzerine kurulu ataerkil siyasi cihazları’nın bu sorunda sonuç vermemesi, Başbakan’ın yine bu konuda siyasete ve siyasi araçlara olan inancını azaltmıştır.

Böylelikle önce adım adım güvenlikçi politikalar öne çıkmış, genel tanımlara ve siyasaya ‘sorun ve ceza ilişkisi’ hakim olmuştur. Yıllarca ülkeyi boğan, ‘topluma, toplumsal taleplere ayak uydurma yerine, toplumsal sorunları, toplulukları yasak mantığına çekme, yasak ve cezayla imha etme’ tarzı ölümcül bir otoriter arayışa geri dönülmeye başlanmıştır…

İdam cezası savunusunun anlamı budur..

AK Parti’nin öyküsü, ‘başarı özgürleştirir, başarısızlık gerer’ deyişini doğrulayan bir örnektir.

AK Parti başarılı olduğu sahalarda özgürlükçü, sivil, değişimci bir dil tuttururken, zorlandığı, başarısız olduğu konularda sertleşen bir güzergahta yol almaktadır.

Şüphe yok, başarı siyasetin başarısıdır. Başarısızlık ise siyasetsiziliğin sonucudur. Demokrasi ve siyaset ilişkisi içerik açısından bu denli mutlaktır.

Aynı ilişki şekil açısından tayin edicidir.

Nitekim siyasi kararların kim tarafından, nasıl alındığı önemli bir sorudur ve bu, şu anda Türkiye’de önemli bir sorundur.

Lider aldığı oya dayanarak ‘ben ne düşünüyorsam, o, milletin düşüncesidir’ diyemez, demez demokrasilerde…

Bunun içindir ki, evrensel kazanımlar, insan hakları, kurumsal mekanizmalar ve katılım şekil açısından demokrasinin, demokrasi-siyaset ilişkisinin ‘olmazsa olmazı’dır.

Bizde de böyle olmalı..

Yeni Şafak, 14 Kasım 2012

 

Camiden demokrasi çıkar mıymış?

Geçtiğimiz hafta sonu Suriye’nin geleceği adına umut verici bir gelişme yaşandı. Katar’ın başkenti Doha’da bir araya

gelen muhalifler, Suriye Ulusal Koalisyonu (SUKO) adlı yeni bir çatı altında birleştiler.

Daha önceden kurulan ve Türkiye’nin de desteklediği Suriye Ulusal Konseyi’ni de içine alan, ama ondan daha geniş bir

zemine oturan SUKO’nun ne kadar başarılı olacağını göreceğiz.

Ben, kendi adıma, bu koalisyonu destekliyor ve Şam’daki katliamcı rejimi devirip bu komşu ülkede bir demokrasi

kurmalarını can-ı gönülden diliyorum.

Fakat bugünkü niyetim, SUKO’nun başarı şansını değil, liderliğini irdelemek. Çünkü geniş bir uzlaşıyla bu koalisyonun

başkanlığına seçilen Şeyh Ahmed Muaz el-Hatib’in kimliği epey enteresan:

Hem bir din alimi hem de bir jeofizik mühendisi olan el-Hatib, Şam’daki büyük Emevi Camii’nin de uzun süre

imamlığını yapmış.

Bir başka deyişle, demokratik bir Suriye kurulduğunda devlet başkanı olabileceği de konuşulan muhalefet lideri, bir

“cami imamı.”

Bu ise, “cami imamı” kavramını ancak küçümseyerek ve hatta yüzlerini buruşturarak telaffuz eden Türk laikçileri

açısından epey ezber bozucu bir tablo.

Din ve Demokrasi

Evet, dini referanslarla düşünen ve davranan aktörlerin siyasette yer alması, Türk laikçileri açısından asla kabul

edilemeyecek bir “ gericilik”tir. Bir ülkeye demokrasi gelmesi için de evvela bu “ geri” durumun önlenmesi ve siyasi

sahnenin sekülerize edilmesi (dinden arındırılması) gerekir.

Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, yakın zaman önce bu yaklaşımın tipik bir örneğini göstererek Arap Baharı’ndaki İslamcı

faktörüne dudak bükmüş ve “camiden demokrasi çıkar mı” diye sormuştu. Ona göre camiden çıksa çıksa otoriterlik

çıkardı.

Oysa modern demokrasilerin tarihine baktığımızda dinin özgürleştirici bir rol oynadığının pek çok örneğini görebiliriz.

ABD tarihindeki en önemli insan hakları mücadelesi olan “Sivil Haklar” hareketi (beyaz ırkçılığına karşı eşitlik

mücadelesi) başka her yerden çok kiliselerde örgütlenmiştir mesela. Amerika’nın en büyük özgürlük kahramanı Martin

Luther King, bir “kilise vaizi”dir. Yani, bizdeki “cami imamı”nın muadili…

Bu gibi Batılı örnekler karşısında bizim laikçiler “iyi ama onlar Hıristiyan, bizim Müslümanlar ise mutlaka otoriter

oluyor” diye cevap verirler.

Oysa kendi coğrafyamıza biraz daha derinlemesine bakarsak görürüz ki, sorun Müslümanların otoriter olması değildir.

Sorun, bu coğrafyadaki hemen herkesin otoriter olmasıdır!

Bunu en iyi Türkiye’de görmedik mi? “İslamcılar gelirse yaşam tarzı dayatırlar” diyen Kemalistlerin kendileri “yaşam

tarzı dayatma”nın âlâsını 80 küsur yıl boyunca hoyratça yapmadılar mı?

“Şapka devrimi”nden tutan da “ikna odaları”na kadar…

Herkes için özgürlük

Durum böyledir, çünkü Ortadoğu’daki yaygın otoriter kültür, İslam’ın bir ürünü değildir. Ondan çok daha eski ve köklü

kaynaklardan gelmektedir.

Ancak bu otoriter kültür İslam’ın yorumlarını kısmen etkilediği için, modern İslamcı hareketlerin özgürlük karnesi pek

parlak değildir.

Çözüm ise, İslamı hareketleri ve aktörleri siyasetten dışlamak değil, herkesi kapsayıcı bir demokrasi dili inşa

etmektedir.

Şeyh Muaz el-Hatib, basından okuduğumuza göre, tam da bunu başarabilecek bir isim. “Biz herkes için özgürlük talep

ediyoruz” diyor, sosyal adaleti ve çok partili sistemi savunuyor, mezhepçiliğe karşı çıkıyormuş.

Bu çetin ama doğru yolunda kendisine Allah’tan yardım diliyorum.

Star, 14 Kasım 2012

İdam: 12 Mart ve 12 Eylül’e dönüş

 

İstikamet ne 2023’ü ne de 2071’i gösteriyor. Şu sıralar, en son 12 Mart ve 12 Eylül ‘darbe rejimleri’nde uygulanan idam cezasına dönüş arzusu bizzat Başbakan tarafından dile getiriliyor. İdamın gündeme getirilişi tam bir ‘geriye’ dönüş örneği.

 

Yıllardır demokratların iktidar partisinden temel bir talebi var; demokratikleşmenin devam etmesi ve reformlarının ‘geri çevrilemez’ biçimde kurumsallaştırılması. Yeni anayasa tam da bunun için isteniyor.

Anayasa dahil reformlar konusunda hükümet belli bir ‘doyum noktası’na ulaşmış durumda. Bu bile anlayışla karşılanabilir; şimdiye kadar yapılan işler, atılan adımlar yadsınamaz çünkü. Ama ya ‘geri adım’? Kazanımların geri alınması… İşte bu kaygı verici.

Sadece hükümetin kendi iradesiyle kaldırdığı idam cezasının geri getirilmek istenmesi diğer bütün reformların da ‘tehlikede’ olduğunu gösterdiği için kaygı verici. Bu konunun gündemde tutulması bizzat bu hükümetin yaptığı diğer reformların da geri alınabileceği anlamına geliyor. Reformların, siyasal irade tarafından birer ‘ihsan’ olarak algılandığı izlenimi yaratıyor. 10 yıllık ‘reformist’ AK Parti iktidarının geldiği nokta bu olmamalıydı.

Bir başka sorun, hükümetin verdiği ‘pragmatizm ve popülizm’ fotoğrafı. Evet, anketler idamın geri getirilmesini isteyenlerin çoğunlukta olduğunu gösteriyor. Başbakan da anket sonuçlarına bakıp ‘halkın nabzına göre şerbet’ veriyor, siyaset yapıyor. Buna ‘popülizm’ derler. Temel hak ve özgürlükleri anketlere bakarak düzenlemeye kalkarsanız sistemin ve iktidarın demokratik meşruiyetini ciddi biçimde zedelersiniz.

Demokrasinin en önemli ayağı serbest, adil ve düzenli seçimlerdir; ama bir o kadar da vazgeçilmez olan ‘temel hak ve özgürlükler’in dokunulmaz olmasıdır. Anketlerde soralım, hatta referanduma gidelim bakalım; muhalefet partisi kapatılsın mı? Alevilik yasaklansın mı? Kürtler Güneydoğu bölgesine sürülsün mü?

Bunların sonu gelmez, memlekete de AK Parti’ye de hayrı olmaz. Bir yandan idamı savunmak öte yandan da BDP’lileri ölüm üzerinden siyaset yapmakla itham hiç de tutarlı bir siyaset değil.

İdamın geri getirilmesini öneren Başbakan, Türkiye’de idam cezasının en son ne zaman, hangi ‘rejim’ tarafından uygulandığını unutmuş olamaz; evet, 12 Eylül askerî rejimi döneminde uygulandı idam cezası en son.

1971’de 12 Mart rejiminin idam ettiği Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ardından 1970’lerin kanlı şiddet döneminde bile bu ülke idam cezalarını uygulamadı. Ta ki 1980 darbesine kadar. Darbe döneminde 50’yi aşkın kişi idam edildi. ‘Bir sağdan, bir soldan’ zihniyetiyle asıldı insanlar.

Şimdi, 1980 askerî darbesinin yargılanmasının önünü açan bir hükümet nasıl olur da darbe rejiminin uyguladığı bir yöntemi, yani idamı diriltmek isteyebilir? Bunun makul bir izahı yok. Sadece ‘açlık grevleri’ gündemini değiştirmek için olamaz herhalde. Amacın PKK’yı bitirmek olduğu söylenecektir. Hem bitmez, hem de uygulanamaz idam yasayla geri getirilse bile. PKK yüzlerce ‘intihar eylemcisi’ gönderdi, şimdilerde de yüzlerce kişi PKK doğrultusunda ölüme yatmış durumdalar. Ölüm korkutmaz, idam cezası hiçbir şeyi değiştirmez.

Biliyoruz ki siyasî suçlarda idam uzun vadeli bir karabasana dönüşüyor. Menderes ve arkadaşlarını, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarını ve 12 Eylül idamlarını hâlâ konuşuyor, tartışıyoruz. Hâlâ hepsi birer yara, kanamaya devam ediyor.

Siyasal sorunlar idam cezasıyla çözülmez. Bunu bilmiyor olamazlar. O zaman neden? İdamı savunmak ‘sağ’ siyasetin kitlesel tabanında ‘prim’ yapacak bir konu. Ancak, ‘sağ kitlenin otoriter damarı’nı okşayarak siyaset yapmak AK Parti’ye ne kazandırır ki? 12 Eylül’cülerin idam ettiği Mustafa Pehlivanoğlu’nun mektubunu okuyup ağlayan Başbakan nerde? 

Zaman, 14 Kasım 2012

 

Ahlak, gayrımüslimler ve AYM – Semira Cengiz

Bazı Türk filmleri “ahlak”ı savunan bir sürü erkeğin, fabrikada ya da mahallede tek başına var olma mücadelesi veren inatçı bir dul kadını “ahlaksız” diye yaftalamaya başlayıp, kadını kendi ahlaksızlıklarına boyun eğdirmeye uğraştıkları bir süreci konu alır. O filmlerde, biz daha neyin ne olduğunu anlayamadan, fabrika girişi, loş bir sokak köşesi ya da erkeksiz bir ev böyle bir ahlak tecavüzüne sahne olur. Herkesin görüp, kimsenin dillendirmediği “ahlak dersi”, “ötekiye” cezasını verir.

“Ahlakın” böyle bir ahlaksızlık narasıyla korunması, hatta daha da öteye gidip tecavüze yeltenmesi sadece filmlerde olan iş değil, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana kullandığı ahlak terminolojisinin tam da kendisi aslında. Ataerkil dünya nasıl kendinden olmayana ahlak adına ceza vermişse, Türkiye tarihi de kendinden olmayana “ahlak adına” ceza vermeyi uygun bulmuştur her zaman.

“Biz”den olmayanı, yaftalamak, kovalamak, “kökünü kurutmak”, geleneklerden kanunlara kadar özümsediğimiz bir toplu yaşam biçimi halini almıştır. Avcılar’da bir mahallenin topyekün eşcinsellere yönelik başlattığı “ahlak” ayaklanması ile HSYK’nın yıllar önce eşcinsel olduğu için bir yargıcı görevinden alması arasındaki paralellik; Türkiye’nin başka hiçbir alanda rastlayamadığı bir bütünü gözler önüne serer. Kadınlara, eşcinsellere, Kürtlere, Alevilere, gayrımüslimlere, – bundan böyle- Ezidilere yönelik devlet-birey dayanışmasındaki ahengi; herhalde toplum yaşamının başka hiçbir alanında görmek mümkün olmamıştır. Ve bu aheng her seferinde mahalle dilinde de hukuk dilinde de hiç şaşmadan “ahlak” ya da “onur, haysiyet, şeref” gibi oldukça sübjektif olgulara dayanmıştır.

Eşcinsellerin bugün “ahlak” adı altında tüm bir ilçeden temizlenmesinin altında yatan nasıl bir “rant” olgusu ise aslında “güçlünün” tarih boyunca ahlak adı altında kovaladığı “ötekinin” altından da aynı “rant” mantığı ortaya çıkmıştır. Bunun için belki Cumhuriyet’in ilk yıllarında gayrımüslimlerin ekonomik sosyal hayattan arındırılması sürecinde “ahlakın” nasıl da kılıfına uygun olarak kullanıldığına bakmakta yarar var.

1920’lı yıllar, her bakımdan Türk etnik kimliğinin baskınlığının ve merkeziyetçiliğinin kanıtlanmasıyla geçmişti. İlk aşamada kurulan Türk Ticaret Birlikleri ve İhracat Birlikleri ile Rum ve Ermeni şirketleri kapatılmış, özel sektörde yer alan şirketlerin kadrolarından gayrımüslimler çıkarılırken devlet memurluğu için de Türk olma şartı getirilmişti. Hatta Türk vatandaşlarına tahsis edilen sanat ve hizmetler hakkında kanunla, ayakkabı satıcılığı, çalgıcılık, berberlik vd. pek çok işler, sadece Türklerin yapabileceği işler olarak belirlenmişti. Tüm bu değişikliklerle sadece İstanbul’da 1926 yılına kadar işten çıkarılan Rumların sayısı 5 bini bulmuştu. (Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, İletişim Yayınları, 2001, 5. Baskı, syf 120.)

Bu toplu kıyımdan, bir meslek grubu ise “ahlak” adı altında payını almıştı. O güne kadar doğru düzgün işletilmeyen Avukatlık Yasası’nda yer alan “ahlaklı olma” kriteri birden bire hayata geçirilmişti. 1924 yılında kayıtlı olan 960 avukatın iyi ahlaklı olup olmadığı değerlendirilmiş, değerlendirme sonucunda 460 avukatın çalışma ruhsatları iptal edilmişti. Bu iptallerle Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum avukatların ise üçte biri işsiz kalmıştı. (Dilek Güven, 6-7 Eylül olayları İletişim yayınları, syf 110, 2005)

Bu ahlak adına “kovalamaya” karşılık, bugün İstanbul’da gayrımüslim avukat neredeyse kalmadı. Dilek Güven’in bu tez çalışmasını okuduktan hemen sonra İstanbul Barosu’nun sayfasına girip, tek tek avukatların isimlerine bakmıştım. Alin, Elena, Evra, İshak, Riyad, Rona, Lidya diye giden kısacık bir liste ile karşılaştım ve bu liste 50 avukatı dahi bulmamıştı. Sadece “ahlaksız” diye kovalanan gayrımüslim avukat sayısı 460’ken, bugün 11 bin avukatın yer aldığı İstanbul Barosu’nda gayrimüslim avukat sayısının 50’yi dahi bulmaması Türkiye’nin “ahlak-rant” dengesini oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koymuyor mu?

Türkiye, belli bir gayrımüslim meslek grubunu sadece “ekonominin millileştirilmesi” adına işsiz bırakıp göç etmeye zorlamasının yanında bir de “ahlaksız” diye nitelendirmekten geri kalmamıştı. Ama bu öyle çok kullanılan ve alışılageldik bir sistemdi ki mahalle arasında dul kadına yapılan, hukuk sisteminde topluca gayrımüslim avukatlara, geçmişte eşcinsel olduğu için yargıçlara, güzel giyindiği için kadın hakimlere, cinsel yönelimi farklı olduğu için futbol hakemlerine de yapılmıştı. “Ahlak” algısını bu şekilde tarihi boyunca yalnızca kırılgan gruplar üzerinde bir kılıç gibi sallayan Türk hukuk sistemi, önümüzdeki günlerde çok önemli bir sınav verecek.

Tarihe kalabalık bir meslek grubunu yaftalayarak, işsiz bırakıp bir de üzerine göç etmeye zorlayan bu zulmün ilk halkası olarak kazınan Avukatlık Yasası’nın “ahlaka” ilişkin maddesinin iptal görüşmesi önümüzdeki günlerde yapılacak.

Ankara 11. İdare Mahkemesi, 1968 yılında “Avukatlık mesleğine yaraşmayacak tutum ve davranışları çevresince bilinmiş olmak” şeklinde yeniden düzenlenen bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, hükmün oldukça subjektif ve soyut olmasından yakındı.

Daha önce gayrımüslimlere yönelik soyadı yasasının iptal görüşmesinde sınıfta kalan Anayasa Mahkemesi, şimdi yüzlerce gayrımüslimin işten atılmasından sonra aradan geçen 88 yıl boyunca tek tük işletilen bu maddenin iptali konusunda karar verecek. Yüksek Mahkeme’nin bu maddenin metinde kaldığı süre boyunca neye hizmet ettiği konusunda biraz hafıza yoklaması yapması, çağdaş bir ülkede iptal için yeterli olmalı.

Anayasa değişikliği ile yapısı değiştirilen HSYK, eski Kurul’un “ahlak” kriterini göz önüne alarak işten attığı eşcinsel hakimi mesleğe geri alarak bir adım attı. Anayasa Mahkemesi’nin de olası iptal kararı belki 88 yıllık haksızlığı ortadan kaldırmayacak ama en azından “ötekine” bakış açısında bir öncelik sağlayıp, mahallelerden filmlere kadar süre giden ahlak tecavüzündeki ahengi sona erdirecek bir adım olabilecek.

Küçük bir not, Yüksek Mahkeme, İdare Mahkemesi’nin itirazı ile ilgili ilk incelemesini 1 Kasım’da yaptı. Başvurunun ilk incelemesini tamamlandı ve esasa geçilmesi kararı alındı. Dosya şimdi raportörde. Raportör raporunu tamamladıktan sonra heyet, iptal ile ilgili kararını verecek.


semiracengiz@gmail.com

Taraf, 14 Kasım 2012

Dershane Meselesi

0

 

“Dershaneler kapanacak…!” Başbakan geçtiğimiz Eylül ayında böyle söyleyince tartışma başladı. Konunun sıcaklığını koruduğu görülüyor. “Kasım 2012 itibariyle Türkiye’de dershane sayısı 3.961’e düşerken, özel okulların sayısı  5.269’a yükseldi. Halen özel okullarda çeşitli kademelerde, 535 bin 788 öğrenci eğitim görüyor.” (MEB, NTV, Kasım, 2012). Dershanelerin kapatılarak özel okullara dönüştürülmesi Cemaat’e yakın yayın organlarında ve liberal düşüncenin önde gelen fikir adamlarınca eleştirilmekte. Cemaate yakın birçok dershane olması hasebiyle konuya eleştirel yaklaşması normal ve haklı gerekçeler içeriyor. Liberal düşüncede Atilla Yayla; “Dershaneleri değil okulları kapatın” adlı makalesi ile dershanelerin kapatılması projesine karşı çıktı. B.Berat Özipek’in “Dershane’ye değil ‘ders’e bak !” adlı makalesi ve Gülay Göktürk; “Yine dershaneler”de dershanelerin devam etmesi gereğinin, sosyo-politik açıklamasını yaptılar. Başka liberal düşünceyi kendine referans edinen düşünürler de benzer eleştirileri dile getirdiler. Liberal düşüncede, bir talebi –yasal ve meşru- karşılamak için çeşitli kuruluşlar, şirketler vb. kurulabilir. Klasik liberalizmin en temel savunularından birisi de budur. Bu açıdan hükümet ya da yasa yapıcılar tarafından müteşebbisleri dershane kurmaya zorlamak,  içeriğini değiştirmesini istemek veya kapatmaya zorlamak, kabul edilemez. Ayrıca, tüketici (müşteri-öğrenci) tarafından talep var ise dershaneler, etüt merkezleri, ödev merkezleri veya test bankası adı altında faaliyetlerine devam ederler. Ben temel ilkeyi değindikten sonra konuyu, siyasal iletişim, eğitim sistemi ve pedagojik faydalar açısından ele almaya çalışacağım.

Dershanelerin kapatılması söylemi, iletişim açısından yanlış bir söylemdir. Asıl amaç, dershanelerin özel okul’a dönüştürülmesi ve bu bağlamda hükümet’in birtakım destekler (mevzuat, para vb.) sağlaması, kısaca, “dershanelerin özel okullara dönüştürülmesi projesi” olarak lanse edildi. İletişimde, hükümet’in yetkilileri söylemde, daha sert – kırıcı anlamında değil- dil seçtiler. Asıl gayeyi ifade etmekte beceriksiz davrandılar. Bunun yerine, projenin varmak istediği amaç, beklenen yarar ve bu yolda verilecek destekler net olarak ifade edilseydi, sanırım daha doğru bir yörüngede tartışmalar yürürdü.

Dershaneler niçin var? Dershaneler, orta ve alt gelir grubunda bulunan ailelerin çocuklarının merkezi sınavlardaki olası dezavantajlarını ortadan kaldırmaya yardımcı olduğu için var. İzah etmeye çalıştığım dershanecilik gerçeğinin en önemli gerekçesi, buna mukabil dershanelerin temel var oluş gerekçesi bugün 1990’lardaki önemini yitirmektedir. 199O’larda dershanelerden destek almak gerekliliği % 70-80 (benim derecelendirmem) iken, bugün % 40-50 olduğu kanaatindeyim. Son on yılda, bilişim dünyasındaki gelişmeler sayesinde, her ev, her oda öğrenci için bir dershane sınıfı olabilmektedir. Kitaplar, CD, DVD, interaktif portallar vb. kaynaklar ucuz ve kolay ulaşılır olmuştur.  Kendini iyi etüt etmiş bir gencin sınavlara hazırlanmak için dershaneye devam ederek, ailesine ekonomik anlamda bir yük getirmemesi gerekir.

Dershanelere talep neden azalmıyor? Bunun üç temel nedeni var. Birincisi, aileler çocuklarını dershaneye gönderme konusunda kendilerini borçlu hissediyorlar. Aileler, çocuğunu bir dershaneye kayıt yaptırmazsa onlar için “elimden geleni yapmadım” endişesi taşıyorlar, moda olmuş bir eylemi gerçekleştiriyorlar… İkincisi, öğrenci uzun yıllar devam eden kamu okulu tecrübesinden çıkarak, özel bir kurumda eğitim-öğretim deneyimi yaşıyor. Serbest kıyafetle dershaneye gidebiliyor, öğretmenlerle daha sıcak bir iletişim kuruyor, teneffüslerde istediği gibi şakalaşıp iyi vakit geçiriyor. Kamu okulunda elde edemediği, pratik bazı test tekniklerini öğrenebiliyor. Üçüncüsü ise, dershanelerin sivil eğitim kurumuna olan ihtiyacı bir nebze karşılamalarıdır. Zengini de fakiri de kamu okulundan memnun değil, ancak çocuklarının görünüşte bedava (oysa önemli miktarda vergi ödenmektedir) olan bu hizmetten bir miktar yararlanmasını istiyorlar. Ama dershane kamu okulunun boğucu ortamından kurtularak bir yere kadar özgür bir nefes alma imkânı veriyor. Özel okullara devam eden öğrenci için yukarıda ifade etmeye çalıştığım üç gerekçe de büyük ölçüde devre dışı kalmaktadır.

Serbest kıyafet meselesine bir parantez açmak gereklidir. Tek tip kıyafet, militer ideolojinin üniformasıdır, bu üniformayı üstümüzden çıkarmanın zamanı gelmiş de geçmektedir. Kamu okulunda kıyafet serbestliği uygulaması, devamsızlığı azaltır, okula uyumu, öğrenme motivasyonunu arttır. Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “haftada bir gün serbest kıyafet” uygulamasından olumlu sonuçlar alındı. Serbest kıyafet ile ilgili kamuoyu yoklamasına veya referanduma gerek yoktur. Temel haklar ve özgürlükler bir oylama konusu olamaz. Bir tek ailenin bile kıyafet özgürlüğünü istemesi yeterlidir. Bir başkasının, diğerlerinin nasıl giyineceğine ilişkin herhangi bir tasarrufu olamaz.

Dershaneler’in özel okula dönüştürülmesi projesi olumludur. Biraz da sayılar üzerinden gidelim. Şu an beşbinin üzerinde özel okul var. Hâlihazırdaki dershanelerin özel okullara dönüşmesi örneğin, 2500 tanesinin, özel okullara devam eden öğrenci sayısının 750-800 bine ulaşması demektir. Dershanelerin birçoğunun özel okula dönüşmesi durumunda özel okullara devam eden öğrencilerinin sayısının bir milyonu aşması demektir. Böyle bir eğitim sisteminde kamu okullarındaki yığılmalar azalır, eğitim kalitesi yükselir ve aileler eğitim sisteminden memnun kalır.

Özel okullar, sivil toplumun gelişmesine önemli katkı sunma imkânına sahiptir, özel okulların müfredatına devletin müdahalesi azaltılmalıdır. Denetlemeler, temel insan haklarının ihlali ile sınırlandırılmalıdır. Özel okula ödenen % 8’lik KDV (Katma Değer Vergisi) kaldırılmalıdır. Özel okula devam eden öğrencilerin her biri için bütçeden ayrılan (her yıl merkezi bütçeden ayrılan öğrenci başına düşen miktar kadar) paydan destek ödemesi yapılmalıdır. Bu yardım değil, bireyin hak ettiği ve vergileri ile ödediği eğitim bedelidir. Özel ve kamu hastanelerinde uygulanan fatura ödeme sistemi, özel okullar için de uygulanabilir.

Son söz, siyasette, iletişim dili, bilgiyi sunma biçimi bazen ne söylendiğini değil, nasıl söylendiğini ön plana çıkarır. Umarım, benim tahayyül ettiğim biçimde yeni bir söylemle dershaneler özel okula dönüşür. Süreç sonunda, olduğu gibi kalmak isteyen dershanelere herhangi bir müdahale yapılması çalışma hürriyetine saldırı olacaktır.

maliilkaya@hotmail.com