Ekonomi karnesi, demokrasi notu

 

Kalkınmanın, artan refahın, büyüyen ekonominin demokrasiyi de yukarı çekmesi beklenir. Ama Türkiye’de demokrasi ekonomiye paralel gelişmiyor. Ekonomik kalkınma ve bundan yaratılan güç sanki demokrasi talebini ve ihtiyacını öteliyor. Demokrasisi aksayan bir kalkınma ve refah modeline doğru evriliyoruz.

 

Dünya hâlâ ekonomik krizi aşmaya çalışıyor. Türkiye ekonomisi büyüme hızının azalmasına rağmen istikrarlı ve öngörülebilir bir yapı gösteriyor. İşte ‘yatırım notu’ yükseldi. Küresel krizin etkilerine ve bence daha da önemlisi çevremizdeki derin siyasal krizlere, çatışmalara ve savaş ihtimaline rağmen yükseldi. Türkiye ekonomisi krize; komşusundaki savaşa, kendisinin içine düştüğü savaş riskine rağmen güçlü. Suriye krizine, Irak’la olan gerginliğe, İran’la yaşanan sorunlara rağmen Türkiye’nin bölge ülkeleriyle yaptığı ticaret azalmıyor, artıyor. Suriye’ye giremeyen, Irak’tan çıkarılan şirketler diğer bölge ülkelerinin kapılarını zorluyor. Sivil ekonomik aktörlerin enerjileri yüksek. Çevredeki siyasal krizleri aşarak kendilerine bir kanal buluyorlar.

Görünen o ki Türkiye’nin büyümesi, ekonominin istikrarı devam edecek. Büyüyen ekonomiyi yöneten ve onu yedeğine alan hükümetin de toplumsal gücü ve ‘patronaj imkânları’ çok yükseklerde. Ancak bu istikrar ve özgüven demokratikleşme, insan hakları ve ifade özgürlüğü konularına gelince pek ortalarda görünmüyor. Ekonomi notu yükselen Türkiye’nin insan hakları notu düşüyor. Acaba neden? Geçenlerde Lale Kemal çok yerinde bir tespitte bulundu: “AK Parti hükümeti demokratikleşme yerine modernleşmeyi tercih ediyor.” Elbette bu iki hedef arasında bir tercih yapmak durumda değiller. Ancak, büyüyen ve dağıtma kapasitesi artan bir ekonomiyi toplumun maddi taleplerini karşılamak için kullanan bir hükümet bu süreçte siyasal talepleri baskılamanın mümkün olabileceğini hesap edebilir. Bence yanlış bir hesap bu; maddi kalkınmanın siyasal talepleri satın alması mümkün olmaz. Ancak onları erteleyebilir ki, o da otoriter yöntemleri gerektirir.

Öte yandan ‘modernleşmeci-kalkınmacı’ bir yöneliş anlaşılır bir şeydir. AK Parti yönetimine özgü değildir. ‘Çoğunlukçu demokrasi’ anlayışını benimseyip ‘kalkınma’ odaklı bir yönetim stratejisi uygulamak ‘tipik’ bir merkez sağ siyasettir. En ‘baba’ temsilcisi de Demirel’in AP’sidir. Yollar yapmak, barajlar açmak, fabrikalar kurmak, yoksullara kaynak aktarmak, yeni zenginler türetmek sağın ‘kalkınmacı’ çizgisidir. AK Parti’nin ‘hizmet siyaseti’ demokrasi ve özgürlükler ayağı aksadıkça bu tipik sağ siyasete benziyor.

Önemli bir ayrıntı var; merkez sağ anlayışın sözünü ettiğimiz dönemlerde başka bir tercih imkânı yoktu. Vesayet rejimi siyaset alanını işgal etmiş, geriye yol, su, elektrik yatırımları kalmıştı. Zaten bu tür hizmet üretiminin siyaseten bir karşılığı da vardı; hizmetler merkez sağa oy olarak geri dönüyordu. Dolayısıyla demokratikleşme, özgürlükler, insan hakları, çoğulculuk merkez sağ siyasetin aktif olarak sürüklediği bir gündem olmadı. Hem vesayet dolayısıyla olamadı hem de sağ siyaset tarafından tercih edilmedi.

Şimdi durum farklı. AK Parti hakikaten iktidar. Yani, demokratikleşme hedefini bir yana bırakıp ‘modernleşmeci’ bir yöne doğru gitmesinin vesayetçi sistemin siyasetin alanını daraltan yapısıyla açıklanması mümkün değil. Mazereti yok. Bu AK Parti’nin kendi tercihi. Sonuçta, demokrasisi aksayan ama ekonomileri büyüyen, üretilen refahla ve dağıtılan kaynaklarla da ‘sadakati’ satın alınan Asya modeline doğru mu gidiyoruz? Ekonomi notu yükselen Türkiye’nin demokrasi notu neden düşüyor? Bunu umursuyor muyuz?

Zaman, 9 Kasım 2012

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,724TakipçilerTakip Et