Ana Sayfa Blog Sayfa 415

CHP şaşırtmadı

 

Anadilde savunma hakkıyla ilgili Meclis görüşmesinde ön plana çıkan şey, CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’in konuşması oldu.

Evet, açıklama frapandı; Meclis’i kızıştırmaya, manşetlere oturmaya uygundu. Ama günün en önemli olayı değildi.
Önemli değildi çünkü biz Kürt politikasında CHP’deki ulusalcı kanatla MHP arasında zerrece fark olmadığını çoktandır biliyoruz. Birgül Ayman Güler konuşmasıyla bu durumu bir kez daha teyit etti. “Türk sorunu doğar”klişesini tekrarlayarak, “artık saldıran taraf olacaklarını”ilan ederek, MHP’yle söylemlerinin ve politikalarının tamamen üst üste oturduğunu ortaya koydu.

Asıl önemli olan, CHP’nin ana dilde eğitim hakkına karşı oy kullanmasıydı. Çünkü bu karar Kılıçdaroğlu’nun ulusalcı kanada teslim oluşunun ilanıydı.

Kredi bu kadar mıydı?

Dikkatinizi çekerim; görüşülen konu federatif yapı değildi; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık ibaresinin Anayasa’dan çıkarılması ya da anadilde eğitim hakkı gibi nispeten zor ve tartışmalı bir konu da değildi. Çok basit, çok normal, birazcık demokrasi anlayışı olan herkesin hiç düşünmeden destekleyeceği bir reformdu. Kılıçdaroğlu’nun parti içindeki “iktidarı” bu kadarcık bir reforma imza atmaya bile yetmedi; gitti ulusalcıların peşine takıldı ya da şöyle diyelim, tarihi köklerinden, tek parti döneminden kalma şoven milliyetçi geçmişinden kopamadığını, kopamayacağını bir kez daha gösterdi.

“Şaşırt bizi CHP”

Peki o zaman, aylardır tekrarlanıp duran “çözüm sürecine destek” lafları nereye gitti? Açılan kredi daha başlamadan bitti mi? Bu kadarcık mıydı “yeni” CHP’nin barutu?

İmralı’yla görüşmelerin başlamasının ardından 5 Ocak tarihinde yazdığım yazımın başlığı “Şaşırt bizi CHP”idi.

O yazıda şöyle demiştim:

Kılıçdaroğlu’nun İmralı ile görüşmelere olumlu baktığını söylemesi beni bir parça umutlandırsa da CHP’nin bu konuda şimdiye kadar izlediği siyaseti düşündüğümde endişelerim ağır basıyor. Zira CHP bu konuya şimdiye kadar sadece ve sadece AK Parti’yi zayıflatmak açısından baktı. Kafa yorduğu tek nokta, Kürt sorununun AK Parti iktidarı döneminde çözülmesini engellemek oldu. Kılıçdaroğlu, AK Parti Türkiye’nin boğazını sıkan bu sorunu çözerse onu bir daha iktidardan indirememekten korkuyor. Siyasi rekabeti düşmanlık olarak algılayan ve ‘düşmanımın lehine olan her şey benim aleyhimedir’ mantığına dayanan bu çizgi CHP’yi tarihinde yaşayabileceği en büyük sıçramadan mahrum bırakıyor.” 

Ve şöyle devam etmiştim: ” Oysa Kılıçdaroğlu elini taşın altına koymaya ve AK Parti’yle birlikte çalışmaya cesaret etse, elde edeceği politik kazanç şu anki mızmız engelleme politikasından yüz misli fazla olur.”

CHP maalesef bizi şaşırtamadı. Kılıçdaroğlu’nun ipiyle kuyuya inilmeyeceğini bir kere daha gördük.

Başbakan’ın Kürt sorununu çözmek ve terörü bitirmek üzere giriştiği tarihi atak o kadar büyük bir heyecan yaratmış, o kadar geniş bir kamuoyu desteği bulmuştu ki, Kılıçdaroğlu’nun bu sürece doğrudan karşı çıkmak gibi bir alternatifi yoktu. Destekler gibi yapıp yan çizmek tek seçenekti, o da bunu yaptı. Ve daha ilk adımda yaptı.

Böylece başa döndük. MHP-CHP ittifak halinde karşı cephede. BDP’nin ne yapacağı belli değil. AK Parti yine yalnız… Tek başına devasa bir problemi çözmeye çalışıyor.

Tek dayanağı arkasındaki büyük halk desteği. Sağduyulu milyonlar gözünü ona dikmiş, umutla bekliyor. Ne yaparsa onlara dayanarak yapacak…

 

AK Parti Alevilere Bir Adım Daha Atmalı

Bugün Aleviler kendilerini her açıdan büyük bir kıskaç içinde görüyor. Genç nesil karşılaştığı her türlü olumsuzluğu Alevi köklerine indirgiyor. Bu durum kısmen yanılsama olsa bile dikkate alınmalıdır. Alevilere karşı doğru-yalan ayrımcılık ve şiddet haberleri ve hükümetin sorunları çözüm açısından da adımlar atmaması bu algıyı her geçen gün kuvvetlendiriyor. Bu da onları derin devletin ve sol marjinal örgütlerin açık hedefi haline getiriyor.

 

Sol kültürü yakından bilmeyenler, Sol kültürde varolan feda kültürünün de farkında değildirler. Gerçek bir solcu gerektiğinde kendisini insanlığın geleceği için feda etmekten çekinmemelidir.

Bu yüzden sol yıllardır Denizlerin, Mahirlerin, Ulaşların yasını tutup, yüceleştirerek onların arkasına saklanır. Ve soldan beslenen hemen tüm örgütlerde ölüm sürekli kutsanır. Eylem esastır ve çoğu kez hayatta kalmak kınanacak bir harekettir ve yaşadığınız her günün hesabı sizden fazlasıyla sorulur.

Yazının devamını Yeni Şafak Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

 

Tamer Çetin – Yeni anayasa ve kamu yararı

Başbakan Erdoğan’ın, güçlerin ayrılığına ilişkin sözleri çokça tartışılırken, asıl vurgunun yapıldığı ve tartışmanın merkez kavramı olan kamu yararı (milletin menfaati) üzerine pek az şey söylendi.

Nedeni basit. Kamu yararı, akademik literatürde de üzerinde fikir birliğine varılmış ve üstesinden gelinebilmiş bir kavram değildir. Oldukça muğlaktır. Bununla birlikte, güçlerin ayrılığı durumunda kamu yararına ilişkin normatif yaklaşımlar serdetmek mümkün. Belki böylelikle uygulamada ne olması gerektiğine dair de yol gösterici çıkarımlar yapmak mümkün hale gelebilir. Kamu yararının, anayasal omurga unsurlardan biri olduğu düşünülürse, ilgili kavram üzerine tartışma, özellikle yeni anayasa yapma süreci açısından da yol gösterici olacaktır. Birey-birey, birey-toplum ve hassaten birey-devlet ilişkilerinde gücün temerküz ettiği temel aktör olarak modern devletin, toplum zaviyesinden ehemmiyeti, kamu yararını artırmayı öne alan kamu politikaları üretmesidir. Bu oyunda devlet, bireye ve topluma karşı güç bakımından baskın aktör olmasına rağmen, asil/asıl olan birey ve onun oluşturduğu toplumdur. Birey veya toplum, devleti, elindeki gücünü toplum lehine kullanması için yetki delege ettiği bir vekil olarak görmektedir. Dolayısıyla bu oyunda birey asil, devlet ise vekildir. Esas olan birey ve toplum olduğuna göre devletin varlık sebebi de bireyin refahını maksimize etmektir. Bu anlamda devletin varlık sebebi, kamu yararının maksimize edilmesidir. Şu halde devlet tarafından dizayn edilen tüm kamu politikaları da aynen devletin dizaynı gibi kamu yararına göre şekillenmelidir. Ve bu kamu yararı içinde varoluşsal bir gereklilik olarak kamu politikaları, devleti bireye/topluma göre değil de, bireyi/toplumu devlete göre öne alan bir içerik tercih etmek zorundadır. Sonraki aşama, kamu yararının hesaplanmasında hangi yöntemin tercih edileceğidir. Hakim teorik yaklaşımlar ve tarihsel sürecin gösterdiği ampirik kanıt, kamu yararının, devleti yücelten politik tercihler yerine, bireyi önceleyen tercihlerde yattığına işaret etmekte. Bu perspektif, tüm kamu politikaları, anayasal ve yasal düzenlemeler için de geçerli.

Şu halde güçlerin ayrılığı temelinde dizayn edilmiş olan modern demokrasilerde kamu yararını, asil-vekil perspektifinden nasıl açıklayabiliriz? Eğer yukarıda sözü edildiği gibi devlete bir sözleşme yoluyla politika yapma yetkisinin delege edildiği bu oyunda, asil olarak birey/toplum ve vekil olarak devlet görülüyorsa, bir sonraki aşama olarak güçlerin ayrılığı durumunda hangi kuvvet, asil ve hangisi vekil konumunda olacaktır? Daha önceki Zaman Yorum yazımda detaylı anlatıldığı gibi yerleşik bilimsel algı, güçlerin ayrılığı modelindeki politika yapma süreçlerinde, yasama, yürütme ve yargıya rol biçmekte ve bu oyunda asil olarak yasamayı görmektedir. O halde demokratik bir seçimle politika yapma yetkisi devredilerek iş başına gelmiş olan yasama kurumu da kamu yararının hangi politikalarda olduğunu belirlemek konusunda asıldır. Yürütme ve yargı, yani bürokrasi ve mahkemeler, yasama yetkisini elinde bulunduran politikacıya tabi olmaktadırlar. Son dönemdeki tartışma bağlamında söylersek, vekil olarak bürokrasi, asil olarak yasama tarafından belirlenen kararları yerine getirmekle ve yine vekil olarak mahkemeler de, yasama sürecinde kararlaştırılan politik tercihlerin yerindeliğini denetlemekle görevlidir. Nasıl ki devletin, asil olan birey karşısında varlık sebebi birey üzerinden kamu yararını tayin etmekse, yürütme ve yargının da, bireyi ilk elden temsil kabiliyetini haiz olan yasama karşısında rolü, yasamanın belirleyiciliği üzerinden kamu yararına hizmet etmektir. Şüphesiz bu yapıda özellikle yargının, yasama ve yürütme üzerinde denetim sorumluluğu bağımsız bir şekilde devam etmelidir, ancak bir kamu politikası belirleme ve uygulama sürecinde, kamu yararının hangi politik tercihte olacağının tayin edicisi, asil olarak yasamadır. Bu kabul, demokrasinin sonucudur. Demokratik sistem, bunu gerektirir. Bu sistemde nihai politikanın, kamu yararının maksimize edildiği birinci en iyi sonucu verip vermeyeceği tartışmalıdır. Ancak aksi herhangi başka bir durum daha fazla tartışmalı olduğundan, modern dünyanın tasarımcıları, bireysel hak ve hürriyetlerin, sistemin kendisinden daha ileriye gittiği bu post-modern zamanlara bu birinci en iyi olmayan sistemi miras olarak bırakmışlardır. Şimdi kendini demokrasiden yana tanımlayanların, demokrasinin sonucu olan bu yapıya burun kıvırmaları samimiyetsizlik veya sistemi menfaatine manipüle etmektir. Türkiye’de muhalefet, bu duruma karşılık gelmekte. Çünkü muhalefetin gizli iktidarı yıllar boyunca bu yapıya dayanmaktaydı.

Bu teorik arka plan bağlamında Türkiye’deki durumu inceleyebiliriz. Türkiye’de sistem, tam da Başbakan’ın hayıflandığı duruma karşılık gelmektedir. Son 10 yıl, geleneksel bürokratik yapının, yasama önündeki engelleyici unsurlarının törpülendiğine tanıklık etti. Ancak yargı için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Yargı, özellikle de yüksek yargı, belirlenen kamu politikalarının anayasaya uyumluluğundan ziyade, yerindeliğini inceleyerek, politika yapma süreçlerinde vekil rolünün dışına çıkmaktadır. Bunu yaparken de kamu yararını, milletin tercihine göre değil, devleti öne alarak tayin etmektedir. Şu durumda yukarıda sözü edilen teorik kabulü baz alırsak, bazı çıkarımlar yapmak mümkün hale geliyor. Öncelikle Türkiye’de yargının, yerindelik denetimi yapması, politika yapma süreçlerinde açıkça üzerine düşen rolün dışına çıktığı anlamına geliyor. Demokratik politika yapma süreçleri, güçlerin ayrılığı modelinde yargıya böyle bir görev ihdas etmiyor. Türkiye’de yargı, devletçiliği temel şiar olarak alıp toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkileri bunun üzerinden dizayn eden bir kamu yararı perspektifini, anayasal olarak meşrulaştıran formel ve enformel derin kurumsal yapımız üzerinden kendine böyle bir rol devşirmiş görünüyor. Oysa açıktır ki, güçlerin ayrılığı modelinin teorik temelleri, yargıya böyle bir görev ve/veya ödev yüklemiyor. Yargının, özellikle yüksek yargının, güçlerin ayrılığı modelindeki görevi, yasama tarafından tayin edilen politikaların, anayasaya uygunluk denetimini yapmaktır. Ancak Türkiye için sorun bununla da bitmiyor. Yargı, eğer belirlenen politikaları, anayasaya uygunluk açısından değerlendirecekse, bunu yaparken de katı ve demode bir kamu yararı görüşü benimsiyor. Bunu anlamak için mevcut anayasada ve Anayasa Mahkemesi kararlarında geleneksel kamu yararı görüşünün ne olduğuna bakmak gerekiyor. Türkiye’de örneğin kamu hizmetlerinin gördürülmesine ilişkin kamu yararı tanımı, çok sığ, dar kapsamlı ve muğlaktır. Örneğin 1982 Anayasası, kamu hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin olarak, hem özelleştirmeye hem de kamulaştırmaya açık tanımlamalar yapmaktadır. Serbest piyasa ekonomisinin, politikacılar tarafından benimsenebileceğini kabul etmektedir, ancak devletçilik ilkesi temel ilkeler arasında yer almaktadır.

Anayasamızın bu yapısı, politikacıların, kendi siyasi görüşlerine uygun politika gütmelerini mümkün kılma gayreti olarak açıklanabilirken, pratikte aksine neden olduğu da söylenebilir. Her durumda bu çarpık anayasal kurumsal dizayn, politika yapma süreçlerinde belirlenen kamu politikalarının, anayasaya uygunluğu ve kamu yararının nerede olduğu konusunda yargı içindeki bulanıklığın temel unsuru olmaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, defalarca, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine ilişkin politik kararları, kamu yararı gereği devlet tarafından yerine getirilmelidir diyerek reddetmiştir. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatmaları, kamu yararı gerekçesiyle gerçekleşmiştir. Bu durum, mahkeme yapısının 2002 sonrası değişimiyle kısmen farklılaşsa da pek çok örnekte kendini göstermeye devam etmiştir. Oysaki kamu hizmetlerinin gördürülmesine ilişkin tüm politik kararın temel belirleyicisi iktisattır ve iktisadın, bu konularda kamu yararının hangi politik tercihte olması gerektiğine ilişkin yaklaşımı nettir. Hükümet, bu anlamda iktisadın yön vermesine göre politika belirlerken, yargı, bu değişim sürecine henüz adapte olabilmiş değil. Dolayısıyla yargı mekanizmasının kurumsal temellerini teşkil eden anayasal yapımız ve yargıçların hukuk nosyonlarının, iktisadın belirleyiciliğine göre yeniden dizayn edilmesi ve kamu yararının bu bağlamda şekillenmesi gerekmektedir.

Eğer iktisadi konularda illa ki anayasal bir düzenleme yoluyla kamu yararının tanımlanması hedefleniyorsa, tek madde olarak, mülkiyet haklarının ve sözleşmelerin anayasal teminat altına alınması sağlanabilir. Bunun dışında iktisadi konulara ilişkin herhangi bir anayasal düzenleme, yasama, yürütme ve yargı arasındaki etkileşimde çatışmalara neden olmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. İktisadi konulara ilişkin politikanın ne olacağını demokratik seçim süreçleri tayin etmelidir.

25.01.2013

“Fezleke Hukuku”

Öcalan, 1999’da yakalandı. Havanın muhalefet etmesinden ve kosterin arızalanmasından (!) kaynaklanan istisnalar haricinde Öcalan, avukatlarıyla görüşebiliyordu. Görüşmelerin hangi şartlar altında yapıldığı da biliniyordu: Tepeden tırnağa sıkı bir aramadan geçen avukatlar Öcalan’la uzun bir masada karşılıklı olarak oturuyorlar ve Öcalan’a hiç dokunmadan sadece kurşunkalemle not alıyorlardı.

Çarşamba yapılan görüşmelerin notları perşembe gözden geçiriliyor ve cuma günleri öğlen saatlerinde“Öcalan’ın Cuma hutbesi” internete düşüyordu. Avukatların tüm görüşmeleri devletin sıkı kontrolü altında yapılıyor, sarf edilen her cümle kayıt altına alınıyordu. Bu, 12 yıl boyunca devam etti.

Sonra bir gün devlet, avukatların Öcalan’ın talimatlarını örgüte ilettiğini ve örgütü yönetmesini sağladığını keşfetti. Avukatlara yönelik operasyon başlattı; çok sayıda avukatı tutukladı. Gerekçe tuhaftı; “Madem böyleydi, buna nasıl müsaade ettiniz, bugüne kadar aklınız neredeydi”soruları havada kaldı, zira bunlara verilecek mantıklı bir hukuki yanıt yoktu.

Şimdi de ÇHD’li avukatlar çarmıha gerilmek isteniyor; siyasi operasyonun hedefinde bu kez onlar var. Polis büyük bir hoyratlıkla tüm hukuk kurallarını göstere göstere ihlal ediyor.Sabahın köründe evler ve bürolar basılıyor, kapılar kırılıyor. Yasa gereği, avukatların büroları aranırken orda olması gereken savcı, trafiğe takılıyor, arama onsuz yapılıyor. Bürolardaki belgeler alınıyor, bilgisayardaki bilgiler kopyalanıyor, avukat-müvekkil ilişkisinin mahremiyetine saldırılıyor. Avukatların üzerine basılıyor; küfür ve hakaretlere maruz kalan avukatlardan zorla kan ve DNA örnekleri alınıyor. Savcının davetine icabet edecekleri belli olan avukatlar, suçüstü yapılmış azılı bir katil gibi, elleri kelepçeli bir şekilde adliyeye çıkarılıyor.

Polis, ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın bürosunda “patlayıcı madde, patlayıcı madde yapımında kullanılan malzeme” arıyor. Ama sürprize bakın ki bir şey bulamıyor. Hakkında gözaltı kararı bulunan Kozağaçlı, Beyrut’tan kalkıp geliyor, uçakta gözaltına alınıyor. Mahkemeleri mekân tutan ve her gün toplumun gözünün önünde olan dokuz avukat için hâkim “adli kontrol”ü yeterli bulmuyor, matbu ifadelerle tutuklanmalarına karar veriyor.

İnsan, savunma hakkını ve örgütlenme özgürlüğünün bu denli pervasızca çiğnenmesinin ardından aklı başında bir açıklama bekliyor. Ne olup bittiğini anlatan, avukatlara yönetilen ithamları açıklıkla ortaya koyan, bu ithamların dayandığı sağlam delilleri gösteren, ikna edici bir açıklama.

Polis, merakta koymuyor bizi, hemen kaleme sarılıyor. Tabi burada “Neden polis de, savcılık değil”sorusunu sormuyoruz; çoktandır hak-hukuk işlerinin polis marifetiyle yürütüldüğünü biliyoruz.

Açıklama, evlere şenlik. Polis, operasyonun DHKP-C’ye yönelik olarak yapıldığını söylüyor ve avukatları da “kozmik bilgileri yabancı devlete sızdıran ajanlar” olarak suçluyor. Kozağaçlı’nın ifadesiyle, polisin “televizyon dizilerinde duyduğu ‘kozmik bilgi’ ve ‘ajan’ gibi safsatalarla”avukatları suçlamasının bir mantığı var elbette. Operasyonun şekli ve suçlama metniyle polis, avukatların gizli-kapaklı işler çeviren tehlikeli kişiler olduğu algısını yaratıp yapıp-ettiklerine toplumsal bir meşruiyet üretmeye çalışıyor.

Bu “ajan”ların Engin Ceber’in, Festus Okey’in, parasız üniversite isteyen öğrencilerin, haksız bir şekilde işten atılan işçilerin ve daha birçok mağdurun davalarını üstlenen, hukuk-dışılıkların peşini bırakmayan avukatlar olmaları ise, bildik bir hastalığımızın nüksettiğini düşündürüyor. 

Türkiye’de hukuk öteden beri bireylerin hak ve hürriyetlerini korumaktan ziyade muhalif olarak mimlenenleri sindirmek ve ortadan kaldırmak için kullanılan bir enstrüman olageldi. Gücü elinde bulunduranlar, kendilerine tehdit gördüklerini hukuk aracılığıyla tasfiye ettiler. Dün, asıl güç askeriyedeydi; bugün ise ibre Emniyet’e dönmüş hâlde. Polis tehlikeli olduğuna hükmettiklerine operasyon düzenliyor, “polis fezlekesi” iddianameye dönüşüyor ve mahkeme de bunun üzerinden karar tesis ediyor. Mevcut düzende, savcı ve hâkim etkili bir aktör vasfını kaybediyor, yargılamanın bütün aşamalarında polis belirleyici oluyor.

Bu “polis fezlekesi hukuku”nda herkes, her an “terörist” olabilir. Her birimizin hak ve özgürlüklerini pamuk ipliğine bağlayan bu düzene karşı çıkmak bugün için en acil sorumluluktur.

Taraf, 25.01.2013

Bireyci ve kolektivist siyaset modelleri

Siyasî sistemler iki grup hâlinde sınıflandırılabilir: Kolektiviteleri esas alanlar ve bireyci olanlar.

Birinci gruba giren yaklaşımların çoğu, günlük lisanda “toplum” kavramının çağrıştırdığı anlamlardan dolayı, bireyi ve bireyselliği ihmal etmeye, kolektivitelere insan muamelesi yapmaya ve merkeziyetçi olmaya yatkındır. Aralarında çeşitli farklar bulunmasına rağmen, bunlara kolektivist siyaset yaklaşımı genel adı verilebilir. Bunların temel özelliği, bireyi değil kolektiviteyi temel beşerî ünite saymaları ve bireyin yerine bir kolektiviteyi ikame etmeye çalışmalarıdır. Öne çıkartılan veya esas alınan kolektivite sınıf, millet, ümmet vb. olabilir; ama, hangisi esas alınırsa alınsın, bu  yaklaşımın sosyal, ekonomik ve siyasal sonuçları aynı olur. Kolektivist siyaset anlayışının tam zıddı kutupta bireyciliğe dayalı siyaset  uygulaması yer alır. İkinci yaklaşım hak ve özgürlük sahibi, kendi başına bir amaç özne olarak bireyi esas alır. Bu yaklaşımın da elbette sosyal, ekonomik ve siyasal yansımaları vardır.

İktisat profesörü Thomas Mayor’ın geçenlerde yayımlanan bir makalesinin (“Hunter – Gatherers: First Libertarians”) sistematiğini ve temel bilgilerini esas alarak bu birbirinden farklı iki siyaset modelinin temel müesseselerini şöyle sıralayabiliriz. Bireyci siyasetin üç temel kurumu vardır: (1) Bireyler, siyasî otoritenin keyfî baskısından masun, yalnızca hukukun hâkimiyetine tabi olarak, mecbur bırakılmadıkları (zorlanmadıkları) tercihler yapma özgürlüğüne sahiptir. Bunun iki sonucu vardır: İlk olarak, bu, bireysel özgürlüğün özüdür. Yani, bu sosyal kurumun mevcut olduğu yerde özgürlük hüküm sürer. İkinci olarak, bu, aynı zamanda, ekonomik refahı maksimize etmenin ön şartıdır. (2) Her birey, zora dayanan transferler tehdit ve tehlikesi olmadan, çabalarının ürünlerine sahip olmaya muktedirdir. Bu kurum da iki amaca hizmet eder. Birincisi, yine, bireysel özgürlükle ilgilidir. Üreten birey, ürettiğini elinde tutma hakkına – yetkisine sahip olamazsa, özgür de olamaz. İkincisi, yine ekonomik refahla alâkalıdır. Üretken insanların ürünlerini muhafaza edememesi, kendi elinde tutamaması, ürünlerinin onlardan zorla alınması ve devlete (veya devlet aracılığıyla başka bireylere) aktarılması genel refaha ciddî ölçüde zarar verir. Çünkü, zora dayanan transferler en başta kaynakları yararlı amaçlardan uzaklaştırır. Kaynak sahipleri, kaynaklarını, bu tür transferlerden korumak veya transferlerin zararlı etkilerini azaltmak için, transferin zor veya anlamsız olduğu alanlara kaydırabilir. Ayrıca, çabalarının ürünlerine sahip olma imkânı kalmadığını gören verimli insanların üretken faaliyetlerde bulunma müşevvikleri zayıflar. Onların üretimden vazgeçmesi, beşerî ve maddî kaynaklarını tam olarak ekonomik faaliyet süreçlerinin parçası hâline getirmekten kaçınması, ülkenin toplam zenginliğini azaltır. Zira, zenginlik bir defa üretilince ebediyen insanlarla kalacak bir varlık havuzu teşkil etmez. Zenginlik, zenginlik unsurlarının eskime, ömrünü doldurma, kullanılarak bitirilme gibi özelliklerinden dolayı devamlı yeniden üretilmek zorundadır. Zora dayanan transferler zenginlik üretme süreçlerine zarar verir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, zora dayalı transferin kaba yolunun da (gasp, hırsızlık), ince yolunun da (haksız ve ağır vergileme, ürünlerin değil kaynakların vergilendirilmesi, abartılı refah devleti yeniden dağıtımları) benzer sonuçlar verecek olmasıdır.

Bireyci toplumun (3)üncü kurumu vatandaş bireylerin minimal devlet otoritesine razı olmalarıdır. Bunun öneminin farkına, ünlü anayasa hukukçusu A. V. Dicey uzun zaman önce varmıştır. Dicey, devletten beklentiler arttıkça devletin yetkilerinin de artması gerektiğini ve siyasî otoriteye sonsuz ve sınırsız güvenin duyulduğu ve gittikçe artan taleplerin yöneltildiği bir ülkede anayasacılık ilkesinin hayata geçirilemeyeceğini vurgulamıştır. Alexis de Tocqueville de toplumda kendini yönetme ve gönüllü girişimlerle problemleri çözmeye çalışma alışkanlığının olmasının devleti denetim altında tutmayı mümkün kılacağına işaret etmiştir. Minimal devleti destekleyen siyasî kültürün var olduğu bir toplumda bireyler her problemleri ve ihtiyaçları için devlete dönmez. Kendi geçimlerini sağlamayı; inanç, giyim, meslek vs. bakımlardan kendi yollarında gitmeyi; ortak problemlerini aynı durumda olan diğer bireylerle birlikte gönüllü inisiyatiflere dayanan çabalarla çözmeyi ister ve becerir. Bu, siyasî otoritenin toplumsal kaynakları ve enerjiyi emerek irileşmesini; sivil toplum alanlarını işgal etmesini; denetlenemez bir güç temerküzü gerçekleştirmesini; herkesin başkalarının aleyhine, kendi lehine kullanmayı isteyeceği bir cihaza dönüşmesini engeller.

Kolektivist siyaset modelinin temel sosyal kurumları bireyci modeldekilerin tam tersidir. Bu model şu kurumlara dayanır: (1) Bireysel tercih alanı ciddî şekilde sınırlanır, zira, devlet bürokratlarının, plancıların ve politikacıların tercihleri ve kararları bireylerin tercihlerine ve kararlarına üstün sayılır. Meselâ, ekonomide ne üretileceğine ve nasıl üretileceğine, piyasa ekonomisinde olduğu gibi tüketici taleplerini izleyen müteşebbisler değil ekonomi plancıları karar verir. (2) Gelir onu üretenlerden devlete ve devlet aracılığıyla başkalarına zora dayalı olarak aktarılır. Bu uygulama zamanımızda çok yaygındır. Modern devlet aslında esas itibarıyla bir transfer aygıtı olma noktasına ulaşmıştır. Devamlı olarak birilerinden alır, başka birilerine verir. Demokratik süreçler ve gelirine el konulan ve gelir aktarılan kesimler arasındaki asimetrik menfaat algısı, geliri zorla transfer edilenlerin ne olup bittiğini anlamasını zorlaştırır, gelir aktarılanları kuvvetli menfaat gruplarına dönüştürür. Dolayısıyla, zorla aktarımı uzun vadeli ve kalıcı kılar. (3) Bol miktarda tarihî kanıtın gösterdiği üzere, kolektivizm güçlü bir merkezî otorite gerektirir. Aksi takdirde, zora dayalı transferler gerçekleştirilemez. Böylece, sözüm ona iyi niyetlerle yetkileri ve gücü artırılan devlet yavaş yavaş sivil toplum alanını işgal eden bir leviathan (canavar) olmaya doğru ilerler. Bu gerçeklerin ışığında şu sonuca varabiliriz: İnsan hak ve özgürlüklerine değer ve önem veren, insanların devletin ve devlet aracılığıyla başka bazı insanların kölesi durumuna düşürülmesini istemeyen kimselerin, toplumun bireycilik ilkelerine uygun olarak siyasî ve ekonomik yapılanmasını oluşturmasına çalışması, böyle bir yapılanma zaten var ise onun korunmasına gayret etmesi gerekir.

Zaman, 25.01.2012

Vatan-millet için çocuk yapılır mı?

 

Türkiye’nin nüfus artış hızının düştüğü ve elli yıl içinde “Yaşlanan Türkiye” olgusunun bugünün Avrupa’sı gibi, Türkiye için de önemli bir sorun haline geleceği görülüyor.

Böyle bir tablo karşısında hükümetlerin nüfus artış hızını yeniden yükseltmek için belli teşvik politikaları uygulamasını makul karşılayabiliriz.
Ancak ben, bu politikaların pek işe yarayacağını zannetmiyorum.

Çünkü hiçbir aile “vatan-millet için” çocuk yapmaz. Hiçbir aile çocuk yapma kararını bundan elli yıl sonraki aktif nüfus-pasif nüfus oranını ya da büyüme hızını düşünerek vermez.

Diyebilirim ki, çocuk sayısı, bireylerin devlet politikalarından en az etkilendikleri alandır. Her aile, çocuk kararını bugünkü geliri, gelecekle ilgili gelir beklentisi ve belki de bunlardan çok daha önemli olarak, nasıl bir hayat yaşamak istediğine göre verir.

Bazı insanlar kalabalık evleri severler, bazıları tenha evleri…

Bazı çiftler, bütün imkanlarını tek bir çocuğa ayırarak kendilerince “mükemmel” bir çocuk yetiştirmek isterler; aynı imkanı üç çocuk arasında bölüştürerek hepsini birden daha vasat olanaklara mahkum etmeyi tercih etmezler. Üstelik bölündükçe küçülen şey sadece maddi refah değildir onların gözünde. Bütün ilgilerini tek bir çocuğa vakfetmek; bütün sevme yetenekleriyle onun ruhunu tıka basa doyurmak isterler.

Bazı aileler o kadar çok çocuk sever ki, zamanlarının ve paralarının büyük bölümünü onların yetiştirilmesine ayırmaya hazırdır. Ama bazıları, tek bir çocukla da çocuk sevgisini tatmin edebileceğini düşünür; kalan zaman ve imkanlarıyla kendine daha çok vakit ayırmak, daha çok gezmek, tozmak, tatil yapmak, seyahat etmek, daha rahat yaşamak ister.

Kimi kadın hayattaki temel rolünü annelik olarak görebilir; ne kadar çok çocuk yetiştirirse kendini o kadar“gerçekleştirdiğini” hissedebilir. Ama birçok kadın için kariyeri hayatının asıl anlamı, kendisini gerçekleştirmenin temel alanıdır. Ve kabul edelim ki, üç çocuk yetiştirmek, kariyer sahibi olmayı unutmak demektir.

Kimi erkek evinin kapısını açtığında paçalarına sarılan üç-beş çocuk hayaliyle evlenir. Ama birçoğu için bu tablo tam bir kabustur. Onlar için evlilik, esas olarak bir kadınla bir erkek arasındaki yoğun iletişimdir. Eve geldiklerinde çocukların bakımından yorgun düşmüş, başka hiçbir şey için enerjisi kalmamış perişan bir kadınla karşılaşmaktan nefret ederler.

Maddi teşvikler işe yarasaydı

Bu liste uzar da uzar…

Demek istediğim o ki, bir ailenin kaç çocuk sahibi olacağı kararını etkileyen faktörlerin çoğu maddi imkanlarla ilgili değildir, o yüzden de maddi teşviklerden çok az etkilenir. Zaten, eğer doğum izninin artırılması, kreş imkanları, süt izinleri, çocuk başına prim ya da vergi indirimi gibi teşvikler işe yarasaydı; nüfus yaşlanması sorununun ilk ortaya çıktığı yer, bütün bu teşviklerin dik âlâsının verildiği, sosyal yardım cenneti olan zengin kuzey Avrupa ülkeleri olmazdı.

Toplumlar zenginleştikçe, eğitim düzeyi yükseldikçe çocuk sayısının azalmasını, modern insanın hayata bakışıyla ilgili bir mesele olduğunu görmek zorundayız. Durum ortada: Herkesin bir tane hayatı var ve o hayatı da çocuk yetiştirmeye vakfetmek istemiyor.

Buna, modern insanın bencilleşmesi de diyebiliriz belki. Ve bu bencillikle insanoğlunun uzun vadede kendi kuyusunu kazdığını bile söyleyebiliriz.

Ne çare ki, bu söylediklerimizin hiçbiri tek tek bireyleri daha fazla çocuk yapmaya ikna edemez.

 

Bu Kafayla Kaça Bölünürüz?

 

Irk üstünlüğü fikri Nazi Almanya’sında kaldı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Önceki gün bir CHP milletvekilinin, hem de Meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada ırkçılık zihinlerden dillere dökülüverdi. ‘Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eşit değerde gördüremez’mişiz. Koca bir halkı, üstelik vatandaşınız olan koca bir halkı ‘eşit değer’de görmemek… Emin olun birçok ‘tebrik’ mesajları almıştır CHP’nin söz konusu milletvekili kendisi gibi düşünen ‘fikirdaş’larından. Onlar Kürtleri, bırakın ‘kardeş,’ eşit vatandaş bile görmediler. Hadi bu, 1930’larda mümkündü, diyelim. Elinizin altında bir parti diktatoryası, jandarma, bürokrasi vardı. Toplum sindirilmiş, basın susturulmuş, ülke dünyaya kapalıydı. Bu zihniyette olanların mutlak hegemonyası, zora dayalı rejimi kurulmuştu. İşte o koşullarda 1. Meclis’ten ölümüne kadar milletvekili olan Mahmut Esat Bozkurt rahat rahat konuşuyor, kendi vatandaşını aşağılıyordu. Daha Hitler iktidara bile gelmemişken CHP’nin Adalet Bakanı Bozkurt ne demişti 1930’da: “Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır.” O zaman ne demokrasi vardı, ne özgürlük, ne insan hakları ve hukuk. Böyle konuşmanın, hatta bu konuşulanları uygulamanın bile siyasi bir maliyeti yoktu, en azından kısa vadede. Ülke bürokrasi marifetiyle zapt-u rapt altındaydı. Gayrimüslimlerin mallarına el konuluyor, kendi dillerinde konuşmaları engelleniyor ve göçe zorlanıyorlar; Kürtler devlet terörü altında asimile edilmeye çalışılıyordu. Dindar korkutulmuş, dışlanmış ve marjinalleştirilmişti. Ülke Bozkurt gibilerin tapulu malıydı sanki…

Bu düzenin üzerinden kısmi de olsa demokrasi geçti. Üstüne üstlük, demokrasiye ‘ayar vererek’ kurdukları vesayet rejimi de bitti… Nasıl anlamıyor da bunu hâlâ ‘halk düşmanlığı’na devam edebiliyorlar? Ülkenin geleceğine, kimin yöneteceğine halkın ‘sandık’ta karar verdiği bir durumda halkın bir kısmını böylesine aşağılayan bir siyaset nasıl yapılabilir ki? Bir de kendilerine ‘çağdaş, ilerici’ sıfatını uygun görürler. Aşağıladıkları Kürtler karşısında bütün Türklerin kendilerine oy vereceklerini mi sanıyorlar acaba? Bu zihniyetin o Türkler arasında da nasıl bir ‘hiyerarşi’ düzeni kurduğunu bilmeyen yok zaten. Bu zihniyet memleket için bir sorun; daha doğrusu, memleketin bir ‘CHP zihniyeti’ sorunu var. Eminim iktidar partisi bu ‘sorun’dan hiç de şikâyetçi değildir; böyle bir CHP varken AK Parti ‘ilelebet’ seçim kazanacağını biliyordur, sağdan bir alternatif çıkmadıkça. Hani Kılıçdaroğlu ‘yeni CHP’ diyordu? Olmuyor, çünkü gerçekten ne yapmak istediğini bilmiyor; kararsız, yönsüz, iradesiz… Baykal’ın miras bıraktığı CHP ile mi devam edecek, yoksa sosyal demokrat ‘yeni CHP’ mi inşa edecek? Daha iki gün önce grup toplantısında milletvekili ve hemşehrisi Hüseyin Aygün’e saydırırken ‘CHP elbette ulusalcıdır’ diyen Kılıçdaroğlu ve partisi bu… Okşanan ulusalcılık hemen ‘ırkçılığa’ dönüşüverdi. Ne bekliyordu parti grubunda ‘ulusalcı’ nutuklar atan, Silivri’yi ‘ağlama duvarı’na dönüştüren Kılıçdaroğlu? CHP’yi böyle değiştirmek, dönüştürmek imkânsız. ‘Yeni CHP’ için ‘ulusalcı-otoriter’ bagajından kurtulması gerek CHP’nin. Ama bunu göze almaya Kılıçdaroğlu’nun cesareti yok. Zaten genetik kodlarında tepeden inmeci, otoriter, elitist ve zenafobik öğeler bulunan bir parti CHP; kendi tabanının, geleneğinin tutsağı. Son yıllarda ulusalcılığın arka bahçesi haline gelen CHP’den ‘yeni’ bir şey çıkmaz. Çıksa çıksa ‘eski’ zihniyet pörtler, ırkçılık gibi… Sonuçta da ‘eski CHP’ ülkeyi bir günde böler, hem de kaça!

 

Bireyci ve Kolektivist Siyaset Modelleri

Siyasî sistemler iki grup hâlinde sınıflandırılabilir: Kolektiviteleri esas alanlar ve bireyci olanlar.

Birinci gruba giren yaklaşımların çoğu, günlük lisanda “toplum” kavramının çağrıştırdığı anlamlardan dolayı, bireyi ve bireyselliği ihmal etmeye, kolektivitelere insan muamelesi yapmaya ve merkeziyetçi olmaya yatkındır. Aralarında çeşitli farklar bulunmasına rağmen, bunlara kolektivist siyaset yaklaşımı genel adı verilebilir. Bunların temel özelliği, bireyi değil kolektiviteyi temel beşerî ünite saymaları ve bireyin yerine bir kolektiviteyi ikame etmeye çalışmalarıdır. Öne çıkartılan veya esas alınan kolektivite sınıf, millet, ümmet vb. olabilir; ama, hangisi esas alınırsa alınsın, bu  yaklaşımın sosyal, ekonomik ve siyasal sonuçları aynı olur. Kolektivist siyaset anlayışının tam zıddı kutupta bireyciliğe dayalı siyaset  uygulaması yer alır. İkinci yaklaşım hak ve özgürlük sahibi, kendi başına bir amaç özne olarak bireyi esas alır. Bu yaklaşımın da elbette sosyal, ekonomik ve siyasal yansımaları vardır.

İktisat profesörü Thomas Mayor’ın geçenlerde yayımlanan bir makalesinin (“Hunter – Gatherers: First Libertarians”) sistematiğini ve temel bilgilerini esas alarak bu birbirinden farklı iki siyaset modelinin temel müesseselerini şöyle sıralayabiliriz. Bireyci siyasetin üç temel kurumu vardır: (1) Bireyler, siyasî otoritenin keyfî baskısından masun, yalnızca hukukun hâkimiyetine tabi olarak, mecbur bırakılmadıkları (zorlanmadıkları) tercihler yapma özgürlüğüne sahiptir. Bunun iki sonucu vardır: İlk olarak, bu, bireysel özgürlüğün özüdür. Yani, bu sosyal kurumun mevcut olduğu yerde özgürlük hüküm sürer. İkinci olarak, bu, aynı zamanda, ekonomik refahı maksimize etmenin ön şartıdır. (2) Her birey, zora dayanan transferler tehdit ve tehlikesi olmadan, çabalarının ürünlerine sahip olmaya muktedirdir. Bu kurum da iki amaca hizmet eder. Birincisi, yine, bireysel özgürlükle ilgilidir. Üreten birey, ürettiğini elinde tutma hakkına – yetkisine sahip olamazsa, özgür de olamaz. İkincisi, yine ekonomik refahla alâkalıdır. Üretken insanların ürünlerini muhafaza edememesi, kendi elinde tutamaması, ürünlerinin onlardan zorla alınması ve devlete (veya devlet aracılığıyla başka bireylere) aktarılması genel refaha ciddî ölçüde zarar verir. Çünkü, zora dayanan transferler en başta kaynakları yararlı amaçlardan uzaklaştırır. Kaynak sahipleri, kaynaklarını, bu tür transferlerden korumak veya transferlerin zararlı etkilerini azaltmak için, transferin zor veya anlamsız olduğu alanlara kaydırabilir. Ayrıca, çabalarının ürünlerine sahip olma imkânı kalmadığını gören verimli insanların üretken faaliyetlerde bulunma müşevvikleri zayıflar. Onların üretimden vazgeçmesi, beşerî ve maddî kaynaklarını tam olarak ekonomik faaliyet süreçlerinin parçası hâline getirmekten kaçınması, ülkenin toplam zenginliğini azaltır. Zira, zenginlik bir defa üretilince ebediyen insanlarla kalacak bir varlık havuzu teşkil etmez. Zenginlik, zenginlik unsurlarının eskime, ömrünü doldurma, kullanılarak bitirilme gibi özelliklerinden dolayı devamlı yeniden üretilmek zorundadır. Zora dayanan transferler zenginlik üretme süreçlerine zarar verir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, zora dayalı transferin kaba yolunun da (gasp, hırsızlık), ince yolunun da (haksız ve ağır vergileme, ürünlerin değil kaynakların vergilendirilmesi, abartılı refah devleti yeniden dağıtımları) benzer sonuçlar verecek olmasıdır.

Bireyci toplumun (3)üncü kurumu vatandaş bireylerin minimal devlet otoritesine razı olmalarıdır. Bunun öneminin farkına, ünlü anayasa hukukçusu A. V. Dicey uzun zaman önce varmıştır. Dicey, devletten beklentiler arttıkça devletin yetkilerinin de artması gerektiğini ve siyasî otoriteye sonsuz ve sınırsız güvenin duyulduğu ve gittikçe artan taleplerin yöneltildiği bir ülkede anayasacılık ilkesinin hayata geçirilemeyeceğini vurgulamıştır. Alexis de Tocqueville de toplumda kendini yönetme ve gönüllü girişimlerle problemleri çözmeye çalışma alışkanlığının olmasının devleti denetim altında tutmayı mümkün kılacağına işaret etmiştir. Minimal devleti destekleyen siyasî kültürün var olduğu bir toplumda bireyler her problemleri ve ihtiyaçları için devlete dönmez. Kendi geçimlerini sağlamayı; inanç, giyim, meslek vs. bakımlardan kendi yollarında gitmeyi; ortak problemlerini aynı durumda olan diğer bireylerle birlikte gönüllü inisiyatiflere dayanan çabalarla çözmeyi ister ve becerir. Bu, siyasî otoritenin toplumsal kaynakları ve enerjiyi emerek irileşmesini; sivil toplum alanlarını işgal etmesini; denetlenemez bir güç temerküzü gerçekleştirmesini; herkesin başkalarının aleyhine, kendi lehine kullanmayı isteyeceği bir cihaza dönüşmesini engeller.

Kolektivist siyaset modelinin temel sosyal kurumları bireyci modeldekilerin tam tersidir. Bu model şu kurumlara dayanır: (1) Bireysel tercih alanı ciddî şekilde sınırlanır, zira, devlet bürokratlarının, plancıların ve politikacıların tercihleri ve kararları bireylerin tercihlerine ve kararlarına üstün sayılır. Meselâ, ekonomide ne üretileceğine ve nasıl üretileceğine, piyasa ekonomisinde olduğu gibi tüketici taleplerini izleyen müteşebbisler değil ekonomi plancıları karar verir. (2) Gelir onu üretenlerden devlete ve devlet aracılığıyla başkalarına zora dayalı olarak aktarılır. Bu uygulama zamanımızda çok yaygındır. Modern devlet aslında esas itibarıyla bir transfer aygıtı olma noktasına ulaşmıştır. Devamlı olarak birilerinden alır, başka birilerine verir. Demokratik süreçler ve gelirine el konulan ve gelir aktarılan kesimler arasındaki asimetrik menfaat algısı, geliri zorla transfer edilenlerin ne olup bittiğini anlamasını zorlaştırır, gelir aktarılanları kuvvetli menfaat gruplarına dönüştürür. Dolayısıyla, zorla aktarımı uzun vadeli ve kalıcı kılar. (3) Bol miktarda tarihî kanıtın gösterdiği üzere, kolektivizm güçlü bir merkezî otorite gerektirir. Aksi takdirde, zora dayalı transferler gerçekleştirilemez. Böylece, sözüm ona iyi niyetlerle yetkileri ve gücü artırılan devlet yavaş yavaş sivil toplum alanını işgal eden bir leviathan (canavar) olmaya doğru ilerler. Bu gerçeklerin ışığında şu sonuca varabiliriz: İnsan hak ve özgürlüklerine değer ve önem veren, insanların devletin ve devlet aracılığıyla başka bazı insanların kölesi durumuna düşürülmesini istemeyen kimselerin, toplumun bireycilik ilkelerine uygun olarak siyasî ve ekonomik yapılanmasını oluşturmasına çalışması, böyle bir yapılanma zaten var ise onun korunmasına gayret etmesi gerekir.

Azınlığın da Çoğunluğun da Mülkiyet Hakkı

Azınlıklara ait mal varlıklarının 2011 yılında yapılan bir düzenlemeyle iade edilmesinin önü açıldı. Konu pek dikkate alınmadı, azınlıkların kendilerine ait mülklerin iadesi kararı gecikmişti ve bu da Türkiye’nin sık sık başını ağrıtan bir durumdu. Azınlıklara ait mülklerin onlara geri verilmesi girişimi CHP’yi ve MHP’yi memnun etmedi. Konu başbakan yardımcısı Bülent Arınç’a bağlı kuruluşların 2013 yılı bütçesi TBMM’de görüşülürken gündeme geldi. MHP milletvekili Mustafa Erdem’in  ‘azınlık vakıflarının gayrimenkullerinin iadesi zûldür’ şeklindeki nitelemesine, Arınç “Bu bir zûl değil, hukukun, insanlığın gereğidir. Biz bunu yapmakla iftihar ediyoruz” diyerek yanıt verdi. Azınlıklara ait malvarlıklarının iadesi, gecikmeye rağmen olumlu bir adım; hukuk devletinin bir gereğidir.  Türkiye’de sadece azınlıkların değil, çoğunluğun yani, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm yurttaşlarının da mülkiyet hakları gasp edilmiştir. Özellikle Cumhuriyet döneminde, toprakların devletleştirilmesi uygulamaları artmış, şahıslara ait gayrimenkuller hazineye devredilmiştir. Toprak reformu girişimi ile rızaya dayanmayan bir şekilde gayrimenkullerin el değiştirme girişimleri bilinmektedir. Hâlâ Toprak Reformu Genel Müdürlüğü faal bir kamu kurumu olarak faaliyet göstermektedir. Hükümete düşen görev söz konusu devletleştirme kurumunu kapatarak, “Mülkiyet Hakları Reformu Kurumu”nu faaliyete geçirmektir.

Mülkiyet hakkı devletin koruması gereken en önemli haktır. Modern devlet anlayışı kişi güvenliği ve mülkiyet hakkı ile karakterize edilir. İngiliz Filozof J. Locke “İnsanın kendi emeğiyle karışan her şeyi kapsadığı için onun bedensel ve zihinsel özgürlüğünden ayrılamaz; dolayısıyla mülkiyet hakkı, yaşam ve özgürlük hakkının bir parçasıdır” diyerek, liberal öğretice en önde sayılan “yaşam ve özgürlük” değerlerinin bir parçasının da “mülkiyet hakkı” olduğunu ifade etmektedir. Locke’un Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin ruhunu da oluşturduğu kabul edilen Two Treatises of Goverment, (Yönetim Üzerine İki İnceleme) adlı klasikleşmiş eserinde de devletin var oluş gerekçesini  “İnsanların devletlerde birleşmelerinin ve kendilerini yönetim altına koymalarının asıl ve ana amacı mülkiyetlerinin korunmasıdır”  şeklinde tayin etmiştir.  Liberal düşüncede mülkiyet kavramı ile insana ait tüm özellikler (fiziki yapısı, yetenekleri, menkul ve gayrimenkul kıymetleri, özgürlüğü vd.) ifade edilmektedir.

Türkiye Cumhuriyet’inin 1923’te bir toplumsal sözleşme ile kurulup kurulmadığı tartışmalı bir durumdur. Kurulan devletin otoriter yanlarının olduğu, değişik toplum kesimlerince kabul edilmekte.  Aradan geçen 80 küsur yılda mülkiyet hakları sık sık ihlâl edilmiştir. Özellikle 1923- 1950 yılları arasında gayrimenkullere devlet tarafından keyfî, gayri meşru sayılabilecek müdahaleler görülmektedir. Bu dönemdeki uygulamalarla Türkiye’deki gayrimenkullerin  %75’ine devlet el koymuştur. Mülkiyet hakkının korunması Anayasamızda da kuvvetli vurgulanan bir durum değildir. Buna mukabil kamulaştırma ile ilgili devlete birçok yetki verilmektedir. Örneğin, aileme ait yakındaki ormanlık arazinin, Osmanlılardan kalan bir tapusu var ancak güncel kadastro bilgilerine baktığınızda bu arazi hazineye ait görülüyor. Devlet bir gerekçe ile el koymuş nasıl olduğunu ne olduğunu kanıtlayacak, ne bir tanık ne de bir belge var. Uluslararası derecelendirme kuruluşu IPRI (Uluslararası Mülkiyet Hakları Endeksi) 2012 verilerine göre, Türkiye 5.3 puan ile 130 ülke arsında 65. Sırada. Mülkiyet hakkı bakımından durumumuzun pekiyi olmadığı görülüyor. Mülkiyet hakkının tanınması devletlerin gelişmişlik düzeylerini göstermek bakımından ve ekonomik gelişme potansiyelini kullanma fırsatı açısından çok önemli bir kriterdir.  Yeni anayasada mülkiyet haklarını koruyacak hükümler yer almalıdır. Geçici kurulacak bir kurum ile yurttaşlara ait gayrimenkuller yazılı belge sunmak kaydı ile sahiplerine iade edilmelidir. Gayrimenkulün, orman, göl, nehir, sulak arazi, bozkır olmasına bakılmaksızın sahiplerine iadesi gerekir. Mülkiyetin kamu veya özel şahıs tarafından kullanılıyor olması durumunda ise, söz konusu mülkiyet asıl maliklerine devredilmeli,  aradan geçen süre zarfında kullanım bedeli ayrıca geriye dönük olarak ödenmelidir.

Tek tip ekmek

“Artık beyaz undan ekmek dönemini kapatıyoruz” demiş Başbakan Erdoğan.

Bu cümleyi iki şekilde anlayabiliriz; esmer ekmek tüketiminin teşvik edilmesi politikası olarak ya da beyaz ekmek üretiminin durdurulup tek tip ekmek üretimine geçilmesi kararı olarak…

Eğer Başbakan’ın aşağıdaki ifadeleri olmasaydı, ben şahsen beyaz undan ekmek döneminin kapatılacağı cümlesini esmer ekmeğin teşviki olarak anlamaya yatkın olurdum.

Ama bakın ne diyor:

“Zenginleşen ülkelerde ekmek çeşitliliği artıyor. Zenginleşen ülkelerde ekmek israfı artıyor. Ekmek işinde farklı döneme girmeliyiz. Beyaz ekmeği sofralarımızdan kaldıralım. Artık has ve samimi olan buğday unundan ekmek üretelim. Bu arada kepek oranı yüksek ekmekleri sofralarımıza getirelim. Bizim dedelerimiz, ninelerimiz beyaz ekmek mi yiyordu? Hayır. Buğdayı öğütüyordu ve ekmeği yapıyordu. Ekmek çeşitliliği arttıkça israf artıyor.”

Demek ki, Başbakanımız ekmek çeşitliliğinin kötü bir şey olduğunu düşünüyor ve tek tip ekmek dönemine gireceğimizi söylüyor.

Gelişmişlik çeşitlenmedir

Bundan yıllar önce ilk yurtdışına çıkışlarımda, o zamanlar bizde olmayan süper marketlerde dikkatimi çeken ilk şeylerden biri ekmek reyonları olmuştu. Her biçimden, her renkten, her tattan, her boydan binbir çeşit ekmek… “Ekmeğin de bu kadar çeşidi mi olurmuş” diye geçirmiştim içimden. Bu çeşitliliğin bütün diğer alanlardaki çeşitliliğin bir parçası olduğunu ve gelişmişliğin çeşitlenme, çeşitlenmenin de özgürlük anlamına geldiğini henüz bilmediğim yıllardı.

Şimdi çok iyi biliyorum ki, çeşitlilik ve seçme özgürlüğü meselesi bir ülkenin rejiminin özüdür. Tek tipçilik ister ekmekte, ister kıyafette, ister eğitimde, isterse düşüncede ortaya çıksın, aynı derecede vahimdir, bireyin seçme hakkını ortadan kaldırmaktır ve onun iradesine karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Eğer gelişmiş toplumu tek bir kıstasla tarif etmeye kalksak, “bireylerin her alanda seçme özgürlüğüne sahip oldukları toplum” dememiz gerekir.

“Halkın iyiliği için”

Evet biliyorum, Erdoğan bunu bizlerin “iyiliği” için yapıyor diye düşünüyorsunuz. Bu kararla hem vücutlarımızı rafine unun zararlarından koruyor hem de israfı önlemeye çalışıyor. Ne var bunda karşı çıkacak diyorsunuz.

Doğrusu “o zaman kralların, imparatorların kabahati neydi” diye sorası geliyor insanın. Krallar, padişahlar, diktatörler, yönettikleri halkın kötülüğünü mü istiyorlardı sanki? Eminim ki onlar da en az Erdoğan kadar duyarlıydı halk sağlığına, ülkenin ve halkın iyiliğine… Halkın iyiliği için neyin yapılması gerektiğini halktan daha iyi bildiklerini sanıyorlar, o yüzden de teb’alarının önüne seçenek koyma ihtiyacı hissetmiyorlardı. 4. Murat koyduğu içki ve tütün yasağını delenlerin boynunu vurdururken hem içki ve tütün kullananları koruduğunu hem de İstanbul’da asayişi sağladığını düşünüyordu kuşkusuz.

Yönetenler, ister padişah ister seçilmiş siyasetçi olsunlar, ortak karar vermenin zorunlu olduğu konularda “ortak iyi”nin ne olduğunu tayin etmek durumundadırlar elbette. Otoyolun nereden geçeceği, enerjinin nasıl üretileceği, güvenliğin nasıl sağlanacağı gibi… Yönetmenin anlamı budur. Ama neden, hangi ekmeği yiyeceğimize ortak karar vermek zorunda olalım ki? Ya da nasıl giyineceğimize, nasıl eğleneceğimize, nasıl düşüneceğimize?

Sağlığımız bize aittir ve onu korumak-korumamak bizim bileceğimiz şeydir. Başbakan beyaz unun zararlarından korunma ya da korunmama kararını bize bıraksın. Ekmek israfını önlemek için de seçme özgürlüğümüzü kısıtlamayan başka yollar arasın.

23.01.2013