Ana Sayfa Blog Sayfa 416

Devletsiz Kürt Olunur mu?

 

Öcalan nasıl bir devlet istiyor? Kürt sorununu çözmeye yönelik girişimler sürerken, sorunun bu hale gelmesinde önemli bir rol oynayan Öcalan’ın ‘nasıl bir devlet’ ve çözüm sorusuna verdiği cevap da merak konusu.

Öcalan, ‘bağımsız bir Kürt devleti’ talebinden 1999 yılında vazgeçtiğini açıklamıştı. Son geldiği nokta bir model olarak ‘demokratik özerklik.’ İçerdiği bütün kavramsal ve kurumsal tutarsızlıklar bir yana bu model bağımsızlıktan vazgeçip özerkliğe razı olan bir Kürt hareketine işaret ediyor. Demek ki, ‘devleti olmayan ulus’ saptamasından zorunlu bir ‘Kürt ulus devleti’ çıkaran kestirmecilik yerine farklı model arayışları başlamış Kürt siyasal hareketinde. Mümtaz’er Türköne’ye göre Öcalan, ‘demokratik özerklik’ talebinde bile ısrarcı değil. İmralı’daki Öcalan’a, “Başbakan ısrarla ‘ayrı devlet yok, değil mi?’ diye sorduruyor. Aldığı cevap kesin bir ‘hayır’. Hatta Öcalan’ın ‘demokratik özerklik’ projesinden vazgeçtiği, kapsamlı bir yerel yönetim reformunu yeterli bulduğu ifade ediliyor.”

Acaba doğru mu bu analizler ve bilgiler? Öcalan ve Kürt siyasal hareketi gerçekten ‘devlet zindanı’ndan kurtuldular mı? BDP’nin radikal kanadında görülen Sebahat Tuncel “Kürt hareketi ulus devleti sadece Kürtler için istemiyor değil, bu kavrama tamamen karşı. Bu nedenle de çok ilerici.” demiş geçenlerde Radikal’den Ezgi Başaran’a. İlginç değil mi? Düne kadar tek etnisiteye dayanıp ondan zorunlu olarak egemen ve bağımsız bir ulus devlet çıkarmak isteyen bir hareket bugün ‘devlet’ fikrini aştığını iddia ediyor, ‘yeni’ devlet formlarına ve oluşlarına yöneliyor…

Ezgi Başaran aktarıyor Öcalan’ın ‘Kürdistan–Devrim Manifestosu’ isimli kitabından: “Benim için İmralı Cezaevi, Kürt olgusunu ve sorununu algılamak ve çözüm olanaklarını kurgulamak açısından tam bir hakikat savaşı alanına dönüştü. Pozitivist bir dogmatik olduğumun derinliğine farkına varmam tecritle oldukça ilişkilidir. Farklı modernite kavramlarını, ulus inşalarının çok çeşitli modellerinin olabileceğini, genelde toplumsal yapılanmaların insan eliyle yaratılmış kurgusal yapılar olduğunu ve esnek bir doğaları bulunduğunu tecrit koşullarında idrak ettim. Özellikle ulus devletçiliği aşmak benim için çok önemliydi. Bu kavram benim için uzun süre Marksist-Leninist-Stalinist bir ilkeydi; asla değiştirilmemesi gereken bir dogma niteliğindeydi… Reel sosyalizm ulus devlet kavramını aşamadığı ve temel modernite gerçeği olarak kavradığı için, başka tür bir ulusçuluğun, örneğin demokratik ulusçuluğun olabileceğini düşünmemiştik. Ulus dediğin illa devleti olması gereken bir şeydi! Kürtler bir ulus ise mutlaka bir devletlerinin de olması gerekirdi! Halbuki toplumsal olgular üzerinde yoğunlaştıkça, ulusun kendisinin son birkaç yüzyılın en boş gerçeği olduğunu, kapitalizmin güçlü etkisi altında şekillendiğini ve özellikle ulus devlet modelinin toplumlar için demirden bir kafes olduğunu kavradıkça, hem özgürlük hem de toplumsallık kavramının daha değerli olduğunu fark etmiştim. Ulus devletçilik uğruna savaşmanın kapitalizm için savaşmak olduğunu fark ettikçe siyaset felsefemde büyük dönüşümler söz konusu oldu. Kendimin bir bakıma kapitalist modernitenin kurbanı olduğunu fark ettim.”

Özgürlük, toplumsallık ve devlet dışı varoluş biçimleri… Öcalan için kesinlikle ‘ileri’ düşünceler bunlar. İnansak mı? Bizi inandırmak için gerçekten çaba gösterseler de inansak… Türkler, dindarlar, Kemalistler, laikler neredeyse her etnik, dinsel ve hatta fikirsel grup varlıklarını ‘devlet’te ararken Öcalan’a ve onu izleyen Kürtlere ne oldu da ‘devlet fetişizmi’ni aştılar? Şiddeti bırakın da bu derin mevzuları konuşalım ya… İki ‘faşist devlet’in zindanlarına taş taşımaktansa demokratik ve çoğulcu, ortak bir devleti olan özgür insanlar olabiliriz.

 

 

Tek Tip Ekmek

 

“Artık beyaz undan ekmek dönemini kapatıyoruz” demiş Başbakan Erdoğan.

Bu cümleyi iki şekilde anlayabiliriz; esmer ekmek tüketiminin teşvik edilmesi politikası olarak ya da beyaz ekmek üretiminin durdurulup tek tip ekmek üretimine geçilmesi kararı olarak…

Eğer Başbakan’ın aşağıdaki ifadeleri olmasaydı, ben şahsen beyaz undan ekmek döneminin kapatılacağı cümlesini esmer ekmeğin teşviki olarak anlamaya yatkın olurdum.

Ama bakın ne diyor:

“Zenginleşen ülkelerde ekmek çeşitliliği artıyor. Zenginleşen ülkelerde ekmek israfı artıyor. Ekmek işinde farklı döneme girmeliyiz. Beyaz ekmeği sofralarımızdan kaldıralım. Artık has ve samimi olan buğday unundan ekmek üretelim. Bu arada kepek oranı yüksek ekmekleri sofralarımıza getirelim. Bizim dedelerimiz, ninelerimiz beyaz ekmek mi yiyordu? Hayır. Buğdayı öğütüyordu ve ekmeği yapıyordu. Ekmek çeşitliliği arttıkça israf artıyor.”

Demek ki, Başbakanımız ekmek çeşitliliğinin kötü bir şey olduğunu düşünüyor ve tek tip ekmek dönemine gireceğimizi söylüyor.

Gelişmişlik çeşitlenmedir

Bundan yıllar önce ilk yurtdışına çıkışlarımda, o zamanlar bizde olmayan süper marketlerde dikkatimi çeken ilk şeylerden biri ekmek reyonları olmuştu. Her biçimden, her renkten, her tattan, her boydan binbir çeşit ekmek… “Ekmeğin de bu kadar çeşidi mi olurmuş” diye geçirmiştim içimden. Bu çeşitliliğin bütün diğer alanlardaki çeşitliliğin bir parçası olduğunu ve gelişmişliğin çeşitlenme, çeşitlenmenin de özgürlük anlamına geldiğini henüz bilmediğim yıllardı.

Şimdi çok iyi biliyorum ki, çeşitlilik ve seçme özgürlüğü meselesi bir ülkenin rejiminin özüdür. Tek tipçilik ister ekmekte, ister kıyafette, ister eğitimde, isterse düşüncede ortaya çıksın, aynı derecede vahimdir, bireyin seçme hakkını ortadan kaldırmaktır ve onun iradesine karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Eğer gelişmiş toplumu tek bir kıstasla tarif etmeye kalksak, “bireylerin her alanda seçme özgürlüğüne sahip oldukları toplum” dememiz gerekir.

“Halkın iyiliği için”

Evet biliyorum, Erdoğan bunu bizlerin “iyiliği” için yapıyor diye düşünüyorsunuz. Bu kararla hem vücutlarımızı rafine unun zararlarından koruyor hem de israfı önlemeye çalışıyor. Ne var bunda karşı çıkacak diyorsunuz.

Doğrusu “o zaman kralların, imparatorların kabahati neydi” diye sorası geliyor insanın. Krallar, padişahlar, diktatörler, yönettikleri halkın kötülüğünü mü istiyorlardı sanki? Eminim ki onlar da en az Erdoğan kadar duyarlıydı halk sağlığına, ülkenin ve halkın iyiliğine… Halkın iyiliği için neyin yapılması gerektiğini halktan daha iyi bildiklerini sanıyorlar, o yüzden de teb’alarının önüne seçenek koyma ihtiyacı hissetmiyorlardı. 4. Murat koyduğu içki ve tütün yasağını delenlerin boynunu vurdururken hem içki ve tütün kullananları koruduğunu hem de İstanbul’da asayişi sağladığını düşünüyordu kuşkusuz.

Yönetenler, ister padişah ister seçilmiş siyasetçi olsunlar, ortak karar vermenin zorunlu olduğu konularda “ortak iyi”nin ne olduğunu tayin etmek durumundadırlar elbette. Otoyolun nereden geçeceği, enerjinin nasıl üretileceği, güvenliğin nasıl sağlanacağı gibi… Yönetmenin anlamı budur. Ama neden, hangi ekmeği yiyeceğimize ortak karar vermek zorunda olalım ki? Ya da nasıl giyineceğimize, nasıl eğleneceğimize, nasıl düşüneceğimize?

Sağlığımız bize aittir ve onu korumak-korumamak bizim bileceğimiz şeydir. Başbakan beyaz unun zararlarından korunma ya da korunmama kararını bize bıraksın. Ekmek israfını önlemek için de seçme özgürlüğümüzü kısıtlamayan başka yollar arasın.

 

Devletsiz Kürt Olunur mu?

0

 

Öcalan nasıl bir devlet istiyor? Kürt sorununu çözmeye yönelik girişimler sürerken, sorunun bu hale gelmesinde önemli bir rol oynayan Öcalan’ın ‘nasıl bir devlet’ ve çözüm sorusuna verdiği cevap da merak konusu.

Öcalan, ‘bağımsız bir Kürt devleti’ talebinden 1999 yılında vazgeçtiğini açıklamıştı. Son geldiği nokta bir model olarak ‘demokratik özerklik.’ İçerdiği bütün kavramsal ve kurumsal tutarsızlıklar bir yana bu model bağımsızlıktan vazgeçip özerkliğe razı olan bir Kürt hareketine işaret ediyor. Demek ki, ‘devleti olmayan ulus’ saptamasından zorunlu bir ‘Kürt ulus devleti’ çıkaran kestirmecilik yerine farklı model arayışları başlamış Kürt siyasal hareketinde. Mümtaz’er Türköne’ye göre Öcalan, ‘demokratik özerklik’ talebinde bile ısrarcı değil. İmralı’daki Öcalan’a, “Başbakan ısrarla ‘ayrı devlet yok, değil mi?’ diye sorduruyor. Aldığı cevap kesin bir ‘hayır’. Hatta Öcalan’ın ‘demokratik özerklik’ projesinden vazgeçtiği, kapsamlı bir yerel yönetim reformunu yeterli bulduğu ifade ediliyor.”

Acaba doğru mu bu analizler ve bilgiler? Öcalan ve Kürt siyasal hareketi gerçekten ‘devlet zindanı’ndan kurtuldular mı? BDP’nin radikal kanadında görülen Sebahat Tuncel “Kürt hareketi ulus devleti sadece Kürtler için istemiyor değil, bu kavrama tamamen karşı. Bu nedenle de çok ilerici.” demiş geçenlerde Radikal’den Ezgi Başaran’a. İlginç değil mi? Düne kadar tek etnisiteye dayanıp ondan zorunlu olarak egemen ve bağımsız bir ulus devlet çıkarmak isteyen bir hareket bugün ‘devlet’ fikrini aştığını iddia ediyor, ‘yeni’ devlet formlarına ve oluşlarına yöneliyor…

Ezgi Başaran aktarıyor Öcalan’ın ‘Kürdistan–Devrim Manifestosu’ isimli kitabından: “Benim için İmralı Cezaevi, Kürt olgusunu ve sorununu algılamak ve çözüm olanaklarını kurgulamak açısından tam bir hakikat savaşı alanına dönüştü. Pozitivist bir dogmatik olduğumun derinliğine farkına varmam tecritle oldukça ilişkilidir. Farklı modernite kavramlarını, ulus inşalarının çok çeşitli modellerinin olabileceğini, genelde toplumsal yapılanmaların insan eliyle yaratılmış kurgusal yapılar olduğunu ve esnek bir doğaları bulunduğunu tecrit koşullarında idrak ettim. Özellikle ulus devletçiliği aşmak benim için çok önemliydi. Bu kavram benim için uzun süre Marksist-Leninist-Stalinist bir ilkeydi; asla değiştirilmemesi gereken bir dogma niteliğindeydi… Reel sosyalizm ulus devlet kavramını aşamadığı ve temel modernite gerçeği olarak kavradığı için, başka tür bir ulusçuluğun, örneğin demokratik ulusçuluğun olabileceğini düşünmemiştik. Ulus dediğin illa devleti olması gereken bir şeydi! Kürtler bir ulus ise mutlaka bir devletlerinin de olması gerekirdi! Halbuki toplumsal olgular üzerinde yoğunlaştıkça, ulusun kendisinin son birkaç yüzyılın en boş gerçeği olduğunu, kapitalizmin güçlü etkisi altında şekillendiğini ve özellikle ulus devlet modelinin toplumlar için demirden bir kafes olduğunu kavradıkça, hem özgürlük hem de toplumsallık kavramının daha değerli olduğunu fark etmiştim. Ulus devletçilik uğruna savaşmanın kapitalizm için savaşmak olduğunu fark ettikçe siyaset felsefemde büyük dönüşümler söz konusu oldu. Kendimin bir bakıma kapitalist modernitenin kurbanı olduğunu fark ettim.”

Özgürlük, toplumsallık ve devlet dışı varoluş biçimleri… Öcalan için kesinlikle ‘ileri’ düşünceler bunlar. İnansak mı? Bizi inandırmak için gerçekten çaba gösterseler de inansak… Türkler, dindarlar, Kemalistler, laikler neredeyse her etnik, dinsel ve hatta fikirsel grup varlıklarını ‘devlet’te ararken Öcalan’a ve onu izleyen Kürtlere ne oldu da ‘devlet fetişizmi’ni aştılar? Şiddeti bırakın da bu derin mevzuları konuşalım ya… İki ‘faşist devlet’in zindanlarına taş taşımaktansa demokratik ve çoğulcu, ortak bir devleti olan özgür insanlar olabiliriz.

 

 

YÖK Yasası Değişirken Nasıl Bir Yükseköğretim Sistemi?

Yeni bir YÖK Yasası için uzunca bir zamandır yoğun hazırlıklar yapıldı. Bu amaçla YÖK’te, Üniversitelerarası Kurul’da, üniversitelerde ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarında toplantılar,  çalıştaylar yapıldı. YÖK’ün web sayfası üzerinden bu konuda görüş bildirmek isteyen herkesin görüş ve önerileri alındı. Hazırlanan taslak Milli Eğitim Bakanlığı’na sunulmuş durumda. Bundan sonra Bakanlar Kurulu’na, daha sonra TBMM’ye sunulması bekleniyor. Sürecin sağ-salim tamamlanması ve ülkemizin daha iyi bir yüksek öğretim sistemine kavuşturulması son derece önemli.

Türkiye’nin yeni bir yükseköğretim sistemine geçmesini, bu bağlamda yeni bir yasa yapılmasını zorunlu kılan iki önemli neden var. Birincisi, 12 Eylül darbesinin ardından, olağanüstü koşullarda yapılmış, üniversiteleri birçok bakımdan baskı ve kontrol altında tutmaya ve ideolojik açıdan tektip insan yetiştirmeye yönelik olarak tasarlanmış mevcut yapıyı değiştirme ihtiyacı. İkincisi ise, üniversitelerimizin, Türkiye’nin 2023 vizyonu çerçevesinde ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olma hedefine ulaşmasında kendilerinden beklenen katkıyı verebilmesi için mevcut sistemin ciddi biçimde iyileştirilmesi ihtiyacı. Bu vizyonla uyumlu, üretken, yaratıcı, yenilikçi üniversiteler kurabilmek için yeni sistemin dayanması gereken temel ilkeler şunlar olmalıdır:

Nasıl bir yükseköğretim sistemi?

1. Özgürlükçü (düşünce, ifade ve araştırma özgürlüğünün önünde hiçbir engelin olmadığı),

2. Adem-i merkeziyetçi (yetkileri önemli ölçüde üniversitelere devreden, YÖK ya da merkezi otoriteyi bir koordinasyon ve kalite kontrol kurumu haline getiren),

3. Rekabetçi, dışa açık (özel ve yabancı üniversitelere izin veren, isteyen yerli ve yabancı herkesin sektöre yatırım yapabildiği),

4. Verimlilik ve performans odaklı (çok çalışanı ve verimliliği ödüllendiren, elinden daha fazla iş gelene daha yüksek maaş veren),

5. Kalitesizliği cezalandıran (kalitesizleri ayıklayan, çalışmayanın, başarısızların, şartları yerine getirmeyenlerin sözleşmesine son verebilen),

6. Sağlam finans sistemine dayalı (aldığı hizmetin bedelini kısmen hizmet alanların ödediği, devletin de “yükseköğretim kuponu”yla üniversiteye kamu kaynağını öğrenciler üzerinden aktardığı),

7. Sanayi ile işbirliği yapmayı ve şehirle bütünleşmeyi teşvik eden (Teknolojik araştırma ve uygulama merkezleri, tarih-kültür-sanatla ilgili araştırma merkezi ve etkinliklerin desteklendiği),

8. Yönetimde yetki-sorumluluk dengesi gözeten (Rektörün ekibiyle gelip, ekibiyle gittiği),

9. Rektör ve üst düzey yöneticilerin “seçim” ile değil, objektif-ölçülebilir kriterlere göre, “atama” ile belirlendiği,

10. Öğretim üyeliği mesleğini zeki ve yetenekli gençler için cazip hale getiren bir sistem.

Yukarıda 10 madde halinde özetlenen ilkeler üzerine bina edilecek bir sistem üniversitelerimizin kalitesini yükseltecek, bilgi ve teknoloji üretim kapasitelerini artıracak, ülkemizin itibarlı ve istikrarlı bir bölgesel güç ve dünya devleti haline gelme sürecine de ciddi katkı yapacaktır.

Ali Aydın – Bir olağanüstü hâl olarak barış

Geçiş çağına ait tüm belirtilerin kendisini görünür kıldığı bir zamanda yaşıyoruz. Edebiyattan sanata, eğitimden siyasete, neredeyse tüm alanlarda değişim ve dönüşümün öne çıktığı; lakin istikâmetinin belirsizliği ile geleceğe dönük beklentilerin kaygıyı ve endişeyi yüklendiği bir araftayız sanki.

İmralı görüşmelerinin başladığı haberinin ardından, bilinmeyen ellerin silahlarından çıkan kurşunlar, geride üç cenaze ve çok bilinmeyenli büyük bir denklemin içindeyken bile, ortak bir çağrı herkesin dilinde: Umudu koruyalım. Umudun ve kaygının birbirlerini eş zamanlı perdelediği bir kertede ülke olarak umudu kuşanmak istiyoruz.

Modern siyasetin sınırları ve kriz

Modern kesinliğin, öngörülerinin tam aksi sonuçları insanların önüne çıkarması, kesinlik duygusunun zayıflamasıyla birlikte tüm dünyayı bitişin ve başlangıcın flu bir kavşak noktasında şimdilik zorunlu bir iskâna zorluyor. Parametreler, geçmişin aşınmış sütunları gibi yanı başımızda, eski kabullerin yeni şartlara tercüme çabaları içerisinde beliriyor. Bu ise sadece krizi derinleştiriyor.

Modernitenin krizi, savrulmaları ve kırılmaları sürekli hâle getiriyor. Öte yandan nostalji, bugüne dair rezervi olanları şimdilik tatmin ederken, bugünü kuşatmaya ve kavramaya yetmiyor. Kriz eğitimde, sanatta, siyasette; hâsılı kendisinden neş’et eden tüm kurumları ile modernitenin tam kalbinde. Post- ön ekinin bugün için neredeyse eklemlenmediği hiçbir kavram kalmadı. Yalnızca bu bile yaşanan değişim ve dönüşümlerin belirsiz ve kararsız doğası ile birlikte, başkalığını vurgulamaya yetiyor.

Ulus-devlet modernitenin temel bir aktörüydü. İdeolojiler modern siyasetin içinde bir inanç ve düşünce ufku sunabilmelerinin yanında, bu temel aktörün sınırlarında, politik rekabetin dinamizmini sağlıyordu. İdeolojilerin dünyayı açıklayabilme kapasitelerinin düşüşü, öte yandan farklı aidiyet ve bağlılıklar ile yeni duyarlılık alanlarının yahut modernitenin ‘demir kafesinde’ baskı altında tutulanların modern siyasetin olağandışı unsurları olarak siyasal alanın içine nüfuz etmeleri, siyasetin tanım ve sınırlarının yeterliliği sorunu ile birlikte siyasetin krizini de derinleştirdi.

Modern siyaset, homojenleştirmeye ayarlı kavrayışı ve sunduğu sınırlı demokrasi imkânı ile vaat ettiğinin çok altında bir alanı halka sunarken; farklılık/ötekilik bahsinde ise sınıfta kaldı. Walter Benjamin, faşizmin modern siyasetin bir istisnası değil kuralı olduğunu, soykırımın aslında modern siyasetin tam kalbinde yer aldığını söylemişti. Auschwitz, Srebrenitsa, Gazze ve niceleriyle kendisini sürekli haklı çıkaran acı bir saptamaydı bu. Avrupa’da İslamofobyanın yükselişi, 11 Eylül sonrası yaşananlar, parlamenter rejimlerin gerçek bir öteki ile yüzleşmelerinin onları nasıl bir anda faşizmin sınırlarına doğru çektiğini gösterdi. Benjamin modern siyasette olağan bir hâl olan faşizmi aşmanın bir yolu olarak sürekli olağanüstü hâl çıkarmayı öneriyordu. Savaşın olağan hâle geldiği, çatışma ve ayrışmanın rutinleştiği bir noktada barışı istemek; günümüz dünyasında olağanüstü bir hâle herkesi çağırmakla eşdeğer bir noktada görünüyor.

Yeni bir başlangıç için barış

Duvarların ve sınırların, önyargıların ve dayatmaların, zora dayalı güç gösterileri üzerinden rızanın sorunsuzca üretilebileceğine duyulan inancın, tanımama ısrarının, hakikati tek bir kişinin ya da grubun tekeline alma çabalarının sürdürülebilirliği; kan ve gözyaşını yedeğine almadan ve hep ‘başkalarına rağmen’ gerçekleştirme koşulunu oluşturmadan bugüne kadar mümkün olmadı. Modern dönemde yükselen bir dalganın üzerinde seyreden bu tür anlayış ve yaklaşımlar, şimdi tam bir tersine çevrilmeyle dalganın altında kalmakla yüz yüzeler. Kategoriler, şablonlar kifayetsiz kalmakta; parantezler, içindekileri taşıma kapasitesinden yoksun, dışa doğru taşmakta/infilak etmektedir.

‘Ulus’, ‘birey’, ‘demokrasi’, ‘Türk’, ‘, ‘Kürt’ vs. artık kelimeler, devraldığımız anlamlarıyla birlikte kendilerini üretemiyorlar. Kelimeleri, önceden kazandıkları anlamlarına ya da size verildiklerinde taşıdıkları anlamlarına demirleyemezsiniz. En başta dil buna direnir. Hayatın akışı ve kendisi buna itiraz eder. “Yeni şeyler söylemek” kendisini hiç bu kadar yakıcı bir biçimde hissettirmemişti.

Bugün baktığımızda, toplumların değişim ve dönüşüm hızları birçok anlayışın muhafazasını, tercih edilen siyasal pozisyonların sürdürülme çabasını zorlayacak bir nitelikte. Siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel örüntülerin toplamının ağırlığı ile oluşan zihniyetler ve kavrama, anlama, yorumlama biçimleri, zamanın akışkan doğasının zoruyla belli bir hesaplaşma sürecini hem dışarıdan hem de içeriden yaşamaktalar.

Bugün, acıları birbirleriyle yarıştırmak değil herkesin acısı olduğu bilinciyle bir eşdeğerlilik zinciri içerisinde, hiçbirisini ikincil bir pozisyona itmeden itinayla yan yana koyabilmek önemli hâle geliyor. Bunu gerçekleştirmeye talip hangi siyasal hareket olursa olsun kendisi dışındakileri, kendisi kılmadan kendi yanında bulacaktır. Yeni siyaset ya da siyasetin yeni yönelimi bu noktayı belirgin hâle getiriyor.

Böylesi bir vasatta Türkiye, en yakıcı sorunu için barışın imkânını arıyor. Coğrafya kaderdir, diyordu Ahmet Hamdi Tanpınar. Kaderlerinde ortak olan insanlar şimdi bunun gereğini arıyorlar. Bu arayışın kendisi başlı başına son derece anlamlıdır. Lakin dilek ve temenni ya da içselleştirilmemiş bir çaba olarak kalmamalı.

Bu noktadan ilerleyebilmek için belki de adımlardan çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Aradığımız belki de sıçrama; inançta, düşüncede, siyasette ve yaşamın içinde her yerde. Olmak fiilini ciddiye alarak barışın kuvveden fiile geçmesinin imkânlarını sahici kılmak gerekiyor. Barış, stratejik bir değerlendirmenin olası sonucuna indirgenmeyecek kadar önemli görüldüğünde gerçekleştirilebilirliği kuvvetli bir hâle dönüşecek. Savaşın, gözyaşının, çatışmanın olağan hâle geldiği bir dünyada; olağanüstü bir hâle, barışa ihtiyacımız var.

Taraf, 21.01.2013

Yıldıray Oğur – ‘Oo sen de başımıza dert olacaksın’

“Sonradan başa dert olan evin çocuğu.” Can Dündar’ın ustası için biyografi yazma konusundaki ustalığını konuşturduğu kitabını bitirince Birand için söylenecek en uygun sözün bu olduğunu düşünüyor insan.

Erenköy’de bir konakta doğmuş, İstanbul’un elit sınıfı içinde büyümüş, babasını kaybettikten sonra annesiyle yaşam mücadelesi verdikleri o dökülen konağın her yerinden soğuk alan odalarından birinde kaynar suyla bir bacağı erimiş bu yalnız çocuğun bir kolundan Türkiye’nin en zengin adamı Vehbi Koç, bir kolundan da Türkiye’nin en büyük gazetecisi Abdi İpekçi tutmuştu.

Belki Türk basınında bildiğimiz pek çok isim gibi sokaklardan, büyük davalardan, partilerden, örgüt gazetelerinden gazeteciliğe geçiş yapan bir muhalif değildi. Gazetelerin bir siyasal mücadele aracı, gazeteciliğin de bir siyasal aktivizm faaliyeti olduğu bir ülkede, o sadece işinin iyi yapmak isteyen iyi bir profesyoneldi. Onu tehlikeli yapan da işte tam da buydu. Hiçbir siyasal yarar ve kaygı gütmeden sadece profesyonel duygularla hakikatin peşinden hırsla gitmek. Rejimle, askerle ideolojik ortaklıkları olan muhaliflerin el atamadığı bütün cızz meselelere bu yüzden ilk o böylesine bir profesyonel safiyetle el attı. Hem de tüm bunları sistemin tam merkezinde, beyaz Türkler dünyasında, güçlü adamların neredeyse hepsine bir kol mesafede durup yaptı.

Eşinin babası gazetedeki patronuydu. Nikâh şahitleri Forest Gump vari bir yanlış anlama sonucu dönemin eli kanlı Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün’dü. Semiramis Pekkan’la aşk yaşayınca babasına küsen eşi için işini kaybetme noktasına geldiğinde Vehbi Koç’a gidip, herkesin almak için sırada beklediği Anadollardan birini, daha yüksek bir fiyata elden çıkarmak üzere kendisine satmasını teklif edecek mesafedeydi.

Ama Türkiye’nin ilk büyük askeri skandal haberinin altında Taraf’ın yayına başlamasından 32 yıl önce onun imzası vardı. Kıbrıs çıkarması sırasında Türkiye’nin nasıl battığını bilmediği Kocatepe Zırhlısı’nın Türk jetleri tarafından yanlışlıkla batırıldığını Türkiye ilk ondan öğrendi. O da bunu Brüksel’e tayini çıkan batan geminin komutanı Güven Erkaya’dan, iki şişe şarap ve bir şişe büyük konyak eşliğinde. Gazetenin basılacağı gün Birand elinde Roma biletiyle havalimanında kaçmak için hazır beklemekteydi.

TSK ile ilgili ilk kitabı da o yazdı. Hem de en üst düzey generallerle konuşarak. Ama güvenip konuştukları bu iyi gazetecinin objektif olarak aynaya yansıttığı görüntüleri askerlerin hoşuna gitmedi. Üst üste açıklamalar, tekzipleri yayınladılar.

Onca muhalif gazetecinin, siyasi kariyerleri olan köşe yazarının yazmaya cesaret edemediğini de 3 Mart 1987’de ilk o yazdı. “Kürt sorununu askerî harekâtla çözemeyiz” başlıklı yazısıyla ana akım medyada Kürt Sorunu adını ilk o kullandı. Bir yıl sonra Öcalan’la ilk röportajı da o yaptı. Bir gazeteci neyi sorması gerekiyorsa onu sorarak. Milliyet’in matbaası basıldı, gazetelere el kondu. Hakkında 14 yıl hapis isteğiyle dava açıldı. Davayı o anda röportaj yaptığı Portekiz Cumhurbaşkanı’ndan öğrendi.

Sıra gelmişti üçüncü cızz konuya. Muhalif bilinenlerin bile devrim dediği 27 Mayıs’ı hem de TRTekranında tarih önünde hesaba çeken Demirkırat belgesinin altında da onun imzası var.

Bütün bunları yapan birinin linç edilmemesi mümkün müydü. Genelkurmay arşivlerinin müdavimiUğur Mumcu ile devletin sadık bekçisi Emin Çölaşan’a Birand’ın TRT’yi dolandırdığı dosyaları bavullarla teslim edildi. Onlarca farklı ülkede iş yapan bir uluslararası gazetecinin yarı sovyetik bir kurumla iş yaparkenki karşılaşacağı olağan mali meseleler üzerinden bir linç kampanyası başlatıldı.TRT, her salı akşamı kimselere randevu vermeyen Türkiye ile dünya liderlerini buluşturan 32. Gün’ü yayından kaldırdı.

Sonra özel kanallar. Devletin yok ettik dediği kampta Osman Öcalan’la görüşünce TRT’nin, Genelkurmay’ın montaj iddiaları, Yeşil’in suikast için peşine düşmesi, askerlerle ilgili bir haber yüzünden askerî mahkemede yargılanmak ve 28 Şubat’taki tavrı yüzünden andıç iftirasıyla işini kaybetmek. Kıbrıs, AB tartışmalarında televizyondan tek başına verdiği mücadeleler. Ergenekon iddianamelerine yansıyan pek çok başka suikast planı, fikri, niyeti.

Ama bunların hiçbiri onu yine de bir politik muhalif yapmaya, sistemin dışına itmeye yetmedi. O bir cenazede adını vererek kendisine hain diyen yarbayı, faksla Genelkurmay Başkanı’na şikâyet edecek naiflikte biriydi. “Sen kendini ne sanıyorsunuz da Genelkurmay’a faks gönderiyorsun” diye telefonda bağıran Erol Özkasnak’ı da Vehbi Koç’un kendisini emanet ettiği İnan Kıraç’a şikâyet edecek kadar sistemin içinden işlerini halleden pragmatik biri.


28 Şubat
 belgeseli yüzünden sorun yaşadığı solcu çalışma arkadaşı onun adını duyan askerlerin röportaj vermediğini bir eleştiri olarak anlatmıştı. Kemalistler ve askerler onu hiçbir zaman affetmediler, evet. Çünkü o, Türkiye’nin ana akım medyasında en yüksek konumlara gelmiş, arkasında hiçbir politik bagajı olmayan ilk liberal demokrat isimdi. Ondan nefret edenlerin “Amerikan ajanı” dedikleri bu gazeteci, savaş sırasında Vietnam’da konuştuğu rahibin “Şu zavallı halk için bir ay sakal bırak. Biz Budistler için en büyük dostluk işareti budur” sözünü bir ömür boyu tutmuş iyi bir adamdı.

1962 yılında Galatasaray Lisesi’nin yıllığını hazırlayacak Broşür Kolu olarak Ankara’da ziyaret ettikleri İsmet Paşa gazeteci olmak istediğini öğrenince bu lise öğrencisi genç adama “Oo sen de başımıza dert olacaksın” demişti. Tam olarak böyle oldu. Mehmet Ali Birand bir parçası olduğu sistemin başına bela oldu. Devletin karanlık koridorlarında turuncu saatiyle herkese laf atarak dolaştı.

Bu yüzden bütün Türkiye onun arkasından aynı şeyi söyledi: İyi bilirdik.

Biz gazeteciler ise bunu daha yüksek sesle söylüyoruz: Biz çok daha iyi bilirdik.

Taraf, 20.01.2013

 

Bu defa farklı

Bir provokasyon ancak bu kadar tersine tepebilirdi.

Paris cinayetlerini planlayanlar bu yolla İmralı görüşmelerini baltalamayı, barış sürecini durdurmayı hedeflediyseler, amaçladıklarının tam tersi bir sonuca yol açtılar. Diyarbakır’daki cenaze töreni, cenaze töreni olmaktan çıkıp görkemli bir barış mitingine dönüştü.

Provokasyonları önlemenin tek çaresi budur işte. Birileri bir provokasyon yaptığında herkes birden parmağını aynı noktaya çevirip“İşte provokasyon” derse, o artık bir provokasyon olmaktan çıkar.

Kimse provoke olmazsa, provokatörler elleri işte böyle böğürlerinde kalır. Türkiye halkı o kadar çok provokasyon tecrübesi yaşadı ki, sonunda provokasyonların sökmediği, kül yutmayan bir kamuoyu oluştu.

Toplum ağırlığını koyunca

Her şey gösteriyor ki, bu defa iş bundan öncekilerden farklı.

Miting alanındaki yüz binlerin olgun ve itidalli tavrı, o alanda olmayan ama yüreği bu sürecin devamı için atan milyonların günler öncesinden başlayan iyi niyetli uyarıları, Türkiye’nin neredeyse bütün kanaat önderlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve siyasetçilerin tam desteği, yani her şey, bu defa işin ciddi olduğunu gösteriyor.

Çünkü bu defa halk olaya ağırlığını koyuyor. Şiddetin son bulması için şimdiye kadar hiç olmadığı kadar açık ve kesin bir irade beyanında bulunuyor toplum ve artık bunu Bahçeli bile görüyor; bu sorunu çözerse AK Parti yüzde 70’e çıkar diye hesaplar yapıyor.

“Milliyetçi-muhafazakâr” denilen kamuoyunun Bahçeli’nin sandığı tarzda milliyetçi ya da muhafazakâr olmadığı çıkıyor ortaya. Bu muhafazakârlık, çözümsüzlüğü muhafaza anlamına gelmiyor.

Bakın son kamuoyu araştırmasına, AK Parti’nin oyu yüzde 53’e çıkmış. Daha şimdiden, barışın sadece lafıyla yükselişe geçtiyse iktidarın oyları, bir de silahlar gerçekten susarsa yaşanacak oy patlamasını varın siz hesap edin.

Sıra ikinci fobide

Bizim devletin tarihi olarak iki büyük fobisi vardı. Ruhunu ele geçirmiş, bütün politikalarına yön veren ve bütün büyük yanlışlarının kaynağını teşkil eden iki fobi: “Şeriat gelir” ve “bölünürüz” fobisi…

Erdoğan, iktidara gelişiyle ve iktidara geldikten sonra uyguladığı politikalarla önce birinci fobiyi, “şeriat gelir” fobisini boşa çıkardı; artık kimse ülkeye şeriat geleceğinden filan korkmuyor.

Eğer Kürt meselesindeki demokratik açılımı tamamlayabilir, şiddeti bitirebilir ve bütün bunları Türkiye’nin bütünlüğünü bozmadan gerçekleştirirse, bölünme fobisini de yenmiş, devleti ve toplumu bütün korkularından özgürleştirmiş olacak.

İşte Türkiye asıl o zaman uçacak!

Mehmet Ali Birand

Ölümün bu kadar yakışmadığı insan azdır. Bu enerji, bu dinamizm, bu yaşama sevinci nasıl oldu da uçup gitti bir anda…

Günlerdir mesleki başarıları anlatılıyor ekranlarda. Evet, başarılarına kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. Ama başarılı insanlar her zaman iyi değildir. Mehmet Ali Birand iyi bir insandı.

Yaptığı belgesele de, yazdığı yazıya da, sorduğu soruya da inanan; doğruyu bulma dışında hiçbir hesabı olmayan, eleştirisinde de, özeleştirisinde de dürüst bir insan…

Son röportajlarından birinde “Samimi bir insan olarak hatırlanmak isterim” demiş. Ben kendi payıma onu zaten hep böyle hatırlayacağım. Kocaman gülüşü, çocuksu merakı, naifliği ve kalbe işleyen samimiyetiyle…

Bugün, 19.01.2013

Barış sürecinde eğitimin rolü

Türkiye son gelişmelerle Kürt sorununda ciddi bir mesafe kaydetti. Provokasyonlara rağmen barışa dair umutların arttığı yeni bir döneme girmekteyiz. Barışa dair fikirlerin/ projelerin sıklıkla konuşulacağı ve hayata geçirileceği böylesi önemli bir zaman diliminde herkese büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu dönemde mevcut eğitim anlayışı da ivedilikle gözden geçirilmeli ve birtakım reformlarla sürece katkı sunması sağlanmalıdır. Resmi ideolojiye endeksli, iç ve dış tehdit üzerinden kurgulanan dolayısıyla özgür düşüncenin ve farklı kültürlerin birer tehlike olarak görüldüğü kutsal devletçi bir eğitim anlayışla bugüne kadar hiçbir sorunumuzu çözemediğimiz bir gerçektir.

BARIŞ TEMELLİ EĞİTİM

Bilindiği gibi tek partili sistemlerin ‘hâkim ideolojisi’ iktidarı elde tutmanın en önemli aracı konumundadır. Tek parti etrafında toplanan çekirdek kadro tarafından toplum tepeden aşağıya sistematik bir şekilde dönüştürülmeye çalışılır. Bu bakımdan modern ulus devletler varlıklarını eğitim kurumlarına borçludurlar. Resmi ideolojinin içselleştirilmesi için eğitimin her şeyden evvel milli ve pozitivist bir nitelikte olması gerekiyordu. Dolayısıyla bu hedefe zarar verecek her türlü aykırılığa asla müsaade edilmedi. Bugün anadilde eğitim hakkı denildiğinde ‘bölücülük’ olarak algılayan, resmi dilin dışında hiçbir dile saygı göstermeyen, farklı kültürleri tanıma erdeminden uzak bu yüzden her gördüğü farklılığa düşman gözüyle bakan kendi kültürünü, dilini ve kimliğini tek üstün dil, kimlik ve kültür olarak gören bir zihniyetin varlığını ne yazık ki ulus devletçi bir anlayışla kurgulanan milli eğitime borçluyuz. Bu katı, yasakçı ve darbeci anlayış hiçbir zaman Türkün, Kürdün, Alevinin, Ermeni’nin bir arada yaşabileceği evrensel insan haklarının geçerli sayıldığı ciddi bir hukuk devletini arzu etmedi.

ANDIMIZ KALDIRILMALI

Çocuklara her gün rahat hazırol komutları eşliğinde okutturulan andımız adlı yemin metninin gerek içeriği ve gerekse okutma biçimi özellikle bu süreçte bir kez daha gözden geçirilmelidir. Özellikle ant da geçen ‘ varlığını Türk varlığına armağan etme’ eğilimi bugün eğitimin ne denli tek-tipleştirici bir özelliğe sahip olduğunu göstermesi açısından manidardır. Bu bakımdan bugün Kürt çocuklarına her gün Türküm dedirten andın kaldırılması yerinde olacaktır. Keza ders kitaplarının içeriğine de bu minvalde revize edilmelidir. Gelinen noktada tüm etnik, mezhep, ırk ve düşünce farklılıkları bu ülkenin çocuklarına artık önyargısız bir biçimde tanıtılmalıdır. Eğitim özgür bireylerin yetişmesine vesile olmalıdır. Bu bakımdan özgürlükçü, çoğulcu ve esnek eğitim anlayışlarına şans tanınmalıdır. Bunun için öncelikle eğitim kurumlarının mutlaka özgürleştirilmesi gerekmektedir. Son zamanlarda Sayın Ömer Dinçer’in de gayretleri bu yönde. Bu eğitim adına bir kazançtır ne var ki bu yapının artık ivedilikle reforma edilmesi gerekmektedir.

Yeni anayasada ‘eğitim özgürlüğü’ bu ülkede yaşayan tüm farklılıkları da gözeten bir anlayışla yeniden tanzim edilmelidir. Eğitim bireyin çevresinde başka renklerin, dillerin, görüşlerin, inançların ve hayatların da olabileceği ve bunların da birer tehdit değil zenginlik olduğu gerçeğinden yola çıkarak özgürlükçü bir anlayışla yoluna devam etmelidir.

Yeni Şafak, 20.01.2013

Taksit taksit gelen başörtüsü özgürlüğü

Türkiye farklı bir ülke; bir yandan demokrasi ve hukuk devletinden söz edilirken, diğer yandan hak ve hürriyetlerin alanını daraltıcı yöndeki düzenlemeler kaldır kaldır bitmiyor. 1982 Anayasası 17 kez değiştirildiği halde hala otoriter nitelikli hükümler varlığını sürdürmektedir. Anayasanın Başlangıç kısmı bile bu Anayasanın otoriter ruh ile donanımlı olması için tek başına yeterlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) hak ve hürriyetlerin alanını daraltıcı yönde verdiği birçok kararının meşruiyet kaynağını, Başlangıç hükümleri teşkil etmektedir. Bu sadece sorunlu alanın anayasal kısmı; meselenin bir de kanuni ve idari düzenlemeler yönü mevcuttur.

DAYAĞANAĞI OLMAYAN YASAK

Özellikle başörtüsü ile alakalı hukuki düzenlemeler tam bir ‘kerratlı yasaklama’ sistemini yansıtmaktadır. Bir taraftan kanunla Anayasanın 13. Maddesine aykırı bir şekilde verilen yetkilere dayanılarak çıkarılan yönetmeliklerle, diğer taraftan başta AYM olmak üzere yüksek yargı mercileri tarafından verilen kararlarla başörtüsü yasağına yönelik bir dizi yasaklama duvarları örülmüştür. AYM, geçmiş yıllarda başörtüsü yasağını o kadar katı bir şekilde savunmakta idi ki, önce 07.03.1989 tarihli kararı ile yükseköğretim kurumlarında okuyan bayan öğrenciler için başörtüsü serbestisi getiren kanunu iptal etti. Daha sonra, 28.10.1990 tarihli Kanunda yer alan ‘Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumları’nda kıyafet serbesttir’ (Ek 17. madde) hükmünü Anayasaya uygunluk yönünden inceledi. AYM, 09.04.1991 tarihli kararında, her ne kadar önüne gelen Ek 17. Madde hükmünü Anayasa’ya aykırı bulmadı ise de, iptal talebini reddeden kararının gerekçesinde, 1989’da verdiği iptal kararına atıf yaptı ve bu kararında, Ek 17. Madde ile getirilen serbestinin başörtüsünü kapsamadığına hükmetti.

Bu durum karşısında, Türkiye’de başörtüsü yasağı çok mandallı kapılarla kapalı esaret zindanına çevrilmiştir. Malum cezaevlerinde hem çok sayıda kapı vardır, hem de her kapıda çok sayıda anahtar ve mandal mevcuttur; maksat, o kapının, üzerinde tasarruf yetkisi olanların iradesi haricinde açılamamasıdır.

TAKSİT TAKSİT ÖZGÜRLÜK

Gelelim tekrardan başörtüsü yasağının kaldırılması meselesine. 2013’ün ilk günlerinde Danıştay 8. Dairesi başörtüsü yasağı ile aynı zeminde yer alan peruk ile alakalı yasaklayıcı işlemi meşrulaştıran idare mahkemesi kararını iptal etti. Şayet bu kararın devamı gelir ise başörtüsü yasağı kapısının bir mandalı açılmış olacak demektir. Star Gazetesi Yazarı Sayın Elif Şafak, 13.01.2013 günü ‘Öğretmenler Okullara Başörtülü Olarak Girebilir’ başlıklı bir yazı yazdı. Yazının ayrıntısına bakıldığı zaman, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çıkarılan yeni yönetmelikle, bir önceki yönetmelikte mevcut olan başörtüsü yasağının kapsamının daraltıldığından söz edilmektedir. Milli Eğitim Bakanı tarafından verilen bilgiye göre, önceki yönetmeliğe göre, İlkokul, ortaokul, lise ve üniversitede okuyan bütün talebelerin, buralarda görev yapan öğretmenlerin, idari personelin, görevlilerin ve hizmetlilerin tamamı başörtüsü yasağı kapsamında yer almakta idiler.

KOD ADI ‘657’

Yeni yönetmelikte, yasak kapsamı sadece ilkokul, ortaokul ve liselerdeki öğrencilerle sınırlandırılmış; buralarda görev yapan öğretmenler, idari personel, görevliler, okul idarecileri ve hizmetliler bu yasak kapsamı haricinde bırakılmıştır. Tabii ki bu, insanları heyecanlandırıcı nitelikte bir bilgi idi. Sayın Şafak da bu heyecanla olsa gerek, hemen almış kalemi eline ‘Öğretmenler Okullara Başörtülü Olarak Girebilir’ başlıklı yazıyı yazmış. Çok geçmeden O da 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ile bu kanuna istinaden çıkarılan 16.07.1982 tarihli ve 8/5105 sayılı Bakanlar Kurulu Kararını hatırlamış. Bu kez de 16.01.2013 günü ‘Kod Adı: 657’ başlıklı makaleyi yazmış. Bir diğer ifadeyle, Sayın Şafak, birden ‘başörtüsü yasağı kapısı’nı kilitleyen 657 Sayılı Kanun ile bu Kanuna istinaden çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararı ‘mandal’ını hatırlamış.

İLK ADIM ATILDI

Peki, bu gelişmeleri nasıl okuyacağız? Anlaşılan şimdilik iki mandal açılmış gibi görünüyor. Birincisi, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çıkarılan ve kısmi bir serbesti sağlayan yönetmelik. Burada mandalın tam olarak açıldığını söyleyebilmek zordur. Çünkü ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik başörtüsü yasağı hala devam etmektedir. Bu yönetmelikten, sadece İlkokul, ortaokul, lise ve üniversitede görev yapan öğretmenler, idari personel, görevliler ve hizmetliler ile yükseköğretim öğrencileri ve personeli için öngörülen başörtüsü yasağını öngören hükümler çıkarılmıştır.

İkinci mandalın açıldığına kesin kanaat getirmek için, Danıştay’ın başörtüsüne serbesti sağlamayı meşrulaştıran daha başka kararlarını beklemek gerekiyor. Çünkü burası Türkiye, ne zaman ne olacağı belli olmaz. Meşhur bir söz vardır; bir çiçekle bahar gelmez; umumi olarak çiçeklerin açılması ve her tarafın yeşilliklerle donanması ile ancak baharın geldiği anlaşılır. Bu vesileyle Danıştay’ın vereceği daha başka kararları da görmek gerekir.

AYM NE DİYECEK

Bu durumda, başörtüsünü yasaklamaya yönelik mandallardan bir kısmı devam etmektedir. Bunların başında AYM tarafından korunan mandal gelmektedir. Diğer mandalların bir kısmı yönetmeliklerden kaynaklanmaktadır. Bunların varlığını sürdürmesi ya da kaldırılması, bir yandan Danıştay’ın tutumuna, bir yandan da yürütmenin tutum değiştirerek yönetmelik ve Bakanlar Kurulu Kararlarında değişik yapmasına bağlıdır. Fakat burada, yine belirleyici unsur Danıştay’dır. Çünkü Danıştay başörtüsü yasağının sürdürülmesi yönünde ortaya koymuş olduğu önceki tutumlarından esaslı bir şekilde değişikliğe gitmediği takdirde, yürütme tarafından yapılacak değişiklikler akim kalmaya mahkûmdur. Yani idari işlemlerden kaynaklanan mandalların kalkması, Danıştay’ın önceki tutumunu süreklilik arz edecek şekilde değiştirmesine bağlı bulunmaktadır.

ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR KARAR ŞART

Burada belki de kaldırılması en zor mandalı, AYM’nin katı tutumu ve verdiği kararlar teşkil etmektedir. Nitekim TBMM tarafından gerçekleştirilen başörtüsünü yasaklayan kapının bir mandalını kaldırmaya yönelik hamle, AYM tarafından 1989 ve 1991 tarihli kararlarla akim bırakılmıştı. AYM, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve AK Parti hakkında vermiş olduğu muhtelif kararlarla, başörtüsüne yönelik AYM kaynaklı mandalın varlığını sürdürmesi yönündeki tutumunu en katı bir şekilde ortaya koymuştur. AYM’nin bu konuda bir tutum değişikliğine gidip gitmediğini gösteren yeni bir kararı yoktur.

Ve bu mandal kalkmadığı takdirde, TBMM tarafından başörtüsü serbestisini sağlamayı amaçlayan ‘mandal kaldırmaya’ yönelik her bir yasama işlemi akim kalmaya mahkûmdur. Diğer yandan Anayasadaki, yüksek yargı organlarının başörtüsü yasağını öngören mandalları meşrulaştırmaya dayanak teşkil eden hükümlerin de Anayasadan ayıklanması icap etmektedir. Bunun başarılı olması da, AYM’nin tutum değiştirmesine bağlı bulunmaktadır. Çünkü AYM, kendisi kaynaklı mandala o kadar katı bir şekilde sahip çıkmaktadır ki, Anayasal yetkilerinin de dışına çıkmak pahasına, yapılan Anayasa değişikliklerini de denetleyerek iptal etmek suretiyle, bu mandalın kaldırılması konusundaki kilit konumunu muhafaza etmektedir.

Türkiye’de başörtüsü serbestisine yönelik iyileşmeler taksit taksit gerçekleşmektedir. Sayın Şafak bu durumu şu şekilde özetlemektedir: ‘Eh ne yapalım. Ben boşuna demiyorum burası Türkiye. Özgürlükler de taksit taksit buzdolabı da taksit taksit…’. Evet, taksit bir Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğinde yapılan değişiklik. Taksit iki (devamının gelmesi şartıyla) Danıştay 8. Dairesinin kararı. Acaba yeni taksitler, Bakanlar Kurulu kararı ve AYM’nin tutum değişikliği olabilir mi? Bekleyip göreceğiz.

Yeni Şafak, 20.01.2013

Elbette ‘hubbu Ali’den’ değil!

İmralı görüşmelerinin kamuya duyurulmasının üzerinden bir ay geçti.

Parlamentoda grubu bulunan dört partiden üçü görüşmeleri destekliyor, medya dikkatli; kolaylaştırıcı bir dil kullanmaya gayret ediyor ve toplumun ağırlıklı bir kesimi açık bir şekilde görüşmelerin arkasında duruyor.

Ama bütün tablo bundan ibaret değil tabii. Süreç ilerledikçe pozisyonlar da netleşiyor; bundan rahatsızlık duyan ve mesafe kat edilmesini zorlaştıran tavırlar da belirginleşiyor.

Bu meyanda bilhassa Kürt siyaseti üzerinde etkili olan bir tavra dikkat çekmek gerekiyor: Bu da, AKP’ye karşı tüm umutlarını Kürt siyasetine ve Kürt meselesinin çözümsüzlüğüne bağlamış olan Türk solu içindeki bir kesimin tavrı.

Toplumsal düzeyde bir karşılığı yok onların; meşru siyasi alanda AKP’yi zorlayabilme ihtimallerinin olmadığını da biliyorlar. Kendi başlarına verecekleri bir mücadeleden AKP’yi zayıflatacak bir netice elde edilemeyeceğinin farkındalar. Bu yüzden de, Kemalizm’den tevarüs ettikleri bütün devletçi ve milliyetçi önyargılarını içlerine atıp, AKP’ye karşı en güçlü hatta neredeyse tek muhalefet odağı olan Kürt siyasetine demir atmış durumdalar.

Onlarınki hiç kuşkusuz “hubbu Ali’den değil buğzu Muaviye’den”. Yani Kürt muhibbi kesilmelerinin altında “Kürt sevgisi” değil “AKP düşmanlığı” yatıyor. Öcalan ile devlet arasında görüşmelerin başlamasının ardından, Mesut Yeğen’in deyimiyle “ya PKK silah bırakırsa” korkusu bu kesimde belirgin biçimde hissediliyor. Sürece dair analizlere de bu “telaş” damgasını vuruyor.

Onlara göre AKP’ye hiçbir şekilde güvenilemez, bu nedenle de görüşmelere çok büyük bir anlam atfedilmemeli. Bu “görüşme” veya “müzakere” aldatmacasının amacı da Kürtlerde umutları yeşertip gücünü perçinlemek ve iktidarını tahkim etmek. Yoksa AKP’nin asla bir çözüm niyeti yok. Dolayısıyla görüşmelere bel bağlamak ve bundan bir sonuç çıkacağını ummak, AKP’nin oyununa gelmekle eş anlamlı. Buna karşı uyanık olunmalı, AKP’nin göz boyamalarına kanmamalı.

Öcalan, hazırladığı “yol haritası ve eylem planı”nda sorunun çözümünde müzakerenin ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor; “Tarafların müzakere pozisyonunu hiç küçümsememek gerekir. En küçük bir müzakere zemini, en gelişkin ve en başarılı geçen güç eylemlerinden daha değerlidir” diyor. Öcalan görüşmelere büyük bir değer biçerken, bu kesim Öcalan’dan daha radikal bir tutum sergiliyor; görüşmeleri sürekli “tasfiye” ve “teslimiyet” kavram setiyle birlikte ele alıyor ve PKK’deki kadim kaygıları ayaklandırmaya çalışıyor.

Gerçekten dramatik bir durum bu. Bu kesim, AKP ve PKK’den sürecin ruhuna uygun düşmeyen bir sesin çıkmasını dört gözle bekliyor. AKP’den bu yönde bir açıklama geldiğinde, bunu mümkün olduğunca abartarak veriyor ve böylelikle “AKP ile olmaz” düşüncesini işliyor. Aynı şekilde PKK’den de, görüşmeden çok silaha vurgu yapan aktörlere kulak kabartıyor; bunun “PKK’nin hissiyatını yansıtan asıl düşünce” olduğunun propagandasını yapıyor.

Alttan alta ve incelikle verilen mesajın içeriği açık: Şiddete başvurmadan bir çözüme ulaşılamaz ve şiddetten vazgeçilmesi hâlinde Kürtlerin kazanımları muhafaza edilemez.

Mazideki devrim hayallerini ve siyasal fantezilerini Kürt gençlerinin canı üzerinden gerçekleştirmeye çalışan bu kesimler için, ezeli düşmanları olan AKP ile Kürt siyasetinin mutabakata varması ve çatışmaları sonlandırması vahim bir ihtimal anlamına geliyor.

Bu ihtimali bertaraf etmek için hani neredeyse PKK’nin radikal unsurlarından daha fazla bir iştiyakla“Vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur” sloganını sahipleniyor ve silahlı mücadelenin faziletlerinden dem vuruyorlar.

Ama keşke sorunumuz bundan ibaret olsaydı. İşin kötüsü, PKK ve BDP karar vericileri üzerinde hafifsenmeyecek bir etkisi var bu kesimin. Öcalan’ın bir ara Türk ordusunu, AKP’ye karşı uyarma ihtiyacı hissetmesinde, Tuğluk’un AKP’ye karşı Kemalistlere işbirliği çağrısı yapmasında bu etkinin gücünü görmek mümkün. Özellikle PKK’de “Ankara grubu” olarak bilinen ekip bu kesimlerle aynı ideolojik bakışı paylaşıyor ve aynı dalga boyunda siyaset yapıyor. Bu kesimlerden yükselen belirsizlik, kaygı ve endişeler BDP’nin de inisiyatif almasını ve sürece etkin bir rol üstlenmesini zorlaştırıyor.

PKK ve BDP, hamasi nutuklarla kendilerine sürekli gaz veren ve “barış olacaksa bile bu AKP ile olmasın” ruh hâlindeki bu kesimlerden yakasını sıyırdıkça, barış ihtimali de o ölçüde yakınlaşacak.

Taraf, 18.01.2013