Ana Sayfa Blog Sayfa 414

TSK: Bir ordu mu, bir parti mi?

Orduların sivil siyasî otorite tarafından demokratik kontrole tabi tutulması her demokratik ülkenin problemidir. Hatta bunu demokratik olmanın şartlarından biri olarak sayanlar da vardır. Bunun çok haksız ve yanlış olduğu söylenemez.

Nitekim, istikrarsız demokrasilerde, istikrarlı demokrasilerin tersine,  sık sık askerî darbeler oluyor. Askerler, çeteler hâlinde veya bir kurum olarak topluca,  çeşitli gerekçelerle, hükümetleri devirerek iktidarı ya bizzat eline alıyor ya da sadakatinden emin olduğu aktörlere veriyor. Bu yüzden, ordunun sivil kontrolü demokrasi teorisi ve pratiği açısından hayatî derecede önemli. A. Heywood’un “Siyaset” (Adres Yayınları) adlı kitabında işaret ettiği üzere ordunun siyasî otoritenin kontrol ve denetimi altında tutulmasının metotları genel olarak iki grupta toplanır. S. Huntington bunlara “nesnel” ve “öznel” metotlar adını verirken E. Nordlinger hemen hemen aynı anlama gelecek şekilde “liberal” ve “sızma” terimlerini kullanır. İlkinde (nesnel-liberal metot) siyasî ve askerî roller-sorumluluklar arasında net ve kesin bir ayrım yapılır. Bunun anlamı ordunun siyasetten mutlak anlamda uzak tutulmasıdır. Bu amaçla; 1) Ordu, sivil liderlere resmen tabi kılınır, 2) Askerî alanlar ve konularda bile politika üretmede siviller sorumlu ve yetkili olur, 3) Ordu mensuplarının siyasî bakımdan tarafsız olması istenir ve beklenir. Bunu yapmayanlar ordu dışına atılır. İkincisi (öznel-sızma yöntemi), daha çok anti-demokratik (otoriter ve totaliter) rejimlerde karşımıza çıkar ve orduya siyasî liderlerin değer ve ideallerinin aşılanması yoluyla ordunun lidere bağlanmasına dayanır. Buna, ordunun politize edilmek yoluyla kontrol edilmesi yöntemi de denebilir.

Yazının devamını Zaman Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.

O sözü ırkçılık değil milliyetçilik söyletti

Yasama organında “anadilde savunma” hakkıyla ilgili kanun tasarısının görüşülmesi sırasında Cumhuriyet Halk Partisi’ne mensup bir milletvekilinin sarf ettiği “Türk ulusu Kürt milliyetiyle eşit olamaz” sözü genel kamu oyunda olduğu gibi CHP’nin kendi içinde de tepkiler yol açtı. Ama tuhaf bir şekilde, tepkiler “ırkçılık” eleştirisiyle ve bu sözün Kürt sorunu bağlamında yarattığı rahatsızlıkla sınırlı kaldı.

Birisi milliyetçilikle bağlantılı “uygunsuz” bir söz ettiğinde hep aynısı oluyor: Konu onunla doğrudan doğruya ilgili olmasa da, herkes ırkçılığı taşlamakla yetiniyor. Irkçılığın bu şekilde günah keçisi yapılması sayesinde milliyetçilik de kurtarılmış oluyor. Böylece, yedisinden yetmişine bütün Türklerin zihnine, ırkçılık şeklini almayan milliyetçiliğin iyi olduğu fikri bir kere daha nakşedilmiş oluyor.

Siyasi rekabet
Bu strateji siyasi rekabette de bayağı işe yarıyor: Size, kendi milliyetçiliğinizi hiç gündeme getirmeden, o “uygunsuz” söz yüzünden muhalifinizi eleştirme, kınama imkânı veriyor. CHP milletvekilinin o sözü zorunlu olarak ırkçı olmayan, ama onun (ve partisinin) milliyetçiliğini dışa vuran bir söz. Ama siz de özünde milliyetçi olduğunuzdan, kendinizi kayırmak için mecburen CHP’li milletvekilinin “ırkçılığı”nı hedefe oturtuyor, yani aslında “topu taca atıyor”sunuz.

Karşı çıkar mıydınız?
Bir de özellikle AKP’liler kendilerine şunu sorsunlar: Kürt sorununun bugün içinde bulunduğu özel bağlam söz konusu olmasaydı, “üst kimlik-alt kimlik” ayrımından hoşnut olan bir grup olarak, siz bu söze aynı şiddetle karşı çıkar mıydınız?

Oysa, CHP’yi eleştirmekte esastan haklı olabilmeniz için sizin kendinizin milliyetçiliğe uzak olmanız gerekiyor. Yoksa, CHP’nin milliyetçi bir parti olduğu gizli-saklı bir şey değil. Nitekim, Hüseyin Aygün’ü eleştirme sadedinde CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu milliyetçiliğin partisinin bir ilkesi olduğunu bize zaten hatırlatmıştı.

Bu söz yanlıştır
“Türk ulusu Kürt milliyetiyle eşit olamaz” sözünün zorunlu olarak ırkçılık anlamına gelmediğini söyledim. Evet öyledir, ama bu söz yine de eleştirilmeyi hak ediyor. Sadece konjonktürel nedenlerle, yani tam da Kürt sorununun çözümü için umutların yeniden yeşerdiği bir sırada ana muhalefet partisi adına söylenmiş olmasından değil, bu söz genel olarak yanlıştır.

Çünkü, bu söz devletleşmiş milliyetçiliğin kendisine tâbi halklar/uluslar karşısındaki kibrinin tipik bir ifadesidir. Bu sözün sahibi/sahipleri demek istiyor(lar) ki, benim milletim (veya ulusum) “gelişmiş”, yani kendi devletine sahip olmuş bir “millet”tir; seninki ise etnik-kültürel bir “topluluk”tan ibarettir. Senin “geri” topluluğun için olsa olsa “milliyet”ten söz edilebilir, ama devletin olmadığı, benim milletime tabi olduğun için sen “millet” değilsin.    

Tarihsel tesadüfler
Oysa, ister devletli ister devletsiz, milliyetçilik milliyetçiliktir. Devletsiz milliyetçilik kötü veya “geri” ise devletli olanı da öyledir. Yok eğer milliyetçilik iyi ise bütün milliyetçilikler iyidir ve dolayısıyla kendi milleti için devleti talep edebilir. Kaldı ki, kendi devletine sahip olması hiçbir millet için tarihi-ahlâkî bir zorunluluğun eseri değildir. Bazı ulusların kendi devletlerine sahip olup, diğer bazılarının sahip olmamasının herhangi bir anlamda hakedişle ilgisi yoktur; bu tamamen tarihsel tesadüflere bağlı olarak ortaya çıkmış bir durumdur.

Peki ama CHP milletvekilinin mahut sözünü eleştiren parti(ler) ile diğer kişi ve gruplar da aslında o sözle mutabık değil midirler? Bu Türkiye’de sadece resmi-devletçi söylemde değil, sivil-siyasal, hatta akademik söylemlerde de hakim olan anlayış değil midir?… Üst kimlik-alt kimlik (“Kürt etnisitesine karşı Türk milleti”) kavramlaştırmasının altında yatan temel varsayım da bu değil midir?… Ve bu varsayım çoğumuza gayet doğal gelmiyor mu?

En önemlisi, böyle düşünmek için kimsenin ırkçı olması da gerekmiyor. Elbette böyle düşünenler arasında ırkçılar da vardır. Ama aslına bakılırsa, ırkçı-kafatasçı milliyetçilik, bunun bir vakitler devletin resmi görüşü olduğu ve eğitim-öğretim müfredatına hakim kılındığı Türkiye’de bile sosyolojik anlamda marjinal bir pozisyondur.

Sözün özü, çok tartışılan malum sözü o milletvekiline söyleten ırkçılık değil milliyetçiliktir ve maalesef sadece CHP’liler değil Türkiye’de herkes öyle düşünüyor.

Milliyet, 30.01.2013

“Karne” bir klasik eğitim ürünüdür…

Yaklaşık 800 bin öğretmeni, 17 milyon öğrencisi bulunan “dev sektör” iki hafta mola verecek. Her yıl olduğu gibi çocuklara geleneksel eğitim anlayışının tipik bir ürünü olan adına karne dedikleri birer belge verilecek. Başarı ya da başarısızlıkların rakamlarla ifade edildiği bu belgeler merkezi ölçme değerlendirme standartlarına göre belirleniyor. Öğrencilerin girdikleri her dersten aldıkları notlar yazılı sınavlar, ders içi etkinlik, performans ve proje ödevleri çerçevesinde değerlendiriliyor ve 100 üzerinden belirlenen not sistemine göre başarılı ya da başarısız oldukları tespit ediliyor. Notlar bakanlığın internet üzerinden sağladığı “eokul” sistemine kayıt ediliyor ve dönem sonlarında karne şeklinde öğrencilere veriliyor. Bu tür klasik ölçme değerlendirme sistemleri bireysel yetenekleri keşfetmek, bireyin zekâsını en verimli şekilde kullanma becerisini geliştirmek ve yönlendirmek yerine aksine bireyin zayıf yönlerini “başarısız” şeklinde rakamlarla deşifre ederek bir bakıma çocukları ailelerine ihbar etmeye yaramaktadır.

Geçmişte karne yüzünden birçok çocuğun psikolojisinin bozulduğunu, ailelerin ise sırf bu belgeler üzerinden çocuklarını rencide ettiklerini tanıklık ettik. Bu yüzdendir ki uzman psikologların hemen her karne dönemi üzücü hadiselerin yaşanmaması için gerek aileleri ve gerekse öğrencileri bir kaç kırık notun hayatın sonu olmadığı yönündeki nasihatleri sıklıkla duyarız. Uzman PDR Oktay Aydın’ın da ifade ettiği gibi; ölçme ve değerlendirmenin temeli, durum saptaması yapmak, güçlü ve zayıf yanları ortaya koymak ve gelişim için ipuçları sunmaktır.

Karneye ihtiyacımız yok

Bugün okulların kendilerinin geliştirdiği farklı ölçme değerlendirme yöntemleriyle çocukların başarıları belgesiz de ölçülebilir. Başka bir deyişle merkezi ölçme değerlendirme metotların aksine çocukları “başarısız” göstermek zorunda değiliz. Onların güçlü ve zayıf yönlerini keşfetmek, ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirmek için 100 üzerinden belirlenmiş birtakım moral bozucu rakamlara ihtiyaç duymayabiliriz. Bunun için yapılması gereken merkezi ölçme değerlendirme standartların dışında okulların kendi ölçme değerlendirme metotlarını geliştirmesidir. Ancak bunun için de evvela “okul özerkliği” konusunu gündeme almalıyız. Eğitim kalitesi yüksek ülkelere baktığımızda ölçme değerlendirmenin temel hedefinin “öğrencilere katkı sunmak” olduğunu görmekteyiz. Ölçme değerlendirme daha çok sistemlerini öğrenci lehine gözden geçirmeye ve onların kendi yeteneklerini keşfetmelerine dönüktür.

Türkiye’de yıllardır öğretmenleri daha çok çocuklara verdikleri not üzerinden teftiş eden bir kurum vardı. Hâlâ faal olan ve son yıllarda alanları bir nevi rehberlik hizmetine dönen müfettişlerin görev alanı artık okul denetiminden ziyade farklı eğitim modelleri ve ölçme değerlendirme metotları üretme üzerine kaydırılmalıdır. Öğrencilerin not üzerinden değerlendirildiği bir ülkede aynı şekilde öğretmenlerin de başarılarının not üzerinden değerlendirildiği unutulmamalıdır. Eğitimde temel hedef eleme değil bireylerin yeteneklerini keşfetme ve onların zekâlarından azami ölçüde istifade etme olmalıdır. Bu bakımdan artık karne sisteminden vazgeçilmelidir. Bunun yerine her bir öğrenci için ailelerin de içinde yer alacağı dosyalar tutulabilir. Her bir dersten hazırlanacak olan bu dosyalarda notlar yerine düşüncelerin ve işbirliği çerçevesinde yapılması önerilen bir takım somut uygulamaların yer alması sağlanabilir. Kısacası insan ve yeterliliklerin ön planda tutulduğu farklı farklı metotlar devreye sokulabilir.

Örneğin İsviçre’de not sistemi yoktur 1-6 arasında değişen “ iyi” ,”en iyi” şeklinde puan sistemi vardır. Bazı kantonlarda ise not ve puan sistemi hiç yoktur yılda iki kez rapor verilir. Bu eğitim sona erdiğinde öğrencilere karne ya da not verilmez. Finlandiya’da ise öğrencilerin bilgi ve becerileri; “mükemmel”, “güzel”, “tatmin edici” şeklinde değerlendirilir. Öğrencilere dönem dönem raporlar verilir. Öğretmen aynı zamanda uzman pedagog olarak kabul edilir. Öğretmenler okulda otorite sahibi oldukları gibi yerel müfredat hazırlama, ölçme değerlendirme kriterlerini belirleme ve okul politikalarını yönlendirmede de başrol oynuyorlar.

Eğitim renkli hale gelebilir

Klasik eğitim sisteminde gerek eğitim politikaları ve gerekse ölçme değerlendirme metotları merkeziyetçi bir anlayışla dizayn edilir. Bireysel farklılıklar ve zekâ türleri dikkate alınmadan hiyerarşik bir yapılanmada, sıkı denetimlerle ve rakamlarla belirlenen başarı ölçümleriyle bir eğitim sistemi inşa edilir. Devlet başlı başına eğitimin finansörü, denetleyicisi, müfredat sağlayıcısı, program belirleyicisi ve aynı zamanda ölçme değerlendirme standartlarını belirleyendir. Bu yüzden klasik eğitim kurumları çocuklar için de öğretmenler için de pek renkli ortamlar değildir. Çünkü bu tür sistemlerde farklı okul ve esnek eğitim modellerine, farklı müfredat seçeneklerine şans verilmez. Oysa eğitimin yerel dünyası daha renklidir.

Okul ve öğretmen özerkliğin sağlandığı ülkelerde eğitim adına rekabet ortamı doğmakta ve bu ülkeler uluslararası ölçme değerlendirme raporlarında hak ettikleri yerleri almaktadırlar. Eğitimi moral bozucu, sıkıcı bir durumdan kurtarmak ve daha renkli bir hale getirmek zor bir iş değil. Bunun için devlet eğitimi merkeziyetçi bir anlayışla çekip çevirmesin kâfidir. Bu işi kısmen sivil topluma, eğitimcilere, öğrencilere ve ailelere bırakabilir. Karne alan çocuklara ve ailelerine şunu söylemek isterim. Karnede yer alan rakamlar yüzünden üzülmeyiniz. Bu sizin mutlak başarınızı ölçen bir veri değildir. Öğretmenleriniz ve ailelerinizle birlikte ilgi ve yeteneklerinizi keşfetmenin yollarını arayınız.

Taraf, 30.01.2013

Ya yargının morali?

TSK’nın şu anki komuta kademesinin eski silah arkadaşlarının başına gelenlere duyarsız kalamamasını anlayabiliriz.

Onların iktidara bu yönde taleplerde bulunmakta olduklarını da tahmin edebiliriz. Ama komuta kademesini rahatlatmak ya da kışlanın “rahatsızlığını” biraz olsun gidermek uğruna Türkiye tarihinde bir ilk olan darbe davalarının yıpranmasının göze alınmasını anlamamız mümkün değil.

“Komutan kalmadı”

Yoğun tutuklamalar yüzünden terörle mücadelenin zaafa uğradığı, terör bölgesine gönderecek komutan kalmadığı iddiası üzerine çok söylenecek şey var.

Benim bildiğim TSK’da zaten general şişmesi yok muydu? 362 generalden 68 tanesinin tutuklu olduğu söyleniyor. Geri kalanlar ne güne duruyor?

Biliyoruz ki bu ordu daha önce bundan çok daha geniş tasfiyeler yaşadı.

Şu anda emeklisiyle, muvazzafıyla, tutuklusuyla, tutuksuzuyla toplam 400 subaydan bahsediyoruz. Oysa 27 Mayıs darbesinden sonra 235 general, 5 bine yakın subay tasfiye edilmişti. 12 Eylül darbesinden sonra ihraç edilen subay sayısı 397, astsubay sayısı 176’ydı. 28 Şubat döneminde 1996-2003 arasında YAŞ Kararı ile 900 subay ve astsubay sorgusuz sualsiz ordudan atıldı. Hem de herhangi bir mahkeme kararı olmadan!

Bu tasfiyelerin hiçbirinde TSK’nın savaş gücünün zayıfladığından, ordunun moralinin bozulduğundan söz edilmemişti.

Acaba asıl moralleri bozan şey, eski köye yeni adet gelmesi; ilk defa darbeci bir klik tarafından değil de doğrudan halkın iradesiyle tasfiye edilmek olmasın?

Terörle nasıl mücadele ettiklerini de gördük

Kaldı ki, biz bu subayların terörle nasıl mücadele ettiklerini de gördük.

Işık Koşaner’in “Her yere kontrolsüz mayın döşedik, emir komuta birliğini sağlayamıyoruz. Çatışma anında tim komutanlarımız mevziye silahını bırakıp kaçıyor” sözlerini unutmamız mümkün mü?

2004’te PKK’nın silah bırakmasını istemeyenler, Öcalan’la İmralı’da yaptıkları görüşmelerde ‘Silahlarınızla sınır dışına gidin ama 500 kişi kalsın, lazım olur” diyenler bunlar değil miydi?

On yıllarca terörle mücadele ediyoruz diye hukuku bölge dışına süren; faili meçhullerle, köy baskınlarıyla bölge halkına kan kusturup PKK’yı palazlandıran; terör bitmesin, Olağanüstü Hal de uyuşturucu rantı da bizim iktidarımız da devam etsin diye derin ilişkiler içine giren bunlar değil miydi?

30 yıldır bir türlü bitirilemeyen terörün doğru bir mücadele tarzıyla iki yılda bal gibi kontrol altına alınabildiğini en iyi bilenler, nasıl olur da “içeridekiler” yüzünden terör mücadelesinin zaafa uğradığını söyleyebilirler?

“Uzun tutukluluk” teranesi

Bir de şu bitmek bilmeyen “uzun tutukluluk” teranesi var… Bence herkes bu koroya katılmadan önce, benzer büyüklükte ve kapsamda davaların dünyanın diğer ülkelerinde kaç yıl sürdüğüne şöyle bir bakmalı. Ayrıca “delil varsa bir an önce bitirilsin” denilen davalardan birinin zaten Yargıtay aşamasına geldiğini, diğerinin de gelmek üzere olduğunu düşünmeli.

Son olarak vurgulamak isterim ki, askerin morali önemliyse, yargının morali de önemlidir. Eğer başımızdan geçen bunca darbe ve darbe teşebbüsüne rağmen, bir kere bile harekete geçemeyen yargı bu defa harekete geçmeye cesaret ettiyse, bunun sebebi siyasi iradeyi arkasında hissetmesidir.

Bu irade yok olursa, bu davaların çökmesi de, derin devletin yeniden başını kaldırması da yıllar değil aylar meselesidir. 

Bugün, 30.01.2013

En hayırlı bölünme

Önemli siyasi süreçler siyasette önemli değişiklikleri de beraberinde getirir.

İmralı görüşmeleriyle birlikte Türkiye’nin yeni bir siyasi sürece girdiğini; girilen bu yeni süreçte siyasi yelpazede önemli değişikliklere tanık olacağımızı epey bir zamandır yazıyorum. “Eski saflaşmalar dağılacak, yeni saflaşmalar ortaya çıkacak; dostlar, düşmanlar, kalıcı ittifaklar, yeni yol arkadaşlıkları, her şey yeniden oluşacak” deyip duruyorum.

Aşağıdaki satırlar “Yeni süreç ve yeni saflaşma” başlıklı yazımdan:

“İşçi Partisi-Ulusalcı Kanat ittifakı: Yeni süreçten yoğun etkilenecek siyasi oluşumlardan biri de CHP olacak gibi görünüyor. Kılıçdaroğlu’nun İmralı görüşmeleri konusunda aldığı destekleyici tutumun CHP içindeki ulusalcı kanadı hırçınlaştırması ve şu ana kadar iyi-kötü sürdürülebilen “bir çatı altında iki parti” tablosunun sürmesini imkansız hale getirmesi muhtemel. Yeni süreç, CHP içindeki ulusalcı kanadı İşçi Partisi’ne doğru sürükleyip bu iki blokun iç içe geçmesiyle (belki de siyasi bir bütünleşme içine girmesiyle) sonuçlanabilir.”

Gördüğünüz gibi, daha yazının mürekkebi kurumadan, CHP’de deprem başladı. Dün kulislere düşen“CHP’nin ulusalcı kanadı İşçi Partisi’yle görüşüyor” haberiyle birlikte ortalık toz duman oldu.

“Partiyi ele geçireceklerine…”

Böyle bir bölünmenin siyasi hayatımızın yaşadığı en hayırlı bölünmelerden biri olacağını söylemiş biri olarak, bugün CHP’de yaşanan deprem haberlerine sevindiğimi inkar edecek değilim. Sebebi de basit: CHP içindeki Ulusalcı Kanat, bu partinin içinde yanlış olan, zararlı olan, anakronik olan ne varsa, hepsinin yoğunlaşmış halini temsil ediyor. Eğer CHP, biraz olsun yenileşebilecekse, bu ancak Ulusalcı Kanat’ın freninden kurtularak mümkün olabilir. Bir başka deyişle Ulusalcı Kanat’la yolları ayırmak, CHP’nin sosyal demokrat parti olabilmesi için yeter şart değildir belki ama gerek şarttır.

“İyi de, zaten Türkiye’nin en önemli problemi AK Parti’nin karşısında etkili bir muhalefetin olmayışı iken, şimdi o muhalefet de ikiye bölünüp küçülürse, nice olur halimiz” diye düşünenler olduğunu biliyorum.

Bu görüşü savunanlar, yanlış bir muhalefetin AK Parti’nin zaaflarından kurtulması açısından hiçbir işe yaramayacağını; iktidar partisini ancak daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük isteyen, yani doğru bir muhalefetin ilerletebileceğini hesaba katmıyorlar.

Ayrıca, Birgül Ayman Güler olayının patlak vermesinden sonra konuştuğum üst düzey bir CHP’linin söyledikleri de son derece ilginçti: “Aslına bakarsanız, Ulusalcı Kanat ayrılıp İşçi Partisi’ne gitse ben memnun olurum. Zira İşçi Partisi’nin asıl tercihi onları kopartıp yanına çekmek değil. Onlar çok daha büyük oynuyor; Ulusalcıları kullanarak CHP’yi ele geçirmeyi hedefliyor” diyordu.

Birleşme gerçekleşirse

Özetle, eğer bugün kulislere düşen haberler doğruysa ve Ulusalcı Kanat CHP’den kopup İşçi Partisi’ne geçer, böylece Meclis’te İP’li bir grup oluşursa, İşçi Partisi tarihinde ilk defa büyük siyasi güçler arasında yer almış ve Meclis’e girmiş olur.

Kim bilir, büyük siyasi güçler arasında yer almak, Meclis’te grubu olmak onları da bir miktar değiştirir, bugünkü fanatikliklerini biraz törpüler ve ayakları daha yere basan bir siyasi hareket haline getirir. Ergenekoncular’la, darbecilerle ya da birtakım karanlık mihraklarla iş tutmayı bırakıp temiz siyaset yapmaya yönelebilirler.

29.01.2012

Avrasya kimin alternatifi?

AB’yi bırakıp Rusya, Çin, Kazakistan gibi ülkelerin üye olduğu, İran, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin üye olmak istedikleri Şanghay İşbirliği Örgütü’ne biz de girelim mi?

Başbakan’ın son önerisi bu. Geçen yaz Rusya Devlet Başkanı Putin’e şaka yollu söylendiği açıklanan bu fikir şimdi ciddi görünüyor. Tamam diyorsanız, önce Avrasyacılardan özür dilememiz gerekiyor! Benzer bir öneri on yıl önce dönemin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’tan gelmişti. Orgeneral Kılınç AB’ye alternatif olarak Rusya ve İran’la birlik olmayı önermişti. Ulusalcıların Avrasyacı projelerini bu vesileyle öğrenmiştik. Ne oldu, ne değişti de ‘AB ile Katolik nikâhı’ istediğini söyleyen Başbakan Erdoğan AB’yi bırakıp ‘Avrasya Birliği’ne katılmayı gündemine aldı?

Yazının devamını Zaman Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.

En hayırlı bölünme

 

Önemli siyasi süreçler siyasette önemli değişiklikleri de beraberinde getirir.
İmralı görüşmeleriyle birlikte Türkiye’nin yeni bir siyasi sürece girdiğini; girilen bu yeni süreçte siyasi yelpazede önemli değişikliklere tanık olacağımızı epey bir zamandır yazıyorum. “Eski saflaşmalar dağılacak, yeni saflaşmalar ortaya çıkacak; dostlar, düşmanlar, kalıcı ittifaklar, yeni yol arkadaşlıkları, her şey yeniden oluşacak” deyip duruyorum.

Aşağıdaki satırlar “Yeni süreç ve yeni saflaşma” başlıklı yazımdan:

“İşçi Partisi-Ulusalcı Kanat ittifakı: Yeni süreçten yoğun etkilenecek siyasi oluşumlardan biri de CHP olacak gibi görünüyor. Kılıçdaroğlu’nun İmralı görüşmeleri konusunda aldığı destekleyici tutumun CHP içindeki ulusalcı kanadı hırçınlaştırması ve şu ana kadar iyi-kötü sürdürülebilen “bir çatı altında iki parti” tablosunun sürmesini imkansız hale getirmesi muhtemel. Yeni süreç, CHP içindeki ulusalcı kanadı İşçi Partisi’ne doğru sürükleyip bu iki blokun iç içe geçmesiyle (belki de siyasi bir bütünleşme içine girmesiyle) sonuçlanabilir.”

Gördüğünüz gibi, daha yazının mürekkebi kurumadan, CHP’de deprem başladı. Dün kulislere düşen“CHP’nin ulusalcı kanadı İşçi Partisi’yle görüşüyor” haberiyle birlikte ortalık toz duman oldu.

“Partiyi ele geçireceklerine…”

Böyle bir bölünmenin siyasi hayatımızın yaşadığı en hayırlı bölünmelerden biri olacağını söylemiş biri olarak, bugün CHP’de yaşanan deprem haberlerine sevindiğimi inkar edecek değilim. Sebebi de basit: CHP içindeki Ulusalcı Kanat, bu partinin içinde yanlış olan, zararlı olan, anakronik olan ne varsa, hepsinin yoğunlaşmış halini temsil ediyor. Eğer CHP, biraz olsun yenileşebilecekse, bu ancak Ulusalcı Kanat’ın freninden kurtularak mümkün olabilir. Bir başka deyişle Ulusalcı Kanat’la yolları ayırmak, CHP’nin sosyal demokrat parti olabilmesi için yeter şart değildir belki ama gerek şarttır.

“İyi de, zaten Türkiye’nin en önemli problemi AK Parti’nin karşısında etkili bir muhalefetin olmayışı iken, şimdi o muhalefet de ikiye bölünüp küçülürse, nice olur halimiz” diye düşünenler olduğunu biliyorum.

Bu görüşü savunanlar, yanlış bir muhalefetin AK Parti’nin zaaflarından kurtulması açısından hiçbir işe yaramayacağını; iktidar partisini ancak daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük isteyen, yani doğru bir muhalefetin ilerletebileceğini hesaba katmıyorlar.

Ayrıca, Birgül Ayman Güler olayının patlak vermesinden sonra konuştuğum üst düzey bir CHP’linin söyledikleri de son derece ilginçti: “Aslına bakarsanız, Ulusalcı Kanat ayrılıp İşçi Partisi’ne gitse ben memnun olurum. Zira İşçi Partisi’nin asıl tercihi onları kopartıp yanına çekmek değil. Onlar çok daha büyük oynuyor; Ulusalcıları kullanarak CHP’yi ele geçirmeyi hedefliyor” diyordu.

Birleşme gerçekleşirse

Özetle, eğer bugün kulislere düşen haberler doğruysa ve Ulusalcı Kanat CHP’den kopup İşçi Partisi’ne geçer, böylece Meclis’te İP’li bir grup oluşursa, İşçi Partisi tarihinde ilk defa büyük siyasi güçler arasında yer almış ve Meclis’e girmiş olur.

Kim bilir, büyük siyasi güçler arasında yer almak, Meclis’te grubu olmak onları da bir miktar değiştirir, bugünkü fanatikliklerini biraz törpüler ve ayakları daha yere basan bir siyasi hareket haline getirir. Ergenekoncular’la, darbecilerle ya da birtakım karanlık mihraklarla iş tutmayı bırakıp temiz siyaset yapmaya yönelebilirler.

 

Şanghay Beşlisi nasıl bir alternatif?

Başbakan Erdoğan’ın cuma gecesi Kanal 24’teki konuşmasına öylesine girivermiş gibi duran bir mesele, bence o konuşmanın en önemli kısmıydı.

AB’yle ilişkilerimiz hakkında bir soru üzerine, “Geçenlerde Sayın Putin’e de söyledim, bizi Şanghay Beşlisi’nin içine alın, biz de AB’ye ‘Allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var”dedi Başbakan ve şöyle devam etti: “Şanghay Beşlisi daha iyi, çok daha güçlü. Ortak değerlerimiz Şanghay Beşlisi’nde…”

Aslında, Erdoğan’ın Putin’le arasındaki bu diyaloğu ilk duyuşumuz değil; aynı diyalog daha önce de gündeme gelmiş ama fazla ciddiye alınmamıştı. Bu sözler kimi çevrelerde bir “latife” olarak değerlendirilmiş; çoğunlukla da, AB’ye karşı bir tehdit unsuru, bir nevi zorlama ve hızlandırma taktiği olarak görülmüştü.

Ne var ki, bu defaki üslup Başbakan’ın niyetinin bayağı ciddi olduğunu gösteriyor ve bu da bizim, konu üzerinde acilen tartışmaya başlamamızı gerekli kılıyor.

Hangi ortak değerler?

Erdoğan’ın Avrupa Birliği kapısından duyduğu bıkkınlık haklı bir bıkkınlık. Zaten aynı duyguyu bütün toplum paylaşıyor. Ayrıca, AB’nin gerileyen, büyük zorluklar içinde çırpınan ve neredeyse dağılmaya yüz tutmuş haline karşılık, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün daha dinamik ve “istikbal vadeden” bir birlik olduğu da doğru. Dünya ekonomisinin ve siyasetinin ağırlık merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e doğru kaymakta olduğu tespitleriyle birlikte düşünülürse, Erdoğan’ın bu yönelimini dünyanın gerileyen güçlerinin değil, yükselen güçlerinin yanında yer alma tercihi olarak görebiliriz.

Ama şu soru ortaya kalır:
Erdoğan Şanghay Beşlisi ile Türkiye’nin paylaştığı hangi ortak değerlerden bahsediyor?
Şanghay Beşlisi 1996’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında bir güvenlik anlaşması olarak kurulmuş. Daha sonra Özbekistan’ın katılımıyla üye sayısı 6’ya çıkmış. Moğolistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve İran gözlemci üye statüsünde. Biz de 2012’de diyalog ortağı statüsünü almışız.
Neredeyse hepsi diktatörlükle yönetilen bu ülkelerle Türkiye’nin hangi ortak değeri olabilir? En temel ortak değerini “demokrasi ve özgürlük idealine bağlılık” olarak belirleyen AB’den uzaklaşıp, ortak değeri diktatörlük tercihi olan bir başka birliğe yönelmek Türkiye’nin yolu olabilir mi gerçekten?

Çevik Bir de aynı adresi göstermişti

Üstelik Erdoğan’ın gösterdiği bu yeni adresin bizde yaptığı çok kötü çağrışımlar da var. Hatırlarsanız, Çevik Bir de “Avrupa Birliği’ne karşı Şanghay Beşlisi’ni düşünmemiz gerektiğini” söylemişti. O dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç da “İran ve Rusya ile ittifak kurup Avrupa Birliği’nden vazgeçmemizi” önermişti. Hatta o zamanlar, ülke içinde olup biten her şeyi dış dinamiklerle açıklamayı sevenler, ABD’nin 28 Şubatçıların arkasında durmayışını ve AK Parti iktidarını destekleyişini de ABD’nin TSK içindeki Şanghay Beşlisi’ne katılma eğilimi gösteren ekipten rahatsız oluşuna bağlamışlardı.

28 Şubat paşalarının (ya da Şanghay Beşlisi’nin en kararlı savunucusu olan Doğu Perinçek’in) bu tercihleri son derece anlaşılabilir. Onların, Türkiye’yi sürekli “demokrasi” diye sıkıştıran bir ittifak yerine, istedikleri kadar gaddarlaşsınlar müttefiklerinin asla umursamayacağı yeni bir ittifakı tercih etmeleri normaldi.
Peki ya Erdoğan’ın katılmayı düşündüğü yeni ittifakın siyasi iklimini hiç önemsememesi normal mi?
Unutmayalım ki bu tercih basit bir pazar tercihi değildir. Önümüzdeki dönem, Rusya ve Çin’in başını çektiği bu blokla NATO ve ABD’nin başını çektiği Batı Bloku arasındaki tansiyonun giderek yükseleceği bir dönem olacağa benziyor. Böyle bir saflaşmada ne tarafta kalmak istediğimizi çok iyi düşünmeliyiz.

Bugün, 28.01.2012

Baransu’nun anlamak istemediği

Yaptığı habercilikle pek çok kesimin sevgisini ve kızgınlığını, darbecilere karşı mücadelesiyle benim de şahsen takdirimi kazanmış bir isim olan Mehmet Baransu’nun “Dersimli Karadayı” yazısını kendisine yakıştıramadığımı belirterek başlamak istiyorum. Bu yazı birçok açıdan sorunlu; kapsayıcı değil dışlayıcı, ötekileştirici.

Baransu “Karadayı’yla ilgili bu yazının ardından birileri kimlik siyaseti yaptığımı iddia edecektir. Bu tür iddiaları çok da dikkate almadığımı hemen belirteyim” demesine rağmen maalesef yazı sorunlu ve sakınmak istese de bir kimlik siyasetini yansıtıyor. Bu siyaset maalesef Ergenekon vb. davalarda bazı basın yayın organlarınca -bence- bilinçli bir şekilde yapılıyor. “Orduda Alevi Cuntası”, “Yargıda Alevi Kliği” vb. haberler bu tip habercilik örnekleri. Bu davalarda tutuklanan isimlerin çok azı Alevi olmasına rağmen “Ordu’da Sünni Cuntası” ya da “Yargıda Sünni Dayanışması” denmiyor.

Ülkemize hâkim zihniyeti biraz bilenler, bu ülkede tüm kesimlere yayılmış bir kendini saklama kültürü olduğunu bilir. Bu nedenle ne Karadayı’nın Aleviliği ne de Demirel’in Sünniliği bir anlam ifade ediyor. İdeolojik olarak rejime bağlı olmak esastır ve emin olun ki Sünni kökenli Kemalist bir subay ya da hakim, bu devlet için Kemalist bir Aleviden her zaman için daha makbuldür.

Karadayı’nın Dersim kökenini gizlemesi ve ailesinin namaz kılıp oruç tutmasının eleştirilecek bir yanı yoktur. Bu tavır etnik ya da dini farklılık gözetmeksizin tüm ailelerin çocuklarını korumak için geliştirdikleri bir bürokrat/memur tavırdır. Asıl kızmamız ve öfkelenmemiz gereken bu halet-i ruhiyenin nasıl olup da üretilebildiğidir. MHP’li bir vekilin BDP’li kadın vekilleri hedef alarak “Kürt olduklarını iddia ediyorlar ama Kürtçe bilmiyorlar” diyerek gülmesi ve aşağılamasında olduğu gibi. Hâlbuki o vekilin, bu dediğinden utanması gerekenin BDP’li vekil değil kendisi olduğunu bilmesi ve kendisine şu soruyu sorması gerekirdi: “Biz ne yaptık ki annesi, babası, dedesi Kürt bir vatandaşımız kendi ana dilini öğrenemedi.” Aynısı Karadayı için de geçerli.

Takiye yapmak tek bir kimliğe özgü değil. Bugün hala Sivas MEB’de görevli önemli bir isim, 28 Şubat’ta işe yarı sarhoş gelirken, AKP döneminde göstere göstere namaz kılmaya başlamışsa, bu ve buna benzer örneklere bakarak bütün Sünnileri mi yargılayacağız? Ordudan atılmamak için karısının başını açan, ailesi ile içkili kokteyllere katılan ya da Ramazan’da oruç yemek zorunda kalan subaylara iki yüzlü mü diyeceğiz. Yoksa onlara yapılan bu zulme sebep olanları mı kınayacağız.

Karadayı’ya kızmak yerine eğer doğru ise onu Dersim ve Alevi köklerini saklamak zorunda bırakan düzene kızmak gerekmez mi? Her eylemi köklere atfedersek Süleyman Demirel’i nereye koyacağız? Meydanlar “Ordu indirdi, biz bindirdik” diye inlemiyor muydu? Yoksa o da mı gizli bir Aleviydi?

Baransu, kusura bakmasın ama sapla samanı birbirine karıştırıyor. Bu tür haberlerde çoğu kez basit bir gerçek atlanıyor. O da şu: Alevi oldukları söylenen isimlerden hiç birinin Alevilikle ailesel bağ dışında bir illiyetleri ve taleplerinin olmamasıdır. Asıl gerçek bu isimlerin Kemalizm’e ya da başka bir ideolojiye gönül verdikleri ve dünyayı bu çerçeveden algıladıklarıdır.

Bu ülke’de Alevi dedelerinin çocukları herkesten önce babalarının evlerinin duvarına “Dedeliğe ve Sömürüye Hayır” yazabilmiştir. Şimdi bu şekilde inançsal temelini başka ideolojilerle değiştirmiş, ideolojik gayretkeşlikle hareket eden insanların yaptıklarını nasıl olurda Alevilik ile ilişkilendirilebilirsiniz?

Yargıda da, orduda da Aleviler Alevi oldukları için orda değiller; ancak rejime bağlılıkları ve konjonktürsel şartlara uydukları sürece kabul görmüşlerdir. Ordu’da namaz kılmak hakimse namaz kılmış, oruç tutmuşlardır. Bu Sünni subaylar için de tersinden geçerlidir. Eğer gerçekten bu kişilerin gayreti Alevilik olsaydı, bugün Aleviler hala tanınma çabası içinde olmazdı. 28 Şubat’ın kudretli paşaları daha o günlerde Cemevlerinin ibadethane olarak kabulünü sağlar, yüksek yargı Alevilerin taleplerini destekleyici kararlar alırdı.

Hâlbuki bunların hiçbiri olmadı.

Bu nedenle Baransu’nun yazısı eksik tahlil ürünüdür.

Kökleri ne olursa olsun ortada ortak bir zihin dünyası olduğu unutularak Alevilik üzerinden yorum yapmak ve Alevi oldukları için intikam alıyorlar iması yaratmak doğru değildir. Bu durumda Çetin Doğan’ı nereye koyacağız? Tutuklandığı günlerde Çetin Doğan’ın eşini “Alevi değiliz ama Alevi dostlarımız var” açıklamasını yapmak zorunda bırakmak doğru mudur?

Kusura bakmasın ama Baransu kardeşim büyük bir ayıp işlemiştir. Keşke sadece Karadayı’nın 1930 Dersim Pülümür katliamı sürgünü bir ailenin çocuğu olduğunu haberleştirmekle yetinseydi.

Taraf, 26.01.2013

Engellilerin ekonomiye katılmasının önemi

Kalkınma politikaları kapsamı içerisinde engelliler henüz hak ettikleri ilgi ve yeri alamamışlardır. Sanayileşme ve modernleşme ile şekillenen kalkınma politikalarını oluşturma süreci engelli bireyin çalışma yaşamına katılma/katılmama ilişkisini de belirlemektedir. Engelli bireyin çalışma yaşamı içerisinde aldığı yer, diğer bireyler, ailesi, komşuları ve çevresiyle ilişkilerini de belirler. Çalışma yaşamı aynı zamanda karşılıklı ilişkilerin değişmesi ve dönüşmesine de neden olmaktadır.

Kalkınmada engellinin konumu henüz netleşmiş ve işlevselleşmiş değildir. Engelli bireylerin toplumsal alanlara çıkmasının önündeki çevresel, fiziksel, eğitimsel , erişimsel gibi engeller çalışma yaşamına katılmalarını zorlaştırmaktadır. Engellilerin, kamusal alan çıkmasının önündeki engellerin kaldırılması kentsel, ekonomik, kültürel bir çok şeyin değişmesini de beraberinde getirecektir. Bu değişimin getireceği maliyet oranının yüksek olduğu varsayılarak, engelli birey özel alana hapsedilmektedir. Bu yaklaşım fırsat eşitliği ve insan hakları açısından kabul edilebilir bir durum değildir. Kalkınma sürecinin engelliler gibi dezavantajlı durumda bulunan kadınlar da dahil olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri üzerinde farklı sonuçları olmaktadır.

ÜCRETLİ ÇALIŞMANIN ÖNEMİ

2011 Dünya Bankası’nın hazırlamış olduğu ‘Dünya Engellilik Raporu’na göre , eğitim, sağlık, ekonomik, erişim gibi, birçok konuya dikkat çekmekte, engellilerin uğramış oldukları ayrımcılığa vurgu yapmaktadır. Rapor , engelli bireylerin , ‘Daha az ekonomik katılım’, ‘Daha kötü sağlık’, ‘Daha düşük eğitim’, ‘Daha yüksek yoksulluk’ gibi, yaşadıkları gerçeklere dikkat çekmekte ve ‘Daha’ kelimesini kullanarak engellilerin yaşadıkları sorunların altını güçlü bir ifade ile çizmektedir. 

Ücretli çalışma yaşamının dışında kalan engelli bireyler, yoksulluk içerisinde yer almakta ve buna bağlı olarak da eğitim, sağlık, kültürel, sosyal yaşama erişim konusunda fırsat eşitsizliğine uğramaktadır.

GÖRÜNÜR OLMAK İLK ŞART

Engelli bireyin kendi iradesi dışında maruz kaldığı yaşam şekli aynı zamanda engellilere yönelik işe yaramaz, beceriksiz, asalak, çalışanların üzerinden geçinen ve ekonominin üzerinde kambur olarak görülmelerine ve buna bağlı küçük düşürücü bir dille karşılaşmalarına neden olmaktadır. Bir yandan da engellilere acıyan, onları korunması gereken varlık olarak algılayan bir yaklaşımdan da söz etmek mümkündür.

Çalışma yaşamının dışında kalan engelli birey kaynakların dağıtımından payına düşeni alamamaktadır. Ve böylece engellilerin büyük bir bölümü açlık ve yoksulluk sınırında yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Engelli insan hakları kapsamında engelli bireyin güçlendirilmesi önemli bir tezdir. Engelli bireyin kendi kaderi üzerinde söz sahibi olması ve kalkınma süreçlerine katılması, toplumun diğer kesimleri ile eşit ilişki kurmasını da sağlayacaktır.

YOKSULLUK VE PİYASA

Yoksulluğu yalnızca kapitalist iş bölümü ve üretim ilişkilerine bağlamak aslında kolaycı bir yaklaşımdır. Yoksulluğun kaynağını piyasa ekonomisinin uygulanmasında değil, uygulanmamasında aramak gerekmektedir. Bugün dünyada yoksulluğun yoğun olarak yaşandığı yerler, serbest piyasa ekonomisinin işlediği ‘açık ekonomi’nin uygulandığı yerler değil, tam tersine müdahaleci ve kontrolcü ‘kapalı ekonomi’ modellerinin görüldüğü yerlerdir. Devlet müdahalesinin minimal düzeye indiği, serbest piyasa mekanizmasının pazar üzerinde etkin ve belirleyici olduğu ABD, AB, G8 ülkeleri gibi ülkelerin aynı zamanda refah seviyesinin de en yüksek olduğu yerler olması, piyasa ekonomisinin suçlu olduğu tezini çürütmektedir.

Ekonomik büyümeyi önceleyen kalkınma süreçleri ön plana çıkarılıp piyasa mekanizmasının işletilmesi yoksulluğun azaltılması yönünde önemli adım olacaktır. Ekonomik büyümenin getireceği istihdam artışı engelli bireyin de çalışma yaşamına dahil olmasına imkan verecektir. Böylece istihdam artışı sağlanarak iktisadi büyüme artırılacak ve buna bağlı olarak da refah seviyesi yükselecektir.

STK’lar, Engelli bireyin istihdamını artırmaya ve girişimci olmasına katkı vererek, teknolojiye erişimine ve kullanımına yönelik eğitim süreçlerine öncelik vererek, üretkenliğe dayalı kalkınmayı artıracak çalışmalar yapmalıdırlar. Engellilerin ekonomik hayata katılmaları sonucunda sosyal güvenlik sistemine prim ödeyerek dahil olmalarına neden olacak ve böylece sosyal güvenlik geliri de artmış olacaktır.

Engelli ve diğer dezavantajlı bireylerin önündeki ekonomik, sosyal, kültürel engellerin kalkması Liberal politika ve piyasa ekonomisini önceleyen acık toplum olmakla mümkündür.

Yeni Şafak, 27.01.2013