Ana Sayfa Blog Sayfa 413

Geçmiş Başka Türlü Yaşansaydı

Türk milliyetçileri toplumu bir mağduriyet psikolojisi içine sokmaya çalışıyor; Türkler’in kazanılmış bir haklarını kaybettikleri havası yaratmaya uğraşıyorlar.

Onların “Türklük anayasadan siliniyor” feryatlarını duyan, sanki kendi Türklükler’i ellerinden alınıyormuş sanacak.

Oysa yapılmak istenen şey sadece, tarihi olarak “tutmayan” bir tanımlamadan vazgeçilmesi… Bir etnik kimliğin adı olan Türklüğün üst kimlik olarak kullanılmasına son verilmesi; onun yerine Türkiye’de yaşayan bütün etnik kimlikleri kapsayıcı bir ifade olarak Türkiye vatandaşlığının getirilmesi.

Yazının devamını Bugün Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.

Abdulbaki Değer: Çözümün Temeli Özgürlük ve Adalet Olmalı

Tüm provokasyonlara karşı sağduyunun muhafaza edilerek yol alınması gerektiği ortadadır. Adalet ve özgürlük temelinde şeffaf bir şekilde işletilecek bu sürecin kamuoyunca gereken desteği bulacağı bugün verilen tepkilerden anlaşılmaktadır. Zira toplumun tüm kesimleri eski yolun çıkmaz yol olduğunun bilincindedir ve barıştan-çözümden başka seçeneğimizin olmadığının farkındadır.

Türkiye’nin kronik sorun alanlarından birisi olan Kürt sorununa ilişkin gelişmeler ülkenin tüm kesimlerinin barış ortamına duyduğu ihtiyacın ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir. ‘Analar ağlamasın’, ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ gibi çeşitli adlarla başlatılan, daha sonra çeşitli gerekçelerle vazgeçilen barışa dönük adımlar son olarak Oslo görüşmelerinde tıkanmıştı. Hükümetin çeşitli kurumlar aracılığıyla İmralı’yı da muhatap alarak başlattığı süreç herkesin kabul ettiği gibi hayati derecede anlamlı ve önemli bir adımdır. Hükümet bu açıdan da büyük bir risk almıştır ve işin doğası gereği hükümet olmak başlı başına bir riski barındırmaktadır.

Abdülbaki Değer

Yazının devamını Yeni Şafak Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Memurluğa Tek Çatı

 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çelik devlet personel rejiminde düşünülen reformla ilgili olarak Bakanlar Kurulu’na bir sunum yapmış.
Gazetemiz BUGÜN de haberi “Memurluğa tek çatı”başlığıyla vermiş.

Haberde, kamuya farklı adlar altında yapılan eleman alımlarının personel rejimini içinden çıkılmaz bir kargaşaya düşürdüğü uzun uzun anlatılıyor ve karışıklığın giderilmesi için bütün çalışanların tek çatı altında birleştirileceği belirtiliyor.

Tek çatı fikri iyi… Ama hangi çatı?

Yazının devamını Bugün Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

 

Yerli Kalarak Modernleşmek

 

2023 vizyonunda AB yok. Bu iş, kafalarda ve gönüllerde bitirilmiş. Alternatif arayışları da sürüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü bunlardan birisi ve Başbakan’a göre ‘daha iyisi ve daha güçlüsü’… Oysa daha birkaç yıl önce Batı’dan gelen ‘eksen kayması’ eleştirilerine karşı hem hükümet çevreleri hem de kamuoyu son derece duyarlıydı. Böyle bir ‘kayma’nın olmadığı, Türkiye’nin Batı ittifakı ile ilişkilerinin derin, sarsılmaz ve geri çevrilemez olduğu söylenirdi.

Şimdilerde ise hava değişti. Hükümette AB’ye ihtiyaç olmadığı kanısı yerleşik. Nedensiz de değil; ekonomi rekor düzeyde büyüyor, ihracat artıyor, cari açık azalıyor. Kimi büyük AB ülkesi ekonomileri ciddi krizler yaşarken Türkiye krizi atlatmış görülüyor. Özgüven yüksek. ‘AB’siz de oluyor’ fikri yaygın. Ticari ilişkilerin ağırlığı da Avrupa’dan Asya’ya ve Ortadoğu’ya kayıyor. Dahası bu, dünyanın genel gidişatıyla da uyumlu. Asya-Pasifik bölgesi dünyanın ekonomik olarak yükselen bölgesi.

 

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

 

Özgürlük Yolunda 20 Yıl

0

 

4 Şubat 2013 / MUHSİN ÖZTÜRK
Olayları ve kişileri tartışmayı seviyor, asıl güçlü ve önemli unsurun fikirler olduğunu unutuyoruz. Şükür ki bir fikir ehlinin söz ve yazıyla neleri değiştirebileceğinin somut bir örneği var artık önümüzde. Liberal Düşünce Topluluğu, 20. yılını kutluyor bugünlerde.

İstanbul’dan Ankara’ya dönüşü her zamankinden farklı olur. Sarılanlar, gözyaşları eşliğinde teşekkür edenler, her köşe başında selamlayanlar… Devletin silahlı gücü karşısında yapayalnız kalan halkın sığınabileceği birkaç iyi adamdan biridir artık o. İmkân ve yer buldukça ‘Bir brifing de benden!’ türü yazılar kaleme alıyordur ama Ahmet Hakan’ın Kanal 7’de sunduğu İskele Sancak’ta 28 Şubat’ın nasıl haksız ve zalim bir hareket olduğunu anlattığı konuşma manifestoya dönüşmüş, ertesi günden itibaren sokaktaki o benzersiz sevgi gösterilerine muhatap olmuştur. Ancak ‘devlet’in sevgisi çok daha yakıcı ve yıkıcı olacaktır. O, ‘yıldırılması, belki de yok edilmesi gereken’ düşmanlardandır artık. Yazdıkları ve söyledikleriyle ödenmesi zor tazminatlara mahkûm edilir, üniversitede ‘gözetim’ altına alınır. Anayasa Profesörü Mustafa Erdoğan’dan söz ediyoruz.

Erdoğan, 28 Şubat’ın direkt hedefindeki bir muhafazakâr değil, süreci alenen eleştirerek hedefte olan bir liberaldi. Liberal Düşünce Topluluğu’nun (LDT) kurucuları ve ilk başkanlarındandı üstelik. Darbeye karşı tepkisi liberalliğinden daha eskiydi: “60’lar CHP’lilerin iyice şımardığı, DP’lileri de jandarmaya ihbar ettikleri yıllardı. Jandarma köye geldiğinde halkın verdiği tepki, müstemleke jandarması gelmiş gibi bir tepkiydi. İlkokulda bir ünite vardı: 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı. Öğretmen bana okutmak istemiş ama ben o üniteyi okumayı reddetmiştim. Galiba ‘darbe’ye karşı verdiğim ilk tepki buydu. 80 darbesi sonrasında Özal’ın parti kurması, baskıcı havadan çıkışın bir işareti gibi gelmişti bize.”

Mustafa Erdoğan’ın ‘biz’ dediği öyle geniş bir topluluk değil. ‘Biz’, kendisi ve Atilla Yayla’dan oluşuyor. Bu yazının girişi Yayla ile ilgili de olabilirdi. Öğrenciyken içinde yer aldıkları gençlik hareketinin ‘kolektivist’ havası daha o sıralarda onları özgürlüklere ve onun evrensel kaynaklarına doğru yolculuğa itecektir. 70’lerde kitle hareketlerinden kopmaları ve yelken açtıkları yeni ‘özgürlük’ yolculuğu, onları liberal fikirlerin önde gelen ismi yapar. Türkiye’deki ‘özgürlükler’ tarihinde onlara geniş bir yer ayrılacak şüphesiz. Nitekim 26 Aralık 1992’de kurulan Liberal Düşünce Topluluğu’nun Kâzım Berzeg’den sonraki başkanları yine onlar olur. Aradan geçen 20 yılda artık iki kişiden değil, hatırı sayılır bir aydın kitlesinden ve belki de milyonları etkileyen bir fikir hareketinden söz ediyoruz.

LDT’nin kuruluşu oldukça ilginç. Avukat Kazım Berzeg, bir gün kitapçıda Turhan Kitabevi’nden çıkan Liberalizm kitabını görür. O güne kadar kendini yegâne liberal addeden Berzeg (Atilla Yayla’nın esprili anlatımıyla tabii), ‘Bakalım kim ne saçmalamış!’ diyerek kitabı alır ve okur. Bir süre sonra Yayla’nın üniversitedeki telefonları çalmaya başladığında Kazım Berzeg imzalı notlar bırakılır masasına. Mustafa Erdoğan’ın da öğretim üyesi olduğu Hacettepe Üniversitesi’ndeki telefon ve not trafiği sonrasında Yayla, ‘Bakalım kimmiş bu ısrarla arayan?’ diyerek ‘lütfen’ geri döndüğünde Liberal Düşünce Topluluğu’na giden taşlar çoktan döşenmiştir bile. Bir süre sonra yemeklerle başlayan buluşmalar, Berzeg’in avukatlık bürosunda ‘oda bizden, faturalar sizden’ şekline bürünür. İlk başkan Berzeg olur, topluluk bir süre sonra başkentin meşhur Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndaki yerine taşınır.

LDT’nin 20. yılını kutladığı bugünlerde yazıya 28 Şubat’la girmemizin bir sebebi var. Devletin heyula gibi toplulukların üzerine çöktüğü darbe anlarında ilk defa güçlü argümanlarla cesur bir itiraz yükselmiştir. 28 Şubat’ta popüler bir yapıya dönüşmesi, ilerleyen yıllarda LDT’yi bir fikir kulübünün ötesinde bir yere koyar. Varlığını ‘yaşam tarzı’ ve ‘laiklik-sekülerlik’ üzerine kuran vesayet rejimi ve temsilcileri için ‘seküler’ dünyanın bir parçası ama kendilerinden olmayan bir kitle oldukça şaşırtıcı olur. Artık tek tehlikeli ve yok edilmesi gerekenler ‘irticacılar’ değil, ‘liberaller’ olacaktır. Diğer yandan bu durum, 28 Şubat’ın ağır balyozu karşısında yalnızlığa ve çaresizliğe itilen geniş muhafazakâr kesimlerle liberal fikirlerin buluşmasına da yol açar. Bu buluşma her iki tarafta derin izler bırakmıştır. Siyaset, toplumbilim hatta tek tek bireyler açısından 28 Şubat öncesi muhafazakârlar yoktur artık. Devlet ve toplum fikriyatı büsbütün değişirken ilerleyen zamanda bu ‘liberal etki’ bazı muhafazakâr yazarları rahatsız edecek boyuta ulaşacaktır. Öte yandan LDT, bir avuç aydın ve akademisyen topluluğu olmaktan çıkmış, kitlesel bir ilgiye mazhar olmuştur.

LDT için 28 Şubat postmodern darbesi şüphesiz bir karar anıdır. Risk alınmayabilir, sessizlikle geçiştirilebilirdi. Doç. Bekir Berat Özipek, o günleri, “Savunduğumuz fikirler, içinden geçtiğimiz sorunlara tavır almamızı gerektiriyordu. Ülkede darbe oluyorsa İsviçre toplumunda yaşıyor gibi yapamazdınız.” sözleriyle anlatıyor. LDT, darbe ve muhtıralardan kaçanların sığındı bir yer olmuştur. Özipek o günleri şöyle özetliyor: “Güneşli havalarda değil, zor zamanlarda ne dediğiniz önemlidir. Şimdilerde liberalleri küçümseyen veya onların eleştirilerine tahammül edemeyenlerin ortalıkta görünmediği o muhtıra günlerinde, militarizme karşı sesini o yükseltti. LDT bu anlamda sınavdan geçti. Elenenler oldu tabii. Net bir şekilde darbeye tavır aldığı için uzaklaşanlar oldu. Ünlü bir profesör bana ‘Evladım Mustafa tuhaflaştı, nasıl yazılar yazıyor!’ demişti.” Ortada bir tuhaflık vardır ama bu tuhaflık ‘Mustafa’da değildir.

Seçkin değil, Anadolulu!

Mustafa Erdoğan ve Atilla Yayla, 80’leri anlatırken liberal literatürle ilgi yaptıkları çevirilerden, etkilendikleri makalelerden söz ediyorlar. Türkiye’de ‘serbest piyasacı’ bir görüş eskiden beri varsa da Özipek’in anlatımıyla bu, ‘Atatürk yaşasaydı serbest piyasacı olurdu’dan öteye gitmeyen, devlet karşısında bireyin temel hak ve özgürlüklerinin korunması gibi klasik siyasi liberalizmi içeren bir şey değildir. 26 Aralık 1992’den 1 Nisan 1994’e kadar gayr-i resmî toplantılarla varlığını gösteren LDT, liberal ve özgürlükçü literatürün genişlemesi için ağır kolektivist, hatta Marksist etki altındaki üniversitelere ve Türkiye fikir hayatına bambaşka bir literatür armağan eder. Çoğunluğu en geniş anlamıyla ‘sağ’ kökenli, Anadolu’ya yayılmış genç akademisyenlere dayanan bir fikir hareketinden söz ederken, Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’ni anmalıyız herhâlde. Topluluğun kurulduğu ve büyüdüğü yıllarda Yayla ve Erdoğan bu bölümün öğretim üyeleridir. Bekir Berat Özipek de genç bir asistandır. Halen Liberal Düşünce Topluluğu Başkanı olan Doç. Bican Şahin ve uzun yıllar koordinatörlük görevini sürdüren Özlem Yılmaz da Hacettepe Kamu Yönetimi çıkışlıdır. Raşit Sarıkaya’dan Belgin Yazıcı’ya, Levent Korkut’tan Murat Erdoğan’a uzar liste. Şimdiki YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’nın da o sıralarda Hacettepe Kamu’nun genç hocalarından olduğunu not edelim, konuyla ilgili olmasa bile. “Hacettepe Kamu Yönetimi bizim en çok etkilediğimiz bölüm oldu.” diyor Atilla Yayla ve LDT’yi anlatmaya devam ediyor: “Bizi bir araya getiren en büyük faktör, yalnızlık duygusuydu. Türkiye, kolektivist fikirlerin cenneti: Kemalizm, sosyalizm, milliyetçilik, İslâmcılık… Bunların arasında kavga oluyor gibi gözükse de tahakkümcü bir devlette, bireyin hiçe sayılmasında buluşuyorlar aslında. Hepsinin oluşmuş bir literatürü vardı. Hiçbir yabancı esere ihtiyaç olmaksızın sosyalizm üzerine eser yazabilirdiniz ama liberal düşüncenin en temel eserleri çevrilmemişti. Şu anda 200’ü aşkın kitap var.”

İdeolojilerden söz açıldığında geniş dindar kitlelerde bir geri çekilme görülür. İdeoloji din dışıdır, çoğu zaman da bir hayat görüşünü ve yaşam biçimini dayatır. LDT’nin muhafazakâr kitle için ‘uzak durulması gereken bir ideolojik grup’ olmamasının sebebi, bir yaşam tarzı ve aşkın bir fikri dayatmamasıydı. Bir LDT toplantısında yaşlı bir katılımcı kendi serüveninden söz ederken “Din ve vicdan hürriyetinin olabileceğini ilk sizden öğrendim.” diyor. Fazlasıyla Anadolulu ve muhafazakâr kökenli liberalleri bünyesinde barındırması dolayısıyla yer yer liberalliği ‘serbest yaşam’ ve ‘yaşam tarzı’ üzerinden okuyan ve önemseyen kişilerin tepkisiyle de karşılaşan bir topluluktur burası. Yıllar içinde farklı yaşam tarzlarını benimsemiş ama liberal ve özgürlükçü değerlere sahip çıkan insanların ‘dışlanma’ hissi taşımaksızın girip çıkabildikleri ve beraber yürüdükleri bir yer olduğunu herkese gösterir. Yer yer siyasi partilere danışmanlık yapsalar da, bazı projelerde ortak çalışsalar da bunlar liberal perspektifin Ankara’da karşılık bulması için yapılan, siyasi angajman içermeyen şeylerdir. Anavatan, DYP ve AK Parti ile bazı çalışmalar yapılsa da hiçbir partiyle anılmaz LDT. Bu tarafsızlığın bedeli kıt kaynaklarla yapılan sempozyumlar, seminerler ve yayın çalışmaları olur ki bu durum LDT’den daha çok şeyler bekleyen kitlelerin ‘Pek ortalıkta gözükmüyorlar’ eleştirisine yol açar. Topluluğu daha geniş kitlelerle fiziken de buluşturacak bir finansal destek modeli henüz keşfedilmiş gözükmüyor. Bazı çalışmalarda AB fonları kullanılsa bile bu az sayıda projeyle sınırlı bir durum.

Atilla Yayla, nerede durduklarını şöyle izah ediyor: “Bu oluşumun öncüleri, İstanbul sermayesi çevrelerinden, profesörlük titrinin babadan çocuğa nakledildiği ailelerden, kendilerine ‘Beyaz Türk’ diyen ve toplumun çeşitli kesimleriyle savaşa tutuşan yerli kolonyalistlerden, imtiyazlı okullardan çıkmadı. Anadolu’nun orta hâlli ailelerine mensup, binbir zorlukla tahsil hayatına devam eden, emsallerine nispetle kat kat çaba sarf ederek yollarında ilerleyebilen gençler arasından geldi. Ve iyi ki böyle oldu. Aksi takdirde bu asil fikir geleneği bugünkü kadar aslına sadık biçimde yeniden sahiplenilmiş ve yeniden üretilmiş olamazdı.” Yayla, topluluğun karşılaştığı zorlukları da şöyle sıralıyor: “LDT, gerek maddî gerekse manevî anlamda bütünüyle sahiplenebileceği bir mirası devralarak yola koyulmadı. Her alanda çok büyük zorluklar ve engellerle mücadele etmek mecburiyetinde kaldı. Alaylarla da karşılaştı, hakaretler ve tehditlerle de… Devlet baskısıyla da uğraştı, sivil baskılarla da…”

Devlete bakışı değiştirdi!  

Gazeteci yazar Gülay Göktürk de “En zor zamanımızda kendimizi yalnız hissetmememizi sağlayan, gerektiğinde ‘lojistik’ destek aldığımız, kendimizi test edip doğruladığımız bir adres, en yoğun saldırılarda sığındığımız bir limandı.” şeklinde değerlendiriyor LDT’yi. Tabii bu kadarla sınırlı değil. Ona göre topluluğun varlığı büyük bir meydan okumaydı. Peki, niye ve kime karşı? “Devletten fazla devletçi bir halkı, devlet babanın himayesinden kurtulmuş bir hayatın daha güzel olabileceğine inandırmak; üretmenin ve kalkınmanın devletin değil, halkın işi olduğunu anlatmak; jakoben bir yönetici eliti, eğer fırsat verirlerse halkın pekâlâ kendi başının çaresine bakabileceğine, kendisi için en iyi olanı ancak onun bilebileceğine ikna etmek zordu. Liberal çizgiyle hiç tanışmamış, zihni kolektivizmin çeşitli türlerinin yıllar süren hâkimiyetiyle zehirlenmiş bir aydın sınıfını, bildiğini sandığı her şeyi yeniden sorgulamaya ikna etmek hepsinden çetindi.”

Her sonbaharda genellikle Ürgüp’te 200’e yakın akademisyen ve fikir adamını buluşturup iki gün boyunca tartıştıran, bunu uzun yıllar devam ettiren topluluk, Türkiye’de fikir hareketlerinin soğuk ve uzak duruşunu, sıcak ilişkilere ve geniş bir networke çeviriyor. Liberal Düşünce Dergisi bir külliyata dönüşürken, her hafta Ankara ve İstanbul’da seminerler yapılıyor, Türkiye’nin pek çok iline taşınan ve daha çok gençlerin katıldığı ‘hürriyet mektepleri’ gibi pek çok faaliyet düzenleniyor. Bu fikir hareketi, sadece kâğıt üzerinden bir iletişimle değil, sokak ve salon siyasetine de mesafeli olmayı başararak ağır devletçi ve ‘sosyalist’ kültür ortamında kendi çizgisinde kalıp geniş kitleleri etkileyebilen nadide bir örnek olarak duruyor önümüzde.

İlk defa bir ‘ideoloji’nin, muha-fazakârları korkutmadan onlar nezdinde bir yer edinebildiğini tekrar vurgulayabiliriz. Bu, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde yeni bir evrenin başlangıcıydı. AK Parti’nin ilk on yılında LDT’nin de büyük etkisiyle dolaşıma soktuğu siyasal liberalizm, hem devlet hem de toplum katında karşılık buldu. Böylece özgürlük fikrinin ya da bir fikir mücadelesinin nelere sebep olabileceğini de görmüş olduk. “LDT, siyasetin pratiğine her zaman mesafeli durdu. Topluluk üyeleri Kürt sorunu, din ve vicdan özgürlüğü, azınlık hakları ve serbest piyasa ekonomisinin tesisi gibi konularda çok net bir biçimde özgürlükçü tutum aldı ve hakları ‘ama’sız savunmayı başardı.” diyor Bekir Berat Özipek.

7 yıldır topluluk faaliyetlerinin içinde olan genç kuşak temsilcilerinden Liberal Düşünce Dergisi Yazı İşleri Müdürü Harun Kaban ise kendisi için LDT’nin sadece entelektüel anlamda değil, iş yapma ve hayat tecrübesi olarak okul olduğunu söylüyor: “Mustafa Erdoğan’ın ‘Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm’ isimli kitabı entelektüel dünyamda kavramların yerli yerine oturmasını sağlayan bir kitaptır. Atilla Yayla’nın ‘İki Cumhuriyetin Kavgası’ kitabı da Türkiye’yi liberal perspektiften anlamamı sağlayan eserdir.”

Topluluk üyesi Tanel Demirel, İhsan Dağı, Murat Yılmaz, Vahap Coşkun, Hasan Yücel Başdemir, Bilal Sambur, Seval Yaman, Yusuf Şevki Hakyemez gibi onlarca kişiden, toplulukla ilişkili yüzlerce fikir adamı ve yazardan da söz edebiliriz bir çırpıda.

 

Aksiyon Dergisi

 

 

Siyasetin Kırmızı Çizgilisi Olmaz

 

Şu anda, PKK’nın tasfiye edilmesi ve mücadelenin tamamen siyaset platformuna aktarılması; icabında eski PKK’lıların da rahatça siyaset yapabilecekleri bir ortamın oluşturulması konusunda konsensüs sağlamış gibi görünüyoruz.
Ama ben bunun anlamını tam olarak idrak ettiğimizden kuşkuluyum.
Birçok insan ve çevre, Kürt meselesinin çözümünün siyaset platformuna aktarılması deyince, sadece bazı “masum” hak taleplerinin gündeme geleceğini; özerklik gibi, federasyon gibi, ayrı devlet kurma gibi “bölücü” fikirlerin ise siyaset platformu dışında kalacağını sanıyor -ki bu doğru değil.
Aslında yeni süreç, siyasetten ve demokrasiden ne anladığımızı ortaya çıkaracak çetin bir sınav getiriyor önümüze:

Şiddet ortadan kalktıktan sonra, Kürtlerin statüsüne ilişkin her türlü fikrin siyaset meydanında ortaya atılabileceği, tartışılabileceği ve eğer Kürt çoğunluğu tarafından destekleniyorsa uygulama alanına geçilebileceği konusunda anlaşıyor muyuz? Yoksa her politik çizgi kendine göre bir takım kırmızı çizgiler çizip bu alanlarda siyaset yapılmasını “gayrimeşru” ilan etme niyetinde mi?


Yazının devamını Bugün Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

 

“Kökü dışarıda” bir ideoloji olarak Türk ırkçılığının psiko-sosyal temelleri

 

Öteden beri kafama takılan bir konudur; Türkçülük ya da Türk ırkçılığı acaba Anadolu kökenli bir ideoloji mi, yoksa “kökü dışarıda” bir ideoloji midir? Doğrudan ve dolaylı sonuçlarıyla bu memlekete büyük bedeller ödetmiş bu fikriyatı icad edenler “Türkler” mi, yoksa dışarıdan gelen “göçmenler” mi? Uzunca bir zamandır giderek pekişen kanaatim oydu ki, Anadolu’yu “yabancı”lardan temizlemeyi, gayrimüslim unsurlardan arındırmayı, kalanları da belirli bir resmi kalıba sokmayı, devlete lazım olan bir millet icat etmeyi hedefleyen, Osmanlının son döneminde başlayıp Cumhuriyet döneminde resmi ideolojiye dönüşen bu heyülâ Anadolu kökenli bir olgu değildir, kökü dışarıdadır, bu toprakların yerlilerine yabancı bir ideolojidir..

Yazılarını epey bir süredir dikkatle ve beğeniyle takip ettiğim değerli Taraf yazarı Gürbüz Özaydınlı’nın “Sağlı Sollu” köşesinde 30 Ocak 2013 tarihli “Seçkinci ırkçılığın derin korkusu” başlıklı muhteşem yazıyı okuyunca bu düşüncemde yalnız olmadığımı gördüm. Her satırına katıldığım sözkonusu yazı tam anlamıyla “düşüncelerime tercüman oldu.” Özaltınlı’nın, son günlerde Türklerle Kürtlerin eşit sayılmasına isyan eden Mebus Hanım’ın şehri İzmir’in sırrı ile ilgili olarak “masanın gizli filozofu Ömer’den yıllar önce dinlediği şu tespit, benim de yıllar önce fark ettiğim, giderek daha dikkatli gözlemler yaptığım, her gözlemimin perçinlediği, dost meclislerinde sık sık paylaştığım bir tespit: “Cumhuriyet’in ideolojisi dediğimiz şey, aslında göçmenlerin varlık korkusundan başka bir şey değildir.” Başka bir deyişle, bu topraklarda en hararetle Türkçülük yapanlar, etnik ya da dini temizlik yapanlar, yaptıranlar, yapılanları onaylayanlar, kraldan fazla kralcı, Türkten fazla Türkçü davrananlar, Fransız Jakobenlerinden mülhem katı-pozitivist bir laiklik anlayışıyla devletin resmi kalıplarına herkesin uyması gerektiğini savunanlar, Anadolu’nun yüzlerce yıllık yerlileri değil, göçmenlerdir; bu topraklara sığınan, burada tutunmaya çalışan insanlardır, onların çocuklarıdır, torunlarıdır.

Nitekim son günlerin sıcak gündem konusu olan, “Biz Türkler meşru savunmadayız. Bunu siz yarattınız. Artık saldıracağız” diyen CHP’li Mebus Hanım Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu. Bir süre önce Anayasa tartışmalarıyla ilgili katıldığım bir sempozyumda “Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri olmamalıdır, toplumsal ihtiyaca göre zamanla Anayasa değiştirilebilir olmalıdır” dediğimde buna “bölünme tehlikesi, irtica..” gibi çok aşina olduğumuz laikçi argümanlarla hararetle karşı çıkan profesör göçmendi. 28 Şubat’ın heyheyli döneminde üniversitenin açılışına katılan ve devletin dini bastırması ve kontrolü altında tutmasının hiçbir sakıncası olmadığını, bunun tarihi pratiğimize de uygun olduğunu söyleyen pek meşhur bir tarihçimizin de esasen bir göçmen ailenin çocuğu olduğunu sonradan öğrendim. Kiminle bu memlekette yabancılara, gayrimüslimlere, dindarlara, Kürtlere insanca davranılmadığıyla, özgürlüklerin yok edildiğiyle ilgili tartışmalara girsem, baskıyı, yasakları, etnik ayıklamayı, asimilasyonu, yakın zamanlara kadar başımızda olan tanıdık devlet politikalarını hararetle savunanların, geçmişi Yörük Türkmenlere dayalı ve bu toprakların görece eski yerlileri olan orta Anadolu’nun köylü çocukları değil, geçmişi ancak yüz yıl geriye giden, dışarıdan gelen göçmenlerin, kendisinin “yabancı” olduğunun bilinmesini veya yabancı olarak görülmesini istemeyenlerin çocukları, torunları olduğu dikkatimi çekiyordu. Biraz yakın tarihe bakınca durum daha da vahimdi..

Tarih sahnesini terk ettiğinden beri bir asrı aşkın bir zaman geçmesine rağmen hâlâ sırtımıza sardıkları kamburlardan kurtulamadığımız İttihat ve Terakki Anadolu değil, Rumeli kökenlidir. İttihatçılar ve onların düşünsel ve siyasi-askeri takipçilerinin çoğu Manastır’lıdır, Selanik’lidir, Makedonya’lıdır, Bosna’lıdır, Balkanlar’dan gelmiştir. “Türkçülüğün Esasları”nı yazanların Türk olmaması ilginçtir. Anadolu’da Türkçülüğün ideologluğunu veya aktivistliğini yapan Yusuf Akçura’lar, Zeki Velidi Togan’lar, onların izinden gidenlerin çoğu Kafkasya’lıdır, Kırım’lıdır. Bu insanların ortak yönü, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında yaşanan savaşlar, kıyımlar ve kırımlardan kaçıp Anadolu’ya sığınmış, buralarda tutunmaya çalışan, buraları kendine yurt edinmek isteyen, buradan başka gidecek yeri olmayan insanlar olmalarıdır…

İmparatorluğun ellerinin altından kayıp gitmekte olduğunu, çöküşün kaçınılmaz olduğunu gören, Balkan bozgununu yaşayan, Balkanlardan Anadolu’ya akın akın gelen göçmenleri gören ve o zaman imparatorluğun dizginlerini ellerinde tutan İttihatçılar’ın “büyük korku”su, “yurdundan kovulmuş olmak, Anadolu da kaybedilirse gidecek bir yeri olmamak”tı. Anadolu’da tutunabilmek için, burada “rahat uyuyabilmek” için buraları “güvenilir olmayanlardan temizlemek” gerekiyordu. Bir yandan buranın yerlilerine kendilerini kabul ettirme, dost edinme ihtiyacı, bir yandan “büyük korku”nun etkisiyle buraları güvenilmez unsurlardan temizleme ihtiyacı, cehalet ve çarpık zihniyetle birleşince birbiri ardına çirkin, acımasız, zalimce işler yaptırdı. İttihatçıların başlatıp Cumhuriyetçilerin devamını getirdiği travmalar olarak Ermeni tehciri de, nüfus mübadelesi de, azınlık mallarına elkonulması da, Varlık Vergisi de, 6-7 Eylül olayları da hep bu büyük korkunun tezahürüdür.  Anadolu’da hakimiyet kurmanın, buralara kök salıp yerleşmenin ve büyük korkuyla baş etmenin yolu olarak yapıldı pek çok şey: Türk kimliği yaratmak, devlet kurup millet icat etmek, Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi, dini kamusal alandan kovmak, irtica ile mücadele, İslâmi dönemi atlayıp Şaman dönemlerde kök aramak, gayrimüslimlerden kurtulmak, devlet eliyle yeni bir zengin sınıf yaratmak,…

Bugün bu ülkede olan-biteni anlamak için bir yandan Ergenekon’un Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlantısını araştırmak gerektiği kadar, bir yandan da her türlü açılım-sivilleşme-özgürleşme sürecine karşı çıkan, “Kürt sorununa barışçı çözüm” denince ayağa kalkan, bölünme sendromuyla ırkçı bir söyleme sarılan kentsoylu-laik seçkinlerin göçmen geçmişlerinden tevarüs ettikleri, bu topraklarda varolma kaygısına da bakmak gerekir. Anlamaya çalışalım, ama oraya takılıp kalmayalım; zira Özaydınlı’nın da dediği gibi, “korku sahte, ırkçılık gerçek”tir. Korkunun sahteliğini ifşa etmeli, bu topraklarda hem kendilerinin hem de başkalarının rahat yüzü görmesinin yolunun, sahte korkuları kendine payanda yapan ırkçı, ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici zihniyeti terk etmekten geçtiğini vurgulamalıyız. Evet, iktidarını, ayrıcalıklarını ve seçkin konumunu kaybetmek zordur; saçmalattırır, hırçınlaştırır, saldırganlaştırır; ama zulüm ile âbâd olunmayacağı da ilahi bir kanundur. Türkiye artık korkularından da, tabularından da kurtulmak, hem kendisiyle hem de dünya ile barışmak durumundadır; süreç bu yönde ilerlemektedir.

 

Türkiye Adım Adım Normalleşiyor

Türkiye Osmanlı’nın son döneminde başlayan ve Cumhuriyet’le birlikte topluma giydirilen dar elbiseden adım adım artık kurtuluyor. Türkiye’nin, evrimci ve tedrici usullere uygun olarak, normalleşme sürecinde emin adımlarla ilerlemesi, son derece olumlu bir gelişmedir. Türkiye normalleştikçe, insanlar daha mutlu olacaklar, gerilim ve çatışmalar azalacak, kısaca Türkiye, bütün kesimleri ile bütünlük ve barış içerisinde çok daha güçlü ve müreffeh olacaktır.

Ülkemizde yaklaşık son ikiyüz yıldır, hem siyasi ve sivil hayatta, hem de devlet katında hayatın normal akışını zorlayan işler yapılmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde, devletin çöküş sürecinden kurtarılması amacına yönelik ciddi çabalar içerisine girişilmiştir. Bu kapsamda, bir yandan sivil ve siyasi hayatta çeşitli düşünce ve çözüm önerileri ortaya konulmaya çalışılmış, diğer yandan da devlet katında, Batı’dan gelen zorlamalarla da bağlantılı olarak bazı politikalar geliştirilmiştir. Bu dönemde sivil ve siyasi hayattan gelen çözüm önerilerinin üç türlü olduğu söylenebilir: Birincisi, salt din merkezli olanı. İkincisi, din ve ilmin mezc edilmesi. Üçüncüsü, pozitivist temelli bir değişim esasının benimsenmesi.

Yazının devamını Yeni Şafak Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Seçilmiş vali gibi…

Bir şehrin valisi, en başta o şehre bir vizyon verebilmeli, o şehre bir hedef gösterebilmeli, o şehre gerçekleşmesi mümkün bir hayal sunabilmeli. (…)

”Bir şehrin valisi, en başta o şehre bir vizyon verebilmeli, o şehre bir hedef gösterebilmeli, o şehre gerçekleşmesi mümkün bir hayal sunabilmeli. (…) Rekabetin bu kadar zorlaştığı, rekabetin bu kadar hassas bir dengede ilerlediği günümüz dünyasında, hiçbir şehrimizin valisi, sadece idareci olarak, sadece devletin oradaki temsilcisi olarak kalamaz. (…) Devletin yumruğunu temsil eden vali profili bitmiştir. (…) Protokol valiliği yapmayacağız, tam manasıyla halktan biri gibi olacağız.”

Başbakan Erdoğan’ın, Valiler Toplantısı’nda yaptığı konuşmada sarf ettiği bu cümleler valilik kurumuna ilişkin bir paradigma değişikliğinin ifadesidir.

Karşımızda iki farklı vali profili var:

Bir yanda, 90 yıllık cumhuriyet tarihimiz boyunca yakından tanıdığımız vali tipi: Devletin taşra mümessili, protokol müdürü, başmüfettişi, istihbaratçısı ve icabında “demir yumruğu” olarak vali…

Bir yanda da şimdi Erdoğan’ın tarif ettiği vali tipi:

Yönettiği şehirle ilgili bir vizyona sahip olan, hedef koyabilen, bir hayal sunabilen, şehir halkının taleplerine, ihtiyaçlarına ve özlemlerine cevap veren, onlarla bütünleşen ve merkezle şehir halkının temsilcisi olarak ilişki kuran biri olarak vali…

Valilikle ilgili bu iki çerçeve iki farklı paradigmayı ifade eder.

Başbakan, Valiler Toplantısı’ndaki konuşmasıyla sadece valilere yeni bir perspektif vermekle kalmıyor; bütün kamuoyuna da önemli bir reformun sinyalini veriyor. Zira bu konuşma kaçınılmaz olarak seçilmiş valiye doğru giden bir süreci işaret ediyor.

Bürokratın vizyonu nereye kadar?

Erdoğan aslında adını koymadan seçilmiş valiyi tarif ediyor.

Şehir için bir vizyon sahibi olmak… Bir hedef koyabilmek… Bir hayal sunabilmek…

Kabul etmeliyiz ki, bunu ancak seçimle gelmiş bir insan yapabilir. Bunu ancak vizyonu, hedefi, hayalleri ve program ile halkın karşısına çıkıp oy isteyen, o vizyonu hedefi ve hayali şehir halkına aktarabilen; halkı, bu hedefleri gerçekleştirebileceğine inandırabilen; onun da heyecanlanmasını ve sürece katılmasını sağlayabilen bir politikacı yapabilir, bir bürokrat değil.

Gözünü Ankara’ya dikmiş, kariyeri halkın desteğine değil, Ankara’daki sicil amirinin yazacağı rapora bağlı olan, şehir halkını değil, Ankara’yı memnun etmeyi esas almak zorunda olan bir bürokratın, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, vizyonu da hayali de Ankara’nın vizyonu ve hayaliyle sınırlıdır.

İki başlılık sürüyor

Bilindiği gibi çıkarılan son Büyükşehir Yasasıyla, il genel meclisleri kaldırılarak, belediye meclisleri şehrin tek meclisi haline getirilerek ve valilerin yetkileri azaltılarak yerinden yönetim konusunda önemli bir ilerleme sağlandı. Ama yerel düzeyde ortaya çıkan çift başlılık bir sorun olarak hâlâ ortada duruyor.

Her ilde, biri seçilmiş biri de atanmış olmak üzere iki otorite varsa; hele hele şimdi atanmış otoriteye de, tıpkı seçilmiş belediye başkanı gibi, “vizyon sahibi olma, politika oluşturma” gibi perspektifler veriliyorsa; valinin basit bir memur olmanın ötesine geçip yaratıcı ve aktif bir şehir yöneticisi olması isteniyorsa, bu iki otoritenin çatışması daha da kaçınılmazdır.

O yüzden de ben bugün yaşadığımız çift başlılığın bir geçiş dönemine özgü olduğunu; Erdoğan’ın söz konusu konuşmasında valilere verdiği perspektifin de seçilmiş valiliğe geçişe hazırlık amacı taşıdığını düşünüyorum.
Biraz da öyle olmasını umut ediyorum.

Bugün, 01.02.2013

İslam, İslamcılık ve postmodern otoriterlik

Demokrasi içinde iktidara gelen İslamcılar post-modern otoriterliğe sürüklenecekler mi? Geçen ay bu konuyu gündeme getirmiştim.

Arap Baharı sonrası ‘demokratik’ yollarla iktidara gelen İslamcı hareketlerin toplumsal alanı devlet aygıtını kullanarak kendi ‘değer’lerine göre tanzim etmeye çalışmaları durumunda yeni bir otoriterlik türüyle karşılaşabileceğimizi ve buna ‘post-modern otoriterlik’ denebileceğini yazmıştım; kaba bir otoriterlik yerine, hem demokratik meşruiyete hem de dinsel meşruiyete yaslanan; katı ideolojik bir devletten çok devlet eliyle belli ‘değerler’ üzerine ‘yeni toplum’ inşa teşebbüsü amaçlayan bir duruş… İçinde demokratik temsil barındıran, halkın çoğunluğunun desteğine dayanan ama sonuçta toplumun tümünü devlet eliyle ‘belli değer tercihleri’ne göre yeniden tanzim etmeye çalışan İslamcılık post-modern otoriter bir duruştur ve Arap Baharı sonrası Ortadoğu kadar AK Parti yönetimindeki Türkiye’yi de anlatma potansiyeli taşır. Bu görüşe Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Burhanettin Duran, Ahmet Demirhan ve Yasin Doğan farklı zamanlarda katkı yapan ve eleştiriler içeren cevaplar verdiler.

Yazının devamını Zaman Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.