Ana Sayfa Blog Sayfa 400

Meslek kuruluşları sivil toplum örgütleri midir?

Türkiye’de kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerinin birer sivil toplum kuruluşu olup olmadığı tartışma konusudur. Her şeyden evvel gerek meslek örgütlerinin kuruluş amaçları ve gerekse demokrasiye karşı geliştirdikleri tutum ve tavırlar dikkate alındığında bu tür kuruluşların bir ‘sivil’ örgüt olmaktan daha çok statükonun korunmasına hizmet ettiği görülmektedir…
TBMM Genel Kurul’unda görüşülen Torba Yasa Teklifi ile Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) harita, plan, etüt ve projelerine parasal bedel karşılığı verdiği vize yetkisinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçmesini sivil topluma vurulmuş bir darbe olarak yorumlayanlar oldu. Türkiye’de kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerin birer sivil toplum kuruluşu olup olmadığı tartışma konusudur. Her şeyden evvel gerek meslek örgütlerin kuruluş amaçları ve gerekse demokrasiye karşı geliştirdikleri tutum ve tavırlar dikkate alındığında bu tür kuruluşların bir “sivil” örgüt olmaktan daha çok statükonun korunmasına hizmet ettiği görülmektedir. Bilindiği gibi meslek örgütleri Tek Parti Dönemi’nin ve 1961 Anayasası’nın getirdiği vesayetçi düzenin ve yönetim yaklaşımının bir uzantısıdır.
Sistemi korudular
1950 sonrası dönemde meslekler ve meslek kuruluşları 1960 askeri darbesi sonrasında yürürlüğe konulan 1961 Anayasası’yla anayasal statü tanınmıştır. Mesleki örgütler 1982 Anayasası’yla da korunmuş ve bu kapsama dâhil edilen meslek örgütleri git gide yaygınlık kazanmıştır. 1961 yılından itibaren ciddi bir reform yapılmayan mesleki örgütler vesayet sistemin korunmasında da öncü roller üstlenmişlerdir. Kimilerine göre bir sivil toplum örgütü olarak tanımlanan meslek kuruluşların askeri darbeler döneminde cuntanın sivil iktidarları devirmek için birer üs olarak kullandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin 28 Şubat sürecinde TESK ve TOBB sivil hükümetin devrilmesinde ve yerine askerin arzu ettiği bir hükümetin kurulmasında aktif rol oynadılar.
Keza Ömer Dinçer’in 2003-2004 yıllarında “Rönesans olmadan reform olmaz” diyerek Türkiye’de tıkanan bürokrasiyi rahatlatmayı, devlet ve halk arasındaki karşılıklı güvensizliği ortadan kaldırmayı, bürokratik verimliliği arttırmayı, insanların yaşam kalitesini yükseltmeyi en önemlisi de insan hak ve özgürlüklerini genişletmeyi hedefleyen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nınkısacası yerel yönetimlerin güçlenmesini sağlayacak bir reform paketine de başta KES, DİSK,TMMOB, TÜRMOB, TTB, ADD gibi kuruluşların başını çektiği birçok yapılanma tarafından “geleceğin ipotek edilmesi” olarak nitelendirilmiş ve çok ciddi eleştiriler getirilerek bu reformun rafa kaldırılmasına neden olunmuştu. Benzer kuruluşlar bu tür demokrasi karşıtı tavırlarını gerek başörtüsü serbestliği sağlayacak olan yasa tasarısı görüşülürken gerekse katsayı gibi adaletsiz uygulamalarda da göstermişlerdir.
Darbeciyle işbirliği
Oysa Sivil toplum, tabiatı gereği insan haklarının hiçbir gerekçeyle ihlâl edilemeyeceğini ve insanların sahip olduğu onurun, inancın, kimliğin, değerlerin ve hayat tarzlarının hiçbir irade, ideoloji ya da otorite tarafından yok sayılamayacağını ve baskı altına alınamayacağını savunur. Ve böylesi bir sorumlulukla özgürlükçü düşüncenin gelişmesinde aktif rol oynar. Baskı ve zora karşıdırlar. Bu bakımdan bugün Türkiye’de kanun zoruyla kurulan ve her dönem darbecilerle işbirliği içerinde bulunan ayrıca zorunlu üyelik esasına dayanan ve rekabetçi piyasa ortamından tamamen uzak mesleki kuruluşlara sivil toplum örgütleri statüsüne sokamayız. Liberal Düşünce Topluluğu Derneği Uluslararası Sivil Toplumu Destekleme ve Geliştirme Derneği’nin de (STD) katkılarıyla 2012 yılında Türkiye’de Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin bir kamuoyu araştırması yapmış ve aynı zamanda yeni anayasaya dönük reform önerilerini paylaşmıştır. Atilla Yayla, Bican Şahin, Özlem Çağlar Yılmaz, Ömer Çaha ve Yusuf Şahin hocaların koordinatörlüğünde yürütülen bu önemli rapora göre; Mesleki kuruluşların zorunlu üyelik esası ve örgütlenme konusundaki tekçi yapı demokratikleşme, özgürlükler ve birey hakları bakımından sınırlayıcı ve kısıtlayıcıdır. Alternatif örgüt kurulamaması örgütlenme özgürlüğü ve bireysel tercih serbestîsi ile de çelişmektedir.
Yeni anayasa süreci
Rapora göre; özellikle yeni anayasa sürecinde mesleki örgütlenmenin ve meslek örgütlerini, toplumsal, ekonomik ve siyasal alanda yaşanan gelişme ve ilerlemeler paralelinde, geçmişten günümüze kadar yaşanan temel problemleri çözecek, örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldıracak, serbest piyasa ekonomisinin işleyişini bozan, rekabeti engelleyen, dolayısıyla da tüketici menfaatlerine aykırı kamusal tipteki mesleki örgütlenmeye son verecek, bu alandaki tekelleşmeyi kıracak, sivil toplumu ve sivil toplum kuruluşlarını geliştirecek, kamu yönetimi ve siyasal sistem içerisine entegre edilmiş vesayet mekanizmalarını işlevsiz kılacak, siyasi iradeyi güçlendirecek, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi işler hale getirecek, meslek mensuplarının iradelerini önceleyen ve gönüllülük esasına dayalı yeni bir yaklaşımla düzenlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, yeni anayasanın hazırlık sürecinde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak alternatif yapılandırma modellerinin ve bunun için gerekli yasal düzenlemelerin tartışılması önem kazanmaktadır.
Kamuoyundaki algı
Bugün mesleki kuruluşların kamuoyunda oluşturdukları algı örneğin neredeyse tüm doktorların, eczaların, mimar ve mühendislerin vs. Kemalist olduğu üzerinedir. Oysa mesleki kuruluşlara üyeliği bulunan tüm meslek sahiplerin aynı ideolojik görüşe sahip olmadıkları bir gerçektir. Buna rağmen kurum adına yapılan tüm açıklamalar farklı görüş ve düşüncelere sahip diğer üyeleri de zan altında bırakmaktadır. Bu bakımdan yapılması gereken öncelikle üyelik bakımından serbestlik ve gönüllülük ilkelerine dayanan kuruluş, işleyiş ve faaliyetler bakımından devletten bağımsız sivil toplum kuruluşu niteliğinde bir yapılanmanın anayasada yer etmesidir.


Milliyet, 2 Ağustos 2013

Türkiye’nin şifreleri: 1, 2, 3

0

1 rakamı vücuda girmiş ve çıkarken et parçası koparmış zıpkının okuna dönüştü. 2 insan biçen bir orak gibi göründü. 3 ise az önce kurbanın vücudundan çıkan kanlı bir tırmık görünümünde. 

Radikal’in Agos’tan alıntılayarak verdiği “İşte ‘soy kodları’: Rumlar 1, Ermeniler 2, Yahudiler 3” başlıklı haberi okurken rakamlar böyle canlandı gözümde. Meğer ta Lozan’dan beri gayrimüslim vatandaşlarımıza nüfus kayıtlarında ‘gizli’ kodlar veriliyormuş. Oğlunu Ermeni okuluna kaydettirmek için çaba sarf eden annenin, Milli Eğitim Müdürlüğü’nden aldığı yanıt, bunun bütün devlet birimlerince bilinen bir rutin olduğunu gösteriyor. Ancak ‘gizli soy kodu 2’ olanlar Ermeni okullarına kayıt olabiliyorlarmış. 
Muhtemelen gayrimüslim vatandaşlarımız bütün hayatları boyunca, görünmeyen bir zıpkının, orağın, tırmığın onları ha bire dürttüğünü, çekiştirdiğini, bazen de etlerine saplanıp canlarını inanılmaz bir şekilde yaktığını hissettiler. Ama ya çok korktular ve bunu anlatmaya cesaret bile edemediler veya anlatmaya kalktıklarında da inanmaz gözlerle bakan birilerini buldular karşılarında. 

Nasıl olduğunu bilemedikleri bir biçimde, onların gerçekte kim olduğunu hemen her zaman bilen bir devletin otoritesi altında yaşadığını hissetti gayrimüslim vatandaşlarımız. Adını İshak’tan İsmail’e çevirdi Yahudi vatandaş; ama işte o külyutmaz devletin hınzır bakışlarını hep ensesinde hissetti. Nüfusuna, gitti Müslüman yazdırdı ama her nasılsa aslında onun Hıristiyan olduğunu bildiler. Belki Rum kökenli olduğunu unuttu Yorgo’nun oğlu, ama karşılaştığı ‘tuhaf’ durumlar üzerine düşünürken, ‘tekinsiz’ bir hayaletle göz göze gelir gibi, tüyleri diken diken olarak, her şeyin aslında ‘kökeniyle’ alakalı olabileceğini hissetti. 

Yüz yıldır gayrimüslim vatandaşlarını kesip biçen, korkutan, kaçırtan, göçerten, mallarına el koyan, mezarlarını talan eden, suikast düzenleyen ‘faşizan devlet ruhunun’ ikide bir ortaya çıkıp, işini gördükten sonra saklandığı kara kutunun şifrelerini veriyor bu rakamlar. Trakya’da Yahudi pogromlarından 6-7 Eylül’e, Hrant Dink cinayetine kadar her şeyi bir kere daha gözden geçirmemiz için yeni bir yol haritası çıkıyor önümüze. 

“Geçmiş, yüzleşilmediği zaman asla geçmiş değildir” dediğimizde gereksiz, anlamsız yere yaraları kaşıdığımızı söyleyenlerin bu tabloya çok dikkatli bir şekilde bakmaları gerekir. Bu rakamların hangi kutudan çıktığına baktığımızda 1915’te, Talat Paşa’nın bir mühendis hassasiyetiyle, boşalttırdığı her köye, her mezraya, oradaki Rum fırıncı, Ermeni duvar ustası kadar Müslüman usta yerleştirme çabasına kadar geri gideceğiz. Bu rakamlar modern Türkiye’nin şifrelerini veriyor. 

Ben bu satırları yazarken Radikal’den editörüm Gökçe Aytulu aradı ve hukuki bir değerlendirme istedi konuya ilişkin olarak. Son birkaç söz de buna ilişkin olsun: 
Şimdi bu numaralandırma işinin Türkiye’de değil de Almanya’da olduğunu düşünün. Meğer Alman devleti Yahudilere numara veriyormuş! Ne olurdu dersiniz? Bunun bütün ülkeyi iliklerine kadar sarsacak muazzam bir depreme dönüşeceğini söyleyebilirim. Çünkü bu numaralandırma Nazi ruhunun bugünkü devlette aynen devam ettiğini gösterirdi. O muazzam tartışmanın ardından, herhalde bütün devlet birimlerini kapsayacak reformlar ardı ardına gelirdi. Türkiye’nin de aynısını yapması gerekir. 

Gayrimüslim vatandaşlarımızın hakları mevzuuna gelince, öncelikle hepsinin ‘Bilgi alma yasasına’ dayanarak nasıl kategorilendirildiklerini öğrenip, bunu belgeledikten sonra idare mahkemelerine bu ayrımcı uygulama için tazminat davaları açmaları ve ardından da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar davalarını takip etmeleri düşünülebilir. 
Korkarım ki bu rakamlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1915’in politikalarını kesintisiz bir şekilde sürdürdüğünü düşünecek olan Ermeni diyasporası tarafından yeni davalara dönüştürülecek veya mevcut davalarda bu uygulama yeni ve güçlü bir argüman olarak kullanılacaktır. 

Meselenin özü şu: Türkiye geçmişiyle yüzleşmeyi geciktirdikçe geçmişin yükü utanç verici bir şekilde sağa sola yayılmaya devam ediyor. Bu rakamların açtığı yoldan geçmişin izini sürmek gerek…

Bu yazı Radikal Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Acil bir konu

Farklı eğilimlerden bir grup insan hakları derneği 1-4 Ağustos tarihleri arasında yapılacak Yüksek Askeri Şûra Toplantısı’nda suç işleyen, insan öldüren, işkence yapan askeri personelin terfi ettirilmemesini talep eden ortak bir açıklama yaptı.

Yani konu acil. O kadar acil ki, ben de sütunumu bir günlüğüne onlara verdim.

İşte ortak açıklama:

Güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerinin tekrarlanmasında ve kullanılan şiddetin yüksek seviyelerde sıklıkla gerçekleşmesinde etkili olan en önemli unsur, sistematik bir hal alan ‘cezasızlık politikası‘dır.

Mevcut yasalarımızda suç olarak tanımlanmasına rağmen cezasızlık zırhı ile korunan kamu görevlileri, sadece vicdanlarda yara açmakla kalmamakta, demokrasiler için vazgeçilmez olan hukukun üstünlüğü ilkesini de ayaklar altına almaktadır.

Bununla beraber, bir başka uygulama daha hem vicdanları sızlatmakta hem de demokratik işleyişin yolunu tıkamaktadır. Bu da, söz konusu suçlara karışmış olan memurların görevlerine devam ettirilmeleri, terfi ettirilmeleri, hatta kimi zaman da ödüllendirilmeleridir.

Adalet sisteminin ve siyasi iktidarların, insanlığa karşı işlenen suçların failleri olan bu kişiler üzerindeki tereddüdü hızlı ve adil bir yargılama ile kaldırması gerekmektedir. İnsan öldürmelere, kaybetmelere, işkenceye, tecavüze ve her türlü hukuk dışı uygulamalara karışmış isimler terfi ettirilmemeli ve ödüllendirilmemelidir. Bu insanlar suçluysa cezalandırılmalı, suçsuz ise isimleri etrafında oluşan şaibe kaldırılmalıdır.

Ağustos ayı başında yapılacak YAŞ toplantısı sonucunda, yine bazı askeri personelin terfi ettirilmesi söz konusu olacaktır.

Musa Çitil hâlâ görev başında

Hakkındaki suçlamalara rağmen görevinin başında tutulan ve terfi ettirilen kişiler arasındaki en çarpıcı örneklerinden biri ve halihazırda Ankara Jandarma Bölge Komutanı olan Musa Çitil’dir.

Musa Çitil, Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameye göre, 13 kişinin‘gerek bizzat gerekse verdiği talimatlarla ölümlerine sebep olduğu, bu şekilde çok sayıda ölen-öldürülen şahıs olduğu, birçok insanın haksız yere gözaltına alınarak işkencelere maruz bırakıldığı’ gerekçeleriyle halen Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaktadır.

Savcılık, Çitil hakkında ‘Derik İlçe Jandarma Komutanı olduğu dönemde görev sahasında ikamet eden sivil vatandaşla terörist unsurlar arasında herhangi bir ayrım yapmadığı, vatandaşı potansiyel terörist olarak gördüğü… Sivil vatandaşları çeşitli şekillerde ve tamamen keyfi bir şekilde öldürdüğü, bu konuda son derece fütursuz davrandığı… Bunun ötesinde İlçe Jandarma Karakolu’nda bulunan nezarethanede çok sayıda şahsa işkence yaptığı ve uzun süre soğukta aç ve susuz olarak beklettiğinin tespit edildiği fakat suç tarihi itibariyle 765 Sayılı Kanun’a göre zaman aşımı dolduğundan soruşturma dosyasına dahil edilmediği sadece zaman aşımı süresinin dolmasına az bir süre kalan cinayet iddialarının ileri sürüldüğüne kanaat getirilmiştir’ iddiasında bulunmaktadır.

Çitil hakkında mağdur yakınlarının şikâyet ve beyanları yeni değildir. Tehditlere, baskılara ve yeterli bir soruşturma yapılamamasına rağmen mağdur yakınları yıllardır şikâyetlerini ısrarla sürdürmektedirler. Buna mukabil Ağustos 2009 Yüksek Askeri Şûra kararları uyarınca, Jandarma Kurmay Albay Musa Çitil tuğgeneralliğe yükseltilmiştir.

Musa Çitil’in, bu kadar korkunç suçlamalar ile yargılanmakta iken görevde kalması başta mağdur yakınları olmak üzere kamu vicdanını da yaralamaktadır. Musa Çitil’in yargılanması sonlanana kadar her türlü terfi işlemleri durdurulmalı ve görevinden de uzaklaştırılmalıdır.

Demokratikleşme ve barış sürecinin vazgeçilmez önkoşulu adaletin yerine getirilmesidir. Halihazırda bu konuda beklenen adalet henüz tecelli etmediği gibi, zanlıların ödüllendirilmesi de, gerek mağdur yakınlarının gerekse kamu vicdanının incinmesine yol açmıştır.

Çitil ve benzeri suçları işlemekten yargılananlar terfi ettirilmemeli, yargılama sonuna kadar görevlerinden el çektirilmelidir!”

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

‘Anadolu kaplanları’ neden rahatsız?

0

Bir zamanlar dillerden düşmeyen bir ‘Anadolu kaplanları’ efsanesi vardı. Özal’la birlikte dışa açılan Türkiye’nin eseriydi ‘kaplanlar’. Üreten, dünya ile rekabet etmekten korkmayan, devlete muhtaç olmayan Anadolu merkezli şirketler…

Büyük ölçüde muhafazakar aile şirketleriydi bunlar; varlıklarını devlet ihalelerine değil küreselleşen bir dünyada rekabet edebilmelerine borçluydular.

28 Şubat’ta adeta imha edilmeye çalışıldı bu ‘milli servet’ İslami sermaye olarak nitelenerek. Yarattıkları istihdama, kırdıkları yoksulluk kültürüne ve zihniyetine bakılmaksızın. Devlete muhtaç olmadıkları, devletten ayrıcalık beklemedikleri, kendi ayakları üzerinde serbest piyasa düzeninde durabildikleri için hedeftiler. Bu topraklarda devlet boyun eğmeyeni, kendine muhtaç olmayanı, el açmayanı, diz çökmeyeni sevmez.

Anadolu kaplanlarına devlet ihale vermiyor, onlarsa üretiyor, iç pazarda ambargolarla karşılaştıkça da dış pazarlara açılıyorlardı. Anadolu mucizesi böyle gerçekleşti. Devlete rağmen ve küresel düzeyde rekabetle…

Milli Görüş’ten AK Parti’ye giden yolda ‘yenilikçi’ ekibin arkasındaki en önemli dinamiklerden birisi Anadolu sermayesiydi. Milli Görüş’ün çatışmacı ve ideolojik kimliği yerine muhafazakar değerleri yansıtan ama piyasa dostu, Türkiye’nin dışa açılmasını destekleyen, çoğulcu bir merkez partisinin gerekliliğine inanıyorlardı. Çatışan, dogmatik ve ideolojik değil pragmatik, uzlaşmacı ve dünyayla barışık bir hareketin Türkiye’yi de kendilerini de büyüteceğini düşünüyorlardı.

Sonuçta Anadolu kaplanları muhafazakar ama demokrat, yerli ama küreselleşmeden yana AK Parti’ye destek verdi. Ulusalcı-Kemalist-militarist blok karşısında demokratikleşme, AB üyeliği, dışa açılma, insan hakları, özgürlükler ortak paydasında buluşan demokrat cephede çok etkin bir rol oynadılar. AK Parti iktidarının AB’ye üyelik, yabancı sermaye, komşularla sıfır problem politikalarıyla dünya ile entegrasyon süreçlerini çok ileri bir noktaya taşıdılar. Türkiye’yi dışa, dışı içeriye taşıdılar. Onlar da Türkiye de büyüdü.

Şimdi, dönüşümüne büyük katkıları olan ‘hareket’ yeniden çatışmacı, dünyayla kavgalı bir politika izliyor. Türkiye yalnızlaşıyor…

Anadolu kaplanları da rahatsız.

İçe kapanan, dünyayla kavgalı bir görüntü sergileyen, dışarıda olup biten her şeyi kendine yönelmiş bir komplo olarak gören bir ülkede Anadolu kaplanları hem istikrarın hem de rekabet güçlerinin ortadan kalkacağından korkuyorlar. İdeolojik, hayalperest, maceracı dış politikanın tüm topluma bindirdiği yükün farkındalar. Farkındalar, çünkü kaybedecekleri çok şeyler var…

Kemalist vesayet rejimi dış politikayı ‘devletin âli çıkarları’ gibi soyut, içini güçlü olanın doldurduğu ‘devlet merkezli’ bir anlayışla tanımlıyordu. Toplum da ekonomi de umurlarında değildi. Şimdi de durum benzer… Kendilerini devletin de, yurttaşların da sahibi sananlar herkesi devletlerine, davalarına, yani kendilerine hizmetle yükümlü sanıyorlar.

Oysa, dış politika bir ‘dava’ değil ‘hizmet’ alanı, toplumun bedel ödeyeceği değil, fayda göreceği bir devlet faaliyetidir. Tabii eğer siyaseti ‘insan’ merkezli tanımlıyorsanız… Aksi, dış politikayı ideolojikleştirmektir. Dışta ideolojik bir dava gütmekle, içte bir ideolojik devlet kurmak arasında fark yoktur.

Devlet olarak göreviniz dünyayla iş yapan insanların karşısına engeller çıkarmak değil, onların önünü açmaktır. İnsanların hayatını kolaylaştırmak, onlara hizmet etmek yerine ‘davanıza hizmet’i esas aldığınızda ise Kemalizm gibi ‘ideoloji’si olan, toplumu da o ideolojinin hizmetine koşan bir devlet haline gelirsiniz.

Evet, Anadolu kaplanları rahatsız… Üretmek ve dünyaya satmak yerine bir zamanlar dışlandıkları devlet ihaleleriyle büyüyenlerden söz etmiyorum, onlar zaten artık kaplan değil, ‘ev kedisi’ oldular. Türkiye’nin dışa açık, küresel aktörlerle barışık, çevresine sorun değil istikrar ihraç eden politikalarıyla büyüyen, dünya ile rekabet eden, devlete muhtaç olmayan Anadolu kaplanları rahatsız. Onlar devletten ihale istemiyorlar; yeter ki devlet gölge etmesin, ideolojik ve dogmatik dış politikayla yollarını kapamasın. 

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Meslek kuruluşları sivil toplum örgütleri midir?

Türkiye’de kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerinin birer sivil toplum kuruluşu olup olmadığı tartışma konusudur. Her şeyden evvel gerek meslek örgütlerinin kuruluş amaçları ve gerekse demokrasiye karşı geliştirdikleri tutum ve tavırlar dikkate alındığında bu tür kuruluşların bir ‘sivil’ örgüt olmaktan daha çok statükonun korunmasına hizmet ettiği görülmektedir…
TBMM Genel Kurul’unda görüşülen Torba Yasa Teklifi ile Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) harita, plan, etüt ve projelerine parasal bedel karşılığı verdiği vize yetkisinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçmesini sivil topluma vurulmuş bir darbe olarak yorumlayanlar oldu. Türkiye’de kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerin birer sivil toplum kuruluşu olup olmadığı tartışma konusudur. Her şeyden evvel gerek meslek örgütlerin kuruluş amaçları ve gerekse demokrasiye karşı geliştirdikleri tutum ve tavırlar dikkate alındığında bu tür kuruluşların bir “sivil” örgüt olmaktan daha çok statükonun korunmasına hizmet ettiği görülmektedir. Bilindiği gibi meslek örgütleri Tek Parti Dönemi’nin ve 1961 Anayasası’nın getirdiği vesayetçi düzenin ve yönetim yaklaşımının bir uzantısıdır.
Sistemi korudular
1950 sonrası dönemde meslekler ve meslek kuruluşları 1960 askeri darbesi sonrasında yürürlüğe konulan 1961 Anayasası’yla anayasal statü tanınmıştır. Mesleki örgütler 1982 Anayasası’yla da korunmuş ve bu kapsama dâhil edilen meslek örgütleri git gide yaygınlık kazanmıştır. 1961 yılından itibaren ciddi bir reform yapılmayan mesleki örgütler vesayet sistemin korunmasında da öncü roller üstlenmişlerdir. Kimilerine göre bir sivil toplum örgütü olarak tanımlanan meslek kuruluşların askeri darbeler döneminde cuntanın sivil iktidarları devirmek için birer üs olarak kullandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin 28 Şubat sürecinde TESK ve TOBB sivil hükümetin devrilmesinde ve yerine askerin arzu ettiği bir hükümetin kurulmasında aktif rol oynadılar.
Keza Ömer Dinçer’in 2003-2004 yıllarında “Rönesans olmadan reform olmaz” diyerek Türkiye’de tıkanan bürokrasiyi rahatlatmayı, devlet ve halk arasındaki karşılıklı güvensizliği ortadan kaldırmayı, bürokratik verimliliği arttırmayı, insanların yaşam kalitesini yükseltmeyi en önemlisi de insan hak ve özgürlüklerini genişletmeyi hedefleyen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nınkısacası yerel yönetimlerin güçlenmesini sağlayacak bir reform paketine de başta KES, DİSK,TMMOB, TÜRMOB, TTB, ADD gibi kuruluşların başını çektiği birçok yapılanma tarafından “geleceğin ipotek edilmesi” olarak nitelendirilmiş ve çok ciddi eleştiriler getirilerek bu reformun rafa kaldırılmasına neden olunmuştu. Benzer kuruluşlar bu tür demokrasi karşıtı tavırlarını gerek başörtüsü serbestliği sağlayacak olan yasa tasarısı görüşülürken gerekse katsayı gibi adaletsiz uygulamalarda da göstermişlerdir.
Darbeciyle işbirliği
Oysa Sivil toplum, tabiatı gereği insan haklarının hiçbir gerekçeyle ihlâl edilemeyeceğini ve insanların sahip olduğu onurun, inancın, kimliğin, değerlerin ve hayat tarzlarının hiçbir irade, ideoloji ya da otorite tarafından yok sayılamayacağını ve baskı altına alınamayacağını savunur. Ve böylesi bir sorumlulukla özgürlükçü düşüncenin gelişmesinde aktif rol oynar. Baskı ve zora karşıdırlar. Bu bakımdan bugün Türkiye’de kanun zoruyla kurulan ve her dönem darbecilerle işbirliği içerinde bulunan ayrıca zorunlu üyelik esasına dayanan ve rekabetçi piyasa ortamından tamamen uzak mesleki kuruluşlara sivil toplum örgütleri statüsüne sokamayız. Liberal Düşünce Topluluğu Derneği Uluslararası Sivil Toplumu Destekleme ve Geliştirme Derneği’nin de (STD) katkılarıyla 2012 yılında Türkiye’de Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin bir kamuoyu araştırması yapmış ve aynı zamanda yeni anayasaya dönük reform önerilerini paylaşmıştır. Atilla Yayla, Bican Şahin, Özlem Çağlar Yılmaz, Ömer Çaha ve Yusuf Şahin hocaların koordinatörlüğünde yürütülen bu önemli rapora göre; Mesleki kuruluşların zorunlu üyelik esası ve örgütlenme konusundaki tekçi yapı demokratikleşme, özgürlükler ve birey hakları bakımından sınırlayıcı ve kısıtlayıcıdır. Alternatif örgüt kurulamaması örgütlenme özgürlüğü ve bireysel tercih serbestîsi ile de çelişmektedir.
Yeni anayasa süreci
Rapora göre; özellikle yeni anayasa sürecinde mesleki örgütlenmenin ve meslek örgütlerini, toplumsal, ekonomik ve siyasal alanda yaşanan gelişme ve ilerlemeler paralelinde, geçmişten günümüze kadar yaşanan temel problemleri çözecek, örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldıracak, serbest piyasa ekonomisinin işleyişini bozan, rekabeti engelleyen, dolayısıyla da tüketici menfaatlerine aykırı kamusal tipteki mesleki örgütlenmeye son verecek, bu alandaki tekelleşmeyi kıracak, sivil toplumu ve sivil toplum kuruluşlarını geliştirecek, kamu yönetimi ve siyasal sistem içerisine entegre edilmiş vesayet mekanizmalarını işlevsiz kılacak, siyasi iradeyi güçlendirecek, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi işler hale getirecek, meslek mensuplarının iradelerini önceleyen ve gönüllülük esasına dayalı yeni bir yaklaşımla düzenlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, yeni anayasanın hazırlık sürecinde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak alternatif yapılandırma modellerinin ve bunun için gerekli yasal düzenlemelerin tartışılması önem kazanmaktadır.
Kamuoyundaki algı
Bugün mesleki kuruluşların kamuoyunda oluşturdukları algı örneğin neredeyse tüm doktorların, eczaların, mimar ve mühendislerin vs. Kemalist olduğu üzerinedir. Oysa mesleki kuruluşlara üyeliği bulunan tüm meslek sahiplerin aynı ideolojik görüşe sahip olmadıkları bir gerçektir. Buna rağmen kurum adına yapılan tüm açıklamalar farklı görüş ve düşüncelere sahip diğer üyeleri de zan altında bırakmaktadır. Bu bakımdan yapılması gereken öncelikle üyelik bakımından serbestlik ve gönüllülük ilkelerine dayanan kuruluş, işleyiş ve faaliyetler bakımından devletten bağımsız sivil toplum kuruluşu niteliğinde bir yapılanmanın anayasada yer etmesidir.


Milliyet, 2 Ağustos 2013

Markar Esayan- Laiklerin usandıran şımarıklığı

Cumhuriyet’in kuruluşunda dine karşı ciddi bir antipati ve kibirli bir bakış temel ideolojik karakterdi. Pozitivist, radikal aydınlanmacı İttihatçılar ve onların B takımı Mustafa Kemal ile arkadaşları, Osmanlı’nın yıkılış nedenini, İslam’ın akıl ve çağdışılığına bağlamışlardı. 1793’te Jakobenlerin bir süre Hıristiyanlığı yasaklamalarından feyz aldıkları belliydi. Maalesef Türkiye’nin koyu dindar halkları böyle bir şeyi kabul edecek olgunlukta değildi henüz. O nedenle sadece İslam’ın kamulaştırılmasına girişildi. Avrupa’nın dini sadece “öteki” dünyaya değil, başka bir evrene postalamış olması ne iyi olmuştu! Bu sayede Avrupa cenneti akıl aracılığı ile yeryüzüne indirmiş, zenginliğe, adalete bu dünyada yaşarken de ulaşılabileceğini göstermişti. Bolşevikler de aynı yoldan gidiyor, Ortodoks-Çarlık arkaizmini dini çökerterek aşıyorlarsa, bunda bir hikmet olmalıydı. Rasyonel Batı, arkaik Doğu’yu teslim almış ve Doğu bu üstünlüğü kabul etmişti. Artık Batı’yı taklit etmekle ondan nefret etme arasında debelenmekten başka bir şey yapamayacaklardı.

Ama madalyonun diğer yüzü pek de öyle değildi. Radikal aydınlanma yeryüzüne cenneti indirmişti ama, bu bölge nedense Avrupa olmuştu. Avrupa’ya cennet inerken, aynı anda Güney Amerika, Afrika ve Asya’da cehennemler kuruluyordu. Soykırımlar çağı açılmıştı ve aynı akıl, insanların nasıl daha hızlı, ucuz ve çok sayıda katledilebileceğinin icatlarını da yapıyordu. Dünya Savaşlarında yaşanan aşkın vahşeti gören Woolf, Yesenin, Kleist, Mayakovski ve Trakl gibi aydınlar arkalarında hüzünlü eserler ve notlar bırakarak intihar ediyorlardı. Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasında aydınlar arasında tam bir intihar patlaması yaşanmıştı. Bütün değerleri ve idealleriyle Avrupa kültürünün modern Hitler faşizmi altında yok olduğu gerçeğiyle yüzleşmek onlar için mümkün değildi. Yüzleşmek yerine ölüm daha yeğdi.

Ve şu din denen şey bir türlü ölmüyordu. Hayalet gibi sürekli geri geliyordu…

Dünya savaşlarında 70 milyon insan öldü. Stalin tek başına 20 milyon insanı katletti. Soykırımlar, bugüne kadar devam ediyor. Soykırım bir Batı teknolojisidir. Evet, o da buhar makinası gibi modern bir icattır.

Sadece 20. yüzyılda, insanlık tarihinin toplamından daha fazla insan öldürülmüştür.

Taliban’ın esirlerin kafasını kesmesi ile Afganistan’da, Pakistan’da ABD helikopterlerinin sivilleri, çocukları füzeyle parçalaması arasında sadece “şıklık” nüansı vardır. Asıl fark sayılardadır. 11 Eylül saldırılarında öldürülen insan sayısı ile bunun yol açtığı Irak işgalindeki katliamın boyutu mukayese bile kabul etmez. Ama modern akıl, diğerini daha vahşi ve yıkıcı gösterir. Allah adına cihat arkaiktir ama, demokrasi adına bir milyon Iraklı’nın katledilmesi farzdır.

Bu çifte standart bir türlü sorgulanmaz. Aklın ve ruhun insan denen bütünü oluşturduğu ve insanın erdemleri olduğu kadar, karanlık bir doğaya da sahip olduğu ihmal edilir. İyiler Batı’ya, kötüler Doğu’ya atfedilir sürekli.

Dinin tüm kötülüklerin anası, aklın da her derdin devası olduğu bir saplantı haline gelmiştir ve bu konunda Batı da, ülkemizdeki güzide laiklerimiz de yüzyıldır çok fazla yol kat edemedi. Bir Avrupalı yazar, sohbetimizde, dindarları tehdit ve hakir görmenin, demokrasinin temel değerleri ile çeliştiğini kabul etmek zorunda kaldığında, “Biz dinin dönüşü ile birlikte, reform ve aydınlanma ile kazandıklarımızı kaybetmekten, karanlık çağlara geri dönmekten korkuyoruz” diyerek çifte standardını meşru göstermeye çalışmıştı. Peki, o yüce akıl, akıl dışı korkulara neden derman olamıyordu ki! Belki de bunu anlamak için psikanaliz gerekliydi. Akıl ile korku, önyargı ve saplantı yan yana şık duruyor muydu hiç!

Bu çelişki kendisini son olarak Mısır’da gösterdi. Batı, seçilmiş önyargısı ile kendi değerlerini çiğnedi ve ahlaksız, kanlı bir darbeyi destekleme seviyesine kadar indi. Türkiye’de de buna paralel bir ahlaksal-ilkesel düşkünlük sergilendi.

Eş zamanlarda, Türkiye’de Ramazan’la birlikte yine din tartışmaları gündeme oturdu. Bir tasavvuf hocası, hamile kadınların sokakta yürümelerinden terbiyesizlik olarak bahsetti mesela. Üstelik devlet kanalı TRT’de! Bunun üzerine kıyamet koptu. Böyle bir şey nasıl olur da söylenebilirdi? AK Parti’nin yönettiği Türkiye’de yaşam biçimleri yine büyük saldırı altındaydı. Neden Müslüman camia bu adama yeterli hızda haddini bildirmemiş, neden güvenleri sarsmış, demokrasiye sadakatini göstermemişti? Gezi krizi boyunca boşuna mı “Erdoğan istifa!” denmişti? Bir ispat daha gelmişti işte!

Hayır, hükümetin çağdaş-laik-demokratik kadınları eve hapsetme hamlesine karşı konacaktı! Onurlu seküler direniş başlamıştı. “Direnhamilekadın” tag’ları, “Hamile de kalırım, sokağa da çıkarım” sloganları hazırdı.

İslam’ı eleştirmek, hatta hakaret etmek düşünce ve ifade özgürlüğüne giriyordu ama, aynı yüksek standart dindarlar için uygulanamazdı. Kural öyleydi. Öyle kabul edilmeliydi. Ayıptı. Hatta sorgulanmamalıydı. O kadar!

Peki, bu samimiyet testini yapma hakkını laiklere kim veriyordu? Çifte standardı demokrasi, çağdaşlık diye yutturmak değil miydi bu? Bu hiyerarşiyi kim dayatıyor ve bunu ne hakla yapıyordu? Son on yıldır, her türlü darbeye, reformlara, Ergenekon, Balyoz sanıklarına kalpaklı bayrağını kapıp sokaklara dökülerek sahip çıkan, Gezi’den bir siyaset mühendisliği çıkartmaya çalışan ulusalcı-laik kesimlerin ve sözde aydınların bu ülkede yaşayan diğer insanların güvenini ne kadar sarstığının önemi yok muydu hiç? Şımarıkça, sınıfsal kibirle, sürekli olarak dindarlara parmak sallamanın bu ülkedeki milyonlarca insanı ne kadar yorduğunu hiç düşünüyorlar, buna tenezzül ediyorlar mıydı?

Fabrika ayarları böyleydi. Cumhuriyet bu zihniyet üzerine kurulmuştu ve bu kibir öylesine derinlere işlemişti ki, ummadığınız insanlar bile, demokratikleşmenin bir safhasında havlu atıp, laik cemaatlerinin konforlu ayrıcalıklarına dönüyordu.

Bu ülkede dindarlar yaşıyorlar, varlar ve kendilerine dair her düşünceyi, laikler kadar dile getirmeye hakları var. Bu düşünceler sarsıcı ve laikler tarafından kabul edilemez olsa da… Kimseye samimiyetlerini göstermek, her açıklamaya anında tekzip göndermek zorunda değiller. Başörtüleriyle veya dindarlara dair ne varsa onlarla gelecek, vekil de, cumhurbaşkanı da, yargıç da olacaklar. Düşünce ve ifade özgürlüğünden herkes gibi faydalanacaklar. Fazıl Say’ın homurtuları düşünce özgürlüğüne giriyorsa –ki girmeli-, bir tasavvuf hocasınınkiler de o alana giriyor. Kimsenin düşüncelerine haciz koymaya kimsenin hakkı yok ve bu laikler için de, dindarlar için de geçerli.

Ancak Türkiye’de asıl sorununun ulusalcı-laik şımarıklığı ve gündeme tasallutu olduğu görülüyor.

AK Parti’nin her yasası, Erdoğan’ın her sözü, bilmem kim hocanın her açıklamasının ardından bir rejim krizi çıkarılması artık kabak tadı verdi. CHP çarşaflı kadınlara rozet taktığında, Anıtkabir’de seküler ayin düzenlediğinde bu bir erdem kabul edilirken, dindar bir partinin tavırlarına yönelik başlayan “yaşam biçimlerine tehdit” tartışmalarının ikiyüzlülüğü, yüzeyselliği artık bulantı yaratıyor.

Muhafazakâr varsılların gittiği bir mekâna casus gibi sızıp, tüm din bilgisi cehaletiyle iftar öncesi mescidin boş olmasına suçüstü yapan bir gericilikle yaşamak, bunca gerçek derdimiz için gerekli enerjiyi bu pespayeliğe kurban vermek, bana içi boş irtica tehdidinden daha usandırıcı geliyor. Gezi’den sonra bu zorlama tartışmaların artış göstermesinin de algı mühendisliği olduğunu düşünüyorum. Belki ikinci bir Gezi için cephane biriktirmek gibi bir şey, alttan alta merkez medyada pişiriliyor. Dindarlar da, Ekşi Sözlük’te peygambere hakaret edilmesine mümin sağduyusu ile değil lümpenlikle karşılık verdiklerinde, kâbus başlamış oluyor.

AK Parti’nin icraatlarından bir “İrtica” çıkarmak, bir gerçekliğe değil, bir temenniye dayanıyor. Siyaseti atlayıp, mühendisliğe sığınmanın tembelliği… Evet, bu ülkede yobazlık var, ama bu yobazlığı dindarlar değil, ulusalcı laikler temsil ediyor. O yobazlık sahte bir polis gibi dindarları her kavşakta çeviriyor ve arama yapıyor. Buna hakları yok. Ama büyük bir densizlikle bu bir çağdaşlık mücadelesi olarak sunuluyor.

Ulusalcı laikler, laik dindarlarla eşitliği hazmetmedikleri müddetçe bu ülkede etkili bir siyasi temsiliyet kazanamayacaklar. Mısır’daki darbeye bakıp bakıp iç geçirmekten başka bir teselli de olmayacak onlar için.

31.07.2013, İstanbul.

Gezi’nin siyasî felsefesi: Totalitarizm

0

Gezi’de ne yaşandı? Gezi’den ne çıkar? Atatürkçülere, sosyalistlere, İşçi Partililere, TKP’lilere, M. Kemal’in askerlerine, Ergenekon mahkûmlarına, E. Özkök’e göre Gezi’de bir devrim oldu ve demokrasiye doğru gitmesi için Türkiye gemisinin yelkenlerini rüzgârla doldurdu. Siyasete yeni tarzlar ve ufuklar kazandırdı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Zira Gezi’de yeni bir gençlik ortaya çıktı. Bu gençlik özgürlükten başka bir şey istemiyor. Yaşlı kuşakların değerlerini ve tarzlarını reddediyor ve kendi değer sistemini, özgün yöntemlerini geliştiriyor. Herkese müjde, ülkenin geleceğini bu harika kuşak belirleyecek…

Gezi üzerine güzellemeler döktürenlerin ve şiddet sevdikleri aşikâr olan eylemcilere yağ çekenlerin bu tür yorumlarını şaşkınlıkla gözlemliyorum. Ben bu gençliğin ilerde ne yapacağını size şimdiden söyleyeyim. Önemli bir bölümü zaten CHP’li ailelerden geliyor. Zamanla çoğu CHP’ye resmen girip örgütte yer kapmaya çabalayacak. Bir kısmı partinin Bizans labirentlerinde kaybolup gidecek. Bir kısmı klasik CHP tarzı siyaseti aşkla benimseyip bildik CHP’liye dönüşecek. Yaşlandıkça Gezi’de ne harikalar yarattıklarını anlatmak çoğunun diline vuracak. Önce çocuklarına sonra belki torunlarına nasıl bir biber gazı kapsülünü tekmeleyip kendilerinden uzaklaştırdıklarını, polis kalkanına tüm güçlerini toplayıp okkalı bir tekme indirdiklerini, geceler boyu polise ellerine ne geçerse fırlattıklarını, sağı solu ateşe verdiklerini hikâye ederek vadelerini doldurmaya çalışacak.

Tarihin tür tür okumaları var. Sosyalist devrimci iseniz, 1968 öğrenci olayları size tarihin hem başlangıcı hem sonu gibi görünür. Ne yıldı ama! Mayıs ayında Paris sokakları alev alevdi. Özgürlük diye haykıran gençler yerleşik düzeni yıkmak için meydanlardaydı. O zamanlarda da sosyologlar, gazeteciler, siyasîler geleceğe ilişkin kehanetler döktürmekteydi. Dünya yeniden kurulmaktaydı, nasıl olacağını gençler belirleyecekti. Gençler belirledi hakikaten, ama Paris’tekiler değil, aynı sıralarda İskoçya’da St. Andrews Üniversitesi’nde Hayek okumaları yapmaya başlayanlar. 1968’ten sonraki otuz yılda Paris’li şiddet meftunu devrimci gençler değil, uygarlık ve özgürlüğün en iyi açıklamalarından birini yapmış büyük kafalardan Hayek’in izinden giden sakin gençler dünyaya yön verdi.

Gezi’den niçin özgürlükçü bir siyasî yapılanma çıkmaz? Yansıttığı siyasî felsefenin nitelikleri yüzünden. Orada egemen felsefe sosyalizm, nasyonal sosyalizm, faşizm, Atatürkçülük’tü. Bunlar kurucu rasyonalist, bireyi ve toplumu yeniden yaratmayı amaçlayan, toplum mühendisliğini esas yöntem olarak benimseyen, şiddeti seven, savaş taraftarı, totaliter felsefeler. Barışa değil çatışmaya, uygarlıkta ilerlemeye değil gerilemeye, özgürlüğe değil köleliğe hizmet edebilirler. Siyasî felsefe deyip geçmeyin, temel insanî problemlere cevaplar onda yatıyor. İşte bu yüzden Gezi’yi doğru anlamak ve oradan ne çıkabileceğiyle ilgili isabetli tahminlerde bulunmak için hangi felsefenin Gezi’de hükümran olduğuna bakmak lâzım. Anketlerde bazı işgalcilerin ‘özgürlük istiyoruz’ cevabını vermiş olması parkta egemen felsefenin özgürlük karşıtı olduğu gerçeğini gözden gizleyemez. Çarlığa Lenin’in öncülüğünde saldıran sosyalist devrimciler de özgürlük istediler ve vaat ettiler. Sonuç tarihin en özgürlüksüz sistemiydi. Özgürlük birey tarafından sadece kendisi için istendiği zaman ulaşılmaktan ziyade herkes için istendiğinde elde edilebilir bir değerdir. Yani, ‘kimse bana karışmasın, gerisi umurumda değil’ özgürlüğü ile özgürlüğün genel bir değer olarak herkes için var olması ve kurumsallaşması ayrı ayrı şeylerdir…

Yine de Gezi olaylarının iki siyasî faydası oldu. Birincisi, Kemalistlerin biraz sivilleşmeye başlaması. Eskiden başkalarının çocuklarını başkalarına karşı kullanırlar, birbirlerine kırdırırlardı. Şimdi, mecburen, kendileri ve çocukları eylem peşindeler. Bunu, şiddete bulaşmadıkları sürece, memnuniyetle karşılıyor ve destekliyorum. Umarım dilleri de çok geçmeden sivilleşmeye başlar. Savaş diliyle barışçı olunamaz ve barış kurulamaz. İkincisi, muhafazakâr taban evinde oturup organize bir azınlığın taşkınlıklarını, seçilmiş iktidarı alenî darbe veya sokak şiddetiyle alaşağı etme çabalarını seyretmek yerine meydanlara dökülerek oyuna sahip çıkma eğilimi ve alışkanlığı kazanmaya başladı. Bu, demokrasinin çok hayrına. Böyle bir irade 1950’lerde var olsaydı Menderes’e darbe yapılamazdı. Demokratlar demokrasiye gayri meşru müdahalelere karşı her yol ve yöntemle direneceğini söz ve eylemleriyle açıkça beyan ederse kötü hevesliler ayağını denk almak zorunda kalır. Demokrasiye karşı Kemalist Gezi Kalkışması siyasî kültürümüzün bu istikamette gelişmesi için bir kıvılcım çaktı.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Gezi’de şiddet ve çifte standart

0

Şiddet, maalesef, beşerî hayatın bir gerçeği. Ağır maliyetleri yüzünden birçok filozof şiddetin azaltılması ve kurallara bağlanmasıyla uygarlık arasında bir ilişki görmüş, barış için formüller geliştirmiştir. D. Hume’a göre, uygar toplumlar şiddeti sınırlamanın yolunu, tuhaf şekilde, kendisi bir şiddet aygıtı olan devleti yaratmakta bulmuştur. Klasik liberal teoriye göre devletin meşruiyeti beraber yaşayış kurallarını uygulamanın şiddeti de kapsayan toplumsal maliyetlerini düşürmesinde yatmaktadır. Uygar toplumlarda bireylerin şiddet kullanmaları kısıtlanmış, karşılığında, devlete, onlara yönelecek şiddetin önlenmesi ve cezalandırılması görevi verilmiştir. Ancak, insanlar devleti yaratmakla çok büyük bir risk almıştır. Şiddet aygıtı olarak devletin meşru amaçları ve yetkileri dışına çıkarak haksız şiddet kullanması ihtimali hiç de az değildir. Polis bazen adi amaçlarla (haraç almak gibi), bazen insanî zaaflarla (öfkenin ve gösteriş arzusunun eseri olarak), bazen de siyasî sebeplerle (muhalif görüşleri susturmak, yıldırmak için) haksız veya orantısız şiddet kullanabilir. Bu yüzden, polisin devamlı bir gözetim ve denetim altında tutulması şarttır. Hata yaptıkları kesin olan görevliler idarî tedbirlerden başlayıp hukukî cezalandırmaya kadar uzanabilecek yollarla denetlenmelidir.

Gezi işgalini eleştirenlere ‘polis şiddetinden ne haber?’ türünden sualler soruluyor. Başından beridir söylemekteyim, orantısız polis şiddeti ahlâken kınanmalı, idarî ve hukukî olarak cezalandırılmalıdır. Meselâ, 31 Mayıs şafak baskının zamanlaması bile haksız polis şiddetidir. Çadırların yakılması ve çok dar bir alanda yoğun biber gazı kullanılması da. Ayrıca, olaylar esnasında yakın mesafeden kasıtlı olarak göstericilerin kafasına isabet edecek şekilde biber gazı kapsülü atarak insanların uzuv kaybına sebep olunması da. Kurşun sıkıp can alınması da. Olaylarla ilgili bütün görüntüler incelenmeli, bu tür yanlışlıklar tespit edilmeli ve yapanların üstüne gidilmelidir.

Ancak, orantısız polis şiddeti Gezi’nin yoğun ‘sivil’ şiddete sahne olduğunu gözden gizleyemez. Polis şiddeti kadar bu şiddetin çoğu da yanlıştır ve suçtur. Yalnızca nefsi müdafaa için kullanılan şiddet haklı görülebilir. Gezi olaylarındaki tüm sivil şiddet bu nitelikte değil. En başta, Gezi’nin işgali kendi başına şiddet. Eş zamanlı Dolmabahçe, Keçiören, Başbakanlık baskınları, yüzlerce aracın tahribi, mülklere zarar verilmesi, çok sayıda polisin yaralanması, 13 AK Parti binasının ateşe verilmesi, bir eski AK Partili belediye başkanının boğazının kesilmesi, başörtülülere yönelik sözlü ve fiilî tacizler, Başbakana ve ailesine yönelik küfürler de haksız şiddet. Polisle göstericiler arasında yaşanan şiddetin bir kısmının bazı göstericiler tarafından bilinçli olarak yaratılmış olması ihtimali de yabana atılamaz. İlgili literatürden haberdar olanlar şiddeti metot olarak benimseyen kişilerin ve grupların kafa yapısını, psikolojisini ve taktiklerini bilir. Böyle bir fırsatın onlar tarafından es geçilmiş olması ihtimali sıfır. Nitekim, sosyalist fraksiyon dergilerinde bu tespiti doğrulayan anlatımlar belirmeye başladı bile.

Gezi hakkında sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek için olayı mümkün mertebe kişiselleştirmeden değerlendirmek lâzım. Çatışmaların isteyerek veya kazara içinde olanlarla konuşmalarımdan, birçok kimsenin bunun tersini yaptığını ve analizlerinde polis şiddetiyle ilgili haklı eleştirinin bir adım ötesine geçemediğini müşahede ettim. Onları anlıyorum ve yaşadıklarına üzülüyorum. Ancak, ne olup bittiği genel manzaranın tüm unsurlarına bakarak anlaşılabilir. Bu yapıldığında, polis şiddetinin haksız olanı yanında sivil şiddetin haksız olanının da kınanması ve mahkûm edilmesi gerektiği ortaya çıkar. Bunu yapmamak şiddete bakışta çifte standart uygulamak anlamına gelir.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

 

Eğitim Reformunda Bir Öneri “Liberal Eğitim”

0

Mevcut eğitim sisteminin, yapısal, fonksiyonel önemli problemleri olduğunu kabul ediyoruz. Sahici bir eğitim reformu konusunda büyük bir görüş birliği mevcut. Bununla beraber nasıl bir eğitim sistemi olması gerektiği konusunda zihinler bulanık. Ben bu noktada liberal eğitim önerisini tartışmaya açmakta yarar görüyorum. “Liberal eğitim de nerden çıktı?” diye soranları duyar gibi oluyorum. Yeni anayasamızın liberal olmasını kabul edilir/ arzu edilir buluyorsak, demokrasimizin “liberal demokrasi” ile taçlanmasını istiyorsak, kısaca özgür toplum hedefimizde samimiysek, liberal kurumlara, liberal değerlere, liberal piyasa sistemine ulaşmak dışında seçenek yoktur. Kaldı ki; özgür toplumun değerleri, kurumsal yapılarla (tarafsız yargı, rekabete dayalı piyasa ekonomisi, sınırlı devlet, birey hak ve özgürlükleri, vb.) desteklenmediği takdirde tesis edilemez ve sürdürülemez.

Liberal Eğitim

Liberal eğitimin amaçlarının neler olduğunu; Mont Pelerin Topluluğu 1992-1994 dönemi başkanlığını yürüten Prof. Dr. R.Max Hartwell’in cemiyetin dönem çalışmalarının başlangıcı dolayısıyla Fransa’nın Cannes şehrinde 25 Eylül’de yaptığı harikulade açış konuşmasından yola çıkarak değerlendirebiliriz. Hartwell, liberalizmin daha popüler birçok konusu olmakla birlikte “Bir Liberalin Eğitimi”* konusunu ele alarak eğitimde olup bitenlerin ne kadar önemli olduğunu göstermek istemektedir. Hartwell’in ilk olarak öne sürdüğü husus, “çocukların ailelerine ait” olduğu gerçeğini hatırlatmaktır. Eğitimin devletin işi olduğu inancı, çocukları ailelerinin değil, devletin mülkiyetine geçirmek olarak tezahür etmektedir. Klasik eğitim içeriğini belirleyen “bir meslek ve iş kazandırma ve devlete bağlı yurttaş yetiştirme” görevini reddeden Hartwell “Ben, liberal bir ebeveyn olarak, bundan daha fazlasını istiyorum. Ben, iyi davranışların kabul gördüğü ve takdir edildiği; doğru yanlış hakkında genel bir anlayışın olduğu; nezaket, sempati, kibarlık, terbiye, doğruluk ve dürüstlük erdemlerine değer verilen bir dünya istiyorum”  diyerek, liberal eğitimin temel yapısının ne olması gerektiğini açık seçik ifade etmiştir. Sıralanan bireysel erdemlere hangimiz, hangi gerekçeyle karşı koyabiliriz. Doğruluk, kibarlık, terbiye gibi insani hasletler gözümüzün önünde yok olup gidiyor. Türkiye’de de eğitim sistemi, insani değer ve erdemleri yok etmek/başkalaştırmak ile görevli gibi görünüyor.

Liberal Eğitimin İçeriği

Demokratik özgür bir toplum idealine sahip, bir dünya arayışında bireylerin pozisyonu çok önemidir. Liberaller için toplum, somut bireye göre daha afaki bir konum teşkil eder. Nihayetinde toplumun birer üyesi olan bireylerin özgür iradeleri sonucunda seçimleri, tutumları ve eylemleri “toplumu” belirler. Bu nedenle bireysel eğitim çok kritik bir yere sahiptir. Ailenin karar verici olduğu (çocuk istismarı vb. durumlar dışında) liberal eğitim beş temel değer üzerinde temayüz eder. Hartwell bu beş değeri şöyle sıralamaktadır:

Terbiye: Temelde terbiye, insanlara saygı ve sempati duymak, onları anlamak, onlarla ilgilenirken sabır, nezaket göstermek, yüz yüze ilişkilerde düşünceli hareket etmek ve kibar olmak demektir.

Ahlâkilik: “Bir ahlâk sistemi” Hayek’in yazdığı gibi, “varsaydığı uygarlık vasıtalarını muhafaza etme kapasitesine sahip işlevsel bir düzen yaratmalıdır.” Böyle bir sistem, terbiyenin yanında, doğruluk, dürüstlük ve insanlarla ilgilenirken insaflılığı da kapsar ve böylece istikrarlı bir ahlâkî düzen ve diğer insanların da davranışlarında aynı şekilde hareket etme yükümlülüğü altında olduğu beklentisini yaratır.

Nesnellik: Nesnellik olguların ve sorunların hasbi ve eleştirel olarak incelenmesine inanmak; hangi kaynaktan gelirse gelsin delillere saygı duymaya ve onları anlamaya çalışmak; bir önerinin doğru veya yanlış olduğuna veya bir şeyin gerçek olup olmadığına inanmak; geçerliğin dayandığı nedenleri dikkate almak; kin ve önyargının tutsağı olmadan gerçeği aramayı arzulamak; ve otoritelerin, argümanları geçerli olduğu ölçüde otorite sahibi olduklarını bilmektir.

Özgürlük: Özgürlük düşüncesinin esasında, hayat tercihleri yapmaya ve çeşitli alternatifler arasından hedefler seçmeye muktedir otonom birey kavramı vardır. Liberal eğitim, bireyin kişisel olarak otonom olmak için şart olan bilgi ve anlayış ile donatılması işlemidir. Özgürlüğe inananlar bireye saygı duyarlar, otoriteye kuşkuyla bakarlar, bağımsızlığı ve inançlarla davranışların zorla kabul ettirilmesine itiraz etmeyi teşvik ederler.

Yaratıcılık: Liberal düşünce septik ve yaratıcıdır. Septisizm, insan bilgisinin sınırlarının ve beşeri kurumların karmaşıklığının tanınmasından kaynaklanır. Liberal, bilgi ve anlayışın gelişmesinin zor ve yavaş olduğunu ve bunun sadece olguları biraraya getirme meselesi değil, yaratıcı bir şekilde olguların yaratıcı ve tasavvurcu bir şekilde ötesine geçmek meselesi olduğunu bilir. Liberal, yarardan çok zarar verdiklerine inandığı için ütopyacı düşünüşü, dünya ve sonuna ait umutları ve devrimsel uygulamayı” kabul etmez ve ayrıca makro ölçekli planlar yapmayı ve “insanın mükemmelliği” inancını reddeder.

Liberal eğitimin ortak değerler olarak sunulan ögelerine ne kadar uzak olduğumuzu açıkça gözlemlemek mümkündür. Eğitim sistemimizden –tornasından- geçen, nezaketsiz, saygısız, gayri ahlâkî, gerçekleri ters yüz eden, kindar ve önyargılı, “inanmak için araştıran değil, inancının mutlak doğruluğunu göstermek için araştıran” yaratıcılık yerine yerinde sayan, sorumsuz, üretme becerisi olmayan haylaz ve daha bir sürü nahoş meziyetlerle şişirilmiş  -eğitilmiş- bireyler ile karşı karşıyayız.

Liberal Eğitim Müfredatı

Liberal değerler olarak ifade ettiğimiz beş temel amaca ulaşmak, liberal eğitimin değerlerini benimsetmek de bireylere öğretmek de saymaktan daha zordur. En önemli sorun belki de sözünü ettiğimiz değerleri yaşatmak, bireyin yaşamının birer parçası haline getirmek olacaktır. “Bir erdemi anlatmak onu edinmekten daha kolaydır” der, Hartwell. Liberal eğitimin realize edilmesinde en önemli ve güvenebileceğimiz kurum ailedir. Aileler, çocuklarına karşı eşi benzeri olmayan derin bir sevgi ve şefkat duygusu beslerler. Buradan çocukların ailelerin himayesinde olduğunu kabul ile işe başlayabiliriz. Çocukların ilk çocukluk yıllarından itibaren aileden kazanacakları değerler sanıldığından fazla kalıcıdır. Genç beyinlerin fikirleri, dünyayı algılamaları, “en iyi yaşam” biçiminin ne olduğu inancı değişebilir. Böyle olmakla birlikte düzgün kazandırılmış “insani değerler” bireyin bünyesinde kalmaya devam eder. Ailenin doğal olarak kazandıracağı informel eğitimin dışında formel eğitim/öğretiminde gerekli olduğu kabul edilmektedir. Hartwell’a göre liberal eğitimin müfredatı şu disiplinleri bireye öğretmeye çalışmalı: Beşeri bilimlerde öğrenim yani eğitim almak uygarlaştırıcı bir süreci beraberinde getirir. Bu açıdan beşeri bilimler içinde şu disiplinler yer almalıdır: edebiyat, geniş edebi geçmişten kalan yaratıcı ve hayal gücünün mirası olarak; diller, diğer kültürleri anlamaya kapı açan yaşam biçimlerini genişleten olarak; felsefe, aklı eğitip, bilginin eleştirel incelenmesini sağlayan delileri sonuçları inceleme yetisi olarak ve tarih, geçmiş ile bugün arasında sağlıklı bir ilişki kurmak, daha da önemlisi devletlerin insanlara baskı kurarak hayatı biçimlendirmek için tasarlanmış kurumları öğrenmek için…

Liberal eğitimin değer ve yapısına ilişkin daha çok şeyler ifade edilebilir. Liberal eğitim doğası ve yapısı gereği, inşacı, planlamacı, kurtuluş reçetecisi, mutlakiyetçi değildir. Liberal eğitim; bireye saygıyı esas alır, çeşitliliği değerli görür. Formel yapılara, devletin bireyin alanına müdahalesini hoş görmez. Serbestlikten, insan yaratıcılığının sınırlardan uzak kalması gerektiğini vurgular. Bu açılardan liberal eğitim, seçenekli, zorunlu olmayan, bireysel, ailenin kurumsal desteğindeki eğitim yapılarına güvenir. Liberal eğitime nasıl geçileceği sorusuna: “şimdi yapılanların tam tersini uygulayarak” şeklinde bir cevap verebiliriz. Somutlaştırmak gerekirse; ailenin söz sahibi olması, evde eğitim serbestliği, okulların (özel okul) açılmasındaki engellerin kaldırılması, devletin sektörden tedrici çekilmesi, eğitim vergisine son verilmesi olarak sıralayabiliriz. 

* “Bir Liberalin Eğitimi”, R. Max Hartwell, Liberal Düşünce, Sayı: 1: Kış 1996, ss. 49-56, Çev. Sema Coşaroğlu.

Erkan Şen – ‘Yeni Türkiye’ Kürt meselesini çözerken…

Türkiye, kelimenin gerçek anlamıyla bir milat yaşıyor. Bu milat son iki aydır yaşanan ve televizyonların nöbetçi sosyologlarını heyecanlandıran, onlara “Y kuşağı” analizi yaptıran Gezi Parkı eylemleri değil.

Türkiye toplumu, 30 yıllık bir savaşı, 90 yıllık bir meseleyi çözmeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde birkaç defa çözülmeye çalışılmış ancak sekteye uğramış olan PKK kaynaklı şiddet ve Kürt meselesi, “çözüm süreci” adı altında 2012 yılının sonundan beri gündemimizde. Çözüm süreci bağlamında hayata geçirilen Akil İnsanlar Heyeti, geçtiğimiz ay raporlarını teslim ederek çalışmalarını tamamladılar. Bu çalışmalar bağlamında Türkiye’nin tüm  illeri dolaşıldı. Her bölge farklı bir çalışma tarzı yürütse de heyetlerin amacı, çözüm sürecini halkla beraber tartışmak ve halkın tepkilerini raporlarıyla siyasi iktidara iletmekti.

Akil İnsanlar’ın çalışmalarına başlamadan bir süre önce yapılan bir kamuoyu yoklamasında sürece karşı olanların sürece destek verenlerden fazla olduğu tek bölge Ege Bölgesi’ydi. Bunun dışında Karadeniz Bölgesi’nde sürece karşı olanların oranı ile sürece destek olanların oranı neredeyse eşitti. Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde sürece olan destek ise sırasıyla %81 ve %77 oranındaydı. Bu bakımdan, medyada, Akil İnsanlar’ın en fazla tepkiyle karşılaşacakları bölgelerin Karadeniz ve Ege bölgeleri olacağı söylendi. Ancak Türkiye Gençlik Birliği ve İşçi Partisi gibi ulusalcı grupların örgütledikleri ve çok az sayıda insanın katıldığı protestolar dışında büyük kitlelerin öncülük ettiği protestolar yaşanmadı. İki ay boyunca dolaştığımız Karadeniz’in 18 ilinde siyasi çoğulculuğu yansıtmak adına her gruptan, her fikirden insan toplantılara davet edildi. Bu toplantılarda başta Kürt meselesi olmak üzere onun etrafında Türkiye’nin demokratikleşmesine dair sorunlar tartışıldı. Bir anlamda “şehir demokrasisi” yaşandı.

En sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim, Karadeniz Bölgesi barışı destekliyor. Çalışmalara başladığımız günden, çalışmaların son gününe kadar bu desteğin giderek arttığını gözlemlemek mümkün oldu. Bunun temel nedeni, çözüm süreci tartışmalarının başlamasından itibaren insanların yaşamını yitirmemesiydi. Şehirlere cenazelerin gelmemesi, bütün demagojik söylemleri ve medya manipülasyonlarını anlamsız kılıyor, çözüm sürecini daha çok sahiplenir kılıyordu. Raporda da dile getirdiğimiz üzere, özellikle 29 farklı lisanın konuşulduğu Düzce ve yoğun bir Alevi nüfusunun yaşadığı Çorum gibi iller farklılıklara daha açık olduklarından ötürü çözüm sürecini daha net bir şekilde desteklemekteler. Medyada dile getirilen “Karadeniz halkı milliyetçi hassasiyetlerden ötürü çözüm sürecine olumsuz bakıyor” söyleminin gerçeklikle bir bağının olmadığı birçok toplantıda katılımcılar tarafından dile getirildi. Çözüm sürecinin sahiplenilmesi ve desteklenmesinin nedeni sadece AK Parti destekçiliğiyle ya da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şahsına güvenle açıklanabilecek bir olay değil. Evet, Başbakan’ın şahsına duyulan güven önemli bir nedendir. Karizmatik bir lider olarak halka güven vermesi, onları ikna etmesi önemlidir. Ancak bunun dışında Anadolu’da demokratik bir olgunluğun geliştiğini söylemek mümkün.

Öncelikle barış söylemi, hegemonik bir söylem haline gelmiş durumda. Sürece karşı olduklarını söyleyenler bile söylemlerini barış söyleminin üstüne kuruyorlar. Barış söylemi dışında bir dil kurmak artık ayıplanır hale gelmiş durumda. Bunun dışında iki önemli husus, Kürt meselesinde siyasal bir bilinçlenme yaratmış. Bunlardan birincisi, AK Parti döneminde vesayete karşı verilen mücadele. Bu mücadelenin bir unsuru olarak açılan Ergenekon, Balyoz ve JİTEM davaları ile birlikte 90’lı yıllarda yaşanan şiddet olayları, yakılan köyler, faili meçhul cinayetler doğrudan Kürt meselesinde bir bilinç yaratmış. İkinci unsur ise, Irak Kürdistanı. Türkiye’nin bir devlet olarak Irak Kürdistanı ile girdiği siyasal ilişkiler çok önemli olmakla birlikte, Türk işadamlarının Irak Kürdistanı’yla geliştirdikleri ekonomik ilişkiler, Kürt meselesinin daha sağlıklı bir zeminde algılanmasını sağlamış durumda. Bayburt gibi nüfus olarak Türkiye’nin en küçük ilinde yaşayan işadamları bile Irak Kürdistanı’yla iş yapar duruma gelmişler. AK Parti dönemindeki ekonomi politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan Anadolu’daki orta sınıf, dar, içe kapanık bir sistemin sınırlarını aşarak dünyayla bütünleşmiş durumdalar. Dolayısıyla ekonomide yaşanan bu gelişim siyasal sorunlara yaklaşımı da daha demokratik bir noktaya getirmiş durumda. Öyle ki, bir toplantıda bir işadamı, “Ben sınırımda Saddam gibi ya da Esed gibi zalim bir diktatörün olmasındansa Kürdistan’ın olmasını isterim. Orada birçok iş yaptım, her tarafta Türk firmalarını görünce göğsüm kabarıyor.” ifadelerini kullandı.

Toplantılarda sadece Kürt meselesi değil, bu sorun etrafında Alevi sorunu, din ve vicdan özgürlüğü gibi konular başta olmak üzere bir bütün olarak demokratikleşme konusu tartışıldı. Vesayet sisteminin kalıcı olarak ortadan kaldırılması amacıyla ve yeni bir toplumsal sözleşme niteliği taşıması itibarıyla anayasa talebi sıklıkla gündeme getirildi. Toplantılarda bir katılımcının dile getirdiği gibi bizi “tanımlayan” değil “tanıyan” bir anayasanın gerekli olduğu söylendi. Bunun yanında Alevi kanaat önderleri de çözüm sürecine olan desteklerini ifade ettiler. Çorum’da CHP’ye yakın bir Alevi dernek başkanı, medyada, Alevilerin çözüm sürecine karşı olduğu üzerine yapılan yorumlardan rahatsız olduğunu belirterek, “Barış, ayrı bir mücadelenin konusudur, cemevleri ayrı bir mücadelenin konusu. Bizler, cemevlerinin ibadethane olarak tanınma talebini barışın ön şartı olarak koyamayız. Barışı şartsız destekliyoruz.” demiştir.

Başta işadamı ve esnaf kesimi olmak üzere, din adamları, Alevi kanaat önderleri ve her siyasal görüşe mensup kadınlar çözüm sürecine anlamlı bir destek vermekteler. Vesayet sisteminin çatlaması sonucu kamusal alanın genişlemesiyle beraber, siyasal aktörler eskisine oranla çoğulcu bir yapıya evrilmiş durumdalar. Bir tek yerel gazeteciler, “zamanın ruhu”nu anlamaktan çok uzak bir noktada bulunuyorlar. İstisnasız bütün toplantılarda Kürt meselesini “dış güçler” komplosuna bağlayıp, statükocu, tehditkâr bir dil kullananlar gazetecilerdi. “Yeni Türkiye”nin yeni siyasal dinamiklerini Kürt meselesi merkezinde yaşanan tartışmalarda görmüş olmak oldukça heyecanlandırıcı ve bu ülke adına da ümit verici. Bu aktörler “Y kuşağı” kadar görünür değiller, ama onlardan çok daha fazla yeniliğe açık durumdalar ve çok daha fazla siyaseti etkilemekteler.

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Erkan Şen: Avukat, Akil İnsanlar Heyeti Karadeniz Grubu Raportörü