Ana Sayfa Blog Sayfa 399

Silivri yolunda bir “dalga”: “Gezi Ruhu”

0

Üstat Hayek, Kölelik Yolu’nda faşizmin, “komünizmin bir hayal olduğunun anlaşılmasından sonra varılan safha” olduğunu söyler. Yine aynı şaheserinde sosyal demokrasinin dahi faşizme giden süreçte ne kadar etkili olabileceğini Almanya özelinde betimler. I. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da yaşanan süreç, diğer totaliter rejimlerde olduğu gibi faşizminde bize bir “çalkantı dönemi çocuğu” olduğunu göstermesi bakımından ibret verici idi.

Alman yapımı bir film olan Die Welle (Dalga), bunun ille de böyle olmak zorunda olmadığını, sistem olarak olmasa bile zihniyet olarak faşizmin sadece çalkantı dönemlerinde sahne almak zorunda olmadığını gösteren sıra dışı bir film.

Film, her biri bir başka ideolojiyi dönem boyunca işleyecek olan sınıflardan faşizmi anlatacak olanın başına sıra dışı bir muallimin geçmesiyle başlıyor. Muallim talebelere, “sizce aynı şeylerin Almanya’da yeniden yaşanması mümkün mü?” sorusunu yöneltir.  Sınıftaki hâkim kanı, faşizmin “kötü” bir şey olduğu ve tabii ki de artık böyle bir şeyin yaşanmasının imkânsız olduğu yönündedir. Böylece muallim soruyu ve ona verilen bu cevabı test etmeye girişir.

Talebelerden gruba bir isim, sembol, selamlama hareketi, marş, slogan vs. bulmalarını ister. Kısa süre içinde hepsi bulunur. Öğrenciler bu sembolizmin büyüsü altında “ödev”i sınıf duvarlarının dışında çıkarmaya, önce okula ve daha sonra da şehir çapında duyurmaya girişir. Bunu, grubun kenetlenmesi ve okulun diğer öğrencilerine karşı bir cephe alması takip eder. Zamanla, bilhassa normal şartlarda pek popüler olmayan ve itilip kakılan talebeler kendilerini gruba ve onun birlikteliğine, ülküsüne adar.

Grup bir süre sonra kontrolden çıkmaya ve zapt edilememeye başlayınca Muallim bütün sınıfı spor salonunda toplantıya çağırır. Amacının bir “ders” vermek olduğunu, tüm bu yaşananlarla dersin başında sorduğu soruyu test etmek istediğini ve onlara bunu göstermek/kanıtlamak istediğini anlatmak ister. Konuşmasının sonuna doğru herkes şaşkınlık içindedir. Başlangıçta bunun bir “ödev” olduğu unutan, daha doğrusu unutmak isteyen, grubun cazibesi tarafından çepeçevre kuşatılmış olan talebeler “ne yani, grup dağılıyor mu, her şey bu kadar mıydı” bakışları fırlatır, inanmak istemezler. Kimisi ise fena faka bastığını fark ederek utanır. Tam bu sırada, “normal” zamanlarda en çok itilip kakılan ve bu grupla bir aidiyet kazanan öğrencilerden biri silahını çekerek Muallime destek için yanında bulunan talebeyi vurur.

Film hem Almanya hem de tüm dünya için devam etmektedir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde ne bir askeri darbe olmayacağının, ne de faşizmin çeşitli ülkelerde tekrar yeşeremeyeceğinin bir garantisi yok.

31 Mayıs 2013’de Taksim’de de ödev konusu “Gezi Ruhu” olan bir sınıf kuruldu. Yukarıda anlatılan tüm o sembolizm ve grup aidiyeti, ortak ülkü etrafında kenetlenme her şeyiyle bu sınıfta tekrarlandı. Oluşturulan mitolojiyi kutsamayan, güzellemeler yapmayanlara Yıldıray Oğur’un, “faşizm susma değil, konuşma mecburiyeti”dir şeklinde özetlediği baskı operasyonu yapıldı. Gezi’nin nobran ve baskıcı ruhu ancak olaylar durulup, Gezi’deki gayri tabii hususlar görüldükten sonra yazılabildi. Tabii her şeyden öte “gezi faşizmi”, “ölmek için daha güzel bir gün olabilir mi” twitleriyle oluşturduğu şiddet sarmalıyla kan da akıttı.

Sınıftaki talebelerin kim olduğuna ilişkin geniş bir külliyat var elimizde. Baskın Oran “Gezi’nin üç halkası”ndan; Ferhat Kentel ise çekirdekteki halkanın “evindeki perdenin rengine beraber karar veren” yeni bir kuşak olduğundan ve bu kuşağın Erdoğan’ın nobran diline, onlara ne yapıp yapmayacağına müdahale etmesine karşı çıktığından dem vurdu. Bunun böyle olmadığına ilişkin de çokça yazı yazıldı ve bunun da bir külliyatı oluştu tabii.

Lakin artık bunları konuşmanın da pek fayda etmediği, doktorun, “artık ne istersen yiyebilirsin” dediği safhadayız. Zira gelinen son noktada “sınıf”ın hareketi okul duvarlarını aşıp Silivri kapılarına dayanmış görünüyor. Tabii ki oltaya gelen sol-liberaller ve bu arada Neo Taraf  “Gezi Ruhu bu değil” minvalinde bir sürmanşetle, “Gezi Ruhu Silivri’ye gitmez” dedi ama konu bu değil. Konu, bu örnekte vücut bulan ve nasıl doğmuş olursa olsun, Gezi olayları vb. olayların, yani insanların birey olarak değil, kolektivitenin bir parçası olarak var oldukları bu tip organizasyonların varabilecekleri ibret verici sahhadır.

Türkiye’nin en önemli davasının son duruşmasında tüm dünyanın “takdirini” kazan(dırtıl)mış bir hareket boy gösterecek. Evet, AİHM verdiği kararlarla davanın sağlıklı ilerlediğine kanaat gösterdi ve darbeci zihniyetin gazını aldı ama Ergenekon davası konusunda zihni dünden bulanmaya müsait Batı’nın Ergenekon algısının artık ne yönde değişebileceğini tahmin etmek güç değil. Bu, tohumları Gezi’de atılan bir süreç ve algı yönetimi meselesi ve M. Türköne’nin tabiriyle “isyan”ın ilk adımı Silivri’de atılıyor.

 

Sonuç olarak Silivri çağrısı bize, “bu daha başlangıç” sloganlı Gezi Ruhu’nun şekillenmesine katkı sunacağı Türkiye’nin, “evindeki perdenin rengine bile beraber karar veren” ve “Erdoğan’ın nobran dilinden şikâyetçi” olan o meşhur “Y kuşağı” için daha yaşanabilir bir Türkiye olup olmayacağı konusunda ipucu veriyor. Büyüyen bu “dalga”, ‘perde rengine karar vereceğimiz bir ev’ bırakmayacak gibi.

Fraser Nelson – Arap dünyasının demokrasiden çok kapitalizme ihtiyacı var

0

Çeviren: Kubilay Atlay

Muhammed Buazizi’nin 2010’un sonunda çaktığı çakmak sadece kendisinin yanarak ölmesine sebep olmadı. Ortadoğu diktatörlerinin bir kısmını koltuğundan, bir kısmını canından etti, hepsinin en azından canını sıktı, korkuttu. Muhammed daha sonra “demokrasi şehidi” olarak bir çoklarınca kutsandı, sokaklara ismi verildi. Aslında hakikat bundan biraz daha farklı görünüyor. Demokrasi için kendini yaktığı iddia edilen Muhammed’den yola çıkıp Arap Baharının sebepleri ve tabi ki izlenmesi gereken yol hakkında önemli ve değişik bir görüşü olan de Soto’nun çıkarımarından hareketle Kadim özgürlük – demokrasi tartışmasının Arap dünyasına yansıması ve baskı-isyan-devrim-seçim-darbe-baskı çıkmazında kışa evrilen Arap Baharının daha iyi anlaşılması açısından önemli addettiğim The Spectator’ın editötü Fraser Nelson’ın The Telegraph’ta 4 Temmuz’da yayınlanan “Arap dünyasının demokrasiden çok kapitalizme ihtiyacı var” başlıklı yazısının kısaltılmış özetini sunuyorum. (Ç.N.)

Mısır’daki olayları izlemek Arap Baharının videosunu tersten izlemek gibi. Seçim sandığı defedildi, anayasa paramparça edildi, ordu bir kuklayı Cumhurbaşkanı ilan etti, Tahrir’de toplanan güruh da zevkten çıldırdı. İki yıl önce çok endişeli olan Suudi Arap monarşisi Kahire’nin generallerine tebrik telgrafı çekti. Her yerdeki keyifli müstebitler, Mısır’ın demokrasiyle kısa imtihanının utanç verici bir fiyaskoyla sonuçlandığını düşünüyorlar. 

Normalde, batılı liderlerin darbeyi kınamak için sıraya girmeleri gerekiyordu, ancak dün William Hauge bile söylemesi gereken kelimeleri bulamaz görünüyordu. “Temelde Britanyalılar sivil yönetimi tercih ederler” diyordu. Mısır’daki darbeyi kınaması istendiğinde ise reddetti. Bir zamanlar devrimci optimismle öten Arap dünyasının Twitter hesapları ise umutsuzluk şarkıları söylüyor. Bahreyn’li Sünni vaiz Ahmet El Hüseyni “Mısır bana demokrasinin bir yalan ve seçilmiş cumhurbaşkanının bir masal olduğunu öğretti” diyordu. “Parlamento yok, seçim yok, Seçim Sandığı yok, hepsi birer yalan.” 

Haklı bir tarafı var. Mısır’daki seçim İrlanda’nın AB referandumuna benziyordu: Oyverenler istedikleri seçimi yapabilirlerdi, tabi ki seçimlerinin doğru olması şartıyla. Ordu gidişattan memnun değildi, bu yüzden seçimin yinelenmesini istedi. Batı Mısır’ın demokratik ülkeler arasına girişini kutlarken Mısırlılar dehşet verici yakıt, yiyecek ve güvenlik kıtlığıyla ekonomik anlamda bir cehennem çukuruna doğru sürükleniyorlardı. Hizipsel şiddet Kıpti Hristiyanlara zulüm ve Sünni – Şii sürtüşmesi arasında bir kargaşa içinde sürüyordu. Cinayetler üç katına çıktı. Her yer darma duman olmuştu, bu yüzden de generaller kırmızı halıyla karşılandılar. 

Oysa ki Arap Baharı demokrasi değil bir özgürlük talebiydi ve ikisi arasındaki fark can alıcıdır. 2 yıl önce kendisini Tunus’ta sokakta yakarak bütün bu olayları başlatan Muhammet Buazizi vakasını ele alın mesela. Ailesine göre onun siyasete hiç ilgisi yoktu. O, serbestçe alışveriş yapma, polise rüşvet vermeden ve mallarına rastgele el konmadan iş kurabilme hürriyetini talep ediyordu. Eğer şehitse, kapitalizmin şehidiydi. 

Bütün bunlar Mısır’a Arap Baharının sebeplerini araştırmaya giden Peru’lu iktisatçı Hernando de Soto tarafından tespit edilmiştir. Soto’nun araştırma ekibi , Buazizi’nin, medya tarafından gözardı edilmiş -5’i Mısır’da olmak üzere- 60 adet benzer kendini feda etme (intihar) vakasına ilham kaynağı olduğunu saptamıştır. 1989 stili rejim değiştiren devrim açıklaması yabancılara o kadar cazip geldi ki detaylı açıklamar için heves eden pek olmadı. Ama Soto’nun ekibi intihar girişimi başarısız olup hayatta kalanlara matemli ailelerle görüştü. Defaatle aynı hikayeye ulaştılar: Bu temel bir hakka, ras el mel’e, yani kapitale,sermayeye sahip olmak, onu kullanabilmek hakkı için yapılmış bir protestoydu. 

Buazizi, polis bütün meyvelerine ve küçük elektronik cihazlarına polis el koyduktan sonra intihar etmişti. Tüm malvarlığı buydu. Yetenekli bir tüccardı; hayâli, bir araba alacak kadar para biriktirmek ve işini büyütmekti. İlk bakışta bir miktar meyve ve 250 liralık elektronik alet intihar etmek için yetersiz gibi görünüyor. Ama polisle dalaştığı için Buazizi artık ticaret yapmasına müsaade edilmeyeceğini anlamıştı. Ailesi onun zaten hayatını kaybettiği düşüncesine sahip olduğunu ve bir amaç için ölecekse bu amacın fakirlerin alım-satım yapma hakkı için olması gerektiğini düşündüğünü söylüyor. 

Gelişmekte olan ülkelerin ekseriyetinde bu hak mevcut değildir. Teoride herkes yasa ile korunmaktadır. Ama pratikte yasal lisans edinmek bürokrasiyle ve rüşvetle dolu bir labirentten geçmeyi gerektirmektedir ve ancak küçük bir azınlık bunu becerebilmektedir. De Soto’ta göre bu, dünyadaki fakirliğin önemli bir kısmını açıklamaktadır. “Nil Hilton’un kapısından dışarı adımınızı attığınızda, internetin, buz makinelerinin ve antibiyotiklerin dünyasını geride bırakmıyorsunuz” diyor Soto, “Yoksullar gerçekten istiyorlarsa bunlara erişebiliyorlar. Geride bıraktığınız şey mülkiyet haklarının yasal yollarla değiştirilebildiği bir dünyadır. Bu tüccarlar yasayı çiğnemiyorlar, yasa onları çiğniyor.” 

İntiharı kameraya kaydedilen Faslı anne Fadouna Laroui’yi ele alın mesela. Kendini ateşe vermeden önce bunu yapmasının gerekçesini açıklamıştı: “Kendimi yakacağım” demişti. “Bunu Hogra ve ekonomik dışlanmayı protesto etmek için yapıyorum”. Hogra küçük satıcılara yönelik aşağılama ve hor görme anlamına geliyor, polisin Buazizi’ye yaptığı türden bir aşağılama ve hakir görme. Benzer hikayeler hayatta kalanlar ve ölenlerin ailelerince de anlatılmış. Buazizi’nin kardeşi De Soto’ya “Muhammet gibilerin derdi iş yapabilmekti. Onlar politikadan zerre bir şey anlamazlardı” demişti. 

Teknik olarak yasa herkesi bağlar. Ama mesela Hüsnü Mübarek rejiminde Kahire’de küçük bir fırın açmak bürokrasiyle 500 gün uğraşmayı gerektiriyordu. Mısır’da iş kurmak 29 devlet kuruluşuyla uğraşmak anlamına geliyor. Bu durum bütün bölge için geçerli: ortalama bir Arap bir arsa ya da işletme satın alana kadar 40 kadar belge sunmak ve iki yıl boyunca devlet dairelerinin dehlizlerinde hayatta kalmak zorunda. Eğer bunun için yeterli zamanınız ve paranız yoksa karaborsada iş yapmaya mahkumsunuz ve ne kadar iyi olursanız olun asla fakirlikten kurtulamayacaksınız demektir. Araplar bundan o kadar rahatsızlar ki kendilerini canlı canlı yakıyorlar. 

William Hauge, dün Mısırlıların fikirlerini açıklamak için ifade özgürlüğü ve yöneticilerini seçme hürriyeti istediklerini söyledi. “İstikrar, demokratik kurumlardan doğar” diye devam etti. Ancak – Suudilerin neşeli bir şekilde işaret ettiği gibi- şimdiye kadar demokratik Mısır’da mezkur istikrara dair pek az kanıt var ortada. Bu yeni palazlanan diğer demokrasiler için çok kötü bir model oluşturuyor: işler zorlaşırsa ordu hükümeti defedip her şeye baştan başlayabilir. Muhammed Mursi’yi başkan kabul edenler bilecek ki gerçekte ordunun arzularına hizmet etmektedir. 

Bir kaç hafta önce de Soto ABD Kongresine Batının Arap Baharını temelden yanlış okuduğunu ve büyük bir fırsatı kaçırdığını söyledi. Buazizi ve kendilerini yakan diğer beş Mısırlı mülkiyet haklarından ve yasal korumalardan yoksun 380 milyon Arap adına konuşmuşlardı. Bu Britanya için de geçerli: eğer bu halkın savunuculuğunu yapacaksak, yaptığımız dış yardım karşılığında mülkiyet haklarının genişletilmesini istersek bu şimdiye kadar tasarlanmış en iyi yoksulluk-karşıtı strateji olacaktır. Bu aynı zamanda bize Arap dünyasında milyonlarca yeni dost kazandıracaktır. 

Bu yeni bir fikir değil, eski bir fikrin uyanışı. Margaret Thatcher’ın bir zamanlar söylediği gibi: “Demokratik olmak yetmez. Çoğunluk, yanlış olanı doğru kılamaz.” Ona göre “Özgürlük, kurumların gücüne bağlıdır: kanun ve nizam, özgür bir basın, hükümete hükmetmeyen, ona hizmet eden bir polis ve asker.” Tarih onu –Rusya’da, Afganistan’da, Irak’ta ve şimdi Mısır’da- haklı çıkarıyor. Demokrasinin çehresi aldatıcı olabilir; milletlerin yükselişi veya düşüşü kurumların sağlamlığına bağlıdır. 

The Telegraph, 04.07.2013

Ne kadar kontrol, o kadar tepki

0

İçişleri Bakanı Sayın Muammer Güler, geçen hafta önemli bir açıklamada bulundu: Stadyumlarda “siyasi ve ideolojik anlamdaki kötü tezahüratları” engelleyecek bir düzenleme hazırlıyordu hükümet. “Siyasi tezahürat yasağı” geliyordu yani…

Peki acaba nasıl bir sonucu olur bunun diye düşündüm kendi kendime:

Bu yasak gelince stadyumlar gerçekten siyasetten arınır mıydı, yoksa aksine daha mı politize olurdu?

Aklına “siyasi tezahürat” gelmeyen bile, sırf yasağa tepki olsun diye, tempo tutmaya başlamaz mıydı?

Hem sonra “siyasi tezahürat” nasıl tespit edilecekti? Gezi’de onca muzip slogan üreten siyasi dalga, hem bu yasaktan sıyrılmanın hem de onu komik duruma düşürmenin yaratıcı formüllerini bulamaz mıydı?

Taksim kısır döngüsü

“Tezahürat yasağı” henüz hayata geçmediği için “hipotetik” sorular bunlar elbet. Fakat sonucu öngörmemize yarayan klasik bir formül var elimizde: “Ne kadar kontrol, o kadar tepki.”

Bu formül, şu aralar Taksim civarında sık sık işliyor mesela. İktidar, Gezi olaylarından bu yana, Taksim civarındaki her türlü gösteriyi yasaklamış durumda. (Yani hiç bir vandalizm, yakıp-yıkma içermeyen, sadece pankart ve slogandan ibaret barışçıl gösterilere de izin yok.)

Bunu yasağı desteklemek, çünkü “Taksim esnafı çok mağdur oldu, bırakın artık bu gösterileri, kabak tadı verdiniz” diye düşünmek mümkün. (Ben de öyle düşünüyorum.)

Ama dinamikler öyle işlemiyor işte. Tam da Taksim’de gösteriye izin verilmediği için oraya toplanıyor eylemciler. Barışçıl gösteriye müdahale edilince de barış bitiyor, arbede çıkıyor. Hem göstericiler, hem esnaf mağdur oluyor. Bazen polis bile.

Kısacası bir kısır döngü var ortada: Siyasi yasak, siyasi tepkiyi besliyor. Tepkiyi gören iktidar, yasağı sağlamlaştırıyor.

Mesela solcuların “1 Mayıs’ta Taksim” hayali, Eski Türkiye tarafından otuz yıl boyunca yasaklanmış, bu yüzden de her 1 Mayıs’ta arbede çıkar olmuştu. Ama AK Parti’nin “yasak kalktı, buyrun Taksim’e” demesiyle bitivermişti kavga.

Onyıllardır polisle çatışan “marjinal sol gruplar” dahi güle oynaya kutlamıştı İşçi Bayramı’nı.

Aynı şekilde, iktidarının daha ilk ayında Güneydoğu’daki OHAL’i kaldıran, bölgeye özgürlük getiren de AK Parti’ydi. Oysa zamanında OHAL’i başlatanların da kendilerince bir mantığı vardı: Türkiye terör tehdidi altındaydı, dış güçlerin ajanları ve içimizdeki satılmış hainler bölgede cirit atıyordu, devlet gücünü göstermeliydi, falan.

Sonuçlar ve sebepler

Üzücü gerçek şu ki, Eski Türkiye’den miras kalan pek çok “güvenlik” sorununa “özgürlük” temelinde çözüm getiren (ve bu sebeple sayısız övgüyü hak eden) AK Parti, Yeni Türkiye’nin “güvenlik” sorunu karşısında aynı refleksi göstermekte zorlanıyor. (Gel de İbn-i Haldun sosyolojisini hatırlama!)

Eski Türkiye’de kaldığını sandığımız zehirli entelektüel iklimin dirilmiş olması da problemin bir parçası: Yine düşmanlarla çevrili bir ülke algısı, yine “içimizdeki hainler” söylemi, yine büyük tuzaklar, müthiş komplolar, hileler, desiseler…

İktidar, kriz daha da derinleşmeden, bu yoldan dönmeli, kendisini on yıldır her türlü badireden kurtarmış olan “hak ve özgürlükler” ipine iyice sarılmalıdır.

Toplumdaki siyasi gerilim karşısında ise, “sonuçları bastırmaya” değil, “sebepleri gidermeye” odaklanmalıdır.

Mümtaz’er Türköne hoca, dünkü yazısında bir “düdüklü tencere teorisi” ile teşbih etmiş aynı ihtiyacı: Tencerenin düdüğünü susturmak değil, altındaki ateşi kısmak lazım demiş.

Yoksa, Allah korusun, tencere patlar ve bunca emeğe yazık olur.

Bu yazı Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Tek umutları hükümeti zorbalaştırmak

Globalleşen dünyada, demokrasiler de ancak global bir destek, onay, hayırhah bir tutum ya da en kötüsünden tarafsız bir tutumla çevrelendikleri takdirde rahatça gelişip derinleşebiliyor. Aksi durumda, yani düşmanca bir tutumla sarmalanmış, tecrit edilmiş bir demokrasinin işi gerçekten çok zor.

Bunu söylerken sadece global dünyanın siyaset sınıfını kastetmiyorum; aynı zamanda ve daha önemli olarak dünya kamuoyunu kastediyorum. Zaten artık iç ve dış kamuoyunun arasındaki sınırların kalktığı; istikrarlı bir iktidar için hükümetlerin sadece iç kamuoyunda değil, dünya kamuoyunda da meşruiyet aramaları gereken bir çağdayız.

Artık ne sandık ne de darbe umudu olmayanlar da bu gerçeği çok iyi bildikleri için, geriye kalan son silahlarını çektiler. Epey bir süredir, var güçleriyle dünya kamuoyunun AK Parti hükümetine karşı cephe alması, iktidarın uluslararası tecride sürüklenmesi için yoğun bir çaba içindeler. Bunu başarabilmelerinin tek yolu ise hükümeti zorbalaştırmak…

Gerek haftalardır propagandası yapılan “Ekim ayaklanması“nın, gerekse Silivri’yi meydan savaşına çevirme planlarının arka planında bu umut var. Eski düzeni geri getirme sevdasında olanlar hükümetin hata yapmasının pususuna yatmış durumdalar. Hükümet telaşlanacak, saldıracak, zorbalaşacak, haksız zemine düşecek ve biraz daha tecrit olacak…

AK Parti hükümetinin bu planı görmediğini düşünemeyiz. Ne var ki, Silivri’deki karar duruşmasına girişin yasaklanması, plan görülse bile yeteri kadar ciddiye alınmadığını gösteriyor.

Yarınki (size göre bugünkü) tabloyu görür gibiyim…

Bir yanda Silivri’ye varmak için her yolu denemeye kararlı militan CHP’liler ve İşçi Partililer… (Ulusal kanal spikerinin Gezi olayları sırasında ağzından kaçırdığı gibi) günün, çok sayıda yaralı hatta mümkünse “ünlü” yaralı, hatta ölümle kapanmasından daha fazla hiçbir şey istemiyorlar…

Öbür yanda ise, Silivri’de kuş uçurtmamaya kararlı, alınan kararın uygulanmasında en ufak bir zaaf yaşanmasına tahammülü olmayan, tahkimatını kurmuş, bütün yolları kesmiş, bütün çıkışları kapatmış güvenlik güçleri…

Bunun sonucu, mutlak çatışma, mutlak şiddettir… Silivri’de değil ama şehrin her yerinde sokak gösterileri, çatışmalardır…

Demokrasi düşmanlarına haklı zemin kazandırmak

Diyeceksiniz ki bu grupların Silivri’ye gitmelerine izin verilse aynı çatışmalar orada olacaktı. Hem salonda olay çıkaracak, karga tulumba dışarı atılmanın, hatta birkaç yumruk yemenin “başarısını” yaşayacak hem de dışarıda polisle, jandarmayla çatışacak, barikatları yıkmaya çalışacak, yine “mümkün olduğu kadar çok” yaralı vermeye uğraşacaklardı. Ve yine bu olayları iç ve dış kamuoyunda hükümetin “zorbalaşmasının” delili olarak kullanacaklardı.

Doğrudur; amaçları hükümeti şiddet ortamına çekmek olanlar, aynı şeyi Silivri’de yapacaklardı. Ama o zaman haksız zeminde olanlar onlar olacaktı. Kendilerine tanınan yargılamayı izleme hakkını kötüye kullanan, duruşmayı engelleyen, bağımsız yargıyı baskı altına alan şiddet taraftarı bir kitle durumuna düşeceklerdi. Bugün ise demokratik bir hakkı, Silivri sanıklarının açık yargılanma hakkını savunmak üzere sokaklara dökülmüş ama “zorbalaşan iktidarın” şiddetiyle karşılaşmış mağduru oynayacaklar. Ve hiç şüpheniz olmasın ki, bu tabloyu yurtdışında bol bol pazarlayacaklar.

Hükümet Silivri’de “zaaf içinde bir iktidar” görüntüsü vermemek için, “testi kırılmadan” tedbir alma yolunu seçti. Ama bu onun bir başka zaafa düşmesine yol açtı: Açık yargılanma hakkını ihlal etmiş bir hükümet durumuna düştü. Demokrasi düşmanlarına haklı zemin kazandırdı.

Güçlü iktidar, demokratik hakların kullanılmasını engellemeden ama düzeni sağlamakta ve yasa dışına çıkanları durdurmakta en küçük bir zaaf göstermeyen iktidardır.

Marifet bu ikisini birlikte gerçekleştirmektir.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Gezi’nin politik ekonomisi

0

Gezi’de ortaya çıkan ekonomik felsefeyi anlamak ve anlamlandırmak için epeyce malzemeye sahibiz. Çeşitli kaynaklardan gelen bilgileri bir havuzda toplayınca hayli net bir tablo karşımıza çıkıyor. Gezi’de, bekleneceği üzere, bir kolektivist ekonomik düzen kurulmak istendi. Gezi işgalcileri ‘anti kapitalist’ti. Bu, serbest piyasaya ve piyasanın bütün kurumlarına karşı olmak, yani parayı, özel mülkiyeti, gönüllü mübadeleyi ve bunlara dayanan bütün toplumsal süreçleri ve ekonomik hayat pratiklerini dışlamaktır.

Nitekim, Gezi’de, adı çelişkili olmakla beraber, bir ”Devrim Market” kuruldu. Markette mallar ihtiyaç sahiplerine, ”bedava” verilmekteydi. Bu ”bedava” dağıtımı, daha doğrusu maliyetini başkalarının karşıladığı malların Gezi işgalcilerine bedelsiz dağıtılmasını mümkün kılan elbette kapitalizmin ta kendisiydi. Ama arkaik devrimcilerin bunu görecek feraseti yoktu. Geziciler para ve kredi kartı gibi araçları yasaklama yolunda adım attı. Zaten devrimciler parayı sevmez. Para ve kredi kartı onlara göre büyük günahlardır. Kalabalığı görüp iş yapma fırsatı doğduğunu düşünen seyyar satıcıların parka girmesi de yasaklandı. Demek ki, Gezi anlayışı serbest ekonomik faaliyete, rekabete taraftar değildi. Gezi’de, zamanla kaçınılmaz olarak ekonomiye de müdahale edecek bir ‘Devrim Polisi’ de kuruldu. Asayişi sağlama görevi bir radikal sol fraksiyona verildi.

Gezi’de bir üretim faaliyeti yoktu. Olamazdı da. Hem denemenin çapı yetersizdi hem de devrimcilerin oradaki zamanları kısa oldu. Gezi ekibi yeterince uzun süre parkta kalsa ve kendi ekonomisini kursaydı ortaya ne çıkardı? Üretim ve dağıtımın merkezî olarak planlandığı bir ekonomik yapı. Bu ne anlama gelirdi? İlk olarak, inanılmaz derecede düşük, barbarlığa yakın bir refah seviyesi. Korkarım, Nişantaşı – Etiler hattı devrimcileri buna katlanamazdı. İkinci olarak, özgürlük yokluğu. Kimin neyi ne kadar üreteceğine ve kimin neyi ne kadar tüketeceğine bir merkezin karar verdiği yerde özgürlük yaşayamaz. Ekonomik kararların bireyler tarafından alınması ve ekonomik davranışların piyasa kurumları tarafından koordine edilmesi demek olan kapitalizmi reddederseniz, mecburen, bunları yapacak başka bir mekanizma bulmanız gerekir. Çünkü, nelerin üretileceği, üretimde hangi kaynak bileşimlerinin kullanılacağı asla ortadan kalkmayacak problemlerdir. Piyasanın işlemesine müsaade edilmiyorsa, onun yerini müthiş bir zorlama gücüne sahip bir merkezî otorite alacaktır. Böyle bir otorite, ekonomik planlarının uygulanabilmesi için, bütün ekonomik hayatı yukardan aşağı akan emirler toplamına dönüştürecektir. Bireyleri kendilerine verilen iktisadî görevleri ifada gösterdikleri her başarısızlık için cezalandıracaktır. Basit insanî hataları dahi ideolojik ihanet muamelesine tabi tutacaktır. F. A. Hayek, L. Mises gibi büyük yazarların onyıllarca önce işaret ettiği üzere, bu nitelikte bir ekonomik yapılanma hem yoksulluk hem de tahakküm üretir. Haksızlık etmeyelim, en çok ‘Nutuk’ ve ‘Çılgın Türkler’ okuyan bir gençliği bunları bilmediği için suçlayamayız. Ama, ekonomik özgürlüğün temellerinden habersiz kimseleri de, müsaadenizle, özgürlükçü sayamayız.

Doğrusu hükümete çok kırgın ve kızgınım. Gezi’de hem Türkiye hem dünya için ilginç sonuçları olabilecek bir vaka yaşanacaktı. C. Fourierci, R. Owencı kolektivist çiftlik – işletme denemelerinin veya G. Orwell’in Hayvan Çifliği’nin 21. Yüzyıl versiyonu tekrarlanacaktı. Hükümet buna engel oldu. Böylece insanlığa büyük bir kötülük yaptı. Hükümetten talebimdir: ‘Devrimci Gezi ruhu’ sönmeden, işgalcilere Kazlıçeşme alanı yüz yıllığına tahsis edilsin. Gezi’deki grupların tümü, istiyorlarsa, o alana yerleşsin. Kendi siyasî ve ekonomik modellerini oluştursun. İnsanlığa ümit ışığı olacak keşiflere ve icatlara yelken açsın. Özel mülkiyeti, parayı, ticareti kaldırsın. Bireyselliği öldürsün. Tüm beşerî kararları kolektifleştirsin. Adâleti ve tam eşitliği tesis etsin. Eğer özgür ve müreffeh bir toplum ortya çıkartırlarsa tüm insanlık onların izinden gider, hayatın lüzumsuz külfetlerinden kurtulur, Gezi’ye, yani yeryüzü cennetine koşar. Az şey mi bu?

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıtır.

Adaletin önündeki baraj

0

Seçim barajı nedeniyle değerlendirilmeye alınmayan oylar, barajı geçen partilere hak ettiklerinden daha büyük sayıda milletvekili ve siyasi güç kazandırıyor.


Türkiye ’de siyaset, yürürlükteki anayasal ve yasal hükümler nedeniyle son derece dar bir alanda icra edilir. 1982 Anayasası’nın 68/4 maddesi ile Siyasi Partiler Kanunu, partilerin hareket imkânlarını daraltır. Bütün bir mevzuat “demokratik çoğulculuğu sağlamaya değil, devletin birliğini ve tekliğini korumaya” odaklandığından normal bir demokraside siyasi partilerin eşyanın tabiatından sayılan faaliyetleri ve önerileri, Türkiye’de o partilerin siyasetten tasfiye edilmelerine neden olur.
Politik alanı sınırlı tutmak amacıyla getirilen düzenlemelerden biri de, seçim barajıdır. 1982 Anayasası’nın 67. Maddesine göre, seçim kanunları “yönetimde istikrar ve temsilde adalet” ilkelerini bağdaştıracak bir şekilde düzenlenmelidir. Ancak “temsilde adaleti” es geçen kanun koyucu, “yönetimde istikrarı” temin amacıyla, Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 33. maddesiyle “ülke genelinde oyların yüzde 10’unu geçemeyen partilerin milletvekili çıkaramayacağı” hükmüne bağlar.
Seçim barajı bugünlerde yine siyasetin önemli tartışma maddelerinden biri oldu. Kısa bir süre önce, muhtemelen kamuoyunun nabzını yoklamak amacıyla, hükümetin barajı yüzde 7’ye düşürmeyi ve “daraltılmış bölge” sistemine geçmeyi düşündüğüne dair haberler yayıldı. Ama ardından hem Erdoğan, hem de Arınç “Yüzde 10’dan vazgeçilmeyeceğini, ama temsilde adaleti güçlendirecek bazı değişikliklerin yapılabileceğini” belirttiler. 
Kanaatimi baştan belirteyim: Yüzde 10 baraj var olduğu müddetçe Türkiye’de bir seçim/temsil adaletinden söz edilemez. Keza salt baraja dayanarak siyasette istikrar da sağlanamaz.

Barajın amacı

Yavuz Sabuncu, seçim barajı ile -hepsi de “istikrar” kavramı ile ilintili- ulaşılmak istenen altı amacın olduğunu söyler: 1. Tek partiye dayanan istikrarlı hükümetler kurmak. 2. Parlamentodaki parti sayısını sınırlayarak parçalanmış bir parlamento yapısının oluşmasının önüne geçmek. 3. Çok sayıda partinin kurulmasını engellemek ve bunların seçimlere girmesine yol açabilecek siyasal etkileri en aza indirgemek. 4. Bölgesel partilerin oluşmasını zorlaştırmak ve parlamentoya girmelerini önlemek. 5. Seçmenleri, oylarını tercihan iki büyük partide toplamaya teşvik etmek. 6. Siyasal partileri merkeze yakın durmaya teşvik etmek. (Seçim Barajı ve Siyasi Sonuçları, Anayasa Yargısı, 23, 2006, s. 193 vd.)
1983’ten bu yana yapılan seçimlerin sonuçları göz önüne alındığında, bu hedeflere bütünüyle ulaşıldığı söylenemez. Bir kere seçim barajı ile tek parti iktidarı arasında mutlak bir bağlantı kurulamaz. Barajın olması her seçimden tek parti iktidarının çıkmasını garanti etmez. 1991-2002 arasında barajın varlığına rağmen ülke tek partiyle değil, koalisyonlarla yönetildi. Keza barajın yokluğu veya makul bir seviyede olması da varlığı da hep koalisyonlara yol açmaz. (Koalisyonları “istikrarsızlık” ile özdeşleştirmek de ayrı bir sorun.) Nitekim 1965 seçimlerinde en adil temsili sağlayan “milli bakiye sistemi” uygulanmasına karşın Adalet Partisi tek başına iktidar oldu.
Seçim barajının, parlamentoya giren partilerin sayısını düşük tutmada -2002 seçimleri hariç- aman aman bir başarısı yok. 1987’de 3; 1991, 1995 ve 1999’da 5; 2007 ve 2011’de ise 4 parti meclise girdi. Yüzde 10’luk barajın uygulanmadığı döneme bakıldığında, 1969’da 4, 1973’te 5 ve 1977’de ise 4 partinin parlamentoya temsilci soktuğu görülür. Bu sonuçlar barajın varlığı veya yokluğunun, parlamentoya giren parti sayısı bakımından çok büyük farklılık yaratmadığını gösterir.
Seçim barajının, parti kurma hevesini körelttiği ve seçime giren parti sayısını azalttığı da söylenemez. 1961 Anayasası döneminde seçime giren partilerin sayısı 9 iken, bu sayı 1987’de 7, 1991’de 6, 1995’te 12, 1999’da 20, 2002’de 18, 2007’de 14 ve 2011’de 15 oldu. Ayrıca 2002 seçimlerini dışta tutarsak seçim barajı iki partili bir meclis yaratma gayesine ulaşmadı, bölgesel nitelikli partilerin kurulmasını da engelleyemedi.

Temsilde açık adaletsizlik

Tüm bu veriler seçim barajının yöneldiği hedefler bakımından kayda değer bir başarısının olmadığına işaret eder. Buna karşılık seçim barajının büyük bir adaletsizlik yarattığı açık. Adaletsizlik iki yönlü: Bir taraftan, halkın bir kesimi temsil edilme hakkından mahrum ediliyor. Oy verdiği parti/partiler barajı aşamadığında kişinin verdiği oy hesaba katılamıyor, kişinin iradesi değerlendirme dışı tutuluyor. Diğer taraftan ise, barajı aşan partiler, gerçekte sahip olduklarından çok daha büyük bir temsil gücüne kavuşuyorlar. Seçim barajı nedeniyle değerlendirilmeye alınmayan oylar, barajı geçen partilere hak ettiklerinden daha büyük sayıda milletvekili ve siyasi güç kazandırıyor. 2002 seçimleri, bunun iyi bir örneği. Bu seçimlerde AKP yüzde 34 oya karşılık parlamentoda yüzde 66’lık, CHP ise yüzde 19 oya karşılık parlamentoda yüzde 32’lik bir milletvekili oranı elde etti. Yani iki partinin toplam oyu yüzde 53 iken, parlamentoda yüzde 98’lik bir temsil gücüne sahip oldular. (Daha ayrıntılı bilgi için: Vahap Coşkun, Kürt Meselesinin Anayasal Boyutu, s. 178-184) 
Seçim barajının temsil adaleti ile bağdaştırılamayacak sonuçlar ürettiği tevil götürmez. Dolayısıyla baraj, ahlak dairesi içinde kalınarak savunulamaz. İktidarın “ama barajı biz koymadık” argümanı da kabul edilemez. Zira böyle bir savunma, kendi iktidarlarından önce yürürlüğe girmiş hiçbir düzenlemeye dokunmamaları gibi bir netice doğurur ki, bu da siyasetin doğasına terstir. Çünkü siyaset, geçmişi olduğu gibi kabullenme üzerine değil, geçmişin hatalarını telafi etme ve yeni bir söz söyleme iddiasıyla yapılır. 
Bu halde yapılması gereken belli: Eğer mutlaka bir baraj olacaksa bunun makul bir seviyeye (yüzde 3 veya 4 gibi) çekilmesi veya daha iyisi “dar bölge iki turlu” gibi herhangi bir barajı gerektirmeyen bir seçim sisteminin benimsenmesidir. Temsilde adaleti sağlayacak tedbirlerin alınması hem demokratik değerlerin daha fazla benimsenmesini, hem de de demokratik süreçlerin daha iyi işlemesini sağlar. 

Bu yazı Radikal Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Markar Esayan- Finale in Ergenekon

0
Today, the final ruling will be issued in the Ergenekon trial, the first and most important deep state and coup investigation that began five years ago in Turkey.

Perhaps, the most important step to get rid of the deep state during the process that started with the Justice and Development Party’s (AK Party) coming to power in 2002 is the opening of this case. The Ergenekon operations were initiated in June 2007; that year was pretty important. Hrant Dink, after a campaign of demonization to undermine his prestige and image, was assassinated on Jan. 19. In May, three Christian missionaries were brutally murdered in Malatya.

The murder of Father Andrea Santoro in 2006 was also committed by a boy who was under 18. Even a superficial look at the perpetrators of these murders would reveal that all these acts were controlled by a center. The deep state changed its tactic and used boys as executioners; in this way, it became extremely difficult to identify the command center.

A group of brave prosecutors, led by Zekeriya Öz, decided to investigate the Ergenekon murders. Interestingly, after the initiation of this investigation, no other murders were committed. This was a sign indicating that the murders were administered by the same center.

In a visit to Turkey, Felice Casson, a prosecutor who investigated the Clean Hands case in Italy, said: “The deep state is like a dragon. Once you’ve got it, you have to destroy it. Otherwise, it will become more brutal.”

The Susurluk gang, which was revealed in 1996, was part of the Ergenekon organization. However, because it was not adequately dealt with and its acts of terror were not sufficiently addressed, Necmettin Erbakan, then-prime minister, was deposed in a coup. It is of course not clear to expect that a weak coalition government would deal with the Ergenekon mindset back then. However, the AK Party, which came to power in 2002, was the party of religious groups targeted by the Feb. 28, 1997 coup, and it was experienced on this matter. For this reason, it lent the necessary support to the prosecutors. The murders and massacres I refer to above were planned to topple the AK Party government. I am not saying this. The prosecutors of the Ergenekon, Hrant Dink, Balyoz and the Sept. 12, 1980 coup cases are.

Naturally, those who did not want change in the state have been opposed to these operations and coup cases. They have relied on manipulative actions to undermine the image and prestige of the cases, the prosecutors and the judges. However, the majority of the people in Turkey were aware of the significance of these cases. The public were not influenced by these campaigns.

The Ergenekon and Balyoz coup cases are now almost over. The time that passed since the initiation of the investigation should not be seen as long for such crucial cases. The long periods of detention are causing problems; I agree with that. It may not be necessary to hold many of the defendants under detention during the trials. I do not want to make any further comments because it is a technical issue. However, there is an application on Balyoz dismissed by the European Court of Human Rights (ECtHR), which confirmed that the procedure followed in these cases is legal and proper.

Turkey’s deep state is based on the coup staged by the Committee of Union and Progress against liberals in 1913. It has a serious tradition and infrastructure. It would be naive to think that the deep state will be destroyed by these cases alone. What matters is to create a transparent state structure. This is possible only if we transform the state to make pro-freedom laws. To do this, the state administration should be decentralized and the local administrations empowered. We will make huge progress if we also create a strong and independent judiciary.

Today’s Zaman, 04 August 2013

Markar Esayan- Siyaset mühendisliğinin yeni stratejisi

0

Aslında bu sorun Gezi krizi ile ortaya çıkmış bir anomali değil. Türkiye’de görünürde tartışılan konuların değil, “başka bir şeyin yaşandığını” görmek için fazla maharete gerek yok. Ama çok ilginç bir şekilde, bunu gören veya görmek isteyen gözler hala yetersiz. Eskiden değişimin önünü kesmek için devlet şiddeti, o da yeterli olmazsa askerî bir darbe kâfi gelmekteydi. Ancak bugün Türkiye açık toplum olmanın arifesinde ve toplumu antidemokratik olana ikna etmek o kadar kolay değil. Haliyle, geçmişin şiddetinin yerini şimdilerde “vicdan kuaförlüğü”, “dezenformasyon”, “algı mühendisliği” veya “cambaza bak” taktikleri almış durumda.

Bunun derin nedenleri olmalı.

Ülkede sürekli bir kavga vardı ve tartışılan konu ne olursa olsun, kavganın taraflarının pozisyonlarına göre gündem oluşturuluyordu. Türkiye tarihi, totaliter devletin halka ve siyasete ideoloji dayatması halinde ilerlemişti. Haliyle, en önemli tartışmalar, görünürde tartışılan meseleyi değil, sadece bu iktidar savaşının kullandığı malzemeleri ima ediyordu. Her köklü değişim talebinin statüko tarafından “bölücülük” veya “irtica” kırımızı kartıyla karşılanması, statüko bileşenlerinin ise bu kırımızı kartları parlatması ülkeyi spekülatif bir dünyaya savurdu. Sorunlarımız, nedenleri ve çözümleri bağlamından koptu ve yapay bir gerçekliğin içine yuvarlandı.

Türkiye’de 90 yıldır zamanın durabilmesi, bu yapay gerçeklik sayesinde oldu denebilir.
Asıl gerçeği ancak, bu spekülatif dünyayı yaratan siyaset mühendisleri bilebilirdi. Hedefteki mağdur kesimlerin bile aslında nelerin olup bittiğini –hissetmesi belki ama- anlaması çok mümkün değildi. Medyayı kontrol altına aldığınızda, bu yapay gerçekliği çok kolay oluşturabiliyordunuz. Statükonun kullandığı devletin şiddet tekeli bu yapay gerçekliği tahkim ediyor, gerçeği anlatmaya çalışan “zararlı unsurlar” kolayca tasfiye oluyordu. Kürt sorunu yoktu, sadece bebek katilleri vardı. Alevi sorunu yoktu, Dersim isyanı vardı. Dindarların sorunu yoktu, irtica tehdidi vardı. Asker sorunu yoktu, ülkeyi “ahlaki düşkünlük” içindeki siyasilerden koruyan ruhban generaller sınıfı vardı vs.

Kabul etmeli ki, bu çok başarılı bir stratejiydi ve hala bu geçmişin hayaletleriyle mücadele ediliyor. Bu kadar başarılı programlanmış, benimsenmiş, ya sınıfsal, ya ekonomik, ya ideolojik olarak yakınlıklar kurulmuş bir totalitarizmden sıyrılmak kolay değil. Türkiye’de her kurum, her birey bu dönemin izlerini taşır. Özal ile başlayan liberalleşme, özgürleşme hareketlerinin kesintili, çelişkili, çatışmalı halleri, her kesimin totaliter geçmişten farklı düzeylerde etkilenmiş olmasından kaynaklanıyor.

Demokratikleşme süreçleri askere verilen kaba vesayet kavgasından, devletin vatandaşlarına eşit davranması ilkesine doğru narinleştikçe, çoğu demokratın cilalarının dökülmesi, bu kimyasal özdeşlik ile zamanında yüzleşilmemiş olması veya suç ortaklığının yarattığı ahlak kaybından… Herkesin “demokrasi” yolculuğunda çıkış yaptığı kavşak farklı oluyor. Mesela çoğunluk –artık CHP bile- başörtülü kadınların üniversiteye gitmesine karşı çıkamıyor; ama aşama o kadının hâkim, vekil veya cumhurbaşkanı olması “narinliğine” geldiğinde, hiç ummadığınız demokratların, “Başörtüsünde kamuda hizmet alan, hizmet veren ayrışması yapalım” gibi formüllere giriştiğini görebiliyorsunuz.

Gezi öncesinde uç veren, şimdilerde ise çekişmenin ana motifini oluşturan şey, amaç aynı kalmakla birlikte daha tehlikeli hale geldi. Artık iktidar kavgası yukarıda özetini verdiğim klasik karakterini terk etti. Bu çok normal; çünkü Türkiye 10 yıldır önemli bir reform sürecinden geçti. 28 Şubat’ın nasıl tezgâhlandığı, darbelerin iç yüzü, kontrgerilla, Dersim’de aslında ne olduğu, Kürt sorununun bölücülük meselesi değil, ceberut devletin yol açtığı bir şiddetten kaynaklandığı biliniyor. Öte yandan dünyada da SSCB’nin yıkılması, küreselleşmenin ve enformasyon devriminin ağ toplumunu yaratması ile birlikte özgürlük anlayışında bir üst boyuta geçildi. Rusya, Çin gibi dev güçler bile eskisi gibi ellerini kollarını sallayarak totaliterliklerini sürdüremiyor, en azından bu uygulamalarına meşruiyet yaratma ihtiyacı hissediyorlar.

Artık günümüzde siyaset mühendisliği “demokratik değerleri ve özgürlüğü savunma” görüntüsü ardından veriliyor. Tıpkı Batı’nın Mısır’daki darbeyi “Sisi demokrasiyi güçlendiriyor” savıyla desteklediği gibi.

Böyle olunca tehlikeli bir dilemma ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir yanda siyaset mühendisliği ile mücadele ederken, o mühendisliğin araçsallaştırdığı demokrasi sorunlarının önemini de yıpratmamak durumundayız. Örneğin Uludere acısını ve Tek Parti dönemi artığı bir sürü uygulamadan biri olan gayrımüslimlere yönelik kod sisteminin araçsallaştırıldığını görüp, hem orada adaletin yerine gelmesini talep edecek, hem de işin istismar kısmından uzak durmaya çalışacaksınız.

Demokratik her sorunun üzerine akbabalar gibi üşüşen siyaset mühendislerinin vicdan kuaförlüğünü fark ederken, o sorunların öneminin aşınmamasını da düşünmek durumundasınız. Kendi dar cemaatlerinde yıllardır kimin nerede yazması gerektiğine karar veren, gazeteleri basıp “beni eleştiren şu köşe yazarı tez kovulacak” diyebilen, başkalarının köşe yazılarına müdahale edenler, karşınıza basın özgürlüğü kahramanları olarak çıkabilecek. Öte yandan, –sempati duyulmasa bile- işini o veya bu nedenle kaybedenlere sahip çıkılmak zorunda.

Siyasal sistemin işler halde kalmasının gerekliliğini savunmak ve algı mühendislikleri ile mücadele etmekten, ne yazık ki demokrat mesai, enerji boşa harcanmakta. Gerçek sorunları dürüstçe tartışma olanağı da kaybedilmekte. Eğer gerçekten hükümeti doğru yerden ve sonuç alacak şekilde eleştirmek asıl endişe olsaydı, eleştirinin namusunun kaybedilmemesini herkesin önemsemesi gerekirdi. Ama eleştiri siyaseti dizayn etmeye savruldu ve itibarını zedeledi.

Kötü haber ise; bunun sadece zamanın ilerlemesiyle, kendi kendine düzelme ihtimalinin pek olmaması. Sınıfsal kibir sivil siyasete saygı duymayı öğrenmediği müddetçe, bu gerilim ama saklı, ama sarih devam edecek. Yine olgun olanlara daha çok sorumluluk düşecek. Bu gönderme ise, açıkçası toplumsal olarak dindarları, Kürtleri ve hala aklı başında kalan demokrat çevreleri ima ediyor. Şifa bulmanın sırrı da basit: Geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak, Kemalist stratejiyi tamamen terk etmek, ısrarla siyaseti, şeffaflaşmayı ve demokratikleşmeyi savunmak ve gerçekleştirmek, yeni yöntemler karşısında ise daha çok emek verip, ilkelerden sapmadan mücadele etmek.
Eleştirinin namusunu kaybedenleri zamanın ve vicdanların tasfiye etmesi ise en doğrusu.

03.08.2013, İstanbul.

Gezi’nin politik ekonomisi

0

Gezi’de ortaya çıkan ekonomik felsefeyi anlamak ve anlamlandırmak için epeyce malzemeye sahibiz. Çeşitli kaynaklardan gelen bilgileri bir havuzda toplayınca hayli net bir tablo karşımıza çıkıyor. Gezi’de, bekleneceği üzere, bir kolektivist ekonomik düzen kurulmak istendi. Gezi işgalcileri ‘anti kapitalist’ti. Bu, serbest piyasaya ve piyasanın bütün kurumlarına karşı olmak, yani parayı, özel mülkiyeti, gönüllü mübadeleyi ve bunlara dayanan bütün toplumsal süreçleri ve ekonomik hayat pratiklerini dışlamaktır.

Nitekim, Gezi’de, adı çelişkili olmakla beraber, bir ”Devrim Market” kuruldu. Markette mallar ihtiyaç sahiplerine, ”bedava” verilmekteydi. Bu ”bedava” dağıtımı, daha doğrusu maliyetini başkalarının karşıladığı malların Gezi işgalcilerine bedelsiz dağıtılmasını mümkün kılan elbette kapitalizmin ta kendisiydi. Ama arkaik devrimcilerin bunu görecek feraseti yoktu. Geziciler para ve kredi kartı gibi araçları yasaklama yolunda adım attı. Zaten devrimciler parayı sevmez. Para ve kredi kartı onlara göre büyük günahlardır. Kalabalığı görüp iş yapma fırsatı doğduğunu düşünen seyyar satıcıların parka girmesi de yasaklandı. Demek ki, Gezi anlayışı serbest ekonomik faaliyete, rekabete taraftar değildi. Gezi’de, zamanla kaçınılmaz olarak ekonomiye de müdahale edecek bir ‘Devrim Polisi’ de kuruldu. Asayişi sağlama görevi bir radikal sol fraksiyona verildi.

Gezi’de bir üretim faaliyeti yoktu. Olamazdı da. Hem denemenin çapı yetersizdi hem de devrimcilerin oradaki zamanları kısa oldu. Gezi ekibi yeterince uzun süre parkta kalsa ve kendi ekonomisini kursaydı ortaya ne çıkardı? Üretim ve dağıtımın merkezî olarak planlandığı bir ekonomik yapı. Bu ne anlama gelirdi? İlk olarak, inanılmaz derecede düşük, barbarlığa yakın bir refah seviyesi. Korkarım, Nişantaşı – Etiler hattı devrimcileri buna katlanamazdı. İkinci olarak, özgürlük yokluğu. Kimin neyi ne kadar üreteceğine ve kimin neyi ne kadar tüketeceğine bir merkezin karar verdiği yerde özgürlük yaşayamaz. Ekonomik kararların bireyler tarafından alınması ve ekonomik davranışların piyasa kurumları tarafından koordine edilmesi demek olan kapitalizmi reddederseniz, mecburen, bunları yapacak başka bir mekanizma bulmanız gerekir. Çünkü, nelerin üretileceği, üretimde hangi kaynak bileşimlerinin kullanılacağı asla ortadan kalkmayacak problemlerdir. Piyasanın işlemesine müsaade edilmiyorsa, onun yerini müthiş bir zorlama gücüne sahip bir merkezî otorite alacaktır. Böyle bir otorite, ekonomik planlarının uygulanabilmesi için, bütün ekonomik hayatı yukardan aşağı akan emirler toplamına dönüştürecektir. Bireyleri kendilerine verilen iktisadî görevleri ifada gösterdikleri her başarısızlık için cezalandıracaktır. Basit insanî hataları dahi ideolojik ihanet muamelesine tabi tutacaktır. F. A. Hayek, L. Mises gibi büyük yazarların onyıllarca önce işaret ettiği üzere, bu nitelikte bir ekonomik yapılanma hem yoksulluk hem de tahakküm üretir. Haksızlık etmeyelim, en çok ‘Nutuk’ ve ‘Çılgın Türkler’ okuyan bir gençliği bunları bilmediği için suçlayamayız. Ama, ekonomik özgürlüğün temellerinden habersiz kimseleri de, müsaadenizle, özgürlükçü sayamayız.

Doğrusu hükümete çok kırgın ve kızgınım. Gezi’de hem Türkiye hem dünya için ilginç sonuçları olabilecek bir vaka yaşanacaktı. C. Fourierci, R. Owencı kolektivist çiftlik – işletme denemelerinin veya G. Orwell’in Hayvan Çifliği’nin 21. Yüzyıl versiyonu tekrarlanacaktı. Hükümet buna engel oldu. Böylece insanlığa büyük bir kötülük yaptı. Hükümetten talebimdir: ‘Devrimci Gezi ruhu’ sönmeden, işgalcilere Kazlıçeşme alanı yüz yıllığına tahsis edilsin. Gezi’deki grupların tümü, istiyorlarsa, o alana yerleşsin. Kendi siyasî ve ekonomik modellerini oluştursun. İnsanlığa ümit ışığı olacak keşiflere ve icatlara yelken açsın. Özel mülkiyeti, parayı, ticareti kaldırsın. Bireyselliği öldürsün. Tüm beşerî kararları kolektifleştirsin. Adâleti ve tam eşitliği tesis etsin. Eğer özgür ve müreffeh bir toplum ortya çıkartırlarsa tüm insanlık onların izinden gider, hayatın lüzumsuz külfetlerinden kurtulur, Gezi’ye, yani yeryüzü cennetine koşar. Az şey mi bu?

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıtır.

Geziden Arta Kalanlar

0

Türkiye tarihi sokak eylemlerine yabancı değil. 12 Eylül 1980 öncesi bunun acı hikâyeleriyle dolu. Ancak, ülke 30 yılı aşkın bir süredir bu çapta bu tür eylemlerle karşılaşmadı.

Kürt bölgesindeki benzer eylemlere zaten diğer yerlerin gözü kördü. İstanbul’da Taksim’de patlayan olay tüm Türkiye’yi etkiledi.

Kemalist kitleler burada bir nefes alma ve iktidara bir darbe indirme mecrası buldu. Yıllardan beridir kaybetme duygusu içinde yaşıyorlardı. İddia edildiği gibi bunun tek sebebi sadece Erdoğan’ın haksız hayat tarzı eleştirisi sayılacak sözleri değildi.

Gezi ayaklanması bu huzursuzluğun söz konusu çevrelerde yarattığı enerjinin dışa vurulmasını ve kısmî de olsa bir galibiyet duygusunun yaşanmasını sağladı. Bu yüzden, Kemalistler canlarını dişlerine takarak, üstelik yalnız da değil, birçok durumda ailece, Gezi’nin etrafında gezindi.

’Gezi’nin tabanı esas olarak CHP’

Şüphe yok ki, Gezi olaylarından sadece Kemalistler etkilenmedi. Diğer halk kesimleri de müteessir oldu. Hatta bu ikincisi daha büyüktü. Gezi esas itibariyle CHP tabanına dayandı. MHP uzak durdu. BDP yanaşmadı. Her iki siyasî çizgi de Gezi’de bir siyasi proje olduğunu hissetti.

MHP meşruiyet endişesini gerekçe yaparken BDP Türkiye’nin kadim Kürt probleminin kazaya kurban gitmesinden, daha doğrusu kazaya getirilmesinden korktu.
Kısaca, toplumun yaklaşık yüzde 80’i Gezi’den uzak durdu. Buna karşılık, her anlamda Gezi’den rahatsız olan ana kitle AK Parti tabanıydı.

Ama yoğun rahatsızlık duyanlar sadece partililerden ibaret değildi. Bu satırların yazarı gibi daha seküler hayat tarzına sahip olan bazı liberaller ve demokratlar da olaylardan endişe duydular ve hatta Gezi’yi aynı zamanda kendilerine yönelik bir saldırı gibi gördüler.

’Menderes sendromuna Erdoğan sendromu eklenebilirdi’

Dindar mütedeyyin kesim, haksız olmayarak, Erdoğan’ın şahında somutlaştırılan saldırıların kendine yönelik olduğunu kavradı. Başarılı olması hâlinde bu saldırının hem siyasî temsilcilerinin haksız bir muameleye tabi tutulması hem de her anlamda kendi hayat alanının daraltılması sonucunu vereceğini anladı. Başbakan’ın yerinde bir kararla düzenlediği dev mitinglere canhıraş bir şekilde koşması bundandı.
 
Geniş anlamda Gezi Türkiye demokrasisine büyük darbe indirme potansiyeline sahipti. Gezi Erdoğan’ı alaşağı etme arayışında başarılı olsaydı, Türkiye siyasetine Menderes sendromuna ilaveten bir de Erdoğan sendromu eklenmiş olacaktı.

Böylece siyasetçiler bir gün bir askerî darbeyle idama gönderilebileceklerini veya Erdoğan gibi sokak şiddetiyle devrilebileceklerini daima akıllarının bir köşesinde tutacaklardı. Bu onların hiçbir konuda asla ciddî inisiyatif alamamalarına sebep olacaktı.
Türkiye’deki başka demokrasilerdekine göre çok daha açık olan demokratik iktidar bürokratik iktidar makasının ikincisi lehine takviye edilmesini sağlayacaktı. Kısaca, bürokratik devlet güçlenecekti.
Gezi benzeri olayların tekrarlanmak isteneceğine şüphe yok.
Çünkü Türkiye’yi iki yıl sürecek ve üç önemli seçimi kapsayacak bir süreç bekliyor. Nitekim, bu yönde istihbarat bilgilerinin bulunduğundan söz ediliyor.
Ancak, yeni olaylarda aynı başarının tekrarlanması ihtimali zayıf. Hükümet tecrübe kazandı ve mutlaka daha hazırlıklı olacaktır. Toplum da artık bu olayların demokrasi dışı amaçlara hizmet edeceğinin farkında. İlk olmanın psikolojik ve toplumsal avantajı kullanılıp tüketildi.
Ayrıca, bu eylem tarzı Türkiye halkının ortalama tarzına yabancıdır ve abartılması halinde karşıt duruşları güçlendirme ihtimali her zaman var. Yeni Gezi’ler düşünenler bu noktaları göz önünde tutarlarsa iyi ederler.

BBC Türkçe