Ana Sayfa Blog Sayfa 401

‘Ortada sandık var…’

0

Hem demokrasiye karşı Gezi kalkışması hem Mısır’daki darbe sürecinde demokrasilerde sandığın yeriyle ilgili tartışmalar alevlendi. Demokrasi sicili bozuk kimileri demokrasinin sandıkla özdeş olmadığı tezine sarılarak hem hükümeti hem de sokak şiddetiyle hükümeti alaşağı etme çabalarına karşı çıkanları ve Mısır’daki darbeyi kınayanları eleştirmeye çalıştı. Ne yazık ki bazı demokrat kalemler de yanılgıya düştü ve bu kimselerle birlikte saf tuttu.

Şüphe yok ki, demokrasi dar anlamda sandıkla özdeşleştirilemez. Sandığa dikkat çekenlerin amacı sandık eşittir demokrasi demek değil, demokraside sandığın vazgeçilmezliğini ve ikame edilemezliğini vurgulamak. Sandık demokrasinin tanımında bile önemli yer işgal ediyor. Huntington gibi siyaset bilimciler iktidarın iki defa seçimle el değiştirdiği siyasî sistemleri demokrasi olarak adlandırır. Başka bazı siyaset bilimciler demokrasiyi iktidar partisinin seçimleri kaybetme ihtimalinin olduğu sistemler olarak vasıflandırır. Bu yüzden, demokratik sandık demokrasinin en büyük tezahürü ve işaretidir. Seçim demokrasinin en mühim mekanizmasıdır. Oy verme zamanı demokrasinin bayramıdır. Sandık demokrasinin nişanesidir. Sandık derken elbette demokrasi olma iddiası taşıyan yerlerdeki sandığı kast ediyoruz, her sandığı değil. Otoriter ve totaliter ülkelerdeki sandık demokratik ülkelerdeki sandıkla aynı anlamı taşımaz. Örneğin, Suriye’de iç savaştan önceki sandığın veya eski Sovyetler Birliği’ndeki sandığın demokratik sandıkla bir alâkası yoktu. Bu yüzden, tek parti diktatörlüğümüzün 1946 seçimlerindeki sözüm ona sandığına atıf yapıp sandık demokrasiye yetmez tezine destek çıkarmaya çalışmak bir metodolojik hata.

Demokraside sandık buzdağının su üstündeki kısmıdır. Bir yerde eğer demokratik seçim sandıkları kurulabiliyorsa bu bize orada demokrasinin temel değer ve kurumlarının iyi kötü var ve işlemekte olduğunu gösterir. Bunlar nelerdir? Birden çok ve kelimenin gerçek anlamında siyasî parti. Tek insan tek oy ve herkesin seçimle gelinen makamlara talip olabilmesi anlamında siyasî eşitlik. Yarışmacı, âdil, periyodik ve güvenilir denetim altında seçimler. İfade ve teşkilatlanma özgürlüğü. Muhalefetin meşru ve alenî olması. Seyahat özgürlüğü. Mülkiyet edinebilme ve maddî varlıkları tercihe göre kullanabilme hakkı. Meslek seçme ve icra etme serbestisi. Demokratik sandığın varlığı bunların bir şekilde ve bir dereceye kadar mevcut olduğunu ve fonksiyonlarını yerine getirdiğini gösterir.

Kısaca demokrasi dediğimiz şeyin asıl adı liberal demokrasidir. ‘Liberal olmayan demokrasi’ diktatörlüğün kibar görünen türüdür. Liberal düşüncenin demokrasiye katkısı ise birey hak ve özgürlüklerinin korunması için sıkı bir insan hakları rejimi, yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı, hukukun hâkimiyeti, sınırlı devlettir. İşte bu çerçeve içinde derneklerin, vakıfların, iktisadî ve sosyal kuruluşların cirit attığı bir güçlü sivil toplum oluşabilir. Ancak, sivil toplum kuruluşları tek tek veya grup hâlinde zorla uygulanma hakkına sahip kamusal kararlar alamazlar. Kararları yalnızca kendi üyelerini bağlar. Toplumsal çoğulculuk harika bir şey, liberal demokrasi bunun en büyük garantisi. Ama toplumsal hayat çelişen talepler ve duruşlar ortamında kamusal kararların alınmasını gerektiriyor. O zaman ‘kim bu kararları alma yetkisine sahip olmalı?’ sorusu karşımıza çıkıyor. Kim? Elbette, kerameti kendinden menkul platformlar değil, seçimle gelenler.

Seçimle oluşturulan yönetimlerin muhtemel hatalarının engellenmesi ve sınırlanması için liberal demokrasi bazı yol ve yöntemlere sahiptir. Kamusal karara bağlanması gereken konuların azaltılması, karar yetkilerinin adem-i merkezileştirilmesi, kararların yargısal denetime tabi tutulması gibi. Bir başka mekanizma da bir iktidarın hatasının bir sonraki iktidar tarafından düzeltilmesidir. Bu yöntem, yani sandığa dayanan bir rejim kabul edilmezse, başka türlü, işler bir demokratik kamusal karar alma yöntemi geliştirilemez ve istikrarlı ve meşru bir siyasî yönetim teşkil edilemez.

Bazıları, öyle görünüyor ki, demokrasi ve sandık ilişkisi söz konusu olduğunda, ‘ortada sandık var yandan geç’ demelerine yol açabilecek bir kişisel öfke içinde. Yazık, bunun nihaî tahlilde demokrasiden vazgeçmek anlamına geleceğinin farkında değiller. Ben bu çizgideki arkadaşların, her ne sebeple olursa olsun, demokrasiden vazgeçmek isteyeceklerine ihtimal vermek istemiyorum. Bu yüzden, demokrasiye sahip çıkmanın demokratik sandığa sahip çıkmakla başladığını kendilerine hatırlatmayı bir görev telakki ediyorum.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Markar Esayan- Basın özgürlüğü eleştirileri neden itibarsız

0

Geçen yazımda belirtmiştim; artık Montesqiueu’nün ima ettiği tarzda bir kuvvetler ayrılığı ilkesinin çok ötesine taşan bir hal aldı devlet yönetimi. Devletin nasıl sınırlanacağı, güçlü toplumsal sözleşmelerin –anayasaların- nasıl en ideal şekli ile yapılıp devlet aklına hâkim olacağı sürekli karşımıza dikiliyor. Özellikle merkezi yönetimi güçlü ülkelerde “Azınlık haklarının garantiye alınması, çoğunluğun azınlığa, azınlığın çoğunluğa tahakkümüne engel olunması, bu arada siyasetin etkinliğini yitirmemesi, şiddet kullanma tekeline sahip devletin dizginlenmesi, yolsuzlukların önüne geçilmesi, hükümetlerin özgürlükçü kanunlar yapmaya zorlanması” soru(n)ları her zaman gündemde.

İşte tam bu noktada, medya bu hayati eksiği bir “deus ex machina” gibi sahneye inerek doldurmaya aday oldu veya aday gösterildi. Dördüncü kuvvet olarak her şeyi yerli yerine oturtması murad edilen basına bir kutsal rol biçilmişti. Medya, demokrasinin “sandıktan ibaret olmaması” için iki seçim arasında toplumun taleplerini, şikâyetlerini hükümetlere, hükümetin plan ve uygulamalarını da kamuoyuna anlatacak, bu kritik boşluk böylece doldurulacaktı.

Bu kutsal görevin anlamlı olması için, basının tarafsız olması gerekiyordu. Tabii bu –en azından bizim ülkemizde– mümkün değildi. Medya, gerçekten “demokrasinin sandıktan ibaret olmamasını” sağladı; ama darbelere destek vererek… Tarafsız olma hali ise sadece bir temenniydi. Lakin medyanın ülkemizde bu kadar pespaye hale düşmesi de gerekmiyordu. Türkiye medyasında habercilik başarısı, daha çok sosyal-kültürel-şiddet ve çevre alanlarında gerçekleşti. Parlak istisnaları, bu sektörün en mağduru basın emekçilerini ise saygıyla anıyoruz.

Peki neden böyle oldu?

Türkiye’de basın, dünya ile de paylaştığımız iktidar-medya patronları ilişkisinin ötesinde sorunlara sahipti. Basın, 150 yıldır totaliter rejimin bir uzantısı olarak kurgulanmıştı. Abdülhamid’in jurnal devrinden başlatırsak, İttihatçıların, muhalif gazeteciler Hasan Fehmi ve Ahmet Samim’i katletmesi ile temeli atılan bir dizayndı bu. Gazetecilerin bağımsız olması ideali bir temenniden, ya da arada çıkan birkaç kahramanın yaptıklarından öteye gitmedi. Onlar da ibretlik olması için linç edildiler.

“Gazetecimizin” bilgi kaynakları –çoğunlukla birbiri ile rekabet halindeki– devletin türlü parçalarının istihbarat ağı veya diğer bürokratik kaynaklardı. Gazeteciliğin işlevi, siyasi, asker ve bürokratlarla kurduğu ilişkiler kananıyla edindiği, işlenmiş, seçilmiş “talimatlar” üzerinden kamu algısı yaratmaktan ibaretti. Bunun illaki bir bilgi içermesi bile gerekmiyordu. Amaca uygun senaryoların topluma gerçek olarak sunulması yeterliydi. Darbe yapılacaksa, bunu 28 Şubat’ta olduğu gibi medya iklimlendiriyordu. Gezi krizinde, sadece çığırtkanlıkla dindar bir hükümeti alaşağı etmek mümkün olmadı. Ama Erdoğan’ı diktatör olarak gösterme konusunda dış dünyada geniş ölçüde başarı kazanıldı. Anlaşıldığı üzere, ülkemizde gazetecilik ve köşe yazarlığı bir algı yaratma mühendisliği olmuştu. Bu güç, vesayete karşı demokrasiye destek verilen istisnai zamanlarda dahi, paradoksal olarak gazeteci ve yazarın gücünü arttırıyordu.

Gazete patronları, köşe yazarları ve gazeteciler, siyasetin her dönem değişmeyen doğal ortağı oldular. Geçmişte, hükümet düşürüp, hükümet kurmuşlar, karakter suikastları yapmışlar, patronlarının menfaati uğruna her türlü operasyonu gerçekleştirmişler ve mükâfatın göz kamaştırıcı olduğu kesin sonuçlar elde etmişlerdi. Medya siyasi manipülasyon üretim merkezi haline gelmişti.

Evet, medya-iktidar ilişkisi sorunluydu. Bugün de sorunlu. Ama AK Parti’nin geçmişte ve Gezi krizinde olduğu üzere, bu sistemin bizzat hedefinde olduğu da unutulmakta. Hükümet ara ara otoriter zihniyete doğru temayül gösterse de, devletin demokratikleşmesinde azımsanmayacak reformlar yaptı. Zaten AK Parti’nin en çok “Reformlara ara vermek” veya “Yeterince hızlı reform yapmamak” ile suçlanması bile, sorunların kaynağının hükümet olmadığı gibi, çözümün bir parçası olmaya daha yakın olduğunu kanıtlıyor. Bu tabloda, sorunu sadece ve sadece “bu” hükümetin döneminde başlayan “bu” hükümetin yanlışları düzeyine indirgemek, basın sorunumuzun da “algı yaratmaya” dönük kullanılması anlamını taşıyor. Eğer birtakım darbe sanıklarının veya neo-darbe heveslilerinin sadece gazetecilik yaptığını düşünüyorsanız, sorun yok. Ama o zaman da, hükümetin aynı mantıkla bu “gazeteci”leri hedef alması, normal bir hükümet tasarrufu sayılmalı.

Tabii, bu arada mümkün olduğu kadar işini iyi ve tarafsız yapmaya çalışan gazeteci ve yazarların, iki taraftan birisinin hışmına uğraması da söz konusu oluyor. Ama –büyük bir pişkinlikle– o gazetecileri sahiplenme şiddeti, o kişinin hangi kamptan algılandığı ve mağduriyetin o anki kullanım değerine göre değişiyor. Bunun simetrisinde, yeteneksiz gazeteci ve yazarlar da gazeteleri ile ilişkileri kesildiğinde birer demokrasi kahramanı olma fırsatını elde ediyorlar. İşsiz kalan köşe yazarı asla patronunu –nedense– eleştirmiyor. Hem patrondan yüklü bir “boşanma tazminatı” alıp, hem de demokrasi kahramanı olabilmek için hükümet topa tutuluyor; bu da basın özgürlüğü tartışması olarak pazarlanıyor.

Gazetecinin askerin ağzına bakmasıyla, siyasetçinin ağzına bakması arasında fark yok. Zaten eskiden askerin gözünün içine bakan gazeteci tipi, şimdi siyasinin göz bebeklerinden medet umuyor. Önemli olan iktidarda kimin olduğu. “Hükümet daha sorumlu” gerekçesi fiiliyatta pek geçerli değil; çünkü sorumluluk sahip olunan güçle orantılıdır. Geçmişin darbeleri ve Gezi krizinde ürettiği orantısız güç, hükümetin karşısında mevzilenen medyanın sorumluluğunun ölçüsünü veriyor. Sanırım bu sorumluluk azımsanacak gibi değil. Öyle ki, Gezi krizinde halk desteği ve güçlü bir lider söz konusu olmasaydı, bugün muhtemelen bir teknokrat geçiş hükümeti tarafından yönetiliyor olacaktık.

Eğer dert “Erdoğan’a vuracak” değerli bir kart yaratmak değil de, gerçekten medya özgürlüğü ise, konuyu bu bütünlükle ele almak, belki doğru bir başlangıç olabilir. Hükümeti eleştirdiği gibi, medyayı, kendisini, patronları kıyasıya eleştirmeyen, özeleştiri ve özür içermeyen bir tartışma itibarlı olmayı hak etmiyor.

Alıcısı da sadece kolonyal gözlüklü, operasyonel amaçlı ya da bilgisiz yerli ve yabancılar oluyor.

25.07.2013, İstanbul

Alkol, Gezi Parkı ve Yavuz tartışmaları kimlik siyasetinin iflasını engelleyebilir mi?

PKK’nın silah bırakmasını amaçlayan çözüm süreci ilerliyor. PKK’nın silahlı unsurlarının yurt dışına çıkışı sorunsuz devam ediyor. Akil adamlarının yedi bölgedeki çalışmaları sona ermek üzere… Çözüm süreci ilerledikçe de muhalefet cephesindeki reaksiyonerlik, sertlik ve siyasi akılla telif edilemeyecek hırçınlık dikkat çekiyor. Bunun yansımalarını alkol düzenlemesi, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Gezi Parkı tartışmalarında görmek mümkün. 
PKK, soğuk savaş dönemi mantığında kuruldu ve 12 Eylül darbe rejiminde gelişti. Önce Özal reformları ve sonra da AK Parti reformlarıyla Türkiye Cumhuriyeti, soğuk savaş ve 12 Eylül mantığından kurtuldu. Muhalefet, bu değişime ayak uyduramadı. Muhalefet, kimlik siyasetine hapsoldu. PKK/BDP çevresi de muhalif cephenin içinde ve etrafında şekillendiği reaksiyoner cephe merkezinde yer alıyordu. Son dönemde devlet içindeki Ergenekon yapılanmasının ve giderek anlamını kaybeden MHP milliyetçiliğinin yegâne meşrulaştırıcısı PKK/BDP çevresi oldu. Hatta PKK giderek kan kaybeden vesayet sisteminin “kan bankası”na dönüştü. 
AK Parti’nin 2000’daki Kürt açılımı, PKK’nın “devrimci halk savaşı stratejisi” marifetiyle AK Parti’nin kurt kapanına alındığı ve bürokratik vesayetin yeniden ihdas edildiği bir sürece çevrilmeye çalışıldı. Kapatılma tehdidiyle ve anayasa yapamaz halde bir çaresizliğe hapsedilmek istenen AK Parti Ergenekon, Balyoz davaları ve 12 Eylül 2010 anayasa değişiklik referandumuyla vesayet sisteminin temellerini yıktı. Hele Balyoz davasındaki mahkûmiyetler, bürokratik vesayetin tasfiyesindeki ciddiyeti ve güçler dengesindeki değişimi açıkça gösteriyordu. Bu göstergelerin siyaset denklemindeki dinamikleri etkilemesi kaçınılmazdı. 
PKK/BDP çevreleri bu değişimi Botan’daki %85’lik oy başarısı ve Suriye’de kazanabilecekleri stratejik derinlik potansiyeliyle görmezden geldiler. Bildikleri Türkiye’yi ve bölgeyi değiştiren AK Parti’ye yönelik husumetleri, onları yeniden şiddete yöneltti. Final yılı ilan ettikleri 2012 yılında PKK/BDP çevreleri, Öcalan’a rağmen AK Parti’nin şiddet karşısında eski devlet reflekslerine döneceğini veya bunu yapmazsa iktidardan düşeceklerini düşünerek yeniden “devrimci halk savaşı stratejisi”ne yöneldiler. Bu savaştan kamuoyuna aksedenin ötesinde ağır bir mağlubiyetle çıkan PKK, her askeri mağlubiyet sonrasında olduğu gibi Abdullah Öcalan’ın artan “önderlik” gücüne tabi oldu. 
Devrimci halk savaşının çıkmaz yol olduğu görüldükten sonra, Öcalan, PKK’nın mücadele yöntemini değiştirecek tarihi bir müdahalede bulundu. AK Parti hükümeti, bürokratik vesayeti tasfiye etme ve devrimci halk savaşını mağlup etmenin güveniyle Kürt meselesinin hesabının Suriye meselesiyle karışmasına engel olacak bir şekilde Öcalan’ın “yöntem değişikliği”ni kabul etti. 

Muhalefetin çıkmazı 
Öcalan’ın talimatına PKK ve BDP’nin itaat etmesiyle yürüyecek yeni denklemin işlediği görüldükçe, muhalefetin reaksiyonerliği arttı. Gelişmeler CHP içindeki farklılıkları sivriltecek ve iç çatışmaya yöneltecek bir istikamet kazandı. Çözüm süreci, “Yeni CHP” söylemini bitirdi. Daha da önemlisi Kılıçdaroğlu ve ekibinin 2014 mahalli idareler seçim stratejisine de büyük bir darbe vurdu. Bilhassa İstanbul’daki BDP seçmeni dahil Kürt seçmeninin oyunu alarak İstanbul’da bir başarı yakalamayı hedefleyen CHP’nin oyun planı bu şekilde çöktü. Bu başarısızlık Mustafa Sarıgül’ün önünü açtı. 
CHP’deki çatışmadan pay kapabilmek için, MHP sertliğin dozajını arttırdı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’inin Bursa mitinginde “Vur de vuralım” sloganına “Onun da sırası gelecek” demesi doz aşımını ifade ediyordu. Bahçeli’nin bu çıkışı sonrası geri adım atamaması, MHP’yi çıkmaz bir sokağa hapsetti. Bahçeli’nin bütün kariyerini ve itibarını borçlu olduğu ülkücüleri sokaktan uzak tutma başarısı bu sözlerle sona erdi. Buna Anadolu’da gezen akil adamalara MHP çevrelerinin saldırgan protestoları eklenince MHP; kendini aldığı oy ne olursa olsun marjinalliğe hapsetmiş oldu. 
Çözüm süreci, CHP ve MHP için çok ciddi bir kırılmanın eşiğini temsil ediyor. Bürokratik vesayet sisteminin güç dengelerine, ideolojisine ve siyasi kültürüne göre şekillenmiş olan CHP ve MHP, çözüm süreciyle kendilerine bir meşruluk alanı veren PKK’nın silah bırakması ihtimaliyle şaşkınlık yaşıyorlar. Bu silah bırakma üstelik AK Parti’nin eliyle gerçekleşirse, yani AK Parti hem muktedir hem de yeni bir düzen kurucu olarak ortaya çıkarsa, CHP ve MHP’nin içeriden ve dışarıdan artan merkez kaç güçler karşısında yenilenmekten ziyade eskiye dönmeleri mümkündür. 
CHP’nin Silivri’deki darbe yargılamalarını engellemeye çalışması ve MHP’nin tehdit söylemi, kimlik siyasetlerinin iflaslarını gösteriyor. Alkol düzenlemesi ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü tartışmaları, bu iflasın önüne geçebilecek bir damarı ifade etmiyor. Kimlik siyaseti, artık siyasetin kıtalarına değil giderek küçülen yarım adalarına oturuyor. Muhalefet, yeni kıtalar keşfetmek yerine bildiği ve giderek küçülen çıkmaz yarımlara çekilmeye razı görünüyor. Bu, siyaset meydanını tamamen AK Partiye bırakmak değilse nedir? 

Bu yazı Sabah Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Yeni anayasa için yeni yöntem(ler)

Türkiye, 19. yüzyıldan itibaren anayasal bir devlet olmaya çalışıyor. Konunun bu kadar uzun bir tarihi olmasına rağmen, başarının sağlanamaması anayasanın muhtevası kadar, yapılma ve kabul ediliş yöntemini de ele almayı elzem kılıyor. Bugüne kadar anayasaların yapılış ve kabul edilişi demokratik olmaktan uzak, sarayın veya bürokratik kurumların bir fermanıyla gerçekleşti. Vatandaşların taleplerinin esas alınmadığı, demokratik seçimlerle tesisi edilen Meclislerin hazırlamadığı anayasalar serbest bir tartışmanın olmadığı yollarla kabul ettirildi. Bu yollar, anayasaların meşruluklarını daha baştan zedeledi. Yöntemdeki anti-demokratik tutum, muhtevayı da tayin etti. Sonuç olarak demokratik bir rejime geçmek için kabul edilen anayasalar, bir takım hak ve hürriyet vaatlerine rağmen, anti-demokratik bir iktidar sistematiği ve bürokratik vesayet kurumları ortaya çıkardı. Bu bakımdan Yeni Anayasa, ancak yeni yöntemlerle hayata geçebilir. 
Bugün gelinen nokta itibarıyla Yeni Türkiye’nin sosyolojik, iktisadi, kültürel ve siyasal olarak aştığı antidemokratik bürokratik vesayet, hukuk ve anayasa kürelerine sığınmış durumda. Bu yüzden de Türkiye, bilhassa 2007 sonrasında, anayasa krizleri yaşadı. Buna rağmen Yeni Türkiye’nin demokratik iradesiyle bu krizler aşıldı. Fakat anayasa, hâlâ bir problem kaynağı olarak ortada duruyor. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden itibaren yoğunlaşan Yeni Anayasa talep ve tartışmaları, 12 Eylül 2010’daki anayasa değişiklik referandumu ve 12 Haziran 2011 seçimleriyle bütün siyasi partilerin seçim beyannamelerine giren bir vaade dönüştü. 12 Haziran seçimlerinde, % 85’lik güçlü katılım ve %95’lik yüksek temsil oranıyla oluşan yeni TBMM’nin, Yeni Anayasa için ideale yakın bir kompozisyon yakalaması ümitleri arttırdı. 
12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra tutuklu milletvekilleri kriziyle siyasi tansiyonun yükselmesine rağmen, TBMM’de temsil edilen bütün siyasi partilerin üçer milletvekiliyle katıldığı bir Uzlaşma Komisyonu‘nun teşekkülü başarılabildi. TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in nezaretinde ilk toplantısının yapılacağı gün Bitlis ve Çukurca’daki kanlı PKK saldırılarına rağmen, Komisyonun çalışmaya başlaması Yeni Anayasa yönündeki kararlılığı teyit etti. Ancak bu sürecin devam etmesi, bundan sonra öncelikle bir yöntem meselesinin aşılmasına ve gösterilecek özene bağlı olacaktır. 
Yöntem konusu evvela siyasi parti, meslek kuruluşları ve sivil toplum kuruluşlarının kurum içi demokrasi kültürü yeterince gelişmediği için katılım sorununu aşmalıdır. Bu kurumların tavanlarının değil tabanlarının ve tek tek vatandaşların taleplerinin toplanacağı, tasnif edileceği ve anayasal düzenlemelere yansıtılabileceği bir sistem Uzlaşma Komisyonu’nun önünü açabilecektir. Katılımın önündeki mevzuat ve zihniyet engelini aşmak için de, siyasi parti liderlerinin ve TBMM Başkanı’nın katkılarıyla alınabilecek bir meclis kararıyla katılıma çağıran bir fikir hürriyeti vurgusu yapılabilir. Katılımı kolaylaştırabilecek son bir konu da, anayasa sürecine katkı sağlayacak sivil toplumun mali kaynak sıkıntısının aşılması amacıyla bütçesi olan özerk bir Anayasa Ajansının kurulması olabilir. 
Yeni Anayasa için yeni yöntemler sadece siyasi parti ve TBMM’den beklenmemelidir. Sivil toplum kuruluşları, medya, işadamları, aydınlar ve vatandaşlar da katılımı arttıracak ve siyasi parti ve liderler üzerindeki kamuoyu baskısını devam ettirecek yaratıcı yöntemler geliştirebilirler. Eğer bu kamuoyu baskısı olmazsa, siyasi partilerin uzlaşma havasından uzaklaşması mümkündür. Bu bakımdan Memur- Sen’in Sahadan Yeni Anayasa’ya isimli elli bin üyesinin algı, beklenti ve taleplerini derlediği bilimsel araştırma ve 22- 23 Ekim’de Ankara’da düzenleyeceği Anayasa Kongresi dikkat çekici örneklerdir. 
Yeni Anayasa’nın Yeni Türkiye’nin iktisadi, kültürel, siyasi, dış politika ve hukuki alanlarda önünü açarak sıradan vatandaşa, Kılıçdaroğlu’nun referandumda anayasa değişikliğinin Kayısı üreticisine ne faydası olacağına ilişkin sorusuna cevap vererek korelasyonu gösterecek bir performans sergilendiği ölçüde dirençler aşılabilecektir. 
Türkiye’deki eski rejimin çöktüğü ve yeni rejimin kurulduğu bu dönemde Yeni Anayasanın yapım sürecinde bulunacak yeni yöntemler, sadece anayasayı değil siyasi kültürü ve eski rejimin kurumlarını da değiştirebilecek yeni dinamikleri harekete geçirebilecektir. Bu bahiste 12 Eylül 2010 anayasa değişiklik referandumunun dönüştürücü etkisi hatırlanmalıdır. 
Yeni Anayasa sürecinde MHP dışındaki siyasi parti ve liderlerin beraberce siyasi kazançlar elde edebilecekleri bir konjonktürün varlığı da, yeni yöntemlerin ve sivil aktörlerin hareket alanını arttıracaktır. AK Parti 2002 sonrası üç dönemlik siyasi mücadelesini Yeni Anayasayı başarmış olarak tamamlayabilecektir. AK Parti lideri Erdoğan tüzük icabı son dönem Başbakanlığını parlak bir şekilde sonuçlandırabilecektir. Kemal Kılıçdaroğlu yeni CHP söylemini hayata geçirebilecek ve Erdoğansız AK Parti karşısına demokratik ve sivil bir yüzle çıkabilecektir. BDP, Kürt sorununun çözümüne siyasi katkı sunarak ve PKK’nın silahsızlanmasının önünü açarak siyasi parti olmayı ve kalıcı bir siyasi aktöre dönüşmeyi başarabilecektir. Bu tablodan Yeni Anayasa’nın çıkması bulunabilecek yeni yöntemlerle mümkün olabilecektir. Uzlaşma Komisyonu ve TBMM’den geçen metin, muhakkak halkoyuna sunularak demokratik bir şekilde başlayan sürecin yine demokratik bir sonuçla taçlandırılması hedeflenmelidir.

Bu yazı Sabah Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Sosyal hayat planlanabilir mi?

0

Allah Adem’i (a.s.) yarattı sonra onun yanına bir insan daha yarattı ve adına da kadın dedi. Yaşanılan tatsız bir hadise yüzünden sonra onları dünyaya indirdi. Kuşkusuz bu “tatsız bir hadise” olarak nitelediğim kısımla ilgili ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır. Mesele bu olmadığı için bu kısmı geçiyorum. İlgilendiğim alan Âdem’in bir planlayıcı olup olmadığıyla ilgili. Adem idealist bir planlamacı değildi. Nitekim kendinden sonra gelecek toplumlar için de elinde herhangi bir planlama yoktu. Eğer öyle olsaydı bugün bir insanlık mirasından bahsedemezdik. Ayrıca içinde bulunduğumuz sosyal, siyasi, kültürel, ahlaki ve ekonomik gelişmelerin seyri de belki daha farklı işleyecekti. Daha açıkçası  işlemeyecekti.Çünkü kimse toplumun tüm bilgisine haiz değildir.Ve sosyal hayat bir tür planlamayla gerçekleşebilecek kadar basit bir hadise de değildir.Kutsal kitapların  sosyal ilişkiler  için bir çerçeve çizdiği doğrudur.Ne var ki bu insanların kendi bireysel ve sosyal  ilişkilerinde hayat tecrübelerine, icatçı/yenilikçi fikir ve düşüncelerine hatta inanç biçimlerine varana kadar bir zor kullanarak tepeden dizayn etme şeklinde tezahür etmedi.Yaratıcı eğer isteseydi bu biçimlendirme sürecine müdahale eder insanları ve evrende olan her şeyi tıpa tıp birbirinin aynısı yapma işini bizzat kendisi üstlenirdi.Tıpa tıp aynı insan şekilleriyle alemi sönük, tatsız,tuzsuz bir hele de getirebilirdi.Bunu yapmadı.Bunu tarihin belirli dönemlerinde Tanrıya rağmen yapmaya kalkışan; bir çeşit kolektivistçi idealist planlamacı kesim oldu.Ama onun da sonu hep hüsranla neticelendi.

Sosyal ve ekonomik hayatın merkezi bir planlamayla dizayn etme çabaları hep felaket getirmiştir. Kuşkusuz bu şizofrenik bir ruh halidir. Toplumu bir makineye dönüştürme fikri ancak bireylerin düşüncelerine, duygu dünyalarına ve inanç ve aile değerlerine en önemlisi de özel mülkiyetlerine bir baskı ve zor kullanılarak yapılabilir. Toplumu dizayn etme yönünde tedbirler uygulayan kolektivist,sosyalist planlamacıların yaptıkları işin nelere mal olduğunu bir ara antikapitalist Müslüman kesimi eleştirdiğim bir yazımda da ifade etmiştim. Yeri gelmişken tekrar hatırlayalım..Bilindiği gibi Stalin özel mülkiyetin iptaline ve kolektivist tarım politikalarına direnen sadece Ukrayna bölgesinde tam 8 milyon insanı katletmişti. Stalin’in emriyle uygulanan kolektivist tarım politikalarına direnen insanların aç bırakılarak öldürülmesi yaklaşık olarak Hitler’in Yahudileri katlettiği döneme tekabül ediyor. Tarihe Holodomor olarak geçen bu trajik katliam hadisesi o kadar vahim hikâyelerle doludur ki insanlar açıktan birbirlerini ve çocukları yemişlerdir. 1936’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği totalitarizmin tüm unsurlarını devreye sokmuştu. Ekonomik hayat, kitle iletişim araçları, eğitim, sağlık kısacası insan hayatını yakından ilgilendiren ne varsa planlanarak devlet kontrolüne alınmış insanlar dış dünyadan yalıtılmış ve tarihin en acımasız kıyımları, hak ihlalleri işlenmeye başlanmıştır. Çin’de de 1958-60 dönemlerinde  vahşice katliamların yapıldığını ve yine insanların açlıktan birbirlerinin çocuklarını ve mezarlardaki cesetleri yediklerini rastlamaktayız..Kısacası proletarya devrimi 30 ila 50 milyon Çinlinin ölümüyle sonuçlanmıştı.  Sosyalist planlamacıların katliam listesi sayılamayacak kadar uzun. Rusya, Macaristan, Çekoslovakya, Almanya, Macaristan, Çin, Tibet, Kuzey Kore, Kamboçya, Afganistan bölgelerinde de  sosyal, siyasi ve ekonomik hayata yapılan müdahalelerin sonucunda yaşanılan çok farklı trajediler çıkmaktadır karşımıza…

Hayek ve toplumun işleyişi;

Toplumun işleyişine ilişkin öne sürdüğü fikirlerle tüm ezberleri bozan çağın en önemli filozoflarından biri olan Hayek’i tam da bu noktada bir kez daha hatırlamakta fayda var. Hayek; “Her şeyin planlaması gerektiğine inananlar olayların önceden kestirebilirliğini ve kontrolünü düşünür. Ama bu mevcut gelişmeye tamamen ters düşmektedir” der. Bu bakımdan esas noktanın; özgürlüğün insanların bizzat kendi deneyimlerini ortaya koymalarına neyin kendileri için değerli veya işe yarar olacağı konusunda tahmin yapmalarına ve yeni düşünceler bulup çıkarmalarına izin vermesi olduğunun altını çizer. Hayek, herkesin kendi tecrübelerini yürütmesi ve kendi risklerini üstlenmelerinin müsaade edilmesini zira yararlı olduğu ortaya çıkan fikirlerin zaten kabul göreceğini de ekler. Hayek’e göre hangi yeni düşüncelerin ve düzenlemelerin gelecekte yürüyeceğini önceden bilecek kadar zeki değilizdir. Hiç bir akıl kendisinden daha kompleks bir şeyi açıklayıp kontrol edemeyeceği için merkezi olarak yönetilen bir toplum komplekslik itibariyle belli bir üst sınırın tehdidi altındadır. Bu bakımdan kurumların insanlar tarafından var edildiğini, öyleyse onların değiştirilebileceği görüşünü toplumsal hayatın ve kurumların gerçek temellerinin son derece yanlış anlaşılmasına dayandığını bu düşüncenin toplumun yeniden  inşasının, bu bakımdan çok büyük hata olacağını savunur. Kişi özgürlüğünün ortadan kaldırılması ve toplumun bir merkezî plana göre düzenlenmesi bazı yararlar vaat edebilir ama bunların felaket getirmesi daha muteberdir.Bunun acı örneklerini zaten tarih önümüze sermiştir.

Hayek’e göre liberalizm toplumun temel düzeyinin tasarımlı kontrolünü ayrıntılarını önceden bilemeyeceğimiz bir kendiliğinden düzenin oluşumu için zaruri olan kurallar gibi genel kuralların tatbikiyle sınırlandırır.Hükümetin görevi de bireylerin ve grupların başarılı olarak karşılıklı amaçlarını gerçekleştirebildiği bir çatı yaratmak ve bazen şu ya da bu şekilde piyasanın arz edemediği hizmetleri sunmak için gelir temini maksadıyla zorlayıcı gücünü kullanmaktır.Aslında Hayek’e göre özgür toplum kuralsız, yasasız veya hükümet iktidarının olmadığı bir toplum değildir.. O, örneğin yasaları seçimle gelen yöneticilerin eline bırakmak, krema kavanozunu kedinin sorumluluğuna bırakmaya benzediğini söyler. Kısa süre sonra hiç bir yasa -en azından hükümetin keyfi iktidarını sınırlaması anlamında bir yasa- kalmayacağının aşikâr olacağını da ekler. Hayek’in de kendini dahil ettiği liberal gelenek, çoğunluk  yönetiminin bir tiranlığa sapması önlensin diye, çoğunluğun kendilerine oy verdiği iktidarlara sıkı sınırlar koyar.

Sonuç olarak insanlar birbirinden farklı duygu ve düşüncelere sahip renkli yaratıklardır. Bu bakımdan merkezi bir planlamayla insanları ne ekonomik bakımdan eşitlemek nede onları örneğin devlet kontrolü bir eğitim sistemiyle birbirlerinin aynısı gibi düşünen insanlar topluluğu üretmek mümkündür. Bu durum her zaman gayr-i adil uygulamaları beraberinde getirecek ve sonu felaketle neticelenecektir. Yakın tarihte ulus devletçi sistemler bunu ancak zor, baskı ve çeşitli zulüm araçlarını devreye sokarak gerçekleştirmeye çalıştılar. Ve sonuçta ideolojileri, insanı insana yedirten birer ideolojilere dönüştü. Bu durum bizlerin liberal ilkelere ne kadar da  ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hatırlatması açısından önem arz etmektedir.

Sivil Düşünce

Markar Esayan- Erdoğan değerini nasıl korur

20.07.2013 tarihli “Erdoğan’ın değeri nereden geliyor” başlıklı yazımda, Başbakan Erdoğan’ın tarihî bir lider olduğunu, o ve partisinin değerinin, müesses nizam ile olan mücadelede reformcu kimliğe yaklaşıp uzaklaşması ile artıp azaldığını iddia etmiştim. Bu yazıda bu konuyu ilerletmek ve tamamlamak istiyorum.

Bana göre, Türkiye için 12 Eylül 2010 Anayasa Reformu siyasi bir milatsa, Gezi Krizi de toplumsal miladı ima etmekte. Yani milatlar karşılıklı olarak tamamlandı. Milat bu bağlamda, eski ile köprülerin atıldığı, yeni bir dönemin başladığını bize anlatır. Bizler genellikle önemli bir şeyler olduğunu hisseder, ama hâlâ eskinin devam ettiğini düşünürüz. Çevremizde, ülkede, devlette çoğu şey eskisi gibi devam etmekte gibi görünür çünkü. Ama önemli bir “şey” olmuştur.
Gerçekten de, bir on sene sonra, Gezi ile birlikte 2002’den itibaren olan tüm şeylerin Türkiye’yi ve bölgeyi ne kadar derinden değiştirdiğini daha iyi görebileceğiz. Bu değişimin nasıl olacağını ise bizler tayin edeceğiz. Hep birlikte. Bize dair tercihlerle.

Türkiye gibi pozitivist-bütünlükçü bir mühendislikle kurulmuş sanal demokrasilerde, düzeni genellikle “ötekileri” mobilize eden Erdoğan gibi tarihî-karizmatik-cesur-sıradışı liderler değiştirir. Bu durum, çoğunluk “yeni bir tür totaliterlik” veya “yeni bir diktatörlük” olarak –özellikle müesses nizam destekçileri tarafından- gönüllü biçimde karıştırılmaya müsaittir. Çünkü gerçekten de bu türden liderler, idealar dünyamızdaki demokrasinin kodlarına uyan bir karakterle –ne iyi ki- her zaman uyumlu değildir. Bu da kafaları karıştırmaya müsait bir sürü çelişkiler yumağı ile uğraşmamıza neden olur. Aslında çelişkiler düzene dairdir ama biz ona alıştığımız için fark etmeyiz pek.

Eski çağlarda yaşamadığımız için –ne iyi ki- bu itirazlar kanlı karşılaşmalara, yüzyıl savaşlarına dönüşmez. Ama bu “bir tür iç savaş” yaşanmadığını da göstermez.

Çünkü eski sınıflar –cumhuriyet kesimleri- imtiyazlarını “ötekiler” ile paylaşmayı arzu etmezler. Bu eğilim doğal olandır. Eşit olmamaya yönelik bu isteksizlik, bu açıklıkta ifade edilmeyeceği için imtiyazların kaybını sağlayan reformların “antidemokratik”, “totaliter”, “hukuka aykırı” olarak gösterilmesi üzerinden bir mücadele sürer. Bu aslında bir iç mücadelenin “çağımıza uygun” şekilde ambalajlanmasıdır. Bu arada, değişimi talep eden ahlaki üstünlüğü elinde tutmaktadır. Çünkü, zaten değişimi sağlayan dinamizmi, toplumda müesses nizamın ahlaksızlığının kendini saklama kabiliyetini yitirmiş ve ortaya çıkmış olması sağlar. Bu bir tür devrimci durumun özetidir.

Bu çok sert bir savaştır ve savaşı genellikle ciddi bir çoğunluğu arkasına alan Erdoğan gibi bir liderin, eski totaliterliğin kalelerini teker teker yıkması ile verdiği görülür. Savaş kirlidir. Müesses nizam hâlâ devletin çoğu kurumuna hâkimdir. Savaşın, rakibin alanında, onun silahlarıyla verilmesi gerekir. Gücü elinde toplayan liderin, bu mücadelenin sonundaki toplumsal uzlaşma ile varılacak demokratik ülkenin değil, bir geçiş döneminin önderi olduğu göz ardı edilir. Bir ülkede totaliter devlet geleneğinin yıkılması için, liderin gücü geçici bir süre elinde toplayacağı ara dönemlere ihtiyaç vardır. Bu bir temenni, çelişki veya ahlaksız bir teklif değildir; tarihsel bir gerçekliğe denk gelen bir tesbittir.

Yeni güç devleti yeniden kurarken, eski devletin yüzyıl boyunca kendi totaliterliğinin devamı için kurguladığı kurumlara karşı savaş açar; bu kurumların karşısına benzer güce sahip, onun “anladığı dilden konuşan” kendi kurumlarını koymaya çalışır. AK Parti döneminde oluşturulan “yandaş medya” da müesses nizamın koruyucusu merkez medya karşısına bu mantıkla konur ve aynı yöntemleri kullanır. Yargıdaki kadrolaşma da hakeza öyledir. Demokratik ambalajlı bir totaliterliği, demokrasi ambalajlı liberal bir total güçle yenmek, verili durumdur.

Bu arada Montesqiueu’nün eski “kuvvetler ayrılığı” ilkesi tüm dünyada paramparça olmuştur ve bu karmaşık konu her demokratik ülke için evrensel bir sorundur. Hatta Erdoğan gibi geçiş dönemi liderlerinin, reformlara engel olduğu gerekçesiyle “yargı bağımsızlığından” şikâyet ettiği bile görülür. Çünkü, o yargı müesses nizamın bir aygıtını ima etmektedir. Kafalar gerçekten karışmıştır. Müesses nizam, kendi toplumsal kesimlerine bir tür “zihinsel kamulaştırma” uyguladığı için, reformların aslında kendilerine de yaşam kalitesi getireceğini anlamak istemezler. Bizatihi o reformların onların hayatına kattığı kaliteden faydalanırken böyle davranmaları, zihinlerin, ideoloji tarafından yaratılmış sembolik evrende yaşıyor olmasındandır. Bu nedenle, bu kesimlerin TBMM’deki temsilcisi CHP’nin durduğu irrasyonel yer, onları rahatsız etmez. Rahatsızlık, daha çok iktidar olunamamasınadır. Hükümetin antidemokratik yöntemlerle yıkılacağına dair inanç hâlâ etkilidir ve ahlaki çelişki ihmal edilebilir bir boyuttur.

Büyük aklı temsil eden Kemalist devlet, tüm küçük akılların –bireylerin- nasıl düşünmesi, nasıl eylemesi gerektiği planlandığı için, sadece cumhuriyet kesimlerinde değil, AK Parti tabanında da değişim bazen zorlayıcıdır. Çözüm Süreci’nde milliyetçilik ortak kodunun hükümeti –oy kaybı ile- çok zorladığı gibi… Hükümet, reform sürecinde hep bu ikilemi yaşayacak, her krizde ve seçim öncesinde eski kodlara dönme temayülü gösterecektir. Bu bir tür soluklanma gibidir. Eski düzende, eski devletin eylemlerine kimsenin itiraz etmemesi, fırsatını bulduklarında aynı şeyi yapacak ve yapmış olmalarındandır. Totaliter devlet, bireyleri kendi suçlarına ortak eder ve ganimeti onlarla kademeli oranlarda paylaşır. Bu bir tür ahlak kaybıdır. Bu ahlaki kayıp, sadece cumhuriyet kesimlerinin değil, “ötekilerin” de paylaştığı durumdur. Reformlar sürecinde bu ahlak kaybı ciddi bir sorundur.

Erdoğan ve AK Parti’nin son 10.5 yılda yaptıkları gerçekten ciddi bir başarıyı ve övgüyü hak ediyor. Tüm artıları ve eksileri ile ciddi bir mücadele verilerek 2013 baharına kadar gelindi. 12 Eylül referandumu da, vesayetin sinen askerden sonra en güçlü kurumu olan yargıyı kökten değiştirdiği için siyasi bir milat oldu. Bu aslında, adına kibarca “kutuplaşma” dediğimiz iç savaşı ötekilerin kazandığı anlamına da geliyordu. Bu noktada, “ideal” olan, AK Parti ve Erdoğan’ın bu miladı fark etmesi ve cumhuriyet kesimleri ile “barış” imzalaması olacaktı. Çünkü, -kavramları bilerek sert kullanıyorum- bir savaşı kazandığınız halde, yendiğiniz kesimlerle savaşa devam ederseniz, ahlaki üstünlüğünüz aşınmaya başlar. Kimse adını bu açıklıkta henüz koyamıyor olsa da, cumhuriyet kesimleri için “yenilgi”, yani ötekilerle eşitlik ile uzlaşılmaya daha hazır hale gelinmiştir. Şimdi bu hazır hale gelişin gereklerini yapmak ve artık herkes için demokratik reformları sürdürmek gerekir. Üstelik daha demokratik olarak ve eski devletin silahlarını, ahlakını ve yöntemleri artık terk ederek. Aslında, bu durum demokrasi eşiğinin yükseltilmesi için altın bir fırsattır.

Hükümet 2010 referandumundan sonra bu geçişi yapamadı. Asıl krizimiz budur. Bunun üzerine, AK Partili olmayan kesimler, CHP’yi silerek toplumsal aktör haline geldi. Gezi’ye gerçekten daha fazla özgürlük için çıkan gençler, yurttaşlar, bize çok önemli bir fırsat verdi. Bir toplumda özgürlük talebinden daha değerli bir şey olamaz. Bu talep, bireyi ve değişimi önceleyen bir hükümet için de bulunmaz bir fırsattır. Gezi bize, verili demokrasi düzeyimizin, verili medyanın, verili aydın tipinin, verili devlet biçiminin artık kalp yetmezliği yaşadığını göstermiştir. Hükümet, reformcu kimliği ile eski devlete dönüş reflekslerini artık birarada taşımakta daha zorlanacaktır. Bu bir çelişkidir ve giderilmezse çelişkiden negatif olan taraf faydalanır.

Pozitivist Kemalistler, “büyük akıl” olarak insanlar için en iyiyi bildiklerini düşünerek, toplumun kendiliğinden kendi demokrasi geleneğini oluşturmasına 90 yıl ara verdiler, mühendislik uyguladılar. Sonuç, 2002-2010 dönemi oldu. Demek ki, hükümetin bunun tersini yapması, demokrasi ve özgürlük taleplerine yol vermesi gerekiyor. Aslında devletin liberal anlamda tanımı da budur. Ronald Reagan, Jimmy Carter’ı devirip başkan olduğunda yaptığı ilk konuşmada şöyle demişti: “ABD’nin gücü ve diğer dünya devletlerinden daha zengin olmasının nedeni, bu topraklarda daha önce hiç olmadığı kadar geniş ölçüde insanların enerjilerini ve bireysel kabiliyetlerini serbest bırakmış olmasıdır.” Yine Reagan “Mevcut krizde sorunumuzun çözümü devlette değildir. Sorunun kendisi devlettir” de demişti.

Bu da, devletin mümkün olduğun kadar küçültülmesini ve merkezî yönetim gücünün yerel yönetimlere devredilmesini ima ediyor. Hayek’e göre, herkesin devletten göreceği davranışın eşit olması, en gerçekçi eşitlik tanımıdır ve devletin görevi bunu sağlayacak kanunları yapmakla sınırlı olmalıdır. İnsanlar devletten iyi olan şeyleri yapmasını bekleyemez. İnsan hayatı kısıtlı bir süredir. Özgürlükler, bireyin devletin bazı eylemlerini yapmasını engelleme girişiminde bulunması ile gelişir. 3 Kasım 2002 devrimi ve Gezi’de olan şey de budur. İdeal durumda bunu muhalefetin yapması gerekiyordu.

Gezi bu yönüyle hem bir fırsat, hem de ciddi bir risk içeriyor hükümet için. Ülkenin idaresinde “kendiliğinden doğan ve doğacak sivil hareketler ve sivil toplumun önünün açılması” basit ve geçerli formülü ima ediyor. Örneğin kent siyasetinde bu anlamda bir zihinsel reform, hem hükümete cesaret verecek, hem de AK Partili olmayan kesimler ile yakınlaşma sağlayacaktır. AK Parti, aslında kendi seçmen tabanına bunu uygulamıştı. Şimdi aynı yöntemi tüm toplumsal kesimlere yayması gerekiyor. Bunu yapabilirse, hem Çözüm Süreci barışla daha rahat sonuçlanır, hem de hükümet bir on yıl daha ülkeyi yönetmenin meşruiyetini yeniden kazanır.

23.07.2013, İstanbul

Markar Esayan- Erdoğan’ın değeri nereden geliyor

“AK Parti ve Başbakan Erdoğan’ın değeri-önemi nereden gelmektedir” diye bir soru sorulsa, sanırım herkesin bir cevabı olacaktır. Aynı soru aynı özneler için, “hangi hataları vardır” diye sorulduğunda da her vatandaş için yer yer fark eden, ama çoğunlukla kesişen birer cevaplar kümesi elde edilecektir. Zaten, sandıkta da bu iki sorunun vatandaşta bulduğu cevaplar oylanır ve ortaya bir sonuç çıkar.

Buna göre son üç genel seçimde, 34-47-50 oranlarında seyreden cevap çok nettir. Halk, batı standartlarında gerçekleşen demokratik seçimlerde AK Parti ve Başbakan Erdoğan’ın değeri ve önemini böyle takdir etmiştir. Diğer oylar da muhalefet partilerine paylaştırılmış, adil olmayan seçim barajını bağımsız adaylar ve örgütlenme yetenekleri ile aşan BDP de TBMM’de hatır sayılır bir muhalefet partisi olarak yer alabilmiştir. Doksanlı yılların başında DEP’li vekillerin başına gelenler de, çoğunluk tarafından bugün eleştirilmektedir.

AK Parti’nin ve Erdoğan’ın seçmenin yarısının tercihine göre ifade ettiği değer, reformcu kimliği, ekonomideki başarısı ve halkçı politikalarına bağlıdır. Bu kimliğinden uzaklaştığı zaman bu değer azalır, yaklaştıkça artar. Halk da bunu not eder. AK Parti’nin 2010 referandumunda sonra bu kimliğinde gerileme eğiliminde olduğu doğrudur. Şimdi orada kaybedilen zamanın değeri umarım daha iyi anlaşılmakta olsun.

2002 yılında 100 lira olan bir ilacın, bugün 10 lira olması, faizlerin ve enflasyonun dramatik şekilde düşmesi, yerli-yabancı finans oligarşisini memnun etmeyebilir, ama bunun halk için ifade ettiği değer, “Onurlu yaşam ile acı çekmek” arasındaki hayati bir tercihtir. Hastanelerin önünde acil hastanız ile hakarete uğradığınız, çaresiz kaldığınız bir sağlık sisteminden, randevu ile gittiğiniz, modern tesislere dönüşen hastaneler arasındaki farkı yine halk takdir eder. Lafa bakmaz.

İstikrar, “gerçek vergi” ödeyen esnaf kesimi için hayatidir. Esnaf istikrar ister, ucuz faiz ile büyümek ister ve bu olduğunda, manipülatif yaratılan rejim krizlerine bakmaz. Daha doğrusu, istikrardan yana tercihini yapar. Özellikle yoksul ve orta kesim için, hükümetin siyaseti bu anlamda hayatidir. İş çevreleri, belki daha sonra daha fazlasını elde edeceklerini düşündükleri için, hükümetin alaşağı olacağı bir ekonomik buhranda servetlerinin yüzde 15’ini kaybetmeyi göze alabilirler. Ama halk için böyle bir şey, “Onurlu yaşam ile işkence çekmek” arasında hayati bir tercihtir. Bu nedenle, kafasının karışmasına engel olacak bir ölçeğe sahiptir onlar: Hayatın kendisi.

Ve bir de şöyle bir gerçek vardır: Ekonomi ile demokrasi arasında karmaşık ama doğru orantı bulunur. Ekonomik dengesi bozulmuş bir ülkede yine aynı nedenlerle, halk reformlara, derin devletle mücadeleye, yeni anayasaya, Çözüm Süreci’ne öncelik vermez. Ekonomisi güçlü olmayan bir devlet, yapısal, demokratik sorunlarını çözmekte çok zorlanır, hatta bu konularda başarısız olması daha yüksek olasılıktır.

Dünya bir gül bahçesi değil. Bunu anlamak ve bilmek için komplo teorilerine ihtiyacımız yok.

Erdoğan, her ülkenin nadir yetiştirdiği liderlerden birisi. Bu liderler, dünyanın hiçbir ülkesinde halkın yüzde yüzü tarafından sevilmez ve başarılı bulunmaz. Çünkü, farklı liderler oldukları için arı kovanlarına çomak sokarlar, bu arada kendi hatalarını da yaparlar. Ancak, bizim gibi demokratik sistemin oturmadığı ülkelerde, bu liderlerin çıkması elzem gibidir. Keşke kahramanlara ihtiyaç hiç olmasaydı; ama o ideal sistemin oluşturulması için, bu liderlerin tarih boyunca önemli yollar açtığı da teslim edilir.

O nedenle, Erdoğan hem çok seviliyor, hem de ondan nefret edenler bunu bir tutkuya dönüştürmüş durumda. Çünkü Erdoğan “idare” etmiyor; risk alıyor, restleri görüyor, elini taşın altına sokuyor. Başarıları ile gururlanıyor, tabii bu arada “Bir de Çamlıca’ya bir eser bırakayım arkamda” da diyor. “Her şeyin en iyisini bildiğini” de düşünüyor. Elinde bu güç varken her şeyi yoluna koymazsa, Allah’ın önünde hesap vereceğini düşünüyor. Sanırım böyle.

Ve bu tarzı bir kitleyi mutlu ederken, diğer bir kitleyi depresyona sokuyor.

Yani, Erdoğan çoğu için zor bir lider. Hazmetmesi kolay değil. Radikal adımları ile yavaş bir devrimle, Türkiye’nin doksan yıllık sorunlarının önemli bir kısmını çözdü. Şimdi de Çözüm Süreci gibi, en zor konuda savaş veriyor. Hem de nasıl bir savaş! Evet, Erdoğan’ın bir vatandaş olarak değeri, benim için buralardan geliyor; en çok da gençlerimizin ölmeyeceği bir geleceği ümitle bekleyen bir vatandaş olarak, bunun siyaset üstü değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum; ama yanılıyorum, yanıldığımı da biliyorum.

Tam da bu yüzden Erdoğan’ı hedef alanlar, Çözüm Süreci’ne de alerjiyle bakıyorlar, hedefe koyuyorlar.

Gezi krizinin kullanım değeri de Erdoğan’ın değeri ile doğru orantılıydı. Gezi krizi derken, asla oradaki çevre hassasiyetini, orantısız gazı, hayatını kaybeden ve yaralanan vatandaşlarımızı ayırarak söylüyorum. Bu krizi, birden kucaklarında altın bir fırsat gibi bulanlar için bu değerlendirmeler.

Onlar için, gerçekten Çözüm Süreci’nin, gençlerin hayatta kalmasının bir değer ifade etmediğini gördüm. Keşke açık açık söyleselerdi, “Barış Erdoğan’ı güçlendirecek, bunu gençlerin hayatından daha çok önemsiyoruz” deselerdi. Ama böyle bir şey de hiç açık açık söylenir mi!

Bunun yerine, “Demokrasi olmadan, barış olmaz” dediler. Çözümden yanaymış gibi gösterip, “ama, amalar”la sürece güvenin altını oymaya çalıştılar. Olumlu, yapıcı, akılcı eleştiri ile kötücül olanın farkını artık iyi biliyoruz. Kimse, süreç tartışılmasın demiyor. İnsanlar “bu türden” çözüme karşı da olabilirler ve bunu ifade edebilirler, etmeliler. Bunun nedenlerini mantıklı, namuslu bir düzlemde emek vererek anlatmak ve alternatif önermek şartıyla. Ama tüm düşüncelerden bağımsız olarak, barışın arzulanan bir ortak duygu olması gerektiği ortada değil mi? İnsanlar, çözüm alternatiflerini savunur, eleştirirken, barışın neden gerekli olduğuna dair bir ortaklaşma içinde olmamalı mı? Savaş istemek savunulabilir bir pozisyon mu?

Leibniz, “Kendisinden bir çelişki türetilebilecek tüm önermeler yanlıştır” der. Barış’ın kendisinin bizatihi en demokratik durum olduğuna itiraz edilemeyeceğine göre, “Demokrasi olmadan barış olmaz” demek, aslında bir önerme olmayı bile hak etmiyor. Çünkü bu “Barışmayın savaşın” demenin sofistike hali. Hiçbir alternatif sunmuyor. Tek işlevi, varolan barış şansına yönelik şüphe uyandırmak oluyor haliyle.

Şimdi de “Çözüm Süreci çöktü çökecek, KCK şunu açıkladı, Karayılan bunu dedi, hükümet adım atmadı, atmayacak” türünden kuşkular üretiliyor. Yine oldukça sofistike, vatandaşın etkilenmemesi zor, ama çok da kötücül. Çünkü basit bir cevabı var ve herkes bunu biliyor farz ediyorsunuz; Barış sürecinin iki aktörü var ve bu aktörler “Süreç devam ediyor” diyorlar. Hangi lider, devam etmeyen, çökmüş bir süreci “başarılı” göstermek gibi bir risk alır? Bunda nasıl bir rasyonalite vardır? Peki hangi lider, halkına asla anlatamayacağı bir taviz verebilir? Hele bu lider, üç tane hayati seçime girecek maratonun hemen eşiğindeyse? Hele diğer lider, otuz yıllık bir hareketin tartışılmaz önderiyse? Kim kitlesini göz göre göre kandırabilir, kim bu güce sahiptir?

Hükümeti, Erdoğan’ın eleştirelim ve eleştirilmeli de. Ama “şeyleri” birbirinden ayırmak bu kadar mı zor? İyi eylem ile kötü eylem arasındaki farkı çizmemek, yüzyılın barış projesini desteklememek için nasıl bir nefret gerekiyor? Gerçekliği aşan bir “kötü Türkiye” algısı yaratmaktaki bu ısrar, bunun sonucunda zarar görmeyecek bir pozisyonda olanların işi mi? Peki bu doğru mu? Evet, en büyük zararı halk görecek ama, iç savaşın eşiğine getirilmiş, siyasal sistemi zarar görmüş, ekonomisi mahvolmuş, Çözüm Süreci çökmüş ve yine kana bulanmış bir Türkiye’nin, zarar vermeyeceği bir kesim olacak mıdır? Ortadoğu ve Dünya dahil.

Barış ile Erdoğan arasındaki çizgi birbirine çok yakın, hatta çakışmış vaziyette. Barışı savunanlar, külliyen Erdoğan’ın her icraatını savunmuş sayılıyor bu nedenle. Ama halk hayata bakıyor ve hayat onlara neyin doğru olduğunu söylüyor.

Hasılı, barıştan kimseye zarar gelmez; o barışı “Erdoğan bile” getirse…

Biraz vicdan yeterli izanı sağlayacaktır.

20.07.2013, İstanbul

Kürt mahallesinde Gezi satmak, İdris Kardaş

0

Kürtler, Kemalist hegemonyasındaki bir kitleyle birlikte hareket etmeyecek kadar çok acı çektiler bu ülkede. Bu, sadece siyasi pragmatizmle ilgili de değil. 90 yıllık Cumhuriyet’in, 80 yılında iktidar olan Kemalist rejim, Kürtleri yok sayan ve yok eden rejimin ta kendisiydi.

Bundan 22 yıl önce yine bugün gibi sıcak bir Temmuz ayında Diyarbakır’da gecenin bir yarısı Vedat Aydın’ın evinin kapısını çalanlar, daha sonra ona türlü işkenceler etmiş ve kulaktan kulağa şunlar yayılmıştı; Bedenini parçalamışlar, ellerini, ayaklarını gövdesinden ayırmışlar ve sonra bedenini Maden’de yol kenarına atmışlar. Bu söylenenler sonrasında Aydın’ın cenaze töreni için Diyarbakır’da ilk defa kitlesel bir yürüyüş düzenlenmiş, sonrasında da kalabalığın üstüne ateş açılmıştı. O günden bugüne Kürtler, meydanların en örgütlü grubu olarak hem Doğu’da hem de Batı’da yürüyüşlerin, eylemlerin kitlesel hale gelmesini ve böylece meşrulaşmasını sağladılar.

Böylece Kürt siyasetinin de yakın olduğu özellikle de sol gruplar Kürtler üzerinden kendilerini var etmeyi başardılar. Bunun en kristalize örneği ise yüzyıldır politik varlık gösteremeyen ve yüzyıl geçse de gösteremeyecek olan Türk solundan bazı şahsiyetlerin BDP milletvekili olarak Meclis’e girmeleridir. Bu yönden bakıldığında Kürtlere ciddi anlamda ihtiyaç duyan Türk solunun Kürtlerin hak ve hukuklarını gözeten bir siyasi duruş sergilemesi gerektiğini düşünmek mümkün. Ancak durum bunun tam tersi.

Yani Türk solundan beklenen destek sadece bir elin parmağını geçmeyecek demokrat entelektüellerden oluşmakta, bunların dışındaki büyük çoğunluk ırkçı ve ulusalcı bir siyasa içerisinde hareket etmektedirler. Bu duruma en iyi örnek olan ‘Kürtlerden alışveriş yapmayın’ ırkçılığı, ulusalcı ve kendini solcu diye adlandıran şehirlerde büyük ilgi görmüştür.

Türkiye’nin sol elitizminde durum böyleyken, 2002’den günümüze kadar iktidarda bulunan ve kendini merkez sağ olarak adlandıran AK Parti ise, Kürtlerin yaşadığı zulmü anlama gayreti içerisinde olan siyasi bir zihniyete sahip. Bu bağlamda AK Parti’nin en kritik pratiği ise, TRT Şeş veya Kürtçe dil kursları gibi açılımlardan daha önemli olan içinde bulunduğumuz Barış sürecidir.

GEZİ OLAYI VE MÜZAKERE SÜRECİ

Barış süreci savaş konseptli bir devlet yapılanmasının tümden son bulması anlamına geldiği için ciddi anlamda bir devrimi de ifade etmektedir. İktidara geldiği 10 yıldan beri sivilleşme yönünde, özellikle 90’larda yaşanılan olayların da içerisinde bulunduğu derin yapılanmaların tasfiyesi anlamında büyük bir devrim yapan iktidarın, barış sürecini başlatması ve kimsenin hayal bile edemeyeceği bir şekilde müzakere ile bu soruna çözüm bulma yoluna gitmesi, Türkiye’nin başına gelen en önemli ve hayırlı olaydır. İşte tam da, Kürtlerin yüzyıldır yaşadığı sürgünlerin, katliamların, işkencelerin, hapislerin, yasakların son bulması yönünde bir devrimin yaşanmaya başladığı sırada gerçekleşti Gezi olayı.

Kürtlerin, Gezi’ye katıldıkları çokça yazıldı çizildi. Özellikle sosyal medya, Gezi hakkındaki diğer konularda olduğu gibi bu konuda da birçok kesimi yanılttı. Ancak gerek BDP gerekse Öcalan’ın tavırları Kürtlerin kitlesel olarak bu eylemlere katılmadıklarını ve katılmayacaklarını net bir şekilde ortaya koydu. Aslında, Öcalan vesilesiyle tabanını büyük ölçüde kontrol altında tutabilen BDP, Gezi olaylarında öncelikle ne yapacağını net bilemedi. Ancak büyük acılar ve tecrübeler yaşamış Kürtler, bu olayların ana motivasyonunun ne olduğunu ve hangi ideolojinin daha baskın olduğunu önceden görebildiler. Dolayısıyla BDP de bir anlamda kendi tabanının hissedilir bir şekilde karşı durduğu Gezi sürecine katılmaktan çekindi.

Kürtlerin Gezi’ye mesafeli durmaları için onlarca neden sayabilirim. Az önce değindiğim, Türkiye’nin sivilleşmesinin ve barış sürecinin en büyük devrim olduğunun farkında olan Kürtler, Gezi’deki acemi devrimcilerin devrim marşlarından elbette etkilenmediler.

KÜRTLERİ GEZİ’YE KATMAK

Ayrıca Gezi’dekilerin demokratlığının bir nişanesi olarak her fırsatta önümüze sunulan ‘Bizim başımıza bu geldiyse kimbilir Kürtler neler yaşadı’  söyleminin de Kürtleri olayların içine çekmek için gösterilen sahte bir empati çabası olduğunu da çok net gördüler. Hele bu iletişim çağında Kürtlerin ne yaşadığının farkına varmak için illa biber gazına maruz kalmak gerekmediğinin de çok iyi farkındalar Kürtler. Üstelik bu söylenenler 90’larda söylenseydi bir anlamı olabilirdi ancak bugün öyle cesur bir barış süreci yaşanıyor ki bu gibi empati cümleleri Kürtleri etkilemeye yetmedi. 

Gezi’nin en temel motivasyonu olan yaşam tarzına müdahale ediliyor salvoları da ispatlanamayan birer hayal ürünüydü ve 28 Şubat’ı hatırlatıyordu. Mustafa Kemal’in askerlerine omuz vererek ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ sloganları ile inleyen meydanlara Kürtlerin inmesini beklemek saflıktan öte kurnazlık ya da kötü niyetlilikti. Bu bağlamda sosyal medyada Kürtleri ‘direnişe’ katma çabalarında birçok örneğe rastlamak mümkündü. Ancak temelde Kürtler, Kemalist hegemonyasındaki bir kitleyle birlikte hareket etmeyecek kadar çok acı çektiler bu ülkede. Bu, sadece siyasi pragmatizmle ilgili de değil. 90 yıllık Cumhuriyet’in, 80 yılında iktidar olan Kemalist rejim, Kürtleri yok sayan ve yok eden rejimin ta kendisiydi.

Kürtler son 10 yılda nefes almaya başladıkça, iktidar da kendine daha çok güvenmeye başladı ve bu durum tam anlamıyla Kürt meselesinin barışçıl bir şekilde çözülmesine yol açtı. Gezi sürecinde, barış kararı alan hükümetin arkasında durma fikri birçok Kürt için vicdani bir karardı ve bunun gereğini yaptılar. Kürtlerin mahallesinde Gezi satma fikrini ortaya atan ‘Kürt dostları’na da iyi bir cevap oldu bu. Kürtler, bilinçaltlarında yatan Kemalist zihniyetin su üstüne çıktığını fark edemeyecek kadar kibirli olan bu insanlar ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçirme fırsatı buldu. Velhasıl Gezi, Kürtler için bu yönüyle hayırlı oldu.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Komplolara karşı korunma rehberi

 “Batı’daki algı ciddi biçimde kötüye gidiyor. Yakında öyle bir suratımıza çarpacak ki, dehşet içinde kalacağız” demişti bir arkadaşım.

Bunu görmek için ferasete gerek yoktu aslında. Çok alametler belirmişti okumasını bilen için.

CPJ’in Türkiye’deki basın özgürlüğünü Çin ve Vietnam ile kıyaslayan raporu, son erken uyarı sinyali olarak okunmalıydı.

Ondan önce de 2011 İlerleme Raporu Taslağı ile ilgili tartışmaları hatırlayın. Mart 2012’de Brüksel’de havanın nasıl değiştiğini bu köşeden anlatmaya çalışmış, “yaklaşan bir fırtına”dan söz etmiş ve bunun ancak çok güçlü bir demokratikleşme dalgasıyla karşılanabileceğini anlatmaya çalışmıştım.

Evet, Türkiye bir demokrasi cenneti değildi ama CPJ’in yansıttığı gibi “gazeteci hapseden ülkeler arasında en kötüsü” de değildi.

Öyleyse, bu “fazladan” kötülüğün veya “abartı”nın üzerinde düşünmek gerekiyordu.

***

Hükümet, Gezi Parkı olayını, kendisine karşı küresel boyutları da olan bir kuşatma ve saldırı olarak algıladı.

“Türkiye’de dış kaynaklı bir kalkışma hazırlandığına” ilişkin duyumlar almışlardı ama bunun hangi şekilde karşılarına çıkacağını bilmiyorlardı.

Gezi olaylarında bazı reklam ajanslarının devreye sokulduğuna ve sosyal medyanın manipüle edileceğine ilişkin bilgiler vardı ve her şey kendilerine anlatıldığı gibi oluyordu.

Buna Batı medyasının abartılı ilgisi, CNN’in 8 saat kesintisiz yayını, zaman zaman Türkiye’deki durumu adeta “Halk Tv” gibi yansıtması ile Batılı devletlerden ve devletlerarası örgütlerden gelen şiddetli tepki de eklenince, fotoğraf tamamlandı.

Ve bir teyakkuz durumu devreye girdi.

***

Komplo ve uluslararası tezgahlar konusunda uzman değilim. Belki her şey göründüğü gibidir, belki değil. Ama ne yapmak gerektiğini tespit açısından bir önemi yok bunun.

Çünkü komplo olsun veya olmasın, yapılması gereken aynı: Yeniden, kapsamlı bir demokratikleşme hamlesine girişmek.

AK Parti Hükümeti -gerçek veya hayali- bu kuşatmayı yarmak istiyorsa, en iyi bildiği şeyi, şimdiye kadar statüko tarafından sıkıştırıldığında yaptığını yapmalı.

Bu hamle, Batıda ve İslam Dünyasında kendisiyle ilgili algıyı düzeltmeye, zedelenen imajını tamire katkıda bulunacak; içeride de Gezi üzerinden oluşan koalisyonu demokratikleşme testine sokacaktır.

Bir “Gezi Ruhu”nun varlığından söz edenler, oradaki “demokratik duyarlılık”tan söz edenler, onu yüceltenler ve hatta bunun Çözüm Süreci’nin önünü açacağını savunanlar haklıysa, bu hamle çok daha kolay başarıya ulaşacak demektir.

Ama Gezi’ye baktığında, orada asıl belirleyici olanın 70’li yıllarda sabitlemiş, Soğuk Savaş döneminin “sağcı hükümete karşı mücadele”sini 2013’e taşımaya çalışan Taksim Dayanışması ve onun totaliter mantığı olduğunu savunanlar haklıysa, bu durumda da bunun belirginleşmesini sağlayacaktır.

Bakın bakalım, devletin ideolojik tarafsızlığını garanti altına alan bir anayasa yapmak istediğinizde, Kürtlere anadilde eğitim hakkını, başörtülü kadınlara eğitim ve çalışma haklarını iade etmekten, Alevi Sorununu çözmekten, Tekke, Türbeleri kapatan kanunu kaldırmaktan ve azınlıklarla ilgili ayrımcı mevzuatı toptan terk edip Heybeliada’yı açmak istediğinizden söz ettiğinizde bu koalisyon kalacak mı kalmayacak mı?

Kalacaksa ne ala, destek olur.

Ama kalmayacaksa, ki öyle olacaktır, o durumda kartlar yeniden dağıtılacak, demokrasi üzerinden çok daha sahici bir saflaşma yaşanacaktır.

Öyle veya böyle, ihtiyacımız olan demokratikleşmedir.

Ben bir komplo veya tezgahla karşı karşıya olduğumu düşünseydim tam da bunu yapardım.

Düşünmeseydim de.

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Kim bu eli sopalılar?

0

Artık her sokağı, her işyerini, her kuytu köşeyi tarayan kameralar hiçbir suçu faili meçhul bırakmıyor gibi. Televizyonda sık sık izliyoruz. Trafikte çarpıp kaçan sürücüler, ATM’lerde dolandırıcılığa yeltenen acemi soyguncular, AVM’lerde çaktırmadan çantasına bir şeyler atan amatör hırsızlar ya da profesyonel kuyumcu soyguncuları… Hepsi ne kadar dikkat etse de suretlerini bir noktada yakalatıyorlar kameraya. Ve şıp diye yakalanıyorlar.

Doğrusu ben polislerin o flu görüntülere bakıp da suçluları 76 milyonunun içinden nasıl seçip çıkardıklarına şaşıp kalıyorum. Ama yapıyorlar… Yüzünün şöyle bir görünüp geçmesi, hatta sadece bir profil, bir siluet bile yetiyor teşhis etmelerine…

Peki, söz konusu olanlar hatalı sürücüler, AVM fareleri, kuyumcu soyguncuları olunca teşhis ediyorlar da eylemci avına çıkan eli sopalıları neden bir türlü teşhis edemiyorlar?

Geçen gece yine böyle bir video seyrettim. Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz’ın öldüğü gece, aynı semtin ara sokaklarında ellerinde odun ve beyzbol sopası olduğu görülen bir grubu başka bazı eylemci gençleri döverken gösteren bir video…

Eli sopalılardan en az ikisi, benim tecrübesiz gözlerimin bile rahatça ayırt edebileceği kadar açık görüntüler vermişti sokak kamerasına. Bu grup büyük ihtimalle Ali İsmail Korkmaz’ı öldüresiye döven gruptu. İçlerinden bir ikisinin teşhisi ve sorgulanması o geceyi bütünüyle aydınlatabilir, Ali İsmail Kokmaz’ın katillerine ulaşılmasını sağlayabilirdi.
Ama nedense bir türlü teşhis edilemediler!

Günler geçiyor ve yetkililer hâlâ ellerindeki kamera görüntülerini incelemekte olduklarını, henüz bir sonuca varamadıklarını söylüyorlar. Ve tabii, başka olaylarda gösterdikleri performans göz önüne aldığımızda hiç de inandırıcı olmuyorlar.

Biri yalan söylüyor; ya polis ya da otel sahibi

O gece Eskişehir’de yaşanan gariplikler bununla sınırlı da kalmıyor. Ali İsmail Korkmaz’ın dövülmesi olayında hard disk tartışması gittikçe esrarengiz bir hal alıyor. Polis yetkilileri, o gece sopalıların görüntülerini kaydeden üç işyerine ait güvenlik görüntülerinin tümüyle bozuk olduğunu iddia ederken, söz konusu işyerlerinden biri olan Beşik Otel’in sahibi Erdoğan Gözseçen, “Ben hard diskteki o görüntüleri polislerle birlikte izledim, sonra da onlara teslim ettim. Ben teslim ederken sağlamdı” diyor. Üstelik Gözseçen’in bir tanığı da var.

Eskişehir Valisi’nin olayla ilgili açıklaması ise, bütün bu şüphe artırıcı açıklamaların üstüne tuz biber ekiyor. CNN Türk’ün canlı yayınına bağlanan Vali, Ali İsmail Korkmaz’ın ölümüne neden olan darp olayını polisin yapmadığını iddia ederek inanılmaz bir yorumda bulunuyor: “Kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘Polis yaptı’ süsüne büründürmeye çalışıyorlar.”

Vali Bey’in o gece o sokaklarda dehşet yaratan eli sopalı gruptan haberi olmaması ihtimali var mı? Bizim gördüğümüz görüntüleri görmemiş olabilir mi? Yoksa o grubun Ali’nin arkadaşı olan eylemciler olduğunu teşhis mi etti de böyle konuşabiliyor!

Meslek dayanışması mı, yoksa…

Şimdi sorarım yetkililere:
Kamera görüntülerinin esrarengiz biçimde kaybolması ve yapılan bütün bu garip açıklamalar bize sokaktaki eli sopalıların ya sivil polis ya da polisin koruması altında olan milis gruplar olduğunu düşündürmeyecek de ne düşündürecek?

Polis teşkilatının en zor değişecek reflekslerinden birinin suç işleyen polisleri korumak için gösterilen mesleki dayanışma olduğunu biliyoruz. Ama merak ettiğimiz şu; Ali Korkmaz olayında mahalli bazda böyle bir meslek dayanışmasıyla mı karşı karşıyayız; yoksa daha geniş çaplı, daha yukarıdan verilen talimatlarla yönetilen bir sindirme operasyonuyla mı?

Birinci ihtimal zaten yeteri kadar vahim… Hele bir de ikinci ihtimal doğruysa, vay Türkiye’nin haline…
Bakın, Aydınlık Gazetesi, daha şimdiden çağrılar yapmaya başladı, “Bu eli sopalı zorbaları bulun ve durdurun. Aksi durumda halkın da kendisini koruduğunu göreceksiniz.Yurttaşlarımızı, gladyo döküntülerine hak ettikleri yanıtı vermek zorunda bırakmayın!”diye manşetler atıyor.
Sokak çatışmalarını başlatmak için ne kadar iyi bir fırsat değil mi?
Bu da mı sizi uyandırmıyor?

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.