Ana Sayfa Blog Sayfa 398

Kuruma değil halka karşı sorumlusunuz

Bayındırlık Bakanlığı’nda geniş çaplı bir yolsuzluk ortaya çıktı diyelim.

Ve bakanlık içinde örgütlü biçimde birileri zimmetine devasa paralar geçirdiğini öğrenelim.

Yıllar süren yargılamalardan sonra, ciddi cezalarla mahkeme sona ersin.

Sizce bakanlık bir açıklama yapmalı mı? Yapacaksa nasıl bir açıklama olmalı bu?

“Bu suçun kurumumuzda işlenmiş olması bizim için utançtır, halkın bize verdiği yetkiyi doğru kullanamadık, onlara hizmet görevimizi yapamadık” mı olmalı?

Yoksa “mesai arkadaşımızın ve ailelerinin üzüntüsünü derinden paylaşıyoruz, dileriz Yargıtay hakkaniyetli davranır” şeklinde mi olmalı?

İkinci tür açıklamaya “hırsızlığı suç görmüyor musun?” diye sormazlar mı?

**

Ergenekon Davasında pek çok sanık ciddi cezalar alınca Genelkurmay, “silah arkadaşlarımızın ve ailelerinin üzüntüsünü derinden paylaşıyoruz” diye açıklama yapmış. Ergenekon yargılamalarının “hakkaniyete uygun kesin bir hükümle sonlanacağına inanıyoruz” demiş.

TSK darbe planları çıktığında kurum olarak halktan özür dilemedi. Islak imzalı eylem planları çıktığında üzüntü beyan etmedi.

Şimdi darbe ve eylem planları mahkeme tarafından tescillendi ama TSK, hala asıl sorumluluk duyması gereken makama, yani halka derin üzüntü falan beyan etmiyor.

Oysa darbe her şeyden önce halka karşı saldırıdır ve böyle bir suçlamanın mahkeme kararıyla tescil edildiği bir ortamda ille de bir üzüntü beyanı yapılacaksa, bunun halka karşı yapılması gerekir.

“Topluma hizmet için kurulmuş olan devletin bir kurumu olarak içimizden böyle unsurlar çıktığından dolayı derin bir üzüntü ve utanç duyuyoruz” demeleri gerekir.

“İlle de yapacaksa” diyorum, çünkü yapması hiçbir koşulda doğru değil.

**

Hırsızlık ve yolsuzluk mu daha kötüdür darbe mi?

Çok açıktır ki darbe.

Çünkü darbe, içinde her çeşit hırsızlık ve yolsuzlukla, cinayet,  işkence, tecavüz ve gibi sayısız kötülüğe kapı açan bir suç ve hukuksuzluk kaynağıdır.

O genel ve sistematik yolsuzluktur.

Darbenin açtığı kapıdan her tür suç girer ve zimmete para geçirme o kapıdan giren bazı suçların yanında masum kalır.

**

Anlaşılan Genelkurmay’dakiler hala darbenin ne kadar utanç verici bir suç olduğunu gereği gibi anlamıyorlar ki, bugün çıkıp yaptıkları tek açıklama bu oluyor.

Türkiye’de en son normalleşecek kurum ordu gibi görünüyor. O hukuka uygun hale getirilmedikçe de normalleşme bitmeyecek.

 

Fırat’ın ötesindekini görseler gam yemem

Ergenekon Fırat’ın ötesine geçmedi diyenler, davayı küçümseyenler, ilgisizliklerini buna bağlayanlar, ulusalcılardan farklı olarak çok daha “yüce” bir gerekçe üzerinden bu davayı itibarsızlaştırmaya çalışanlar: JİTEM Davası Fırat’ın gayet öte tarafındaydı.

Hala da orada…

Temizöz Davasında eşleri gözlerinin önünde alınıp götürülen acılı kadınlar, korucu yakınlarının doldurduğu mahkeme salonunda baştan beri yalnız bırakıldılar.

Acaba Kürtleri böylesine sevenlerden kaçı bir kez olsun mahkemeye geldi ve kaçı bu ilgisizlikten şikayet etti?

Galiba hepimiz cevabı biliyoruz.

Popüler KCK Davası’na “destek” için geldikleri Diyarbakır’da, yan salonda devam eden Temizöz Davasına uğramayanları tanıyorum ben.

**

Ergenekon Davasına ilişkin bu eleştiri, o davayı özü bakımından önemsememeyi gerektirmiyor.

Darbe için tezgah kurma işi ile halkı katletme işi de hiçbir biçimde bağımsız değil.

Davanın o yönde derinleşmesi için uğraşırsınız ama böylesine önemli bir davayı küçümsemek için tatmin edici bir gerekçe değil bu.

Kaldı ki Fırat’ın öte tarafındaki Ergenekon’u içinde arayacağımız başka davalar da var.

Fırat’ın öteki yanıyla ilgili duyarlılığınız varsa, ilgilenmeyi hak eden ve genişletilmesi gereken davalar onlar.

Gülçin Avşar hatırlatıyor:

Mardin/Derik’te işlenen cinayet veya kayıplarla ilgili olarak açılan Musa Çitil Davası var.

 

Anter’in öldürülmesi olayı ile ilgili olmakla birlikte içerisinde JİTEM’le ilgili oldukça fazla bilgi bulunan Musa Anter Davası var.

 

Kızıltepe’de “bıçak timi” olarak anılan ve içlerinde Ergenekon sanığının da yargılandığı Bıçak Timi Davası var.

 

Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Görümlü köyünde 6 köylünün kurşuna dizilerek öldürülmesi ile ilgili olarak açılan Mete Sayar Davası var.

 

Ama bunları konuşmaktan yorulan yok.

**

Ergenekon Fırat’ın ötesine geçmedi diye eleştiren bazılarına “ah siz ne kadar asil duyguların insanısınız böyle!” diyesim geliyor.

Ama diyemiyorum.

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Ergenekon kararlarının anlamı

0

Ergenekon davası ilk derece mahkemesinde karar bağlandı. Sanıkların çoğu birkaç yıldan müebbet hapse kadar uzanan cezalara çarptırıldı. Bu kararın hem Türkiye demokrasisinin geleceği hem de toplum katlarında adâlete güven bakımından önemli sonuçları olacaktır.

İlk defa, muvazzaf ve emekli asker memurlar, bir darbeler ve darbeciler cenneti hâline getirilen Türkiye’de, Ergenekon davasıyla yargı önüne çıkartıldı. Bu sadece sanıkların kendileri için değil askerleri ülkenin efendisi olarak gören ve neredeyse kutsayan siviller için de bir şoktu. Nitekim, bu kesimlerin sözcüleri ve kanaat önderleri, özellikle kontrol ettikleri medya organları aracılığıyla, davayı itibarsızlaştırmak ve hatta imkânsızlaştırmak için elinden geleni yaptı. Her türlü dezenformasyon tekniğini sınırsızca kullandı. Hükümeti ve savcılarla yargıçları psikolojik baskı altına almak için muazzam çaba sarf etti. Türkiye’nin yargı sistemi bu tür bir davayla özel hazırlığı olmadan karşılaştı. Psikolojik bir bariyeri aşmanın zorluklarıyla boğuşmak zorunda kaldı. Bütün bunlara rağmen bu davanın karara bağlanması bir başarı.

Türkiye’nin yargı sisteminin hatadan ari olduğunu kimse iddia edemez. Adliyede görülen hemen her davada gerek usul gerek esas yönünden yanlışlıklar ve eksiklikler olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Bundan dolayı, Ergenekon yargılamalarında da benzer kusurların görülmesi gayet muhtemel. Burada ölçü, bu davanın ortalama standartlardan ne kadar saptığı. Ancak, genele bakıldığında, davanın ülke standartlarının çok altında bir yargı performansıyla yürütülüp karara bağlandığını söylemek için yeterli sebep yok. Yine de, varsa hataların Yargıtay aşamasında telafi edilmesi en büyük temennim.

Ergenekon davası Türkiye’nin demokratikleşme yolunda atması kaçınılmaz bir adımdı. Benzer davalar İtalya başta olmak üzere başka demokratik ülkelerde de görüldü ve aynı zorluklarla yürütüldü. Bu tür davalar demokrasiye kasteden çirkin girişimleri tasfiye etmeye yarıyor. Bununla beraber, Ergenekon yapılanmasının davayla tamamen bitirildiğini sanmak hayalcilik olur. İşin uzmanlarına göre, Ergenekon ağacının büyük bir bölümü ayakta, ama uykuda. Uygun bir ortamın doğması hâlinde hareketlenmesi ve yeni operasyonlar yapması mümkün. İstihbarat bilgilerine ulaşma imkânı olan bazı kimseler, Gezi Kalkışması’nın mahkeme kararının açıklanması öncesinde vuku bulmasının Ergenekon’la bağlantılı olduğunu iddia ediyor. Her halükârda, Ergenekon yapılanmasıyla mücadelenin burada bitmediğini daha uzun süre devam etmesi gerektiğini kabul etmek zorundayız.

Ergenekon’u geriletmenin önemli bir şartı yargı sürecini Fırat’ın doğusuna uzatmak. Zira, Ergenekon’un iki önemli hedefinden biri seçilmiş hükümetleri engellemek veya düşürmek ise, diğeri Kürtleri faili meçhullerden toplu katliamlara kadar uzanan yöntemlerle sindirmekti. Kürtler çok acı çekti. Ne yazık ki, Ergenekon yargılaması Fırat’ın doğusuna yeterince ulaşmadı ve ulaştığı durumlarda da BDP tabanının hayret verici ve endişeye sevk edici ilgisizliğiyle karşılaştı. Kürt hareketi, belki de şiddet sever sahte özgürlükçü Türk solunun tesiriyle mesele kendisini ilgilendirmiyormuş gibi davrandı. Meselâ, bazı faili meçhullerin ele alındığı Temizöz yargılamasına hiç ilgi göstermedi. Kürtlerin efsane ismi, büyük Kürt önderi Musa Anter’in öldürülmesi davasına da kayıtsız kaldı. Bu tavır, ister istemez, ‘Ergenekon Kürt hareketi içinde var mı?’, ‘Varsa ne büyüklükte ve derinlikte?’ türünden soruları akla getiriyor.

Türkiye Ergenekon davasıyla demokrasini takviye yolunda mühim bir adım attı. Ancak, hem Ergenekon’da hem başka alanlarda daha yapılacak çok şey var.

BU yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Tek hafifletici sebep: Gelenek

Hâlâ aynı yanlışı yapıyorlar…

Ergenekon hükümlülerinden biri, karardan sonra AK Parti iktidarına bir yıl ömür biçtiğini; bir yıl sonra “halkın iktidara geleceğini” söylemiş. Bir başkası, “sıcak bir sonbahar yaşanacağı” tehdidini savurmuş.

Oysa böyle ölçüsüz-desteksiz tehditler savurmak yerine sussalar ve halkın affediciliğinin ortaya çıkabileceği bir iklimin bir an önce oluşması için yaptıklarını unutturmayı deneseler kendileri için çok daha hayırlı olurdu.

Kendisi için verilen kararın adil olmadığına inanan insanların hukuki itirazlarını en yüksek perdeden dile getirmelerinde yadırganacak bir şey yok. Ben hukuki itirazdan değil, siyasi tehditten söz ediyorum. “Yıkarız, yakarız, deviririz, bedelini ödetiriz” tehditlerinden…

“Hâlâ aynı yanlışı yapıyorlar” derken kastım, bu kesimin mahkemelerdeki savunmalarını da aynı siyasi hat üzerine oturtmalarıydı.

Toptan inkârın iflası 

Darbe davalarından yargılanan TSK mensupları, dava boyunca kendilerinin “kahraman” onları yargılayanların ise vatan haini olduğunu söylediler. Her şey yalan, her şey sahteydi. Ergenekon örgütü bir hayal ürünüydü. Karşı karşıya oldukları şey, NATO’nun Türk ordusunu tasfiye planıydı. Onlar, ABD-AK Parti-Gülen hareketi ittifakı tarafından ortaklaşa planlanan bir tasfiye operasyonunun kurbanıydılar.

Kendilerini böyle savundular… Ne var ki, dosyalarda o kadar güçlü deliller vardı ki, “toptan inkâr” stratejisi sökmedi.

Oysa hem mahkeme heyeti hem de kamuoyu vicdanı açısından oldukça etkili olabilecek bir hafifletici sebepleri vardı:

“Biz bir geleneğin kurbanıyız” diyebilirlerdi!

“Biz ordunun siyaseti kontrol etmesinin, kontrol edemediğinde de müdahale etmesinin gelenek haline geldiği bir orduda yetiştik. Harp okuluna girdiğimiz andan itibaren komutanlarımızdan siyasete balans ayarı vermenin suç değil kutsal bir misyon olduğunu öğrendik” deselerdi çok daha etkili bir savunma yapmış olurlardı.

“Bizim bu suçu işlememizde, 1960’dan beri aynı suçu işleyen komutanlarımıza hiçbir bedel ödetmeyen hukuk sisteminin hiç mi payı yok? Adalet piyangoyla dağıtılmaz. On yıllardır işlemeyen yargı sürpriz bir biçimde ilk bize işlemişse, bu bizi kurban yapmaz mı” gibi bir mantık ileri sürebilirlerdi.

Ayrıca, bu kötü geleneğin sadece TSK içinde değil, bütün toplumda egemen olduğunu; toplumun azımsanamayacak bir kesiminin de onlara “kurtarıcı” gibi davranarak; müdahale için kışkırtarak suç işlemeye teşvik ettiklerini de ekleyebilirlerdi -ki bu da bir hafifletici sebep- olurdu.

Ancak böyle bir savunma stratejisi kamuoyunda bir empati duygusu yaratabilir, affetme ve yeni bir sayfa açma eğilimi doğurabilirdi.

Af iklimini berhava etmek 

Ne var ki böyle yapmadılar ve hâlâ da yapmıyorlar. Tam tersine, kinden, intikamdan, rövanştan söz etmeye devam ediyorlar. Ve bu söylemleriyle oluşması gereken af iklimini berhava ediyorlar.
Hesaplaşmanın bitmediğini; darbeciliğin Türkiye’de hâlâ mahkûm edilmediğini; darbecilerin nadim olmadığını ortaya koyan bu söylem bugün Türkiye’de yeni bir sayfa açılmasının önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Zira toplumun affediciliğinin ortaya çıkabilmesi için, affedilecek olanların da suçlarını anladıklarını bir şekilde belli etmeleri gerekir.

Türkiye’de kimse, yüzlerce hayatın mahvolmasından, hiçbir suçu olmayan sanık yakınlarının yaşadıkları büyük acıdan memnuniyet duymuyor. Mahkemenin tekrarladığı her “müebbet” kelimesi, sadece sanıkların ve sanık yakınlarının yüreğini yakmakla kalmıyor; bütün toplumun ruhunu karartıyor.

Ama öte yandan o toplum, bundan sonra başına böyle işler gelmeyeceğinden de emin olmak istiyor. Bütün mesele, kamuoyu vicdanının, halkın iradesine karşı şiddete başvurma yolunun artık geçmişte kaldığına inanması…

Darbe sanıkları ve onların yanında saf tutanlar, tehditleri bırakıp toplumu buna inandırmanın yolu yordamı üzerinde düşünseler çok daha iyi ederler.

Ergenekon rejimi tarihe karışırken…

Ergenekon mahkemesinin kararları Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönemi kapatmıştır. Bu tarihi kararlar askeri vesayet rejiminden yeni bir rejime doğru geçişimizin ilanı olmuştur. Ergenekon rejimi artık tarihe gömülmüştür. 
Peki yeni Türk rejimi nasıl bir rejim olacak? Şimdi esas soru bu. 

***

İnsan hakları, demokrasi ve serbest piyasa kurumlarının tam oturduğu liberal demokratik bir rejim mi? Yoksa eski düzenin sadece aktörlerinin yer değiştirdiği yine demokrasi-dışı bürokratik güçlerin egemenliğini sürdürdüğü, hür ve adil seçimlerin sadece göstermelik yapıldığı yeni bir vesayet rejimi mi? 

***

Dindarlara, Kürtlere, Alevilere, Hıristiyanlara ve Yahudilere “ikinci sınıf yurttaş” gözüyle bakan ve yeri geldiğinde de bu kesimlere zulmeden o totaliter rejimin tarihe karışması Türkiye’nin büyük çoğunluğunu memnun etti. Ergenekon rejimi döneminde Türk devletinin “ideal vatandaş” tanımı madde madde sıralarsak şuydu:
1. Laik/ seküler bir yaşam tarzına sahip olunacak. 
2. Sünni olunacak. 
3. Türk olunacak
ABD’deki WASP (White Anglo-Saxon Protestan) kimliğine benzer bir LAST (Laik- Sünni-Türk) kimliğiydi bu. Kemalist ideolojiye göre Türk vatanı bu ideal kimliğe sahip vatandaşlardan oluşmalıydı. Ergenekon rejiminin devleti ve özellikle de ordusu bu kimliğe sahip olmayanları LAST kimlik formuna dönüştürmek için asimilasyon politikaları uygulayan bir yapıdaydı. Yani bu Kemalist projeye göre Sünni dindarlar laikleştirilecek, Aleviler Sünnileştirilecek, Müslüman olmayanlar Müslümanlaştırılacak ve Türk olmayanlar da Türkleştirilecekti.
Bu kesimler kendi istekleriyle asimile olursa Türk devleti çok memnun oluyordu. Fakat “Kimliğimi değiştirmem” diyenler Ergenekon rejimince dövüle dövüle yola getiriliyordu. 

***

Haliyle insanların kimliklerini zorla dönüştürme iddiasında olan bu rejim totaliter bir rejimdi. Türkiye’nin bugün hâlâ çok konuştuğumuz birçok meselesini bu korkunç rejim yarattı.
Türkiye’nin Türklerden sonra en geniş nüfusa sahip kesimi Kürtler baskıcı asimilasyon politikalarına haklı olarak direndi. Türkiye’nin Kürt meselesi buradan doğdu. Türk devleti Kürtçe konuşmayı dahi yasakladı. Kürtçe şarkı söylemek yasaktı. Kürtçe yazmak yasaktı. Kürtçe kitap, gazete ve dergi çıkarmak yasaktı. Kürtlerin çoğunluk olduğu şehirlerin ve kasabaların orijinal isimleri Türkleştirildi. Kürtlerin hafızası formatlanmak istendi. Kendi kimliğini inkâr eden, asimile olmayı kabul etmiş Kürtler devletin her kademesine gelebilirdi. Kürt kimliğine sahip çıkan, Kürt olmaktan utanmayanlara kamusal alan yasaktı. Böyle tip Kürtlerin eski Ergenekon rejiminde gördükleri tek muamele ezilmek ve dışlanmaktı. 

***

Türkiye’nin hâlâ çoğunluğunu oluşturan Sünni dindarlar da bu zorla laikleştirme/ sekülerizasyon politikalarına direndi. Türkiye’nin İslam meselesi buradan doğdu. Eski rejimin en nefret ettiği sembollerden biri başörtüsüydü.
Başörtülü kadınların öğrenci olması bile yasaktı. Üniversitelerde ve devlet dairelerinde başörtüsü takmak tamamen yasaktı. Türk ordusu içinde eğer bir askerin eşi ya da kız kardeşi ya da annesi başörtüsü takıyorsa o an ordudan kovuluyordu. Kovulduktan sonra mahkemeye gitme hakkı bile yoktu. TSK içinde askerlere verilen emirlerde birbirlerini ihbar etmeleri söyleniyordu. Eğer bir Türk askeri başka bir meslektaşının gizli gizli namaz kıldığını ya da eşinin askeri karargâh dışında gizlice örtündüğünü görürse hemen bunu belgeleyip ihbar edecekti. Böyle bir şekilde meslektaşının “İslami yaşam tarzı“na sahip olduğunu kanıtlayan Türk askeri ödüllendiriliyordu. Dindar olduğu “kanıtlanan” o kişi ise anında ordudan atılıyordu. 

***

İşte dün mahkûm edilen şey bu Ergenekon rejiminin ta kendisidir.

Bu yazı Sabah Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Türkiye fişleme Cumhuriyeti

0

Haftalık Agos gazetesinde dehşet verici fakat devletlerin, özellikle T.C.’nin zihniyetini bilenlere hiç şaşırtıcı gelmeyen bir devlet uygulaması haber yapıldı. 1923’ten beri ülkemizdeki gayri Müslim vatandaşlarımıza bir ”soy kodu” uygulanıyormuş. Nüfus kaydında Rumlara 1, Ermenilere 2, Yahudilere 3 ve Süryanilere 4 kodu veriliyormuş. Rezalet, 1915’ten sonra zorla Müslümanlaştırılan, fakat sonradan eski dinine dönen bir kadının torununun Ermeni anaokuluna kaydettirilmek istenmesi sırasında açığa çıkmış. Çocuktan Milli Eğitim’den kaydolmasında bir mahzur olmadığına dair bir belge getirmesi istenmiş. İstanbul M. E. M., bize değil Şişli M. E. M.’ne başvurmanız gerekir diye bir resmî yazı vermiş. Yazıda şöyle deniyormuş: ”Söz konusu okullara kayıt olacak öğrencinin velisinin mahkeme kararı ile din, isim, mezhep değiştirip değiştirmediğinin bilinmesi, 1923 yılından bu yana ‘vukuatlı’ nüfus kayıtlarının gizli soy kodunun da (nüfus kayıt örneğinde Ermeni vatandaşlarımızın soy kodu 2’dir) çıkartılması gerektiğinden, öğrencinin velisinin ilgili nüfus ve vatandaşlık müdürlüğünden nüfus kayıt örneğinde gizli soy kodunun 2 olması hâlinde kaydının…”

Bu olay, tek başına, T. C.’nin probleminin ne olduğunu göstermeye yeterli: Kuruluş felsefesi. T. C. İnsan hak ve özgürlükleriyle uzlaşması imkânsız bir anlayış üzerine kuruldu. Bu zihniyet tüm bireylerin ve toplum kesimlerinin ne iseler o olarak tanınmasına ve saygı görmesine dayanmadı. Siyasalı değil, toplumsalı hedef aldı ve siyasalı toplumsalı değiştirmenin ve dönüştürmenin aracı kıldı. Bunun ne denli kötü bir tercih olduğunu, H. Arendt’in Fransız ve Amerikan Devrimleri karşılaştırması üzerinden anlatmaya çalışayım. Arendt’e göre özgürlüğü tesis etmede Amerikan Devrimi hem FD’den hem Bolşevik Devrimi’nden daha başarılı oldu. Bunun sebebi, AD’nin, özgürlüğü sosyal değil siyasal bağlamda düşünerek, topluma müdahale yerine özgürlüğü koruyacak bir siyasal çatı çatmaya yönelirken, FD ve BD’nin özgürlüğü kurma adına topluma müdahale etmeyi amaç ve dert edinmiş olmasıydı.

T.C.’nin kimilerince devrim denilen kuruluş ve şekillenme süreci de, özgürlükçü felsefeyi kabul edip, toplumsal çeşitliliği barış içinde bir arada tutacak bir siyasal (ve hukukî) çerçeveyi benimsemek yerine, idealize edilmiş bireylerden müteşekkil bir toplum yaratmak istedi. Bu projenin nirengi noktalarını, ideal bireyde aranan özellikleri ifade eden sözcüklerin ilk harflerini bir araya getirerek ifade edebiliriz: L.A.S.T. 1950’ye kadar bu, laik, Sünnî ve Türk demekti. Daha sonra, A, Atatürkçülüğü sembolize etmeye başladı. Bu anlayışa göre, iyi vatandaş devletin istediği biçimde laik olan, Atatürkçülüğü iliklerine kadar benimseyen, hafifleştirilmiş ve devletçe tanımlanıp sınırları çizilmiş Sünnî İslam inancına bağlı ve etnik olarak has Türk veya kendini Türklüğe ait hisseden kimsedir. Bunun dışında kalanlar, içeri alınmak için endoktrinasyona tabi tutulur. İtiraz edenler baskı altına alınır, tecrit edilir, hapsedilir, katledilir.

Türkiye’de her kesim bu tedip, terbiye ve tasfiye sürecinden nasibini az çok almıştır. Bu çerçevede sıfır veya en az mağduriyet yaşayanlar Kemalistler ve Türk milliyetçileridir. Kürtlerin ve dindar Müslümanların durumu malûm. Gayri Müslimlerin hâli ise dramatik. Onlar devletin daimî baskı, dışlama, zulüm ve ayak oyunlarına ilâveten toplum çoğunluğundan gelen, çoğu zaman devlet propagandası takviyeli baskı ve tehditlerle de karşı karşıya. Yoksa, 1923’ten beri süren fişleme gibi utanç verici bir uygulamanın şimdiye kadar bir şekilde deşifre ve hiç olmazsa görünürde tasfiye edilmiş olması gerekirdi.

Uygarlık bütün bireylerin ve vatandaş gruplarının tek tipleştirilmesinden kaçınmayı ve herkesi önce ne ise o olarak (kendisini nasıl görüyorsa) tanımayı sonra eşit kamusal muameleye tabi tutmayı gerektirir.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Karar duruşması

Ergenekon’un karar duruşması, davada yargılanan sanıklar ve onların aileleri, yakınları, dostları açısından davanın en can alıcı duruşmasıydı kuşkusuz. Ama genel kamuoyu açısından bakıldığında dünkü duruşmanın beş yıldır devam eden bu davanın en önemli duruşmalarından biri olduğu söylenemez.

Nedir dün olan? Varlığı mahkeme kararıyla sabit olan gizli bir suç örgütü içinde sanıklardan kimin ne kadar suç işlediğinin ya da işlemediğinin tek tek dosyalarına bakılarak karara bağlanmasıdır. Nihayetinde, kimin suçunun ispatlanabildiğini, hangi iddiaların havada kaldığını, kimin hakkındaki delillerin sağlam, kimin hakkındakilerin çürük olduğunu bilme durumunda olanlar bizler değiliz. Bu yüzden de, alınan kararlar üzerine uzun boylu değerlendirmeler yapmak, tek tek sanıkların aldıkları cezaların az mı fazla mı olduğunu tartışmak abesle iştigal olur. Bu davanın hukuki “sağlamasını” yapma işi elbette ki temyiz mahkemesinin işidir. Bu da yetmiyorsa Anayasa Mahkemesi’nindir, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nindir… Ama köşe yazarlarının ya da TV yorumcularının işi değildir. Sokakların hiç değildir!

Darbeciliğin mahkûmiyeti 

Meseleye kamuoyu açısından baktığımızda, esasen bu davanın en önemli dönüm noktalarının çoktan yaşandığını görüyoruz. Hem siyasi tarihimiz hem de hukuk tarihimiz açısından bu davanın en önemli dönüm noktaları, Türkiye’de savcıların ilk defa “dokunulmazlara” dokunmaya cesaret ederek, kuvvet komutanlarını, koca generalleri, rektörleri darbecilik iddiasıyla sorgulamaya, gözaltına almaya cesaret ettiği noktadır örneğin… Yargının ilk defa darbeciler hakkında iddianame düzenlemeye cesaret ettiği noktadır… Bir mahkemenin ilk defa böyle bir iddianameyi kabul ettiği ve davanın açıldığı noktadır.

Bu davanın önemi, 50’li yıllardan beri varlığını bildiğimiz; önceleri Gladio dediğimiz, 70’lerde kontrgerilla adıyla andığımız, sonraları JİTEM ya da Özel Harp Dairesi olarak faaliyet gösteren; 97 yılında ise ilk kez Ergenekon adıyla karşımıza dikilen, devlet içinde dal budak salmış bir gizli örgütle hesaplaşmanın davası olmasından gelmektedir.

Bu davanın açılması sayesinde Türkiye kamuoyu demokratik rejime kastetmiş koca bir örgütlenmeyle yüz yüze gelmiştir. Devlet içine kök salmış, on yıllardır büyüdükçe büyümüş, ordudan sivil bürokrasiye, oradan yargıya, üniversitelere, suç dünyasına, güdümlü sivil toplum örgütlerine dal budak salmış koca bir ahtapot çıkmıştır karşısına. Darbeler tezgâhlayan, meşru hükümeti devirmek için korkunç provokasyonlar planlayan, yüzlerce cinayet işleyen, meşru devlete alternatif bir gizli devlet yapısı oluşturan “derin devlet”i tanımıştır.

Dünkü karar duruşmasında mahkeme heyeti tek tek sanıklardan önce bu örgütü mahkûm etmiştir. Bu örgütün şahsında darbeciliği mahkûm etmiştir. Türkiye’de bundan böyle “pabucun pahalı” olduğunu; öyle 34. maddenin filan kimseyi kurtaramadığını; darbeciliğe heveslenenlerin ayaklarını denk alması gerektiğini göstermiştir kararıyla…

Sanırım Ergenekon Davası kararı en çok da bu yönüyle, yani caydırıcılık yönüyle önemlidir.

Yeni bir iklim 

Ben bu davanın Yargıtay’a gitmesi ve kesinleşmesiyle birlikte yeni bir döneme gireceğimizi düşünüyorum.

Sonuçta Türkiye, son derece uzun ve acılı bir tarihi dönemin ardından demokratik siyasete elindeki silahla-şiddet yoluyla müdahale eden iki farklı güçle farklı biçimlerde hesaplaştı ve bir noktaya geldi.

Darbe davalarıyla askeri vesayet ve darbe ihtimali sonlandırılırken, PKK’ya karşı verilen mücadelede örgütün silahla sonuç alınamayacağı idrakine kavuşmasıyla birlikte “çözüm”sürecine girildi.

Şimdi artık Türkiye’nin ağır ağır da olsa bir af iklimine doğru ilerlemesi gerekiyor.

Ülkeler tarihlerinde zaman zaman böyle köklü hesaplaşmalar yaşar. Özellikle büyük değişim dönemlerinde köklü hesaplaşmalar yapılmadan ilerlenmesi ne kadar imkansızsa; bu hesaplaşmaların bir noktada bitirilip affetme dönemine girilmesi de o kadar kaçınılmazdır. Bir zaman gelir ki, artık bu hesaplaşmaların bitirilip, el sıkışma dönemine girme ihtiyacı hissedilir.

Bu durum, hesaplaşmanın yapıldığı iki alan için de söz konusu… Yani Türkiye kamuoyu hem halka şiddet uygulayan PKK’yla hem de halkın iradesini silah zoruyla devirmeye çalışan darbecilerle “hesabını bitirmek” ve yeni bir aşamaya geçmek zorunda.

Sanırım artık hep birlikte geleceğe bakmanın, affediciliğimizi ortaya koymanın, yaraları sarmanın, yere düşenleri kaldırıp yola devam etmenin zamanı geldi.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Markar Esayan- Ey Gezi Gençliği!

0

Birinci vazifen…

Durun, bir kere, öncelikle bu tepeden buyuran dile karşı olmalıyız değil mi? Evet, önce bu “sunaktan kullara buyurma” dilini reddediyoruz. Erdoğan’ın paternalist diline itiraz ederken, “düşmanlarını”, “dostlarını”, “görevlerini”, “yasaklarını”, yani seni sen yapacak tüm “mühendislik şey”lerini, (ki onlar çokça karşı çıktığınız “diktatörlüğün ve faşizmin” bir tanımıdır) öncelikle reddetmemiz gerekiyor sanki. Ben de gençtim, (sanırım hala öyleyim) sizin mahalledenim, tüm iyi niyetimle ve sizin hizanızdan söylüyorum ki, bunu yapmadan çelişkili ve muğlak bir özgürlük talebinin romantizme savrulmasından kurtulmak mümkün değil.

Haklı olarak Gezi üzerine söylenen sözlerin, tesbitlerin çoğuna “Ama o Gezi değil” diye öfkeyle karşı çıkıyorsunuz. Gerçekten haklısınız, ama buna çok kafayı takmayın bence. Bu işler hep böyle olur. Gezi’nin ideolojik çevresi ve Türkiye çapında sizin enerjinizin peşine takılanlar heterojen bir topluluk. Her sözün yakaladığı, kör kaldığı birilerinin olması, bir yönüne doğru bakarken, diğer bir yönüne –sana- haksızlık yapıyor olması kaçınılmaz. Kem, art niyetli sözleri ise, hiç duymuyoruz, enerji kaybı. Onlar sahibine aittir.

Eğer sen, hükümetin kent politikalarına, muhafazakar ve paternalist diline, o ağaçlar için orada beklerken, sabahın beşinde uğradığın polis şiddetine, orantısız gaza, çadırların yakılmasına, daha özgürlükçü bir siyasi muhalefetin ortaya çıkıp seni temsil etmiyor olmasına sinirliysen, evet yerden göğe haklısın; tüm ülke inan sana hak verdi. İçin rahat olsun. Ama hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına dair gösterişli mottolara da mesafeli olalım, ama ülkede gelecek günlerde önemli bir değişiklik bekleyebiliriz. Buna hep birlikte karar vereceğiz, o, ya iyi, ya da kötü bir karar-gidişat olacak ve evet her şey değil ama, bağzı şeyler değişecek.
Hep böyle olur zaten.

Senin yerinde olsaydım, “Kahrolsun bağzı şeyler” diyerek, enfes bir espri anlayışı ile saptadığın apolitikliğinin içini doldurmaya çalışırdım. Çünkü, dibine kadar politik ve çok karmaşık bir zemindesin. Sen doldurmazsan, ben doldurmazsam, özgürlük talepleri nasıl çıkar aydınlığa? Başkaları dolduruyor çünkü onun içini, büyük bir iştahla. Ben öyle görüyorum, baştan beri itirazım o, sen ne dersin? Evren boşluk kaldırmaz.

“Kahrolsun” dediğin o bağzı şeylerden birisi “Savaş” olmalı, değil mi? Buna eminim. Çoğu şeyine kızabilirsin, “senin mahallenden” olmadıkları için önyargın da olabilir, ama son periyodunda 40 bin insanın, (yani Gezi olaylarında ölen insan sayısının 10 bin katı) hayatını kaybettiği PKK sorununda en ciddi açılımı, bu hükümet yaptı. İlk aşama tamamlandı ve PKK’nın silahlı güçleri sınırlarımızı terk etti. İkinci aşama olan demokratikleşme, yani senin de memnun olacağın bir özgürleşme dönemi başlamak üzere. O nedenle, Gezi olaylarına şüpheyle bakan Kürt dostlarımızı anla; çünkü onlar senin çok ama çok çok azını ucundan ancak gördüğün bu şiddetin alasını 30 yıldır yaşıyor Kürtler. Olayların çözüm sürecinin altını oyma potansiyeline evrildiğini gördüler ve başta verdikleri ilkesel desteğin ötesine geçmediler. Kabul edersin ki, Kürt gençleri bizden çok daha politik ve tecrübeli. Onları örnek almaktan bir zarar görmeyiz.

Gezi rüzgarını arkasına alıp onu bu hükümeti yıkma payandasına dönüştürenler, daha ileri bir demokrasi mi kuracaklar zannediyorsun? Yerine gelecek zihniyet, 17 bin Kürt vatandaşımızı –ki çoğu senin gibi gençti- kör dere yataklarının kenarlarında katleden devlet zihniyetinde olmayacağını garanti edebiliyor musun? 1990’ların ortasında, keşke insanlar derin devlete teslim olan Çiller’i uyarmak için bu nedenle sokaklara çıksa, Kürt kardeşlerine destek olsalardı. Demek, bugün çok daha iyi bir Türkiye’de yaşıyoruz, ne dersin?

Kimse, en azından ben, senin “ama”larını bu gerekçelerle ötelemiyor. Teklifim sadece şu, o “ama”ları, yani hükümetin başına buyruk kent politikalarını, hükümetin gücünden ötürü duyduğun rasyonel olsun veya olmasın, yaşam biçimine dair kaygılarını, ya da daha fazla özgürlük taleplerini küçümsemiyor. Tam da, evet, bu eksiklerimizi gidermek için senin adil duruşuna ihtiyaç var. Bir yanda bir savaşın bitmesine destek verirken, neden hükümet adil bir biçimde eleştirilmesin? Neden anamuhalefet partisi CHP, artık takoz olmak için değil, senin arzuladığın türden bir muhalefet çizgisine oturmak için değişime zorlanmasın? Neden hükümeti barışçıl yöntemlerle, daha fazla reform, daha fazla eşitlik, daha fazla sosyal adalet, daha fazla söz hakkı için, ama yiğidin hakkını yiğide de vererek eleştirmeyelim? Hükümetle, Erdoğan’la hesabı olanların, gerçeklik algılarıyla oynadığını görüyorum; bu beni bir vatandaş olarak rahatsız ediyor. Naçizane görüşlerimi bu yüzden açıklıyorum.

Mesela, o kahrolsun dediğin bazı şeylerden birisi de, Alevi vatandaşların, insanlık onuruna yakışır bir ibadethane hakkına sahip olmamaları, zorunlu din dersinin hala kaldırılmamış olması mı? Eğer öyle ise, acıları kaşımak yerine, hükümetin bu yönde atacağı adımları desteklemek gerekmez mi? Çözüm süreci, Alevi açılımı gibi reformlar yapıldığında, bunu yapan Erdoğan olduğu için “bağzı” şeylere karşı çıkarsan, o zaman sence de, bunda ciddi bir ilkesel sorun olmaz mı?

Kahrolsun dediğin o “bağzı” şeylerden birisi, insanların eşit haklara sahip olmaması mı? Eminim öyledir. Gezi ve çevresi çok heterojen biliyorum, ama önemli veriler de var artık elimizde. Mesela yüzde ellisi “CHP seçmeniyim” diyor, yüzde 75’i ise “muhafazakar değilim”, yüzde 93 de “AK Partili değilim” diyor. Kategorize etmek istemem; belki sen bu tabloya hiç girmiyorsundur. Ancak, mesela bir başörtülü kadının, hala kamuda çalışamaması beni kahrediyor, Ruhban Okulu’nun kapalı olması, bir gayrımüslimin çöpçü bile olamaması ve bir sürü bağzı şeyler daha… Bunlarla ilgili en önemli değişiklikler bu son 10.5 yılda yapıldı. CHP’liler ise, “Agop’un hakkını vermek de nereden çıktı” diyordu. Mustafa Kemal ve ardıllarının yaptıkları ise, Erdoğan’ı benzettikleri Hitler’e daha çok uyuyordu. Eğer, Gezi’de ağırlık kazanan laikçi-sınıfsal kibirden sen de hoşnut değilsen, bu haklar verilmeye çalışıldığında, AK Parti filan demeden, yan yana durabilir, eksiklerini eleştirir, ama ilke olarak bunları desteklersin değil mi? İnan bu çok daha zor. Cemaatten sıyrılıp, o senin en çok istediğin şey, birey olmak gerekiyor bunun için.

Gel hükümete “kendi cemaatini bana dayatırsan, yaşam tarzıma karışırsan külahları değişiriz. Ama yaptığın iyi işleri sonuna kadar destekleyeceğim, eksikleri olan bir demokrasiyi başka bir vesayete tercih etmeyeceğim” diyelim. Mütedeyyinlerin, Kürtlerin omuz verdiği bu demokratikleşme sürecinde, laik demokratlar temsil edilmiyor, ya da enerjileri istismar ediliyor. Belki Gezi bu eksiği gidermenin bir nüvesi olur. O alanda, alanın temsilini ne TGB’ye, ne İşçi Partisine kaptırmadınız. Helal olsun size. Ama yurt çapında iş başka yöne gidiyor. Bunu görmek, Gezi’ye ihanet değil. Bilakis, o alandaki vakur tavrın tamamlayıcısı olur.
Biz herkesin eşitliğinden yanayız. Bir başörtülü, bir Atatürkçü, bir solcu, bir Alevi, bir Ermeni, hepsi ile eşitiz ve bu en asgari demokrasi anlayışıdır. Kimseye tepeden bakmıyoruz. Tabii ki hepimizin yanlışları, doğruları var. Bunu ancak birarada kalırsak fark eder, gelişir ve geliştiririz.

Hani demiştim ya daha önce, “Dostların birarada olmasından daha güzel ne var ki şu hayatta!”

24.06.2013, İstanbul

Markar Esayan- Gezi krizi sonrası hasar ve kazanç raporu

0

Üç haftalık zor, sıkıntılı ve endişe verici günlerden sonra, biraz daha sakinleştiğimizi düşünüyor ve umuyorum. Hepimizi geren, yoran bir deneyim yaşadık. Şimdi daha aklı selimle hareket etme, düşünme zamanı. İnsanlar yapıları gereği gerginken normal şartlarda yapmayacakları şeyleri yapıyor, söylemeyecekleri şeyleri söyleyebiliyorlar. Sakinleşince ise, fabrika ayarlarımıza dönüyoruz. Bunun bilincinde olmak, hem gergin anlarımızda kontrolümüzü yitirmemeye, hem de sonrasında bu gibi anlarda yaptıklarımızı sahiplenmemeye yarayabilir. Önceki bir yazımda, “Birbirimizin yüzüne bakacağız” uyarısında bulunmam bu nedenleydi.

Baştan beri altını çizdim: Hükümetin ve Başbakan Erdoğan’ın üç iktidar döneminde yaptığı veya yaptığı iddia edilen hatalar ile, son bir ayda yaşadıklarımız arasında siyasi bir orantı yok. Türkiye’de iktidara muhalefeti bir iç çatışma düzeyine çıkarmanın siyasi olarak rasyonel bir gerekçesi de yok. O nedenle, yaşanan şeyin şiddetinde, irrasyonel, sosyolojik ve operasyonel olan faktörler öne çıktı. Bunun, Gezi gençliğinin de dikkatini çekmiş olduğunu, Gezi meşruiyeti ile hükümeti devirme safhasını birbirinden ayrılmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum. Ayıranların da gittikçe arttığını görüyorum.

Mesele Gezi enerjisine yurt çapında eklemlen gruplarca Başbakan’ı devirmek ve hükümeti ülkeyi yönetemez hale getirmeye doğru hızla savruldu. Uzaylılar Türkiye’yi istila etse yan yana gelemeyecek olanlar, bir nefret şemsiyesinin altında dayanışma sergilediler. Dolmabahçe Başbakanlık Ofisi ve Erdoğan’ın konutu işgal edilmek istendi. Sürekli olarak ilk günlerdeki polisin orantısız şiddetine, ölen, yaralanan vatandaşlarımıza gönderme yapılarak, sonraki vandalizm meşrulaştırıldı. Seçimle gelen, çözüm sürecinin bütün yükünü omuzlayan bir hükümeti devirmeye çalışmanın, liderine, gerçeklik algılarıyla oynayarak Esed, Hitler, Franco benzetmeleri yapmanın demokratik direnişle hiçbir ilişkisi yoktu. Karşılıklı olarak alınan bu rijid pozisyonlar, yani olayı sadece bir komplo veya sadece bir özgürlük hareketi olarak okuma durumu, arada yer alan birçok toplumsal katman ve onların değişik itirazlarının da gölgede kalmasına yol açtı.
Süreçte yazdığım altı yazıda, bu katmanların çoğuna değinmeye çalıştım. Ancak toparlamak ve sistematik olarak daha görünür kılmak için sokağa inenleri kronolojik olarak kendimce sıralamaya gayret edeceğim:

1- Gezi’deki ağaçların sökülmesine ve kışla inşasına karşı olanlar, çevreciler.
2- Hükümetin kent siyasetinden rahatsız olan, ortak yaşam alanları hakkında görüşlerinin sorulmamasına tepkili daha siyasi ve geniş bir çevre.
3- Gezi’ye sabahın beşinde yapılan sert müdahale ve polis gazına yönelik öfke hissine kapılan ve Gezi ile dayanışma gösteren kesimler.
4- Paternalist dile ve gerontokrasiye karşı tepki duyan, ebeveynlerinin kendilerine verdiği her şeyi bir nimet değil, bir vazife olarak algılayan daha olgun gençler.
5- Türkiye’nin yakın geçmişini bugünle mukayese etme şansına sahip olmayan, son on yılın özgür ortamında büyüyen ve daha fazlasını isteyen doksan kuşağı daha genç-ergen kuşak.
6- Hükümetin kendi cemaatini ve kültürel muhafazakarlığı dayattığını düşünen, kendisini laik-demokrat olarak tanımlayanlar.
7- Hükümetin son 10.5 yıllık yavaş devriminin, kendilerine karşı yapıldığını düşünen, mütedeyyinlere kibirle bakan, onlarla eşit olmayı hazmedemeyen, ancak CHP tarafından temsil edilmediği için madunlaşmaya tepkili ulusalcı, jakoben orta ve üst sınıf laikler.
8- Halkla ilişkileri olmayan, gittikçe marjinalleşen ve meydana çıkan enerjiyi bir devrim nostaljisine çevirmeye çalışan örgütler, sekter solcular.
9- LGBT, feminist gruplar ve sosyalist Müslümanlar gibi çevreler.
10- Kendi yapıları hükümetten çok daha cemaatçi, antidemokratik ve kollektivist olan, ancak alanlara çıkmayı bir memuriyet görevi olarak içselleştirmiş sendikalar, odalar, STK’lar.
11- Daha çok sosyal medyada ve medyada işlev gören, Erdoğan’la kişisel-ideolojik hesaplarını görmek isteyen “aydın ve gazeteci” grubu.
12- Yukarıdaki grupların aralarına karışan ve kaostan medet uman provokatörler.

Katmanları biraz daha çoğaltmak veya birleştirmek mümkün olabilir. Ancak, ortaya çıkan aşkın tepkinin tüm bu toplumsal, siyasi ve operasyonel katmanların Gezi ateşi ile reaksiyona girmesiyle oluştuğunu, bunlardan sadece biri veya birkaçına odaklanarak analiz yapmanın hep eksik olacağını görmek gerekiyor. O nedenle, henüz anlamadığımız bir fenomen üzerinde konuşurken, kimsenin tatmin olmayacağı, herkesin kendi grubundan yola çıkarak bir genelleme peşinde olduğu da bir vaka. Başbakan Erdoğan’ın da, diline daha dikkat etse bile, aynı anda birçok gruba sesleniyor olma mecburiyeti ve her grubun kendisine seslenildiğini düşünmesi açısından kendi tabanı dışında etkili olabilmesi gerçekten zordu. Ama bundan sonra daha mümkün ve hatta kaçınılmaz.

Bu krizden en çok hükümetin faydalanması gerekiyor. Kent siyasetinin gözden geçirilmesi, demokrasi kültürümüzün yükseltilmesi, siyaset zemininin korunması ve genişletilmesi, algı yönetiminin en öncelikli konu haline gelmesi, dil ve üslubun, icraattan daha önemli olduğu kritik bir süreçte olma, hayatını ve gözlerini kaybedenlerin sorumlularının adalete hesap vermesi, adalet duygusunun tamir edilmesi, ahlaki üstünlüğün, her zaman sorumluluğu alanda, çözüm isteyende olma zorunluluğu umarım ki fark edilmiştir.

Hükümetin Gezi’deki farklı katmanları ve neden bu kadar aşkın bir patlama yaşandığını iyi analiz etmesi şart. Çünkü en büyük bedelin de, kazanımın da muhatabı öncelikle hükümet olacak. Daha önceki yazılarımda çokça değindim; hükümetin sadece kendi tabanına yönelik siyaset yapma lüksü yok. Türkiye, normalleşme yolunda, ancak hala anormal şartlara haiz bir ülke. CHP tabanı olarak adlandırabileceğimiz, ama sadece CHP tabanı diyerek asla tam olarak anlayamayacağımız kesimlerin karmaşık kodlarını doğru okumak gerekiyor. Unutmayalım ki, bu krizde asıl sahadan silinen CHP oldu ve bir halk kesimi sokağa inerek siyasi aktör haline geldi. Bu çok tehlikeli bir durum. Bu durumun hızlıca tamir görmesi gerekiyor. Bu anlamda, diğer büyük toplumsal parçanın Erdoğan tarafından mitinglerle demokratik olana- seçimlere- kanalize edilerek sokaktan uzak tutulması övgüye değer bir fedakarlık olmuştur. Çünkü hiçbir siyasetçi, sekiz ay öncesinden seçim atmosferine girmek istemez. Duymaktan hoşlanmayacak olanlar olsa da, Erdoğan’ın burada büyük bir kişisel fedakarlık yaptığını teslim etmek gerekir.

“Neler yapılabilir” diye düşünüldüğünde, öncelikle, hükümetin “laik kesimin” artık farkına varması gerektiğini söylemek gerekir. AK Parti, arkasına aldığı çeperdeki “cumhuriyetin öteki çocukları” ile merkeze doğru yürürken, belki de vesayete verdiği sert mücadelenin etkisi ile, karşı mahalleyi anlama zorunluluğu hissetmedi. Cumhuriyet mitinglerinde gördüğümüz kalabalıkların, vesayeti çağıran bir kitle olarak algılanması doğruydu ama, bu kitlelerin 90 yıllık bir ideolojik tedrisattan geçtikleri, korkularının sürekli manipüle edildiği, ama muhalefet partisince ne kadar eksik temsil edildiği ihmal edildi. Oraya yönelik daha empatik bir yaklaşım elzemdi. Dindar kesim ne kadar heterojen ise, (dindarların reformculuğuna rağmen hala içinde barındırdığı eski Türkiye’ye dair milliyetçilik, devletçilik, mukaddesatçılık kodları gibi), laikler de tüm arızalarına rağmen heterojenleşme yolundaydılar. Laikler, 90 yıldır üzerlerinde nasıl bir sosyal mühendislik yapıldığının farkında dahi değillerdi. Bunu fark etmeleri için, belki korkularını yatıştıracak demokratik nefes borularına ve saygı görmeye ihtiyaçları vardı. Çoğu, dindarların doğal hakları olan kamu alanında yer alma hareketini, doğrudan yaşam biçimlerine müdahale olarak yorumluyordu. Bu algıda ciddi sınıfsal kibir ve dindarlarla eşitliğe tahammülsüzlük de vardı. Ama bir şeyin irrasyonel olması, o şeyin toplumsal olmadığı, tüm ülkeyi etkilemeyeceği anlamına gelmiyordu. Görüldüğü gibi etkiledi de.

Bu psikolojik durumu daha da vahim hale getiren iktidarın dil sorunu, kent politikaları ve estetik siyaseti oldu. Hükümet, artık bizzat kendi verdiği kavga ile Türkiye’nin yeni bir demokratik düzeye, üsluba, yönetim becerisi ve daha fazla özgürlüğe ihtiyaç duyduğunu görmeli. Demek ve ne güzel ki, artık bu kadar demokrasi bize yetmiyor. AK Parti’nin vesayetle mücadele dönemindeki dili ve argümanları, bugünü, hele gençlerin duymak istediklerini karşılamıyor. Erdoğan, ilk yıllardaki vesayet saldırılarını, reformlara direnci ve darbe girişimlerini siyasete tahvil ve tabanını tahkim etmekte çok başarılı oldu. Bu hükümetin tercih etmediği bir kutuplaşmayı beraberinde getirdi. Bu kutuplaşma dalgalarında başarıyla sörf yapan bir lider olan Erdoğan, Türkiye’nin yeni döneminde, bu durumun artık vadesinin dolduğunu fark etmeli. Çünkü artık muhatap, asker veya CHP değil, toplumun bir kesiminin ta kendisi. Her şeyi daha karmaşık ve tehlikeli hale getiren de bu yeni durum.

Yaşananların karanlık yüzü, Erdoğan’a yönelik operasyon, ekonomik çıkar grupları ve diğer operasyonel bileşenler, hükümetin bundan sonrasını tayin edecek siyasi olgunluğu göstermesini engellememeli. Laik-ulusalcı mahallenin karmaşık katmanları doğru tahlil edilebilirse, bu kesimlere yönelik daha mülayim, empatik bir dil geliştirilirse hiçbir şey kaybedilmez. Birden bir mucize olmasını, laikler ve ulusalcıların, dindarlar ve Kürtler gibi reformlara hemen destek vermelerini beklemek fazla iyimserlik olur, ama o kesimin içinde de artık hiç kimseye ayrımcılık yapılmasını istemeyen ve başörtüsü gibi Cumhuriyet tarihi boyunca rejimin kırmızıçizgisi olan konuları da istisna addetmeden reddeden çok sayıda insan var. Forumlarda ortaya çıkan bu nüve çok önemli ve hükümet laik kesimdeki bu kırılmayı göz ardı etmemeli.

Bu olası açılım, aynı zamanda 2002-2010 dönemindeki dış ve iç kaynaklı olarak sağlanan güçlü meşruiyetin, 2013 ve sonrasında gerekli olan meşruiyete yükseltilmesi demek de olacaktır. Böylelikle, hükümet bir daha “yönetemez olma” tehlikesine bu kadar yaklaşmaz, dış dünyada bu kadar yanlış anlaşılmaz ve haklı itirazların, vesayet isteyenlerce ambalaj malzemesi olarak sömürülmesine imkan tanımaz.

Olayın sıcaklığında bu nüansları görmeyip kırıcı ve kötümser olabilsek de, sakinleştiğimizde, aslında iyimser olmamızı gerektirecek önemli ve çok değerli tecrübeler edindiğimizi fark edeceğimizi düşünüyorum.
Zor olması, kalıcı ve değerli olması anlamına da geliyor. O nedenle, moralleri bozmadan işe koyulmak en iyisi.

28 Haziran, İstanbul.

Markar Esayan- Ermenilik ve Gezi Krizi

Bu konu bir yazıyı hak etti mi emin değilim. Bazen görüş alanınıza sürekli giren bir meseleyi gereğinden fazla önemseyebiliyorsunuz. Ancak, hislerime güvenerek böyle bir yazının gerekli olduğunu düşündüm. Çünkü konuyu Gezi özelinde analiz edecek olsam da, aslında çoğu zaman kendini tekrarlayan bir sabite dönüşmüş durumda bu mesele. Ermeniler, Ermenilik ve bu kavramların girdiği, tüketildiği tüm anlamlar, algılar dünyası…

Taraf’ı bırakmadan evvel “Ermeniliğe dair” baslıklı bir yazı yazmış, Ermeniliğin bir meslek olmadığını, ama bu elbisenin sürekli giydirilmeye çalışıldığından bahsetmiştim. Ermeniliğin, bir başka herhangi bir ırka ait olmaktan farkı olmadığını, bir üstünlük veya dezavantaj içermediğini düşünürüm. Tersi, iki durumda da ırkçılıktır. Ermenilerin daha üstün bir ırk olduğu ve bir self hatred durumu ile, kendi ırkını aşağı görmek en azından aynı hastalığa işaret eder.

Türkiye’de üst üste geçmiş kimliklerimin çoğu parçası için, pek çoklarınız gibi ayrımcılığa uğradım. Bu mağduriyeti kutsallaştırmak, sızlanmak bana göre değildi. Dünyayı değil, kendinizi değiştirebiliyorsunuz çoğunlukla. Kendini değiştiren insanlara, her bir yenisi eklendiğinde dünya da değişmiş oluyor. Değişim böyle bir şey. Diğer yöntemler, toplum mühendisliğinden faşizme kadar kötücül bir spektrumu ima ediyor.

Uğradığım ayrımcılıkların bana çok faydası oldu. O sayede ben de başkalarına ayrımcılık yaptığımı fark ettim. Canım yanmasaydı bu, bu kadar hızlı olmazdı. Türkler, Müslümanlar, Kürtler ve diğerleri, başka dünyaların insanlarından, benimle aynı sorunu yaşayan, hayatlarına değdiğim dostlarım haline geldiler. O zaman, bunun ortak bir meselemiz olduğunu anladım. Komşum güvende ve tok değilse, ben rahatken o ayrımcılığa uğruyorsa, bu benim sorunum olmalıydı. Öyle ki, kurulan eşitlik, düzenin sigortası olsun. Bunu herkes anlamalıydı. O nedenle, Ermeniliğe dair sorunları sahiplenme yerine, bunu genel bir sorunun bir parçası olarak paylaşma eğilimi gösterdim.

Ermenilerin bu ülkede çok önemli bir işlevi var. Sayılarının azlığından bağımsız bir şey bu. 1915 soykırımı, Türkiye halklarının yabancılaşmasının, birbirinden nefret etmesinin ve Kürt sorunu gibi birçok karadeliği doğuran ideolojinin kökleşmesinin de miladıdır. O nedenle, toplumsal bilinçdışının en çok zorlandığı ve Türkiye’nin demokratikleşme ve iyileşme sürecinin çözeceği son meseledir. Çünkü en derindeki ve en zorudur. Ermeni, Türk’ün, Kürd’ün diyet diye verdiği kendi koludur. Bu çok zor bir konudur.

O nedenle, “Ermeni” kelimesi, sıfatı, kimliği, hiçbir zaman yaşamın içindeki doğal yerini ima edemez, normalleşemez. Ermeni ya çok kötüdür, ya çok çok iyidir. Ya yerin dibine batırılır, ya da kutsanır. Ya vatanı satan hainlerdir, ya da kaybettiğimiz en biricik, en mükemmel parçamız, masumiyetimizdir. Bu iki olağanüstü yaklaşım, negatif ve pozitif ırkçılık olarak normal hayatını yaşamak isteyen Ermeninin başına patlar. Çünkü, el üstünde tutulan bir Ermeni kavramı, şartlar değiştiğinde, Ermeni bir biblo olmayı reddedip özne olmaya kalktığında, anında o en kötü sıfatına terfi eder. Tersi de böyledir.

Gezi’de de böyle oldu. Kamuoyunda temsiliyet gücü olan birkaç toplumsal figürün aldıkları pozisyona göre, kimine göre Ermeni bir yurtsever, bir mucize, kimine göre hain veya bölücü oldu yine. Oysa, Ermeniler de, bu ülkede yaşayan her bir birey kadar çeşitli fikir ve duygulara sahip. Bir avuç tanınmış Ermeninin fikirlerinin 50 bin kişilik Türkiyeli Ermeni toplumunu veya dünyadaki sekiz milyon Ermeniyi veya bunlara da eklenebilecek Ermenilere ait tüm tarihsel bagajı temsil edemeyeceği unutuldu.

İster istemez Ermeni temsiliyetini yüklenen insanların, bu temsiliyeti gözlere sokarak istismar ettiklerinden bahsedilebilir. Ama, en nihayetinde, düşkünce de olsa, bu da bir haktır ve bedelini o kişi er veya geç öder. Ama öyle olmuyor Türkiye’de. Bunun bedeli Ermeni sıfatına ciro ediliyor hemen. Olumlu bir tarafı yok bunun. Ermeni, hoşa giden şeyleri yaptığı veya söylediği zamanlarda yüceltildiğinde bile, gerçeklik algısına verdiği zarar kadar Ermeni toplumu da zarar görüyor.

Ermenilik, Gezi krizinde bu nedenle doğal ve gerçekçi olmayacak ölçüde ön plana çıktı. Burada ciddi bir ahlaksızlık sergilendi. Ermeniliğin romantize edilmesi ve onlara dair sorunların kutsallaştırılması, sahip çıkılır gibi yapılmasıyla, aslında sorunların somutlaşması zarar gördü, buradan hükümete yönelik etkili bir söylem geliştirilmeye çalışıldı. Bunda başrolü oynayacak bir veya birkaç Ermeni figüran her zaman bulunabilir. Bulundu da. Bu türden kimlikler, insana hiç emek vermediği, aslında kendisinden de emek vermesinin istenmediği tepeden inme bir kariyer alanı açar. Ne söylediğinizden ziyade, Ermeni olarak ortalıkta dolanmanız kafi gelecektir. Zaten belirli klişeler vardır. Onları tekrarlar ve Ermenilerin de hükümetten ne kadar şikayetçi olduğunu dünyaya bu kimlik üzerinden göstermiş olursunuz.

Ermeniye, Ermeniliğe sahip çıkılmıştır. Böylece, apolitik, apolitik olduğu kadar enerjisi devredilmeye müsait olan bir “direniş”in azınlık unsuru da tamamlanmış olur. Bu arada, geçmişte bir rutin olan Ermenilere ait bir mezarlığa bir meyhane yapılacak olması gibi hadiseler, bir güreşçinin lümpenliği vs. gözlere sokulur. Çünkü bunları yapan AK Parti’dir. Kullanım değeri buradan gelir. Diktatör, bir avuç kalmış bir azınlığa hunharca saldırıyor, onlardan birkaç avuç fazla özgürlükçüler de onların haklarını savunuyordur. Hrant Dink’i de AK Parti öldürtmüştür. Ermenilik, Gezi retoriğinde eksik olan önemli bir eksiği tahkim için kullanılır. Erdoğan’ın devrilmesi için gerekli eksik tamamlanmıştır.
Oysa yakın geçmişte, Ermeni kilisleleri porno oynatan sinemalara dönüştürülmüştür ve bu laik- çağdaş CHP döneminde olmuştur. Ermeni vakıflarının mallarına el konmasını sağlayan 36 beyannamesi uygulaması ise 2002 yılında iktidara gelen AK Parti “diktatörlüğü” döneminde kaldırılmıştır. Muhtemelen yakın bir zamanda Heybeliada Ruhban Okulu’nu da diktatör Erdoğan açacaktır.

Öteki taraf mı?
Gezi’nin sadece Gezi’den ibaret olmadığını, olayın farklı bir noktaya gittiğini ve Gezi romantizmini analiz eden Ermeniler, AK Partililerin bir kısmı tarafından, yine “Bir Ermeni bunları söylüyor, bakın da yurtrsever nasıl olurmuş görün” seviyesinde değerlendirilir, diğerlerinin gözüne sokulur. Bunların bir Ermeni tarafından yazılması, bir Türk tarafından yazılmasından daha değerlidir. Neden öyledir ki! Biz bu ülkenin eşit vatandaşları değil miydik? Bizden çok mu kötü şeyler bekleniyordu da, “iyi”yi yapınca büyük bir saadet yaşanmaktadır?

Öte yandan, Gezi’de aktif rol alan Ermeniler, sol mahalle baskısı ile kısa devre gazeteler de linç edilir. Ermeniler uluslararası şer planının bir parçası haline gelir. Onların, diğer saçmalayanların yanında neden daha fazla sorumluluğu olsun! Onlardan çok mu kötü şeyler bekleniyordu ki, “bunu yaptıklarında” bu kadar tepki görmektedirler?

Bunlar, Ermeni kavramının toplumsal algıda henüz ne kadar dikenli, gerçeküstü bir yerde olduğunu bizlere gösteriyor. Gezi ile tavrımın mensup olduğum ırkla hiçbir ilgisi yok. Ama bu, benden bağımsız bir konu ve evet bu yazının yazılmasını gerektiriyor hala.

İyi Ramazanlar.

12.07.2013

Markar Esayan- Siyaset mühendisliğinin yeni stratejisi

0

Aslında bu sorun Gezi krizi ile ortaya çıkmış bir anomali değil. Türkiye’de görünürde tartışılan konuların değil, “başka bir şeyin yaşandığını” görmek için fazla maharete gerek yok. Ama çok ilginç bir şekilde, bunu gören veya görmek isteyen gözler hala yetersiz. Eskiden değişimin önünü kesmek için devlet şiddeti, o da yeterli olmazsa askerî bir darbe kâfi gelmekteydi. Ancak bugün Türkiye açık toplum olmanın arifesinde ve toplumu antidemokratik olana ikna etmek o kadar kolay değil. Haliyle, geçmişin şiddetinin yerini şimdilerde “vicdan kuaförlüğü”, “dezenformasyon”, “algı mühendisliği” veya “cambaza bak” taktikleri almış durumda.

Bunun derin nedenleri olmalı.

Ülkede sürekli bir kavga vardı ve tartışılan konu ne olursa olsun, kavganın taraflarının pozisyonlarına göre gündem oluşturuluyordu. Türkiye tarihi, totaliter devletin halka ve siyasete ideoloji dayatması halinde ilerlemişti. Haliyle, en önemli tartışmalar, görünürde tartışılan meseleyi değil, sadece bu iktidar savaşının kullandığı malzemeleri ima ediyordu. Her köklü değişim talebinin statüko tarafından “bölücülük” veya “irtica” kırımızı kartıyla karşılanması, statüko bileşenlerinin ise bu kırımızı kartları parlatması ülkeyi spekülatif bir dünyaya savurdu. Sorunlarımız, nedenleri ve çözümleri bağlamından koptu ve yapay bir gerçekliğin içine yuvarlandı.

Türkiye’de 90 yıldır zamanın durabilmesi, bu yapay gerçeklik sayesinde oldu denebilir.
Asıl gerçeği ancak, bu spekülatif dünyayı yaratan siyaset mühendisleri bilebilirdi. Hedefteki mağdur kesimlerin bile aslında nelerin olup bittiğini –hissetmesi belki ama- anlaması çok mümkün değildi. Medyayı kontrol altına aldığınızda, bu yapay gerçekliği çok kolay oluşturabiliyordunuz. Statükonun kullandığı devletin şiddet tekeli bu yapay gerçekliği tahkim ediyor, gerçeği anlatmaya çalışan “zararlı unsurlar” kolayca tasfiye oluyordu. Kürt sorunu yoktu, sadece bebek katilleri vardı. Alevi sorunu yoktu, Dersim isyanı vardı. Dindarların sorunu yoktu, irtica tehdidi vardı. Asker sorunu yoktu, ülkeyi “ahlaki düşkünlük” içindeki siyasilerden koruyan ruhban generaller sınıfı vardı vs.

Kabul etmeli ki, bu çok başarılı bir stratejiydi ve hala bu geçmişin hayaletleriyle mücadele ediliyor. Bu kadar başarılı programlanmış, benimsenmiş, ya sınıfsal, ya ekonomik, ya ideolojik olarak yakınlıklar kurulmuş bir totalitarizmden sıyrılmak kolay değil. Türkiye’de her kurum, her birey bu dönemin izlerini taşır. Özal ile başlayan liberalleşme, özgürleşme hareketlerinin kesintili, çelişkili, çatışmalı halleri, her kesimin totaliter geçmişten farklı düzeylerde etkilenmiş olmasından kaynaklanıyor.

Demokratikleşme süreçleri askere verilen kaba vesayet kavgasından, devletin vatandaşlarına eşit davranması ilkesine doğru narinleştikçe, çoğu demokratın cilalarının dökülmesi, bu kimyasal özdeşlik ile zamanında yüzleşilmemiş olması veya suç ortaklığının yarattığı ahlak kaybından… Herkesin “demokrasi” yolculuğunda çıkış yaptığı kavşak farklı oluyor. Mesela çoğunluk –artık CHP bile- başörtülü kadınların üniversiteye gitmesine karşı çıkamıyor; ama aşama o kadının hâkim, vekil veya cumhurbaşkanı olması “narinliğine” geldiğinde, hiç ummadığınız demokratların, “Başörtüsünde kamuda hizmet alan, hizmet veren ayrışması yapalım” gibi formüllere giriştiğini görebiliyorsunuz.

Gezi öncesinde uç veren, şimdilerde ise çekişmenin ana motifini oluşturan şey, amaç aynı kalmakla birlikte daha tehlikeli hale geldi. Artık iktidar kavgası yukarıda özetini verdiğim klasik karakterini terk etti. Bu çok normal; çünkü Türkiye 10 yıldır önemli bir reform sürecinden geçti. 28 Şubat’ın nasıl tezgâhlandığı, darbelerin iç yüzü, kontrgerilla, Dersim’de aslında ne olduğu, Kürt sorununun bölücülük meselesi değil, ceberut devletin yol açtığı bir şiddetten kaynaklandığı biliniyor. Öte yandan dünyada da SSCB’nin yıkılması, küreselleşmenin ve enformasyon devriminin ağ toplumunu yaratması ile birlikte özgürlük anlayışında bir üst boyuta geçildi. Rusya, Çin gibi dev güçler bile eskisi gibi ellerini kollarını sallayarak totaliterliklerini sürdüremiyor, en azından bu uygulamalarına meşruiyet yaratma ihtiyacı hissediyorlar.

Artık günümüzde siyaset mühendisliği “demokratik değerleri ve özgürlüğü savunma” görüntüsü ardından veriliyor. Tıpkı Batı’nın Mısır’daki darbeyi “Sisi demokrasiyi güçlendiriyor” savıyla desteklediği gibi.

Böyle olunca tehlikeli bir dilemma ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir yanda siyaset mühendisliği ile mücadele ederken, o mühendisliğin araçsallaştırdığı demokrasi sorunlarının önemini de yıpratmamak durumundayız. Örneğin Uludere acısını ve Tek Parti dönemi artığı bir sürü uygulamadan biri olan gayrımüslimlere yönelik kod sisteminin araçsallaştırıldığını görüp, hem orada adaletin yerine gelmesini talep edecek, hem de işin istismar kısmından uzak durmaya çalışacaksınız.

Demokratik her sorunun üzerine akbabalar gibi üşüşen siyaset mühendislerinin vicdan kuaförlüğünü fark ederken, o sorunların öneminin aşınmamasını da düşünmek durumundasınız. Kendi dar cemaatlerinde yıllardır kimin nerede yazması gerektiğine karar veren, gazeteleri basıp “beni eleştiren şu köşe yazarı tez kovulacak” diyebilen, başkalarının köşe yazılarına müdahale edenler, karşınıza basın özgürlüğü kahramanları olarak çıkabilecek. Öte yandan, –sempati duyulmasa bile- işini o veya bu nedenle kaybedenlere sahip çıkılmak zorunda.

Siyasal sistemin işler halde kalmasının gerekliliğini savunmak ve algı mühendislikleri ile mücadele etmekten, ne yazık ki demokrat mesai, enerji boşa harcanmakta. Gerçek sorunları dürüstçe tartışma olanağı da kaybedilmekte. Eğer gerçekten hükümeti doğru yerden ve sonuç alacak şekilde eleştirmek asıl endişe olsaydı, eleştirinin namusunun kaybedilmemesini herkesin önemsemesi gerekirdi. Ama eleştiri siyaseti dizayn etmeye savruldu ve itibarını zedeledi.

Kötü haber ise; bunun sadece zamanın ilerlemesiyle, kendi kendine düzelme ihtimalinin pek olmaması. Sınıfsal kibir sivil siyasete saygı duymayı öğrenmediği müddetçe, bu gerilim ama saklı, ama sarih devam edecek. Yine olgun olanlara daha çok sorumluluk düşecek. Bu gönderme ise, açıkçası toplumsal olarak dindarları, Kürtleri ve hala aklı başında kalan demokrat çevreleri ima ediyor. Şifa bulmanın sırrı da basit: Geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak, Kemalist stratejiyi tamamen terk etmek, ısrarla siyaseti, şeffaflaşmayı ve demokratikleşmeyi savunmak ve gerçekleştirmek, yeni yöntemler karşısında ise daha çok emek verip, ilkelerden sapmadan mücadele etmek.
Eleştirinin namusunu kaybedenleri zamanın ve vicdanların tasfiye etmesi ise en doğrusu.

03.08.2013, İstanbul.