Ana Sayfa Blog Sayfa 395

“Cahil olan Beyaz Türkler” Nil Gülsüm’ün Can Paker ile röportajı

0

Askeri vesayeti ortadan kaldıran Tayyip Erdoğan’ın Türkiye için büyük bir şans olduğunu ifade eden Can Paker, AK Parti’nin girdiği her seçimi açık ara kazanmasını cehalet ve kömüre bağlayan ‘Beyaz Türkler’in kendini kandırdığını söyledi.

‘Beyaz Türkler, neden Tayyip Erdoğan karşıtı bir tavır içinde, Türkiye’de AK Parti ile birlikte nasıl bir dönüşüm yaşandı, Erdoğan’ın liderliği bu ülkeye ne kazandırdı, askeri vesayetin geriletilmesi ne anlam taşıyor?’ sorularını gazeteci Fatih Vural’ın ‘Geriye Bakmak Yok’ biyografi kitabından yola çıkarak Can Paker ile konuştuk. Erdoğan’ın Türkiye için büyük şans olduğunu ifade eden Paker, Erdoğan’ı eleştirenlerin aslında ona siyaset öğretmeye kalktıklarının altını çizerek ‘Kimse tereciye tere satmasın’ dedi.

Güncelden başlamak istiyorum, Siz Ergenekon sürecini, kararlarıyla birlikte nasıl değerlendiriyorsunuz?

Davanın hukuki yanıyla ilgili bir takım tartışmalar devam ediyor. Ben, işin bu noktasını hukukçuolmadığım için bilecek durumda değilim. Türkiye’de bundan önce darbeler yapılmıştır. Burada da ciddi şekilde bir darbe hazırlığı izlenimi görülmektedir. Ergenekon’un altında gerçekten bir darbe planı olduğuna inanıyorum.

Türkiye’de süreç içinde darbelere bakış açısında nasıl bir değişiklik oldu?

28 Şubat’ı da sayarsak şimdiye dek dört darbe gerçekleşmiştir. Ancak bu arada Türk halkı da daha köylü olan yapıdan orta sınıf yapısına geçmiştir. Orta sınıfın karakteri de özgürlüktür. Dolayısıyla bu sınıf, darbelerin yukarıdan aşağıya empoze ettiği yaşama biçimini çok zor kabul eder. 27 Nisan e-muhtırasında gösterilen tavra baktığımız zaman orta sınıfın büyümesiyle yukarıdan darbeyle gelen baskılara karşı koyacak gücün oluştuğunu görüyoruz.

BEYAZ TÜRKLERİ ASKER VAR ETTİ

Beyaz Türkler, ortaya nasıl çıktı?

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Müslümanlar ve Kürtler vardı. Ama Türkiye’deki askerioligarşi, bu gerçek siyasi yapıları iktidara ortak etmemek için irtica ve bölücülük iddialarıyla devre dışı bıraktı. Bu arada sırtını yaslayacağı bir yapıya ihtiyaç duyduğu için de yapay bir zümre oluşturdu. İçlerine benim de dâhil olduğum ‘Beyaz Türkler’ yaratıldı.

Nedir bu kesimin asli özellikleri?

Beyaz Türkler lisan bilirler, Avrupa’ya giderler, okumuş yazmışlardır ve kendilerini Türkiye’nin sahibi olarak görürler. Artı, bunlar 80 küsur yıl gümrüklerde korunarak sanayici yapıldılar. Bu zümre, yıllar yılı ekonomik olarak korundu.

ANADOLULUKTAN RAHATSIZLAR

Ne zamana kadar?

Zaman değişti . Özal dönemi geldi ve Anadolu’da altyapı güçlendi. Bu da ‘Anadolu Aslanları’ dediğimiz yapıyı ortaya çıkardı. Böylece Türkiye’de iki türlü orta sınıf meydana geldi. Bir sınıfCumhuriyet’in koruduğu, diğer sınıf ise hakikaten bileğinin hakkıyla oraya gelenlerdi. Bu iki sınıfher alanda rekabete girdiler.

Beyaz Türkler bu yeni durumun nesinden rahatsız oldular?

Bu yeni sınıfın kendileriyle aynı yerlerde tiyatro izlemeleri hatta Mercedes kullanmaları Beyaz Türkleri rahatsız etti. İslam referanslı insanlar terfi ettirilmedi, başörtülü kızlar okula alınmadı, tacizler oldu. 27 Nisan’dan sonra askerin gücünün azalmasıyla birlikte Beyaz Türklerde bir korku ve çaresizlik başladı.

KENDİLERİNİ KANDIRIYORLAR

Başbakan’a yönelik büyük öfkenin altında bu çaresizlik mi yatıyor?

Evet, tabii. Gezi hadiselerinin içinde yer almaları da bu sebeplerdir. Çok masumane başlayan bu harekete hemen sahip çıktılar. Ayrıca Gezi olaylarında bir provokasyon da kesin vardı. Başbakan’ın hem evini hem ofisini işgal etmek istediler. Bundan daha korkunç bir şey olabilir mi?

AK Parti’ye seçmenin teveccühünü cehalet ve küçük maddi menfaatlerle izaha kalkanlara ne dersiniz?

Bütün seçimleri analiz ettiğimizde halkın bilerek oy verdiğini görmüşüzdür. AK Parti’den en büyük memnuniyet sağlık konusunda. Artık kimse hastane kapılarında beklemiyor. Diğer memnun olunan alan ise mesken sıkıntısının TOKİ ile giderilmiş olması. Yapılan yollar ve eğitim. Bunlara baktığımızda ne cehalet, ne din ne kömür ne de makarna var. Bu iddiaları ortaya atanlar, kendilerini kandırıyorlar. Esas bilmeden oy verenler Beyaz Türkler.

Nasıl?

‘Laiklik elden gidecek’ diyen kim olursa olsun ona oy veriyorlar. Bu partilerin programı var mı, eğitim konusunda, sağlıkta ne yapacaklar diye sormuyorlar. Esas cehalet budur, cahil olan onlardır. AK Parti seçmeni fevkalade bilinçli.

Biyografi kitabınızda Fethullah Hoca’yı ziyaretiniz de yer alıyor. Mehmet Barlas geçtiğimiz günlerde ‘Cemaatler Sivil Toplum Örgütü değil’ dedi. Siz ne düşünüyorsunuz?

Benim dediğim şu; bu bir networktür. Bu networkün belirli hedefleri vardır. Bütün hareket için söyleyemem ama hareketin içinden bazılarının kafasında ‘Biz de siyasetin içinde olalım, karar verelim’ düşüncesi oluşuyor. Karar veremezsiniz… Türkiye’de artık yüzde ellilerde oy alan bir adam sana siyasette ortak olmaz. TESEV de siyasete etki etmek istiyordu, siz de edin. Ama siyasi karar mekanizmasının içinde olamazsınız.

Erdoğan Türkiye için büyük şans

‘Başbakan Erdoğan’ın liderliği Türkiye’ye sizce neler sağladı?

Tayyip Bey, özellikle iki nedenden ötürü Türkiye için büyük şanstır. Türkiye’nin en büyük sorunu asker sorunuydu. Askeri vesayetin olduğu yerde hakkaniyet olmaz. Nitekim uzun yıllar bu vesayet, Müslümanlara irticacı Kürtlere de bölücü diyerek gerçek muhalefet gücü olan bu iki gruba büyük haksızlık yapmıştır.

Geçmiş dönem hükümetleri askeri vesayete tavır koyamaz mıydı?

Türkiye’nin 85 yıl süren asker sorunu vardı. Her ne kadar seçimler olduysa da iktidara gelen siyasiler, sadece ekonomiyle ilgili kararlar aldılar. Siyasete daima asker karar verdi. İşte bu sebeple Tayyip Bey’in en önemli başarısı bu vesayeti ortadan kaldırmasıdır. İkincisi ise açılımdır. Bu ülkede hiçbir hükümet, hiçbir Başbakan ‘Kürt kardeşim’ diyemedi ve bir açılım yapmaya cesaret edemedi. Birbirine bağlı bu iki meselenin çözümü ile ilgili atılan adımlar Tayyip Bey’in çok büyük cesareti ve sezgisi mümkün olabilmiştir.

CHP ile 85 yıldır ayrıştırılmışız

CHP’nin bu kesimden büyük destek almasını değerlendirecek olsanız neler söylersiniz?

Bu durum ilelebet devam etmez. Beyaz Türkler ilk önce yan yana, sonra da beraber yaşamayı öğrenecekler. Tayyip Bey ayrıştırıyor diyorlar, bunlar 85 yıl ayrıştırılmış zaten. Tayyip Bey döneminde ilk defa yan yana gelmişler. Bu yaşananlar da yan yana gelmenin sancıları. Önce ekonomik sebeplerle yan yana gelecekler, sonra birbirlerine âşık olacaklar ve CHP’nin dayandığı laik rey önemini kaybetmeye başlayacak. CHP’nin işi şimdi çok kolay ‘Atatürkçüyüz’ diyor ve yüzde 23’ü alıp oturuyor. Ama yan yana gelme hali tamamlandığında onlar da yeni argümanlar ortaya çıkmak durumunda kalacaklar.

AK Parti’nin çoğu politikalarına destek veriyorsunuz. Bu tavır AK Partili olduğunuzdan mı?

Hayır, ben AK Partili değilim. Ne yapayım ki bugüne kadar benim kafamda olan ve olmasını istediğim demokratik gelişmeleri onlar yapıyor.

Yeni Şafak Gazetesi 22.08.2013

Amerika’da neden darbe olmaz?

Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin darbelerle ilişkisini özetleyen bir şaka vardı.

Soru: “Amerika’da neden hiç askeri darbe olmaz?” Cevap: “Çünkü orada Amerikan Elçiliği yoktur!”

Elbette dünyadaki bütün darbeleri ABD örgütlemedi. Ama Şili’den Türkiye’ye, Pakistan’dan İran’a pek çok ülkede o, kendi kuruluş ilkelerine ihanet ederek çok darbe yaptırdı, çok diktatörle “birlikte çalıştı.”

ABD’nin o muhteşem Bağımsızlık Beyannamesi’nde ifadesini bulan ahlaki ilkeleri rahatlıkla çiğneyebildiği ve son kullanım tarihleri bitene kadar Pinochet ve Müşerref gibi diktatörlerin cinayetlerini örttüğü öteden beri sır değildi.

Pek çokları bunun Soğuk Savaş yıllarına özgü bir günah olduğunu düşünüyordu. Ama Mısır olayı gösterdi ki, bazı günahların tövbesi olmuyor.

**

Hiç kimse Mısır’daki darbenin ABD’nin bilgisi ve onayı dışında gerçekleştiğini söylemesin. Hiç değilse zekamıza hakaret etmesin. Hiç kimse Avrupa Birliği’nin orada olup biteni anlamadığı için “taraflar”a itidal çağrısı yaptığını falan söylemesin.

“Mısır güvenlik güçlerine itidal ve tüm Mısır halkına da ortamı tırmandırıcı daha fazla provokasyondan uzak durmaları çağrısında bulunuyorum” demişAB Dışişleri Yüksek temsilcisi Catherine Ashton. Dalga geçer gibi. Haklı olarak “AB’den çıldırtan Mısır açıklaması” diye veriyor haberi bir gazete.

AB yetkilisinin, tamamen silahsız ve savunmasız insanlarla, onları katleden darbecileri aynı “itidal” çağrısına muhatap “taraflar” olarak koyması zeka kıtlığından kaynaklanmıyor. Aksine, bu kadar bariz bir kötülüğe payandalık ederken demokrasi havariliğine de halel getirmeyecek bir açıklama yapabilmek akıl gerektiriyor.

Ortada kıt olan bir şey var ama bu akıl veya idrak kapasitesi değil.

**

Niye İslam dünyasındaki darbeye para akıtan diktatörleri bırakıp da ABD’ye ve AB’ye kızıyorum? Çünkü Suudi kralının demokrat olma iddiası yok. Kötülüğü desteklerken en azından açık sözlü davranıyor. Arap Baharı’nın Arabistan kıyılarına ulaşması onu endişelendiriyor ve tıpkı bölgedeki diğer rejimler gibi o da kendi halkının Mısır’dan görüp kendi kendisini yönetmeye kalkışmasından korkuyor. Sözüm, zalimlik yaparken asgari bir dürüstlük bile gösteremeyen Batılı demokratik rejimlere.

Onlar bütün bir dünyanın gözleri önünde darbeye darbe demediler, binlerce insan ölürken katille kurbanı “taraflar” olarak eşitlediler ve bunu yaparken kimsenin kendilerine inanmadığını da biliyorlar.

**

Şimdi CIA, 63 yıl sonra bugün, 1953’te İran’da petrolü millileştiren Musaddık’a karşı ordunun gerçekleştirdiği darbedeki sorumluluğunu itiraf ettiğinde kimse şaşırmadı.

Tıpkı yarın Mısır için yapacak olursa şaşırmayacağı gibi.

**

Zalim bir dünyada yaşıyoruz. Doğudaki otoriter rejimler açıkça, Batıdaki demokrasiler usturupluca ayakta tutuyorlar kötülüğü.

Bu “değer bağımsız” dünyada, hakikate şahitlik etmek, yurtta ve cihanda statükonun belirlediği “sulh”e meydan okumak herkesin harcı değil.

ABD ve AB’nin insani değerleri hoyratça harcadığı bir ortamda sadece Türkiye ve birkaç ülke zalime zalim diyerek, dünyanın ve egemen söylemin düzenini bozuyor.

Ve ben ilk kez yaşadığım ülkenin dış politikasından utanç duymuyorum.

Ama dünya hala eskisi gibi dönüyor.

Bu yazı Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Liberallerin ayrışmasının temelleri (1) Kürt meselesi

Liberaller arasında bir ayrışma süreci yaşanıyor. Bu benim için üzücü, ancak, şaşırtıcı olmaktan uzak. Bir bakıma da kaçınılmaz. Hayat böyle bir şey. Birçok kimse bu ayrışmanın Gezi’yle doğduğunu düşünüyor. Gezi’nin katkılarını inkâr etmemekle beraber, sürecin çok daha önceden işlemeye başladığını düşünüyorum. 28 Şubat sürecinin başlarında da bir ayrışma yaşandı. 2006’da benim İzmir’deki konuşmamdan sonra Kemalistlerin şahsıma karşı açtığı linç kam-panyasından etkilenerek kenara çekilenler, saf değiştirenler görüldü. Bunlar nispeten küçük çaplı olduğu için çok dikkat çekmedi. Bu sefer ayrışma gözden kaçırılamayacak kadar büyük ve şiddetli. Peşpeşe birkaç yazıyla bu ayrışmanın temelleriyle ilgili görüşlerimi ve tespitlerimi okuyucularıma aktarmak istiyorum. Şunu peşinen belirtmem gerekir ki, ayrışma derken C. Çandar, H. Cemal gibi gazetecilerle değil, liberal etiketini alenen ve memmuniyetle sahiplenen kimseler arasındaki ilişkilerle ilgili bir durumu kastediyorum. İsmini verdiğim gazetecilerin ve benzerlerinin, daha doğrusu, liberalliğini ilan etmemiş ama bir kısım medyada inatla liberal diye adlandırılan bazı kimselerin durumu ayrı bir konu.

Liberaller arasındaki ayrışmanın beş önemli ayağı olduğu kanaatindeyim. Bunlar; Kürt sorunu, demokrasi davaları, muhafazakâr dindar toplum kesimlerinin ve bu kesimin siyasetçilerinin pozisyonu, Gezi olayları ve son olarak Mısır’daki darbe ve katliamlar. Aslında bu beş faktörü – olayı birbirinden kesin olarak ayırmak çok zor, çünkü çoğu durumda içiçe geçmiş vaziyetteler. Bu yazıda Kürt probleminin ayrışmadaki rolünü, izleyecek dört yazıda diğer konuları ele alacağım. Son yazıda ayrışmanın muhtemel felsefî kökleri hakkında bazı şeyler söyleyecek ve gelecekle ilgili tahmin ve temennilerde bulunacağım.

Türkiye’nin en ağır sorununun Kürt problemi olduğu bana göre açık. Liberallerin birçoğunun da böyle düşündüğünü sanıyorum. Ancak, bütün liberaller Kürt sorununu sebeplerine ve çözümüne aynı açıdan mı bakıyor, emin değilim. Kürt sorunu diye bir sorunun ya olmadığını varsa da Kürtlerin anlayışsızlığı yahut dış güçlerin marifeti sonucu çıktığını düşünenler var. Meselâ, nispeten yaşlı bazı arkadaşlar, mealen, ‘Biz üniversitede okurken Kürt- Türk ayrımı yoktu, hepimiz kardeştik, hatta birbirimize ‘Kürt’ diye şaka yapardık’ gibi sözler sarf ediyor. Şimdi, bu bakışa göre, Kürt problemi 1960’larda, 1970’lerde yoktu, sonradan doğdu. Bunun böyle olmadığını dünya alem biliyor. Daha kötüsü, bu arkadaşlarım, örneğin, Dersim katliamını da meşru görüyor, ‘millî otoritenin tesisi’ için kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Başka kimi arkadaşlarım, yine mealen, ‘ben Türk değilim, değişik etnik kökendenim, ama bir problemim yok. Onların niye problemi oluyor, nerede ayrımcılığa uğruyorlar?’ şeklinde konuşuyor. Bu bakışa göre de Kürt problemi objektif temelden mahrum. Çözüm süreci ise Kürtlere haksız taviz verilmesi hatta T.C.’nin yıkılması anlamına geliyor. Ve bu çizgideki arkadaşlarım kendilerini liberal sayıyor.

Ben, liberal perspektiften bakınca, ciddî bir Kürt probleminin var olduğunu görüyorum. Bu problemin temelinin T.C.’nin bütün vatandaşlarının ‘Türk’ olmasını istemesinde, bunu sağlamak için toplumun Türk olmayan kesimlerine karşı ret, inkâr, asimilasyon, imha politikaları izlemesinde yaptığını düşünüyorum. PKK şiddetini, haksız ve gayri meşru olduğunu kabul ederek, kınıyorum, ama Kürtlerin bütün kültürel taleplerini haklı buluyorum. Hem PKK’nın hem de T.C.’nin Kürt problemini şiddet problemine indirgemesinden hep rahatsız oldum. Barış ve çözüm sürecini sevinçle karşılıyorum ve destekliyorum. Her şeyin, ama herşeyin müzakere edilebilir olduğuna inanıyorum. Devletin şeklini, adını, formatını, resmî dili, eğitim dilini, hürriyet, adâlet ve barışın tesis edilmesi amacı yanında teferruattan ibaret görüyorum.

Burada ana hatları belirtilen bu iki çizgiden hangisi daha liberal? Bu kadar farklı görüşleri savunanların aynı etiketin çatısı altında beraberliği nereye kadar sürebilir? Sanırım bugünlerde vuku bulan ayrışmanın ana kaynaklarından biri Kürt meselesine farklı bakış.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Melezleşme

Bizim basın Ali Bulaç’ın fikirlerine bir türlü alışamadı. Köşe yazıları sık sık “şok yorum”, “olay yorum” gibi başlıklarla sansasyonel haber olarak yer alıyor basında. Yorumu okuyunca bakıyorsunuz ki, “olay” denen şey Bulaç’ın kırk yıldır istikrarlı bir biçimde savunduğu fikirler. Yani hiç de şok olacak bir durum yok.

Dün internet basınında yine böyle büyük heyecanla anons edilen bir yazısı vardı Bulaç’ın.

“Ali Bulaç’tan kadın erkek eşitliği için olay yorum! Bulaç, kamusal alandaki ‘melezleşme’nin ve helal ile haram gibi zıtlıkları eşitlemenin neslin sonunu getireceğini ileri sürdü…”

Olay yoktu, şok yoktu, yazının ana konusu da kadın-erkek eşitliği filan değildi, ama yazdıkları tartışmaya değerdi doğrusu…

Zemzemle rakı

Yazının konusu melezleşmeydi; “postmodernizmin ön plana çıkardığı, her şeyin diğerinin içine girdiği, birbirine dönüştüğü, karıştığı melez kültür”dü.

Bulaç’a göre, yekpareliğe dayalı modernizm yerini “çoğulculuk” adı altında postmodern kamusallığa bırakmıştı. İlki tek renkliydi, ikincisi bütün renklerin birbirine karıştırılmasından ortaya çıkan renksizlikti. Bir başka deyişle, postmodernizm de modernizm gibi eritici bir kazandı. Bu kazandan eğitim, medya, iktisat ve sosyal-aile politikaları sonucunda “melez kültür” doğmaktaydı. Bu farklılıkların, çeşitliliğin korunması değil, birbirine karışması, özgünlüklerini kaybetmesi anlamını taşıyordu. Melezleşmenin tehlikesini “Zemzem suyu ile rakı birbirinden ayrı sıvılardır. Mü’minler Harem’de zemzem içer, helale harama aldırmayanlar da rakı. Melezleşme ideolojisi, zemzem ile rakının önce aynı masada ayrı bardaklarda, arkasından aynı kadehe konulup içilebileceği varsayımına dayanır” benzetmesiyle anlatıyordu.

Kültürel süreçlerde ortaya çıkan iç içe geçişlerin ve değişimlerin de rakı ve zemzem örneğinde olduğu gibi, insanın varlık yapısının “başkalaşmasına”, “fıtratının değişmesine” sebep olduğunu ve bu yüzden de kültürel melezleşmenin insanlık için ciddi tehlike, neredeyse bir felaket olduğunu söylüyordu. Kadın-erkek ilişkilerindeki değişim ve bunun aile yapısına yansıması bu bağlamda verilen örneklerdi.

Ali Bulaç’ın kültürel melezleşmeyle ilgili düşüncelerine de, korkularına da, saflık arayışlarına da katılmıyorum. Besbelli ki, melezleşme onun açısından istenmeyen, benim içinse istenilen bir durum. Postmodern toplumların, farklı renklerin karışımından oluşan bulanık, çamur renkli bir toplumlar olduğunu da düşünmüyorum-dahası daha şimdiden öyle olmadığını görüyorum.

Görüldüğü gibi Bulaç’la aynı olgu karşısında birbirine tamamen zıt fikir ve duygular içindeyiz-ki bu da çok normal. Farklılıktan, çeşitlilikten bunca söz ederken, melezleşme konusundaki bakış farklılıklarımızı sorun edecek değiliz elbette.

Melezleşme önlenebilir mi?

Ama ben konuyu başka bir yere getirmek istiyorum. Velev ki kültürel melezleşme kötü olsun… Önlemek mümkün mü? Ne yazık ki -ya da iyi ki- mümkün değil.

Yaşadığımız kültürel melezleşme süreci iradi bir süreç olmadığı için -tıpkı küreselleşme gibi- engellemek de mümkün değil. Farklı toplumların, dinlerin, ırkların, kültürlerin, zevklerin önce karşı karşıya gelmeleri, sonra birbirlerini etkilemeleri, dönüştürmeleri, iç içe geçişlerle melezleşmeleri “melezleşme ideolojisi” öyle vazettiği için olmuyor. İnsanlar artık kapalı topluluklar içinde yaşamadığı için; dünya koskoca bir açık topluma dönüştüğü için; ağaçlar gibi doğdukları yere kakılıp kalmayıp göçmen kuşlar gibi dolaştıkları için; herkes kendisininkinden farklı yaşamlar da olduğunu gördüğü ve hatta o yaşamlara “dokunabildiği” için; dünya koskoca bir global köye dönüştüğü, ekonomik olarak entegre hale geldiği için böyle oluyor.

Kültürel melezleşmeyi insan fıtratına karşı bir provokasyon olarak görenler başta olmak üzere herkesin, bu sürecin önlenemezliğini anlaması önemli. Zira bunu görmediğiniz takdirde, önüne geçmek için izleyebileceğiniz yol sizi insan tabiatına en aykırı noktaya sürükleyebilir:

“Bozulmasını” istemediğiniz topluluğu melezleşmeden korumak için hem o topluluk içindeki farklılıkları bastırmak ve “insan fıtratına uygun” bulduğunuz ilişkiler biçimini, kültürü ve yaşam tarzını toplumun bütün üyelerine dayatmak zorunda kalırsınız hem de o topluluğun kendi dışındaki diğer topluluklarla bütün bağlarını koparıp tamamen içe kapalı bir toplum haline getirirsiniz. Ki, bütün bunları zora dayanmadan yapmanız da mümkün değildir.

Zora dayalı bir toplumsal düzen “insan fıtratına” ne kadar uygundur, onu da takdirinize bırakıyorum.

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bir grup aydın bir parkta topluca aklını kaybetti

“Herkes görmek istediği Gezi’yi gördü”

Röportaj: Maaz İbrahimoğlu, Milat Gazetesi

Gezi Direnişi’nde birçok çevre kendi içinde bir kutuplaşma yaşadı. Sarsıcı bir süreçti değil mi? 

Öyleydi. Demokratlar da bölündü. Birçok insan bir daha konuşamaz hale geldi. Eğer bu akıl tutulması böyle devam edecek olursa, bir gün Gezi olaylarını yazan tarihçiler şöyle söyleyecek; “Yıl 2013’tü, birbiriyle kavga eden Türkiyeli bir grup aydın bir parkta topluca aklını kaybetti.”

Ama şimdi değişti diyorsunuz…

Gezi Parkı’ndaki hoyratça müdahale bir ilki, çokları için siyah ile beyazın birbirine karışmasını ifade ediyordu. “Doğru ile yanlışın birbirine karışmasından hep yanlış kazançlı çıkar” der bir düşünür. Sonrası tam da öyle oldu. Hükümetin parktaki yüzü bazı demokratları çok fazla sarstı, eski bagajlar yeniden canlandı, hatta eski arkadaşlıklar da. Ve onları bambaşka bir noktaya savurdu. Bazıları, CHP veya ulusalcı kanatta kalan eski arkadaşlarıyla yeniden buluşup dertleşmeye başladı. Öyle sanıyorum ki, aşırı tepki vermelerinin polisin tutumunu veya hükümetin hatalarını epeyce aşan böyle bir arkaplanı da vardı.

Neden peki?

Galiba geçmişten gelen pek çok şey açığa çıktı. Demokratikleşme sürecinde birlikte mücadele ederken ötelenen ideolojik önyargılar nüksetti, sınıf refleksleri ortaya çıktı. Bu süreçte pek çok insanın kötü bir sınav verdiğini ve kaybettiğini düşünüyorum. Muhtemelen başkaları da benim için düşünüyordur.

Şimdi değişen ne oldu o halde?

Bu refleks ve önyargılar eskiden de vardı ama her şeyin siyah beyaz olduğu günlerde, bu bagaj pek çok demokratın safta yan yana durmasını engellemiyordu. İçlerine tam sinmese bile, örneğin Ak Parti’nin demokrasi konusunda şöyle veya böyle adım atmaya CHP ve MHP ekseninin ise engellemeye çalıştığı dönemde belirginleşmiyordu belki de.

Son yazınızda belirtmiştiniz, bir arkadaşınızla tartıştığınızı…

Olaydan sonra hükümete güveninin kalmadığını söyleyen ve Çözüm Süreci’ne ilişkin anlamsız eleştiriler yapan bir arkadaşıma “Gezi Parkı bu ülkede şahit olduğumuz ne en korkunç olay, ne de ilk. O halde önceki her şeyden farklı olarak, örneğin Roboski’den farklı olarak bu olayın neden seni böylesine etkilediği üzerine bir düşün” dedim. Ama bu argümandan çok etkilendiğini sanmıyorum. Çünkü bu sadece akıl mantık meselesi değil.

“Gezi eylemleri meşruluğunu kaybetti”

Sizin tutumunuz ne oldu bu ayrışmada?

Başlangıçtaki müdahaleyi yanlış buldum ve eleştirdim. Ama sonrasında işin rengi değişti. Gerçekten de orada, ülkeyi yönetilemez hale götürecek bir kaos için uğraşan bir irade de devrede görünüyordu. Bireylere yönelik şiddete, ırkçı ve derin medyanın manipülasyonu eşlik etti ve “Gezi eylemleri” meşruluğunu kısa sürede kaybetti. Hükümet tüm sert söylemlerine rağmen bir şekilde geri adım attığında ise bazı çevreler ısrarla ve inatla gerilimi sündürmek için elinden geleni yaptı. Altı can gitti ve bundan sadece olayı kötü yöneten hükümet değil, fırsat bu fırsat gerilimi derinleştirmeye yönelik sürekli çağrı yapan, olayın nereye gittiğini göre göre olayı kanırtanlar da sorumlu. Ama hiçbir ahlaki sorumluluk hissetmiyorlar gördüğüm kadarıyla. Bir hususu atlamamak gerek, bütün bunlar, oraya gidenler arasındaki demokratların varlığını perdelememeli. İki durumu ayrı ayrı görmek gerek. Liberal gençler de oradaydı, İslamcılar da. Büyük bölümü işin rengi değiştiğinde ayrılsa bile…

Olayın başına dönelim. Kolektif bir tepkiydi ortaya çıkan. Neye bağlamalı bunu?

Elbette sadece ağaç meselesi değildi. Uzun bir zamanın biriktirdiği muhalefet, bir parkı koruma duyarlılığı gibi kimsenin itiraz edemeyeceği meşru bir kanal üzerinden bir patlama şeklinde açığa çıktı. Hükümeti geriden eleştirenlerle ileriden eleştirenler, ulusalcılar ile demokratlar birlikte tepki verdi. Erdoğan karşıtlığı onları bir süre için bir araya getirdi. Ulusalcılar oradaki Kürtlere tahammül ettiler, Kemalistler demokratların sloganlarını görmezden geldi.

Guardian, “İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı” diyor. Gerçekten böyle mi oldu?

Oradaki insanlara karşı kullandığı dışlayıcı dil ve protestoya müdahale ediş biçimi bakımından başlangıçta evet. Bunlar belki de söylendiği gibi lokal kalabilecek bir sorunu kolektif bir sorun haline getirmenin ilk adımıydı. Ama tüm hikaye bundan ibaret değil. Herkes orada aynı amaçla bir araya gelmedi. Özellikle ikinci ve üçüncü günde kendisini gösteren bir başka tür bir şiddet daha vardı. Olayın rengi değişti. Ankara ve İstanbul’da bazı grupların hedefi doğrudan Başbakanlık ofisleriydi. Hükümet bu noktada planlı bir kalkışmayla karşı karşıya olduğunu düşündü. Planlı veya değil ama kayda değer bir kaygıydı bu. “Eğer oradan Mısır’da basılan İhvan merkezindeki gibi bir fotoğraf verilseydi, bugün farklı bir ülkede olabilirdik” diyordu biri.

Tek bir boyutu yok diyebiliriz o halde bu meselenin…

Meselenin bu boyutunu bilmem ama birçok insana nefret temelli saldırı suçu olarak yansıyan insan hakları ihlalleri yaşandığını yakinen biliyorum. Başörtülü kadınlar birçok ildeki “Gezi Eylemleri” esnasında saldırıya uğradı. Genç kadınların twitterda birbirlerine “orada ulusalcılar var, güvenli değil, şuradan geçin” şeklinde uyarı mesajları gönderdikleri bir ülke olmanın utancını yaşadık. Bazıları “olmamıştır” diyerek veya devletin geleneksel “münferit” söylemini tekrarlayarak bunu küçümsemeye çalıştı ama vardı bu kötülük ve münferit falan da değildi. Kesin olan bir şey vardı: Gezi eylemleri sadece Gezi’dekinden ibaret değildi. Ama herkes görmek istediği Gezi’yi gördü.

Etyen Mahçupyan, “Gezi gençliği ve hele Taksim Dayanışması denen kart abiler hareketi en az Başbakan kadar otoriter bir çizgi izliyor” diyerek Gezi sözcülerinin eylemcilerden kopuk olduğunu belirtti.

Onların dili de kınadıklarından daha az buyurgan değildi. “Sizin dediğiniz olmayacak, yargıya bırakmayız, referandum da olmaz” derseniz, ben de “sizin dediğinizin olmasının meşruluğu nereden geliyor?” diye sorarım. İktidarı ne kadar eleştirirsem eleştireyim, ben bu zihniyetin iktidar olmasından daha çok korkarım. Çünkü Tek Parti Dönemini ve sonrasında 70’li yılların solculuğunu ifade eden tipik totaliter dil bu. Demokrasilerde bir parkın nasıl düzenleneceğine ilişkin karar son tahlilde seçilmiş siyasi aktörlerindir, kendisini buna yetkili hissedenlerin değil. Cihangir’in seçkinlerinin Dolapdere’deki berberden daha fazla belirleyici olması gerektiğini iddia edemez bir demokrat. Ama Türkiye’de eder.

“Dünyada Müslüman demokratların imajı ciddi anlamda tahrip oldu”

Ayrıca AKP iktidarı basiretsiz siyasetin bedelini belki oy kaybı ile ödemeyecek. Ancak kutuplaşmanın ve sosyal kırılmanın niteliksel sonuçlarını bir yük olarak taşımak zorunda kalacak. Bu ‘yük’ İslami kesimin günümüz dünyasında meşru ve adil bir yönetim kurabilme yeteneğinin sorgulanmasını ifade ediyor ve bu değerlendirmenin Batı dünyasındaki Türkiye karşıtları tarafından hayâsızca kullanılması kimseyi şaşırtmamalı” yorumunu yaptı Mahçupyan.  Siz ne dersiniz?

Kriz zamanları, adil ve demokrat olanlarla olmayanları ayırmak için bir fırsat sunuyor bize. Etyen Mahçupyan, duruşu ve bilgece yorumlarıyla, böyle bir dönemde beklenen adil sesi vermesiyle, sürece damgasını vuran birkaç isimden biri oldu.

Mahçupyan’ın sözlerine dönecek olursak…

Evet, Ak Parti gerçekten oy artırmış olabilir, gelen oy gidenden fazla olabilir. Çünkü Ak Parti’nin ağırlıklı olarak oy aldığı alt ve orta sınıflar, ikinci günden itibaren ağaçların ötesindekinden kaygı duymaya başladılar. Tava tencere sesleri onları ürkütücü bir yakın geçmişe, çocuklarının geleceğinin çalındığı 28 Şubat günlerine götürdü. Gezi’de gördükleri sadece bir çevre duyarlılığı değildi; onun üzerinden kendi iradelerinin ezilmek istendiğini hissettiler. Ve bu algı, hükümete yönelik eleştirileri erteleyip onun yanında durmaları gibi bir sonuç ortaya çıkardı. Gezi, Erdoğan karşıtlığı üzerinden birlikteliğe ulaşınca toplumun diğer kesimi de yine Erdoğan tarafında birleşmekle tehlikeyi def edebileceğini düşündü. Nefretin vücut bulduğu seçilmişi destekleyerek geçmiş kabusları uzaklaştırmaya çalıştı.

Korkunun nasıl bir anlamı vardı onlar için?

Yani “Gezi parkıyla ilgili hükümetin yaptığı düzenlemeyi eleştirebiliriz ama galiba bu insanlar eğer gücü tekrar ellerine geçirecek olurlarsa bizi eskisi gibi bir tür parya durumuna getirecekler” diye korkmaya başladılar. “Parktı, çevreydi derken, alavere dalavere iktidar bizim seçtiğimiz insanların elinden yine alınacak” diye korktular. Bu korkuyla beraber 27 Mayıs ve 12 Mart sürecindeki özellikle kitlesel gösterilerin militarizmi getiren işlevleri akıllara geldi. Bu nedenle tekrar hükümetin yanında toplandılar. Kazlıçeşme’deki devasa mitingde, daha önce hiçbir Ak Parti mitingine katılmamış olanlar da vardı.

Haklı bir korku muydu bu?

İktidarın defalarca böyle el değiştirdiği bir ülkede kim haksız diyebilir? Eylem Planları”nı, komutanların yakın dönemdeki tehditkâr ses kayıtlarını hatırladıkça, Gezi eylemlerini hararetle destekleyen bazı ırkçı, ulusalcı, nasyonal sosyalist çevrelere ve yayın organlarına bakınca, devletin derinlerindeki bazı kötü ruhların devrede olabileceğini akla getirmek için paranoyak olmak gerekmiyor.

Dünyada nasıl algılandı bu olay?

Hükümetin krizi iyi idare edememesi gerçekten de hem ülke içinde, hem dünyada vermeye çalıştığı siyaset üstü mesajı, günümüz dünyasına adalet temelli bir eleştiri getirme iddiasını zedeledi. Dünyada Ak Parti’nin, Erdoğan’ın ve yükselen ekonomisi ve demokrasisiyle Türkiye’nin karizması ciddi anlamda tahrip oldu. Ak Parti Hükümeti, sadece dünyada küresel statükoya itiraz potansiyeli olan bir siyasi aktör değil, aynı zamanda İslam dünyasında demokrasinin taşıyıcısı olan Müslüman demokrat bir hükümet olarak görülüyor ve bütün bir coğrafyada ilgiyle izleniyordu. Arap dünyasındaki seküler elit açısından bile. Türkiye’den yansıyan dehşet görüntüleri, buradaki durumun çok vahim olduğu şeklinde bir algı oluşturdu. O bakımdan dışarıda çok şey götürdüğü söylenebilir. İslam dünyasına demokrasiyi layık görmeyen bazı Batılılar ile Doğu’daki anti-demokratik elit bu imajdan farklı gerekçelerle memnun görünüyor.

“Gezi Eylemlerinin bir ekonomi politiği var”

Bu eylemde sınıfsal farklılıklara işaret ettiniz? Bunları biraz açar mısınız?

Türkiye’de ciddi bir dönüşüm var. Ekonomik ve sınıfsal bakımdan önemli bir dönüşüm bu. Eskinin avantajlıları, Kazım Berzeg’in “eski sınıf” diye tanımladığı ayrıcalıklı kesimler, eşit olmayı hazmedemediler. Gezi olayı yaşanmadan çok önce de, Avrupa Birliği reformları gümbür gümbür devam ederken de bu kesimde ciddi anlamda bir tepki vardı. Hatta Ak Parti kurulduğundan beri. Varlıklı semtlerin sakinlerinden, bazı özel okullardan mezun olanlardan AK Parti’ye üye olanlar, oy vereceğini açıklayanlar çok ciddi bir şekilde tepki alıyor ve adeta tecrit ediliyorlardı. O sınıf Ak Parti’yi hiç içine sindiremedi. Onların dünya görüşünü ve sembollerini de. Ünlü bir tiyatro sanatçısı, başörtülü kadınların Nişantaşı’daki kafelerde para verilerek oturtulduğunu bile iddia edebildi. Yalan söylediğini düşünmüyordu bence, hakikaten inanıyordu bunun ancak böyle olabileceğine. İşin kötüsü, bu ruh hali sadece ona özgü değildi. İlginç olan, sosyalist Türk solunun dine ilişkin hastalıklı bakışı yüzünden bu sınıfsallığı hiç görmemesi.

Buradaki sınıfsal refleksi de görmek lazım yani…

Evet… Eskinin egemenleri yeni sınıflara çok tahammüllü değiller. Ama hep böyledir bu. Türkiye’deki egemen sınıfa özgü değil. Dikkat edin tencere –tavalı eylemler en yaygın olarak zengin semtlerde yapıldı. Varoşlarda, yoksul semtlerde bu tarz eylemlerin neredeyse hiç olmaması tesadüf değil. Yani Cihangir, Fulya, Nişantaşı yıkılırken Bağcılar’da ya da Sultanbeyli’de ses bile çıkmaması sadece duyarsızlıkla açıklanamaz. Duyarlılığın ve duyarsızlığın da bir ekonomi-politiği var.

Bunu görmek çoklarını rahatsız ediyor değil mi?

Öyle ama durum bu. Aleviler dışında alt ve orta sınıflardan bu eylemlere yaygın bir destek olmadı. Özellikle bu olayların tırmandığı günlerde Ankara’da, Hatay’daki gösterilerde daha çok Aleviler vardı ve Ali İsmail Korkmaz örneğinde hayatını kaybedenler daha çok onlar oldu. Bu da hükümetin kulağına küpe olmalı. Çünkü “çözemediğiniz sorun başka bir alanda karşınıza çıkar ve siz şaşırır kalırsınız” diye çok yazdım söyledim daha önce. Hala da yapılması gereken bu: Alevi Sorununu hak temelli biçimde çözmek.

Birçok yazar Gezi’deki kitleye sürekli bir apolitik imaj pompalandı. Oradaki kitleye insani bir talep imajı verildi. Böylece ideolojik-politik olan hasıraltı edilmeye çalışıldı.

Oysa benim gördüğüm Gezi’deki parti, dernek gibi politik kurumları çıkardığımızda ortada hiç de apolitik bir kitle kalmıyordu…

Orada elbette bir politik duruş vardı ve bu kötü bir şey değil. Politik mesaj her zaman doğrudan verilmez. Örneğin Erdoğan’ı destekleyen alt sınıflardan bir birey, “Hitabeti iyi, güzel konuşuyor, çok dindar bir insan” gibi bir gerekçe dile getiriyor. Sınıfsal olarak karşı çıkan ise “Dili kötü, falanca konuda yaptığı hataydı” diyor. Her ikisini söylediği aynı anda doğru olabilir. Ama ikisi de tek başına bir gerekçe değildir.

Gezi de Kürtler vardı ama bu eylem onlar için epeyce elit kaldı. Çünkü oradaki kitlenin sahip olduğu internet ve İphonelar Kürtlerde yoktu. Yani Kürtler sosyal medyada kendilerini ifade edemediler. Ayrıca “Kürtler dışarı” ya da polise “bize niye gaz sıkıyorsunuz gidin Kürtlere sıkın” diyen bir zihniyet de vardı; gözardı edilmeye çalışılsa da… Siz Kürtlerin konumunu nasıl görüyorsunuz?

Genelde Kürtlerin, özelde BDP’nin tavrını olumlu buluyorum. BDP oradaki yanlışı eleştirdi ama ırkçı, cinsiyetçi, ulusalcı, ittihatçı, Kemalist renklerin birleşmesini görünce de kendisini o rengin dışına çıkardı. Ve bunun çözüm sürecini baltalayan bir girişime doğru evirilme potansiyelinin de erken farkına vardı. Ama BDP’de hala arkaik Türk solunu gereğinden fazla önemseyen bir yaklaşım tarzı var.

“Ak Parti ile liberallerin ittifakı sona mı erdi?”

Bu güne kadar Erdoğan’a destek veren pek çok demokrat yazar Gezi’de Erdoğan’ı suçladı. Yine liberallerin Ak Parti’yle ittifakının sona erdiği söylendi. Cengiz Çandar bir yazısında; ‘Ak Parti’yi iktidara getiren ‘geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği’ hükmünü verdi. Gerçekten bu koalisyon sonsuza dek sona mı erdi?

Malum, bazı liberalimsi yazarlar her sene bu ittifakın sonlandığını açıklarlar. Buna itibar edecek olursak, her yıl sonlandığına göre, ittifakın arada biz fark etmeden sürekli yenilendiği sonucuna varırız. Oysa yok böyle bir ittifak. Ama ille de bu kavramı kullanacaksak, ben temel bazı değerler ve ilkelerle ittifak içinde olduğumu söyleyebilirim.

Değerlerle ittifaktan kastınız ne?

Ben Kürt sorununa barışçı çözümle ittifak içindeyim. Alevilerin haklarının iade edilmesini, başörtülü kadınların kamusal alanda ayrımcılığa tabi tutulmamasını istiyorum. Lozan bahane edilmeden azınlıkların bütün haklarının iade edilmesini istiyorum. Ben bunları savunurken karşımda iki ana eksen var; birisi şöyle ya da böyle bu ilkelere göre adım atan hükümet, diğeri ise onun karşısında durup, hep daha geri bir noktadan, engellemeye çalışan CHP-MHP. Bu durum devam ettikçe bu ittifak görüntüsü de devam eder. Çünkü bütün yaşananlara rağmen Ak Parti hükümeti hala bu ülkenin en demokratik siyasi aktörü.

Daha çok bir yan yana gelişten söz ediyorsunuz o zaman…

Öyle de denebilir. Ben kendi gündemimi izliyorum ve bu yolda yanımdaki siyasi aktörle yan yana görünmekten rahatsız olmam. İdeolojik önyargıları veya sınıfa sadakatleri nedeniyle “Akepeli görünmeme” kompleksine sahip olanlardan da değilim. Bu nedenle bu tarz değerlendirmeler yapmak mantıklı değil ve ufuk açıcı değerlendirmeleriyle bildiğimiz yazarlara yakışmıyor. Yarın örneğin Tekke Türbe yasağını kaldırmaya en yakın siyasi aktör hangisidir? Cevabı biliyoruz. Bunu yapmak istediğinde desteklemeyecek miyiz? O zaman da o “koalisyon” görüntüsü olmayacak mı? Bunu söyleyenler kendileri ne yapacak? “Ben bu hükümete küstüm, desteklemiyorum” mu diyecek?

AK Partinin yükselişini statükocu muhalefetle durduramayan CHP, bu sefer topyekûn bir demokratik söyleme dönüştü. CHP bunu devam ettirebilecek mi yoksa Gezi için bir manevra mı yapıyor?  

Ben pek öyle bir söylem görmüyorum. Demokratlık CHP için sürdürülebilir değil. Yarın Sivil anayasa, devletin ideolojik tarafsızlığı, anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesi söz konusu olduğu zaman CHP eski fabrika ayarlarına geri dönmek zorunda kalacak.

Bundan sonra ne olmalı, hükümet ne yapmalı?

Kapsamlı bir demokratikleşmeye girişmeli, dilini üslubunu değiştirmeli, ulaşımı engellemedikçe bütün alanları toplantı ve gösterilere açmalı ve burada sınır sadece başka bireylerin hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkı olmalı. O sıkça sözü edilen “Gezi ruhu” varsa ve bu ruh iddia edildiği gibi demokratsa, yarın anadilde eğitim veya başörtülü kadınlara kamuda çalışma hakkını iade etmeyi gündeme getirdiğinde, bakalım bu koalisyon haklardan yana taraf olacak mı. Olursa ne ala, ama olmazsa bu illüzyon da dağılmış olacak. Her iki durumda da görüntü netleşecek, gerçek ortaya çıkacak.

“Mısır’daki cunta yenilecek”

Biraz da gündemdeki diğer bir konuyu ele alalım. Mısır’daki darbe Türkiye’de başta CHP’li Birgül Ayman Güler olmak üzere pek çok kişi tarafından savunuldu.

Mısır için neyi istediğinize söyleyin, size Türkiye için neyi istediğinizi söyleyelim. CHP’den birilerinin darbeyi savunması haber değeri taşımıyor. Ve galiba bazı şeyler hiç değişmiyor. Ama Türkiye’de herkes açık sözlü değil. Çoğu daha kötüsünü yaptı, siyaseten doğruculuğun sınırlarını ihlal etmeden darbeye utanç verici bahaneler üretmeye çalıştı. Mısır’ın demokratik bir seçimle gelen meşru yöneticilerinin hatalarını mercek altına almakla kalmadı, bunları sürekli olarak darbe tartışmasının içine kattı. Sanki ikisi aynı terazide tartılırmış gibi.

Siz Mısır’daki darbenin nasıl sonuç vereceğini düşünüyorsunuz? Mursi görevine geri dönebilir mi?

Darbe yenilecek. Çünkü cin şişeden çıktı ve artık hiçbir firavun eskisi gibi, eskisi kadar rahat edemeyecek, Mısır’da da bölgede de. Mursi’nin göreve dönüp dönemeyeceğini oradaki mücadelenin niteliği belirleyecek. Ama silah zoruyla hakkı gasp edilenler bir şekilde daha güçlü biçimde geri dönecek, Mursi’li veya değil, bunu biliyorum.

Türkiye’nin Suriye politikasındaki değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizim kırmızı çizgilerimiz vardı. kerameti kendinden menkul bürokratlar tarafından çizilen sınırlarımız. Bunlardan biri sınırların öte yanında bir Kürt devletine veya oluşumuna asla izin vermemekti, diğeri de komşu ülkelerin toprak bütünlüğünü korumak. Eski Türkiye’nin korkularıydı bunlar. Kendi Kürtlerinin varlığını inkar eden, yaptığının haksızlığını da bilen, bu yüzden de sürekli savunmada olan bir Türkiye. Ve onun dar görüşlü diplomatlarınca günü idare etmeye yönelik açıklamalarıyla yürütülmeye çalışılan bir dış politikası. Şimdi inkarı sonlandırmış ve Çözüm Sürecinde bir ülke ve artık ufku çok daha geniş bir dış politika var. Öyle ki, PYD lideri Türkiye’ye geliyor ve bir anda bütün tabular altüst oluyor.

PYD başkanı Türkiye’ye geldi. Türkiye Suriye Kürtlerine yönelik nasıl bir politika geliştirmeli?

Suriye’nin geleceğine, Suriye Kürdistanı’nın özgür Suriye’nin bir parçası olup olmayacağına, olacaksa statüsüne Suriye halkı karar verecektir ve başkalarına da bunu tanımak düşer. Siz içeride sorununuzu çözerseniz, bu ihtimallerden hiçbiri sizi tehdit edemez. Bakın, daha sorun tam çözülmediği halde, çözüm sürecinde olduğumuz için ülke ne kadar özgüvenli hale geldi. Irak Kürdistanı ile ilişkiler için de geçerli bu. Benim için Suriye’nin bütünlüğünden daha önemlisi, Esad diktatörlüğünün daha fazla can almadan alaşağı edilmesidir. Bu bağlamda oradaki tüm grupların demokratik dayanışma içinde aynı safta olmalarını dilerim.

Milat Gazetesi, 20.08.2013

‘Bir grup aydın bir parkta topluca aklını kaybetti.” Maaz İbrahimoğlu’nun röportajı

0

Son zamanlarda dış basın bir hayli Türkiye ile ilgilenir oldu. IMF borcunun bitmesi, çözüm sürecinin başlaması ve hükümet yetkililerinin PYD ile Kahire’de başlayan yakınlaşması dünya kamuoyunun gözünden kaçmadı. Bunların ardından başlayan Gezi süreciyle ortam bir hayli gerildi. Derken statükocu eski dünya düzeni geri. Esed yerinde kaldı, Mısır’da darbe yapıldı, Tunus ve Libya gibi yerlerden halkın talepleri manipüle edildi. Tüm bu olayların arasında bugüne kadar demokrat kimliğiyle önplana çıkan bir sürü yazar çizer aniden AK Parti karşıtlığıyla hareket etmeye başladı. Peki bundan sonra ne olacak? Başta Gezi olayları olmak üzere Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde neler değişecek? Tüm bunları Prof. Dr. Bekir Berat Özipek’le konuştuk. 

“Herkes görmek istediği Gezi’yi gördü”

Gezi Direnişi’nde birçok çevre kendi içinde bir kutuplaşma yaşadı. Sarsıcı bir süreçti değil mi? 

Öyleydi. Demokratlar da bölündü. Birçok insan bir daha konuşamaz hale geldi. Eğer bu akıl tutulması böyle devam edecek olursa, bir gün Gezi olaylarını yazan tarihçiler şöyle söyleyecek; “Yıl 2013’tü, birbiriyle kavga eden Türkiyeli bir grup aydın bir parkta topluca aklını kaybetti.”

 

Ama şimdi değişti diyorsunuz…

Gezi Parkı’ndaki hoyratça müdahale bir ilki, çokları için siyah ile beyazın birbirine karışmasını ifade ediyordu. “Doğru ile yanlışın birbirine karışmasından hep yanlış kazançlı çıkar” der bir düşünür. Sonrası tam da öyle oldu. Hükümetin parktaki yüzü bazı demokratları çok fazla sarstı, eski bagajlar yeniden canlandı, hatta eski arkadaşlıklar da. Ve onları bambaşka bir noktaya savurdu. Bazıları, CHP veya ulusalcı kanatta kalan eski arkadaşlarıyla yeniden buluşup dertleşmeye başladı. Öyle sanıyorum ki, aşırı tepki vermelerinin polisin tutumunu veya hükümetin hatalarını epeyce aşan böyle bir arkaplanı da vardı.

 

Neden peki?

Galiba geçmişten gelen pek çok şey açığa çıktı. Demokratikleşme sürecinde birlikte mücadele ederken ötelenen ideolojik önyargılar nüksetti, sınıf refleksleri ortaya çıktı. Bu süreçte pek çok insanın kötü bir sınav verdiğini ve kaybettiğini düşünüyorum. Muhtemelen başkaları da benim için düşünüyordur.

 

Şimdi değişen ne oldu o halde?

Bu refleks ve önyargılar eskiden de vardı ama her şeyin siyah beyaz olduğu günlerde, bu bagaj pek çok demokratın safta yan yana durmasını engellemiyordu. İçlerine tam sinmese bile, örneğin Ak Parti’nin demokrasi konusunda şöyle veya böyle adım atmaya CHP ve MHP ekseninin ise engellemeye çalıştığı dönemde belirginleşmiyordu belki de.

 

Son yazınızda belirtmiştiniz, bir arkadaşınızla tartıştığınızı…

Olaydan sonra hükümete güveninin kalmadığını söyleyen ve Çözüm Süreci’ne ilişkin anlamsız eleştiriler yapan bir arkadaşıma “Gezi Parkı bu ülkede şahit olduğumuz ne en korkunç olay, ne de ilk. O halde önceki her şeyden farklı olarak, örneğin Roboski’den farklı olarak bu olayın neden seni böylesine etkilediği üzerine bir düşün” dedim. Ama bu argümandan çok etkilendiğini sanmıyorum. Çünkü bu sadece akıl mantık meselesi değil.

 

“Gezi eylemleri meşruluğunu kaybetti”

Sizin tutumunuz ne oldu bu ayrışmada?

Başlangıçtaki müdahaleyi yanlış buldum ve eleştirdim. Ama sonrasında işin rengi değişti. Gerçekten de orada, ülkeyi yönetilemez hale götürecek bir kaos için uğraşan bir irade de devrede görünüyordu. Bireylere yönelik şiddete, ırkçı ve derin medyanın manipülasyonu eşlik etti ve “Gezi eylemleri” meşruluğunu kısa sürede kaybetti. Hükümet tüm sert söylemlerine rağmen bir şekilde geri adım attığında ise bazı çevreler ısrarla ve inatla gerilimi sündürmek için elinden geleni yaptı. Altı can gitti ve bundan sadece olayı kötü yöneten hükümet değil, fırsat bu fırsat gerilimi derinleştirmeye yönelik sürekli çağrı yapan, olayın nereye gittiğini göre göre olayı kanırtanlar da sorumlu. Ama hiçbir ahlaki sorumluluk hissetmiyorlar gördüğüm kadarıyla. Bir hususu atlamamak gerek, bütün bunlar, oraya gidenler arasındaki demokratların varlığını perdelememeli. İki durumu ayrı ayrı görmek gerek. Liberal gençler de oradaydı, İslamcılar da. Büyük bölümü işin rengi değiştiğinde ayrılsa bile…

 

Olayın başına dönelim. Kolektif bir tepkiydi ortaya çıkan. Neye bağlamalı bunu?

Elbette sadece ağaç meselesi değildi. Uzun bir zamanın biriktirdiği muhalefet, bir parkı koruma duyarlılığı gibi kimsenin itiraz edemeyeceği meşru bir kanal üzerinden bir patlama şeklinde açığa çıktı. Hükümeti geriden eleştirenlerle ileriden eleştirenler, ulusalcılar ile demokratlar birlikte tepki verdi. Erdoğan karşıtlığı onları bir süre için bir araya getirdi. Ulusalcılar oradaki Kürtlere tahammül ettiler, Kemalistler demokratların sloganlarını görmezden geldi.

 

Guardian, “İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı” diyor. Gerçekten böyle mi oldu?

Oradaki insanlara karşı kullandığı dışlayıcı dil ve protestoya müdahale ediş biçimi bakımından başlangıçta evet. Bunlar belki de söylendiği gibi lokal kalabilecek bir sorunu kolektif bir sorun haline getirmenin ilk adımıydı. Ama tüm hikaye bundan ibaret değil. Herkes orada aynı amaçla bir araya gelmedi. Özellikle ikinci ve üçüncü günde kendisini gösteren bir başka tür bir şiddet daha vardı. Olayın rengi değişti. Ankara ve İstanbul’da bazı grupların hedefi doğrudan Başbakanlık ofisleriydi. Hükümet bu noktada planlı bir kalkışmayla karşı karşıya olduğunu düşündü. Planlı veya değil ama kayda değer bir kaygıydı bu. “Eğer oradan Mısır’da basılan İhvan merkezindeki gibi bir fotoğraf verilseydi, bugün farklı bir ülkede olabilirdik” diyordu biri.

 

Tek bir boyutu yok diyebiliriz o halde bu meselenin…

Meselenin bu boyutunu bilmem ama birçok insana nefret temelli saldırı suçu olarak yansıyan insan hakları ihlalleri yaşandığını yakinen biliyorum. Başörtülü kadınlar birçok ildeki “Gezi Eylemleri” esnasında saldırıya uğradı. Genç kadınların twitterda birbirlerine “orada ulusalcılar var, güvenli değil, şuradan geçin” şeklinde uyarı mesajları gönderdikleri bir ülke olmanın utancını yaşadık. Bazıları “olmamıştır” diyerek veya devletin geleneksel “münferit” söylemini tekrarlayarak bunu küçümsemeye çalıştı ama vardı bu kötülük ve münferit falan da değildi. Kesin olan bir şey vardı: Gezi eylemleri sadece Gezi’dekinden ibaret değildi. Ama herkes görmek istediği Gezi’yi gördü.

 

Etyen Mahçupyan, “Gezi gençliği ve hele Taksim Dayanışması denen kart abiler hareketi en az Başbakan kadar otoriter bir çizgi izliyor” diyerek Gezi sözcülerinin eylemcilerden kopuk olduğunu belirtti.

Onların dili de kınadıklarından daha az buyurgan değildi. “Sizin dediğiniz olmayacak, yargıya bırakmayız, referandum da olmaz” derseniz, ben de “sizin dediğinizin olmasının meşruluğu nereden geliyor?” diye sorarım. İktidarı ne kadar eleştirirsem eleştireyim, ben bu zihniyetin iktidar olmasından daha çok korkarım. Çünkü Tek Parti Dönemini ve sonrasında 70’li yılların solculuğunu ifade eden tipik totaliter dil bu. Demokrasilerde bir parkın nasıl düzenleneceğine ilişkin karar son tahlilde seçilmiş siyasi aktörlerindir, kendisini buna yetkili hissedenlerin değil. Cihangir’in seçkinlerinin Dolapdere’deki berberden daha fazla belirleyici olması gerektiğini iddia edemez bir demokrat. Ama Türkiye’de eder.

 

“Dünyada Müslüman demokratların imajı ciddi anlamda tahrip oldu”

Ayrıca AKP iktidarı basiretsiz siyasetin bedelini belki oy kaybı ile ödemeyecek. Ancak kutuplaşmanın ve sosyal kırılmanın niteliksel sonuçlarını bir yük olarak taşımak zorunda kalacak. Bu ‘yük’ İslami kesimin günümüz dünyasında meşru ve adil bir yönetim kurabilme yeteneğinin sorgulanmasını ifade ediyor ve bu değerlendirmenin Batı dünyasındaki Türkiye karşıtları tarafından hayâsızca kullanılması kimseyi şaşırtmamalı” yorumunu yaptı Mahçupyan.  Siz ne dersiniz?

Kriz zamanları, adil ve demokrat olanlarla olmayanları ayırmak için bir fırsat sunuyor bize. Etyen Mahçupyan, duruşu ve bilgece yorumlarıyla, böyle bir dönemde beklenen adil sesi vermesiyle, sürece damgasını vuran birkaç isimden biri oldu.

 

Mahçupyan’ın sözlerine dönecek olursak…

Evet, Ak Parti gerçekten oy artırmış olabilir, gelen oy gidenden fazla olabilir. Çünkü Ak Parti’nin ağırlıklı olarak oy aldığı alt ve orta sınıflar, ikinci günden itibaren ağaçların ötesindekinden kaygı duymaya başladılar. Tava tencere sesleri onları ürkütücü bir yakın geçmişe, çocuklarının geleceğinin çalındığı 28 Şubat günlerine götürdü. Gezi’de gördükleri sadece bir çevre duyarlılığı değildi; onun üzerinden kendi iradelerinin ezilmek istendiğini hissettiler. Ve bu algı, hükümete yönelik eleştirileri erteleyip onun yanında durmaları gibi bir sonuç ortaya çıkardı. Gezi, Erdoğan karşıtlığı üzerinden birlikteliğe ulaşınca toplumun diğer kesimi de yine Erdoğan tarafında birleşmekle tehlikeyi def edebileceğini düşündü. Nefretin vücut bulduğu seçilmişi destekleyerek geçmiş kabusları uzaklaştırmaya çalıştı.

 

Korkunun nasıl bir anlamı vardı onlar için?

Yani “Gezi parkıyla ilgili hükümetin yaptığı düzenlemeyi eleştirebiliriz ama galiba bu insanlar eğer gücü tekrar ellerine geçirecek olurlarsa bizi eskisi gibi bir tür parya durumuna getirecekler” diye korkmaya başladılar. “Parktı, çevreydi derken, alavere dalavere iktidar bizim seçtiğimiz insanların elinden yine alınacak” diye korktular. Bu korkuyla beraber 27 Mayıs ve 12 Mart sürecindeki özellikle kitlesel gösterilerin militarizmi getiren işlevleri akıllara geldi. Bu nedenle tekrar hükümetin yanında toplandılar. Kazlıçeşme’deki devasa mitingde, daha önce hiçbir Ak Parti mitingine katılmamış olanlar da vardı.

 

Haklı bir korku muydu bu?

İktidarın defalarca böyle el değiştirdiği bir ülkede kim haksız diyebilir? Eylem Planları”nı, komutanların yakın dönemdeki tehditkâr ses kayıtlarını hatırladıkça, Gezi eylemlerini hararetle destekleyen bazı ırkçı, ulusalcı, nasyonal sosyalist çevrelere ve yayın organlarına bakınca, devletin derinlerindeki bazı kötü ruhların devrede olabileceğini akla getirmek için paranoyak olmak gerekmiyor.

 

Dünyada nasıl algılandı bu olay?

Hükümetin krizi iyi idare edememesi gerçekten de hem ülke içinde, hem dünyada vermeye çalıştığı siyaset üstü mesajı, günümüz dünyasına adalet temelli bir eleştiri getirme iddiasını zedeledi. Dünyada Ak Parti’nin, Erdoğan’ın ve yükselen ekonomisi ve demokrasisiyle Türkiye’nin karizması ciddi anlamda tahrip oldu. Ak Parti Hükümeti, sadece dünyada küresel statükoya itiraz potansiyeli olan bir siyasi aktör değil, aynı zamanda İslam dünyasında demokrasinin taşıyıcısı olan Müslüman demokrat bir hükümet olarak görülüyor ve bütün bir coğrafyada ilgiyle izleniyordu. Arap dünyasındaki seküler elit açısından bile. Türkiye’den yansıyan dehşet görüntüleri, buradaki durumun çok vahim olduğu şeklinde bir algı oluşturdu. O bakımdan dışarıda çok şey götürdüğü söylenebilir. İslam dünyasına demokrasiyi layık görmeyen bazı Batılılar ile Doğu’daki anti-demokratik elit bu imajdan farklı gerekçelerle memnun görünüyor.

 

“Gezi Eylemlerinin bir ekonomi politiği var”

Bu eylemde sınıfsal farklılıklara işaret ettiniz? Bunları biraz açar mısınız?

Türkiye’de ciddi bir dönüşüm var. Ekonomik ve sınıfsal bakımdan önemli bir dönüşüm bu. Eskinin avantajlıları, Kazım Berzeg’in “eski sınıf” diye tanımladığı ayrıcalıklı kesimler, eşit olmayı hazmedemediler. Gezi olayı yaşanmadan çok önce de, Avrupa Birliği reformları gümbür gümbür devam ederken de bu kesimde ciddi anlamda bir tepki vardı. Hatta Ak Parti kurulduğundan beri. Varlıklı semtlerin sakinlerinden, bazı özel okullardan mezun olanlardan AK Parti’ye üye olanlar, oy vereceğini açıklayanlar çok ciddi bir şekilde tepki alıyor ve adeta tecrit ediliyorlardı. O sınıf Ak Parti’yi hiç içine sindiremedi. Onların dünya görüşünü ve sembollerini de. Ünlü bir tiyatro sanatçısı, başörtülü kadınların Nişantaşı’daki kafelerde para verilerek oturtulduğunu bile iddia edebildi. Yalan söylediğini düşünmüyordu bence, hakikaten inanıyordu bunun ancak böyle olabileceğine. İşin kötüsü, bu ruh hali sadece ona özgü değildi. İlginç olan, sosyalist Türk solunun dine ilişkin hastalıklı bakışı yüzünden bu sınıfsallığı hiç görmemesi.

 

Buradaki sınıfsal refleksi de görmek lazım yani…

Evet… Eskinin egemenleri yeni sınıflara çok tahammüllü değiller. Ama hep böyledir bu. Türkiye’deki egemen sınıfa özgü değil. Dikkat edin tencere –tavalı eylemler en yaygın olarak zengin semtlerde yapıldı. Varoşlarda, yoksul semtlerde bu tarz eylemlerin neredeyse hiç olmaması tesadüf değil. Yani Cihangir, Fulya, Nişantaşı yıkılırken Bağcılar’da ya da Sultanbeyli’de ses bile çıkmaması sadece duyarsızlıkla açıklanamaz. Duyarlılığın ve duyarsızlığın da bir ekonomi-politiği var.

 

Bunu görmek çoklarını rahatsız ediyor değil mi?

Öyle ama durum bu. Aleviler dışında alt ve orta sınıflardan bu eylemlere yaygın bir destek olmadı. Özellikle bu olayların tırmandığı günlerde Ankara’da, Hatay’daki gösterilerde daha çok Aleviler vardı ve Ali İsmail Korkmaz örneğinde hayatını kaybedenler daha çok onlar oldu. Bu da hükümetin kulağına küpe olmalı. Çünkü “çözemediğiniz sorun başka bir alanda karşınıza çıkar ve siz şaşırır kalırsınız” diye çok yazdım söyledim daha önce. Hala da yapılması gereken bu: Alevi Sorununu hak temelli biçimde çözmek.

 

Birçok yazar Gezi’deki kitleye sürekli bir apolitik imaj pompalandı. Oradaki kitleye insani bir talep imajı verildi. Böylece ideolojik-politik olan hasıraltı edilmeye çalışıldı.

Oysa benim gördüğüm Gezi’deki parti, dernek gibi politik kurumları çıkardığımızda ortada hiç de apolitik bir kitle kalmıyordu…

Orada elbette bir politik duruş vardı ve bu kötü bir şey değil. Politik mesaj her zaman doğrudan verilmez. Örneğin Erdoğan’ı destekleyen alt sınıflardan bir birey, “Hitabeti iyi, güzel konuşuyor, çok dindar bir insan” gibi bir gerekçe dile getiriyor. Sınıfsal olarak karşı çıkan ise “Dili kötü, falanca konuda yaptığı hataydı” diyor. Her ikisini söylediği aynı anda doğru olabilir. Ama ikisi de tek başına bir gerekçe değildir.

 

Gezi de Kürtler vardı ama bu eylem onlar için epeyce elit kaldı. Çünkü oradaki kitlenin sahip olduğu internet ve İphonelar Kürtlerde yoktu. Yani Kürtler sosyal medyada kendilerini ifade edemediler. Ayrıca “Kürtler dışarı” ya da polise “bize niye gaz sıkıyorsunuz gidin Kürtlere sıkın” diyen bir zihniyet de vardı; gözardı edilmeye çalışılsa da… Siz Kürtlerin konumunu nasıl görüyorsunuz?

Genelde Kürtlerin, özelde BDP’nin tavrını olumlu buluyorum. BDP oradaki yanlışı eleştirdi ama ırkçı, cinsiyetçi, ulusalcı, ittihatçı, Kemalist renklerin birleşmesini görünce de kendisini o rengin dışına çıkardı. Ve bunun çözüm sürecini baltalayan bir girişime doğru evirilme potansiyelinin de erken farkına vardı. Ama BDP’de hala arkaik Türk solunu gereğinden fazla önemseyen bir yaklaşım tarzı var.

 

“Ak Parti ile liberallerin ittifakı sona mı erdi?”

Bu güne kadar Erdoğan’a destek veren pek çok demokrat yazar Gezi’de Erdoğan’ı suçladı. Yine liberallerin Ak Parti’yle ittifakının sona erdiği söylendi. Cengiz Çandar bir yazısında; ‘Ak Parti’yi iktidara getiren ‘geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği’ hükmünü verdi. Gerçekten bu koalisyon sonsuza dek sona mı erdi?

Malum, bazı liberalimsi yazarlar her sene bu ittifakın sonlandığını açıklarlar. Buna itibar edecek olursak, her yıl sonlandığına göre, ittifakın arada biz fark etmeden sürekli yenilendiği sonucuna varırız. Oysa yok böyle bir ittifak. Ama ille de bu kavramı kullanacaksak, ben temel bazı değerler ve ilkelerle ittifak içinde olduğumu söyleyebilirim.

 

Değerlerle ittifaktan kastınız ne?

Ben Kürt sorununa barışçı çözümle ittifak içindeyim. Alevilerin haklarının iade edilmesini, başörtülü kadınların kamusal alanda ayrımcılığa tabi tutulmamasını istiyorum. Lozan bahane edilmeden azınlıkların bütün haklarının iade edilmesini istiyorum. Ben bunları savunurken karşımda iki ana eksen var; birisi şöyle ya da böyle bu ilkelere göre adım atan hükümet, diğeri ise onun karşısında durup, hep daha geri bir noktadan, engellemeye çalışan CHP-MHP. Bu durum devam ettikçe bu ittifak görüntüsü de devam eder. Çünkü bütün yaşananlara rağmen Ak Parti hükümeti hala bu ülkenin en demokratik siyasi aktörü.

 

Daha çok bir yan yana gelişten söz ediyorsunuz o zaman…

Öyle de denebilir. Ben kendi gündemimi izliyorum ve bu yolda yanımdaki siyasi aktörle yan yana görünmekten rahatsız olmam. İdeolojik önyargıları veya sınıfa sadakatleri nedeniyle “Akepeli görünmeme” kompleksine sahip olanlardan da değilim. Bu nedenle bu tarz değerlendirmeler yapmak mantıklı değil ve ufuk açıcı değerlendirmeleriyle bildiğimiz yazarlara yakışmıyor. Yarın örneğin Tekke Türbe yasağını kaldırmaya en yakın siyasi aktör hangisidir? Cevabı biliyoruz. Bunu yapmak istediğinde desteklemeyecek miyiz? O zaman da o “koalisyon” görüntüsü olmayacak mı? Bunu söyleyenler kendileri ne yapacak? “Ben bu hükümete küstüm, desteklemiyorum” mu diyecek?

 

AK Partinin yükselişini statükocu muhalefetle durduramayan CHP, bu sefer topyekûn bir demokratik söyleme dönüştü. CHP bunu devam ettirebilecek mi yoksa Gezi için bir manevra mı yapıyor?  

Ben pek öyle bir söylem görmüyorum. Demokratlık CHP için sürdürülebilir değil. Yarın Sivil anayasa, devletin ideolojik tarafsızlığı, anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesi söz konusu olduğu zaman CHP eski fabrika ayarlarına geri dönmek zorunda kalacak.

 

Bundan sonra ne olmalı, hükümet ne yapmalı?

Kapsamlı bir demokratikleşmeye girişmeli, dilini üslubunu değiştirmeli, ulaşımı engellemedikçe bütün alanları toplantı ve gösterilere açmalı ve burada sınır sadece başka bireylerin hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkı olmalı. O sıkça sözü edilen “Gezi ruhu” varsa ve bu ruh iddia edildiği gibi demokratsa, yarın anadilde eğitim veya başörtülü kadınlara kamuda çalışma hakkını iade etmeyi gündeme getirdiğinde, bakalım bu koalisyon haklardan yana taraf olacak mı. Olursa ne ala, ama olmazsa bu illüzyon da dağılmış olacak. Her iki durumda da görüntü netleşecek, gerçek ortaya çıkacak.

 

“Mısır’daki cunta yenilecek”

Biraz da gündemdeki diğer bir konuyu ele alalım. Mısır’daki darbe Türkiye’de başta CHP’li Birgül Ayman Güler olmak üzere pek çok kişi tarafından savunuldu.

Mısır için neyi istediğinize söyleyin, size Türkiye için neyi istediğinizi söyleyelim. CHP’den birilerinin darbeyi savunması haber değeri taşımıyor. Ve galiba bazı şeyler hiç değişmiyor. Ama Türkiye’de herkes açık sözlü değil. Çoğu daha kötüsünü yaptı, siyaseten doğruculuğun sınırlarını ihlal etmeden darbeye utanç verici bahaneler üretmeye çalıştı. Mısır’ın demokratik bir seçimle gelen meşru yöneticilerinin hatalarını mercek altına almakla kalmadı, bunları sürekli olarak darbe tartışmasının içine kattı. Sanki ikisi aynı terazide tartılırmış gibi.

 

Siz Mısır’daki darbenin nasıl sonuç vereceğini düşünüyorsunuz? Mursi görevine geri dönebilir mi?

Darbe yenilecek. Çünkü cin şişeden çıktı ve artık hiçbir firavun eskisi gibi, eskisi kadar rahat edemeyecek, Mısır’da da bölgede de. Mursi’nin göreve dönüp dönemeyeceğini oradaki mücadelenin niteliği belirleyecek. Ama silah zoruyla hakkı gasp edilenler bir şekilde daha güçlü biçimde geri dönecek, Mursi’li veya değil, bunu biliyorum.

 

Türkiye’nin Suriye politikasındaki değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizim kırmızı çizgilerimiz vardı. kerameti kendinden menkul bürokratlar tarafından çizilen sınırlarımız. Bunlardan biri sınırların öte yanında bir Kürt devletine veya oluşumuna asla izin vermemekti, diğeri de komşu ülkelerin toprak bütünlüğünü korumak. Eski Türkiye’nin korkularıydı bunlar. Kendi Kürtlerinin varlığını inkar eden, yaptığının haksızlığını da bilen, bu yüzden de sürekli savunmada olan bir Türkiye. Ve onun dar görüşlü diplomatlarınca günü idare etmeye yönelik açıklamalarıyla yürütülmeye çalışılan bir dış politikası. Şimdi inkarı sonlandırmış ve Çözüm Sürecinde bir ülke ve artık ufku çok daha geniş bir dış politika var. Öyle ki, PYD lideri Türkiye’ye geliyor ve bir anda bütün tabular altüst oluyor.

 

PYD başkanı Türkiye’ye geldi. Türkiye Suriye Kürtlerine yönelik nasıl bir politika geliştirmeli?

Suriye’nin geleceğine, Suriye Kürdistanı’nın özgür Suriye’nin bir parçası olup olmayacağına, olacaksa statüsüne Suriye halkı karar verecektir ve başkalarına da bunu tanımak düşer. Siz içeride sorununuzu çözerseniz, bu ihtimallerden hiçbiri sizi tehdit edemez. Bakın, daha sorun tam çözülmediği halde, çözüm sürecinde olduğumuz için ülke ne kadar özgüvenli hale geldi. Irak Kürdistanı ile ilişkiler için de geçerli bu. Benim için Suriye’nin bütünlüğünden daha önemlisi, Esad diktatörlüğünün daha fazla can almadan alaşağı edilmesidir. Bu bağlamda oradaki tüm grupların demokratik dayanışma içinde aynı safta olmalarını dilerim.

Hepimiz aynı gemideysek eğer, bir dinleyin!

0

Birkaç yıl öncesine kadar hükümetin en çok takdir edilen icraatlarından birisi dış politikaydı. Şimdilerde ise en çok eleştirilen konu…

Bunun nedeni üzerinde siyaset ve strateji yapıcılarının kafa yormaları gerek. Dış politikada yapılan yanlışa ilişkin temel tespitimi daha önce yazdım; Davutoğlu’nun başlattığı ve yürüttüğü ‘sıfır sorun politikası’nı terk etmek, işbirliği ve diyalog perspektifinden çatışma ve gerginlik zeminine savrulmak..

Şimdilerde elimizde çekiç, önümüze çıkan her şeye ve herkese çivi muamelesi yapıyoruz. Kimseyi beğenmiyor, herkesi adam etmeye çalışıyor, gücümüzle orantısız biçimde aleme nizam vermeye uğraşıyoruz.

Objektif veri, rasyonel analiz ve gerçekçi hedef yerine, bazen duygusallık bazen de ideoloji dış politikaya yön veriyor. ‘Vatan-millet-Sakarya’ söylemiyle geçmişte de kitleler doldurulurdu; şimdi de benzer bir eğilime sapılmış durumda. Sonuçta, iç kamuoyunu okşayan, ama dışarıda etkisiz fakat çatışmacı bir dış politikaya geldik, dayandık.

Bölgede ve dünyada herkesle çatışma içine giren bir Türkiye yanlış yolda demektir. O yüzden ‘sıfır sorun politikası’nın felsefesine, söylemine, aygıtlarına yeniden dönmemiz gerek. O yıllarda bölgede ve dünyada ‘işbirliği’ arayan, çatışmaları bitirmeye çalışan bir Türkiye vardı. Ve o zaman Türkiye etkindi, güçlüydü; herkes hayranlıkla ve kıskançlıkla izliyordu bizi.

Şimdi, bırakın işbirliğini, çatışmalara körükle giden bir ülke görüntüsü var. Bölgesel şartlar değişti elbette. Tamam, ama hükümetin kendini ve bölgeyi görüş biçiminin de değiştiğini unutmayın; son derece etkili ‘yumuşak güç’ ve ‘sıfır sorun’ anlayışından gerekirse zor kullanarak ‘rejim değiştirme’ politikasına savruldu.

Rejimleri değiştirmeye kalkışmadan önce o rejimlerle gayet iyi ilişkiler kurulmuştu oysa. Suriye ile ‘ortak strateji’ toplantıları yapılırken Esed demokratik ve meşru bir hükümetin başında değildi. Adam diktatördü; bildiğimiz ‘muhaberat devleti’ydi Suriye. ‘Hama katliamı’ndan sorumlu bir rejimle kurulan yakın ilişkiyi eleştirenlere karşı hükümet; “Suriye ile ne kadar diyalog kurulur, ülke ne kadar dışa açılırsa orta ve uzun vadede Suriye’nin barışçıl dönüşümüne de o kadar çok katkıda bulunabiliriz.” diyordu. Haklıydı…

Dünyanın en güçlü devletlerinin bile içinden çıkamadığı bir politikadır dışarıdan ‘rejim değişikliği’. Üstelik bunun motoru da devlet değil sivil toplumdur. Biz bu işi kaba devlet gücüyle ve devlet kurumlarının aktörlüğüyle yapmaya kalkışıyoruz. Olmaz.

Kanaatim şudur: Dış politikada kalıcı, öngörülebilir işbirlikleri ancak demokratik rejimler arasında olur. Bu nedenle demokrasi istikametinde rejim değişikliğini arzu ederim. Ancak bu, uzun vadeli ve esas aktörün sivil toplum olduğu bir süreçtir. Devletler ‘rejim ihraç’ etmeye çalıştıklarında hem başarılı olamazlar hem de ellerindeki ürünü ‘kirletirler’. Bu, demokrasi bile olsa değişmez.

Mısır’da darbeye tepkiliyiz. Haklıyız. Ama bizim gibi düşünen, pozisyon alan başka bir ülke yok, İslam ülkeleri arasında bile… Suriye’de işbirliği yaptığımız Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri darbenin arkasında. Ürdün ve Filistin yönetimi de darbe rejimine destek veriyor. Hamas bile Mısır’da taraf olmadığını açıkladı.

Ne yapacağız şimdi? Mısır’dan sonra bu ‘hain’ rejimleri de mi teker teker değiştirmeye kalkışacağız? Bu sizce mümkün mü?

Ortadoğu’da rejimleri değiştirmek istiyorsanız yapacağınız iş, devlet eliyle devrim hazırlamak değil ekonomik ilişkilerin, sosyal ağların, sivil toplum işbirliklerinin kurulmasını sağlayacak bir barış ve güven ortamı yaratmaktır. Gerisini sivil toplum, biz, hallederiz.

İdeolojik, ütopik ve müdahaleci bir devlet politikası izlerseniz herkesle kötü olursunuz. Siz herkesi değiştirmeye çalışırken birileri de sizi değiştirmeye kalkışır.

 

Bakın, koca Çin bile dünyaya meydan okumuyor, çatışma istemiyor, devrim ihraç etmeye kalkışmıyor. Acaba neden?

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

İslam dünyası ayağa İstanbul’dan kalkacak

Mısır’ın durumu çok korkunç. Darbeciler tanklarla, toplarla ve ağır silahlarla halkı katlediyor. İhvan’ın önderliğindeki Mısır halkının çoğunluğu ise şiddete şiddetle karşılık vermeyerek sonuna kadar sivil itaatsizlikle direnerek destan yazıyor. Ve Mısır halkının iradesini şu an dünyada net bir dille sadece Recep Tayyip Erdoğan destekliyor. Tarih bize gösteriyor ki ne kadar zulmedilirse edilsin halkın çoğunluğu her zaman galip çıkar. Bu belki seneler, onyıllar sürer ama galip çıkar.
İslam dünyasında da ok yaydan çıktı. Artık halkına zulmeden despot yönetimlerin orta vadede ayakta kalması mümkün değil. Bir şekilde düşecekler. 21. asırda İslam ülkelerinde hükümetlerin meşruiyet kaynağı halk iradesi olacak. İradenin kaynağı da hür ve adil seçimler olacak. İslam Dünyası Batı’ya rağmen Batı tipi demokratik rejimleri kuracak ve işletecek. Müslümanların çoğunluğu “Demokratik yollarla iktidara gelmek ve gitmek” noktasında uzlaşacak. Halkların bu kalkışmasına ne zengin Körfez Monarşileri ne İran ne de başka gayrimeşru hükümetler dayanamayacak. Ama bu süreç sancılı geçecek. Belki birkaç on yıl daha İslam dünyasından perişanlık manzaraları izlemeye devam edeceğiz ama 2050’yi yani 21. asrın ortasını bulduğumuzda İslam okyanusunun azgın dalgaları durulacak ve sükûnet hâkim olacak. Bunu adım gibi biliyorum. Şimdi yapılması gereken İslam dünyasının huzur ve barışa kavuşmasının tarihini erkene çekebilmek için çabalamaktır. 

***

“Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Umulur ki, böylece siz rahmet olunursunuz” ayetinin derin anlamının tüm Müslümanlara yeniden hatırlatılacağı yer İstanbul (Türkiye değil İstanbul) olacaktır. Hz. Peygamber’in “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Müslüman Müslüman’a zulmetmez ve bir diğer Müslüman kardeşini yalnız bırakmaz. Müslüman Müslüman’ı zalime teslim etmez” sözünün zihinlere ısrarla nakşedileceği merkez üs İstanbul olacaktır.
İstanbul bu hikmet mesajlarının İslam dünyasına yayıldığı santral şehir olmak zorundadır. Bu İstanbul’un kaderidir. Çünkü ip koptuğu yerden bağlanır ya da bir üstadın deyişiyle yiğit düştüğü yerden kalkar. İslam ipi İstanbul’da kopmuştur ve yeniden bağlanacağı yer yine İstanbul’dur. Başka çare yoktur. Yakın gelecekte Endonezya’dan Pakistan’a, Bangladeş’ten Nijerya’ya, İran’dan Mısır’a, Fas’tan Afganistan’a, Cezayir’den Sudan’a, Irak’tan Etiyopya’ya, Yemen’den Turan’a, Suudi Arabistan’dan Malezya’ya ve hatta Çin Müslümanlarından Rusya Müslümanlarına, Hindistan Müslümanlarından Avrupa-ABD Müslümanlarına kadar herkesin gözü kulağı İstanbul’da olacaktır.
Bugün bunu asla kabul etmek istemeyecek Müslümanların bile yıllar içinde geleceği nokta bu olacaktır. Bu dediklerimin hayata geçeceğini hep beraber göreceğiz. Müslümanlar dünyanın her yerinde birbirinin kanını akıtırken bu manzarada Türkiye yok ve olmayacak. En acil konu başarıldı ve Kürt meselesinde barış sağlandı. Şu an Yeni Türkiye’nin acil çözmesi gereken iki temel mesele vardır. Birincisi toplumun, ikincisi devletin bütünlüğüne ilişkindir. Alevi meselesi ve Hizmet- Hükümet meselesi.
Yeni Türkiye’nin aydınlarının nerdeyse tamamının hakkında söz söylemeye bile korktuğu ikinci mesele iddia ediyorum ki evrensel bir öneme sahiptir. Sadece Türkiye’nin değil İslam dünyasının geleceği açısından da çok önemlidir. Usuletle, suhuletle ele alınması ve tahlil edilmesi gerekir.

Bu yazı Sabah Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Mısır ve Türkiye: Aynı yolun yolcuları!

Mısır ile Türkiye arasında benzerlikler var mı? İki ülke anlamlı bir genel karşılaştırmaya tabi tutulabilir mi? Birçok yorumcu, küçük kıyaslamalar yapmakla beraber, Türkiye ile Mısır’ın birbirinden çok farklı olduğunu, bu yüzden, benzetme ve karşılaştırmalarda fazla ileri gidilmemesi gerektiğini söylüyor. Ancak, bu bir olgunun tespiti midir yoksa bir temenninin dile getirilmesi midir, belli değil. Bana öyle geliyor ki, daha çok temenni. Kimisi aynı felaketlerin burada yaşanmayacağı umudunu muhafaza etmek için, kimisi, oryantalist bir yaklaşımla, Arapların her halükârda bizden ‘aşağı’ olduğuna inandığı için, kimisi de Mısır’a M. Kemal gibi ‘Tanrının lütfu ve tek başına tarih yazan, bir ülkenin kaderini belirleyen bir lider’ gelmediği için karşılaştırma yapılamayacağını söylüyor.

Şüphesiz, aralarında dinî, kültürel ve tarihî ortaklıklar da olsa, bir ülkenin bir başka ülkenin tıpkısının aynısı olması çok istisnai bir durum. Türkiye ile Mısır arasında tam bir çakışmadan elbette söz edilemez. Bununla beraber, daha fazla bilgi toplayıp derinlemesine düşündükçe, aslında iki ülkenin ilk bakışta sanılabileceğinden çok daha fazla benzeştiğini görmek mümkün.

Her iki ülke de Batı emperyalizmiyle muhatap oldu. Türkiye hiçbir zaman tam bir koloniye dönüşmedi. Mısır uzunca süre koloni olarak kaldı. Her ikisinde de kolonyalist güçlerden bir şekilde kurtulmanın peşinden baskıcı rejimler kuruldu. Nasır’ın Kral Faruk’u devirmesiyle Mısır cumhuriyetçi bir diktatörlüğe dönüştü. Aynısı Türkiye’de daha erken vuku buldu; Osmanlı hanedanı tasfiye edildi ve bir diktatoryal cumhuriyet kuruldu. Mısır’da diktatörler Nasır, Sedat, Mübarek sırasıyla ilerledi. Türkiye’de M. Kemal, İnönü sırasıyla. Bu diktatörlükler bir şekilde Batıcıydı (Batılı değil), Batı’nın demokratik uygarlığının altında yatan ve bugün bizzat kendisinin inkâr etmekte cimri davranmadığı değerleri kabul etmek yerine Batı kültürünü kılık kıyafet, yeme içme, müzik ve sosyal ilişkilerde taklide ve topluma zorla empoze etmeye yöneldi. Kuşkusuz, Türkiye bu bakımdan daha ileri gitti.

Batıcı diktatörlükler, her iki ülkede de, zamanla, toplum içinde kendilerine bağlı tabakalar oluşturdular. Bu çevreler devlete eklemli oldukları için toplumdan gasp edilen kaynakları kullanma imtiyazına sahiptiler. Bu sayede daha iyi eğitim gördüler, dil öğrendiler, Batı’daki çeşitli mahfillerle bağlar oluşturdular ve yüksek hayat standartlarına sahip oldular. Toplumun geri kalanını, özellikle geleneksel dindarları hakir görme alışkanlığı edindiler. Kendilerini ülkenin gerçek sahibi ve toplumun lütufkâr efendisi saydılar.

Türkiye diktatörlüğün en azından bazı yanlarından kurtulma sürecine nispeten erken sayılacak bir tarihte girmeyi başardı. Bu yönüyle Mısır’a belki elli yıl fark attı. Yerli diktatörler ya doğrudan ya da çok parti görünümünde bir tek parti rejimini uzun süre yaşatmak istiyordu. Bu yüzden, kendiliğinden, rejimin kontrolü dışında doğan partilere izin vermediler. Kendilerinin sahte çok partili siyasî sistem oluşturma teşebbüsleri de başarısız kaldı. Mısır’dakiler bu bakımdan daha başarılıydı. Mübarek, görünürde çok partili özünde tek partili bir sistem kurmayı başardı. Ancak, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında karşılaştığına benzer bir manzarayla Mısır Arap Baharı denen süreçte karşılaşınca diktatörlük dayanamadı. Mübarek rejimi çöktü ve demokrasiyi inşa çalışmaları başladı.

Mısır halkı Ocak 2011’de diktatörlüğü çökertti ama diktatörlüğün oluşturduğu sosyal yapılanma, bürokratik kadrolaşma ve zihniyetin Mübarek gibi bir anda ortadan kaybolması beklenemezdi. Ordu, bürokrasi, yargı, akademik çevreler, medya büyük ölçüde eski rejimin uzantılarının kontrolündeydi. Onlara kalsa Mübarek rejimini çok partili görünen bir ortamda sürdürmek isterlerdi. Ancak, bu en azından kısa vadede imkânsızdı. Normal olarak, seçimlerde dindar tabakalar ağırlık koydu ve bir İhvan adayı iktidara geldi. Bu eski rejim kalıntıları yanında İslamofobiden malul Batılı çevrelerin de tahammül edemeyeceği bir şeydi. Aynen Türkiye’de Menderes’in iktidara gelmesinin ertesi günü ona iktidarı kullandırtmama ve en kısa zamanda darbeyle indirme çabalarının başlaması gibi Mısır’da da eski sistemin kalıntıları Mursi’nin önünü tıkamak için açık ve örtülü her yola başvurdu. Sonunda kısmî bir iç ve geniş bir uluslararası desteğe sahip darbeyle Mursi iktidardan indirildi.

Bütün bu benzerliklerden çıkartılabilecek sonuç şudur: Mısır’ın demokrasiye ulaşması zaman alacak ve muhtemelen Müslüman Kardeşler’in öncülüğünde gerçekleşecek. Demokratik mekanizmalar ve süreçler kullanıma açık tutulduğu sürece Müslüman Kardeşler asla silaha başvurmamalı. Siyaset yanında eğitimi ve sosyal örgütlenmeyi de kapsayacak bir faaliyetler dizisini sabırla sürdürmeli ve geniş bir demokratik koalisyon oluşturmaya çalışmalı. Yerli kolonyalistleri geriletmenin ve yenmenin en garantili yolu bu. Türkiye’nin mazlum ve mağdur insanları başarabildiğine göre Mısır’ın mazlum ve mağdurlarının da başarmaması için hiçbir sebep yok.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bu paketin Kürtler’e bir hayrı yok

Doğrusu, demokrasi paketi daha çıkmadan kaybetti önemini.

Paketin içinde nelerin olacağını daha öğrenemedik, ama nelerin olmayacağını öğrendik ve bu da yetti…

Anadilde eğitim yok. Resmi okullarda da yok; özel okullarda da yok. Af yok. Barajın düşürülmesi de yok. Bildiğimiz kadarıyla vatandaşlık tanımı ve yerel yönetim reformu da zaten yok… Demek ki epey zamandır beklediğimiz reformlardan hiçbiri yok.

Başkaları için iyi bir şeyler varsa hayırlı olsun; ama anlaşılıyor ki, bu paketin Kürtler’e bir hayrı yok…

Aynı bayat gerekçe

Ben kendi payıma bu reform paketini hiçbir zaman “çözüm süreci ilerlesin” diye istemedim. Eğer çözüm sürecinin ilerlemesine de hizmet ediyorsa ne ala, ama asıl olarak, Kürtler’in buna hakkı olduğu için istedim.

Zaten çözüm süreci dediğimiz süreçte o kadar farklı faktörler devreye girdi ki, şu anda PKK’nın ilerlemek için çıkacak paketten çok başka yerlere, örneğin Rojava’ya baktığı anlaşılıyor. Öcalan’ın da “konumum stratejik olarak ele alınmalı” derken, ana dilde eğitimi kastetmediği belli.

Ama olsun…

Hem bu ülkede yaşayan Kürtler için hem de demokratik bir Türkiye isteyen Türkler için hâlâ en önemli şey, bir halkın gasp edilen haklarının geri verilmesi.

Ve Erdoğan bunu vermeyeceklerini söylüyor.

Ne gerekçeyle? Kırk yıldır Kemalistlerin de, vesayetçilerin de, vesayeti sineye çekmiş merkez sağ hükümetlerin de tekrarlayıp durduğu aynı bayat gerekçeyle: “Biz, ülkemizi bölecek konular üzerinde AK Parti olarak adım atamayız. Biz zaten okullarda anadili öğrenme imkânı sağladık. Ama anadil ile eğitimin önünü açarsanız resmi dili zedelersiniz.”

“Seçmeli Kürtçe neyinize yetmiyor” 

Öncelikle barajın düşürülmesi ve af konusunu anadilde eğitimden ayıralım. İlk ikisi siyasi iktidarların karar verme yetkisi içinde bulunan, üzerinde pazarlık yapılabilecek konulardır.

Ama anadilde eğitim değil.

Anadilde eğitimin uluslararası hukukun en temel metinlerinde, İnsan Hakları ve Çocuk Hakları Evrensel Bildirgeleri’nde temel insan hakkı olarak nitelendirildiğini ve özel vurgu yapıldığını tekrarlamak gereksiz. Çünkü bunu zaten Erdoğan da biliyor.

Bölünme meselesine gelince…

Defalarca söyledik, yine söyleyelim: Anadilde eğitim yasağı çok açık bir hak ihlalidir. Bu hakka karşı çıkanların argümanları da, mantıken başörtüsü serbest bırakıldığında ülkeye şeriat geleceğini savunanlarınki kadar geçersiz, ahlaki bakımdan da bir o kadar kabul edilemezdir. Bir insanın düşüncesini ifade edebilmesi, dinini yaşayabilmesi ya da kendi dilinde eğitim görmesi ne ülkeyi böler ne de toplumu…

Tam tersine, eğer bir ülke bölünürse, kendi vatandaşına bu hakları verdiği için değil, vermediği için bölünür.

Bence Erdoğan zaten bunu da biliyor.

Peki o zaman nasıl oluyor da, bunca yıllık tartışmadan sonra hâlâ “seçmeli Kürtçe neyinize yetmiyor” diyebiliyor?

Şu anda düzinelerce lise ve üniversite yabancı dilde eğitim yaparken, neden en azından özel okullarda Kürtçe eğitimin önünü açmıyor?

Tabandaki milliyetçi tepkilerden korktuğundan mı?

Bence değil; milliyetçi tepkilerin doruk yaptığı nokta Öcalan’ın muhatap alınması ve görüşmelere başlanmasıdır. Bunu göze alan bir siyasetçi, gasp edilmiş bir hakkı geri vermekten çekiniyor olamaz.

Bu durumda benim aklıma gelen bir ihtimal var ama hiç de iyi bir ihtimal değil: Çözümün gidişatından hoşnut olmayan, yavaş bulan hükümetin bu meseleyi “pazarlık kozu” olarak elde tutmak istemesi…

İnşallah tahminim doğru değildir; zira böyle bir tutum en başta hükümetin aylardır vurguladığı“reformların PKK’ya taviz olarak yapılmadığı” argümanını çökertir.

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.