Ana Sayfa Blog Sayfa 396

Mısır politikası ve “Türk Modeli”

Yine başladılar işte.

Tıpkı tezkere günlerindeki gibi, Irak işgalindeki gibi, “one minute” olayındaki gibi ya da tıpkı İsrail’in Gazze saldırısına Erdoğan’ın son derece sert tepki verdiği zaman yaptıkları gibi…

Dış politika ufukları “kazanan ata oynamaktan” ibaret olanlar Türkiye’nin onurlu bir tutumla mazlumun yanında saf tuttuğu her durumda yaptıkları gibi, yine başladılar.

Türkiye Mısır politikasında yalnız kalmış!

Erdoğan Türk Modeli için yük haline gelmiş!

Erdoğan AK Parti’yi Müslüman Kardeşler’le özdeşleştirmiş…

Kimileri yüksek sesle söylemeye utandıklarını küçük solcu gazetelerinin sayfa diplerinde utangaç utangaç söylüyor: “Mısır ve Ortadoğu uzmanları Türkiye’nin Mısır politikasını sert eleştirdi.”

Kimmiş bu uzmanlar? Kahire merkezli bir stratejik Çalışmalar direktörü ve California Üniversitesi öğretim üyesi bilmem kim… Mısır’da yaşananlar İslamcılara karşı girişilmiş bir katliam değilmiş. Suudi Arabistan’ın Mısır Ordusu’nun yanında olması da bunun kanıtıymış! Böyle söylüyor California’daki uzman.

Bir başka “uzman” da Erdoğan’ın Mısır’da Müslüman Kardeşler’e bu kadar sahip çıkmakla, AK Parti’yi Müslüman Kardeşler’le özdeşleştirdiğini ve böylece Türk Modeli’ni mahvettiğini buyuruyor. Bu arada Rusya’nın sesi de Mısır politikasıyla ilgili aynı minvalde değerlendirmeler yapıyor.

Tabii bu değerlendirmeleri okuyunca insan şunu merak ediyor: Acaba bu uzmanlar “Türk Modeli”nden ne anlıyorlardı ki, şimdi mahvolduğunu düşünüyorlar? Batı’nın İslamofobiasını paylaşan bir Türk Modeli mi? “İslamik” damgası yememek ve Müslüman Kardeşler’le “özdeş” görünmemek uğruna darbeye darbe, katliama katliam diyemeyen bir Türk Modeli mi?

Bu modelin neresi yeni ki? Bu model zaten AK Parti öncesinin modeli değil mi?

Yalnızlıktan daha kötüsü

Bir zamanlar tezkere çıkmazsa Türkiye’nin sonu olur zannetmişlerdi. ABD Irak’ı biz destek olsak da olmasak da işgal edecekti nasıl olsa; buna kararlıydı. O halde biz de önleyemeyeceğimiz bu durumdan faydalanmaya çalışmalı, işgal sonrası Irak’ın yeniden şekilleneceği “masada” yerimizi almalıydık.

Peki ya işgalciye yataklık etmenin utancı ne olacaktı? Bu soru dış politika perspektiflerinin ufku dışındaydı.

Tabii, işler böyle sonuçlanmadı. ABD, Irak işgalini yüzüne gözüne bulaştırıp Ortadoğu’dan büyük bir hezimetle ayrıldı. Ama Türkiye, işgalcilerin topraklarından geçişine izin vermeyen ülke olarak dünya çapında prestij kazandı.

“One minute” olayındaki, Gazze saldırısı sırasındaki tutumları da farklı değildi. Tamam, Filistin davasını destekliyorduk; ama İsrail’e bu kadar sert karşı çıkmanın, Batı’yla ilişkileri riske atmanın da alemi yoktu. Ateşli bir avukat gibi davranmak yerine biraz daha mülayim gidemez miydik? Böyle davranmakla Ortadoğu’daki “arabulucu ülke olma” pozisyonumuzu da tehlikeye sokuyorduk… Özür olayından sonra ise bu analizlerini nereye sokacaklarını bilemediler.

Dikkat edilirse, ilkeler hep kısa vadeli “pozisyon” hesaplarına kurban ediliyor; hep yalnız kalmaktan söz ediliyor, yalnız kalmamak uğruna oportünist politikalar öneriliyordu.

Göremedikleri şeyse şuydu: Yalnız kalmak elbette istenen bir şey değildir. Ama bazen öyle tarihi anlar olur ki, ahlaksız bir ittifak içinde yer almaktansa yalnız kalmak bin kere iyidir. Ayrıca bu, geçici bir yalnızlıktır. Eğer tarihi olarak haklı olanın yanında duruyorsanız, uzun vadede kazançlı da çıkarsınız.

Sorgulanan demokrasi değil, Batı’nın antidemokrasisi

Hükümetin Mısır konusunda takındığı ilkeli tutum; tek başına bile kalsa “vicdanının sesi” olmaktan vazgeçmemesi, eleştiri konusu değil, gurur kaynağı olmalı hepimiz için. Ayrıca, bu olay vesilesiyle ABD’nin ve Avrupa’nın yönetici elitlerinin içine düştükleri çifte standardın teşhir edilmesi de ayrı bir demokrasi görevi.

Ne var ki, bunu yaparken, bir hataya düşmemek gerekiyor:

Başbakan Erdoğan birkaç gün önce bir konuşmasında “Böyle giderse demokrasi tüm dünyada sorgulanır ve bu Türkiye için de geçerlidir” dedi.

Bu söz tehlikeli olduğu kadar yanlıştır da.

Zira, şu anda Mısır olayı dolayısıyla sorguladığımız şey demokrasinin kendisi değil, Batı’nın yeteri kadar demokrat olamayışıdır. Kusur, bir sistem olarak demokrasinin değil, “sıkıştıklarını” hissettikleri anda demokrasinin temel ilkelerini rafa kaldıran kusurlu demokratlarındır. Ve belki de zaman artık demokrasi kavramının, yüzyıllardır “demokrasiyi beceremezler” diye küçümsenen halklar eliyle geliştirileceği, derinleştirileceği ve çifte standartlarından kurtarılacağı bir zamandır.

Tersi, yani Türkiye ve Ortadoğu halklarının Mısır tecrübesinden demokrasiye olan inançlarını kaybederek çıkması ise, dünya için gerçek bir felaket olur.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Liberallik ve darbecilik

0

Mısır’da darbe ve katliamlarla doğan berbat durumu ülkenin toplumsal kompozisyonu üzerinden açıklamaya çalışan birçok yorumcu ‘liberaller’in de darbeye destek veren gruplar arasında olduğunu söylüyor. İsim vermek gerekince de yalnızca Baradey sayılıyor; peşinden ikinci bir isim gelmiyor. Bu çok tuhaf bir durum. Yirmi yılı aşkın bir süredir LDT bünyesinde sürdürdüğümüz liberal fikirleri geliştirme ve yayma çabalarımızı Türkiye ile sınırlı tutmadık; dışarıya da açıldık. Arap ülkelerinde liberaller bulmak veya liberal olma potansiyeline sahip kimseler keşfedip beraber çalışmak için çabaladık. Bu gayretlerin en büyük sahiplerinden ve şahitlerinden biri Liberal Düşünce Topluluğu Genel Koordinatörü Özlem Yılmaz’dır. Son birkaç yıldaki çabalardan YKB Bican Şahin de yakından haberdardır. Sonunda elde ettiğimiz tam bir hayal kırıklığı. Bırakın Mısır’ı, tüm Arap dünyasında LDT standartlarıyla liberal diyebileceğimiz tanıdığımız insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Nasıl oluyor da Mısır’da liberallerin siyasete ağırlık koyacak kadar büyük bir grup teşkil ettiği söylenebiliyor? Yoksa bu geniş liberal çevreler vardı da biz mi görmedik, göremedik? Ancak, bundan sonrası için daha umutlu olabiliriz. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’de olduğu gibi Mısır’da da liberal eğilimli kimseleri, belki de bizim geçmiş yıllarda farkında olmadan yaptığımız gibi, bugün darbeye destek veren eğitimli, Batıcılaşmış seküler çevrelerden çok darbeye karşı çıkan dindar kitleler içinde aramak daha doğru olacak.

Sanırım liberalleri tanımlama ve teşhiste yanılgı bizde, LDT’de değil, ilgisiz kimseleri liberal olarak tanımlayan ve etiketleyenlerde. Medya yorumcularının Mısır’daki liberalleri teşhis ve tanımlaması aynen geçmişte şahit olunan ‘ANAP liberalleri’ teşhis ve tanımlamasına benziyor. Dinle bağları zayıf olan veya dine karşı kayıtsız tavır takınan, dindar bir hayat yaşamayan, seküler olan herkese hemen liberal diyorlar. Garip bir tutum. Liberallik dinle tanımlanan bir duruş teşkil etmez. Bir dindar da bir dinsiz de liberal olabilir. Hristiyan da Müslüman da, ateist de deist de liberalizmi benimseyebilir. Dolayısıyla, dindar olmayan birinin ille de liberal olması gerekmez. Onun nerede durduğunu anlamak için siyasî ve ekonomik görüşlerine daha yakından bakmak lâzım gelir. Böyle biri, meselâ, sosyalist, sosyal demokrat, faşist, milliyetçi, Türkiye örneğinde Kemalist, Mısır örneğinde Nasırcı olabilir. Öyleyse, dindar olmayan kimselere otomatikman liberal demek de dindarları otomatikman liberallik halkasının dışına atmak da yanlış.

Ne yazık ki, bunca gayrete ve emeğe rağmen ülkemizde de kafa karışıklığı tam olarak ortadan kalkmadı; hatta, Gezi kalkışması ve Mısır darbesiyle daha da kötüleşti. Liberallikle alâkası bulunmayan, olsa olsa sosyal demokrat olabilecek, Gezi vesilesiyle içinde uykuya yatmış Kemalist darbeci damarı hortlayan, birçoğu utanmadan Mısır’daki darbeye destek veren, meşruiyet gerekçesi üreten gazeteciler ne zamandan beridir liberal? Amerikan neo-konlarına ayak uydurarak Mısır darbesini haklılaştırmak için gerekçeler üreten ve darbeden sevinç duyan birinin liberallikle ne alâkası olabilir? Darbecinin demokratik meşruiyete sahip iktidar sahibini silahla indirmesini ‘azil’ olarak niteleyen birinin tavrı hangi liberal ilkeyle bağdaşır?

Mısır’daki katliam üzerine siyasî felsefenin temel bilgilerinden dahi habersiz Gezi – Mısır karşılaştırmaları yapıldı. Türkiye’de demokratik usulle işbaşına gelmiş bir iktidar var; Mısır’da ise demokratik usulle işbaşına gelmiş bir iktidarı silahla indiren bir darbeci yönetim. Keşke Gezi olaylarında bir polis beş sivil vatandaş ölmeseydi. Keşke bu ölümlerin failleri tespit edilip yargı önüne çıkarılsaydı. Bunu insanlık haysiyetini kaybetmemiş herkes ister. Ancak, bu ölümler üzerinden siyasî iktidarın meşruluğunu sorgulamaya kalkmak ve ölümleri katliam ilan etmek ne kadar haklı olabilir? ‘Wall Street’i İşgal Et’ olaylarında 32 kişi öldü, kimse buna dayanarak Amerikan yönetiminin gayri meşru olduğunu iddia etmedi, katliam suçlamasında bulunmadı. Burada yapılan hata benzerleri benzerlerle kıyaslamak yerine düşünme ve muhakeme etmenin temel kurallarını rafa kaldırarak ayrı ayrı cinsten şeyleri aynı torbaya tıkmaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Adeviye katliamını meselâ Tiananmen katliamıyla, Gezi’yi ise demokratik ülkelerdeki benzer olaylarla karşılaştırmak doğru olur…

Liberallerin çoğu çağımızın yönetim biçimi olarak anayasal monarşi veya cumhuriyet formatında liberal demokrasiyi, mükemmel olduğu için değil en az zararlı gördüğü için, benimser. Liberal demokrasinin temel ilkelerinden biri siyasî iktidarın yarışmacı seçimle kazanılması ve yine seçimle kaybedilmesidir. Mısır’da bu ilke ihlâl edilmiştir. Seçimle gelen yönetim silahla indirilmiştir. Bu yüzden, şu anki sivil görünümlü askerî yönetim meşruiyetten mahrumdur. Barışçıl protesto yapan insanlara karşı kullandığı şiddet gayri meşrudur ve yaptığı katliamdır. Darbeyi ve katliamları kınamayanların liberalliğine kimse inanmaz, zira, darbelere ortak olmak da darbe savunuculuğu yapmak da katliamları görmezden gelmek de liberal ilkelerle bağdaşmaz.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bir Liberalin Konumu: Onbire Karşı Bir!

Gezi protestoları ve Ergenekon davalarında gözler liberallerin üzerinde. Liberallerin tutumları her bakımdan çok önemli. Toplum liberallerin pozisyonlarını dikkatle izliyor ve bir yerlere not düşüyor. İzlediğim bir film ve genç bir liberalin bir toplantı sırasında ifade ettiği:  “analitik düşünce yeteneğimizi kaybettik” eleştirisi beni bu satırları yazmaya itti. 

12 Angry Men (12 Öfkeli Adam) 1957 ABD yapımı, Sidney Lumet yönetmenliğini üstlendiği ve başrol oyuncusu Henry Fonda’nın olduğu bir jüri filmi. Kısaca öykü şu: Bir banliyöde 18 yaşında bir genç babasını bıçakla öldürmekle suçlanmaktadır. Hızlı ilerleyen bir mahkeme sürecinin sonunda deliller ve mahkemedeki yargılama sonucunda genç neredeyse %100 suçlu görünmektedir. 12 kişilik tamamı beyaz erkelerden oluşan jüri davalıyı suçlu bulurlarsa ölüme göndereceklerini de bilerek jüri odasında toplanırlar. Üyelerin ezici çoğunluğu “maktulü davalının öldürdüğü” konusunda hemfikirdir. Hemen bir oylama yaparak evlerinin yolunu tutmak istemektedirler. Jüri başkanı oylamaya geçer, herkesin jüri üyeliği sırasına göre “suçlu” veya “suçsuz” olarak oyunu alır. İlk yedi üye tereddütsüz “suçlu” oyu verirler ancak 8.jüri üyesi “suçsuz” oyu verir. Kural gereği oylar oybirliği ile alınmak zorundadır. Zira karar oybirliği ile alınamazsa jüri kendini feshederek yeniden yargılanma anlamı taşımaktadır.   8. Jüri üyesi 11’e bir kalır. Ancak, davayı tartışmak zorunda kalırlar, çoğunluğa karşı gelen üyenin başlattığı tartışma sonucu karar 12’ye 0 olarak “suçsuz” şeklinde alınır. 

Liberallerin gündemdeki olaylara ilişkin duruşları 8. Jüri üyesinin tutumu olmalıdır. Bu film senaryosunda liberallerin yanında ve karşısında durdukları olgular bence fazlasıyla görünür durumda. Mahkeme sürecini, atanmış avukatın neredeyse davalı için hiç savunma yapmamasını: ‘klasik devlet refleksi’ olarak yorumlayabiliriz. Jürinin ilk başta hemen genci suçlu ilan etmesini de ‘toplum baskısı’ olarak okuyabiliriz. İşte liberaller devlet karşısında her zaman –zengin, fakir, alt sınıf, üst sınıf, gecekonduda yaşayan, lüks semtte yaşayan ayırmadan-  bireyin yanında devletin de karşısında olmalıdır. Toplum baskısı veya güncel olarak; kamuoyu etkisi de liberallerin dikkat etmesi gereken diğer bir husustur. Liberalizmin tarihine baktığımızda bu tabloyu görürüz. “Yönetim yetkisi Tanrı’dan” anlayışına karşı çıkarak; “bütün insanlar doğuştan eşit ve özgürdür” diyen J. Locke’da bunu görürüz. “Özgürlüğü sadece devlet değil, toplum da tehdit eder.” diyen J.S. Mill de toplum veya çoğunluğun baskısına dikkatleri yoğunlaştırmamıza sebep oluyordu. Sosyalizmin, faşizmin makbul yönetim, planlamacılık yüzyılında; “planlanan toplum köleliğe gider” uyarısını Hayek yapıyordu. Sosyal refah devleti modasında “devlet bireylerin haklarını çiğnemeden başkasına bir şey veremez” gerçeğini cesurca Nozick hatırlatıyordu.

 

Her gün hatta her an bir jüri görevi liberalleri bekliyor, tasvir etmeye çalıştığım oniki kişilik jüri olma durumu statik değil dinamik bir durumdur. Kâh Ergenekon davaları, kâh Balyoz davaları, Gezi Parkı olayları hepsi bize bir görev veriyor. İçerik olarak da jürinin konumuna dikkat etmeli; “yargılamalar uzun” veya “darbe planlamak suç değil” veya “askerler yargılanamaz, gazeteciler tutuklu olmaz” cephesinin içinde yer alıyor olabiliriz. Total yorumlardan, her şeyi bir sepete doldurma kolaycılığından uzak durmalıyız. Liberallerin “nerde durduğunu dikkatle izleyen geniş bir kesim var” bunu görmek bilmek zorundayız.  Bir liberal 12 kişilik jüride durum 12-0 ise yani karşı oyumuz yoksa bulunduğu noktaya şüpheyle bakmalı. Liberaller ilkeli, tutarlı ve nesnel gerçeklerin yanında olmalı. Her olguyu, her olayı dikkatle analiz etmeli sapla samanı birbirine karıştıran söylemlerden ve hâkim elit sınıf taraftarlığından uzak durmalıdırlar.

Mısır ordusu, dönüşü olmayan yola girdi

Mısır’da beklenen oldu. Darbeci General Sisi yönetimindeki Mısır ordusu 14 Ağustos’ta, kendilerini  “Meşruiyet Koalisyonu” olarak adlandırılan darbe karşıtlarının üstlendiği Adeviyye ve Nahda meydanlarını güç kullanarak dağıttı.

Sivil ve barışçıl göstericilere karşı otomatik silahların kullanıldığı müdahale sırasında, rivayetler muhtelif olsa da en az bin kişinin öldüğü ve binlerce kişinin de yaralandığı haberleri geliyor. Ülkede olağanüstü hal ilan edildi ve geceleri sokağa çıkma yasağı konuldu. Darbeye darbe diyemeyen sözde demokratik Batılı ülkelerden bu kez katliama karşı kınama ve derin kaygı duyulduğu açıklamaları gelse de, ABD hâlâ Mısır ordusuna karşı askerî yardımları kesme kararı alma cesaretini gösteremedi. Arap ve Batı medyası “üç maymunları” oynarcasına gelişmeleri gerçek boyutlarıyla kendi halklarına duyurmaktan uzak yayınlar yapmaya devam ediyor. Gezi Parkı olaylarında dokuz saat yayın yapan bazı medya kuruluşları ise, olayları katliam olarak değil, ordu birlikleri ile Mursi taraftarları arasında “karşılıklı çatışmalar” olarak veriyor. İletişim çağında gerçekler elbette ki er veya geç açığa çıkacaktır. Ancak sorulması gereken sorular şunlardır: Birincisi eğer Mısır ordusu ve General Sisi bu kadar kişinin kanını akıtmaya kararlı idiyse neden ilk günler değil de, darbenin üzerinden 6 hafta geçtikten sonra böyle bir katliama girişti? İkincisi bu katliam protestoların sonunu getirebilir mi? Ve nihayet Mısır’ı bundan sonra ne bekliyor?

Adeviyye katliamının nedeni    

Darbe kelimesinin anlamı, vurup kırmak demektir. Siyaset alanında ise darbe, meşru ve hukuki olan yöntemlerin dışında fiili güç ve şiddet kullanarak hükümeti yıkmak ve yeni bir siyasî rejim yaratmaktır. Bu anlamda darbe planı yapmak veya fiilen darbeye teşebbüs etmek, demokratik siyaset açısından en büyük günahı işlemek; yani bir anlamda yasak meyveyi yemektir. Bir kez böyle bir yola girildikten sonra darbecileri meşruiyet çizgisinde kalmaya ve mutedil hareket etmeye çağırmak boş bir sözdür. Askerî kariyerlerini Nasır, Sedat ve Mübarek yönetimleri altında yapmış olan Mısır generallerinin darbenin ahlakını da hukuk(suzluğu)nu da bilmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla Adeviyye katliamının Müslüman Kardeşler teşkilatının üst yönetiminin uzlaşmaz tavırlarından kaynaklandığını söylemek, kendini yanlış yere konumlandırmak ve hırsızı aklamak anlamına gelir. Demokrasi taraftarları bu tür katliamlara ya ilk günden maruz kalacaklardı ya da daha sonraları. Darbecilerle yüzleşmek kaçınılmazdı ve İhvan hareketi geçen zamanı stratejik olarak çok iyi kullanarak, darbeye destek veren iç ve dış koalisyonu siyaseten çatlattı. Örneğin darbe yanında yer alan Nur partisinin tabanı direnişi desteklemeye başladı. Son olaylardan sonra “laik liberal” Al Baradei darbe hükümetindeki görevinden istifa etti. Her şeye rağmen Batılı ülkelerdeki demokratik güçler vicdanlarının sesini dinleyerek darbecilere karşı seslerini yükseltmeye başladılar. Arap monarşilerindeki önde gelen bazı alimler ve sivil aktivistler darbecilerin yanında yer alan kendi hükümetleri üzerinde baskı oluşturmaya başladılar.

En önemlisi de belki şudur. Darbeye destek veren İhvan karşıtı siyasî gruplar Mursi’yi demokrasiden sapmak, diktatörlüğe kaymak ve ülkeyi yönetememekle suçluyorlardı. Şimdi açıkça anlaşıldı ki, eski Mübarek döneminin güvenlik (ordu ve polis), yargı, yürütme ve ekonomi yönetimi içindeki uzantıları topyekün olarak seçimle işbaşına gelmiş meclise ve Mursi yönetimine karşı örgütlü bir direnç sergilemişlerdir. Sorun seçilmişlerin beceriksizlikleri değil, müesses nizamın kurdukları oyunlardır. Dolayısıyla Mursi taraftarlarının başını çektiği demokrasi cephesinin binlerce ölü ve yaralı vererek darbecilere karşı direnmeleri ülkedeki vesayet rejiminin nasıl işlediğini sıradan vatandaşa anlatma anlamında son derece faydalı olmuştur. İhvan şu andan itibaren sokaktan çekilse dahi demokrasiye karşı gösterdiği sadakati ve darbe karşısındaki mağduriyeti ve dik duruşuyla bundan sonra yapılacak ilk seçimde iktidarın en güçlü alternatifi olmaya devam edecektir. Bunun anlamı, darbecilerin bugün silah kullanarak boyun eğdirdiklerini düşündükleri İhvan gibi siyasî grupların hayaletinin gelecek günlerde generallerin kâbusu olmaya devam edecekleridir. Gözlerinin önündeki Hüsnü Mübarek’in yargılanmasından ders almayan Sisi gibi generallerin son yıllardaki Türkiye tarihini daha yakından incelemeleri oldukça öğretici olacaktır.      

Onurlu çıkış stratejisi kalmadı

Aslında son altı hafta Mısır ordusunun yanlıştan dönmesi için oldukça iyi bir fırsattı. Uluslararası arabulucularla çalışarak İhvan da dahil olmak üzere herkesin katılacağı bir seçim sürecinin ilan edilmesi ve Mursi’nin serbest bırakılması gibi pratik siyasî adımlar Sisi gibi liderler açısından zor kararlar olmakla birlikte, ülkenin selameti ve ordunun kurumsal çıkarlarının garanti altına alınması anlamında son bir güvenli çıkış (safe exit) stratejisi olabilirdi. Artık elinde binlerce masum insanın kanı bulunan ordu üst yönetimi için şu andan itibaren onurlu bir çıkış yolu kalmamıştır. Darbeciler, kendi siyasî otoritelerini tam anlamıyla sağladıktan ve olası yargılamalara karşı kendilerini koruyacak hükümler içeren bir anayasa yapmadan demokrasinin yolunu açmayacaklardır. Muhtemeldir ki, İhvan’ın seçimlere sokulmasını önlemek için de birtakım uydurma iddialar ile Müslüman Kardeşler teşkilatı siyaset dışı bırakılmaya çalışılacaktır. Mursi’yi ve yakın çevresini ezmek için ordunun veya istihbaratın bazı siyasî cinayetler işleyerek veya suikastlar düzenleyerek suçu İhvan üyelerine yıkmaya yeltenmesi mümkündür. Dolayısıyla İhvan’ın önümüzdeki dönemde son derece dikkatli hareket etmesi ve şiddetten uzak durması, haksızlıklara karşı  sabır ve metanetle karşı koyması son derece önemlidir.     

Dış dünyadan ve Türkiye’den beklenen

Mısır’daki askerî darbeyi yapanlar, başta ABD olmak üzere Batı’nın açık veya örtülü desteğini aldıklarında şüphe yok. Ancak son olaylar göstermektedir ki, darbeci generaller özellikle ABD’nin tavırları karşısında hayal kırıklıkları yaşamaktadırlar. Hem darbeye destek verip hem de darbeye direnenlere karşı şiddet kullanmama ve barışçıl çözümler tavsiye edilmesi ABD’nin niyetleri konusunda darbecileri şüpheye düşürmüştür. ABD’nin de darbecilerin de siyasî stratejisini bozan şey, Mursi taraftarlarının Kahire caddelerinde ve Türkiye’nin ise uluslararası platformlarda darbeye açıkça meydan okuyan tavırları olmuştur. Adeviyye katliamını, General Sisi’nin ABD’yi kaybetme pahasına yarım kalan darbeyi tamamlamak için giriştiği bir teşebbüs olarak okumak gerekir. Zira sivil direniş sürdükçe her geçen gün darbecilerin otoritesi sarsılmaktaydı ve hatta darbecilerin kendilerinden hesap sorulacağı korkusunu taşıdıklarını öngörmek mümkündür. Bu anlamda Adeviyye katliamı biraz da General Sisi’nin paniklemesinin de bir sonucu olarak görülebilir. Ama yaşadığı sürece hesap sorulma korkusu Sisi’nin peşini asla bırakmayacaktır. Bundan dolayı da darbeciler için şu andan itibaren en önemli strateji olabildiğince uzun süre iktidarda kalmak olacaktır. Bunun anlamı muhtemelen Mısır’da demokrasiye geçiş ve normalleşmeye ilişkin ilk günlerde açıklanan yol haritasının  artık çok da bağlayıcı olmayacağıdır.

 

Eğer gerçekten de darbe yönetimi ile ABD arasında ciddi bir ayrışma varsa, bunun doğal bir sonucu Ortadoğu’da ABD’nin Mısır gibi güvenilir bir ortağını kaybetme riskinin ortaya çıkması olacaktır. İsrail’in güvenliği nedeniyle ABD kolay kolay Mısır’dan vazgeçemeyecektir. Ancak demokrat Obama da Mısır gibi bir ülkedeki ilk demokrasi denemesinin kendi devri iktidarında darbeci generallerin kaprisleri yüzünden akamete uğratılması suçuna ortak olmanın yarattığı siyasî baskıyı hep hissedecektir. Bu nedenle ABD yönetiminin Adeviyye sonrası dönemde Mısır’la olan özel ilişkilerini sürdürmesinin şartı olarak bir an önce seçime gitmeyi şart koşması ve bu süreçte Türkiye ve S. Arabistan gibi ülkelerle yakın bir diyalog ve işbirliğine girmesi gerekir. Aksi halde Mısır bir yandan kaos ve belirsizlik içine düşerken, diğer yanda küresel düzlemde ABD çıkarlarını da tehdit edecek olan yeni bir terör dalgasını da tetikleyebilir. Hatta ABD angajmanını kaybetmiş bir Mısır, Suriye ve İran gibi ülkelerle işbirliğine de yönelebilir. Ortadoğu’da kartların yeniden karılmaya başlandığı böyle bir denklemden en zararlı çıkacak olanlar ise S. Arabistan ve Katar gibi bölge ülkeleri olacaktır. O nedenle Mısır’da herkes için en optimal çözüm, olabildiğince hızlı şekilde bu ülkenin uluslararası gözetim altında seçime götürülmesi ve millî iradenin tezahür edeceği kapsamlı, adil ve serbest seçimler sonucunda demokratik meşruiyete sahip bir hükümetin kurulmasının sağlanmasıdır.

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Rasim Abi’yi dinleyecekler mi?

0

Mısır’da yaşanan katliam, darbelerin ve darbecilerin ne kadar insafsız ve vicdansız olabileceklerini bir kez daha gösterdi. Hakları gasp edilen insanlar sokaklarda gösteri yapıyorlar diye katledildi. Dün Mısır’da kara bir gün yaşandı…

Arap dünyasının kalbi sayılan Mısır, bir kaosun içinde ve adım adım iç savaşa doğru gidiyor. Kazananı olmayan bir savaş… Önceki gün Cumhurbaşkanı Gül hem katliamı kınadı hem de tarafları uyardı: “Korkum şu ki Mısır içinden çıkılmaz bir kaosa girer bu gidişle. Bu yol çıkmaz bir yoldur Mısır için. Onun için herkesin kendi ülkesinin kıymetini bilmesi, bütün tarafların bir araya gelip aklıselim içinde Mısır’ı düzlüğe çıkartacakları süreci başlatmaları gerekir.”

Hükümet mensuplarından ve özellikle İslamcı kamuoyu önderlerinden oldukça ‘sert, radikal ve öfkeli’ çağrıların yapıldığı, sosyal medyada ‘TürkOrdusuMısıra’ temasının TT olduğu bir sırada cumhurbaşkanının açıklaması fark yarattı. Sadece Mısır’da değil, Türkiye’de de birçok kişinin ve kurumun dikkatini çekecek bir açıklamaydı bu. Benzer bir çağrı ve analiz İslamcı entelektüellerin ‘gül yetiştiren adam’ı Rasim Özdenören’den geldi. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler’in yazarı Özdenören, Yeni Şafak’taki ‘Mısır’ın selameti her şeyin önündedir’ başlıklı yazısında bakın neler söylüyor: “Evet, Mısır’ın selameti her şeyin önünde gelir. Bu, bir ülkenin ve o ülke halkının selameti demektir. Bu fikir, ülkenin meşru güçlerine gayrimeşru güçler karşısında tavizkâr olmayı salık vermiyor. Fakat reel pozisyonların dikkate alınması gerektiğini ifade etmeye çalışıyor.

Mısır cuntasının son haftalar boyunca denediği katliam teşebbüsleri, onu oraya getiren güçlerin cunta üzerinde ne denli etkili olduğunun göstergesi olarak kabul edilmelidir. 14 Ağustos 2013, Çarşamba sabahından itibaren başlayan son katliam faciası durumun ne kadar kritik olduğunu gözler önüne seriyor.

Şimdi meşru iktidarın sahipleri ve onun meşru Cumhurbaşkanı Mursi yanlılarının da tuttukları yolda ne denli kararlı oldukları görülüyor.

Acaba biz politikadan ne anlıyoruz? Politika (diplomasi) kuru bir inatlaşmadan mı ibarettir, yoksa probleme çözüm arayışını kolaylaştıracak zemin oluşturma gayreti midir?

Cuntanın, bulunduğu konum itibarıyla gözünü kararttığı, hatta gözünü kan bürüdüğü belli bir şey. Acaba Mursi yanlıları cuntanın kan dökmeye istekli görünen bu tutumuna çanak mı tutmalı? Yoksa bir biçimde uzlaşma zemininde konuyu görüşerek çözümleme çabasına mı girişmelidir?

Hatırlayalım ki, burası kamu alanıdır. Şimdi o alanda haricen kaynak yapmış olsa da cuntacılar da yer almış bulunmaktadır. Ortadaki gerçeklik budur. Bu gerçekliğe sırt çevirerek mesafe alınabilecekse buna kimsenin bir diyeceği olmaz. Ama geçen zaman, böylesi bir inatlaşmadan ancak Mısır halkının zarar göreceğini ortaya koyuyor.

Taraflar arasında bir uzlaşma zemininin oluşturulması hem Mısır halkının selameti açısından, hem de bölgenin huzuru ve selameti açısından fevkalade kritik ve gerekli bir durumdur. İhvan, darbeyle düşürülmesini içine sindirmek istemeyebilir. Fakat acaba kendi insanının öldürülmesi daha mı hazmedilebilir sayılmalı?

Ülkenin ve ahalinin selametini düşünmek de bir ilke sorunudur. İnatlaşarak daha fazla kan dökülmesi mi, yoksa kendi iktidarımızdan bir nebze fedakârlıkta bulunarak halkımızın ve bölgenin selameti mi, sorularının cevabını ararken alternatif maliyet sanırım yol gösterici olur. Hangisinin maliyeti daha kabul edilebilir görünüyor?”

Türkiye İslamcılarının Rasim Abi’si böyle diyor, darbenin mağduru olan Müslüman Kardeşler’e uzlaşı yoluyla krizden çıkışı öneriyor. İktidarın duruşu ise farklı; haklı gördükleri Müslüman Kardeşler’in direnişini sonuna kadar desteklemek. Türkiye’nin Mısır politikasına yön verenler, Başbakan’ın Rasim abisini okumuşlar mıdır acaba? Okumuşlarsa da, dinlerler mi ki onu?

Müslüman demokratların zor sınavı

Mısır’da serbest seçimle gelen iktidar bir darbeyle devrildi.

Dün Adeviye ve Nahda Meydanlarına saldıran ordu halkın kanını dökmeye başladı.

Libya’da Müslüman Kardeşler’in büroları basılıyor ve tıpkı Mısır’dan verilenlere benzer tahribat fotoğrafları veriliyor.

Suriye’de Batılı devletler Esad’ın muhaliflerini ezmek için giriştiği halkkırıma (democide) üstü kapalı onayvermiş durumda.

Bugünlerde Tunus’ta İslami arkaplandan gelen Nahda Partisi de zorda. Ülke adeta bizim 90’ları yaşıyor. Garip suikastlarla muhalifler öldürülüyor ve fatura İslamcılara, onlar üzerinden de iktidara çıkarılıyor.

Belki çıkaranların bazıları da biliyor, iktidardaki bir partinin muhalif bir lideri öldürmesinin ona kazandıracağı hiçbir şey olmadığını. Tersine, tam da zaten ince dengelerle ayakta duran kendi iktidarını vuracağını. Ama bu durum onlara gayri meşru yolla da olsa seçilmişleri alaşağı etme fırsatı verdiği ölçüde bilmezden gelmeyi tercih ediyorlar.

“Mısır’daki darbeye birçok Batı ülkesi tepki göstermedi. Bu yüzden Tunus’taki muhalefetin Mısır modelini izleyip, hükümete karşı bir kışkırtma içinde olduğunu gördüğümüzde asıl riski anlıyoruz” diyor John Esposito.

**

İslam dünyasında bir kavga var.

İlk bakışta kabaca “seküler milliyetçiler” ile “İslamcılar” arasındaki bir kavga bu.

Ama ideoloji veya din üzerinden bir kavga gibi görünse de aslında ondan daha derin başka bir ayrışmanın üzerine daha oturuyor.

Bu anlamda yaşanan kavga, egemen zümre ile halkın geri akalanı arasındaki mücadeleyi ifade ediyor. Asker ve sivil bürokrat ile iş çevreleri ve aydınları da içeren egemen seküler elit, demokratikleşmeyi kendi egemen sınıfsal/zümrevi konumuna bir tehdit olarak görüyor ve bunda haklı da.

Ekonomik ve siyasi iktidarın kendisinde olduğu zümre, bütün önemli mevki ve makamların kendilerine ve çocuklarına tahsis edildiği düzenin değişmesini istemiyor.

Bu sınıfsal refleks Baascı/Kemalist veya başka bir anti-demokratik ideolojiyle yansımasını buluyor. Bu ideolojiler, ayrıcalıklı bir sınıfın veya zümrenin neden yönetmesi gerektiğini meşrulaştırıcı bir işlev görüyor.

**

İslam dünyasındaki Baasçı/Kemalist elit, Doğu toplumlarına küçümsemeyle bakan oryantalist önyargılarla malul batılılarla bir noktada uzlaşıyor: Burada demokrasi olmaz.

İslam dünyasında demokratik işleyişin ve onu destekleyecek siyasi geleneğin bir türlü yerleşememesinde “Özgür dünya”nın çifte standardının ve darbecileri kayırmasının da payı var.

Batılı devletlerin darbeleri desteklemesinin de dini önyargıdan ibaret olmayan bir boyutu var. Kendi halkına dayanmayan darbeci generallerin elindeki ülkeyi yönetmek kolay oluyor. Hatırlayın, 1 Mart Tezkeresi’ni demokratik olarak seçilmiş Meclis reddedebilmişti, oysa Evren olsaydı, onu ikna edecek bir Alexander Haig bulmak zor olmazdı.

İslam ülkelerinin kendi halklarına kahraman orduları içeride de dar bir zümreyi ayrıcalıklarla donatıp onlara dayandıkları ölçüde, kendi ülkelerini yapısal bir adaletsizliğe ve daimi bir geri kalmışlığa mahkum ediyorlar.

Bu noktada İslam dünyasında seçimle gelen Müslüman demokrat iktidarları ciddi bir sınav bekliyor. Çünkü onlar hem kendi ülkelerindeki ayrıcalıklı kesimlere karşı bir eşitlik kavgası içindeler, hem sürekli olarak darbesini yedikleri ordularını hukuk içinde tutma mücadelesi veriyorlar, hem de o fraklı diktatörleri sarıklı demokratlara tercih eden Batılı devletlerin tarafgirliğiyle.

**

Tunus’tan Türkiye’ye kadar bir iç sorgulamayla radikal İslamcılıktan Müslüman demokratlığa doğru yol aldı İslami hareketler. Kendilerini değiştirmeyi başardıkları ölçüde toplumlarının da kaderini ellerine alabildiler. Modernleşmeyi Batılılaşma olarak algılayan seküler elite göre çok daha özgüvenli ve ufku açıktılar ve Batı’dan esen rüzgarların da olumlu estiği bir tarihsel anda iktidara gelebildiler.

Ama işleri hiç kolay değildi ve hali hazırda da değil.

Çünkü önceki rejim ne kadar despotik olursa olsun, onların hataları daha çok göze batıyor. Batılı devletler onlara her

zaman eşit kredi açmıyor ve kendi ülkelerindeki egemen elit de uzun yılların sağladığı imkanlarla -Sermayesi, medyası, batıdaki çevrelerle yıllar içinde kurdukları ve onları tek yönlü enforme etmelerini mümkün kılan kanalları, eğitimli/dil bilen aydınları ve sosyal medyadaki görünürlükleriyle- sesini dünyaya çok daha iyi duyuruyor.

Ve galiba Batıdaki oryantalist önyargı da bu sesi duymayı daha fazla tercih ediyor. Batılı büyük medyanın Adeviye’deki devasa kalabalığı değil Tahrir’de darbeyi kutlayanları görmesi bundan. Darbecilere karşı aşırı anlayışlı olması da.

İslam ülkelerindeki liberal veya sol aydın olarak bilinenlerin de çok azı adil hakemlik yapıyor bu maçta. Çoğu kez dine ilişkin tutumlar, ideolojik ve sınıfsal önyargılar devreye giriyor ve günahlar aynı terazide tartılamıyor.

Bu durumda dayandıkları geniş sosyal tabanları ve liderleriyle iş bugün için esas olarak Müslüman demokratlara düşüyor. Çıkış yolu, kendilerini değiştirip dönüştürmeye devam etmeleri ve bunu başardıkları ölçüde

demokratikleşmeyi derinleştirmeleri.

Elbette hiç kolay değil bu. Uzun bir tarihin yükü var omuzlarında ve sadece başkalarıyla değil kendileriyle de mücadele etmeleri gerek. Çünkü kendileri de aşmaya çalıştıkları sistemin hastalıklarından bağışık değil.

Ama içinde bulunduğumuztarihsel anda, kanın oluk gibi aktığı bir coğrafyada, insan haklarına dayalı demokratik bir

sistemin tesisi bunu başarmalarına bağlı.

Güvenlik endişesi ve özgürlük

0

Sonbaharda Gezi Kalkışması benzeri olaylar çıkartmak istendiği yolunda haberler hükümette ve bazı toplum kesimlerinde endişe yaratmışa benziyor. Bu yüzden, özellikle üniversite ve stadyumlarda yeni güvenlik tedbirlerinin alınması gündemdeymiş. İlkinde, özel güvenlik geri çekilerek yerine polis yerleştirilecekmiş. İkincisindeyse, küfretmek ve siyasî slogan atmak yasaklanacak, elektronik bilet satışına geçilecek ve yüz tanıma sistemleri kullanılacakmış.

Bir toplumun aşırı siyasîleşmesi pek arzuya şayan olmayan bir durum. Meselâ, spor alanlarında siyasî tartışma olmaması istenir; çünkü, örneğin futbol maçlarında, bir kısım seyircinin şu veya bu istikamette siyasî slogan atması siyaset teorisinde ‘ahlâkî tehlike’ dediğimiz şeyin vuku bulmasına yol açar. İçinde muazzam bir çeşitliliği barındıran milyonlarca kişilik bir taraftar camiasının haksız biçimde topluca bir siyasî görüşün mensubuymuş gibi algılanmasına sebep olur. İlâveten, sporun ruhuyla da bağdaşmaz. Spor taraftar kitlesini kendi içinde birleştirirken, siyasî tezahürat bunu bozar. Kuşku yok ki aynı şey üniversitelerin açılış-kapanış törenleri için de geçerlidir.

Ne yazık ki Türkiye stadyumlarda ayrımcı siyasî sloganlarla (Onuncu Yıl Marşı’nı okuma saçmalığını görmezden gelirsek) birkaç yıl önce Galatasaray’ın yeni stadının açılışında tanıştı. Bir holding ailesinin bir mensubunun teşvik ettiği iddia edilen bir organizasyonla, stadın yapımına çok emeği geçen, hatta ilgili kulübü bir anlamda kayırdığı söylenen Başbakan yuhalattırıldı. Bunu başka benzer olaylar izledi. Gezi’den efsane çıkartmak ve mümkün olan her yeri hükümete muhalefet etme zeminine çevirmek arzusu bazılarının Erdoğan’a duyduğu çılgınca kişisel nefretle birleşince bu tür sevimsiz tezahüratların meydana gelme ihtimali artıyor.

Hükümetin endişesini anlamakla ve stadlarla üniversitelerin tahakkümcü sekteryen siyasî eylemlere sahne yapılmasını yanlış bulmakla beraber, probleme yalnızca güvenlik açısından yaklaşılmasının iki bakımdan yanlış olduğunu düşünüyorum. Birincisi, üzerinde konuştuğumuz olayların niteliği yüzünden, yüzde yüz başarılı olacak bir güvenlik tedbirinin bulunmaması. Buna bağlı olarak, her tedbirin muhtemelen ilâve bir tedbir gerektirmesi ve bu sürecin sonunda baskıcı bir güvenlik çemberi yaratılması ihtimalini beslemesi. İkincisi, şık olmaktan uzak ve sevimsiz de olsa, stadlarda ve üniversite törenlerinde siyasî tavır koymanın, özgürlük kapsamına girmesi. Özgürlük, her zaman, doğru bildiğimiz, bizi rahatsız etme- yecek şeylere yol vermez, tersi de olabilir. Demokraside, baz problemlere tahammül etmekten ve onların kendi içinden çözülmesini beklemekten başka yapacak bir şey yok.

Stadlarda ve üniversite törenlerinde dışlayıcı siyasîleşme, zamanla, kendi içinden çözüme ulaşacaktır. Siyasî slogan atan gruplar, daha geniş taraftar veya öğrenci kitlesi tarafından dışlanacak, kınanacak ve uyarılacaktır. Kulüpler ve üniversiteler bıkacak, kendileri buna engel olma yolları arayacaktır. Ateşli grupların harareti zaman içinde düşecektir. Toplumun sağduyusuna güvenmek ve bu tür meseleleri olağan güvenlik sorunu olarak görmemek, özgürlüğü boğacak tedbirlere yönelmemek en doğrusudur.

Tencere tava çalma, Taksim’de gösteri yapma ve basın bildirisi açıklama gibi eylemlere de bu çerçevede bakılabilir. Hepsinde özgürlük esas, yasaklama istisna olmalıdır. Tencere-tava çalma hakkında söylenebilecek, eylemin abartılmaması ve başkalarına kasıtlı rahatsızlık vermeye dönüştürülmemesi gerektiğidir. Taksim ifade özgürlüğü açısından önemli bir yer. Burayı tamamen gösterilere kapatmak yerine, 1 Mayıs’ta büyük diğer günlerde küçük gösterilere açık tutmak uygun olur. Kamusal hayatı aksatmamak, işgallere kalkışmamak ve şiddet kullanmamak şartıyla, istisnasız her grup, her konuda destek ve protesto gösterileri düzenleyebilmeli, basın açıklaması yapabilmelidir.

Söylem aşırılıklarının çözümü özgürlüğü kısıtlamaktan geçmez. Tam tersine, özgürlükleri geriletmek aşırılıkları hem meşrulaştırır, hem azdırır. Radikallerin, fanatiklerin en çok korktuğu özgürlük alanının genişlemesi, en çok sevdiği, özgürlük alanının daralmasıdır. Hükümet yapacağı her türlü düzenlemede bu tarihî gerçeği göz önünde tutmalıdır.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Direkten dönen liberal düşünce

0

Türkiye’de liberal düşüncenin makus bir tarihi var. Osmanlı’daki ilk tomurcuklar İttihat ve Terakki tarafından boğuldu. Tek parti diktatörlüğü liberal düşünceyi en büyük hasımlarından biri olarak gördü. M. Kemal ‘liberalizm ancak müstemleke ülkelerinde uygun olacak bir yönetim biçimidir’ mealinde bir laf ederek liberalizme karşı saf tuttu. Buna mecburdu, zira, kafasındaki Türkiye projesi ve benimsediği metotlar liberal düşünceyle bağdaştırılamazdı.

Tek parti diktatörlüğünün iç ve dış faktörlerin tesiriyle 1945’te dönüşmeye başlaması, liberal düşünceye bir zemin açtı. Bunun en mühim sonucu, İstanbul’da kurulan, A. E. Yalman ve A. F. Başgil’in başını çektiği Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’ydi (HFYC). Cemiyet, 1948’de, Hür Fikirler adıyla, 11 ay, her yönüyle liberal bir dergi yayınladı. HFYC’nin Türkiye’nin demokrasiye geçmesine sağladığı katkıların en büyüğü, 1946 oy hırsızlığından sonra, seçimlerin yargı denetiminde yapılması fikrini geliştirmesiydi.

14 Mayıs 1950 devrimiyle 1925’te kurulan diktatörlüğün iktidarı barışcıl yolla yıkıldı. Ancak, devlet içinde çöreklenmiş yapısı ve toplumdaki uzantıları yaşamaya devam etti. 1950’lerde CHP zamanla klasikleşen taktiğini uygulayarak siyaseti savaş gibi görmeye ve yapmaya başladı. DP ile olan ihtilâfını bir siyasî çekişme değil bir hayat tarzı mücadelesi gibi sunmaya çalıştı. Bazı halk kitleleri gibi HFYC etrafındaki kimi liberaller de bu oyuna geldi. Çoğu, hayat tarzlarının Kemalistlere benzemesinden ötürü, CHP ile saf tuttu, hatta ona katıldı. Bu, Türkiye’de liberalizmin ölüm fermanı oldu. 1990’larda Liberal Düşünce Topluluğu’nun doğuşuna kadar, liberal fikirler etkili ve görünür şekilde ne dile getirildi ne de savunuldu.

2013 Türkiyesinde Gezi olayları liberalleri benzer bir testle karşı karşıya getirdi. Gezi, okunması zor bir olaydı. Çevre hassasiyeti ve aşırı polis şiddetine tepki boyutları vardı. Bazı Ak Parti icraatları ve Başbakan’ın zaman zaman en azından maksadı aşan üslubu da olayın parçaları arasındaydı. Bunları bütün liberaller gördü ve eleştirdi. Bu dar anlamdaki Gezi’ydi. Ancak, her şey bunlardan ibaret değildi. Reaksiyondan bir tür aksiyon çıkartmak istendi. Bu yüzden, geniş anlamda Gezi dindar muhafazakârların siyasî çoğunluk olduğu için elde ettiği yönetme hakkına ontolojik bir itiraza ve ‘memleketin efendisi biziz’ deme çabasına dönüştü. Askerî darbenin geçici olarak da olsa denklem dışına atıldığı bir vasatta demokratik meşruiyeti bulunan bir hükümeti sokak şiddetiyle alaşağı etme ve kademeli olarak siyaseti devlet iktidarı lehine tanzim etme teşebbüsü hâlini aldı.

Ne yazık ki, işin bu kısmını, bazı liberaller veya liberal denen kişiler (liberalimsiler) göremedi. Yapılan, 2007’de üç büyük şehirde gerçekleştirilen Cumhuriyet mitinglerinin lokalize edilmesi, şiddete bulandırılması ve müthiş bir propaganda harekatıyla desteklenmesiydi. M. Esayan’ın dediği gibi, bu süreç, demokrat sandığımız bazı aydınların içinden adeta birer canavar çıkardı. Aynı sıralarda gündeme düşen Mısır darbesi herkesin pozisyonunun daha da netleşmesini sağladı. Gezi Kalkışması’na koşulsuz destek veren liberal veya liberalimsilerin birçoğu Mısır darbesini de alkışladı.

Gezi’yi anlamanın değişik yolları var. En iyilerinden biri, kimin Kemalist Gezi Kalkışması’na nasıl tavır aldığına bakmak. Her geçen gün radikal sol dergilerin anlatımlarından CHP genel başkanının övgülerine kadar yeni malzemeler ortaya çıkıyor. Özgürlük ve demokrasi sicilleri bozuk, totaliter kafalı, linçci, tek adamcı yayın organı ve gazetecilerin alkış tuttuğu, sınırsız destek verdiği, bayram yaptığı bir vaka bir liberal olarak beni hemen kuşkuya iter. Bir diğer yol, ilkelere başvurmak. Liberalizm şiddeti dışlayan bir yöntemse, her liberalin haksız polis şiddeti yanında haksız sivil şiddeti de kınaması ve dışlaması beklenir. Burada şiddet bir teferruat değildir, işin özünü belirleyen bir faktördür. Liberal demokrasinin felsefî temeli de seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesine saygı göstermeyi gerektirir.

Öyle görünüyor ki çözüm süreci, KGK, Mısır darbesi liberaller – lberalimsiler arasında bir ayrışmaya yol açacak. Nitekim bazıları Kemalistlerin liberal fikirleri benimseyebileceğini, hatta ‘mutedil Kemalistler’ ile birlikte olmanın muhafazakârlar ile beraber olmaya tercih edebileceğini söylüyor. Herkesin tercih hakkına saygı duyuyorum, herkese seçtiği yolda başarılar diliyorum. Keşke her kesime, her çizgiye liberal fikirler olabildiğince nüfuz etse. Ancak, bir gerçeğin altını çizmek isterim. Liberal düşünce 2013 Haziran’ında direkten döndü. Birkaç liberal isim, ilkelere dayanan, anın esiri olmayan, âdil ve vicdanlı bir pozisyon almış ve canla başla bunu kamuya duyurmak için çalışmış olmasaydı, liberalizm darbeciliğe sempati duymakla, sokak şiddetini meşru görmekle, seçilmiş hükümeti seçim dışı yollarla düşürme arayışıyla birlikte anılır olacaktı ve liberal fikirlere muhayyalen değil fiilen açık %80’lik toplum kesimi nezdinde itibarı sıfırlanacaktı.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Rusya, Gülen hareketi ve Erdoğan

Yeni Türkiye’nin en önemli iki aktörü: Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen… 
Yeni Türkiye’nin en önemli meselesi: Erdoğan hükümeti ile Gülen hareketi arası ilişkiler…
Toplumda bu ayrışmanın karşılığı yok.
İşin en tuhaf yanı günümüzün bu en önemli meselesinin boyutlarını tam olarak bilen insan sayısı çok çok az. Çok ince ve hassas bir mesele bu. Toplum nezdinde zaten bu konuda hiçbir şey anlaşılmıyor. Yukarı seviyelerdeki ayrışmanın toplum tabanında karşılığı yok. Toplumun dindar çoğunluğu özellikle Gezi kalkışmasından sonra “Yeniden eski rejim günlerine döner miyiz?” diye kaygılı ve Erdoğan etrafında kenetlenmiş halde… 

Rus istihbaratının operasyonu 

Geçen haftalarda Gülen Hareketi için çok önemli bir olay Camia’nın Rusya hinterlandı ayağında yaşandı. Rus istihbaratının uzantısı olarak görev yapan bir kadın gazeteci Gülen’e bağlı okulların eski SSCB coğrafyasının tamamında kapatılması için bir medya operasyonuna girişti. Amacı Gülen okullarının kapısına kilit vurmak isteyen Rus istihbaratı için ortam hazırlamak ve kamuoyu desteği yaratmaktı. Gazetesinde bu konuda çarpıtılmış bir haber yaptığı gibi Rus televizyonunda da Gülen’in ve okullarının ne kadar tehlikeli olduğunu anlattı. Haliyle binbir emekle Rusya hinterlandında okullar açan Gülen Hareketi bu kirli operasyondan çok ürktü ve etkilendi. Rus istihbaratının son dönemdeki bir diğer amacı da Erdoğan hükümetiyle Gülen Hareketi arasındaki limoni ilişkilerden hareketle “Gülen tehlikesi vardır” yönünde Erdoğan’dan onay almaktı. Eğer bu onay alınsaydı, yani Rus coğrafyasında tüm Gülen okullarının kapatılmasının özellikle “Türk-Rus ticari ilişkilerine” zarar vermeyeceği konusunda garanti alınsaydı bütün bu okullar kapatılacak ve tüm Camia mensupları da Rusya’dan sınırdışı edilecekti… 

Karşılarında Erdoğan’ı buldular 

Başbakan Erdoğan’ın yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti asla böyle operasyonlara izin vermez,vermedi de. Yurtdışındaki Gülen varlığına en ufak zarar vermek isteyenler karşılarında her seferinde Erdoğan’ı buluyor. Hiç şüphe yokki Gülen Hareketi’ne bağlı Türk okulları bu ülkenin gurur kaynağıdır.Vatanından uzakta nefsini sıfır merkeze alarak, binbir fedakarlıkla çalışan insanlar gerçek anlamda Muhabbet Fedaileri’dir.
Geçen sene Petersburg’a gitmiş ve Rus istihbaratının kovmak istediği bu Muhabbet Fedaileri ile görüşmüştüm. Ali Ertuğrul, Bekir ve diğer kardeşlerim yaşadıkları zorlukları anlattılar. 28 Şubat sürecinde Rusya’dan yüklü oranda silah alan Genelkurmay’ın bunun karşılığı Türk okullarının kapatılmasını istediğini anlattılar. Rus Dışişleri’nin bu konuda resmi yazısını gösterdiler. Utandım… Bu ülke öyle rezil günlerden geçti ki Türk okulları bizzat Türk devleti ve ordusu tarafından “üstüne para verilerek” kapattırıldı… 

Camia medyası nereye? 

Bu Muhabbet Fedaileri’nin anlattığına göre kimi Türk gazeteciler Rusya’ya gelip, okulların kapatılması için lobi yapıyor ve “Müslüman Türklerin Rusları eğitmek için okul açması kanıma dokunuyor” diyecek kadar kendi ülkelerinden nefret ediyorlardı. Ve geçen haftalarda inanılmaz birşey oldu… Bahsi geçen, bu sömürge beyinli Ergenekoncu gazetecilerden biri, Camia mensubu biri tarafından Camia’nın bir gazetesinde sadece Erdoğan-karşıtı olduğu için övüldü! Bunun üstüne başka söze gerek var mı?. Bu konuya devam edeceğiz…

Bu yazı Sabah Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

İtirazı olanlar hâlâ ‘hain’ mi?

0

Devlet toplum üzerinde ‘hegemonik’ bir ilişki kurmak istediğinde elindeki en etkili araç dış politikadır.

Eskilerde dış politika ‘milli dava’ olarak nitelenir, herkesin de bu ‘dava’ya destek vermesi beklenirdi. ‘Dava’nın ne olduğuna, muhtevasına vs. ‘devlet’ karar verir, vatandaşlardan devlet büyüklerine güvenmeleri ve itaat etmeleri istenirdi. Farklı görüşlerin ifade edilmesi yasak değildi elbette, ama hiç hoş görülmezdi. Kimse kolay kolay Kıbrıs politikasına yüksek sesle itiraz edemez, NATO üyeliğini eleştiremez, Ermeni meselesinde aykırı laf edemezdi. Bunlar ‘milli dava’lardı, ‘yüksek siyaset’in konularıydı. Halk bilmezdi.

Dış politika bir tür savaş cephesi olarak algılanırdı, yurttaşlar da asker. Böyle bir ilişkide elbette esas olan ‘disiplin’di. Disiplin de ‘askerlerin’ emirleri, stratejiyi, taktiği sorgulayamazlığı üzerine kuruluydu. ‘Devletin askerleri’ olarak görülen halk dış politikada ‘devlet büyükleri’ ne söylerlerse ona inanmak, ne derlerse onu yapmak durumundaydılar. Aksine yapanlar, ya haindi, ya satılmış!

O vesayet dönemlerinde dış politika deyince devletin ‘resmi’ politikası anlaşılırdı. Siyasi partiler arasında bile ‘dış politika’ konularında bir ayrılık olması istenmez, medya ve hatta akademya dış politikada ‘tek tip’ bir duruş sergilerdi. Kemalist bürokrasi ve asker etkisiyle tanımlanan dış politika toplum ve siyaset üstü bir devlet politikasıydı. Dış politikayı yürütenler konunun bir ‘ulusal çıkar’ meselesi olduğunu, kendilerinin de ulusal çıkarın gereğini yaptıklarını söylerlerdi. Bilirdik ki ‘ulusal çıkar’, ‘milli dava’, ‘devletin âli menfaatleri’  söylemi aslında ‘tek tipçi’ bir devlet anlayışının ve alternatif görüşleri susturmanın bir yoludur. Farklı kimliklerden, düşüncelerden, çıkarlardan oluşan çoksesli ve çoğul bir toplumda tek, eleştirilemez, değiştirilemez bir dış politika dayatmak aslında devletin toplum ve siyaset üzerinde hegemonik bir ilişki kurmasının yoluydu. On yılı aşkın bir süredir bu ‘devlet’ güdümlü dış politika perspektifi zayıfladı, farklı seçeneklerin var olduğu anlaşılmaya başlandı. Dahası dış politikanın ‘iç’i belirleyen bir işlev gördüğü, dolayısıyla aslında iç politikanın bir uzantısı olduğu görüldü. Normal demokrasilerde olduğu gibi hükümet devlete egemen olunca ‘devlet politikası’ da yerini ‘hükümet politikası’na bıraktı. Sonuçta iç gelişmeler kadar dış politika da hararetli bir tartışma konusu haline geldi.

İyi de oldu… Milli, değişmez, siyaset üstü, mutlak doğru bir dış politika olamaz. Hükümetler iç politikada olduğu gibi dış politikada da tercihlerde bulunurlar. Tercihleri kimliklerinden, geçmişlerinden, önceliklerinden, çıkarlarından bağımsız değildir. Buna rağmen bir hükümetin kendi dış politika tercihlerine ‘milli dava’ muamelesi yapması, onu tartışma ve eleştiri dışı görmesi ‘eskiye dönüş’ olur.

Bugün dış politikada bölgesel ve küresel dinamiklerle uyumsuz bir ‘ideolojik’ yaklaşımın ülkeyi ‘riskli’ bir noktaya taşıdığını, Türkiye’nin imkanlarını aşan bölgesel hedeflerle maceraya sürüklendiğini düşünenler var. Hükümetin, sivil aktörlerin öne çıktığı ‘yumuşak güç’ anlayışından devletin ön plana geçtiği ‘müdahaleci’ bir yaklaşıma yönelmesi yeni bir durum ve elbette tartışılması gerek. Kimse toplumdan, aydınlardan, akademisyenlerden ‘körü körüne’ destek beklemesin. Dün Kemalist-sekülarist elitin yaptığı buydu. Toplum da siyaset de itiraz etti. Bugün de itirazlar, uyarılar var.

Müdahaleci bir dış politikayı ideolojik ve hatta ütopik bir vizyonla uygulamaya kalkışırsanız bütün bölgeyi ve dünyayı kendinize düşman edersiniz. Bush da müdahaleciydi, oraya buraya nizam vermeye kalkışıyordu. Bush müdahale edince ‘neo-con’ emperyalizmi oluyor da bizim ‘muhafazakarlar’ müdahale edince ne oluyor? ‘Biz’ yapınca ‘doğru’ mu olacak? Yemen’de büyükelçiliğe saldırı, Lübnan’da kaçırılan THY pilotları… Bunlar size bir şeyler anlatıyor mu?

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.