Ana Sayfa Blog Sayfa 394

Sonbahar hazırlıkları

Malum, Mustafa Balbay tehdit etti, sonbahar sıcak geçecek. Bence bu durum gerçekten ciddi ve havalar ısınmadan gerekli zihinsel tedbirleri almamız gerekiyor. Peki ne olacak son baharda ve neye hazırlıklı olmalıyız? Hükumeti düşürme çabaları hız kazanacak, zira Berkecanlar Bodrum’da, Çeşme’de, Alaçatı’da forumlar düzenledi, hazırlıklarını tamamladı, sonbaharda Gezi’de yarım kalan işi tamamlamak için çalışmalara başlayacak. Tabii zinde kuvvetler de gerekli desteği sağlayacak, çalışmalar devam ediyor.

Bir toplantıda Cennet Uslu‘nun dile getirdiği iki konuyu toplantı esnasında pek dikkate almamıştım ama sonra gelişmeleri görünce önce Cennet Hoca‘nın ferasetine selam durdum, sonra da dikkatli olmamız gereken bu iki noktayı takibe aldım. Bence temel hazırlık bu iki konuda ve epeyce “umut vadediyor!”

İlki, Barış Sürecini sabote etme çabaları olacak. Taraf‘ta bir haber işaret fişeğini çaktı. Haberde “İstihbarat raporlarında, “gezi parkı” türü eylemler olarak nitelendirilen olaylarda, çözüm sürecine sahip çıkılması ve hükumete tepki gösterilmesi öngörülüyor. Aynı anda, yüzlerce yerleşim biriminde günlerce süren eylemlerin yapılması ve sivil halkın tepkilerini meydanlarda göstermesi amaçlanıyor.” diyor. Berat Özipek‘in tabiriyle sürecin tarafları “süreç iyi gidiyor” derken her kesimden endişeliler “eyvah süreç tıkandı mı yoksa?” analizleri ile sürece çok destek oluyorlardı, bu eylemler de aynı işlevi görecek. Süreç hem hükumet tarafından hem de Kürt tarafından en üst düzeyde “olumlu” olarak yürütülüyor. Fakat Gezi ve benzerleri ile hükumete, Paris suikasti benzeri girişimlerle de diğer tarafa gerekli mesajlar veriliyor, salvolar atılıyor.

Fotoğrafları tahmin etmek pek zor değil, her gün 100 tane Gezi benzeri eylem demek, “devlet”in tam istediği şey ve “hükumet” de buna kayıtsız kalamaz. Polis elbette ki aşırı şiddet kullanacak, hele bir de mevzunun Kürt coğrafyasında geçtiğini düşünürseniz, çok yabancısı değiliz olup biteceklerin.*

Böyle bir hamle Barış Sürecini desteklemez, tamamen bitmesine neden olur, bunu görmek için 10-15 yıl bu ülkede yaşamış olmak yeterli. Fakat siyaseten doğruculuk yapacak olursanız kafanız rahat olabilir, zira “PKK silahlı eylem yapmıyor artık sivil siyasete döndü ama hükumet sivil vatandaşlara karşı güç kullanıyor” olacak, ki istenen görüntü de bu; zira bu görüntü hem barış sürecini bitirecek hem de hükumeti zora düşürecek. Bu topraklardaki her kriz gibi bu da yönetilemeyecek ve Gezi’de Kürtler (yeterince aktif olarak) bulunmadığı için becerilemeyen şey, bu yolla kotarılmaya çalışılacak. Yani, anlaşılan o ki, Berkecan hükumeti zora düşürme işini Gezi’de yeterince yapamadı, Gezi mezi derken olay yine “Kürt Memet nöbete” durumuna geldi.

Yaklaşan “Suni Kürt Baharı”nı ben şimdiden görüyorum ve tavrımı şimdiden söylüyorum: Böyle bir hareket Barış Sürecini tamamen bitirir, barışa şans vermek dururken siyaseten doğrucu laflarla entelektüel fantezi yapıp, hükumeti düşürme sevdasına Barış Sürecini feda edenlerle aynı yerde olmam.

İkincisi seçimlerle ilgili… Seçimlerin itibarsızlaştırılması için gerekli çalışmalar başladıTarhan Erdem çok önemli bir yazı yazdı. Kürt meselesi hallolunduktan sonra sıra altın vuruşa gelecek. Onca kargaşadan sonra sandık başlarında kavgalar çıkacak, sandıklar parçalanacak, oy kullanma mekanlarında boykotlar olacak, halkın oy kullanması engellenmeye çalışılacak vesaire vesaire… Seçimlerde bir kaos ortamı oluşturulmaya çalışılacak ve seçimler kabusa dönecek. Bu meseleye dair tutumumu da söyleyeyim, bu seçimlerde sandık müşahidi yazılacağım ve seçimler esnasında sandık nöbeti tutacağım. 

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

* Siyaseten doğrucular için not: “Neden polis şiddetine karşı çıkmıyorsun da Kürtlerin en doğal demokratik haklarını kullanmalarına karşı çıkıyorsun? Bu nasıl liberallik?” sorusunun cevabı şu: “Memlekete hoş geldin.” Polis bana bağlı değil, hükumet de beni dinlemiyor, olacakları söylüyorum, yoksa ben eleştirince polis kendine çekidüzen vermiyor, Başbakan’ın baş danışmanı da jöleli, bana bir şey sorduğu yok. Siz siyaseten doğruculuğunuza devam edin, daha sırada meleklerin cinsiyeti var. Teorik olarak söylediklerinize katılıyorum ama memlekette başka şeyler oluyor.

Türkiye’de yamyamlığın tarihi

Bir hafta aradan sonra yeniden beraberiz…

Mehmet Barlas’ın pazar günü yazdığı gibi Türkiye tarihinde demokratik yöntemlerle seçilmiş sivil siyasi liderleri yamyamvari yöntemlerle yemek isteyen vesayetçiler her zaman oldu. Bu yamyamlar önce klasik yamyamlık yöntemleriyle sivil siyasetçileri yediler. Sonra modern ve postmodern yamyamlık yöntemleriyle demokrasiyi mideye indirdiler. Şimdiyse çok daha ince postmodern yöntemleri deniyorlar.

Bu tezgâhı sezen milletin çoğunluğu ise YEDİRMEYİZ diyor. Vesayetçilerin tuzağına düşmüş bazı gerzek ‘liberaller’ de bu yamyam korosuna katılarak tarihin çöp sepetinde yerlerini aldılar. Gelin isterseniz vesayetçi yamyam zihniyet nerden nereye gelmiş kısa bir tarihsel özetle tahlil edelim.

Hep vesayetçiler galip geldi

Eski Türkiye döneminde iktidar mücadelesi vesayetçiliğin merkezi olan TSK ile demokratik yollarla seçilmiş siyasi partiler arasındaydı. Tabii o zaman ince bir dille gölge boksu değil en sert sözlerle ağır siklet boks maçı yapılırdı. 2007-11 dönemine kadar da her zaman TSK demokratik yolla seçilmiş siyasi partilerin ağzını burnunu kırardı. 50’li yıllarda Başbakan Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti ile askeri vesayet arasındaki siyasi kavgadan cuntacılar galip çıktı ve 27 Mayıs 1960’ta darbe yapıldı. TSK demokratik düzeni ortadan kaldırdı ve Menderes ile iki bakanını idam etti. DP mensuplarının büyük çoğunluğu hapse atıldı ve partililerin tamamının hayatı mahvedildi.

Demirel’in korkaklığı

Sonrasında Türkiye halkının çoğunluk iradesi, öldürülen Başbakan Menderes’in çizgisini takip ettiğini halka fısıldayan – çünkü açık açık söylemek yasaktı- Süleyman Demirel önderliğindeki Adalet Partisi’ni yine iktidara getirdi. Menderes’in başına gelenler yüzünden askerlerden her zaman çok korkmuş bir siyasetçi olan Demirel askerlerin “kırmızı çizgi” saydığı siyasi konulara hiç girmeyip tüm mesaisini ekonomik kalkınma işlerine verdiyse de 12 Mart 1971 askeri darbesiyle devrilmekten kurtulamadı. Demirel, darbeye hiç direnmedi. TSK muhtırasını duyar duymaz Başbakanlıktan istifa etti ve yeni askeri hükümetin kurulması konusunda orduya tam destek vereceğini söyledi. Türkiye halkının çoğunluğu ve AP tabanının önemli bir kısmı Demirel’in askerlerden korkan bu tırsak tavrını onurlu bulmadı. Bu olaydan sonraki siyasi yaşamı boyunca Demirel’in oyları bir daha hiçbir zaman tek başına iktidara gelmeye yetmedi. Ama ona rağmen 1970’lerin sonundaki tamamen dağılmış siyasi tabloda bu sefer koalisyon hükümetinin başbakanı olarak yine Demirel iktidardaydı. 1980 konjonktüründe Demirel askerlerin her dediğini yapmaya hazırdı. 1971’den daha da militarist çizgiye yakındı. Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve komünistler konusunda TSK kadar sert ve zalim politikalardan yanaydı. Demirel n’aparsa yapsın Kemalist Türk siyasal sisteminin tek patronu Silahlı Kuvvetler’e yaranamadı ve 12 Eylül 1980’de bir kez daha devrildi. Darbeci askerler Demirel’i ve diğer siyasi liderleri hapsetti ve tüm siyasi partileri kapattı. 1983’te yeniden demokratik siyasi hayat başlayınca TSK bir sağ bir de sol görünümlü iki kukla parti kurdu. Birinin başına emekli bir generali, öbürünün de bir emekli valiyi koydu. Sonrasında denge olsun diye liberal görünümlü bir partiye daha izin verildi. Bu partinin başına da vesayetçi yamyamların yaşarken en nefret ettiği adam olan -şimdilerdeyse tonton diye sahtekârca övdükleri- Turgut Özal geçti.

Yamyamlığın öyküsü yarın devam edecek.

Bu yazı Sabah Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Günde 100 eylem, ama nasıl?

PKK’nın, hükümet adım atmazsa 1 Eylül’den itibaren, silahın dışında izleyeceği yeni stratejinin ayaklarından birinin de kitle eylemleri olduğu anlaşılıyor. Yapılan açıklamalara bakılırsa örgüt Türkiye çapında günde 100 eylem yapacakmış.

Günde 100 eylem iddialı bir çıkış doğrusu…

Yapabiliyorsa, hakkıdır, yapsın. Herhalde, “mücadelenin şiddet eylemlerinden siyasi alana kaydırılması” derken, sadece parlamento içi siyaseti kastetmiyorduk. Demokratik kitle hareketleri de hak arama mücadelesinin önemli bir parçası olacak elbette.

Yapsın, ama gerçekten “demokratik mücadele” yapsın. Kürt kitlelerin tehdit altında korkudan katıldığı gösteriler değil, gönüllü katıldığı gösteriler yapsın…

Kitlelere öncülük değil, kitleleri alet etmek

Ne var ki, şimdiye kadarki işaretler hiç de bu yönde değil…

Örgütün yaptığı, bölge halkının demokratik taleplerine öncülük etmek değil; onları kendi gücünü ispatlamanın, bölgede hâkimiyet görüntüsü yaratmanın aracı olarak kullanmak…

Nasıl? Zorla ve tehditle… Bölgeden gelen haberlerden, PKK’lıların artık şehirlerde ve karayollarında ellerinde silah, araçlarla kol gezdiklerini, sürekli halka göz dağı verdiklerini öğreniyoruz.

Örgüt Eruh katliamının yıl dönümünde Laleş yaylasında yaptığı kutlama gösterilerine bölge halkını zorla götürüyor, gün aşırı düzenlediği sembolik cenaze törenlerine de öyle… Gitmeyenler cezalandırılıyor. Arabası varsa arabasını yakıyorlar. Evi olanın evini basıyorlar, molotof atıyorlar, dövüyorlar, esnafın işini bozuyorlar.

İstihbarat raporları çözüm süreciyle birlikte PKK’nın “ceza kesme” faaliyetlerine hız verdiğini kaydediyor. Örgüt bazı ailelerden çocuklarını isterken, bazı ailelerden de yüklü miktarda haraç talep ediyor.

Diyarbakır’da sadece son birkaç hafta içinde PKK’nın tehdit ve baskı politikasının sebep olduğu aile kavgalarında 12 kişi hayatını kaybetti. Hazro ilçesinde Uğurlayan ve Tekin aileleri arasında çıkan ve 8 kişinin ölümü ile sonuçlanan kavganın arka planında PKK’nın aileye “Köyde her aileden örgüte katılan var. Neden sizin aileden örgüte katılan yok” baskısı yatıyor. Bu arada örgüt, bölgede iş yapan büyük ve orta ölçekli işletmeleri de hedef alıyor. Her firmaya büyüklüğüne göre ceza kesen PKK, haracı vermeyen işletmelerin şantiyelerini basıyor ya da çalışanlarını kaçırıyor.

Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna arazi anlaşmazlığı olarak yansıyan Diyarbakır’daki olayların gerçek sebebi de PKK haracı… İddiaya göre PKK, Lice’nin tanınmış ailelerinden Tokur ailesine 1 milyon lira ceza kesiyor. Aile parayı ödememe kararı alınca, terör örgütünün görevlendirdiği başka bir aile tarafından tehdit ediliyor ve iki aile arasındaki silahlı kavga, biri 6 aylık bebek 4 kişinin ölümüyle sonuçlanıyor.

Haraç “aşiretçi zihniyete” mi girer?

Peki BDP ne yapıyor bu ölümler karşısında?

BDP ve DTK eş başkanları, “Tüm Ortadoğu’ya, insanlık âlemine örnek olacak bir mücadeleyi yürütürken böyle bir durumun kabul edilemeyeceğini, birliğin korunması gerektiğini” söylüyorlar. “Gün birlik ve beraberlik günüdür. Artık o eski aşiretçi zihniyetten kurtulmak gerekiyor. Önemli olan şey birlik içinde mücadelemize sarılmamızdır” diyorlar. Ama ne haraçtan ne tehditten ne de ailelerin çocuklarını zorla dağa götürmekten bahsediyorlar.

Şimdi açık konuşalım; eğer PKK’nın “günde 100 eylem” derken kastettiği eylemler bunun gibiyse, buna demokratik mücadele denmez. Buna, despot bir örgütün kitleleri “esir alarak kullanması” denir.
PKK’nın demokratik siyasi mücadeleyi öğrenebilmesi için daha bir fırın ekmek yemesi gerektiğini her gün bir kere daha görüyoruz.

Öğrenmeye niyeti olup olmadığı da ayrı bir soru tabii…

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Liberallerin ayrışmasının temelleri (3) Dindar muhafazakârlar ve AK Parti

Bu yazıda üzerinde yorum yapacağım ve liberallerle ilişkilerini yahut liberallerin kendilerine bakışını yorumlayacağım kesim dindar muhafazakârlar. Muhafazakârlık kelimesinin önüne dindar kelimesini ekleyişimin iki sebebi var. Biri, ülkede başka muhafazakârların da olduğuna inanmam. Meselâ, Kemalist sosyal demokratlar da muhafazakâr, hatta tutucu. İkincisi, liberallerle ilişkisi sorgulanması gerekenin sadece aktif AK Parti liderliği değil fakat aynı zamanda daha geniş dindar Müslüman camia olması.

Benim benimsediğim klasik liberalizmin dinle ve dindarlarla bir savaşı yok. Liberalizm ne kendisi bir din ne de dinleri yok etmeyi veya dindarların dinlerini bireysel ve kamusal olarak yaşamasını engellemeyi amaç edinen bir yaklaşım. Avrupa geleneğine baktığımızda, Hristiyanlık dinini radikal politik çizgilere çekerek, dinî terminoloji kullanmakla beraber, dini neyse o olmaktan çıkartacak ölçüde merkeziyetçi modeller yaratan akımlar görüyoruz. Ancak, dini liberal özgürlük anlayışını kullanacak ve destekleyecek şekilde yorumlayan yaklaşımlar da buluyoruz. E. Kuehnelt – Leddihn ve R. Raico bu noktayı kuvvetle vurgulayan yazarlar arasında. Yerleşik ve köklü din Avrupa’da liberalizmin doğmasına ve yerleşmesine çok katkı sağlamıştır. Buna karşılık liberalizm de radikal laisist anlayış ve uygulamalar karşısında din özgürlüğü savunusuyla dinin kendine bir özgürlük alanı bulmasına yardımcı olmuştur. Özetle, liberalizm dinin, din liberalizmin alternatifi değildir. Hristiyanlık için altı çizilen bu noktaların İslam için de geçerli olacağı açıktır.

Türkiye’de nispeten yaşlı kuşak diyebileceğimiz insanlar arasında başından itibaren liberal olanlar pek az. Bu satırların yazarı dâhil birçok liberal başka paradigmalardan liberalliğe geçmiştir. Nereden gelmiş olursa olsun hiçbir liberalin dindarların eşit vatandaşlar olarak toplumda var olmasına itiraz etmesi düşünülemez. Ancak, AK Parti iktidarı sürecinde gittikçe hızlanan bir şekilde AK Parti’ye siyasî muhalefetten dindar Müslümanlara muhalefete doğru kayan liberaller var. Bunlar hoşnutsuzluklarını daha ziyade parti icraatları ve Başbakan üzerinden dile getiriyorlar ama sohbet derinleştikçe bazılarının dine, hatta dindarlara militan bir ontolojik karşıtlık noktasına vardığı anlaşılıyor.

Bence bu anlayış ve onun çoğu yansımaları yanlış ve illiberal. AK Parti ve Başbakan ne şeytan ne melek. Doğruları da var yanlışları da. Sağlıklı bir liberal tavır toptan ve peşin desteği de toptan ve peşin muhalefeti de dışlar. Partilerin, hükümetlerin ve iktidar sahiplerinin toplu değil parçalı, tekil icraat bazında değerlendirilmesi daha uygundur. Ben şahsen geride kalan on yılda bunu yaptım. AK Parti iktidarını ne göklere çıkarıp tüm umutlarımı ona bağladım, ne de yerin dibine geçirip ondan umudumu tamamen kestim. Ama, üzülerek gözlemledim ki, bazı liberaller bir aşırı uçtan öbür aşırı uca savrulmaktan kurtulamadı. Bir zamanlar ‘AK Parti’ye liberal demeyeceğiz de kime liberal diyeceğiz’ diyenler ve AK Parti’nin bir ‘devrim’ yapıp ‘yeni bir Türkiye’ yarattığını iddia edenler şimdi sövgü yağdırmakla ve inandırıcılığını iyice yitirmiş, şahsî öfkelere dayandığı izlenimi veren, tozu dumana katan toptancı eleştiriler yapmakla meşgul. Bunu sağlıklı bir tavır olarak görmüyorum.

Dindar Müslüman toplum kesimlerinin aşağılanması haksızlık. Benim liberallik (ondan önce insanlık) anlayışım, hiçbir bireyin ve hiçbir toplum kesiminin aşağılanmasına ve aşağılamaların mazur görülmesine cevaz vermez. Müslüman olmak ve Müslümanca yaşamak istemek suç mudur? Atatürkçü olmak ve bu kimlikle siyaset yapmak ne kadar meşru ve saygıya layıksa, Müslüman olmak ve bu kimlikle siyaset yapmak da en az onun kadar meşru ve saygıya lâyıktır. Ayrıca, ideolojik olarak muhafazakâr olmak da bir kusur değildir. Bazı muhafazakâr filozoflar düşünce hayatına çok önemli katkılar yapmışlardır. Hayek, ‘Neden muhafazakâr değilim’ adlı makalesinde, hem liberal yazarların muhafazakârlardan, hem de muhafazakârların liberallerden öğrendiği ve öğrenebileceği çok şey olduğunu vurgular. Bu yüzden, bazı liberallerin muhafazakârlıktan bir hastalıkmış gibi bahsetmesi hayret verici. Böylelerine, Batı muhafazakâr geleneğinden, örneğin, Burke, Voegelin , Berdyaev, Oakeshott, Nispet, Kirk gibi yazarları okumalarını hararetle tavsiye ederim. Son olarak, Müslüman muhafazakârlar, eşit şartlarda girdikleri hür ve âdil seçimleri kazanmaları hâlinde, demokratik bir anayasanın ve insan hakları felsefesinin genel sınırları içinde, mevcut bütün yetkileri kullanmaya hak sahibidir. Bu bakımdan ne sosyal demokratlardan, ne de liberallerden eksik veya aşağıda oldukları düşünülebilir.

Liberaller – dindar muhafazakârlar ilişkisiyle ilgili bir gerçeğin altını çizerek bitireyim. Türkiye’nin ekonomisini geliştirmede ve demokrasisini takviye etmede sihirli formülü, liberal fikirlerle geniş kitleleri etkileme yeteneğine sahip muhafazakâr siyasî liderlerin ve partilerin buluşmasıdır. Bu ne zaman olduysa Türkiye büyük mesafe almıştır. Ölçüsüz bir muhafazakârlık düşmanlığı Türkiye’yi bu imkândan mahrum bırakma potansiyeline sahiptir.

Bu yazı  Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

‘Kan ve petrol içenler’ geliyor!

0

“Kan ve petrol içenler” bölgeye yeniden geliyorlar galiba. Gelip Suriye’de Esed rejimini yıkacaklarmış. Gelsinler mi? Gelsinler diyorsanız ve hatta onları çağırıyorsanız, ortaklık teklif ediyorsanız, haftalardır Batı, ABD, Avrupa hakkında saydırdıklarınızı unutmaya hazır mısınız? İlkeli, ‘değer’li dediğiniz dış politika çizgisinin bu ‘ortaklık’la ‘değersiz’leştiğini söyleyenlere ne cevap vereceksiniz?

İşte böyle, dış politika zor iştir. Heyecana, dolduruşa gelmez. Denetim dışı koca bir dünya vardır karşınızda ve sonu gelmez olaylar, gelişmeler. Bir yandan güç, çıkar, hegemonya arayışı vardır; öte yandan ahlak, değerler, ortaklıklar. Bazen kimlikler belirleyici olur, bazen de kimlikler inşa edilir dış politika üzerinden. Algılar yönetilir, algılar yaratılır… Vesselam zor iştir. İki faktör dış politika yapımını daha da zorlaştırır; ideoloji ve iç politik hesaplar. İdeolojik bir bakış dış politika tercihlerinde bulunurken ve öncelikleri saptarken ‘körlük’ etkisi yaratır. Olguları, aktörleri, gerçekleri olduğu gibi değil ‘ideoloji prizmanızdan’ kırıldığı gibi görürsünüz. Genel anlamda ‘yumuşak bir ideolojik bakış’tan kaçış mümkün olmayabilir, ama olguları tahrif edecek dozda bir ‘ideolojik’ duruş dış politikayı içinden çıkılmaz bir hale getirir.

İdeolojiniz, ‘dünya tasavvuru’nuz doğrudur ve bunun ‘diğerleri’ tarafından da benimsenmesini istersiniz. Başka türlü ayakta kalamayacağınızı düşünürsünüz veya nüfuzunuzu yaymanın etkin yolu ideolojinizi ihraç etmek olarak görülür. Yapacağınız iş zor, fakat açıktır; dünyayı kafanızdaki tasavvura göre inşa etmek… Dolayısıyla dünyadaki statükoya meydan okursunuz, dünya sisteminin değerlerini, kurumlarını, süreç ve aktörlerini sorgularsınız.

‘İdeolojik’ dış politika izleyenler bunun ‘değerler’le ilgili olduğunu söylerler hep; adil bir dünya düzeni kurulacak, sömürüye son verilecek, kaynaklar adil paylaşılacak, devletler gerçek anlamda eşit olacaktır…

Ancak böylesi ‘revizyonist’ tutumunuzdan rahatsız olacaklar vardır. Onlar izlenen politikanın aslında ‘ideolojik’ değil ‘hegemonik’ olduğunu ileri sürer ve direnirler. Bu, yanlış da değildir. İdeolojik dış politika yönelimlerinin hedefi diğer ülkelerin ‘rejimleri’dir; rejimler hedeflenir, değiştirilmeye çalışılır. Sonuçta, ideolojik tasavvurlarla şekillenen dış politikanın varacağı ilk durak çatışmadır. Sistemle, bölgeyle, teker teker ülkelerle çatışma.

Bunlar yapılırken ‘ideolojik körlük’ imkânlar ile hedefler arasındaki maddi uçurumu görmeyi engeller. Ülkenin kaynakları romantik, ütopik, ideolojik bir hayalin peşinde heba edilir. Sürekli çatışma hali dış politikayı zorlaştıran bir başka noktaya taşır bizi; iç politik mücadele. Dışarıda çatışan, çatıştıkça yalnızlaşan, yalnızlaştıkça içeride de zayıflayan yönetimlerin dış politikası yavaş yavaş ‘iç’e döner; ‘rejim ihracı’ politikası yerini, içte ‘rejimi muhafaza’ arayışına bırakır.

Çatıştığınız, değiştirmeye çalıştığınız dünya size komplolar kurmaktadır; dört yanınız düşmanlarla çevrilidir; düşmanlarınızın içeride işbirlikçileri vardır. Savrulduğunuz komplocu ve güvenlikçi zihniyetin varacağı yer otoriter bir siyaset, disiplinli bir toplum, ceberut, denetlenemez bir devlettir.

Böyle bir zihniyet için dış politika ve dış tehdit içi denetlemenin, siyasal muhalefeti susturmanın, toplumu disiplinize etmenin ‘işlevsel bir aracı’dır. ‘Dış’ politika aracılığıyla aslında ‘iç’ inşa edilmeye çalışılır.

Dolayısıyla ideolojilerden ilham alan dış politika hem dışarıyla hem içeride çatışır. İlkeden, ahlaktan söz eder ama söz ettiği sadece ‘öz haklılık’tır. Hangi ‘tasavvur’ adına hareket ederse etsin etrafında herkesle kavga eden bir ülkeye ne demokrasi ne de özgürlük gelir. Kavga ve çatışmanın sonu kabartılmış bir ‘tehdit algısı’dır. Sürekli kendini tehdit altında gören, herkesin tuzaklar hazırladığını sanan bir rejim için ‘demokrasi, hukuk ve özgürlük’ öncelikli konular değildir.

Velhasıl, dış politikayı dünya ile çatışmanın veya içi inşa etmenin bir aracı haline getirmeden yürütmenin bir yolunu bulsak, belki bölgeye ‘kan ve petrol içenleri’ çağırmak zorunda kalmayız.

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Fabrikada dini telkin

Bir fabrika düşünün… Bütün gün tezgâhınızın başında çalışırken bir yandan da fabrika içine merkezi bir sistemden yapılan yayından dini telkinler dinliyorsunuz. Bir ses, bütün gün size neyin sevap, neyin günah olduğunu, iyi bir Müslüman olmak için nasıl yaşamanız gerektiğini vb. anlatıyor.

Olaydan o fabrikada çalışan bir okurumun mektubu sayesinde haberdar oldum. “Fabrikaya mı girdik, camiye mi girdik anlayamadık. Beğenmiyorsan çık, diyebilirsiniz tabii. Ama söyleyin Türkiye’de kaç kişinin böyle bir şansı var? Biz ekmek paramızı kazanmak için burada çalışmaya mecburuz. Ama çalışıyoruz diye Allah’ın günü vaaz dinlemeye mecbur değiliz” diyor ve çok da haklı…

Ben tekil olayları çok az konu ederim yazılarımda. Tekil bir olay, ancak yaygın bir zihniyetin ürünüyse bu sütunlarda yerini bulur ve bu da böyle bir durum.

İşyerleri “laik” alanlardır

Acaba bu işveren, fabrikada çalışan bütün işçilerin Müslüman olduğunu ya da Müslüman olsa bile mesai boyunca vaaz dinlemek istediğini nereden biliyor da böyle rahat rahat din propagandası yapıyor?

Eğer “Ben zaten dindar olduğunu tanıdığım bildiğim kişileri işe alıyorum” diyorsa, bu daha da vahim. Zira hiçbir işverenin işe alımlarda dine, cinsiyete, ırka, siyasi ya da ideolojik görüşe göre ayrım yapma yetkisi olmadığı gibi, bu konularda soru sorma hakkı bile yoktur.

Mesela bugün dünyanın birçok yerinde, işe eleman almak için verilen ilanlarda işyerinin aradığı elemanın bırakın dinini ya da etnisitesini, yaşını ya da cinsiyetini bile belirtmesi yasaktır, ayrımcılığa girdiği için…

Zira, işyerleri kamusal bir alandır; o yüzden de dini anlamda laik, ideolojik anlamda renksiz, cinsiyetsiz alanlardır. Fabrikada yapılan bu dini yayın ise apaçık bir endoktrinasyon faaliyetidir. Oysa hiçbir işverenin çalıştırdığı elemanları kendi dünya görüşü doğrultusunda endoktrine etme diye bir hakkı olamaz. Çalışanlar oraya işgüçlerini satmaya gelirler. Patron, verdiği parayla onların işgüçlerini satın alır. Zihin ve inanç dünyalarını değil…

Bütün bu anlattıklarımdan durumun vahametini hâlâ kavrayamayanlar için bir örnek vererek kapatayım konuyu:

Günün birinde, girdiniz işyerinin kapalı devre yayın sisteminden sabahtan akşama ateizm propagandası yapıldığını, çünkü patronun ateist biri olduğunu düşünün. Ya da bir “kızıl kapitalist”e denk geldiğinizi ve onun işçi sınıfı diktatörlüğü vaazlarını dinlemek zorunda kaldığınızı… Bunun kişilik haklarınıza aykırı olduğunu, açıkça taciz edildiğinizi düşünmez miydiniz?
O zaman biraz empati yapmaya çalışın.

x x x

Beylikdüzü’ndeki bu fabrikanın ismi şimdilik bende saklı. Mektubu gönderen okurumun adı da… Çünkü fabrika yönetimine bu uygulamayı sonlandırması için bir şans vermek istiyorum. Eğer devam ederlerse teşhir etmekten ve soruşturulmasını istemekten başka alternatifim kalmayacak.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Liberaller için yol ayrımı: Gezi Parkı

Gezi süreci birçok kesimde olduğu gibi liberaller arasında da bir ayrışmaya neden oldu. Gezi olayları üzerinden başlayan küçük tartışmalar giderek derin tavır farklılıklarına dönüştü. Liberaller ikiye bölündü ve bu gidiş orta vadede ister istemez bir ayrışma getirecek; bu ayrışma giderek derinleşecek. Mısır’da yaşanan darbe sonrasında alınan tutumlar da Türkiyeli liberaller arasında yaşanan bu bölünmeyi belirginleştirdi. Bu durum tarihe not düşmek adına, yaşanan ayrışmanın dillendirilmesini elzem kıldı.

Eleştirilerin rengi ve düzeyi farklı olsa da, ilk gruptakilerin bir kısmı genel olarak olayların başından itibaren bir tertip olduğunu düşünüyor. Bu gruptakilerin bir kısmı ise olayların başlangıçta spontane geliştiği, demokratik bir tepki olarak başladığı ve bir süre sonra meşruiyetini kaybettiği kanaatinde, ki ben de bu gruptayım. Bu gruptan olayların başlangıcında, barışçıl gösteriler olarak gördüğü kısmına iştirak edenler oldu ama bu kimseler sonrasında gösterilerin renginin değiştiğini düşünerek meydanlardan ayrıldı ve süreçten desteğini çekti. İkinci grup ise olaylara başından sonuna kadar destek verdi, birçoğu gösterilere katıldı ve hâlâ eylemci tavırlarını koruyor; gösterilere katılmayanlar da gösterileri başından itibaren destekledi ve hâlâ destekliyor. Ben ikinci gruba “endişeli liberaller” diyorum.

Bazı temel eleştirilerde iki grup da uzlaşıyor. Mesela iki grup da olayların başlangıcını “faiz lobisi” ya da “komplo teorileri” ile açıklamaya mesafeli, küçük nüanslar dışında, olayların spontane başladığında hemfikir. Birinci grup içindekilerden bir kısmı olayların bir tertip olduğunda ısrar ediyor fakat işi “faiz lobisi” ya da “telekinezi”ye kadar götürmüyor; daha çok 2003′teki darbe planları, 27 Nisan veya Balyoz tertipleri gibi günümüze çok uzak olmayan siyaseti dizayn etme girişimlerinin benzeri bir tertipten bahsediyor. Nitekim bu grup içindekilerin bir kısmının, olayların spontane başlamasına rağmen renginin değiştiğini düşündüğü yer Başbakanlık ofislerinin ve Başbakan’ın evinin basılma girişimleri. Bunlar sürecin renginin değiştiğini ve demokratik bir tepki olarak başlayan barışçıl gösterilerin siyaseti dizayn hareketine evrildiğini düşündürten en önemli veriler arasında yer alıyor. Endişeli liberaller ise böyle bir tertibin var olmadığını iddia ediyor ve diğer grup için “tanıdık” olan bu “siyaseti dizayn çabası”nın verilerini dikkate almıyor.

Birinci grupta yer alan bir liberal olarak, AK Parti’nin bazı politikalarına karşı endişelerimi ve eleştirilerimi muhafaza etmekle beraber, bu eleştirilerimi sürdürebileceğim ortamın muhafazasını daha hayati görüyorum. Hükümeti de, Başbakan’ı da beğenmemek, başka bir yönetim istemek meşrudur ama meşru yollarla… Şahsen, Gezi öncesinde son derece sert eleştirilerde bulunurken, Başbakanlık ofislerinin basılma girişimi ile 2007 öncesi “darbeye hayır” ayarlarıma döndüm. “Artık darbe olmaz, olursa tankın önüne yatarım” diyen “şark demokratları” için bir not düşeyim, darbeden kasıt Mısır’daki gibi anakronik bir yöntem değil, siyaseti siyaset dışı yollarla dizayn etme çabasıdır, yoksa Türkiye artık tanksız darbe yapacak kadar o işte profesyonelleşti. Gezi sürecindeki siyaseti dizayn çabasının ne olduğunu da gördüğüm yerden açıkça yazayım: Mesele “iktidarın gayri meşru yollarla Tayyip Erdoğan’dan alınma çabası”dır. Buna özellikle dikkat çekmek istiyorum, “iktidarın AK Parti’den alınması” değil, bizzat “Tayyip Erdoğan’dan alınması” diyorum; zira bu girişimin, yakın geçmişteki benzer siyaseti gayri meşru yollarla dönüştürme çabaları olan AK Parti’ye kapatma davası, 27 Nisan veya 2010 referandumu öncesindeki girişimlerden farkı da bu. Bence “sistemin sahipleri” Erdoğan’sız bir AK Parti’nin gayet kullanışlı olabileceğini de hesaba katarak, Erdoğan üzerinden oynamaya karar verdiler ve sürecin doğrudan hedefi Erdoğan olarak belirdi. Liberaller arasındaki temel ayrışmanın bamteli de burası oldu, Atilla Yayla’nın bir röportajında belirttiği gibi, “Erdoğan gitmeli psikolojisi” liberalleri “kronik Erdoğan düşmanları” ile aynı safa itti.

Geldiğimiz noktada, Gezi Parkı olaylarını, Kemalist beyaz Türkler ve devrimci sol grupların sahiplendiğini, süreci başta demokratik bir tepki olarak gören liberallerin de Gezi süreci ile bir paydaşlıklarının kalmadığını düşünüyorum. 28 Şubat’ta katı Kemalistler, 27 Nisan’da “endişeli demokratlar” ve Gezi sürecinde “endişeli liberaller” demokratikleşme mücadelesinde alınması gereken pozisyonu yanlış okudular. Endişeli liberallerle önceki ayrışmalarda hemfikir olduğumuz bir konu vardı: Kemalistlerin yersiz bulduğumuz hayat tarzı endişeleri… Şimdi ise endişeli liberaller Kemalistlerin bu endişelerine hak vermeye başladılar. Mesela AK Parti’nin dinci olduğunu, demokrat olmadığını, asıl ajandasının başka olduğunu, Tayyip Erdoğan’ın diktatör olmak istediğini Kemalistler bize 27 Nisan’da da söylemişlerdi, 2010′da da… Ben hâlâ bu eleştirilerin yersiz ve bu eleştirilere karşı geliştirilen çözüm pratiklerinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Diğer önemli bir nokta, endişeli liberallerin diğer grup için dile getirdiği “hükümetin kuyruğuna takılmak, AK Parti’ye arka çıkmak, yandaşlık” gibi eleştiriler yeni değil; fakat bu eleştirileri yıllardır Kemalistlerden duyuyorduk, şimdi endişeli liberallerden duyuyoruz. Benim için değişen bir şey yok, önceki girişimler esnasında olduğu gibi, yine sivil siyasetten yana tavır koyuyorum; o zaman da ne yandaşlığımız kalmıştı, ne saflığımız, şimdi de aynı şey söz konusu, alışkın olmadığımız bir durum değil.

Fakat bir kez daha kayıt düşmek istiyorum, ben AK Parti’den pür liberal politikalar beklemiyorum. Demokratikleşme bir kazanımlar sürecidir, atılan olumlu adım kazanç, atılmayan adımlar eleştiri nedenidir diyorduk, hâlâ öyle görüyoruz. Yapılan reformlar sayesinde daha demokratik bir ülkede yaşıyoruz ve daha fazlasını talep ediyoruz diyerek, yanlış ve eksikleri eleştirmekten, doğruları da desteklemekten geri durmadık, şimdi öyle yapıyoruz.

Hasıl-ı kelam, Gezi sürecinde tehlikenin kısmen savuşturulduğuna inanıyorum. Fakat bu krizin kalıcı çıkış yolu daha fazla demokratikleşmedir. Artık hükümet “yapısal demokratikleşme” konusunda ciddi adımlar atmak zorunda. Yoksa, hâlâ gayet aktif olan “zinde kuvvetler” farklı ittifaklar ve yöntemlerle eski rejimi onarmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışacaktır.

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Liberallerin ayrışmasının temelleri (2) Demokrasi davaları

Türkiye silahlı bürokrasinin siyasete etkisi ve müdahalesi açısından dünya ülkeleri arasında en başlarda yer alıyor. Rakipleri Pakistan, Mısır. Bir zamanlar aynı saflarda bulunan Şili, Arjantin, Brezilya gibi Latin Amerika ülkeleri 1990’lardan itibaren darbelerle hesaplaştılar ve darbecilerini cezalandırdılar. Şimdi nispeten iyi işleyen demokratik sistemlere sahipler.

Türkiye’de 1960, 1971, 1980, 1997’de açık askerî darbeler veya siyasete müdahaleler vuku buldu. 1962’de ve 1963’te Aydemir ve Gürcan darbe teşebbüsleri gerçekleşti. 2002’nin Kasım ayında AK Parti’nin iktidara gelmesinden hemen sonra, darbe ve müdahale çabaları süreklilik kazandı, 2010’a kadar fasılasız devam etti. Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, Balyoz gibi isimlerle darbecilik terminolojisi genişledi. Her darbe – müdahale ölümler, işkenceler, sürgünler dâhil ağır acılar yarattı. Ayrıca vatandaşların siyasî iradesini gasp etti. Böylece ülke, birçok yabancı uzmanın gözünde, problemimizi çok iyi ifade eden bir sözle, ordusu olan millet olamadı, milleti olan orduya dönüştü.

Çok yakın zamanlara kadar, darbecilerin ve darbe teşebbüslerinin yargısal işleme tabi tutulabileceği hayal dahi edilemezdi. Bir mucize gerçekleşti. AK Parti’nin siyasî iradesi ve cesareti, Gülen Hareketi’nin desteği, liberal olan ve olmayan genişçe bir demokrat cephenin var gücüyle yardımı, darbelerin dava konusu yapılmasını ve darbecilerin yargı önüne çıkartılmasını sağladı. 12 Eylül yargılanıyor. 28 Şubat da. Balyoz ve Ergenekon yargılamaları tamamlandı ve karara bağlandı. Umarım bir gün 12 Mart da yargılanır, 27 Mayıs da, en azından sembolik anlamda.

Bir liberalin bu yargılamalardan memnuniyet duyması ve onları insan hakları ve liberal demokrasi adına desteklemesi beklenir, değil mi? Ama bazıları memnun değil. Onlar, Kemalistler gibi, özellikle Balyoz ve Ergenekon yargılamalarını, TSK’nın yargılanması, hatta tasfiye edilmesi, generallerin zulme uğratılması olarak görme eğiliminde. Bu nasıl bir mantık? Darbelerden korkanlar rüya mı görüyor? Saydığım darbeler başka bir yerde mi oldu? Subaylar değil çiftçiler tarafından mı gerçekleştirildi? Asker bürokratlar kanunların üstünde mi? Tabip Odası yönetim kurulundan biri yargılansa, bütün tabipler mi yargılanıyor olacak? Hukukun hâkimiyeti, yargılamalarda masumiyet ilkesi yanında yargılanmaktan muafiyetin olmamasını, yani delillere dayalı suç isnat edilen hiç kimsenin yargılanmaktan kaçamamasını da gerektirmez mi? Birinin general olması deliller ne olursa olsun peşinen onun masumiyetini ispatlar mı? Bakıyorum, bazı liberaller davaları toptan reddediyor, diğer bazılarıysa hata olduğunu iddia ettikleri noktalara dayanarak yargılamaları tanımamaya, kararları geçersizleştirmeye çalışıyor.

Türkiye’nin yargı sisteminin bilinen tipik ve yaygın hatalarının Balyoz ve Ergenekon yargılamalarında yansımamış olması zayıf bir ihtimal. Tespit edildiğinde bu hataları eleştirmek ve yapabiliyorsa düzeltilmesine yardımcı olmak, âdil yargılama ilkesini özenle vurgulamak ve gereklerini takip etmek her liberalin ahlâkî görevi. Ancak, daha düzgün bir pozisyon almak için davaları mevcut ve muhayyel hatalara dayanarak peşinen geçersiz görmek yerine hataları Türkiye ortalamalarıyla karşılaştırmak lâzım. Bu davalarda hata miktarı ortalamanın altında mı üstünde mi? Üstündeyse elbette adâlet adına endişeli olmamız, altındaysa bunu bütün yargı sistemimiz için iyiye gidişin işareti olarak görmemiz lâzım. Bu satırların yazarının da aralarında olduğu birçok liberal, yargılamalarda titiz davranılması, kişilerden delillere değil delillerden kişilere gidilmesi, tutuklamaların cezalandırmaya dönüştürülmemesi, savunma haklarının kısıtlanmaması gibi konularda savcılara ve yargıçlara defalarca ikaz ve hatırlatmalar yaptılar. Buna devam etmeliler. Ancak, dava sürecinden çekilen ve öne çıkartılan hataların yargılamaların gerekliliğini azaltmayacağının, kararların sebep olduğu, her tür ceza davasında karşımıza çıkabilecek bireysel ve ailevî dramların yargı kararlarını yanlış sayma gerekçesi yapılamayacağının da farkında olmalılar.

Demokrasi davaları Türkiye’de demokrasinin daha korunaklı hâle getirilmesi ve darbelerin yol açabileceği ölüm, işkence, sürgün gibi şeyleri de kapsayacağına şüphe olmayan geniş müstakbel mağduriyetlerin önlenmesi açısından çok önemli. Bunun böyle gören liberallerle davaları şu veya bu sebeple önemsiz gören ve kararları geçersiz sayan liberallerin uzun süreli bir beraberliği sürdürmesini beklemek gerçekçi midir?

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Çırpına çırpına

Şam’daki katliamın görgü tanıklarından biri anlatıyor: “Çocuklarının ölümünü gören annelerin çığlıklarını hiçbir zaman unutamayacağım. Delirmiş gibiydiler. Üstlerindeki elbiseleri parçalıyor, kopardıkları kumaşı çocuklarının ağzına burnuna tıkayarak onları sarinden korumaya çalışıyorlardı.”
Tabii hiçbir işe yaramadı.

Burun akması, göğsün sıkışması, görüşün zayıflaması, nefes almada güçlük, aşırı terleme, adalelerin kasılması, kusma, gözbebeklerin küçülmesi ve görüşte bulanıklık, sendeleme, şaşkınlık, uyuşukluk, hafıza kaybı, çırpınma, koma, nefesin kesilmesi ve ölümün meydana gelmesi…

Dün gazetelerin birinci sayfasında resimlerini gördüğümüz o çocukların yaşadıkları buydu… En kötüsü de herhalde komadan önceki çırpınmaydı. Başlarına geleni asla anlayamadan öldüler.

Onlar anlayamadı da biz anlayabiliyor muyuz sanki?

Hepsi birkaç dakikada olup bitti. Renk yok, koku yok, iz yok… Ve çok hızlı… Bu “üstünlükleri” sarin gazını canilerin en favori kimyasal silahı haline getiriyor. Hitler’in tercihi, Saddam’ın tercihi ve şimdi Esed’in tercihi…

Hey gidi Esed…

Ağabeyi beklenmedik bir trafik kazasından ölmese, belki de hiç dönmeyecekti memleketine. Politikaya hiç mi hiç hevesi yoktu deniyor. Yırtıcı değildi, doktorluğun bile en “yumuşak” alanlarından birini seçmişti baksanıza. Bir trafik kazası hayatının çizgisini değiştirmese güzel bankacı karısıyla birlikte saygın bir göz doktoru olarak yaşayıp gidecekti.

Şimdi dünyanın en ünlü kasaplarından biri oldu. İktidar hırsı onu, Hitler ve Saddam’la birlikte sarin gazı kullanan en zalim diktatörlerin arasına soktu.

“Bölgedeki siyasi gerçekleri kabul” mü demiştiniz?

Geçtiğimiz kış yakından tanıdığım sol tandanslı genç bir çift kış tatillerini geçirmek için Saraybosna’ya gitti. Orayı o kadar çok sevdiler ki planlarını değiştirip birkaç ay kaldılar. Orada kendileri gibi gençlerden arkadaşlar, dostlar edindiler. Ve Saraybosna’nın yaşadığı dramı onların ağzından dinlediler.

Döndüklerinde, şaşkınlık içinde, “Nasıl bu kadar duyarsız kalabildik, nasıl oldu da hiçbirimiz hiçbir şey yapmadık, oraya yardım elini uzatmadık” dediklerini hatırlıyorum. “Herkes duyarsız değildi. Onlara yardım için çırpınan on binlerce insan vardı Türkiye’de. Ama sizin cenahınız bu konuyu ‘Müslümanların meselesi’ gibi gördüğü için haberiniz bile olmadı” dedim onlara.

Aynı şey bugün de Guta’da oluyor, Adeviye’de oluyor…

Mısır’ın meydanlarında insanlar Sisi’nin yaylım ateşiyle biner biner biçiliyor. Eski diktatör göz hapsine çıkarken İhvan yöneticileri birer birer tutuklanıyor. Tunus halkı adım adım yaklaşan tehlikenin dehşeti içinde çaresiz çırpınıyor. Bütün bunlar olurken, dünya siyasetinin efendileri gayet “soğukkanlı” gayet “dengeli” ve “ölçülü” sözcüklerle “Bölgedeki tüm ülkelerin ve dünyadaki diğer lider ülkelerin acil gereksiniminin birlikte yapıcı diyaloglarla çalışmak yoluyla giderek yayılan tehlikeli durumu çözmek olduğunu” söylüyorlar.

İnsanlık yine insanlığını unutmuş, bigâne gözlerle Ortadoğu’yu seyrediyor.

Bu tabloyu seyretmeye yüreği dayanmayan, bu tabloya isyan eden, başkalarını da isyan etmeye çağıran bir tek ülke var dünyada…

Onlar böyle sakin konuşamıyorlar; cenazeleri görünce gözyaşlarına da, öfkelerine de hakim olamıyor, anlayacağınız “kurt diplomat” gibi değil, insan gibi davranıyorlar.

O yüzden de “güçlü bir şekilde” kınanıyorlar.

Erdoğan, bazı pek “soğukkanlı” ve pek “dengeli” kalem erbabı tarafından “bölgedeki siyasi gerçekleri kabul edip değiştirmeye çalışmak yerine, gerçekleri reddetmek suretiyle onları değiştirmeye çalışmak”la eleştiriliyor.

Doğru ya, politikacı dediğin gerçekçi olmalı. Bölgedeki siyasi gerçekleri önce kabul etmeli, sonra da değiştirmeye çalışmalı.

Bu arada, Guta’da 635 kişinin gece uykularında sarin gazıyla boğulması da bölgenin siyasi gerçeklerinin bir parçasıydı öyle değil mi? Ama ne yazık ki artık bu gerçeği değiştirmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Başörtüsü özgürlüğünü neden savundum?

Eski Sovyet rejimlerini anlatmak için kullanılan nefis bir söz vardır: “Kesin olan gelecektir, geçmiş sürekli değişir.” Çek romancı Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda asıl mücadelenin geleceği değil geçmişi yeniden tanımlamak için yapıldığını anlatır.

Romanın başında Çekoslovakya’dan bir tablo resmeder: Şubat 1948. Soğuk ve karlı bir gündür. Prag’ın tarihî şehir meydanındaki bir balkonda Komünist Parti’nin Stalinst lideri Gottwald bir konuşma yapmaktadır. Yanında Dışişleri Bakanı Clementis vardır. Bir ara Clementis başındaki şapkasını çıkarır ve soğuktan üşümesin diye Gottwald’ın kafasına koyar. Birkaç yıl sonra Clementis rejim tarafından Troçkist olarak itibarsızlaştırılır, yargılanır ve 1952’de asılır. Ardından tarih ‘yeniden yapılır’. Clementis, 1948 balkon konuşması fotoğraflarından ‘temizlenir’. Fakat kendi başından alıp Gottwald’a giydirdiği şapka kalır o fotoğrafta.”

Sonuç: Tarih içinde hakikati barındırır, her unutuş bir hatırlamayı da içerir.

Bugünlerde liberal demokrat bazı isimleri itibarsızlaştırmak için yürütülen kampanya da boş. Onların izleri yakın tarihin her yerinde. Gizleyemez, unutturamazsınız… Örnek mi? Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsman) kamuda başörtüsü yasağının kaldırılması yönünde bir tavsiye kararı almış. Gecikmiş de olsa eşitlik ilkesi adına sevindirici bir gelişme. Daha yakın döneme kadar başörtülüler üniversite kampüslerine alınmıyor, dersliklerden çıkartılıyordu. Milyonlarca kişiyle yarışıp üniversiteleri kazanan kız öğrencilerimizin okumaları engelleniyordu. Onların tercih haklarına saygı duyulmuyor, ayrımcılık yapılarak üniversitelere sokulmuyorlardı.

Türkiye’nin onurlu demokratları bu zulme karşı yıllarca mücadele verdiler. Zulmün mağduru olduğunu söyleyen bazıları şimdi o onurlu demokratlara zulmetmeye çalışıyor, zalimlikte yarışıyorlar.

Geçenlerde aldığım birkaç mesajda şöyle diyordu: “Başörtülülere zulmedilirken neredeydiniz?” Benim dışımda Cengiz Çandar’ın, Ahmet ve Mehmet Altan’ların, Şahin Alpay’ın, Ahmet Turan Alkan’ın adı zikrediliyordu. Güldüm; komikti çünkü soru. Şaşırmadım; hafızasız, hafızası silinen, silinebilen insanlar yaşıyordu yeryüzünde…

Bu isimlerin vesayet rejiminin en karanlık günlerinde başörtülülerin haklarını nasıl savunduklarını unutan veya bilmeyenler bugün dönüp saydırıyorlardı.

Ne denebilir ki?

1993 yılından beri öğretim üyeliği yaptığım ODTÜ’de bütün öğrencilerimin haklarını korumaya çalıştım, başörtülüler dahil… Öcüleştirilirken, ötekileştirilirken ve hatta sınıflardan atılıp haklarında soruşturmalar açılırken haklarından mahrum edilmemeleri için uğraştım. Liberal bir aydın olarak öğrencilerin/insanların yaşamlarına ve tercihlerine devletin müdahalede bulunmasını kabul edemezdim.

Hafızasız, bilgisiz ve vicdansız kimilerinin bugünkü tutumları hiç umurumda değil. Doğru olanı yaptım o gün; özgürlüğün, eşitliğin, insanlığın yanında durdum. Bugün de öyle…

Bugünkü gibi değil, zor günlerde üniversitede ‘başörtüsüne özgürlük’ kampanyası yürüttüm, televizyonda kendi rektörümle tartıştım. İmza kampanyasıyla her kimlikten, düşünceden, kesimden özgürlükçü öğretim üyeleri otoriter, baskıcı, tek-tipçi yönetime karşı ilk defa topluca seslerini yükselttiler.

Binlerce öğretim üyesi tarafından imzalanan bildiri şöyle diyordu: “Üniversitelerin düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olduğunu düşünüyoruz. Üniversitelerimizin özgürlüklerle ve bilim üretimiyle anılmasını istiyoruz. İstisnasız her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde de kılık-kıyafet serbestliğinin; hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gereğine inanıyor; aksi yöndeki tüm düzenleme ve uygulamalara bir an önce son verilmesini talep ediyoruz.”

Kampanya sırasında hakarete de uğradım, tehdit de gördüm. Bildiriye imza atan arkadaşlar bugün YÖK’ün en tepe noktasından üniversite yönetimlerine kadar değişik yerlerde yetkili konumdalar. Bildirinin özgürlükçü ruhuna hâlâ sahip çıktıklarını umuyorum. Sorumluluk kendilerinin…

 

Dünün mağduru muhafazakârlardan beklentim çok basit; zor günlerinde onların özgürlüklerini savunanların özgürlüklerine bugün saygı duymaları… Çok mu zor?

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.