Mısır ve Türkiye: Aynı yolun yolcuları!

Mısır ile Türkiye arasında benzerlikler var mı? İki ülke anlamlı bir genel karşılaştırmaya tabi tutulabilir mi? Birçok yorumcu, küçük kıyaslamalar yapmakla beraber, Türkiye ile Mısır’ın birbirinden çok farklı olduğunu, bu yüzden, benzetme ve karşılaştırmalarda fazla ileri gidilmemesi gerektiğini söylüyor. Ancak, bu bir olgunun tespiti midir yoksa bir temenninin dile getirilmesi midir, belli değil. Bana öyle geliyor ki, daha çok temenni. Kimisi aynı felaketlerin burada yaşanmayacağı umudunu muhafaza etmek için, kimisi, oryantalist bir yaklaşımla, Arapların her halükârda bizden ‘aşağı’ olduğuna inandığı için, kimisi de Mısır’a M. Kemal gibi ‘Tanrının lütfu ve tek başına tarih yazan, bir ülkenin kaderini belirleyen bir lider’ gelmediği için karşılaştırma yapılamayacağını söylüyor.

Şüphesiz, aralarında dinî, kültürel ve tarihî ortaklıklar da olsa, bir ülkenin bir başka ülkenin tıpkısının aynısı olması çok istisnai bir durum. Türkiye ile Mısır arasında tam bir çakışmadan elbette söz edilemez. Bununla beraber, daha fazla bilgi toplayıp derinlemesine düşündükçe, aslında iki ülkenin ilk bakışta sanılabileceğinden çok daha fazla benzeştiğini görmek mümkün.

Her iki ülke de Batı emperyalizmiyle muhatap oldu. Türkiye hiçbir zaman tam bir koloniye dönüşmedi. Mısır uzunca süre koloni olarak kaldı. Her ikisinde de kolonyalist güçlerden bir şekilde kurtulmanın peşinden baskıcı rejimler kuruldu. Nasır’ın Kral Faruk’u devirmesiyle Mısır cumhuriyetçi bir diktatörlüğe dönüştü. Aynısı Türkiye’de daha erken vuku buldu; Osmanlı hanedanı tasfiye edildi ve bir diktatoryal cumhuriyet kuruldu. Mısır’da diktatörler Nasır, Sedat, Mübarek sırasıyla ilerledi. Türkiye’de M. Kemal, İnönü sırasıyla. Bu diktatörlükler bir şekilde Batıcıydı (Batılı değil), Batı’nın demokratik uygarlığının altında yatan ve bugün bizzat kendisinin inkâr etmekte cimri davranmadığı değerleri kabul etmek yerine Batı kültürünü kılık kıyafet, yeme içme, müzik ve sosyal ilişkilerde taklide ve topluma zorla empoze etmeye yöneldi. Kuşkusuz, Türkiye bu bakımdan daha ileri gitti.

Batıcı diktatörlükler, her iki ülkede de, zamanla, toplum içinde kendilerine bağlı tabakalar oluşturdular. Bu çevreler devlete eklemli oldukları için toplumdan gasp edilen kaynakları kullanma imtiyazına sahiptiler. Bu sayede daha iyi eğitim gördüler, dil öğrendiler, Batı’daki çeşitli mahfillerle bağlar oluşturdular ve yüksek hayat standartlarına sahip oldular. Toplumun geri kalanını, özellikle geleneksel dindarları hakir görme alışkanlığı edindiler. Kendilerini ülkenin gerçek sahibi ve toplumun lütufkâr efendisi saydılar.

Türkiye diktatörlüğün en azından bazı yanlarından kurtulma sürecine nispeten erken sayılacak bir tarihte girmeyi başardı. Bu yönüyle Mısır’a belki elli yıl fark attı. Yerli diktatörler ya doğrudan ya da çok parti görünümünde bir tek parti rejimini uzun süre yaşatmak istiyordu. Bu yüzden, kendiliğinden, rejimin kontrolü dışında doğan partilere izin vermediler. Kendilerinin sahte çok partili siyasî sistem oluşturma teşebbüsleri de başarısız kaldı. Mısır’dakiler bu bakımdan daha başarılıydı. Mübarek, görünürde çok partili özünde tek partili bir sistem kurmayı başardı. Ancak, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında karşılaştığına benzer bir manzarayla Mısır Arap Baharı denen süreçte karşılaşınca diktatörlük dayanamadı. Mübarek rejimi çöktü ve demokrasiyi inşa çalışmaları başladı.

Mısır halkı Ocak 2011’de diktatörlüğü çökertti ama diktatörlüğün oluşturduğu sosyal yapılanma, bürokratik kadrolaşma ve zihniyetin Mübarek gibi bir anda ortadan kaybolması beklenemezdi. Ordu, bürokrasi, yargı, akademik çevreler, medya büyük ölçüde eski rejimin uzantılarının kontrolündeydi. Onlara kalsa Mübarek rejimini çok partili görünen bir ortamda sürdürmek isterlerdi. Ancak, bu en azından kısa vadede imkânsızdı. Normal olarak, seçimlerde dindar tabakalar ağırlık koydu ve bir İhvan adayı iktidara geldi. Bu eski rejim kalıntıları yanında İslamofobiden malul Batılı çevrelerin de tahammül edemeyeceği bir şeydi. Aynen Türkiye’de Menderes’in iktidara gelmesinin ertesi günü ona iktidarı kullandırtmama ve en kısa zamanda darbeyle indirme çabalarının başlaması gibi Mısır’da da eski sistemin kalıntıları Mursi’nin önünü tıkamak için açık ve örtülü her yola başvurdu. Sonunda kısmî bir iç ve geniş bir uluslararası desteğe sahip darbeyle Mursi iktidardan indirildi.

Bütün bu benzerliklerden çıkartılabilecek sonuç şudur: Mısır’ın demokrasiye ulaşması zaman alacak ve muhtemelen Müslüman Kardeşler’in öncülüğünde gerçekleşecek. Demokratik mekanizmalar ve süreçler kullanıma açık tutulduğu sürece Müslüman Kardeşler asla silaha başvurmamalı. Siyaset yanında eğitimi ve sosyal örgütlenmeyi de kapsayacak bir faaliyetler dizisini sabırla sürdürmeli ve geniş bir demokratik koalisyon oluşturmaya çalışmalı. Yerli kolonyalistleri geriletmenin ve yenmenin en garantili yolu bu. Türkiye’nin mazlum ve mağdur insanları başarabildiğine göre Mısır’ın mazlum ve mağdurlarının da başarmaması için hiçbir sebep yok.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et